Kategori

Güncel

Kategori

Dünya kaynaklarının sınırsız tüketimi ve serbest piyasa şartlarındaki acımasız rekabet anlamına gelen kapitalizm, “Yeni Dünya Düzeninin” sonu da beraberinde getirmeye başlamıştır.

Geçtiğimiz haftalarda dünyayı sarsan ekonomik krizler aslında aslında 90’lı yıllarda tek kutuplu dünyanın geleceğe dönük belirsiz yönünü de göstermekteydi. Özellikle küresel sermayenin yoğun bir şekilde yönetildiği ABD’de birçok düşünür daha 90’lı yılların ortalarında kapitalizmde kaynaklanan krizlerin çıkacağı öngörüsünde bulunmaktaydılar. Ama ne ilginçtir ki ABD’li yetkililer, krizin yaklaşan ayak seslerini bizde var olan oldukça trajikomik vurgusuyla, “Hamdolsun biz krizden etkilenmeyeceğiz”, aymazlığıyla savunmaya çalışmışlardır. Bu durum ABD’li yetkililer aslında daha 90’lı yılları ortalarında çıkan krizi bir takım hisseleri şişirerek geçiştirmeye çalıştıklarını açıkça göstermiştir. Böylece yıllarca şişirilen küresel mali sistem birden bire patlamıştır.

ABD”li ünlü iktisatçı Lester C. Thurow 1996 yılında kaleme aldığı “Kapitalizmin Geleceği” adlı kitapta dünyayı etkisine aldığı kapitalizmin sonunun geldiğine ilişin öngörülerde bulunmuştur. Thurow’a göre bireycilik üzerine kurulu olan kapitalizm, bireyin doğasındaki kısa vadeli düşünme eğilimini dengeleyerek sosyal kuralları içermeyen bir sistem olduğu için kendini tehlikeye atmaktadır.

Yine Thurow eserinde, kapitalizmin rakipsiz kalmasının yaratacağı sorunları şu şekilde dile getirmektedir: Tarihsel olarak, dışarıdan gelen askeri tehditler, içerdeki toplumsal huzursuzluklar ve alternatif ideolojiler, statükoda kazanılmış hakları aramak için bir bahane olarak kullanıldı. Bunlar kapitalizmin varlığını sürdürmesini ve gelişmesini sağlayan şeylerdi. Eğer kapitalizm tehdit edilmiş olmasaydı, Roosvelt başarı sağlayamazdı. Tarihte de geçerli sosyal sistemlerin hiçbir rakiplerinin olamadığı dönemler vardır. Eski Mısır, Roma İmparatorluğu, Amiral Perry gelmede önceki Japonya gibi. Tüm bu durumlarda egemen olan sosyal sistem egemenliğini yitirmiştir.

Aynı şekilde Paul Kenndy, dünyadaki varlıklı ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki uçurumun giderek arttığına dikkati çekmiş, yoksul ülkelerin varlıklı ülkelere yasadışı baskısını önlemek için yoksul ülkelerin sorunlarına eğilmek gerektiğini belirtmiştir. Paul Kenndy’in görüşlerini destekleyen New York Times gazetesi köşe yazarlarından Thomas Friedman şöyle demişti: “Kötü durumdaki komşunuzun ziyaretine gitmezseniz, o sizi ziyarete gelir”.

Ayrıca dünyada mevcut sorunlara çevresel bir değerlendirme amacıyla kurulan ve her yıl yayımladığı “Dünyanın Durumu” serisiyle çevresel sorunları anlatan Worldwatch Enstitüsünün başyazarlarından olan Lester R. Brown da kapitalizmle ilgili bir takım öngörülerde bulunmuştur. Brown’a göre dünyanın mevcut kaynaklarının insanoğullunun sınırsız istekleri karşısında giderek yok olma tehlikesi altındadır. Özellikle kapitalist sistemin dünyanın mevcut kaynaklarını tüketme yolunda sarf ettiği yoğun üretim faaliyetleri ileri dönemlerde çevrenin bozulmasına paralel olarak dünyada ciddi gıda sorunlarının yaşanacaktır. Brown, kapitalizminin sonunu bu şekildeki bir kapitalist anlayışının getireceğinden bahsetmektedir. Yukarıdaki ifadeler kapitalizmin içinde bulunduğu çıkmazı göstermektedir. Zaten adil olmayan gücün adaletsiz kuralları günün birinde kendine de bulaşır.

Dünya siyasetinde karşılılık, eşitler arası temel ilişkiler gibi kavramlar kapitalizmin baskıcı tutumlarına karşı geliştirilmiştir. Özellikle hâkim gücün olmadığı tek kutuplu dünya düzeninde “uluslararası adalet” en çok aranan kavramlar arasında yer almaktadır. Bu açıdan bakacak olursak Türk kurtuluş savaşı ve sonrasında uygulanan ve tam bağımsızlığa dayalı milli ekonomik yapı günümüz sorunlarına çözüm oluşturacak bir model niteliği taşımaktadır. Ünlü İngiliz tarihçi David Fromkim, Barışa Son Veren adlı kitabında bu durumu şu şekilde ifade etmiştir: “Mustafa Kemal siyasi sınırları belirlerken sadece kendi ülkesinin neler alacağını değil komşularının da neleri kabul edeceğine dalyalı bir siyasi sınırları belirlemiştir.” diyerek cumhuriyetin kurtuluş temellerinde uluslararası ilişkilere karşılılık esasına dayalı bir bakış açısı geliştirdiğini göstermiştir.

Her toplumda olduğu gibi Türk Türk toplumsal yaşamında da bayramlar önemli bir yer tutar. İlk Türkçe sözlük olan Divanü lügati’t-Türk’te sevinç ve eğlence gününü ifade eden Badram kelimesi Anadolu Türkçesine bayram olarak geçmiş ve bu şekli ile kullanılmaktadır. Bu kelimenin Arapça karşılığı Iyd/AVD’dir.

Bayramların birçok çeşidi vardır. Bunları milli bayramlar, dini bayramlar, kökeni tabiata bağlı olan yeniden doğuş ve diriliş bayramları, bölgesel eğlence ve festivaller( bağ bozumu, kuzu/koyun
yıkama… vb.) olarak ifade etmek ve sıralamak mümkündür.

İnsan yaratılışı gereği kendinin de bir parçası olduğu tabiatta var olan taş, kaya, dağ, su, ağaç, ateş, güneş, ay, yıldızlarla ilgilenmiş, bunların hareketlerini anlamlandırmaya çalışmıştır. İşte bu kozmik dünyada var olan olaylardan biriside 21 Mart bahar ekinoksudur. Yani gece gündüz eşitliğidir.

Biz burada kökeni tabiata bağlı yeniden doğuş ve var oluş bayramı olarak kabul ettiğimiz Nevruz/Navrız Bayramı üzerinde duracağız. Kaostan kozmoza geçişi ifade eden, mitolojinin anlamlandırdığı makrokozmik gerçeklilikle, orada ifadesini bulan insanî mikrokozmun sosyal gerçekliği arasında bir bağ olarak tanımlayabileceğimiz bayram ve bu bağlamda Nevruz, Türk Dünyasında Ulusun ulu günü, Nevruz, No Ruz, Novruz, Neyruz, Navrız, Nartuvan vb. adlarla anılmakta olup o gün;

1-Hz. Âdem’in yaratıldığı gündür16

2- Hz. Nuh’un gemisinin karaya, Tufandan kurtulduğu oturduğu gündür

3- Yunus peygamberin balığın karnından çıktığı gündür.

4- Hz. Muhammed’in peygamberlik hil’atını giydiği gündür.

5- Hz. Ali’nin doğum günüdür.

6- Hz. Ali’nin halife seçildiği gündür.

7-Hz. Ali’nin doğum gününde Nevruz adlı öksüz bir çocuğun kutlama gününde getirdiği kırmızıya boyanmış bir yumurtadan dolayı günümüze kadar kutlanan kırmızı yumurta bayramıdır.

8- Hz. Ali ve Fatımatü’z-Zehrâ’nın evlendikleri gündür

9-Dargın olanların barışması için Hz. Ali tarafından ilân edilen bayramdır.

10- Güneşin Balık burcundan Koç (Hamel) burcuna girdiği gündür.

11- Kış mevsiminin sona erip, baharın başlamasıyla birlikte Türklerin kışlaklardan yaylaklara göç etmeğe başladığı gündür.

12-. Türkler’in Ergenekon’dan çıktıkları gündür. Beş bin yıldan beri Dünya Türklüğü’nün yeniden doğuş ve bahar bayramıdır.

13-. Harezm hükümdarı Sultan Melikşah’ın ortaya koyduğu bayramdır.

14. Orta Asya ve Ön Asya halklarının eski ananevî yeni yıl bayramıdır. Orta Asya’da İslâm dini yayılmadan evvel mevcuttur.

