Yazar

Hakan Tunç

Tarama

SSCB’nin son dönemlerinde devleti yeniden yapılandırma anlamına gelen perestroyka, fikri son gelişmeler ışığında Kafkaslarda uygulanmak istenmektedir. Küresel güçlerin dünya hâkimiyetinin sağlanmasında köprübaşı olarak gördükleri Kafkaslar etnik gerilimler ve enerji mücadelelerinin körüklediği oldukça girift sahalar konumuna gelmektedir. Kafkaslar soğuk savaş sonrası döneminde yeni bir dağılma eşiğine gelinmiştir. Kafkaslardaki bu kargaşa ortamı hiç şüphesiz ki Türkiye’yi oldukça derinden etkileyecektir.

Dünya hâkimiyetinin çatırdamaya başladığı ABD ile eski gücüne kavuşma isteyen Rusya Kafkaslar üzerinden güç gösterilerine başlamış durumdadırlar. İki güç soğuk savaş dönemini anımsatan çıkışlarını yapmaktan asla çekinmemektedirler. Bu durum bölgedeki tansiyonun giderek artmasına sebep olmaktadır.

Kafkaslarda meydan gelen bu olayların tarihsel dayanaklarına bakmadan bölge ile ilgili gerçekçi değerlendirmeler yapmak mümkün değildir.    “1991 yılı dünya tarihinde hızlı ve beklenmeyen gelişmelerin yaşandığı bir yıl olmuştur. Gorbaçov’un glasnost ve perestroyka politikaları Sovyetlerin dağılma sürecini hızlandırmış, imparatorluğu kurtarma arayışları başlamıştır. Gorbaçov’un hazırladığı Yeni Konfederasyon teklifine karşılık Boris Yeltsin yeni bir Birlik tezini ileri sürmüş ve 8 Aralık 1991 tarihinde Rusya, Ukrayna ve Belarus liderleri bir araya gelerek, SSCB’nin resmen dağıldığını, buna karşılık Bağımsız Devletler Topluluğu’nun kurulduğunu açıklamışlardır. Slav birliği olarak kurulan BDT, daha sonra Türk Cumhuriyetlerinin yanı sıra Moldova, Gürcistan ve Ermenistan’ın da katılımıyla 12 ülkenin yer aldığı bir topluluk haline gelmiştir.[1]

Sovyet egemenliğinin birden bire sona ermesiyle dünyada bir şaşkınlık yaşanmıştır. Bu duruma hazırlıksız yakalanan ülkelerin başında gelen Türkiye bölgeyle ilgili gerçekçi politikalar sürdürmek yerine duygusal ve ideolojik söylemlerle bölgeye intibak etmeye çalışmıştır. Böylece Kafkaslar ve gerideki Türk cumhuriyetleri Rusya, Çin ve ABD’nin nüfuz mücadelesi alanına girmiştir.

Yıllarca demir perde arkasında bekleyen Kafkaslar ve Orta Asya, bünyesinde bulundurdukları olağanüstü zenginliklerle dünya gündeminin ilk sıralarına oturmaya başladılar. “100 yıl önce dünyanın en çok petrol üreten ülkesi Bakü iken, o zamanlar Orta Asya’nın karbonhidrat zenginlikleri bilinmiyordu. Bu nedenle Ortadoğu’da petrol uğruna oynanan oyunlar Orta Asya’da oynanmamıştı. Belki bu nedenlerdi ki, 31 Ağustos 1907’de Rus Dışişleri bakanı Kont Alexander Izvolsky ile İngiliz elçisi Sir Arthur Nicholson Petersburg’ta bölgenin kaderini belirleyen bir antlaşmaya imza koymuşlardı. Bu gizli antlaşmaya göre Rus hükümeti Afganistan’daki İngiliz nüfuzunu kabul etmiş, Londra da Orta Asya’nın Çar’ın arka bahçesi olmasını taahhüt etmişti.[2]   1917’de başlayan Bolşevik ihtilali ve birkaç yıl sonra Sovyet Sosyalizminin yerleşmesiyle o döneme kadar “Türkistan” diye anılan Orta Asya da Sovyetlerin ön bahçesi haline gelmişti.[3]

1990’lardan itibaren Kafkaslarla ilgili yeni mücadele alanları oluşmaya başladı. ABD’nin bölgeye ilgisini çekinmeden dile getirmesi Rusya’yı yeni arayışlara itmişti. Rusya ABD’nin bölgedeki etkinliğine acil müdahale edecek bölgenin enerji akışını kendi isteği doğrultusunda bir güzergâha oturtmak için Çeçenistan’ı işgal etti. Ne var ki bu fiili durum Bakü-Ceyhan Boru Hattı projesini engelleyemedi. Bakü-Ceyhan Boru Hattının tamamlanmasıyla Kafkaslar dünyaya enerji kaynaklarıyla açılma imkânı buldu. Böylece hem küresel şirketler hem de bazı misyoner örgütler Kafkaslara yerleştiler. Kafkaslarda ABD’nin etkinliğini arttıran bir diğer olay da Gürcistan’da Soros destekli hükümet değişikliği olayı idi. Bu duruma uzun süre sessiz kalan Rusya, ilkönce doğalgaz kozunu kullanarak Gürcistan’ı kendi yanına çekmeye çalıştı. Ancak yeni yönetimin batıya aşırı güveni onu geri döşümü olmayan hatalar yapmasına sebep oldu. Gürcistan’ın Aphazya’yı işgal etmesi Rusya’nın çok sert tepki göstermesiyle bölgedeki gerilim en yüksek noktasına ulaştı. 90’lı yıllar boyunca kendi iç meseleleriyle uğraşan Rusya Putin yönetimiyle hızlı bir kalkınma dönemine girmiş ve küresel aktörler arasına girdiğini kanıtlamıştı. Doğal olarak ön bahçesi olarak saydığı Kafkaslara kayıtsız kalması beklenemezdi. Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi dünyanın yeni bir soğuk savaşa girdiğinin açık göstergesiydi.

Türkiye nasıl SSCB’nin dağılmasına hazırlıksız yakalandıysa Rusya’nın da bölgede tekrardan bir aktör olarak yer almasına da hazırlıksız yakalandı. Rusya’nın Gürcistan’a saldırmasıyla telaşa kapılan Türkiye panik atak tepkiler vermekten başka bir şey yapamamıştır. Hazırladığı çözüm paketleri hiçbir yerde ciddiye alınmamıştır. Bu durum Türkiye’nin bölgeyle olan hem tarihsel bağlarına hem coğrafi yakınlığına oldukça tezat bir durum arz etmektedir. Üstelik ABD gemilerinin Karadeniz’e girmeleri Montrö antlaşmasının meşruiyetini tartışmalı hale getirmiştir.

Montrö Boğazlar sözleşmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik zaferidir. Montrö ile 1841 yılından beri boğazlarda Türk hâkimiyetini kısıtlayan nedenler ortadan kaldırılmıştır. Günümüzde Montrö kazanımlarını boşa çıkaracak boş ve gereksiz çabalara tanık olmaktayız. Montrö’nün tartışmaya açılması sadece Türkiye’nin egemenlik haklarını tartışmaya açmayacaktır. Karadeniz’e kıyıdaş olan bütün devletlerin egemenlik hakları da tartışmaya açıldığı gibi dünya barışı da ciddi tehlikeye girecektir. Kafkaslarda güç mücadelelerinin yön değiştirmesi Montrö’nün geçerliliğini yitirmesine bağlıdır.  

Kafkaslar artık soğuk savaş sonrası oluşan ABD lehine durumda değildir. Bölgedeki güçler dengelenmeye başlamıştır. Rusya yaptığı sert çıkışla hiç de hafife alınmayacak bir güç olduğunu göstermiştir. Türkiye, Kafkaslarda meydana gelecek değişimden en fazla etkilenecek durumdadır. Türkiye jeopolitik konumuna ilaveten uyguladığı dengeli politikalar nedeniyle yıllarca yakın bölgesinde istikrarın teminatı olmuştu. ABD lehine yapılacak her hamle bölgeyi ateş çemberine döndürecektir.             


[1] Fatih TURHAN, Türkiye – Türk Cumhuriyetleri Ekonomik ve Ticari İlişkileri, s.104

[2] Lutz Kıeveman; Yeni Büyük Oyun: Orta Asya Kan ve Petrol, Çev. Hür Güldü, Everst Yayınları, İstanbul 2004, s. 297.

[3] Celalettin Yavuz, Avrasya Jeopolitiğinde Merkez kayması: Türklerin Enerji Kaynakları İçin Büyük Oyunlar, 2023 Dergisi, 15 Ekim 2006, Sayı: 66, s. 15

Güneşin en berrak renklerinin Kızılırmak büklümüne eğildiği ışıltısı, kuzeyden Bucak hizası boyunca bir başka aydınlatır Üzerlik köyünü.  Köye adını veren Üzerlik otu, sabah aydınlığının tütsüsü olur; köyü kem gözlerden korumak istercesine. Köyü çevreleyen verimli topraklar, köylünün alın teriyle sulandıkça bir başka canlanır hasat zamanı. Güneşin aydınlık yüzü değdiği zaman tarlada çalışan köylüsüne, adeta ödül verir gibi bronz madalyasını takıyor ten renklerine.

Binlerce yıllık geleneğin Anadolu coğrafi bütünlüğü milli kültürümüzün renkleriyle öyle bütünleşmiş ki Üzerlik Köyünde, coğrafya ve milletin et ile tırnak gibi kaynaştığının ispatlarcasına bir görünüm oluşmuş. Konar-göçebe kültürün zengin dil öbekleri köylünün hafızasına öyle kazınmış ki yüzlerce yıldan beri hep varlığını koruyarak nesilden nesile aynen aktarılabilmiştir.

