Kategori

Güncel

Kategori

Yemek yeme ihtiyacı olan ve yemek yemesi gereken bir kimsenin yiyecek bulamama haline açlık denir. İnsanın yiyecek bir şey bulamaması yiyecek yokluğu ile ortaya çıkar. Toplu açlık ise kuraklık ve kıtlık sonucu ortaya çıkar.

Açlığın özellikle günümüzdeki aşı üretim artışlarının yaşandığı bir dönemde var oluşu insanı çevre eğilimlerini araştırmaya itiyor. Üretim artıları çevre sorunlarıyla beraber gerilemeye başlamış durumdadır. Bu durum artan nüfusun beslenmesini güçleştirecektir.

Küresel açıdan bakıldığında, süreç giden nüfus artışı ve kötü çevre yönetimlerinin temel göstergesi, yakın zamanlarda yaşanacak gıda kıtlığı olabilir.

“Dünyadaki en yoksul bir milyar insan yaşamlarını sürdürebilmek için yeterli beslenmeye sahip değildir; yaklaşık olarak yarısı kalori eksikliği nedeniyle, büyümede duraklama, zekâ geriliği hatta ölümle karşı karşıya kalabilir.

Nüfus artışı sadece doğal kaynakları tüketmekle kalmıyor, doğal alanların kullanımını da kısıtlar duruma geliyor. Örneğin insanın en büyük ihtiyaçlarından birisi barınmadır. Bu ihtiyacını karşılamak için verimli tarım alanlarını yerleşime açmaktan kaçınmıyor. Ayrıca burada yaşamını daha rahat sürdürebilmek için buraya altyapı hizmetlerini de getiriyor. Böylece binlerce hektarlık tarım arazileri kullanılmaz hale geliyor. Bu durum tarım hasatlarında yaşanan ani hız kayıplarıyla kendini daha somut olarak hissetmektedir.

“1996 bakiye stoklarında görülen azalma, dünya tahıl üretimindeki artışta görülen ani hız kaybının bir sonucu, 1995’in 1,69 milyar ton düzeyindeki dünya tahıl hasadı, 1990’daki 1,78 milyar ton düzeyindeki bereketli hasadın %5 altındaydı.”

BM’ye bağlı kuruluşlardan Dünya Gıda Program (WFP) , “2001 yılında Dünya Açlık Haritasını” yayımlamıştır. Buna göre; Asya – Pasifik Bölgesinde yaşayan 3 milyar kişiden 525 milyonun yetersiz beslendiği ifade edilmiştir. Eritre ve Etiyopya’da her 3 kişiden biri yetersiz besleniyor. Yakın Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesinde yetersiz beslenme oranı %9, Latin Amerika’da ise %11 olarak açıklandı. Açlık ve kötü beslenmenin en yaygın olduğu ülkeler; Asya’da Afganistan ve Kuzey Kore, Güney Amerika’da Kolombiya, Afrika’da Sudan, Gine, Sierra Leona ve Angola şeklinde sıralandı. WFP, bu yıl içinde yaklaşık 980 milyon kişinin açlıktan ölmemesi için uluslar arası bir yardım kampanyası yapıldığı açıklandı.

İnsanlığı tehdit edecek noktaya ulaşma eğilimindeki açlık sorunları, sürekli artıyor. O halde bir an önce hem sürdürülebilir bir ekonomi hem de sürdürülebilir bir nüfus politikasına geçmek gerekmektedir.

Nüfus artışının yarattığı temel sorunlardan birisi sağlık sorunlarıdır. Dünya Sağlık Örgütü’nün ( WHO ) değerlendirmelerine göre, on belirgin sağlık sorunu bulunmaktadır.
Bunlar; kilo kaybı, sağlıksız cinsel ilişki, yüksek kan basıncı ( tansiyon ), tütün tüketimi, alkol tüketimi, içilebilir özellikte olmayan su, halk sağlığı ve hijyenin yetersiz olması, demir eksikliği, katı yakıtlardan oluşan oda içi duman, yüksek kolesterol ve aşırı şişmanlık olarak belirlenmiştir.

sglik2

Yukarda belirtilen sağlık sorunları, nüfusun doğal kaynaklar üzerinde baskı yapması ve aşırı tüketim nedeniyle oluşmaktadır. Günümüzde bu sorunların azaltılması amacıyla birtakım önlemler düşülse de, nüfus artışının yarattığı baskıyı azaltmadan bu sorunların çözümlenmesi pek mümkün gözükmemektedir.

Dünya Sağlık Örgütü, 2002 yılında meydana gelen 57,6 ölüm vakasının 16,7 milyonu kalp rahatsızlığı ve kalp sektesi, 10,9 milyonu bulaşıcı veya parazittik hastalıklar, 7,1 milyonu kanser ve 5,2 milyonun da kazalardan meydana geldiğini açıklamıştır. Ayrıca dünya ölçüsünde bulaşıcı ve parazittik hastalıklar bir yılda 11 milyon insanın ölmesine neden olmaktadır. Solunum yolları ile ilgili hastalıklardan ölenlerin sayısı 11,5 milyon olmuştur. HIV / AIDS’ ten ölenler ise 2,8 milyondur. 18 milyon insan bulaşıcı ve irsi hastalıklar ile çocuk hastalıklarından ölmüştür. Bulaşıcı olmayan hastalıklardan ise 33,5 milyon insan hayatını kaybetmiştir.