15. Türklerde bahar bayramıdır.

16-. Eski İran takvimine göre yılbaşıdır.

17-. Takvim-i Celâlî’de yılbaşı ve yılın bahar başlangıcı olan, mart-ı rûmînin dokuzuncu günüdür.

18-. Demirci Kawa (Kave)’nin Arap hükümdarı Azi Dahak’a galip geldiği gündür.

19- Sultan Nevruz adlı bir kişiden kalmıştır. Bu sultan, yoksulları koruduğu için halk da bu günü, onun anısına doğum günü olarak kutlamıştır.

20- Dünyanın yaratılışının tamamlandığı gündür…vs.

21-Tanrının ölüleri dirilttiği gündür. Bugün tanrı onlara ruh verir. Göğe emir vererek üzerlerine yağmur yağdırır. Bu sebeple insanlar kutlamalarda su serperler.

22- Baharın ilk günüdür.

Yukarıda sıralanan görüş ve düşünceleri daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak bu görüş ve kabullere dikkatle bakıldığında bunları doğrudan dinle ilişkilendirmek mümkün olmadığı gibi, bir millete mal etmek de mümkün gözükmemektedir. O halde bu bayram hangi coğrafyada, nasıl meydana gelmiştir? Öncelikle belirtmek gerekir ki, milletlerarası düzeyde kabul görmüş ve çeşitli halklar tarafından benimsenmiş bir bayramın ancak güçlü bir kültür tarafından yaratılabileceği gerçeğinden hareketle, bu bayramın kökenine bakmak gerekir.

Araştırmacılarca İlk bakışta Mezopotamya kökenli olduğu kabul edilen bu bayram, tarihin en eski ve uygar milleti kabul edilen Sümerlilerce kutlanıyordu. Sümerliler bu bayrama A-ki-til adını veriyorlardı (Til=yaşamak, yeniden doğmak) (Eliade 1980: 71-74; 333-334). Bu bayram ve kutlamalar Sümer-Akad sentezi içinde de yer aldı.

Mezopotamya’da Sümerlilerin iktidar ve hâkimiyetlerini kaybetmeleri ve bölgenin önce Sami Akadlılar, ardından da Asur ve Babillilerce istilâ edilmesinden sonra bu bayram Nisan ayında ve on bir gün süre ile kutlanılan bir yeni yıl bayramı oldu. Babil bayramlarının en büyük ve muhteşemi olan bu bayrama Babilonya’da Akitu adını verdiler (Limet 1984: 19). Ancak Sargon öncesi metinlerde (M.Ö. 2100-1900) zikredilen bu bayramın daha eski bir köke sahip olduğu görülmektedir. Ayrıca halk bu dönemde yıllık olarak kaderlerinin belirlendiğine inandıkları ve bu sebeple bir tür “kader bayramı” olarak kabul edilen Zagmuk’u da kutluyordu.

On bir gün süren akitu kutlamaları, yukarıda da belirttiğimiz gibi Babil takvimine göre yılın birinci ayında (=Mart-Nisan) gerçekleşiyordu. Kutlamaların ilk üç gününde hazırlıklar yapılır, 4. gününde üst sınıftan bir din görevlisi sesgallou, tanrı Marduk şerefine ve onun heykeli önünde evrendeki düzenin yeniden kurulması kaostan kozmoza geçişi anlatan Babil yaratılış destanı Enuma Eliş‘i okuyordu. Kutlamaların beşinci gününde ise tapınaklar temizleniyor, kral bugün yetkilerini tamamen terk ederek bir vatandaş haline dönüşüyor ve yıl içinde yaptığı bütün kötülükleri, haksızlıkları itiraf ederek, bir tür tövbe, günah itirafında bulunuyordu. 8. gün kırda bulunan ve Akitu’nun Evi denilen tapınağa ayin alayı, kanaldan teknelerle, karadan da atlı arabalarla geliyordu. Orada Marduk’un tanrıların düşmanı Tiamat’a karşı kazandığı galibiyet ve zaferin ifadesi olan Babil yaratılış destanı okunuyor, bu olay temsili olarak canlandırılıyor, ardından da akitu evinde “cultic picnic” diye nitelendirilebilecek yemek veriliyordu. 11. gün, Tanrılar Babil’e dönüp kader sekisinde dünyanın bir yıllık kaderini belirliyorlardı (Limet 1984: 18-19).

Burada bir hususu belirtmek gerekir. O da, 6 ve 12. ayda Ur’da kutlanılan A-ki-ti adlı hasat bayramıdır. Bu bayram, yılbaşı bayramı değildir ve akitu ile ilgisi yoktur (Limet 1984: 18).

Akitu yeni yıl bayramının devrin büyük devletleri olan Mısır, Hitit ve İran’da da kullanıldığı ifade edilmekle birlikte bu kutlamaların yapılış biçimi hakkında yeterli bir bilgi mevcut değildir.

Enuma Eliş’ten daha eski köklere sahip olduğu kabul edilen Akitu bayramı dinî olmaktan daha ziyade siyasî bir öz taşımaktadır. Bu bayram kutlamalarında üç unsur göze çarpmaktadır:

a) Anma

b) Büyüsel-simgesel ritüel

c) Kurban sunuları

Bunların hemen hepsi tanrısal ritüelle ilgilidir.

Avesta ve onun allegorik tefsiri Zend’de Nevruz’la ilgili bir bilgi bulunmamasına, hatta No Ruz=Nevruz kelimesinin avestik formunun bilinmemesine rağmen, (Boyce 1976: 34; 72-73) Sümer medeniyetinin temel kavramlarını alıp Akatça’ya çevirerek onları sahiplenen Samilerin ardından Mezopotamya’ya gelen göçebe Aryalar, pastoral ekonomiden ziraî ekonomiye geçiş sürecinde, o bölgede A-ki-til, a-ki-tu ve Zagmuk adı ile kutlanılan bu bayramı alıp Nevruz adı ile kutlamaya başladılar. Hürmüz ve Ehrimen’in teşekkül ettiği Akamenidler döneminde (M.Ö. 559-330) Darius tarafından inşa edilen Persepolis’te Nevruzun kullanıldığı bilinmektedir. Ne var ki, güz yeni yıl geleneğinin yerini alan bu yeni yıl bayramı İran’da oldukça değişik anlamalara neden olmuş, önceleri dinî bir özellik gösteren bu kutlamalar Sasanîler döneminde (226-652) Sasanîler’in Zerdüştî papazlara karşı Mani rahiplerim desteklemeleri nedeni ile sekülarize edilmiş, yani, dinî temalarından tamamen soyutlanarak popüler ve folklorik bir bayrama dönüştürülmüştür. Hiç kuşkusuz bu bayramın şekilleniş ve kullanılış biçimi üzerinde sadece Zerdüştilik değil, Mani Dini ve Mitraizm de etkili olmuştur.

Batılı araştırmacı Gray’ın haklı olarak belirttiği gibi, Nevruz’la ilgili temel bilgilerimiz Avesta ve Pehlevi metinlere değil, Müslüman İran dönemi perso-arabik metinlere dayanmakta olup bunların başında da Birûnî’nin (937-1051) El-Asarü’lBâkiye Ani’l-Kuruni’l-Haliye adlı eseri yer almaktadır (Gray 1981: 872). Cemşîd’in dini Nevruz’da yenilediğini, Azerbaycan’a gelişi sırasında halkın bundan memnun olarak bu günü bayram ilân ettiklerini, şeker kamışından şekerin ilk defa bu dönemde yapılıp halka ikram edildiğini anlatan (Birûnî 1923: 216) ve bunları da “Nevruz-ı Kebirde yapılan işler” diye isimlendiren Birûnî (Birûnî 1923: 217) söz konusu eserinde Nevruz’un başlangıcı ile ilgili olarak şöyle bir hikâye de anlatmaktadır:

Davud Oğlu Süleyman Peygamber, yüzüğünü kaybetmiş ve saltanatı da elinden gitmişti. Kırk gün sonra yüzüğü bulunup kendisine getirildi ve o da saltanatına tekrar döndü. Bu esnada etrafında padişahlar ve tepesinde de kuşlar toplandılar. Bunu gören Farslar, “Nevruz Amed” yani “Yeni gün geldi” dediler… Böylece bu gün, Nevruz olarak adlandırıldı. Sonra Süleyman Peygamber, rüzgâra kendisini gezdirmesini emretti. Bunun üzerine rüzgâr da Süleyman Peygamberi taşımaya koyuldu. Yolda kırlangıç, önlerine çıkarak, “Padişahım, benim yuvamda yumurtalarım var, yolunu değiştir, onları ezme!” dedi. Süleyman Peygamber de yolunu değiştirip yere indiği zaman, kırlangıç, gagasında su getirip bu suyu Süleyman Peygamberin önüne serpti ve ona hediye verdi… Bu sebepten dolayı Nevruz’da su serpilir ve hediyeler verilir…” (Birûnî 1923: 215).