İnsanı temel alan köklü kültürel kimliğimiz içerisinde minik bir damla olan Üzerlik köyünün kültürel hazinesinde insana verilen değeri çok rahat bulmak mümkün olmuştur. Bazen bir ağıtla ortaya çıkan yoğun sevgi seli bezenmiş duygu yükü hüzünlendirirken insanları, bazen de bir mani ile güzel söz öbekleri tatmin olmuş ruhsal birikimleri yansıtır köyde. Bundan dolayı milli kültürümüzün en güzel örneklerinden olan sözlü edebiyatımıza ait olan bin bir güzellikleri köyün yoğun duygu seli yüklü insanlarında kolayca bulmak mümkündür. İnsanların sessiz çığlıklarında gizli olan bu dizeler, hem köyün geçirdiği sosyolojik evrimi, hem insani ilişkilerin mahiyetini hem de köylünün üstün zekâ yapısını göstermesi bakımından geleceğe ışık tutacak değerler niteliğindedir. Bunlarla ilgili sayısız örnekten birkaçını kısaca şöyle sıralayabiliriz:

Köyde Yusuf ve Hatem adında iki kardeşin seferberlikte şehit olması üzerine anası Zeynep yaktığı ağıtta şöyle haykırıyor:

Sabah oldu tan yelleri ışıdı

El uzattı kekilini gaşıdı

Gara Yusufum a Hatemim ölünce

Bilemedin mi yalan dünya boşudu

12 Eylülden sonra okuma-yazma seferberliği başlatılır. Köyün okulunda kurs gören yaşlı kadınlar okumada zorluk çekince Ayşe adındaki kadın şöyle mırıldanır:

Kadir gelir usul usul               Cetveli çaldın da

Yazımızda arar kusur             Öğündün mü Kadir Hocaya

Biz imzamızı atıyoruz Meryem anama mı darıldın

Sizin talebeler nasıl                Aklı varmıyor heceye

Aslan Hayran köyde yaşanan olayları gurbetteki arkadaşına şöyle aktarır:

Nüfusumuz yaklaştı iki bine              Daha tutulmadı dana çobanı

Bu dönem iyi çalıştı kabine               Anap’a kaydı Doğruyol tabanı

Sağlık evi yaptık Pur’un dibine         Belediyeye verdik Koç Şabanı

Şükür köylü onu da gördü inan         Yolcu otobüsü sürdü inan

Binlerce yıllık devasa kültürel birikimimiz içerisinde küçük bir damla olan Üzerlik köyünün anacak küçük bir bölümünü bu satırlara yansıtmak mümkün olabildi. Hâlbuki köyün birbirinden güzel o kadar özelliği var ki bunları anlatmak burada mümkün değil. Ülkemizde bulunan 35 bin civarındaki köyün de Üzerlik köyü gibi aynı yapıda faklı detayda binlerce özelliği bulunmaktadır. Geleceğe ancak köklü birikimlerimizi iyi değerlendirerek sağlam adımlarla ulaşabiliriz. Bu nedenle milli kültürümüzde çok büyük yeri ve önemi olan köylerimiz ve köylülerimizi asla unutmamalıyız…    

Aydınlanma, çağının ana fikri, akıl aracılığıyla doğru bilgilere ulaşılabileceği ve bu doğru bilgi ile de toplumsal yaşamın düzenlenebileceğidir. Diğer yandan bilim alanındaki önemli gelişmeler de aydınlanma çağına öncülük eder ve bu çağda ayrıca çok yoğun yeni bilimsel gelişmeler kaydedilir.

Aydınlanma hareketleri toplumların dönüşümünde önemli bir unsurdur. Genel itibariyle toplumsal kalkınmanın sağlandığı bu aşamanın oluşması oldukça güç şartlarda gerçekleşmektedir. Asıl önemli olan toplumsal gelişmenin anahtarı durumundaki aydınlanma hareketlerinin toplumsal ihtiyaç haline getirilmesidir. Bu toplumsal güdünün sağlanması ortak toplumsal ihtiyaç etrafında birleşmekle mümkün olur.

Bir toplumu oluşturan bireyler toplumun refahını ve mutluluğunu kendi refah ve mutluluğundan daha üstün saydıkları takdirde toplumsal kalkınma gerçekleşebilir. Yani bir kitle hareketi bireyselcilikten toplumcuğa doğru yönelirse başarı kazanır. Aydınlanma ise başlı başına toplumsal kalkınma dinamiklerinin önünün açılmasıdır. Toplumu çağdaş bir seviyeye sokarak toplumsal kalkınmayı gerçekleştirmek aydınlanmacı hareketin amacıdır.

Aydınlamacı hareketlerin gelişmesinde toplumsal birlik ve beraberliğin çok büyük katkıları olmuştur. Bu bakımdan milliyetçilik hareketlerinin yaygınlaştığı toplumlarda aydınlanma hareketleri daha hızlı bir şekilde gerçekleşmektedir.

Milliyetçilik hareketleri toplumsal bir bütünlük sağlar. Toplumların ortak yapılarının güçlenmesi ve zenginleşmesi milliyetçilik hareketlerinin yaygınlaşmasına bağlıdır. Yaşadığı toplumun refahının söz konusu olduğu durumlarda bireyler ortak duygu etrafında birleşmeyi milliyetçilik hareketleriyle gerçekleştirirler.

Aydınlanma hareketleri, hiç kuşkusuz, toplumsal refahı getirecektir. Bu nedenle milliyetçilik hareketlerinin başladığı yerlerde aydınlanma hareketleri de başlar. Fransız ihtilalı ile yayılışa geçen milliyetçilik hareketleri Avrupa’da aydınlanma anlamında çok hızlı dönüşümlerin yaşanmasına neden olmuştur. Aynı şekilde Japonya’da milliyetçi hareketler yaygınlaşmasaydı, Japonya’nın II. Dünya Savaşından sonra yeniden kalkınması mümkün olmayacaktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye’yi inanılmaz bir modernleşme sürecine sokmasında da, hiç kuşkusuz, milliyetçi bir heyecanın büyük etkisi olmuştur.

Türkiye’nin kuruluş felsefesinde bulunan Türk milletçiliği düşüncesi, Türkiye’nin çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkma idealinin bir aracıdır. Bu nedenle Türk milliyetçilik hareketini gerici, şoven ya da ırkçı olarak tanımlamak tamamen deli saçmasıdır.

Nasıl bir milliyetçilik?

Dünya örneklerinde de belirttiğimiz gibi milliyetçilik hareketleri toplumsal aydınlanmada önemli bir rol üstlenmektedir. O halde toplumsal kalkınmada etkisinin çok önemli olduğu bu milletçilik düşüncesinin doğru tahlil edilmesi ve uygulanması çok önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda, Atatürk’ün belirlediği Türk Milliyetçiliği düşüncesinin çok iyi algılanması gerekmektedir. Atatürk’ün “Dünyanın bize hürmet göstermesini bekliyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milletimize bu hürmeti hissen, fikren ve fiilen bütün ef’al ve harekâtımızla gösterelim. Bilelim ki milli benliği bulunmayan milletler, başka milletlerin şikârıdır.”sözünün Türk milliyetçiliği düşüncesinin temelini oluşturacağı kanaatindeyiz.

Milliyetçilik anlayışının oluşabilmesi için milleti oluşturan unsurların iyi tahlil edilmesi gerekmektedir. Bir ülkenin asli unsurunu o ülkede yaşayan ve adına millet ya da ulus dediğimiz topluluk temsil eder. Millet; vatan, dil, kültür ve ülkü birliğiyle birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal topluluktur. Bu açıdan bakıldığında milleti oluşturan unsurları şu şekilde ifade etmek mümkündür:

Maddi unsurlar: Soy birliği, vatan birliği ve ekonomi birliğidir.

Manevi unsurlar: Dil birliği, din birliği ve dilek birliğidir.

Milleti oluşturan unsurlar, toplusal birliği ve beraberliği; milliyetçilik anlayışı da bu biriliğin ve beraberliğin daha da pekişmesini sağlamaktadır. Bu açıdan balkıdığında, aydınlamacı hareketlerin toplum nezlinde daha etkin bir şekilde yaygınlaşabilmesi için mutlaka milliyetçi bir harekete ihtiyaç duymaktadır. Topluma yön veren aydın sınıfının milliyetçi bir düşünceye sahip olması, aydınlanmacı hareketin toplumun eğilimleri doğrultusunda şekillenmesine neden olur. Bu konuya ışık tutması bakımından Atatürk’ün şu sözünü iyi anlaşılmalıdır. “Aydınlarımız, milletimi en mutlu yapayım der. Başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapayım der. Ama düşünmeliyiz ki, böyle bir teori hiçbir devirde muvaffak olmuş değildir. Bir millet için saadet olan bir şey, başka bir millet için felâket olabilir. Aynı sebep ve şartlar birini mutlu ettiği hâlde diğerini bedbaht edebilir. Onun için millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, keşiflerinden, gelişmelerinden istifade edelim, ama unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz.

Hiçbir aydınlanmacı hareket, milliyetçi bir yapı olmadan başarılı olamayacağı gibi; hiçbir milliyetçi hareketin de aydınlanmacı bir amaç gütmeden yaşabilmesi mümkün değildir. Aydınlanma, toplumun çağa uygun bir yapıya büründürülmesidir. Bu nedenle milliyetçi anlayışılar çağın gereklerini özümsemiş olmalı ve kendini çağa uygun bir şekilde yapılandırmalıdır. Salt söz öbekleri ve sloganlara bağlı bir milliyetçilik anlayışı yerine toplumun ihtiyaç duyduğu kalkınma hedeflerini yerine getirecek bir güven ortamı yaracak eylem safhasına geçmiş milliyetçilik anlayışı, ancak aydınlanmacı anlayışla sağlanabilir.

Toplumumuzun bekası için mutlaka Türk milliyetçiliğinin yaşatılması gerekmektedir. Toplumsal doku ancak Türk milliyetçiğiyle korunabilir. Toplumsal birliği oluşturmada kullanılan bu anlayışla Türk milletinin muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma ülküsü yerine getirilebilir.

Dünyaca ünlü Türk yazar Cengiz Aytmatov’un vefat etmesinin üzerinden on yıldan fazla zaman geçmesine rağmen eserleri hala en çok ilgi görenler arasına yer almaktadır. Bu durum Aytmatov’u zamanının çök ötesinde bir yazar haline getirmektedir. Eserleri Türk dünyasındaki siyasi, sosyal ve kültürel olaylar temelinde şekillense de etkileri bütün dünyayı içine alacak çaptadır.