Yukarıdaki verilerden de anlaşıldığı gibi nüfus artışının ortaya çıkardığı çevre sorunları, insan neslinin sağlığına ciddi zarar vermektedir.

Terör bir toplumun mevcut düzenini bozarak o toplumunda kargaşa ortamı oluşturmayı amaçlar. Mısır şurubu da insanın genel vücut düzenini bozarak vücudun işleyişini bozmaktadır. Kronik hastalıkların son zamanlarda büyük bir artış göstermesinde mısır şurubu kullanımının arması etkili olmuştur.

Gıda güvenliği konusu uluslararası toplumu ilgilendiren en önemli konulardan birisi haline gelmiştir. Gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasında sadece gelir dağılımı farkı yoktur. İki toplum arasında bilinç farkı da önemli farklılıklar arasında yer almaktadır. İnsan sağılığında beslenmenin çok önemli yeri bulunmaktadır. Gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasında beslenme konusundaki duyarlılık çok farlıdır. Ölümlerin %70’nin beslenme ile ilgili olduğu düşünüldüğünde gelişmiş toplumlarda hayatta kalma süresinin fazla olmasının nedeni daha kolay anlaşılabilir.

Şeker insanın günlük tükettiği gıdalar içerisinde önemli bir yere sahiptir. Şekerli gıdaların giderek yaygınlaşmasıyla şekeri daha ucuz elde ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Aslında şekerli gıdalar temel ihtiyaç maddesi yerine keyif verici madde durumuna dönüşmektedir. Günlük kullanımı hızla yaygınlaşan şekeri daha ucuz yollardan elde etmek için yapay yollardan  mısır şurubu üretilmektedir. Mısır şurubunun özelliklerine bakarsak insan sağlığının nasıl bir tehlikede olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu

Mısır nişastası maddesinin enzimler arayıcılığıyla daha küçük parçalara ayrılmasıyla elde edilen çay şekerine alternatif bir tatlandırıcı olarak üretilen maddeye yüksek fruktozlu mısır şurubu denir. Bu madde çay şekerinden (sakaroz) daha ucuz elde edilmektedir. Böylece bazı gıdalarda istenilen düzeyde tatlandırıcı olarak kullanılmaktadır. Günlük hayatta oldukça yaygın tüketimi olan ve ticari değeri yüksek gazlı ve meyveli içecekler başta olmak üzere çikolata, kek, şekerleme, reçel, marmelat, bisküvi, bebek maması ve tatlandırıcı jöle gibi birçok üründe yaygın olarak kullanılmaktadır.

Aslında fruktoz basit şeker olarak meyvelerin bünyesinde bulanmaktadır. Fruktozun yani mısır şurubunun sağlık üzerinde zararlı olabilecek etkisi çok azdır. Yüksek fruktozlu mısır şurubu ise işlenerek elde edilen tatlandırıcıdır. Bu tatlandırıcıdaki nişastada bulunan şeker doğal olarak elde edilmemektedir. Doğal olmayan ürünlerin sağlımızı nasıl tehdit ettiği gerçeğinden  yola çıkarak yüksek fruktozlu mısır şurubunun da aynı derecede zararlı etkilerinin olduğu daha kolay anlaşılmalıdır.

Fruktozun sindirimi ve emilmesi şekerdeki glikozdan farklıdır. Fruktoz  glikoz taşıyıcılarla bağırsaklardan emilmekte daha sonra da kan damarlarına dağıtılmaktadır. Şekerdeki glikozun aksine fruktozun emilmesi içindeki moleküllerin daha küçük parçalara ayrılmasını gerektirmez. Böylece ayrılmayan ya da parçalanmayan fruktoz , karaciğere aşırı şekilde depolanmaktadır. Früktoz karaciğerde karbonhidrat mekanizmasını önemli derecede etkilemektedir. Vücuda alınılan az miktarda fruktoz  eklenmesi, karaciğerde glikojen depolanmasını ve üretimini artırmakta böylece şeker hastalarında sorunlar çıkarmaktadır.Aşırı fruktoz karaciğerde yağ birikimini artırmaktadır. Karaciğerdeki yağ birikmesi birçok kronik hastalığın tetikleyicisidir.

Normal şekerdeki glikoz doyum hissine katkıda bulunur. Böylece fazla tüketimi engellenir. Fruktoz ise doyum hissini etkilemediği için kilo alma ve şişmanlığa neden olmaktadır.

Yüksek kan basıncı olan hastalarda fruktoz tüketimi bu hastalıkları daha riskli hale getirmektedir. Son yıllarda artış gösteren gut hastalığında yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerinin tüketilmesinin etkisi vardır.