Bu hikâyede kutlamalar sırasında yapılan çeşitli uygulamalardan söz edilmektedir. Bunlar; raşşü’l-mâ=su serpilmesi (Birûnî 1923: 266), hatvü’t-türâb=toprak atılması (Birûnî 1923: 266) ve oyunlar oynanmasıdır. Bîrûni’ye göre özellikle Nevruz-u halife demlen ve kutlamaların 11. günü Bağdat’ta yapılırdı (Birûnî 1923: 266).

Firdevsi (934-1020) ise tarihî gerçeklerden tamamen uzak ve anakronizmin egemen olduğu meşhur eseri Şehnâme’de İranlılar’ın kutsal atası olan Yima’nın devler ülkesinden muzaffer bir biçimde dönüşü anısına kutlanılan Nevruz’la, Yima’nın kraliyet otoritesini gasbeden ve kaynaklarda bir Arap hükümdarı olarak takdim edilen Azi-Dahhak’ın hapsedilmesi anısına kullanıldığı ifade edilen Mihrican hakkında, Nevruz’un Cemşid adına, Mihrican’ın da Feridun’un tahta çıkışının şerefine icat edildiğini ifade etmektedir (Firdevsi 1992: 177).

Günümüzde İran’da olduğu gibi, Hindistan’da yaşayan Parsiler’ce de Jamschedi Navruz adı ile kutlanılan Nevruz, İranlılar’ın güneş takviminin birinci ayı olan Farvardin’in 20/21. günlerine rastlamaktadır (Yarshater 1987: 341).

Acaba biz bu bayramın neresindeyiz?

Türk tarihi boyunca bu bayramın kutlanıp kutlanmadığına kutlanılmışsa buna ne ad verildiği söz konusu kutlamaların nasıl bir r nitelik taşıdığına bir göz atmak gerekir.

İlk dönem Çin vakai-i nameleri Bozkurt’tan bahsetmektedir. Türklerin bulundukları bölgenin dağlarla çevrili olduğunu, bu yere “Mamelles de la terre (Toprağın memeleri)” denildiğini kaydeden Süryani Mihail, Türklerin buradan ilk defa M.Ö. 510 yılında çıktıklarını anlatmaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, eski Türklerin mağara mabetleri tesis ettikleri bilinmekte, bu alışkanlığın Budist dönemlerde de, dinin kendilerine empoze ettiği düşünce ve inançlarla devam ettirildiğinden söz edilmektedir. Ayrıca bütün klasik kaynaklarda Türklerin beşinci ayın 10-20. günleri arasında ırmak kenarlarında, şenlikler düzenledikleri, kurban kesip, saçı yaptıkları da anlatılmaktadır. Ecdat mağarası adı verilen bu mağaradan çıkanlarını etnik açıdan protomogol veya avar oldukları tartışılan Juan-Juanlar’ın demircileri olan Türkler olduğu ise bütün tarihî kaynaklarda yer almakta, bütün araştırmacılar bu gerçeği kabul etmektedirler. Şüphesiz bu bayramlara ne ad verildiği, bunların Ortadoğu yeniden doğuş mitleri ile ne derece ilgili olduğu hakkında yeterli bir bilgi bulmak güç gözükmektedir.

Yukarıdaki ifadelerden Gök Tanrı’ya inanan Türklerin ismini bilmediğimiz ama Nevruz’a benzer bir bayramı kutladıkları anlaşılmaktadır. Süryani Mihail’in tasvir ettiği ve Ergenekon destanında da ifadesini bulan bu bayram Türklerin diriliş, tekrardan var oluş bayramıdır. Türkler Ergenekon’dan çıkışın anısına bu bayram kutlamalarında demir döverler.

Bilindiği üzere Nevruz kutlamaları Selçuklular ve Osmanlı döneminde de devam etmiş, Nevruz kutlamaları münasebeti ile dönemin şairlerine Nevrûziyeler takdim edilmiş, askerlere bayram izinleri verilmiştir. Osmanlı sarayındaki kutlamalarla ilgili olarak II.Abdulhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu” Nevruz baharın ilk günü olduğundan nevruzdan bir gün önce Eczane-i Hümayunda nevruz macunu hazırlanır. Bu, üzerine altın tozu dökülmüş bir şekerdir. Tüllere sarılan bu şekerler devlet erkanına dağıtılır. Sabah aç karnına yenilirse şifa olur. Şeker konulan sinilere şekerden başka yedi türlü yiyecek te konulurdu. Bunlar “s” harfi ile başlayan Susam ,süt, simit, su, salep, safran, sarımsak olup bunlardan da birer parça alınırdı” demektedir.

Nevruz kutlamaları ile ilgili dinsel tereddütler yaşanmış mıdır?

Bilindiği üzere toplumlara kurtuluş vadeden monoteist dinler, kendi inanç ve uygulamaları dışında hiçbir doğru inanış, düşünce ve uygulamayı kabul etmezler. Bu nedenle halkın çoğunluğu olmasa da birçok dini topluluk ve cemaat dün olduğu gibi bugün de nevruz bayramına karşı çıkmış ve çıkmaktadır.

Osmanlı döneminde de bu bayram kutlamaları ile ilgili olarak tereddütler yaşanmış dini makamlardan fetvalar istenmiştir. Bu konu ile ilgili olarak elimizde meşhur Osmanlı Şeyhü’l-İslamlarından Ebussu’ûd Efendi’ye âit iki tane fetva bulunmaktadır. Bu fetvalardan birincisi şöyledir:

Mesele: Hind Nevruzda yeñice kaftanlar giyse, zevci Zeyd “çıkar” diyicek. “Bu gün Nevruzdur, giyerin” dise şer’an mezbûreye ne lâzım olur?

Cevab: Ol günü tazim için olmayacak nesne lâzım olmaz.
İkinci fetva ise şöyledir:

Mesele: Nevruz gününde Zeyd-i müslim eyû libaslarını giyüb yiyüb, içse, yârânları ile sahraya gitse ism lâzım gelür mi?
Cevab: Nesne lâzım gelmez. Nevruz Mecusî değildir, nevruz Sultânidir.

Birincisi: İran Nevruz’u hakkında, eski İran Zerdüştliğinin kutsal kitabı olan Avesta ve onun alegorik tefsiri olan Zend’de bir bilgi mevcut değildir.Bu nedenle olmalıdır ki,, Osmanlılar Nevruz’u bir Mecusî âdeti olarak değil, Sultanî bir olay olarak algılamakta, bununla da onun İranî kökeni hakkındaki iddiaları reddetmektedirler. Aslında bu husus, yani Nevruz’un kökeni problemi her zaman tartışmaya açık olduğu gibi, “Nevruz=No Ruz” adının Avesta formu bile günümüze ulaşmamıştır. Böyle olmasına rağmen yine de “Nevruz” kelimesine bakarak bunu İranlılara bağlamak pek de doğru değildir

Kısaca ifade etmek gerekirse, gerek İslam öncesi, gerek İslam sonrası zaman zaman İranlılarca dinîleştirilmeye gayret edilmiş olan Nevruz, bazı marjinal gruplar dışında, Türklerin çoğunluğu tarafından hiçbir zaman dinî bir bayram olarak algılanmamış, baharın gelişi ile sembolize edilen bir “yeniden doğuş” bayramı olarak kutlanılmış ve günümüzde de bütün Türk ülkelerinde aynı amaç ve düşünce ile kutlanılmaktadır. Ayrıca biz bu kutlama pratiklerinde su serpme, su ile yıkanma, ateş ve ışık yakma, toprak atma, çeşitli uygulamalarla fala bakma, bol yağmur için tanrılara içki sunma vb. Türk kültürünün bir ürünü olan Ergenekon Bayramı ile Önasya Nevruzu’nun bir tür birleşimini de görmekteyiz.

Bayram kutlamaları nasıl yapılmaktadır?

Daha öncede ifade edildiği üzere Nevruz bayramı bütün Türk ülkelerinde Nevruz bayramı kutlanılmaktadır. Kutlamalarda en önemli şey; bu bayrama özel olarak yapılan kült özelliği taşıyan yemeklerdir. Kazakistan’da Nevruz Koje çorbası yapılır. Bu çorbanın içinde Su, süt, Qurut, et, arpa ,pirinç ve tuz bulunur. Bu çorba iki hafta boyunca haftanın tekli günlerinde akraba,eş-dost ve komşulara dağıtılır.

Özbekistan ve Kırgızistan’da Sömölök/sumelek adlı bir tatlı yapılır. Bu çimlenmiş taze buğday filizlerinin ezililip nişasta ile karıştırılması ve uzun süre kaynatılmasıdır. Bu da eş-dost ve akrabalara ikram edilir. Bizdeki Aşure gibi. Kutlamalarla ilgili olarak Şehriyar’ı dinleyelim.