Hemen hemen her eserinde Türklerin Sovyet zulmüne maruz kalan etkilerini, dönemin baskıcı ortamının da etkisiyle değişik bir şekilde dillendirmiş olmasıdır. Bu dillendirmede en çok etkili olan sözcüğü “Mankurtlaşmak” sözcüğüdür. Baskı ve zulmün insanı benliğinden koparıp tamamen bilinci yitirerek köle haline girmesi şeklinde anlatılan mankurtlaştırmak tabiri bütün dünyaca Cengiz Aytmatov’un sayesinde bilinmeye başlamıştır.

Cengiz Aytmatov’un en önemli eseri Gün Olur Asra Bedel romanıdır. Roman aslında hem ismi hem de içeriği bakımından kozmik bir romandır. Bir günde bir asra sığan olayları çok ustaca ele almasıyla romanında dünya içinde paralel evren modellerinin oluşturmuştur.

Kitabın esas kozmolojik yönünü kitapta geçen Orman Göğsü gezegeninden olan insanlarla dünyalı astronotlar arasındaki diyaloglardır. Buna göre Amerika ve Rusya “Demiburg” olarak adlandırılan bir projeyi ortaklaşa gerçekleştirmişleridir. Burada “Tramplen” diye anılan yörüngede “Parite” diye bir uzay istasyonu kurulmuştur. Bu istasyon için Parite 1-2 ile Parite 2-1 olarak kodlanan iki görevli astronot veya kozmonot gönderilmiştir. Bu iki uzay adamının tanımlanmış görevi istasyon üzerinden maden kaynaklarını araştırmaktır. Proje normal seyrinde ilerlerken Parite 1-2 ve Parite 2-1’deki iki kozmonotla irtibat kesilir. Kayıp kozmonotlarla tekrar irtibat kurmak için iki astronot daha gönderilir.

 Sonradan uzaya gönderilen iki kozmonot ilginç bir gerçekle yüz yüze gelirler. Kayıp iki kozmonot “Orman Göğsü” diye bir gezegen keşfetmişlerdir. Bu gezegen şaşırtıcı bir güzelliktedir buradaki yaşam formları dünyaya çok benzemektedirler. Tıpkı sevgili Göktürk’ün “Son Çağrı” kitabında tasvir ettiği Niburu gezegeni gibi gezendir Orman Göğsü gezegeni. Orman Göğsü gezegeninde yaşayanlar da tıpkı Niburu gezegeninde yaşayanlar gibi oldukça gelişmiş bir uygarlığa sahiptir.

Orman Göğsü gezegeninde yaşayanlar aynı Niburular gibi dünya’ya yaşayan insanlardan daha uzun ömürlü daha gelişmiş fiziksel özelliklere sahiptir. Göktürk’ün kitaplarında belirtilen Niburular,   kendi gezegenleri için insanlardan yararlananmışlar, bunun karşılığı olarak insanları hem genetik olarak, hem de sosyal ve kültürel olarak geliştirmişleridir. Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanı da benzer bir kurgu üzerine şekillenmektedir. Burada anlatılan Orman Göğsü gezegeninde yaşayanlar insanlara teknolojik yardım yapmayı ve yaşam standartlarını yükselmeyi teklif ederler.  Göktürk’ün kitaplarında belirttiği Niburu’dan gelen Anunnakiler, insanlara gen müdahalesi yaparak onları daha zeki canlılar haline getirmişleridir. Dünya’da gerçekleşen hemen hemen her buluşun altına Anunnakilerin katkısı bulunmaktadır. Yine Göktürk’ün kitaplarında dünyada bazı seçilmişlerin Annunakilerin yanında onlarla beraber insanlığın iyiliği ve huzuru için çalışmaya başladıkları sıkça anlatılmaktadır. Aytmatov’un kitabında da benzer hikâye bulunmaktadır. Orman Göğsü’ne giden kozmonotlar orada yaşamaya karar verirler ve Dünya’da yaşayanlara aralarındaki ihtilafları sonlandırmalarını, günlük siyasi çekişmelerin çok anlamsız şeyler olduğunu anlatırlar. Göktürk’ün kitaplarında Niburu gezegeninden gelen ENKİ’nin soğuk savaşın bitmesinde ve nükleer silahların azaltılması antlaşmasında etkili olduğu anlatılmaktadır.

Cengiz Aymatov’un Gün Olur Asra Bedel romanı ilk defa 1980 yılında yayımlanmıştır. Romanın yayımlanmasından yedi yıl sonra Sovyetler Birliği devlet başkanı Mikhail Sergeyevich Gorbachev ve ABD devlet başkanı Ronald Reagan arasında menzili 500 ile 5 bin 500 kilometre arasında olan ve karadan havaya atılabilen orta menzilli tüm nükleer ve konvansiyonel balistik füzelerin yasaklanmasını hedefleyen bir antlaşma imzalanmıştır. Gorbachev’un o yıllarda yaptığı bir demeçte, eğer dünya üzerindeki mevcut tehdidi görebilseydiniz aranızdaki bütün sorunları çözüme kazandırırdınız mealinde bir açıklama yapmıştır. Bu açıklama Aytmatov’un kitabındaki açıklamaya benzerlik göstermektedir.

Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanında tam telaffuz etmese de büyük oranda Niburu gezegenini anlatmıştır. Romanın yazıldığı dönemde ne kadar yüksek bir öngörüye sahip olduğunu yaşanan siyasi ve teknolojik gelişmeler defalarca kanıtlamaktadır. Türk dünyasının gururu, dünyaca ünlü yazar Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanını Enki’nin Kova çağının başlangıcının müjdecisi olarak değerlendirmek gerekmektedir. Roman içeriği aslında önümüzdeki yıllarlarda gündemi en çok işgal eden konuları kapsamaktadır. Gün Olur Asra Bedel romanı asırlarca gündemde kalacaktır.

Hayatımızı daha bağımsız hale getireceği düşünülen teknolojik gelişmeler bizleri teknolojik sistemlere daha da bağımlı hale getirmektedir. Günümüzde hemen hemen her birey, her yeri kaplayan esrarengiz teknolojik örümcek ağlarına yakalanmış durumdadır. Bu ağlar hareketlerimizi ya kontrol ediyor ya da sınırlıyor. Özgürlüğün ve özgünlüğün yaşam alanı olan mahremiyet alanlarımız, insan faaliyetlerini kolaylaştırmak adına ortadan kaldırılmaktadır. Bu sistemden kurtulmak adına yaptığımız en ufak kıpırdanışımız bile bizi sistemin dışına iterek hayattan ve çevreden yalıtımlı izole bir hayat yaşamaya mahkûm ediyor.

Sistemin ağaları insan yapımı yazılımlarla yapılırken, bu yazılımlar insan hayatına yön veren en etkili unsurlar haline geliyor. İnsan mı teknolojiye yön veriyor, yoksa teknoloji mi insan hayatına yön veriyor? Sarmalı bile teknolojinin hayatımıza kattığı anlam karmaşalarından biridir.  

Hayatımızı kolaylaştıran ve hayatımıza dokunan yapay zekâ teknolojileri, bize bir şeyi kolay elde edebilecek olanakları verirken bizim de kolayca denetlenmemizin önünü açacaktır. Örneğin en sıradan paylaşımları takipçisi olduğumuz kitlelerle paylaşırken kendi verilerimizi de büyük algoritmalara teslim ettiğimizin pek farkına varmıyoruz. Afrika ve Amerika’ya gelen beyaz ırkın, yerlilerin liderlerini çok basit renkli boncuklarla kandırıp ellerindeki toprakları alması gibi, basit veri paylaşımları bize ait olan her unsurun elimizden çıkmasına neden olacak bir veri kaybına dönüşebilir.

İnsan faaliyetleri, insanların olaylara karşı vücut tarafından salgılanan algoritmalara göre belirlenir. Tıpkı DNA dizilimi şiflerinin çözümü gibi veri algoritmalarının çözülmesiyle, insanın iç dünyasına ait hiçbir gizem kalmayacaktır. Duygularını en başarılı şekilde gizleyen soğukkanlı insanların bile bütün duyguları vücut algoritmalarının çözümü ile gizemini kaybedecektir. Bu durum, bizi bizden daha iyi bilen dijital sistemler ile gerçekleşecektir.

Bizi bizden daha iyi bilen dijital sistemler hayatımızda önemli kolaylıkların oluşmasını sağlayacaktır. Vücut algoritmalarının bir data merkezinde toplanması ve bu dataların erişime açılmasıyla hemen hemen bütün hastalıklarda ön teşhis dönemi başlayacaktır. Yani bir çocuğun 40’lı yaşlardan sonra ortaya çıkacak kronik hastalıkları daha çocuğun ergenlik çağına bile girmeden teşhis edilip erken tedavi süreci başlatılarak belki de birçok kronik hastalık ortadan kaldırılacaktır. Bu durum bizim algoritmalarımızı daha kolay paylaşmamıza sebep olacaktır. Ancak erişime açılan algoritmaları elinde bulunduran sistem veya onun arkasındaki güç bizi istediği gibi yönlendirmeye başlayacaktır.

Biyoteknoloji ve bilgi teknolojileri sayesinde insani emek yoğun üretim getiren sistemler hayatımızdan büyük bir oranda çıkarılacaktır. Buna bağlı olarak milyarlarca insan işsiz kalacaktır. İşçi sınıfının ortadan kalkmasıyla işçi dayanışması ve işçi hakları da önemini kaybedecektir. Verilen emirleri sorgusuz sualsiz yerine getirecek robotik teknolojiler sayesinde acımasız patronlar yaygınlaşacaktır. Büyük veri algoritmalarını büyük oranda ele geçirecek bir avuç elitist sayesine dijital diktatörlükleri ortaya çıkaracaktır.

