Yazar

İbrahim Güngör

Tarama

“Psikolojik Savaş ve Propaganda” adlı yazımızın bir ve ikinci bölümünden sonra üçüncü ve son bölümü ile bu konuyu bitiriyoruz. İlk iki bölümde ağırlıklı olarak psikolojik savaş, çeşitleri ve hedefleri üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda ise ağırlıklı olarak propaganda konusunu açıklamaya çalışacağız.

Psikolojik savaşın saldırı ve savunma silahı propaganda, eğitim ve kışkırtmadır. Cephanesi ise söz, yazı, resim, broşür ve e- posta şeklindeki bilgidir. Bu savaş tarzının amacı, insanları ikna etmek ve onları değiştirmektir. Yöntemi ise beyin yıkamaktır.

Propaganda Nedir?

Oxford Sözlüğü, propaganda kelimesini, bir fikre veya harekete taraftar kazındırmak amacı ile düzenlenen programların bütünü olarak tarif etmektedir. Propaganda kelimesi, Latince propagare kökünden gelmektedir. Bu, yeni fidanlar elde etmek için toprağı ekmek anlamındadır. İlk olarak Roma Katolik Kilisesi tarafından sosyolojik manada kullanılmış ve fikirlerin yayılması deyiminde ifadesini bulmuştur.

Propaganda, bir topluluğun düşüncelerini, duygularını, davranışlarını, tavır ve hareketlerini etki altında tutmak ve onları değiştirmek amacıyla yayınlanan bilgi, belge, doktrin ve görüşlerdir. Propagandanın amacı, propagandayı yapana doğrudan veya dolaylı fayda sağlamasıdır. Bununla birlikte propaganda ile hasım grubunu ekonomik ve politik yalnızlığa itmek amaçlanır. Bir savaşta nihai zafer, düşmanın yenilgiyi kabulüne bağlıdır. Yenilgiyi kabul etmeyen düşman, ileride tekrar sorun oluşturacaktır. Düşmanın moral gücü olan maneviyatının çökmesi ancak psikolojik savaş yöntemi olan propaganda ile mümkündür.

Propagandanın esasını, insanın psikolojik yapısının incelenerek hassasiyetlerinin tespiti oluşturur. İhtiyaçlar manzumesi olan insanoğlu maddi ve manevi ihtiyaçlarla şekillenir. Kişilik ve davranış geliştirir. O halde ilk ve en önemli husus insan ihtiyaçlarını, diğer bir deyişle kişisel hassasiyetleri tespit etmektir. İhtiyaçları belirleyen çevre, insanın sosyal bir varlık olması yönüyle önem kazanır. Fiziksel, sosyal ve psikolojik çevre, bir taraftan insan ihtiyaçlarını belirlerken, diğer taraftan onu etki altında bulundurur. Bu arada suni tarzda oluşturulan algılama hataları ile bireyler fikir ve ideolojilerin savunucuları haline getirilirler.

Propaganda Analizi Propaganda analizi sistematik bir biçimde yapılır. Yani kaynak, araç, içerik, toplum ve etki analizleri ile yapılır.

  1. Kaynak Analizi: Propagandayı yayınlayan kaynak hakkında yapılan ayrıntılı incelemeyi ifade etmektedir. Kaynağın analizinde, karşı taraf veya tarafların propaganda teşkilatları ile teşkilat içindeki kişiler ve bunların durumları incelenir.
  2. Araç Analizi: Propagandada kullanılan kitle iletişim araçlarının analizini ifade etmektedir. Propagandada kullanılan aracın neden seçildiğini, karşı tarafın yayın araçlarının neler olduğunun tespiti konularını araştırır.
  3. İçerik Analizi: Kaynağın gücü ve hedeflerini belirtmek için propaganda beyanatlarının analizini ve değerlendirilmesini kapsar. Propagandanın sunduğu mesajları değerlendirmek, onu bu harekete sevk eden sebep ve şartları incelemek, kullanılan tekniği ve elde edilmek istenen amacı meydana çıkarmak için yapılan bu analizde hem yapılacak karşı propaganda için esaslar elde edilmiş, hem de karşı tarafın bizim hakkımızda bildiklerine dair geniş bir malumat sağlanmış olur.
  4. Toplum Analizi: Propagandanın hitap ettiği grup veya sınıfın ortaya çıkarılmasıdır.
  5. Etki Analizi: Karşı tarafın ne sonuç beklediği ve neler elde ettiği incelenerek, propaganda mekanizmasının bizim hakkımızda elde edebilmiş olduğu bilginin derecesi, hedef olan dinleyicilerle irtibat ve temasın derecesi, çalışma sistemi ile yeterliliği, kişilerin ehliyet derecesi ile bizim çalışmalarımıza kaynaklık edecek, yol gösterecek esaslar ortaya çıkarılır. Bu analiz bir taraftan karşı tarafı tanıtırken, diğer taraftan da kendi eksikliklerimizi meydana çıkararak sonraki faaliyetlerimizin daha etkili bir şekilde yürütülmesine yardım edebilecek bilgiler verir.