Baynam yeli çardahları yıhanda

Navruz gülü kar çiçeği çıhanda

Ağ bulutlar köynekli sıhanda

Bizden de bir yar eyleşyen sağ olsun

Dertlerimiz goy dikelsin dağ olsun.

***************************

Bayram olup gızıl balçık ezeller.

Nakış vurup otağları bezeller

Tahçalara düzmeleri düzeller

Gız felinin fındıgçası henası

Heveslener anası gaynanası

************************

Yumurtanı göyçek güllü boyardık

Çakkıştırıp sınanların soyardık

Oynamadan bizce meğer oyardık

Eli mene yaşıl aşık vererdi

Irza mene navruz gülü dererdi

**************************.


Bayram idi geççe guşı ohurdi

Adahlı gız bey çorabın tohurdi

Herkes şalin bir bacadan sohurdi

Ay ne güzel gaydalı şal bağlamak

Bey şalına bayramlığın bağlamak

Hediyeleşilir,

Aşık oynanır.

Fala bakılır. Kulakasma/kapı dinleme yapılır.

Ergenekondan çıkış bayramımızın 4653. yılı hepimize kutlu olsun.

Yaşadığımız son dönemlerde meydana gelen çevresel değişiklikler bizleri geç kalmış bir telaşın içine sürükledi. Çevreyle ilgili haberlere artık her kesimden ilgi artmaya başladı. Bu durum da hiç şüphesiz çevresel etkilerin her geçen gün kendisini açıkça hissettirmesinden kaynaklandı. Ancak burada tedirginliğe düşen insanoğlunun bu sorunların farkına varmaları kadar sorunların çözümü için ortak hareket etmeleri gerekmektedir. Göz göre göre gelen felaketin farkında olmalarına karşın buna herhangi bir önlemin alınmamış olması oldukça düşündürücüdür. Ancak burada belirtilmelidir ki dünyada meydana gelen birçok çevresel felaketin sorumlusu insanların yaptıkları aşırı tüketim baskısıdır.

Eğer insanlar çok az ya da çok fazla şeye sahip olduklarında çevre zarar görüyorsa şu soru akla gelir: “Ne kadarı yeterli?”

Bu yazımızda karamsar bir tablo çizmek yerine gerçekçi bir değerlendirmeyle sorunlara karşı duyarlılığın artması ve ortak çözümlerler doğrultusunda faaliyetlerin yaygınlaştırılması amaçlanmaktadır.

Mevcut sorunlara genel bir bakış;

*Dünyanın pek çok bölgesinde su kullanımının su yataklarının sürdürülebilir verimi geçmesiyle birlikte, aşırı su çekimi yaygınlaşıyor. Irmaklar üzerinde de talepler yaygınlaşıyor hatta kimi ırmaklar bu aşırı kullanma nedeniyle denize ulaşamadan kurumaktadır. Bu durum beraberine dünya gıda üretimini etkilemektedir. Tarım alanları insanların kullandıkları içme suyuna kıyasla çok fazla su tüketmektedir. Örneğin bir ton tahıl üretimin için 1000 ton su kullanımı gerekmektedir. Tatlı su miktarının azalması beraberinde en çok gıda üretimini etkileyecektir.

*Yeryüzünde mevcut bir döngü bulunmaktadır. Bu döngülerden en önemlisi karbon döngüsüdür. Özellikle bitkiler atmosferde fazladan bulunan karbonu bünyelerine çekerek dengelemeye çalışırlar. Ancak hem bitkilerin aşırı tahribi, hem de fosil yakıtlardan yayılan karbon miktarını artması küresel ısınmaya neden olmaktadır. Bu duruma dayanak olması bakımından şu trajik örneğin verilmesinde yarar vardır. “son yüzyılda yaklaşık 30 bin bitki türünün hepsi yok olmuştur. İçinde yaşadığımız son yıllarda, bitki ve hayvan türlerinden günde 3 canlı türünün tükenmesi, biyoçeşitlilik tahribinin derecesini göstermektedir.”

032016_0518_TKETMTOPLUM1.jpg

*Artan nüfus özellikle orman ürünlerine karşı talep patlamasına sebep olmaktadır. Hızlı ormansızlaşma beraberinde yeraltına sızması gereken su kütlelerinin akışı sonucu hem toprak aşınmasını tetikliyor, hem de yeraltındaki tatlı su kaynaklarının azalmasın sebep oluyor. Ormansızlaşmanın en belirgin etkisi Ekvatoral kuşakta bulunan Tropikal yağmur ormanlarının tahribiyle ortaya çıkmaktadır. Tropikal yağmur ormanlarının sadece fotosentezle CO2 bağlayarak, dünya iklimini düzenleme etkisinin yılda 3,7 trilyon dolarlık ekolojik değer ürettiği hesaplanmıştır.

*Orman alanlarının tahribi dünyada olduğu gibi Türkiye’de çok ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Türkiye’de ormancılığın tahribi yapılmak istenirse, onun bir yıkım tarihinden başka bir şey olduğu görülür.

*İnsan neslinin hayatta kalmasının en temel koşulu tahıl ürünleridir. Ancak mevcut küresel çevre sorunları tahıl ürünlerini etkilemektedir. Örneğin 1995’te 294 milyon ton düzeyinde bulunan dünya bakiye tahıl stokunun 1996’da 245 milyon tona düşürmüştür. Özellikle bazı tahıl türlerinin üretiminin azalması çok daha ciddi sorunlar oluşturacaktır. Çünkü günümüzde sadece 15 kadar bitki türü dünya nüfusunun %90’nını doyurmaktadır.

*Hiç şüphesiz ki çevresel sorunların etkileri en çok yoksulları etkilemektedir. BM’ye bağlı kuruluşlardan Dünya Gıda Program (WFP) , “2001 yılında Dünya Açlık Haritasını” yayımlamıştır. Buna göre; Asya – Pasifik Bölgesinde yaşayan 3 milyar kişiden 525 milyonun yetersiz beslendiği ifade edilmiştir. Eritre ve Etiyopya’da her 3 kişiden biri yetersiz besleniyor. Yakın Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesinde yetersiz beslenme oranı %9, Latin Amerika’da ise %11 olarak açıklandı. Açlık ve kötü beslenmenin en yaygın olduğu ülkeler; Asya’da Afganistan ve Kuzey Kore, Güney Amerika’da Kolombiya, Afrika’da Sudan, Gine, Sierra Leona ve Angola şeklinde sıralandı. WFP, bu yıl içinde yaklaşık 980 milyon kişinin açlıktan ölmemesi için uluslar arası bir yardım kampanyası yapıldığı açıklandı. Dünya gıda üretiminin azalması en çok bu ülkeleri etkileyecektir.

*Aynı şekilde çevre sorunlarının tetiklemesine bağlı olarak yoksul ülkelerle gelişmiş ülkeler arasında ciddi güvenlik sorunlarının yaşanma ihtimali fazladır. “kötü komşu yaratırsanız, sonunda gelip sizi korkutacaktır. Mevcut küresel ticaret ve yatırım rejimi, insanoğlunun gezegenimizdeki kaynakların %80’nini kullanan %20’lik kısmının çıkarlarına hizmet ediyor. Yoksulları bir kenara itiyor ve toplumsal ekonomik adaletsizlikleri artırıyor.

Tüketim Toplumunun Etkisi

Yukarda kısaca belirttiğimiz sorunların en büyük tetikleyicisi tüketim toplumunun doğal kaynaklar üzerine yaptığı yoğun baskıdır. İnsanları mutlu etmekle tüketmenin aynı anlamda kullanılması çevresel felaketlerin de yoğun bir şekilde artmasına neden olacaktır. Ayrı bir yazı gerektiren bu konuyu burada kısıtlatlarken tüketim ekonomisi yerine sürdürülebilir ekonomi anlayışının benimsenmesi gerektiğini belirtmekte yarar vardır.

Sonuç

Aslında çok geniş ve güncel olan bu konulara gelecek sayılarımızda daha geniş yer verilecektir. Dünya artık hızlı bir tahribin içine girmiştir. Bu durumda insanın sağlı ve refahının sağlık bir çevrede olacağından hareketle çevreye saygılı Pazar anlayışının benimsemesinin altını çizme istiyorum. Bundan dolayı da ilk iş olarak tüketim alışkanlıklarının sorgulanması gerekmektedir

Dünyanın en eski uygarlığı olan Sümerlilerin tarihi birçok gizemi barındırmaktadır. İlk medeniyet ürünlerinin burada verilesi ve günümüzde birçok buluşun temelinin Sümerlilere dayanması bilim dünyasının hala kafa yorduğu konular arasında gelmektedir.