Sistem üreten insan sistemin kölesi haline gelmektedir. Sistem piyasa mantığına göre hareket etmektedir. Tüketim ve Pazar ekonomisi sistemin başlıca yaşama biçimidir. Piyasayı elinde tutan yatırımcılar ve onlara yeni yatırım alanı oluşturma görevindeki mühendislerin hayatı anlama gayesindeki filozoflar gibi bir dertleri yoktur. İnsanlığı kurtaracak veya insanlığın iyiliğine hizmet edecek bir buluşu geliştirme gibi bir dertleri de yoktur. Sadece mevcut kazançlarına geliştirme derdinle olan azınlık bir şekçin gurubun eline olan dijital teknolojiler yüzünden hem dünyamız hem de insanlık tehlike altındadır.  

İnsanlık tarihi dünyayı anlama ve dünya kaynaklarını kontrol etme çabası üzerine kuruludur. Ancak insanın iç dünyasını anlamak ve onu kontrol etme yönünde ciddi bir çaba yoktu. Biyoteknoloji ve bilişim teknolojisi sayesinde iç dünyamızı anlama ve kontrol elde yönünde ciddi faaliyet alanı ortaya çıkacaktır. Vücut verilerimizi kayıt altına alan sistemler sayesinde insanın iç dünyasını denetim altına almak mümkün olabilmektir. Kolumuzdaki saatler, bileklikler, gözümüze taktığımız lensler ya da iç çamaşırlarımız bütün kan değerlerimizden tansiyon değerlerine, kolesterol değerlerinden böbrek değerlerine kadar bütün vücut fonksiyonlarını kayıt altına alabilecektir. Böylece hem hastalıkların erken teşhisi mümkün olurken hem de vücut algoritmalarının şifresi çözüldüğünden insanlar istenilen davranış kalıplarına büründürülebilecektir. Bu durum gelişmemiş ülkelerin insanları akıllı telefonları ile zengin insanların en gelişmiş şehir hastanelerinde aldığından çok daha iyi bir sağlık hizmetine ulaşabilmelerine olanak sağlayacaktır. Anacak otoriter rejimlerin eline geçen algoritmaların toplandığı data merkezleri sayesinde diktatörler sadece ne hissettiğinizi bilmekle kalmayacak; size ne isterse onu hissettirebileceklerdir. Böylece diktatörler, ne kadar baskıcı olursa olsunlar vatandaşlara kendilerini sevmelerini sağlayabileceklerdir.

Bilimsel gelişmeler günümüze kadar çok zahmetli bir bilgi toplama sonucunda yapılmaktaydı. Bilimsel üretkenliğin şartların zorlamasına bağlı olarak yavaş gerçekleştiği durumlarda bile bilim insanlarının büyük bir saygınlığı vardı. Artık bilgiye ulaşma konusunda zahmetli bilgi toplama işlemini zahmetsiz bir şekilde Google’den temin ediyoruz. Yani bilgiyi aramıyoruz; Google’lı arıyoruz. Bilimsel güvenirlik, kanıtlanabilirlik gibi kavramların yerini Google aramalarında en üstte çıkan sonuçlarlar alıyor. Böyle devam ederse geriletilmiş insanlara dönüşebiliriz.

Biyoteknoloji alanındaki gelişmelere ekonomik bakımdan iyi durumda olan insanlar daha kolay ulaşacaklardır. Bu sayede bir çocuğa daha anne karnındayken müdahale edilerek çocuğun daha sağlıklı, daha gelişmiş ve fiziksel yönden daha güzel bir yapıda olması sağlanabilir. Yani ekonomik sınıfsal farlılıklar yeni tarz biyolojik sınıfsal farlıklara dönüşebilir. Günümüze kadar zenginlik, tüketime dayalı bir statü farklılığı iken gelecekte fiziksel üstünlük şeklinde bir statü farlılığına dönüşebilir. Böylece insanlık ekonomik ve siyasi kastlara ilave olarak biyolojik kastlara da ayrılabilir.

İnsanların yaşadığı çevre koşulları insanların beş duyu organını çalıştırmasını zorunlu kılmaktadır. Teknolojik gelişmeler bazı fiziksel aktiviteleri ortadan kaldırdığından dolayı bazı duyu organlarımız işlevlerini kaybedebilirler. Dijital teknolojiler bizi koklama ve dokunma duyularından uzaklaştırmaktadır. Bir manzarayı görebiliyoruz ama ona ne dokunabiliyor de onu koklayabiliyoruz. Bunlar yerine akıllı telefonlarımıza ve bilgisayarlarımızın içinde boğulup gidiyoruz. Kullanılmayan uzuvların ilerde insanda ne gibi fizyolojik dönüşümler getireceği belirsizdir. Ancak suratları akıllı telefonlara yapışmış zombi görünümlü insanlarla karşılaşmak pek olası görülüyor

Teknolojik gelişmeler ve yapay zekâ teknolojileri sayesinde insanlık neredeyse bütün dünyanın içine sığdığı bir kutuya hapsolmak durumuyla karşı karşıyadır. Daha çok kişi tanıyoruz, daha çok şey biliyoruz. Ama en yakınımızdakilerle bile sohbet etme yeteneğini kaybediyoruz. Aşırı gıda tüketimi bedenimizi obezite yapıp yaşam kalitemizi önemli oranda düşürmektedir. Aşırı teknoloji kullanımının da yaşam kalitemizi düşüreceğe benziyor.

@sechaber2060

Big-Bang denilen teoriden yaklaşık 10 milyar yıl sonra dünyamız oluşmuştur. Dünyanın yaşının yaklaşık 4,6 milyar yıl olduğu düşünülürse gezegenizimizin uzayda oldukça genç bir gezegen olduğu anlaşılmaktadır. Dünya, bize göre çok uzun bir oluşum sürecinde gelişimini sürdürmektedir. Dünyanın genel oluşumuna bakıldığında canlıların hatta yüzey şekillerinin bile süreçte çok kısa bir dönem olduğu görülmektedir.

Gezegenimiz 4,6 milyar yılı aşan bir yaşa sahiptir. Günümüzdeki yaşamsal alanının meydana gelmesi hem uzun hem de sancılı bir süreçte gerçekleşmiştir. Devasa depremler, büyük volkanik patlamalar, kıta hareketleri ve büyük iklim değişiklikleriyle günümüzdeki yaşamsal formlar meydana gelmiştir. Dünyanın canlı küre haline gelmesini sağlayan en önemli etken dünyanın atmosfer özelliğidir. Atmosfer de dünyadaki canlılar gibi sonradan meydana gelmiştir. Dünya ilk oluşumu sırasında kızgın bir lav parçası durumundaydı. Bu dönem milyarlarca yıl sürmüştür. Dünya’nın zamanla yüzey kısmı katılaşarak yer kabuğu oluşmuştur. Ancak yer kabuğunun oluştuğu dönemde atmosferik yapı yoktu. Bundan dolayı dünyaya milyonlarca meteor hiçbir değişime uğramadan düşmüştü. Düşen meteorların bazıları buz kütleleriyle kaplıydı. Zamanla meteorlardaki buzların erimesiyle devasa su kütleleri oluştu. Uzun süre sonra su kütlelerinin içinde ilk canlı yapıları oluşmaya başladı. Oluşan bu canlılardan bazıları inanılmaz bir fotosentez gerçekleştirmeye başladılar. Böylece dünyamız oksijenle tanıştı. Oksijenin beraberinde azot ve karbon gibi enerji akışının yani besin zincirinin temelini oluşturacak gaz kütleleri de oluştu. Böylece denizel canlılardan başlayan yaşam koşulları karasal canlılarında oluşmasıyla günümüzdeki devasa ekolojik yapı meydana geldi.

Oluşan kabuk kısmının içinde binlerce volkanizma meydana gelmesiyle atmosfer uzun süre volkanik gazlarla kaplandı. Bu olayın sonucunda dünyanın neredeyse tamamı buzul bir döneme girdi. İlk buzul dönemle dünyada bulunan canlıların neredeyse %95’i telef oldu. Bu olay dünyanın canlılar yönünden ilk resetlenmesi olayıydı. Ancak sözü geçen buzul dönemle en son yaşadığımız buzul dönem arasında bir ilişki yoktur. İlk buzul dönemde hayatta kalmayı başaran %5’lik canlılar hızla gelişerek dünyanın tekrar devasa bir ekolojik merkez olmasını sağladılar. İlerleyen jeolojik zamanlarda dünyada yine birkaç kez ekolojik reset dönemleri yaşanmıştır. Ama canlı ortamı hızla gelişimini sürdürmüştür.

Dünyada oluşan en son canlı türü insanlardır. Yaklaşık 2,5 milyon yıldır dünyada bulunan en yeni canlı türü olan insanlar milyonlarca yılda gerçekleşecek ekolojik dönüşümlerin birkaç yılda oluşmasını sağlamışlardır. İnsanın yaşama özellikleri diğer canlılar gibi ekolojik bütünlüğü sağlayan bir yapı olmak yerine ekolojik bütünlüğü tamamen yok eden bir yapıdır. İnsan etkisiyle günümüzde pek çok doğal olayın işleyişinde bozulmalar meydana gelmektedir.

Yaşamın temeli olan ve insanlar gibi dünyada yeni olan suyun işleyişindeki denge insan müdahalesi nedeniyle bozulmaya başlamıştır. Su buharının döngüsü buharlaşma, terleme, yoğuşma ve yağış şeklinde gerçekleşmektedir. Su döngüsüyle bir damla su yılda ortalama 42 defa atmosferle karar arasında yer değiştirmektedir. Su döngüsünde zaman zaman meydana gelen kaygı verici hadiseler yaşanmaktadır. Kuraklaşma ve aşırı yağışlar ile sel felaketleri su döngüsündeki bozulmanın sonucunda meydana gelmektedir. Su döngüsündeki bozulmaya hiç şüphe yok ki küresel ısınma neden olmaktadır.

Dünyadaki yaşam döngüsünün geleceği, atmosferdeki karbon miktarının artmasın bağlı olarak meydana gelecek küresel ısınmaya bağlıdır. Fosil yakıtlar yandığında atmosfere karbon gazı olarak karışır. Karbon hafif olduğu için havada asılı kalır. Bu şekilde duran karbon gazları güneşin yerden yansıyan uzaya gitmesi gereken ışınlarını tutarak dünyanın daha fazla ısınmasına sebep olmaktadır. Sere gazı denilen bu durum küresel ısınmayı artırmaktadır. Karbon gazının her geçen gün daha da artması küresel ısınmada ani artışları beraberinde getirmektedir.