Yüksek fruktozlu mısır şurubunun son yıllarda kullanımının yaygınlaşmasına bağlı olarak bu katkı maddesinin sağlı üzerindeki etkileri daha sık araştırma konusu haline gelmiştir. Yapılan araştırmalara göre bu madde en çok obezite hastalığına neden olmaktadır. Vücuda alınan normal şekerin bir bölümü daha sonra kullanılmak üzere enerji olarak depolanmaktadır. Ancak aşırı fruktoz vücutta doğrudan yağ olarak depolanmaktadır. Bu durumda aşırı şişmanlık olan obeziteye neden olmaktadır. Ülkemizde gelişim çağındaki çocuklarda görülen bekitenin yaygınlaşmasında aşırı fruktoz  tüketimi etkilidir. Kandaki yağ seviyesinin artmasında normal şekere göre yüksek fruktozlu mısır şurubunun etkisi daha fazladır. Fruktoz tüketiminin yaygınlaşmasıyla dolaylı olarak kalp ve damar hastalıkları, yüksek tansiyon ve kolesterol gibi hastalıklarda ciddi artışlar gözlenmektedir. Üstelik bu hastalıkların orta yaş üstü hastalıkları olduğu kabul edilirse, çocuklarda bile görülmeye başlaması durumun vahametini ortaya çıkarmaktadır.

Yüksek fruktozlu mısır şurubunun içerisinde az da olsa cıvatespit edilmiştir. Civanın insan bünyesinde çok ciddi hasar yaptığı bilinmektedir. Vücuda alınan civanın artması ya da birikmesine bağlı ciddi kanser vakalarının olduğu bilinmektedir.

Arıcılık yapanlar arılarına belli oranda şekerli sıvılardan vermektedirler. Fruktozun  normal şekerden daha ucuza elde edilmeyle arıcılar çoğunlukla şekeri froktozdan elde etmektedirler. Arılarda son yılarda büyük kitlesel ölümler gerçekleşmektedir. Bu kitlesel arı ölümlerinde yüksek fruktozlu mısır şurubunun etkisi bulunmaktadır.

Değerlendirme

Yüksek fruktozlu mısır şurubu ucuz elde edilmesi, şekerden daha tatlı olması, taşınmasının ve kullanılmasının daha kolay olması gibi nedenlerle ticari kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünleri doyma hissini yavaşlattığından şişmanlığa neden olur. İnsülin salgısı düşük olduğundan kanda daha uzun süreli kalır ve kanın insülin seviyesini bozarak şeker hastalığına neden olur. Ürünlerin lezzet ve tüketim kalitesini etkilediğinden aşırı gıda tüketimine neden olmaktadır. Ucuz üretilmesi nedeniyle de piyasada haksız rekabete neden olmaktadır.

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerinin kullanımında gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasında ciddi anlayış farklılıkları bulunmaktadır. Gelişmiş ülkelerde yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerinin ithalatına ciddi kısıtlamalar öngören kota uygulamaları yaygınlaşmaktadır. Yine bu ülkelerde içinde mısır şurubu bulunan ürünler, sigarada olduğu gibi uyarıcı etiketlerle satılmaktadır. Gelişmişülkelerdeyüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerini sağlık üzerinde etkileri konusunda da araştırma faaliyetleri yaygınlaşmaktadır.

Sonuç

Yüksek fruktozlu mısır şurubu ile şeker, yapay yollarla elde edilmektedir. Bu özelliğiyle yapay ya da sentetik uyuşturucu olan bonzayiye benzemektedir. Fruktozlu ürünler insan sağlığı üzerinde ciddi riskler oluşturmaya başlamıştır. İlerde daha büyük sorunlar çıkaracağı günümüzdeki kullanımının yaygınlaşmasından anlaşabilmektedir.

Küreselleşmenin sınır tanımaz hale gelmesiyle tarım politikaları  artık ülkelerin iç meselesi olmaktan çıkmıştır. Çünkü tarımsal gıda ürünleri çok kısa zamanda dünyanın her yerine kolayca yayılabilmektedir. Günümüz dünyasının en önemli sorunu gıda beslenme sorunudur. Dünya da güvenlikten sağlığa kadar birçok sorunu temelinde gıda faktörü yatmaktadır. En temel hak insanın yaşama hakkıdır. Yaşama hakkının önemli parçası beslenmedir. Bu ne denli uluslararası platformlarda beslenme konusu mercek altına alınmalıdır.

Tarımı sadece büyük güçlerin çıkarları için üretim aracı olmaktan kurtarmalıyız. Bu gün devler, güya insanları korumak adına silahlanmaya trilyonlarca dolar ödenek ayırmaktadır. Hâlbuki bu ödeneğin çok az bir kısmıyla dünyadaki gıda beslenme sorumları halledilebilir. En başta yapılması gereken iş sağlıklı gıda üretimini güvence altına almaktır. Dünya kaynakları sağlıklı ve organik üretim için yeterlidir. Yetersiz olan kaynak büyük güçlerin daha fazla kazanma hırsları için olan kaynaktır.

 

Doğadaki çocuk, soyu tehlikede olan bir türdür ve çocukların sağlığı ile yeryüzünün sağlığı birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.” diyor Richard Louv Doğadaki son çocuk adlı kitabında. Kitabın yazarı, kendi çocuğunun “bizler neden sizler kadar mutlu değiliz”? sorusu ürerine yazdığını belirtiyor. Yazar, çocuğunun kendi çocukluğunda olduğu gibi balık tutma, ormanda kamp yapma gibi hiçbir hikâyelerinin olmadığından yakındığı belirtiliyor.