Klasik tarih anlatımlarındaki kalıplara oturtulamayacak özelliklere sahip olan Sümerliler, ilk defa 1871 yılında keşfedilmiştir. Bu dönemden sonra Sümerlilerle ilgili yoğun çalışmaların yapıldığını görmekteyiz. Sümerliler ilgili araştırma yapan bilim insanlarından bazıları şöyledir: Gerhard Tychsen 1798, Friedrich Münter 1802, Georg Friedrich Grotefend, Sir Henry Wilson Eugène Burnouf ve Edward Hincks gibi oryantalistlerdi. Sümerlilerle ilgili yapılan araştırmalarda oldukça ilginç bulgulara ulaşılmaktaydı.

Sümerlilerin kökenleri konusu daha netlik kazanmamıştır. Sümer dilinin kökeni de diğer diller gibi aydınlatılamamıştır. Sümerlilerin Sami dilleri gurubundan geldiği iddia edilse de bu konuda daha netlik sağlanamamıştır. Bu kadar gizemli kozmik yapıdaki Sümerlilere Atatürk’ün önem vermesinin sebebi ne olabilir? Üstelik Atatürk zamanında Sümerlilerle ilgili yeterince net bilgiler yoktu. O dönemde daha Sümer dili çözülememişti. Çünkü Sümer’den türemiş bir dil günümüzde kullanılmamaktadır. Sümer dilinin okunmasını Asur kıralı Asurbanipal’a borçluyuz. Ancak günümüzde önemi yeni yeni anlaşılmaya başlayan Sümerlilerin Atatürk tarafından benimsenmesi Atatürk’ün dehasının ve ileri görüşlülüğünün bir kanıtıdır.

Günümüzde gerçekleşen birçok teknolojik buluşun kökeni Sümerlilere dayanmaktadır. Yazının bulunmasından takvime, tekerlek ve uzay çalışmalarına kadar birçok yenilik Sümerliler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Sümerlilerin o dönem medeniyet seviyesindeki geldiği durumu Nippur’lu Ludigirra şöyle ifade etmekteydi : “Bu güzel ülkemize her taraftan göz diktiler. Göklere uzanan basamaklı kulelerimizin, görkemli tapınaklarımızın, arı gibi işleyen çarşılarımızın, her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, boy ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, dolup taşan iskelelerimizin, her tür bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar”

O halde bilim Sümer’de boşalmıştır demenin hiçbir sakıncası yok. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” diyen Atatürk’ün Sümerlilere ilgi duymasından daha olağan ne olabilir ki?

Atatürk Sümerlilere olan ilginin halk nezdinde de güncel tutulması ve yayılması için birçok çalışma yapmıştır. İlk olarak Sümer kelimesini halk dilinde güncel tutmak için Sümerbank’ı 11 Temmuz 1933’de yani cumhuriyetin 10. Yılında kurmuştur. 20 milyon TL sermaye ile kurulan Sümerbank tamamen yerli imkânlarla oluşturulmuştur. Sümerbank sanayileşme sürecinde kurulacak kamusal ve özel teşebbüslerde devlet desteğini sağlayacaktı. Bu nedenle Türkiye’de sanayileşme Sümerbank ile başlamıştır.

1933 yılında kabul edilen birinci beş yıllık kalkınma planında yer alan önemli işletmelerin kuruluşunu Sümerbank üstlendi. Bu doğrultuda Bakırköy Bez fabrikasının büyütülmesi, Konya Ereğli’de 16500 iğlik ve 300 tezgâhlı ince kumaş fabrikası, Kayseri’de 33000 iğilik ve 1050 tezgâhlı kumaş fabrikası, Nazilli’de 29000 iğlik ve 650 tezgâhlı basma fabrikasının kurulmasına ilaveten Merinos yünü işleyecek fabrikaların kurulması, demir sanayi, bakır madenlerinin işlenmesi, kükürt madeninin işletilmesi, porselen fabrikası, klor fabrikaları, kâğıt ve suni ipek fabrikaları gibi Türkiye sanayisinin temellerini Sümerbank atmıştır. Nasıl ki bilim Sümerlilerle başalarsa Türkiye’de de sanayi Sümerbank’la başlamıştır.

Atatürk bilimsel yönden gerek kendisinin gerekse de Türk Tarih Kurumu nezlinde yaptırdığı çalışmalarla Sümerliler hakkında bilgi elde etme gayretinde olmuştur. Atatürk’ün Türk tarih tezi ve güneş dil teorileri dünyadaki Sümerlilerle ilgili bir çok çalışmasının yanlış yönlendirmelerine cevap niteliğinde olmuştur.

Bugün insanlık temelini Sümer’de ararken Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atan Atatürk’ün Sümerlilere olan ilgisi o’nu daha da yüceltmektedir.

Ankara’da bozkırın ortasında yer yer bataklıklar, çöplerin ve hayvan leşlerinin iç içe bulunduğu mümbit bir arazide Atatürk, ziraatçı Tahsin Coşkan’la gezmektedir. Bu kötü araziden oldukça etkilenen Atatürk, Tahsin Coşkan’a gel Tahsin burayı ağaçlandıralım diyor. Arazi şartlarını iyi bilen Tahsin Coşkan hemen itiraz ediyor. Aman paşam burası mümbit bir arazidir, burada hiçbir şey yetişmez diyor. Bu cevap Atatürk’ün hiç de hoşuna gitmiyor. İçinde mutlaka bir şeyler yapılması gerektiği inancını hep koruduğundan olayın üstüne gitmeye karar veriyor. Hayatında yenilgi ve yılgınlık bilmeyen Mustafa Kemal, vatanın kurtuluşunda gösterdiği olağanüstü gayretleri vatan topraklarının iyileştirilmesi için göstermeye başlayacaktır. Hemen ziraatçılardan kurulan bir heyet topluyor. Heyet Atatürk’ün isteği üzerine bu arazide incelemelerine başlıyor. İncelemeleri sonucunda bir rapor hazırlarlar. Rapor tam da Tahsin Coşan’ın tahminleriyle paralellik gösteriyor. Atatürk ise, ziraatçıların verdiği raporla yetinmeyip köylülerin yanına gider ve bu alada ağaç yetişip yetişmeyeceğini sorar. Köylüler bir testiyi alırlar ve toprağa gömerler. Testinin su çektiğini görünce Atatürk’ün yanına gelirler burada ağaç yetişeceğinin müjdesini veriler. Atatürk de köylülerin getirdiği kabın üzerine “vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez.” yazısını yazar. Böylece Anadolu’nun ortasındaki çorak ve bataklık arazi Atatürk orman çiftliğine dönüştürülmüş olur.

1925’de büyük ölçüde bataklık ve sazlıklarla kaplı olan 55.000 dekarlık alanda Mustafa Kemal Paşa’nın talimatı ile fidan yetiştirme, bahçecilik, bağcılık ve hayvancılık gibi faaliyetler çiftlik sahasının içinde yapılmaya başladı. Çiftlikteki tarım ve hayvancılık faaliyetleri doğrultusunda bünyesinde endüstriyel tesisler de kuruldu. 1933 yılında çiftlikte kurt, tilki, çakal, ayı, domuz, süne, kımıl gibi tarıma ve insana zarar veren hayvanların teşhiri amacıyla bir hayvanat bahçesi kurulmuştu. Bu minyatür hayvanat bahçesinin çok ilgi çekmesi üzerine Necdet Pençe’nin projesini çizdiği modern bir hayvanat bahçesi oluşturuldu ve günümüzde halen hizmete devam eden hayvanat bahçesi 1940 yılında hizmete girdi. 32 hektarlık bir alanda kurulu olan hayvanat bahçesi Türkiye’nin en büyük hayvanat bahçesiydi. Ankara Ticaret Odası tarafından Atatürk’ün Selanik‘te doğduğu evin birebir kopyası çiftlik arazisi üstüne yaptırılarak 1981’de “Atatürk Orman Çiftliği Atatürk Evi Müzesi” adıyla ziyarete açılmıştı. 1988 yılında anıt-park niteliğindeki Devlet mezarlığı, Atatürk Orman Çiftliği içinde hizmete girdi.

Cumhuriyetin ilk yıllarında insanüstü gayretlerle yapılan Atatürk Orman Çiftliği o tarihten itibaren değişik kurulara satılarak önemli oranda küçülmüştür. Kurulduğu yıllarda 55,5 bin dekar olan arazinin 22 bin 276 dekarı satılmıştır. Günümüzde ise 13 bin 700 dekar arazisi bulunmaktadır. 2006 yılında 5524 sayılı Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü Kanunu’nda değişiklik yapılarak Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne belli amaçlarla kullanımı için yetki verilmiştir.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında iki Dünya Savaşı yaşayan Avrupa kıtası, 35 milyon insanını kaybetmiş, harap şehirler işsizler, sakatlar ordusu ve sarılacak derin boyutları olan sosyal yararlarla baş başa kalmıştır. Avrupa’nın düşman kardeşleri, artık barışın büyülü havasını birleşmelerle, anlaşmalarla pekiştirmeli ve yaymalıdırlar bu düşünce, İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill’in Zürih Üniversitesinde 1946 yılında yapmış olduğu konuşmada “Birleşik Avrupa” benzeri bir yapılanmanın oluşturulması özleminde kendini belli etmiştir.