Yeryüzünde bulunan tatlı suların %68’i buzullardır. Bunun anlamı yeryüzünde bulunan akarsuların ve tatlı sulu göllerin 68 bin katı kadarı buzullardır. Buzulların büyük bir bölümü kutuplarda, geri kalan bölümü de yüksek dağlarda bulunmaktadır. Böylesine devasa su kütlesi küresel ısınmayla eridiğinde okyanuslara ve denizlere korkunç boyutlarda tatlı su karışacaktır. Karışan tatlı sular deniz ve okyanuslardaki ekolojik yapıyı tümden değiştirecektir.  Dünyadaki karbon emiliminin büyük bir bölümünü deniz ve okyanuslar karşılamaktadır. Deniz ve okyanuslardaki karbon emen canlıların yok olması atmosferdeki karbon artışını rekor düzeylere çıkaracaktır. Buzulların erimesinin başka bir yönü de, deniz ve okyanus seviyelerinde gerçekleşecek artışlardır. Küresel ısınma böyle devam ederse dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri olan Bangladeş yakın bir gelecekte tamamen sular altında kalacaktır. Bangladeş’in aynı zamanda dünyanın yoksul ülkelerinden biri olduğu düşünülürse neredeyse 130 milyon insanın hayatı tehlikede demektir. Yine deniz ve okyanuslardaki yükselmelere bağlı olarak hemen hemen bütün kıyı şeritleri sular altında kalacaktır. Pek çok kıyı sahasının çok verimli tarım sahaları olduğu düşünülürse, yakın gelecekte ciddi gıda krizlerinin kapıda olduğu açıktır. Gelişmiş ülkelerden Hollanda ve Belçika, Almanya’nın büyük bir bölümü sular altında kalacaktır.  Suların istila etmediği yerler ise okyanus ve denizlerdeki dönemsel büyük dalgaların armasına bağlı su kabarmalarına maruz kalacaklardır. Ayrıca bu yerler kıyı kesimlerden iç kesimlerine doğru muazzam göç dalgalarına maruz kalacaklardır. Bunun alamı gelecekte bir yandan küresel iklim değişiklikleriyle mücadele edilirken bir yandan da ülkeler arasındaki çevresel sığınmacılar nedeniyle yaşanacak büyük savaşlarla da uğraşmak zorunda kalacağımızdır.

Küresel ilkim değişikliklerinden başka, aşırı tüketim ve yoğun üretime bağlı olarak pek çok doğal kaynağın tükenecek seviyelere yaklaşmasıdır. Gelecekte hem üretmek hem de tüketmek daha masraflı hale gelecektir. İnsan ve canlı besin kaynağının önemli bir kısmını topraklar oluşturmaktadır. Tarımsal üretim tamamen toprakta yapılmaktadır. Topraklarda hem aşırı tarım yapılmakta hem de aşırı yerleşim sahaları oluşturulmaktadır. Bu iki etken topraklarımızda ciddi tahribata neden olmaktadır. Gelecekte topraklarımız ya büyük ölçüde verimini kaybetmiş olacak ya da betona bürünecektir. Besin zincirinin en önemli halkasını oluşturan üretici durumundaki bitkiler, toprakların tahribiyle yok olacaklardır. Topraklar üzerinde yetişen bitki örtüsü, fotosentez yoluyla atmosferdeki karbonu emmektedir. Bitkilerin yok olması atmosferdeki karbonu artırarak kürsel ısınmayı daha da artıracaktır.

Atmosferde %21 oranında sabit miktarda oksijen bulunmaktadır. Dünyanın ilk oluşumunda oksijen yoktu. Oksijen deniz ve kara canlılarının fotosentezi sonucunda oluşmuştur. Bitki örtüsünün tahribi, deniz ve okyanuslardaki canlıların yok olması oksijenin de yok olmasına neden olacaktır. Dünyadaki bütün canlılar oksijen sayesinde varlığını sürdürebilir. Oksijensiz bir dünyaya sadece gezen denir.

Yaşamsal faaliyetlerden olan beslenme, temizlenme ve tarımsal alanların sulanması dünyadaki tatlı sular sayesinde gerçekleşmektedir. Tatlı suların aşırı kullanılması, onların kirlenmesine sebep olmaktadır. Suların içerisindeki kimyasalların oranı giderek artmaktadır. Bu artışa tarım alanlarına sıkılan kimyasal ilaçların da etkisi de neden olmaktadır. Gelecekte tatlı sular bulunacaktır, ancak kullanılabilir yapıda temiz tatlı su bulmak imkânsız hale gelecektir.

Geleceğe dair çevresel pek çok senaryo artık bir öngörü olmaktan çıkmıştır. Çevremizdeki bazı alanlarda telafisi mümkün olmayan yıkımlar başlamıştır. Önceden tehlike belirtileri varken artık tehlikeyi bizzat hissetmeye başladık. Şimdi bu kötü gidişatı tersine çevirecek fırsatı kaybetmiş durumdayız. Yapılması gereken şey, bu kötü gidişatı olabildiğince yavaşlatmaktır. Bunun için yaptığımız her şeyi çevreci bir bakış açısını göz önünde bulundurarak yapmaktır.  Artık çevreye zarar verme lüksümüz yoktur. Çünkü dünyamızın resetlenecek durumu kalmamıştır.

Günümüzde insanlık iki büyük baskıyla baş etmek zorunda kalmaktadır. Birincisi çöp gıdalar denilen zararlı gıda tüketimi, ikincisi ise günlük hayattan kaynaklanan stres faktörü.

İnsan bünyesine giren bütün yiyecekler insanın temel yaşamsal faaliyetleri için enerji olarak kullanılmaktadır. Ancak ihtiyaç fazlası alınan her gıda, insan içinde inanılmaz bir seferberlik başlatmaktadır. Çünkü vücudumuzun içyapısı, ihtiyacımız olmayan gıdaları sindirmek ve vücuttan atmak için tam bir seferberlik halinde çalışmaktadır. Bu durumun uzun süre devam etmesi sonucu, vücut metabolizması bozulmakta ve vücudumuz direncini kaybetmeye başlamaktadır. Direncini kaybetmiş vücutta bazı kronik hasalıklılar meydana gelmektedir. Vücudun içinde yaşanan gerginlik davranışlarımızı da etkileyerek bizi olduğumuzdan daha fazla gergin bir psikolojik konuma getirmektedir. Birden bire ani olarak ortaya çıkan öfke patlamalarında bazı kronik hastalıların etkisi vardır. Çünkü vücut bünyeye zarar veren çöp gıda dediğimiz bir yiyeceği vücuttan atmaya çalışırken inanılmaz bir çaba sarf etmektedir. Örneğin kan şekerinin veya tansiyonun ani yükselmesi öfke patlamalarına neden olabilmektedir. Bu iki duruma zararlı gıdalar neden olmaktadır. Vücudumuza giren ihtiyaç fazla gıdaların ya engellenmesi ya da vücudun fazla enerjisini harcayacak bir egzersizin yapılması gerekir. Ancak kronik hasalıklar genelde belli bir yaşın üzerinde çıktığından insanların vücut yapıları egzersiz yapma fonksiyonunu kaybetmektedir. Vücut işleyişine zarar vermeden yapılacak en etkili egzersiz faaliyeti Wingtsun’dur.

Günümüzde insanlar yoğun bir stres ortamında yaşamaktadır.  Kalabalık ortamlar, betona bürünmüş çevre, hava kirliği, ses kirliliği, ışık kirliliği ve yeşil alan azlığı insanı hiçbir sebep yokken bile strese sokmaktadır. Ayrıca tüketim anlayışının bir itibar olarak algılanması, insanlarının acımasız bir rekabet ortamına sürüklemektedir. Kalabalıklaşan ortamlarda ortak etkinliklerden bireysel etkinliklere dönüşüm, günümüz insanlarında stressiz yaşamayı olanaksız hale getiriyor.  

Teknolojik ilerlemeler, hareketsiz bir yaşamı bize konfor olarak dayatmaktadır. İnsan hayatına getirilen küçük çaplı kolaylıklar bünyemizde kalıcı hasarlara dönüşmektedir. Yediğimiz gıdaları bile enerji harcamadan sindirme arayışları artmaktadır. Bunun için oldukça zararlı haplar, sıvılar ve kürler verilerek metabolizmamız bozulmaktadır. Vücut işleyişindeki her bozukluk bizim daha da gergin olmamıza sebep olmaktadır. Gerginliğimizi üzerimizden atmak için egzersiz yapmak yerine gerginliği kalıcı psikolojik rahatsızlıklara dönüştürecek antideprasan ilaçların kullanımına yönlendirilmekteyiz. Sonuçta antideprasan kullanımında her yıl rekor tazelenmeleri yaşanmaktadır. Elbette ileri derece hastalıklar için ilaç tedavisi önemlidir. Ancak hareketsiz yaşamın ortaya çıkardığı rahatsızlıkların çözümü hemen ilaç kullanmak değildir. Yapılması gereken beden ve ruh sağlığını dingin hale getirecek doğru bir egzersiz programıyla hayatımızı düzene sokmaktır. Her yaşatan insana uygulanacak en güzel egzersiz programı Wingtsun’dur.

Wingtusun, yaklaşık 300 yıl önce bir kadın tarafından geliştirilmiş bir savunma sanatıdır. Çin’de yaşayan Rahibe Ng Mui, turna kuşu ve tilkinin mücadelesinden etkilenerek Wingtsun’u ortaya çıkarmıştır. Wingtusun bir kadın tarafından geliştirildiği için savunma sanatına bir kadının zarafet ve estetiğini katmıştır. Kadının erkeklere göre fiziksel güçsüzlüğünü, hisleri ve kıvrak zekâsıyla gidermek amacında olan Wingtusun cinsiyetçi ayrımcılığı ortadan kaldırmaktadır.