Kitapta insanların ruh sağlığında doğal çevrenin rolü örneklerle açıklanmıştır. Kitapta anlatılan konularda kendimi bulduğumu ve günümüz çocuklarıyla ilgili karşılaştırma fırsatı yakaladığımı belirtmek istiyorum.

Günümüzde yetişen çocuklarla kendi çocukluğumu kıyasladığımda ne kadar şanslı bir çocukluk devresi geçirdiğimi daha iyi anlıyorum. Bizim çocukluğumuzda şimdiki çocukların sahip olduğu maddi imkânlara sahip değildik. Hatta anne ve babalarımız şimdiki çocukların üstüne düştüğü gibi üstümüze düşmüyordu. Yeri geldiğinde büyüklerin yaptıkları işleri bile yapıyorduk. Şimdiki çocuklar kadar çok kıyafetimizi yoktu. Haftalık diye bir şeyi hiç bilmedik. Sadece bayramlarda el öptükten sonra harçlıklarla yetinirdik. Bizim akranlar için en büyük lüks, mahallenin bakkalından gidip gazoz almaktı. Bize yılda sadece iki kez kıyafet alınırdı, o da kurban ve ramazan bayramı öncesindeydi. Bazen bayramdan iki ay önce kıyafet alınsa da o kıyafeti bayrama kadar özenle saklar, bayram günü de erkenden kalkıp bayramlık kıyafetlerimizi giyerek bayramlaşma töreninden sonra coşkuyla sokaklara koşardık. Bayram günü giydiğimiz yeni kıyafetlerin mutluluğu hiçbir şeyde yoktu. Ne kadar sıkıntıya düşsek de hep elimizde olanları değerlendirerek olumsuzlukları eğlenceye çevirmesini bilirdik. Bizlere yerince oyuncak alınmadı ama bizler kendi ellerimizle yapardık oyuncakları. Üstelik yaptığımız oyuncaklar ya inşaat atığı malzemeler ya da evlerimizde eskiyen kullanılmayan malzemelerden oluşurdu. Çünkü hayallerimiz zengindi. Çünkü bizler doğanın çocuklarıydık.

Richard Louv kitabında bizim durumumuzu şöyle belirtiyor: “Çocuk doğada özgürlük, hayal gücü için alan genişliği ve mahremiyeti bulur. Bu düzeyde doğa, açıklamaların ötesine geçer, alçak gönüllüğü öğretir.” Evet, doğa bize alçak gönüllüğü öğretmişti. Mevsim ne olursa olsun, hava şartları ne olursa olsun biz hep doğadaydık.

Mart ayının sonlarına doğru dağların güney yamaçlarında Navruz (Nevruz) toplardık. Navruz toplamak çocuklar arasında bir prestij unsuruydu. Çünkü navruzu bulmak uyanıklık ve zekâgerektiren bir durumdu. Navruz toplamaya giden bir çocuk onu bulmak için sabrı, azmi ve mücadeleyi öğrenirdi. Navruz toplamaya topluca gidildiğinden dayanışma ruhu küçük yaşlarda içimize işlemişti. Navruz çıktıktan sonra köyün meralarında kangal yemlik, şeker dikeni tarla tapanı, ebe gömeci, dingil gana, hardal ve madımak gibi lezzetli bitkiler çıkardı. Onları toplar afiyetle yerdik. Bazen topladıklarımızı eve getirir, annelerimizin yaptığı yufkalara dürerek afiyetle yerdik. Mayıs ayına doğru köyün altı kilometre uzağında bulunan Oğlak kulağı dağında ekşi tadı olan oğak kulağı otunu toplamaya giderdik. Birkaç ay sonra kenger sakızı bitkisinin yaprağını kesip ondan çıkan sütle kenger sakızı yapardık. Haziran ayından itibaren bahar yağmurlarının sona ermesiyle beraber köyümüzün yakınından geçen Kızılırmak’a gider, orada saatlerce yüzer, kumla oynar ve taş yüzdürürdük. Köyde harman yeri denilen boş alanlarda çelik (çomak), fırın kızdı, ayağım yağlı, taraf taraf, güvercin taklası, lalempe ve çekirdek gibi köyümüze özgü oyunlar oynardık. Bu oyunlar için en az 10 kişi olması gerektiği düşünülürse ne kadar sosyal yönümüzün olduğu daha iyi anlaşılabilir. Güz mevsimine doğru hasat zamanlarında bağ ve bahçelerin hasatlarında büyüklerimize yardım ederdik. Tabi bizden öncekilerin hasat dönemlerinde çok eğeleneli oyunlar oynadığını büyüklerimizden duyardık. O zaman en büyük eğlencelerimizden biri de hasat edilen ayçiçeğinin sapını toprak yollarda sürmekti. Dağlarda çiriş denilen bitki odunlaşıp kuruduğunda onları toplar, yılgın (ılgın) denilen çalılardan yaptığımız yaylara ok olarak kullanarak okçuluk oynardık. Kışın da yaptığımız kızaklarla köyde kaymadığımız yamaç bırakmazdık.