Aslında iki büyük savaş yaşayan daha sonra bu savaşın yıkıcı sonuçlarını bir daha yaşamamak için oluşturulan AB düşüncesi bir uygarlık modeli olmaktan ziyade zorunlu bir birliktelik olduğu izlemini vermektedir.

Her ne kadar bu aşamada Avrupa’nın nihai doğu sınırları ne sağlam biçimde tanımlanabilir ne de tespit edilebilirse de en geniş anlamda Avrupa Hıristiyan geleneğinden kaynaklanan bir ortak uygarlıktır.

18 Nisan 1951’de Almanya şansölyesi ve Dışişleri Bakanı Adenaur, Belçika Dışişleri Bakanı Paul Van Zecland, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman, İtalya Dışişleri Bakanı Sforza, Lüksemburg Büyük Dukalığı Dışişleri Bakanı Bach ve Hollanda Kraliyet Dışişleri Bakanı Stikker tarafından imzalanan Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür Çelik Topluluğu(AKÇT) kurularak, bugünkü Avrupa Birliğinin temeli atılmış oldu.

“Genel bir iktisadi Birlik ve Nükleer Alanda Bir Birlik Kurulması İmkânları” başlıklı rapor, üye ülkelerin Dışişleri bakanlarının 29 Mayıs 1956 tarihili Venedik Toplantısında kabul edilmiştir. Bu rapor, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Antlaşmalarının hazırlanmasına temel olmuştur. Böylece 25 Mart 1957’de Roma Antlaşması imzalanmış ve AET hayata geçmiştir. Türkiye 1961 yılında bu topluluğa resmen müracaat etmiştir. Aradan geçen yıllara bu kat edilen mesafelere bakılırsa, Türkiye’nin gerek ulus-devlet yapısı, gerekse ekonomik yapısının yara aldığını söylemek yanlış olmaz. 1960’lı yıllarda Avrupa’nın en büyük sorununun nüfus yapısının kendini yenileyecek yeterlilikte olmadığı, birliğinde bu konuda acil önlemler alması gerektiği, Fransız Parlamenterler tarafından vurgulanmıştı. “Avrupa nüfusu zaman içinde çok az artıyor ve artış oranı da her yıl düşüyor. Ölüm oranı hemen hemen değişmemekte ve önemli bir değişken oluşturmamaktadır. Buna karşılık doğum oranı sürekli düşmektedir.” AB’de 1995’te 76,3 milyon olan atmış yaşın üstündeki nüfusun, beklenmedik gelişmeler olmadığı takdirde, 2006 yılından sonra hızla artarak 2025 de 113,5 milyona ulaşacağına gösteriyor. Aynı dönem içinde 20 yaşından genç kişilerin sayısında,9,5 milyon (% 11 ) azalma görülüyor.

AET’nin ilk genişlemesi 1973 yılında başlamıştır. Bu tarihten itibaren AET genişleme yönünde ciddi çalışmalar yapmıştır.7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan ve Maastricht Antlaşması olarak bilinen, resmi adıyla “Avrupa Birliği Anlaşması” ile birlik kendine yeni bir vizyon belirlemiştir. AET’nin yeni adı AB olmuştur.

AB aşaması içerik olarak birlik üyeleri tekbir devlete dönüştürmenin amaçları doğrultusunda birliğe bir takım ortak politikalar benimsetme yönünde faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu faaliyetlerin başında ortak bir para politikasının oluşturulması gelmektedir. Ortak para konusunda büyük ölçüde başarı sağlanmıştır. AB’nin ortak amaçlarından biride ortak tarım politikalarının oluşturulmasıdır. Bu konuda sıkıntılar bulunsa da ortak tarım politikaları konusunda çalışmalar sürdürülmektedir. AB’nin en çok önem verdiği konulardan olan Avrupa Hukuku alanında önemli adımlar atılmıştır. “Avrupa Birliğine üye ülkeleri, birliğe bağlayan 31 başlıktan oluşan ve sürekli gelişen Hukuk Çerçevesi “Müktesebat” adını alır.”AB Müktesebatı sayesinde ortak hukuk kurallarının oluşturulması ve oluşturulan sistemle birliğin karar mekanizmalarının tek yapılılığa dönüştürülmesi ve alınan kararlarda daha enerjik bir uygulama safhasının oluşması amaçlanmaktadır.

AB’ye üye olmak için aday ülkelerin yerine getirmesi gereken asgari koşullar olan Kopenhag Kriterleri AB’nin geleceği ile çok yakından alakalıdır. Kopenhag Siyasi Kriterleri içerisinde özellikle üye ülkelere bir takım ödevler verilmektedir. Bu ödevler üye ülkelerin daha demokratik bir yapıya kavuşmaları ve özellikle azınlık haklarına riayet edilmesini amaçlamaktadır. Türkiye gibi hazmedilmesi zor olan bir ülke gündeme gelince yapılması gereken ödevler; yeni koşulların ortaya çıkması bakımından oldukça esnek, koşulların yerine getirilmesi bakımından da oldukça girift bir yapıda olduğu görülmektedir. AB üstünde olan Siyasi Kriterlerin yerine getirilip getirilmedikleri konusunda denetleme yetkisine sahip olan AB bu konuda siyasi davrandığını her zaman göstermektedir. Hali hazırda birlik içerisinde çözüm bekleyen bir çok azınlık sorunu varken Türkiye gibi adaylığın nostaljik bir sürece dönüşen ülkede, olmayan azınlık sorunları ortaya çıkarılmasının yanında yeni sorunlar anlamına gelen yeni azınlıklar oluşturma çabaları, Kopenhag Siyasi Kriterlerinin birliğin siyasi ruhuna uygun paradoks bir yapıda olduğunu gösterir.

AB süreci, kültürler arası bir oluşum, yani farklı kültürlerin kaynaşmasıdır. Kültür antropolojisi gösteriyor ki, iki toplumun karşılaşmasında egemen kültür, zayıf kültürü etkisi altına almak suretiyle bir benzeşime gider, onu kendi doğrultusunda biçimlendirir. Günümüz Türkiye’si, 1939’dan itibaren başlayan batılılaşma sürecinde, bu defa isteğe dayalı bir yol izlemek suretiyle, batı karşısında teslimiyetçi bir tavır takınmıştır.

Yarım yüzyıla yakın bir geçmişe dayanan AB modeli aslında Fransız İhtilali ile ortaya çıkan ulus-devlet modeline açılmış bir savaştı. Ancak AB ulusalcılık yerine, belgeselcilik ruhuyla hareket ederken, ulusalcılığa panzehir olarak geliştirdiği azınlık haklarıyla, yeni bir mikro-milliyetçilik dalgalarının oluşmasına sebep olmaktadır. Hâkim unsurlarının yerine azınlık olarak arındırılmış haklarla yaşamak, hâkim kurucu unsurların alt kimliğini kabul etmek, onlardan daha ayrıcalıklı değil de daha arınık bir durum ortaya çıkarır ki bu da entegrasyon yerine bölünmeye doğru giden federasyon tipi yapılanmaları oluşturur.

Böylece AB sürekli olarak Azınlık haklarını gündeme getirmekle kendi bacağına kurşun sıkmış olur.

GİRİŞ

1915 yılında Osmanlı devletinin savaşın olağanüstü koşulları nedeniyle düşmanla işbirliği yapan ülke içerisindeki şartlardan yararlanarak isyan çıkaran Ermenilere sürgün kararı almasından günümüze kadar ermeni sorunu Türk milletinin önünde bir engel olarak kalmıştır. Yapılan tanımların ve kavramların hassasiyetine göre Ermeni sorunu ifadesini kullanmaktaki amaç azınlık durumundaki bir toplumun mağduriyetinden daha çok o toplumun mağdur ettiği milletimizin sıkıntılarını dile getirmek için kullanılmıştır. Yani Ermeniler 100 yıldan daha fazla bir dönemden beri Türklere hep sorun çıkarmışlardır.

TARİHÇE

Dünya savaşının devam ettiği yıllarda Self determinasyon ilkesiyle bağımsız bir Ermeni devleti kurmak isteyen Ermeniler, Amerikan başkanı Wilson’a güvenerek yaşadıkları bölgede kendi nüfuslarını fazla göstermek amacıyla inanılmaz bir etnik kıyıma başlamışlardır.

Türkleri katledip, Türklerin yaşadıkları bölgenin aslında Ermenilere ait olduğunu göstermek amacıyla yapılan bu insanlık dışı girişime Osmanlı yönetimi, savaş dönemi yılların verdiği Meşru Müdafaa hakkını kullanarak 1915 yılında “sevk ve iskân kararını” alarak Ermenileri daha güvenli bir yer olan Suriye’ye göndermişlerdir.