Wingtusun ilk uygulamaya başladığı andan günümüze kadar pek çok usta tarafından özgün şekellerde yorumlanmış ve epey gelişme göstermiştir. Türkiye’de Wingtsun’un gelişmesine büyük katkılar sağlayan pek çok usta bulunmaktadır. Bütün Wingtsun ustaları Wingtsun’u suyun akışı felsefesine göre yorumlarlar.  Yani su gibi hızlı ve sürekli olmak temel hedeftir. Eğer büyük ve akışkan bir kütlesi varsa ona karşı gelinemiyorsa suyun akışını değiştirmek gerekir. İşte Wingtsun’un temel mantığı, güç adaletsizliğini aşırı güce engel olarak değil de ona yol vererek uzaklaştırmadır.

Günlük hayatımızda baş edemediğimiz pek çok sorunu kendimizden uzaklaştırmamız bize huzur verir. Wingtusun mantığını kavramış biri günlük hayatta karşılaştığı sorunları içine atarak, içten içe psikolojik sorunların büyümesine izin vermez. Suyun akışına izin vermek gibi iç sıkıntılarının bünyeden atılmasına izin verir.

Wingtusun’da denge çok önemlidir. Hangi pozisyonda olunursa olunsun ayakta durma biçiminden vazgeçilmemesi gerekir. Bu da sizi yere da sağlam basmanıza neden olur ve kolay kolay yıkılmazsınız. Günlük hayatta verdiğimiz kararların arkasında ne kadar sağlam durursak o kadar güven içinde oluruz. Wingtusun’da estetik ve duruş yönü önemlidir. Vücudu sağa ya da sola estetebilirsiniz fakat kafanız hep hedef yönünde olmalıdır.  Bu durum hayatta belli bir ilkemiz olması gerektiğini göstermektedir bize.

Günümüzde büro işlerinin ağırlığı nedeniyle vaktimizin çoğunu oturarak geçirmekteyiz. Bu durum, eklem ağrıları, boyun ve sırt ağrıları şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu ağrıların arttığı dönemlerde oldukça gergin bir ruh halimiz olur. Wingtusun’un formlarını her gün düzenli yapan bir kişide bu ağrılar sona erer. Ağrısız bir hayat dingin ve sakin bir hayat demektir. Dinginlik insana huzur veren bir şeydir.

Wingtusun formlarına başlamadan önce ilk olarak duruş pozisyonumuzu ayarlarız. Gövdemiz ve başımız düz bir vaziyette, ayaklarımız omuz hizasında genişlikte ve içe dönüktür. Dizlerimiz ise hafif kırıktır. Ellerimiz yumruk şeklinde kollarımız dirseklerden kırık geriye doğru çekilerek iyice gerginleştirilmiş durumdadır.  Sırf bu vaziyette hareketsiz durmak bile nerdeyse bütün uzuvlarımızın çalışmasına sebep olmaktadır. Her hareketin bir simetrisi ve açısı vardır. Sırf bu kuralı özümsemek bile günlük hayatta kendi sınırlarımızı bilmemize yardımcı olacaktır. İlk formda eller çaprazlama olarak omzunun uç çizgilerinden başlayarak dirseklerimizle vücudumuz arasında bir karışlık mesafeden kollarımız 45 derecelik kadar açıp, parmak uçlarımız karşıdan görünecek şekilde ve avuç içerimiz yukarıyı gösterir vaziyette olur. İşte kol, göğüs, omuz ve sırt kaslarımızı çalıştıran bu basit hareket sürekli yapıldığında vücudumuzun kendiliğinden esnediği anlaşılacaktır.  İlk form hareketlerinden bir diğeri ise,  elimizi göğüs hizamızın orta noktasına avuç içi yukarı bakacak şekilde getirip, oradan 90 derecelik açıyla karşıya doğru devam edip sonra bileğimizi elektronik vinçlerin hareketleri gibi içerden dışarı büküp avuç içimizi yan tarafa bakacak şekilde düz hale getirip kolumuzu ilk önce omuzdan sonra da dirsekten geriye çekeriz ve bu hareketi üç defa yaparız. O zaman bütün sırt ve eklem ağrılarımızın azaldığını hissedersiniz.

Wintusun’un yukarda belirttiğimiz gibi onlarca formu ve onlarca his çalışması vardır. Bunların günlük yapılması insana hem beden sağlığı hem de ruh sağlığı vermektedir. Egzersiz yapmak için kilometrelerce yürüyüş yapmaya ya da koşu yapmamız gerek yok. Ağır aletlerle bünyemize zarar verecek hareketler yapmamıza gerek yok. Meditasyon yapmak için para harcayıp meditasyon ustaları bulmamıza gerek yok. Bunların hepsini Wingtusun formlarını tamamlayarak bulabilirsiniz. Wingtusun ustaları hangi yorumda Wingtusun yaparlarsa yapsınlar geneli dingin bir ruh haline, mütevazı bir yaşama ve bilge bir olgunluğa sahiptirler. Hayatımızı güzel ve yaşanabilir kılmak için çok çalışmaya ya da çok para harcamaya gerek yok. Wingtusun felsefesini kazanmak bize huzur verecektir.

TÜRKİYE’DE KURAKLIK

Kuraklık, bir bölgede yağışların normal seviyenin çok altına düşmesiyle toprak ve su kaynaklarının olumsuz etkilenmesi olaylıdır. Kuraklık meteorolojik, tarımsal ve hidrolojik kuraklık olarak gelişir. Kuraklık çok yavaş gelişen ancak etkisi geniş olan bir olaydır. Sinsi bir felaket olarak da nitelendirilen kuralığın gelişmesinde iklim değişikliklerinin etkisi büyüktür.

 Kuraklık, önce yağışların azalmasıyla başlar, sonra tarım alanlarında ürün kayıpları oluşmaya başlar ve en son olarak da su kaynakları ya azalır ya da tamamen kurur. Başta insan hayatı olmak üzere bütün canlıların yaşamsal faaliyetleri suya bağımlıdır. Susuz bir hayat mümkün değildir. Yaşamsal faaliyetler için vazgeçilmez konumda olan atmosfer de su sayesinde oluşmuştur.

510 milyon kilometre kare alana sahip dünyamızın üçte ikisi sularla kaplıdır. Suların yüzde 97’si tuzludur. Geri kalan yüzde üçü de tatlı sulardır. Tatlı suların yüzde 68’i buzullar, yüzde 31’i yeraltı suları geri kan yüzde 0,02’si de yüzey suları dediğimiz göller, bataklıklar ve nehirlerdir. Buradan da anlaşıldığı gibi tatlı suların oranı çok azdır. Ancak bu oran bile milyarca insan ve canlı için en temel yaşam kaynağıdır. Dünyanın belli bir su döngüsü vardır. Bu döngü sularda buharlaşma, bitkilerde terleme şeklinde başlar. Buhar halindeki su atmosferde yoğuşarak yağışa dönüşür. Yağışla gelen suyun bir kısmı yüzey akışına dönüşür, bir kısmı yeraltına sızar bir kısmı da tekrar buharlaşır. Su döngüsünde yağışlar oldukça önemlidir. Yağışların olabilmesi için su buharının yoğuşması gerekir. Yoğuşma için hava sıcaklığının mutlaka düşmesi gerekmektedir. Küresel sıcaklıkların artması buharlaşmayı artırsa da havanın genleşmesinden dolayı yoğuşmayı engellemektedir. Böylece kuraklık ihtimalinin artmaktadır.

Türkiye’de küresel iklim değişikliklerine bağlı olarak kuraklık görülme ihtimali vardır. Türkiye’ye düşen yağış miktarında önemli azalmalar meydana gelmektedir. Yapılan değerlendirmelere göre, yağış ortalamaları Türkiye’de 630 milimetre civarındayken 2000 yılından itibaren ülkemize düşen yağışlarda yüzde 10 civarında bir azalma söz konusu olmuştur. 

2020 yılında Dünya Corona virüsü tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ülkemizde Corona tehlikesine ilave olarak kuraklık tehlikesi de bulunmaktadır. Son yılların en kurak kış mevsimini yaşayan ülkemizde kuraklık endişeleri giderek artmaktadır. İklim konusunda dünyada saygın bir yere sahip olan Prof. Dr. Murat TÜRKEŞ’in yaptığı çalışmalar önümüzdeki üç aylık döneme dair oldukça karamsal bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

İklim uzun yıllara dayalı ölçülerin toplamıdır. Günümüzde kurak bir iklimin yaşaması iklim değişikliği olarak yorumlanmamalıdır. Ancak uzun yıllar böyle devam ederse kurak bir iklime geçilmiş olur. Prof. Dr. TÜRKEŞ’in yaklaşık 3 aylık kuraklık çözümleme ve değerlendirmesi bir iklim değişikliği olarak değil de bir felaket olarak değerlendirilmelidir.

  Prof. Dr. Murat TÜRKEŞ’in hazırladığı kuraklık haritasına bakıldığında, Ocak, Şubat ve Mart ayına kadar ülkemizin batı yarısında, İç Anadolu, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde kurak bir devrenin yaşanacağı görülmektedir. Bu yağışlar 2020 yılı genelinde devam eden kuraklığın zararlı etkisini azaltacak ya da sona erdirecek durumda değildir. Ancak hazırlanan haritaya bakarak türkiye’de yağışın hiç düşmeyeceği gibi bir anlama çıkarmak da doğru değildir. Hava durumuyla ilgili uzun süreli tahmin yapmak her zaman doğru sonuçlar vermeyebilir. Aksine yağışlı bir dönem de yaşanabilir. Ancak mevcut veriler ışığında Türkiye’de kurak bir dönemin yaşanacağı olasıdır. Umarız Prof. Dr. Türkeş’in tahmini haritası gerçekleşmez.

Kürsel iklim değişikliği insan vücudundaki insilün direncinin bozulması gibidir. İnsilün direnci bozulunca kan şekeri ani bir şekilde yükselir ve ani bir şekilde düşer. Küresel iklim değişiklikleriyle ekstrem hava durumu olayları yaygınlaşır. Yani ani kuraklıkların arkasından ani yağışlar meydana gelir. Çünkü belli bir su döngüsü vardır. Kuraklık başladıysa ani sağanak yağışların gelme ihtimali yükselir. Bu durumda önümüzdeki üç aydan sonra ani sağanak yağışları ve sel baskınlarıyla karşılaşma ihtimalimiz olacaktır. Küresel iklim değişikliğe bağlı pek çok felaket yaşama ihtimalimiz vardır. O halde daha fazla acı yaşamadan bu gidişatı tersine çevirmeliyiz. Ağaç dikerek işe başlamak, iyi bir başlangıç olacaktır.