Çocukluğumuzda yaptığımız bütün bu etkinlikleri sadece köyde büyüdüğümüz için yapmadık. Anne ve babalarımızın hoşgörüsü ve güven duygusu sayesinde yaptık. Çünkü onlar doğayı bir tehdit olarak görmediler. Onlar oynarken üstümüzü kirletmemize öfkelenmediler. Üstelik annelerimizin şimdiki gibi çamaşır makineleri bile yoktu. Richard Louv’un kitabında bu durum çok güzel özetlenmiş: “Toplumumuz çocuklara ve gençlere doğrudan doğa deneyimlerinden uzak durmayı öğütlüyor.”

Ailelerin temizlik takıntısı ve doğa korkusu yüzünden çocuklar doğadan koparılıyor. Çocuklar eve ya da alışveriş merkezlerine hapsedilerek sanal eğlencelerle avutuluyorlar. Bu yüzden çocuklar, davranış bozuklukları, dikkat eksikliği, saldırganlık, algı bozukluğu ve obezite gibi birçok sorunla mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Bu olumsuzluklara karşı en büyük terapi doğadır. Yazarın dediği gibi: “Burada konuştuğumuz şey, kendileri doğanın içinde büyümüş olan birçoğumuzun gerçekleştirdiği dönüşüm. Şimdi ise doğa artık yok!”

Anneler ve babalar, lütfen Richard Louv’un Doğadaki Son Çocuk kitabını okuyun ve kendi çocukluğunuzu çocuklarınıza yaşatın.

Günümüzün karmaşık dünyasında, genel geçer kabul gören eğitimin ya da kişisel özelliklerin yanı sıra yaratıcılık, çok değer verilen bir özellik haline gelmiştir. Bilgi çağında yaratıcılık her zamankinden daha hayati bir öneme sahiptir. Günümüz iş yaşamında yaratıcı insanların katkıları ve buldukları çözümler büyük yararlar sağlamaktadır. Bir otomobil fabrikasında tasarım mühendislerin eseri olsa da, orada çalışan işçilerin sürece katılarak yaratıcı becerilerini işe koşmaları sayesinde şirketler büyük tasarruflarda bulunmakta ya da verimliliklerini arttırmaktadırlar. Artık bütün dünya yaratıcı bir insanın kendileri için ne kadar büyük bir yarar sağladığının farkındadır.

Yaratıcı düşünme neden önemlidir? Yaratıcı düşünmenin bazen tehlikeli olduğu belirtilmiş, bazen de yaratıcı düşünme, insanı başarıya götüren, zihinsel fonksiyonlarını en iyi şekilde geliştiren bir yetenek olarak görülmüştür. Yaratıcı düşünme yeteneği gerçekten çok büyük bir kuvvettir. Yaratıcı düşünme sayesinde insanlık televizyonu, radyoyu, bilgisayarı, uzay gemisini kazanmıştır. Edebiyat, sanat, müzik ve mimari eserler onun sayesinde doğmuştur. Yaratıcı düşünme, zihinsel yönden sağlıklı olabilmek açısından önemli olduğu kadar, eğitimde ve mesleki alanda başarı için de gereklidir.

Yaratıcılık süreci, tüm duyuşsal ve düşünsel etkinliklerde, her türlü çalışma ve uğraşın içerisinde vardır. Yaratıcılık yalnız sanatsal süreçlerde ya da sanat eğitimi ve öğretimine ilişkin etkinliklerde rol oynayan bir yeti olmayıp, insan yaşamının ve insanlığın gelişiminin tüm yönlerinde yer alan temel bir yetenektir. İnsan tarafından tamamlanmış her işte yaratıcılık temel öğe olarak bulunmaktadır.

Literatüre bakıldığında yaratıcılık kavramının uzun süre, sanat ve bilim ile birlikte kullanıldığı görülür. Yine geçmiş literatürde yaratıcılık, güzel sanatlar, sanatçılar, bilim ve teknikte yeni buluşlar yapan bilim adamları veya mucitlere özgü bir ayrıcalık, bir sihir olarak düşünülmekteyken, artık günümüzde her bireyde, yaşamın her düzeyinde var olan bir yetenek olarak kabul edilmektedir. Genetik faktörler ile birlikte kişilik özellikleri, toplumsal ve kültürel etmenler yaratıcı yeteneğin gelişmesini etkilemektedir.