Propagandanın cephanesi söz ve kelimelerdir demiştik. Burada hazırlamamız gereken Goethe’nin çok güzel sözü vardır. Goethe, “En güçlü silah, zamanı gelmiş fikirdir” der. Propaganda yönetimi demek gelişigüzel sarf edilen sözler değildir. Üzerinde çok uzun düşünülmüş, zamanı ve zemini iyi hesaplanmış, şekil ve ölçüsü doğru belirlenmiş ve hedef kitlesi tayin edilmiş bir faaliyettir. Bu nedenle sosyal bilimler vasıtasıyla veriler elde etmek gerekir.

Propaganda Türleri: Propagandanın bazı türleri vardır. Her türün belirli bir yöntemi ve tekniği bulunmaktadır. Bunlar;

  1. Beyaz Propaganda: Açık bir biçimde yapılan bir propagandadır. Kaynağı bellidir, kendisini tanıtmak ister. Beyaz propaganda açık ve şeffaftır, burada doğruluğa önem verilir. Yalan kullanılırsa geri teper, güveni sarsar. O nedenle gerçekler üzerine kurulması çok önemlidir. En büyük kazanımı, karşı tarafın fikirlerini çürütür, taraftarlarını azaltır. Doğru, açık ve şeffaf propaganda kitlelerde güven uyandırır. Beyaz propagandanın zayıf tarafı yayılma menzilinin sınırlı olmasıdır. Serbestçe dolaşamaz, karşı taraf hemen karşı propaganda imkânlarını hemen devreye sokarsa bu durum tehdit ve bozulmayla sonuçlanabilir. Yapılan propaganda hakkında toplumda şüphe uyanıyorsa silah geri tepmiş olur, böylece güven azalır. Beyaz propagandanın malzemesi haberlerdir. Hasım tarafın hatalarını, su-i istimallerini malzeme olarak kullanır. Bu malzemenin ne zaman, ne şekilde, nasıl ve hangi ölçüde kullanılacağı planlanmalıdır. Burada süreklilik önemlidir, sürekli aynı türde haberler yapılması mümkün olduğunda etkinin artacağı da görülecektir.
  2. Gri Propaganda: Psikolojik savaşın önemli propaganda unsurlarından birisi olan gri propaganda bulanık bir propagandadır. Burada kaynak belli değildir, doğruluğu kanıtlanamaz. Yalan veya iftira olduğun da kesin değildir. Gri propagandanın ana malzemesi “rivayetler” dir. Çalışma tarzı beyaz propaganda gibi sınırlı değildir. Güçlü yönü, muhatap tarafından iyi kabul görmesidir. İnsan üzerinde propaganda hissi doğurmaz. Propagandayı çıkaranlar belirsiz olduğu için, gri propagandada en heyecanlı konular kullanılabilir. Burada önemli olan doğru bir olaya on tane yalan sokulup muhatabı küçük ve gülünç duruma düşürmek amaçlanır. Senaryo iyi yazılmışsa rivayetler dilden dile dolaşır. Batı dünyasının Sovyet Rusya ile ilgili çıkardığı hikâyeler ve fıkralar önemli bir etki yapmıştır. Bizde de bu tür propaganda çalışmaları yapılmıştır, yapılmaktadır. Devleti gülünç ve küçük duruma düşürücü haber ve fıkralar bu kapsamda değerlendirilebilir.
  3. Kara Propaganda: Bu propaganda türünde kaynak bellidir ama sanki başka kaynaktan çıkıyormuş gibi gösterilir. Kara propaganda yönteminde hile, entrika, yalan, iftira, fitne, sinsilik ve sahte delil serbesttir. Gizlilik esastır, gerçekleri değiştirmeyi, inançları sarsmayı ve kamu düzenini bozmayı, karıştırmayı amaçlar. Kaynağı anlaşıldığı zaman etkisi olmaz, geri teper. Düşmanlık duygularının artmasına neden olur. Bunun için iç düşmana karşı kullanılmaz. Kara propagandanın malzemesi yalan, iftira, her türlü sahte delil vs.dir. Var olmayan her şeyi varmış gibi gösterir. Kara propagandada nifak sokup ortalığı karıştırmak için çok kullanılan bir yöntemdir. Kara propagandada kaynak kesinlikle gizlidir. Her ne sebeple olursa olsun kaynak ortaya çıktığında her türlü sorumluluk reddedilecek şekilde önceden hazırlıklı olunur. Kaynak gizli kaldıkça yalanlar, rivayetler, şayialar, dedikodular verimli sonuçlar verir. Kara propagandada amaç, muhatap insanları ruhsal çöküntüye götürmektir. Bu yöntemi uygulayanlar hiçbir ahlaki ve vicdani sorumluluk duygusu tanımazlar. Akla gelebilecek her şeyi hedef olarak ele alırlar. İstenen çıkara hizmet eden her şey kara propagandada malzeme olarak kullanılabilir.
  4. Silahlı Propaganda: Terör örgütlerinin (PKK) kullandığı bir yöntemdir. Kendilerinin var olduklarını, etkili olduklarını kanıtlamak için kullanırlar. Medyanın zaafından yararlanırlar, medya ne kadar çok gündeme getirirse kitleler üzerinde o kadar etkili olurlar. Etnik kökenli terör eylemleri de kendi kimliklerini göstermek, tükenmediklerini kanıtlamak için şiddeti yöntem olarak seçerler. Bu nedenle bu modelin seçimi sık rastlanan bir olgudur. Kendi etnik gruplarını silahlı propagandaya ikna etmek için verilmediği düşünülen kültürel hakları malzeme olarak kullanırlar. Bu hak mağduriyeti propagandası sürekli yapılarak, silahlanmanın tek çıkar yol olduğu konusunda toplulukları ikna etmeye çalışırlar. Silahlı propaganda ile halkı ve devlet otoritesini bıktırmak amaçlanır. Bu genellikle, mutsuz, eğitimsiz, hak arama yöntemi olarak şiddeti kültürel bir inanç sistemi olarak benimsemiş alt kültür gruplarının tarzıdır. Bitmediklerini göstermek için uçak kaçırma, bombalama yapma, köy basma, yol kesme gibi eylemler yaparlar.
  5. Karma Propaganda: Bazı çıkar grupları birbiriyle örtüştüğünde silahlı, açık, bulanık ve gizli propagandalar beraber kullanılabilir. Propagandaya maruz kalacak muhatabın durumu ve tutumu göz önüne alınarak ve ileri teknoloji kullanılarak planlanmış propaganda örneklerine günümüzde sıkça rastlanmaktadır.