Günlük hayatta hemen hemen her öğünde ve her yemek çeşidinin yanında mutlaka bulundurduğumuz ekmek, insanlık tarihiyle özdeşleşmiş durumdadır. Yapılan araştırmalara göre ekimi günümüzden 12 bin yıl öncesine yani Neolitik çağa kadar uzanan buğday, tükettiğimiz ekmeğin temel hammaddesi niteliğindedir. Buğdayın ilk yetiştiği yerin Mezopotamya olduğu düşünülmektedir. Hatta Mezopotamya’da pek çok tahıl tanrıçası vardı. Bunlar silindir mühürler üzerinde betimlenirdi. Örneğin, Ninlil, Ninbarsheghunu ve Nissaba mühürlerinde buğday taneleri üzerine oturmuş ya da ellerinde tahıl sapları tutar şekilde duruşları olan betimlemeler mevcuttu.

Sümer tanrıçası Ezina/ Ashnan’a, “büyüyen tahıl” ya da “ Sümer’in hayatı” denirdi. Ülkemizde bulunan ve 9 bin yılık geçmişe sahip olan Çatalhöyük’te yapılan çalışmalarda, burada yaşayan insanların iyi kalitede buğday yetiştirdikleri ve güzel ekmeler yaptıkları ortaya çıkarılmıştır. Yine Mısırda yapılan çalışmalarda piramitlerin içerisinde Buğday tanelerine rastlanmıştır. Piramitlerdeki duvar resimlerinde buğday yetiştiriciliğiyle ilgili resimiler bulunmuştur. Roma imparatorluğu döneminde imparatorluğun tüm eyaletlerinde buğday yetiştirildiği anlaşılmaktadır. Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesine bağlı Palas kasabasında Romalılar döneminde yapılan bir tandır bulunmuştur. Büyük ihtimalle de Türkler ekmek yapmayı Romalılardan öğrenmiştir. Hitit İmparatorluğu’nun kurucusu olan I. Hattuşili’nin, I. Murşili’ye i “ekmeği yiyeceksin, suyu içeceksin” öğüdü, ekmeğin Hitit dünyasındaki önemini belirtmektedir. Çin’de milattan önce 2800’lerde ve Orta Avrupa’da ise milattan önce 2000’lerde buğday üretimi yapılmaktaydı. Anadolu da önemli buğday üretim alanıydı. Ülkemizde yapılan çalışmalarda Çatalhöyük’te,  Mersin Mezitli’de, Kütahya Seyitömer Höyüğü ve Isparta Yalvaç’taki Pisidia yerleşmelerde ekmek yapmak için saklanan buğday taneleri bulunmuştur.
Tarihsel olarak bu kadar köklü bir yapıda olan ekmeğin yaygın olmasının başıca nedeni halkın temel besin gereksinimini karşılamada kolay elde edilir bir yapıdan olmasından kaynaklanmaktadır. Buğday yarı kurak iklimlerde yetiştiği için yaygın bir yetişme sahası bulmuştur. Buğday tokluk hissini artırdığı için alım gücünün en düşük olduğu yerlerde temel besin maddesi olarak kullanılmaktadır. İçerdiği lifler sayesinde sindirim sistemine katkı sağlamaktadır. Buğday karbonhidrat içerdiği için tüketildiğinde enerji vermektedir. Geçmiş dönemlerde gıda üretimi çok sınırlıydı. Gıda çeşitliliği çok azdı. Ayrıca bir gıdanın depolanması neredeyse pek mümkün değildi. Bu nedenle buğday hem kolay elde edilmesi, hem besin değerinin yüksek olması hem de uzun süre bozulmadan kalabilmesi nedeniyle geçmiş dönemlerin en önemli gıda maddesi olmuştu.
Günümüzde ihtiyaç olmamasına rağmen aşırı bir buğday tüketimi söz konusudur. Buğday ürünleri enerjiye dönüşerek bünyeye kuvvet verir. Ancak alınan enerji kullanılmazsa zarara dönüşmektedir. Günümüzde ekmek tüketimi geleneksel tüketim alışkanlıklarının sürmesinden kaynaklanmaktadır. Artık gıda çeşitliliği artmış, depolama sistemleri oldukça gelişmiş ve insanın enerji harcamasına gerek duymayacağı ileri teknoloji ürünleri hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda ekmek tüketmemize hemen hemen hiç gerek yokken unlu ürünler tüketimi giderek artmaktadır. Aslında unlu ürünler bağımlılık yapmaktadır. Buna karbonhidrat bağımlılığı da denilmektedir. Un şeker gibi hızla emilip, kana hızlı bir şekilde karışmaktadır. Buna bağlı olarak kan şekeri hızlı bir şekilde yükselmektedir. Kan şekerinin ani yükselmesi sonucunda, pankreastan aşırı insülin salınımları başlamakta ve arkasından kan şekeri ani bir şekilde düşmektedir. Kısa süre sonra vücudun ihtiyacı olmamasına rağmen tekrar acıkma hissi ortaya çıkmaktadır. Sonra tekrar hızlı bir şekilde karbon hidrat tüketimi ve aynı ünsülin salımı devam ederek kartopu gibi büyüyerek bünyeyi mahvetmektedir. En sonunda da “insülin direnci” denilen durum ortaya çıkmaktadır. İnsülin direnci bir süre sonra fazla kiloya ve obeziteye, şeker hastalığına, damar sertliğine, hipertansiyona neden olan bir metabolik bozukluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Vücudun insülin direncini bozulması aslında vücudun mekanik sisteminin altüst olması demektir. Kana karışan şekerin hücrelere geçmesini sağlayan şey insülindir. Yani ünsülin kapı anahtarı gibidir. Ünsülin olmadan şeker enerjiye dönüşmez. Enerjiye dönüşmeyen şeker karaciğere yağ olarak depolanır. Karaciğer yağlanması günlük hayatımızın kökünden etkileyen pek çok kronik hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Ünsülinin fazla salgılanması pankreas sistemini bozmaktadır. Pankreas sistemi bozulduğunda bir kişi insülün direncini ayarlayan diyabetik ilaçlara bağımlı hale gelmektedir. İnsülin direncinin tamamen yok olması durumunda kalan bir kişi ise insülin iğnelerine bağımlı hale gelmektedir. Kullanılan bu ilaçlar ve iğneler zamanla insanı daha da bağımlı hale getirmektedir. Bunun sonucunda büyük oranda böbrekler iflas etmekte diyalize bağlanmak durumunda kalınmaktadır. Aşırı un tüketimi damar içi yağlanmaya da neden olmakta böylece kalp damar ve tansiyon hastalıkları ortaya çıkmaktadır. İlerleyen evrelerde diyabetik ayak denilen başta ayak parmakları olmak üzere ayaklara ve bacaklara kadar vücudun uzuvları kesilmek durumunda kalmaktadır.
Herhangi bir gıdanın kan şekerini yükseltici etkisine glisemik indeks denilmektedir. Buna göre glisemik indeksi 55’in altında olan gıdalar düşük, 55-70 arasında olanlar orta ve 70’in üzerinde olanlar yüksek glisemik indeksli yiyecekler olarak tanımlanmıştır. Yüksek glisemik indeksi olan gıdalar kan şekerini sürekli yükselttiği için vücudun insülin dengesi bozulmaktadır. Buna göre günlük hayatta aşırı bir şekilde tükettiğimiz beyaz ekmeğin glisemik indeksi 85’dir. Yani beyaz ekmek kan şekerinin aşırı yükselmesine neden olmaktadır. Tam buğday ekmeğinin Zarasız olduğu konusunda yaygın bir inanış vardır. Halbuki tam buğday ekmeğinin glesemik indeksi 73’dür. Sırf beyaz unun glisemik indeksi 103’dür.
Geleneksel alışkanlıklarımız ve yanlış beslenme algımız bizi ekmeğe bağımlı hale getirmiştir. Aslında emek bizi tam manasıyla çarpmaktadır. Pek farkında değiliz ama kronik hastalıklarda dünyada hatırı sayılır bir yerdeyiz. Ülkemiz nüfusunun yüzde 14.85’i diyabet hastalığına yakalanmış durumdadır. Şu an ülkemizdeki diyabet hastalığındaki artış oranı, Avrupa ortalamasının 3 katı, dünya ortalamasının 2 katı seviyesindedir. Bu verilerin 2035 yılında daha da korkunç bir boyuta ulaşacağı tahmin edilmektedir.
Gluten, ekmek yapımı esnasında oluşan hamurun ağsı yapısını oluşturan yani hamurun güçlü yapısından sorumlu olan proteindir. Gluten aslında İngilizce “glue” denilen “tutkal” kelimesinden gelmektedir. Tükettiğimiz ekmekteki hamur bağırsaklarımızdaki duvarlara aynı bir tutkal gibi yapışmaktadır. Bağırsak duvarlarımızda vücudumuzun bağışıklık sistemini sağlayan pro-biyotikler bulunmaktadır. Hamurla gelen gluten, pro-biyotikleri öldürmektedir. Bunun sonucunda vücudumuzun bağışıklık sistemi çökmektedir. Buna bağlı olarak pek çok kanser vakası ortaya çıkmaktadır.
Son yıllarda ülkemizde başta kanser vakarlı olmak üzere pek çok ölümcül hastalık dünya ortalamasının üzerinde bir artış göstermektedir. Bu artışlara tabii ki unlu ürünler tek başına etki etmemektedir. Ancak aşırı bir şekilde unlu ürünler tüketmekteyiz. Beslenme alışkanlıklarımızı ve anlayışımızı değiştirmek bizim için hayati derecece öneme sahiptir.