    Okullar yaratıcı düşüncelerin köreltildiği kurumlar olarak değerlendirilmekle birlikte aynı zamanda yaratıcılıklarının geliştirilebileceği bir potansiyeli de sunmaktadır. Günümüz eğitim anlayışında öğrenciyi merkez alan yaklaşımların kabul görmesiyle birlikte bu potansiyel daha iyi anlaşılmaktadır. Son olarak Milli Eğitim Bakanlığı ilköğretim programını değiştirmiş ve derslerin ortak amaçları arasına yaratıcı düşünmenin geliştirilmesini bir amaç olarak koymuştur.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaratıcı düşünmenin geliştirilmesini ders programlarına amaç olarak koyması ile her şey halledilmiş olmamaktadır. Sonuçta bu amacı gerçekleştirmede öğretmenler ve yöneticiler çok önemli görevler yüklenmektedirler. Yıllar yılı devam eden öğretim programlarından sonra alınan bir karar ile çocukların ve gençlerin yaratıcı düşünme yeteneklerinin gelişeceğini söylemek iyimserlik olur. Çünkü öğretmenlerin bu yeni amaç doğrultusunda hizmetiçi eğitimden geçirilmesi, kendilerini yenilemeleri ve bazı eski alışkanlıklarını terk etmeleri gerekmektedir. Bunun dışında Türk Milli Eğitim Sisteminin sınav temelli (OKS ve ÖSS) oluşu bu amaçlara ulaşmayı engelleyen önemli unsurlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Türkiye’de yaratıcı düşünme konusu üzerinde yeterince araştırmalar yapılarak Türk milletinin yaratıcı düşünme konusundaki durumu yeterince incelenememiştir. Bu noktada eğitim kurumlarındaki durum da genel olarak yeterince araştırılamamıştır. Okulların yaratıcı düşünme potansiyeli dikkate alındığında mevcut durumun bilinmesinin önemi ortaya çıkmaktadır.

Konunun bir de ekonomik boyutu vardır. Çok uluslu şirketler konunun önemini çok önceden kavradıkları için bünyelerinde birçok milletten yetenekli insanları istihdam etmektedirler. Türkiye’de de önemli şirketler konunun önemini kavrayarak personelini yaratıcı düşünme eğitimine almakta, onların potansiyelinden daha fazla yararlanma noktasında eğitim yatırımları yapmaktadırlar. Çünkü yaratıcı düşünme düzeyi yüksek personel, daha fazla verim ve dolayısıyla daha fazla gelir demektir. Son yıllarda hızla gelişen Kayseri ve Kayserili şirketlerin de konunun önemini kavrayarak yaratıcı düşünmeye önem vermeleri, personellerini bu konuda eğitimlere tabi tutmaları büyük yarar sağlayacaktır. Günümüz ekonomi dünyası küresel rekabet çağına dönüşmüştür. Bu acımasız yarışta yaratıcı düşünme düzeyi yüksek personel her zaman büyük üstünlük sağlayacak bir unsurdur. Bu nedenle yaratıcı düşünme konusu büyük önem taşımaktadır.

Alışveriş ticari bir faaliyettir ancak günümüz dünyası için ticari bir faaliyet olmanın çok ötesine geçmiştir. Alışveriş günümüz dünyasının tüketim temelli toplumunun temel noktalarından birdir. Ayrıca gündelik yaşamın çok önemli bir parçasıdır. Alışveriş psikolojik ve sosyolojik yönleri de olan bir faaliyettir. Günümüz dünyası insanların gittikçe artan bir şekilde tüketmeleri temeline dayanmaktadır. Gündelik yaşam ve güncel kültür tüketimi daha da artıracak faaliyetleri desteklemekte, özendirmektedir. Gelir düzeylerine göre tüketim davranışı yerine herkesin imkânlarını zorlayarak hatta borçlanarak, gerekli gereksiz her şeyi alması üzerine bir yönlendirme yapılmaktadır. Buna paralel olarak kitle iletişim araçlarında “kredi kartı borcu yüzünden intihar etti” , “kredi kartı borcunu ödemek için böbreğini sattı” vb. haberler yer almaktadır. Kitle iletişim araçlarında yer bulamayan hikâyelerin sayısı kim bilir ne kadar çoktur. Yani konunun sosyal yönü de bulunmaktadır. Bu yazıda alışveriş hastalığı üzerinde durulacaktır. Alışveriş hastalığı, etkileri ve tedavisi konusunda bilgi verilmeye çalışılacaktır.

Herkes bazı ihtiyaçlarını karşılayabilmek için belli zamanlarda belli miktarda alışveriş yapar. Bazen, hiç ihtiyaç duymadığımız şeyleri de sevinç, üzüntü, öfke gibi farklı duyguların etkisinde kalarak satın alabiliriz. Her anlamsız, gereksiz ya da aşırı alışveriş davranışı hastalık anlamına gelmez. Alışveriş bağımlılığı dendiğinde, takıntılı biçimde alışveriş yapma, alışveriş yapmayı düşünme, alışverişle ilgili planlar kurma gibi durumları kastedilir. Alışveriş bağımlısı, ihtiyaç dışı ve kontrolsüzce para harcar. Bu durum kişinin ailevi, sosyal ve mesleki hayatını olumsuz yönde etkiler (ÜNSALVER, 2011).