I. Dünya Savaşı’nın bütün insanlık için elem dolu o günlerinde, ölüm-kalım mücadelesi veren Osmanlı Devleti’nin kendisine isyan ederek düşmanla işbirliğine giren bir kısım Ermeni vatandaşını, ülkeye daha az zarar verecekleri cephe gerisine yerleşmesinden daha doğal bir önlem olamazdı.

“Daha 1918 yılı başlarında, savaşan tarafların hemen hepsinin barış istemeye başladığı sıralarda, ABD başkanı Woodrow Wilson, gelecek barışın temel ilkelerini belirlemek üzere bir açıklama yapmıştı. 8 Ocak 1918’de açıklanan ve tarihe “Wilson ilkeleri” veya “Wilson’un 14 noktası olarak geçen bu ilkeler özetle şöyleydi… Osmanlı imparatorluğunda Türklerin oluşturduğu bölgelerin egemenliği sağlanmalı, diğer bölgelerdeki uluslara kesin bir yaşam güveni, özgür ve engelsiz tam gelişme olanakları verilmeli”.

Wilson ilkelerine dayanarak doğuda bir Ermeni ve Kürt devleti oluşturulması çabaları başlamıştır. Bu çalışmalar özellikle İngiltere’nin öncülüğünde Avrupalı devletler tarafından desteklenmiştir. Wilson ilkelerinden hareket ederek 10 Ağustos 1920’de Sevr (Sevres) barış antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın Doğu Anadolu ile ilgili bölümünde; “Doğu Anadolu’da denize çıkışı olacak şekilde bağımsız bir Ermeni Devleti ile onun güneyinde özerk bir Kürdistan kurulacaktı”

Yukarıdaki maddelerden de anlaşıldığı gibi kısmı bir azınlık oluşturması fikrinin bölünmeye doğru yol aldığını görmekteyiz. Sevr antlaşmasındaki bu maddenin temel dayanağı milletlerin kendi kaderini belirleme hakkına (Selfdeterminasyon) dayanmaktadır. Ancak ortada böyle bir durumun olmadığı aşikârdır. Bir kere Ermenilerin o bölgede bir devlet kuracak kadar sayısal üstünlükte bir yapısı yoktu. Bu yapıyı oluşturmak amacıyla I. Dünya Savaşı yıllarında yaptığı atakların sonuçsuz kalması üzerinde, o dönemde İngiltere’nin yazdığı Mavi Kitap’a(Bule Book) dayanarak soykırım iddiasında bulunmuşlardır. Hiçbir gerçek bulguya yer vermeyen sadece Savaş Bakanlığının propaganda amacıyla yazdığı bu kitabın Ermenilerce kullanılması düşündürücüdür.

O dönemde İstanbul İngiltere tarafından işgal edilmiş ve Osmanlı’nın bütün arşivlerine İngilizler el koymuştu. Meclis-i Mebusanın dağılması üzerine bazı milletvekilleri tutuklanıp Malta Adasına sürgün edilmişti. Sürgündeki milletvekillerinden bir kısmı, Ermeni soykırımı yapmakla suçlanmıştı. Ancak Osmanlı’nın bütün arşivlerini elinde bulunduran İngiltere soykırım yapıldığına dair tekbir kaynak bile bulamamış ve sürgündeki milletvekillerine soykırımla ilgili bir iddianame hazırlayamamıştır. “Günümüzde İngiltere Mavi Kitaptaki idealarından vazgeçmiştir. İngiltere Dışişlerinin Türk Komitesine yolladığı mektup Mavi Kitaptaki Ermeni soykırımıyla ilgili iddiaları çürütüyor. Londra mektupla 1915-1916’daki olayların soykırım kapasitesine girmediğini kabul etti.”

20 Ekim 1921’de Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşması, daha çok Ermenileri rahatsız etmiştir. Ermeniler, Türklere yaptıkları kötülüklerin hesabının sorulacağı endişesi ile Çukurova’yı terk ediyorlardı. 1919–1921 yılları arasında Fransız ve İngiliz kuvvetleri ile Maraş, Antep, Urfa ve Adana’da Türklere baskı ve şiddet uygulayan Ermeniler, Ankara Antlaşması’ndan sonra, Fransızlar tarafından Suriye ve Lübnan’a taşınmıştır. Ermeni kaynaklarına göre, Çukurova ve çevresinin Fransızlar tarafından boşaltılması sırasında,120.000’den fazla Ermeni Suriye ve Lübnan’a, 300.000’den fazla Ermeni de Kıbrıs, Mısır ve İstanbul’a göç etmiştir. İkinci Ermeni göç hareketi, 1939’da yaşanmıştır. Fransız mandası altında kalmış olan Hatay Sancağı’nın 1939 yılında Türkiye’ye katılmasından sonra, Fransızlar tarafından 1919–1920 yılları arasında Çukurova, Erzin, Dörtyol, İskenderun, Belen, Kırıkhan ve Samandağ ile çevre köylere yerleştirilen Ermenilerin büyük çoğunluğu Suriye’ye göç etmişlerdir. Böylece Çukurova civarında bir Ermenistan yaratma hayali oradan kalkmış oluyordu.

24 Temmuz 1923’de Lozan Antlaşması ile Türkiye’de kalan Ermenilere azınlık statüsü verildi. Bu durum Ermeni sorunun tarihe gömüldüğü anlamına gelen uluslararası bir belgedir. Ancak “geçmişte olduğu gibi günümüzde de Ermeni toplu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler olmaktadır. Bazı ülkelerde Türkleri ve Türkiye’yi sözde soykırımı tanıyan anıtlar dikilmekte, bazı ülkelerde de sözde soykırımı tanımaya yönelik karalar parlamento gündemine getirilmektedir. Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, siyasetçilerin elinde çıkar aracı haline dönüştürülmektedir. Şüphesiz ki bu tür entrikalarda en büyük zararı yine oyuna gelen Ermeniler görmekte, onları kullananlar ise kazançlı çıkmaktadır.”

GÜNÜMÜZDE ERMENİ SORUNU

Türkiye’deki 1915 olaylarına dair Ermeni tezleri 1965’ten beri 30’un üzerinde ülkenin parlamentolarında kabul gördü. Ermeni iddiaları paralelinde çıkarılan ve sayısı 30’u aşan parlamento kararları şunlar:

“Uruguay (1965), Kıbrıs Rum Yönetimi (1982), Avrupa Parlamentosu (1987), Arjantin (1993), Rusya Federasyonu (1995), Kanada (1996), Yunanistan (1996), Lübnan (1997), Belçika (1998), Fransa (2001), İsveç (2000), İtalya (2000), İsviçre (2003), Slovakya (2004), Hollanda (2004), Polonya (2005), Almanya (2005), Venezuela (2005), Litvanya (2005), Şili (2007), Avusturya, Bolivya, Brezilya, Bulgaristan, Çekya, Ermenistan, Libya, Lüksemburg, Paraguay, Portekiz, İsviçre, Suriye ve Vatikan’dır.

Etkili bir dış politika zorunlu dostluk prensibine göre şekillenir. Yani gücünü ortaya koyarsın ve devletleri dostane ilişkiler yaşamaya zorlarsın. Günümüz Ermeni sorunu bu mantık çerçevesinde ele alınmalıdır. Ermeni sorunu artık siyasi bir sorundur ve bununla etkili bir siyasi mücadele şarttır.

Nüfus artışı sorunlarının son zamanlarda kendisini gösterdiği sorunlarda birisi de güvenlik sorunlarıdır. Bu sorunlar özellikle gelir dağılımı adaletsizliğine bağlı olarak meydana gelmektedir. Dünya’nın zengin ülkeleriyle yoksul ülkeleri arasındaki uçurum her geçen gün artması ve düşük gelire sahip ülkelerdeki insanların refaha ulaşmak ümidiyle yasa dışı göçlere yönelmeleri çok ciddi problemleri doğurmaktadır ayrıca yoksulluğun getirdiği ezilmişlik duygusu varlıklı ülkelere duyulan kini artırmaktadır. Gelişmemiş ülkelerde yaşayan insanlar, gelişmiş ülkelere duydukları tepkileri genelde düşük yoğunluklu savaşlar olarak adlandırılan terörist faaliyetlerle göstermektedirler.

“Dünya’nın her yerindeki toplumların ve hakların karşı karşıya bulunduğu baskılar, şiddeti otomatik olarak ya da zorunlu olarak tetiklemez. Fakat giderek artan kutuplaşmaya ve radikalleşmeye yol açan siyasi dinamikler haline gelebilirler. Bunun en kötü sonuçları da, şikayetlerin artmasına ses çıkarmayan, insanların geniş çaplı işsizlikle ya da kronik yoksullukla mücadele ettiği resmi kurumların zayıf ya da yozlaşmış olduğu, silah bulmanın kolaylaştığı, siyasi aşağılama ya da umutsuzluğun, daha iyi bir gelecek umudunun olmaması gerçeği ile bir araya gelerek insanları aşırı uçlardaki hareketlerin kucağına ittiği yerlerde görünür.