Osmanlı Devleti’nde en son ortaya çıkan milliyetçilik hareketi Türk milliyetçilik hareketiydi. Türk milliyetçiliği de artık bıçağın kemiğe dayandığı, yok olmanın eşiğine gelindiğinde nefsi müdafaa hareketi olarak ortaya çıkmıştı. İşe buna benzer durum da MAVİ VATAN kavramının Ege ve Akdeniz’de bıçağın kemiğe dayandıktan sonra ortaya çıkması gibidir. 2003 yılından beri Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den çıkarma çabaları MAVİ VATAN’lA biraz olsun sekteye uğramıştır. Ama sonuç itibariyle Türkiye’nin Akdeniz’deki egemenlik hakları ciddi derecede hasar görmüştür.

Akdeniz dünyanın en hassas bölgesi haline gelmiştir. Hatta coğrafi keşifler öncesinde dünyanın merkezi sayılan Akdeniz tekrar dünyanın merkezi haline gelmiştir. Söz konusu alanda hiç şüphesiz Türkiye’nin egemenlik sahaları ciddi derecede tehdit almaktadır. ABD jeolojik araştırmalar merkezinin tahminine göre Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve İsrail arasında kalan bölge olan LEVANT HAVZA’SI diye bilinen bölgede 3,45 triyon metreküp doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol rezervinin bulunduğu açıklanmıştır. Bu rapor dünyanın en büyük doğal gaz rezervinin Akdeniz olduğunu göstermektedir.

Yine aynı raporda Kıbrıs adası çevresinde 8 milyar varil petrol rezervi bulunmaktadır. Bunun da maddi değeri yaklaşık 400 milyar dolardır. Dünyanın en hassas sahası durumunda olan Doğu Akdeniz, İtalya, Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Karadağ, Arnavutluk, Yunanistan, Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Mısır, Libya ve Tunus kıyıları ile çevrilidir. Son dönemlerde Akdeniz coğrafi hâkimiyet mücadelesinin aksine jeopolitik hâkimiyet mücadelesi haline gelmiştir.  Büyük devletlerden Doğu Akdeniz’de donanması olmayan devlet yoktur.

Akdeniz sadece enerji kaynakları açısından bir merkez durumunda değildir. Dünya ticareti tekrar Akdeniz’e kaymaktadır. Akdeniz’de yılda ortamla 220 bin gemi seyir halinde bulunmaktadır. Bu da dünya deniz trafiğinin %33’ünü oluşturmaktadır. Son yıllarda enerji sevkiyatında da önemli bir merkez haline gelen Akdeniz’de Ortadoğu ve Hazar Bölgesi enerji merkezleri ile boru hatları bulunmaktadır.

Akdeniz’deki bu olan üstü kaynaklar devletleri bir takım hukuki sözleşmelerle bu alanlarda hak elde etme çabalarına sevk etmektedir. Birleşmiş Milletler deniz hukuku sözleşmesine göre ilan edilen Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) kavramına göre Akdeniz’de enerji sahalarının kontrol etme çabaları başlamıştır. 1982 yılı Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile düzenlemeye kavuşturulan Münhasır Ekonomik Bölge kavramı şöyle tanımlanmıştır: “Karasuların ölçmeye başlandığı esas hatlardan itibaren en fazla 200 deniz mili genişlikte bir alanda, deniz yatağı ve toprak altı ile üzerindeki suların canlı ve cansız doğal kaynaklarını araştırma, işletme, muhafaza ve yönetim hakkını ilgili devlete tanımaktadır.” Böylece ilgili devletler egemenlik haklarını belirleme haklarına kavuşmuşlardır. Akdeniz’in özel statüsünden dolayı Münhasır Ekonomik Bölgesi çelişen pek çok devlet bulunmaktadır. Ancak bu kavramlardan dolayı hakları en çok ihlal edilen devlet Türkiye’dir.

Bugüne kadar Akdeniz’de Fas Tunus, Suriye, GKRY, Libya, İsrail ve Lübnan olmak üzere toplam yedi devlet Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmiştir. Bunlara ek olarak İtalya, Hırvatistan ve Fransa ekoloji koruma alanı; Cezayir, İspanya, Libya, Tunus ve Malta ise balıkçılık koruma bölgeleri olmak üzere toplam sekiz devlet muhtelif deniz yetki alanları ilan etmiştir.  Bütün bu gelişmeler yaşanırken Türkiye çoğu kez olaylara seyirci kalmıştır. Akdeniz’de deniz yetki alanları ilan edilirken en çok itilaf Türkiye ile GKRY arasında gerçekleşmiştir.

GKRY’in deniz yetki alanlarını keyfi geliştirme girişimleri Türkiye’nin Akdeniz sahasında yapacağı işbirlikleriyle çözüme kavuşturabilirdi. Ancak Türkiye’nin milli menfaatlerini hiç ilgilendirmeyen alanlara sert müdahaleleri nedeniyle Türkiye bölgesel işbirliği avantajını kaybetmiştir. Örneğin Türkiye deniz yetki sınırlama antlaşmasını düşman ilan ettiği Mısırla imzalamış olmasaydı GKRY’nin ilan ettiği 11.500 kilometrelik alan elinden alınacaktı.

GKRY uluslar arsı hukuka aykırı olarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını ihlal etme pahasına 26 Ocak 2007’de 13 adet petrol arama ruhsatı ilan etmiştir. Bu ruhsatlara dayanarak İtalya ve Fransız şirketlerle petrol arama faaliyetlerine başlamıştır. Bu anlaşmada yer alan 7 numaralı parselin bir bölümü Türkiye’nin münhasıran ekonomik bölgesini ihlal etmektedir. Ayrıca Rum yönetiminin ilan ettiği bu saha KKTC’nin 2,3,8 ve 9 numaralı sahaları ile çatışmaktadır. GKRY’nin ilan ettiği bu sahalar Türkiye’nin deniz yetki sahlarını ihlal ederken KKTC’yi yok sayan ve adanın tek temsilcisinin kendisi olduğu düşüncesiyle hareket eden Rum Kesimi Kıbrıs adasının çevresini istediği gibi kullanmaktadır.

GKRY’nin Türkiye karşıtı faaliyetlerinin destekçisi olan Yunanistan, Girit, Kaşot, Çoban, Rodos, Meis hattını ilgili kıyı kabul ederek Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den çıkarmaya çalışmaktadır. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi bu girişimleriyle Türkiye’ye Antalya körfezine hapseden bir münhasıran ekonomik bölge ve deniz yetki alanı bırakmak istemektedir. Bütün bu gelişmelere karşılık Türkiye 2003 yılından bu yana doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarını sınırlandırmaya yönelik antlaşmayı sadece KKTC ve Libya ile imzalamış ve münhasır bölge ilanında bulunmamıştır.

Uluslar asarı ilişkilerde bilimsellik son derece hayatidir. Bu durumu Doğu Akdeniz’deki deniz sınırlama alanlarının paylaşımında daha iyi anlayabiliriz. Türkiye bugüne kadar Akdeniz’de deniz yetki alanlarıyla ilgili kıyıdaş ülkelerle düşey hatlar prensibini kullanarak münhasır ekonomik bölge sınırı belirlemiştir. Bu belirlemede dünyanın şeklinden kaynaklanan girintiler yok sayılmaktadır. AB ve GKRY ise diyagonal hat belirleyerek dünyanın şeklinden kaynaklanan eğimli ve kıvrımlı yerleri de münhasır ekonomik bölgesi içerisine katmaktadır. Bu durumda Türkiye onlarca kilometrekarelik alanı kaybetmektedir.

Akdeniz’de enerji elde etmek amacıyla yaşanan gerilimden Türkiye ciddi tehdit almaktadır. Türkiye’nin egemenlik hakları adaların münhasır ekonomik bölge alanı iddiası ile yok sayılmaktadır. Münhasır ekonomik bölge ana karalarla ilgili bir durumdur.  Adaların statüsü özel durumdur. Geçmişte kıta sahanlığı ilkesi esasına göre de adalar özel statülü olmuştur. Yıllarca Türkiye-Yunanistan arasındaki karasuları ve FIR hattı gibi sorunlar Ege adalarının statüsünden kaynaklanan sorunlardı. Aynı söylemle Yunanistan Akdeniz’de Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesini gasp etmek istemektedir.
Türkiye Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını kurmak için dış politikadaki anlayışını değiştirmek zorundadır. Doğrudan Türkiye’nin menfaatlerini ilgilendiren konulardaki tepki verme potansiyelini ümmetçi bir yaklaşımla rastgele vererek boşa heba etmemelidir. Olur olmaz her konuda tepki gösteren bir ülkenin dış politikada ciddiye alınır bir tarafı kalmaz. Devletlerle duygusal ilişkilerden arınıp menfaatlere dayalı işbirliği politikaları geliştirmek, Türkiye’nin Akdeniz’deki çıkarlarını korumak için hayatidir.

Bu doğrultuda geç de olsa Türkiye birtakım adımlar atmaya başlamıştır. Son yıllarda Türkiye’nin Akdeniz’de kaybettiği kazanımları geri alma için Cihat YAYCI tarafından geliştiren MAVİ VATAN kavramı Türkiye’nin en önemli beka sorunlarından birisidir. Mavi Vatan kavramı kısaca şöyledir:

“Türkiye’nin ilan edilmiş veya edilmemiş tüm deniz yetki alanları (iç sular, karasuları, kıta sahanlığı, Münhasır ekonomik Bölge) akarsu ve göllerini kapsamına alır. Mavi Vatan, tam anlamıyla, 26-45 Doğu Boylamları ve 36-42 Kuzey enlemleri arasındaki ana vatanımız üzerindeki stratejik egemenliğimizin denizler ve deniz diplerindeki uzantısıdır. Mavi Vatan, 25-45 Doğu Boylamları ve 33-43 Kuzey enlemleri arasında kalan tatlı ve tuzlu su kitlesi üzerindeki yetki ve ilgi alanlarımızın adıdır.”

Mavi Vatan kavramının mimarı Cihat YAYCI’nın ilginç bir şekilde emekli edilmesi Türkiye’nin mavi vatan konusundaki ciddiyetini ortaya koymaktadır. Ancak Mavi Vatan Türkiye’nin çok ciddiye alması gereken yeridir. Türkiye varlığını ancak Mavi Vatan’la sürdürebilir.