Çoğunlukla insanlar alışverişi severler. Özellikle kadınlar için alışveriş büyük bir rahatlama aracıdır. Alışverişi seviyor olmakla alışveriş hastalığı aynı şey değildir. Hastalık sayılabilmesi için “aşırı” bir şekilde yapılıyor ve düşünülüyor olması gerekiyor. Kadınlar için rahatlama aracıdır ancak bugün erkekler de alışveriş hastalığına yakalanabiliyorlar. Özellikle şehirde yaşayan, parası olan ve kişisel görünüşüne düşkün erkeklerin alışverişe çok daha istekli oldukları gözlenmektedir (ALGÜL, 2013). Alışveriş hastalığının adı “oniomani”dir ve 20. Yüzyılın başlarında tanımlanmıştır. Tanımlanma tarihi 20. Yy. başında da bu hastalığın bulunduğunu göstermektedir. Alışveriş hastalığı dürtü kontrol bozukluğu ve bağımlılık sınıfındadır. Altında doyumsuzluk, mutsuzluk, ikili ve sosyal ilişkilerde problem yaşama gibi sorunlar vardır. Kişiler daha çok gergin ya da üzgünken alışveriş yaparlar. Ayrıca depresyon, kaygı bozuklukları, bastırılmış duygular da alışveriş hastalığına yol açabilmektedir. Bu rahatsızlığa sahip kişiler hayatlarındaki duygusal boşlukları alışveriş yaparak doldurmaya çalışırlar. Evli kadınlar için alışveriş bazen eşlerinden intikam alabilme aracı olabilmektedir. Evliliklerinde yakalamadıkları mutluluğu alışveriş yaparak sağlamaktadırlar. Alışverişle, yalnızlık ve mutsuzluk anlık da olsa giderilmektedir. Başlangıç yaşı 18 yaş civarıdır ancak bunun problem olarak fark edilmesi genellikle 10 yılı alır. Nedeni tam olarak bilinmemektedir. Ancak psikoanalitik görüşe göre bu kişilerin genellikle benlik değerleri düşüktür; giyim ve mücevher en çok satın alınan şeyler olup, bunlar dış dünya tarafından en çok dikkat çeken objelerdir. Kişi satın alma davranışı ile “geleceğin var olduğunu kendine inandırarak temel ölüm kaygısını azaltır (ARI SARILGAN, 2012).

Takıntılı Alışverişin (Alışveriş Hastalığının) Dört Aşaması

Ünsalver’e göre (ÜNSALVER, 2011) takıntılı alışveriş tablosunun dört aşaması vardır, bunlar;

  1. Beklenti: Belli bir ürüne sahip olmak ya da alışveriş eylemiyle ilgili düşünce, arzu ya da zihinsel meşguliyet.
  2. Hazırlanma: Kişi alışveriş ya da para harcamaya hazırlanır. Alışveriş yapmak için ne zaman, nereye gidileceği, hatta hangi kredi kartlarının kullanılacağı düşünülür. İndirimdeki ürünler, yeni moda ürünler ya da yeni mağazalar araştırılmıştır.
  3. Alışveriş: Alışverişin yapıldığı aşamadır. Takıntılı alışveriş bozukluğu olan kişiler, bu evrede yoğun bir heyecan duyduklarını söyler.
  4. Para Harcama: Ürünün satın alınıp mağazadan çıkılmasıyla eylem tamamlanır. Kişi sıklıkla pişmanlık, utanç ya da kendini hayal kırıklığına uğramış gibi hisseder. Bazen, coşku ve alışveriş tamamlanmadan önce var olan olumsuz duyguların kaybolması da hissedilebilir.

Alışveriş yapmak beyindeki mutluluk hormonunun (serotonin) da artışa sebep olur. İşte alışverişi neden çok sevildiğinin cevabı budur. Yapılan araştırmalara göre kadınlar, alışverişte ortalama 4-6 arasında zaman geçirmekteler. Bu da o kadar saat mutluluk demek. Alışveriş hastaları tipik olarak; alışverişle beraber rahatlar ancak bir süre sonra bir pişmanlık duygusu yaşamaya başlar. Gerilimle alışverişe başlayıp, aldıkça rahatlayan kişi; sonrasında pişmanlık duyar, içi içini yer. Bu kadar çok duyguyu bir arada yaşatmasıyla, ruhsal yönden yıpratıcı olan bu hastalık bir süre sonra, ne kadar alışveriş yapılırsa yapılsın tatmin sağlayamamaya neden olur (ALGÜL, 2013).

Bayanlar daha çok giysi, parfüm ve mücevher, erkekler ise elektronik, otomobil ya da hırdavat satın alır. Bu bozukluğa sahip bireylerin alışveriş kalıpları, şekilleri tipiktir. Alışveriş dürtüleri genellikle nöbetler halinde olup, haftada bir civarında, ortalama bir saat süren ataklar halinde ortaya çıkar. Tüm yıl boyunca süreğenlik gösterir, diğerleri gibi yalnızca doğum günleri ve bayramlarda yoğunlaşmaz. Kişi genellikle evdeyken, kendini çökkün ya da gergin hissederken bu dürtü belirir, kişi çoğunlukla kendisi için alışveriş yapar, bazen diğerleri için de alır. Birkaç pahalı eşyadan ziyade, çok sayıda ucuz eşya satın alırlar. Evi bir sürü gereksiz ev eşyaları ile tıkıştırılmıştır. İlaç ve alkol bağımlılığında görüldüğü gibi bir süre sonra tolerans gelişir; kişi rahatlamak için giderek daha fazla miktarlarda alışveriş yapar. Alışverişin doğası ve seyri gereği yakın ilişkilerinde bir süre sonra sorunlar yaşamaya başlar, boşanmalar sıktır. Kişi satın aldığı şeyleri gizler. Alışverişe çok fazla zaman ayırdığı için çalışıyorsa işte sorunlar yaşamaya başlar. Bu bozukluk kronik seyirlidir. Başka psikiyatrik bozukluklarla birlikte görülebilir. Duygulanım bozuklukları(depresyon, iki uçlu mizaç bozukluğu), kaygı bozuklukları (Obsesif bozukluk, Panik bozukluk, Fobiler ), madde kötüye kullanımı, yeme bozuklukları ve diğer dürtü kontrol bozuklukları gibi (ARI SARILGAN, 2012).
Bugün modern dünyanın bir getirisi olan tüketim kültürü, insanları medya aracılığıyla daha fazla almaya ve tüketmeye zorluyor. Alışveriş hastalığını körükleyen albenili reklamlar, bencilliği, kişisel hazzı vurgulayan sloganlar ve bunların yanı sıra sezon sonu indirimler, kampanyalar ve kredi kartlarına bol taksit seçenekleri de alma dürtüsünü arttırıyor.