Tıpkı hava kirliliğinin, ya da küresel ısınmanın devlet sınırlarını aşması gibi tatmin olmamış aşırı nüfus, sınırlar üstü bir sorun niteliğine dönüşmektedir. Bu bakımdan gelişmiş ülkeler, güvenlik için en ucuz yatırım olan fakir ülkelerin temel ihtiyaçlarını karşılayacak politikalara yönlenmeleri, o güvenlik sorunlarının azalmasına sebep olacaktır.

Dünya kaynaklarının sınırlı olması buna karşılık, kaynaklar üzerine nüfus artışıyla sınırsız istekleri olan nesillerin eklenmesiyle, sınırlı kaynakların bölüşümü daha da artmaktadır. Bu durum hiç şüphesiz fakir nesillerin giderek yaygınlaşacağı anlamına gelmektedir.

Dünya kaynaklarının kontrol altına alınması mücadelesine bağlı olarak kaynaklar adil paylaştırılmamaktadır. Dünya Bankasının raporlarına göre en zengin %5’lik grup ile en fakir %5’lik grup arasındaki uçurum giderek artmaktadır.1960’da 30’a 1 olan fark, 1990’da 60’a 1 bugün ise 74’e 1 haline gelmiştir yani en zenginlerin varlığı en fakirlerin varlığının 74 katıdır.

Bütün teknolojik ilerlemelere rağmen Birleşmiş Milletler Kalkınma programının yayımladığı rapor, fakirliğin giderek arttığını göstermektedir. Buna göre;

“Gelişmekte olan ülkelerde nüfusun hala %25’i yoksul ve bunların 1 milyar 100 milyonu günde 1 doların altında bir gelirle yaşamakta. Ayrıca bu oran sürekli artmaktadır. Düşük gelir ve düşük hayat standartlarında yaşayanların çoğu Güney Asya’da bulunmaktadır. Afrika sahası nüfusunun %36’sı ve Güney Asya’nın %47’si günde 1 dolardan az payla yaşıyor. Aynı şekilde Zambiyalıların %85’i Madagaskarlıların %72’si Brezilyalı ve Çinlilerin üçte biri ile Meksikalıların %15’i, Endonezyalıların %25’i günde 1 dolardan az harcama yapıyor.

Eğitim kurumlarını farklı şekillerde değerlendirmek mümkündür. Kimine göre insanlığın gelişimi, toplumun zenginleşmesi, gelişmiş toplum olmanın gereği olarak değerlendirilirken, kimilerine göre ise insanların girişimciliğini engelleyen, onu dar kalıplara sıkıştıran, insan zihninin yaratıcı düşünmesini engelleyen durağan kurumlar olarak değerlendirilmektedir.

Aslında eğitim kurumlarını olumsuz değerlendirenler daha çok okulların program merkezli eğitim verdiği zamanlarda (örneğin günümüzden 50-60 yıl öncesinde) şiddetli eleştiriler getiriyorlardı. Program merkezli eğitim kurumlarında öğrencilerin kendi bireyselliğinden (ilgi ve yeteneklerinden) ziyade programlardaki hedeflere ulaşıp ulaşmadıkları daha önemliydi. Ancak insanoğlunun her bir bireyinin farklı ilgi ve yetenek alanlarında farklı düzeylerde olduğu gerçeği fark edilemediği için öğrencilerin tek seçeneği vardı, o da bütün derslerde başarılı olmak. Çok yetenekli oldukları halde okul başarıları düşük olan insanların sayısı fazlaydı ve bu durum eğitim kurumlarına yönelik yapılan eleştirileri bir noktada haklı kılıyordu.

Geleneksel eğitim anlayışının ve yapısının bazı toplumsal sorunları çözememesi ve ilerleme sağlayamaması da sorgulandı. Ayrıca bilimsel gelişmeye ve buna paralel olarak sosyal bilimlere (eğitim, psikoloji vb.) yönelik yapılan araştırmalara aktarılan kaynaklar arttıkça yeni bilgilere, sonuçlara ulaşıldı. Var olan eğitim yapısıyla toplumsal gelişmeye cevap verilemeyeceği görüldüğünde eğitimde yeni arayışlara gidildi. Eğitim programları güncellendi, eğitime farklı yaklaşımlar geliştirildi. Bunun sonucu olarak öğrenci merkezli eğitim yaklaşımları güçlendi ve benimsendi. Program merkezli yaklaşımdan öğrenci merkezli yaklaşıma bir geçiş yaşandı. Eğitimde bir noktada başarısızlıktan çok başarı ölçülür hale geldi. İnsanların farklı alanlarda farklı yetenek düzeylerinde oldukları gerçeği, insanların toplumda yeteneklerine uygun olarak yer edinmelerinin önünü açtı. Yani toplumsal hareketliliğin motorunu insanların yeteneklerine göre eğitim görmeleri ve çalışmaları oluşturdu.

Gelinen bu noktada eğitim programlarının öğrencinin sadece bilişsel gelişimini değil onun sosyal ve duygusal gelişimlerini de desteklemesi amaçlanmıştır. Bu amaca gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkelere göre daha çok yaklaşmıştır. Eğitim programlarının içine bilişsel gelişimi destekleyici kazanımların yanı sıra öğrencilerin her şeyden önce insan olduğu gerçeğinden hareketle onların hayatları boyunca işlerine yarayacak yaşam becerileri de eklemişlerdir. Öğrenci okul yılları boyunca eğitim programlarında yer alan bilişsel kazanımlar yanında çeşitli yaşam becerileri de edinmektedir. Hatta insan kaynağının önemini bilen ülkeler liderlik eğitimini bile okullarda vermektedirler. Liderlik eğitimi, zaman yönetimi, başarılı insanın temel özellikleri vb. gibi konulardaki beceriler okulla birlikte kazandırılmaktadır. Ülkeler geliştikçe, toplumlar her yönüyle daha karmaşık hale geldikçe eğitimin önemi daha da büyümektedir. Günümüzden 50-60 yıl önce eğitim kurumlarından yararlanmadan toplumda önemli bir noktaya gelmek mümkün olabiliyordu. Günümüzde ise iyi eğitimli ve özgün fikirleri olan kişiler daha genç yaşta zengin olabiliyorlar.

Ülkemizde ise durum maalesef gelişmiş ülkelerdekine paralel olamıyor. Bunun çeşitli nedenleri var kuşkusuz ancak birçok yazıya konu olan sınav odaklı eğitim eğitimimizin en kötü yanını oluşturmaktadır. İlköğretimin ilk birkaç yılı hariç öğrenciler sürekli bir sınav baskısı altında yetişmektedir. Bu baskıyı sadece öğrenciler değil, aileler, öğretmenler ve yöneticiler de yaşamaktadır. Sınav odaklı eğitim nedeniyle bilişsel yönden gelişmiş ancak duygusal, sosyal yönden zayıf kalmış, her zaman gereksinim duyacağı çeşitli yaşam becerilerinden yoksun gençler mezun olmaktadır. Bu durum sosyal hayatımıza zarar vermektedir. Daha ilköğretim yıllarında güzel yazı yazma alışkanlığı, güzel sanatlara hayranlık, zaman yönetimi, verimli çalışma becerileri, duygusal kararlılık, liderlik, kişisel ve sosyal sorumluluk alabilme, kendini ifade edebilme, sağlıklı iletişim kurabilme, ekip çalışması vb. gibi yaşam becerileri kazanması gerekiyor. Ortaöğretimde bunlara ek olarak kariyer planlaması, kariyer yönetimi vb. yeni beceriler edinerek mezun olması gerekiyor. Ancak bilişsel alandaki öğrenme performansına verilen önem öğrencinin diğer boyutlar açısından gelişmesini engellemektedir.

Sonuç olarak öğrenci merkezli eğitime geçmemize rağmen sonuçlar noktasında ülke olarak sıkıntılarımız bulunmaktadır. 21. Yüzyılda Türkiye’nin ve Türk gençlerinin dünyada biz de varız diyebilmesi için sadece bilişsel yönden değil, duygusal, sosyal vb. diğer yönlerden de yeteneklerinin her zerresinin iyi eğitilmesi, etkinlik temelli yani yaşantıya dayalı bir eğitim sürecinden geçmesi gerekmektedir. Türk gençliği kendini her yönüyle yetiştirerek, geliştirerek atalarına layık olabilir. Çünkü dünyaya medeniyet yayan ataları döneminin hep en iyileri arasında olmuştu. Sevgi ve saygılarımla…