Tedavi

Bu hastalığın tedavisi vardır. İlaç tedavisinin olumlu sonuçları olduğunu yapılan araştırmalarla desteklemiştir. İlaç tedavisin yanında psikolojik destek almak, daha da iyi sonuçlar verecektir (ALGÜL, 2013). Bir davranış sorunu olarak alışverişin tedavisinde psikoterapiler tedavinin olmazsa olmazıdır. Kişinin alışveriş davranışının bir sorun haline gelmesine neden olan sebepler ve davranışını sergileme şekli değerlendirilerek, bilişsel-davranışçı ya da psikodinamik terapiler düşünülebilir (ÜNSALVER, 2011). Deney ve kontrol grubu ile yapılan bilişsel-davranışçı grup terapisinde deney grubu lehine anlamlı farklılıkların tespit edilmiştir (MUELLER & de ZWAAN, 2008). Bunun yanında bilişsel-davranışçı terapilerin yanı sıra kendine yetme ve kendini izleme programları ile alışveriş listeleri ile birlikte uygulanan programlar da geliştirilmiştir (BLACK, 2007). Ayrıca alışveriş hastalığını engellemek için alışveriş kurallarına uymak gerekmektedir. Bu kurallar (ÜNSALVER, 2011), (ENGS, 2010);

  1. Alışveriş öncesi ihtiyaç listesi hazırlayın.
  2. Listede olmayan hiçbir şeyi almayın.
  3. Bazı mağazalar için bütçe hazırlayın ve harcayacağınız meblağı önceden belirleyin.
  4. Sırf indirimde olduğu için herhangi bir şeyi hemen almayın, 24 saat bekleyip isteğinizi gözden geçirin.
  5. Mağazaya ya da markete girdiğinizde doğrudan satın almak istediğiniz ürünün bulunduğu bölüme gidiniz.
  6. Satın almanıza mantıklı ve akılcı nedenler bulmaya çalışmayın.
  7. Kredi kartınızı acil durumlar için bir taneyle sınırlayın, harcama üst sınırını aşağı çekin.
  8. Mümkün olduğunca nakit alışveriş yapmaya çalışın.
  9. Sadece ucuz mallar satan mağaza ve marketlerden uzak durun.
  10. Vitrin gezmelerini mağazalar kapandıktan sonra yapın, gün içinde vitrinlere bakacaksanız cüzdanınızı yanınıza almayın.
  11. Alışveriş dergilerinden ve alışveriş TV kanallarından uzak durun.

Türkiye gibi endüstrileşme sürecini tamamlayamamış ülkelerde alışverişe ait bilinçli tüketici kültürü tam gelişmediği için bu süreç sancılı olabilir. Özellikle gençlerin denetimsiz piyasa ve reklamların etki alanına düşmemeleri için ailelerin yaklaşımları çok önemlidir. Bu noktada ailelerin yapabileceği en iyi ve önemli hizmet örnek olmaktır. Eğer anne babalar örnek bir tüketici davranışı sergilerlerse çocuklar da onları örnek alacaktır. Marka düşkünlüğü gibi sığ davranışlar geliştirmeyeceklerdir. Ancak özellikle çalışan annelerin dikkatli olması gerektiği de açıktır. Çünkü genellikle çalışan anneler çocuğunu ihmal ettiği düşüncesiyle ve kendini suçlayarak çocuklarına gerekli gereksiz oyuncak, giyişi, cep telefonu vb. şeyler almaktadırlar. Ayrıca bazı aileler de çocuklarının okul başarısı için ödüller vaat etmektedirler. Sürekli ödül bir süre sonra değerini yitirir ve tatminsiz, tüketen çocuklar haline gelirler. Bütün bu olumsuz durumlardan uzak durmanın yolu rüşvet gibi ödül vermemek ve bilinçli bir aile tüketici kültürü oluşturmaktır. Bunun için, biraz önce ifade edildiği gibi ailenin örnek olması gerekmektedir. 2013’ün Türk gençliği için mutlu ve huzurlu geçmesini dilerim. Saygı ve sevgilerimle…