Sürekli bir biçimde psikolojik savaş ve propaganda altında tutulan devletimiz ve milletimiz ancak konu hakkında bilgi sahibi olursa kendini koruyacak tedbirleri alabilir. Bu nedenle her türlü yayının amacının ve içeriğinin iyi anlaşılması, çözümlenmesi gerekmektedir. Türk milleti her zamankinden daha uyanık ve bilinçli olmak zorundadır. Bu noktada yararlı olmayı ümit eder, saygı ve sevgilerimi sunarım.

Kaynakça

  1. Çeşme, Ahmet (2005). Psikolojik Harekat ve PKK (Kansız Mücadelenin Kanlı Yüzü). IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul.
  2. Tarhan, Nevzat. (2002). Psikolojik Savaş (Gri Propaganda). (ikinci baskı). Timaş Yayınları, İstanbul.

“Psikolojik Savaş ve Propaganda 1” adlı yazımızda genel olarak psikolojik savaşın tanımı, stratejik taktik amaçları üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda ise psikolojik savaşın taktik hedefleri ve propaganda üzerinde duracağız. Bu bölümün hazırlanmasında ağırlıklı olarak Prof. Dr. Nevzat TARHAN’IN Psikolojik Savaş (Gri Propaganda) adlı kitabından yararlanılmıştır.

Psikolojik savaş literatürde ilk defa 1951 yılında yer almasına rağmen tarihi oldukça eskidir. Çin’in Türkleri psikolojik savaş yöntemleri kullanarak tehdit olmaktan çıkardıkları bilinmektedir. Çin bu yöntemle birçok Türk boyunu kendi bünyesinde erittiği gibi rakip Türk devletlerinde karışıklıklar çıkararak zayıf düşmelerini sağlamıştır. Savaş sanatı isimli kitabında günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce Sun-Tzu Türk devletlerinin parçalanması sürecindeki psikolojik savaş yöntemlerini şöyle açıklamış;

  1. Hasım ülkelerde iyi olan şeyleri gözden düşürünüz.
  2. Hasım ülkelerin hakanlarının başarılarını küçük göstererek şöhretlerine gölge düşürünüz ve zamanı geldiğinde de kendi halkının onları hor görmesini sağlayınız.
  3. Adi ve aşağılık kişilerin işbirliğinden yararlanınız.
  4. Düşman halkın kendi aralarında olan uyuşmazlık ve kavgalarını yayınız.
  5. Hasmınızın geleneklerini gülünç hale getiriniz.

Tanıdık geliyor değil mi? 2500 yıldır değişen pek bir şey yok gibi. Yani birisi çıkıp da TÖREM dediği zaman gizli servislerin kukla kalemşorları renkli gazetelerinin siyah-beyaz köşelerinde bu duruma gülüyorlar. İyi olan şeyleri küçük düşürmeye çalışıyorlar. Hatta vatan sevgisini gereksiz bir değer gibi göstermeye çalışarak asimilasyon sürecini kısaltmanın yollarını arıyorlar. Konuyu bir düzen içinde ele alacak olursak psikolojik savaşın taktik hedeflerini şu şekilde açıklayabiliriz.

Psikolojik Savaşın Taktik Hedefleri

  1. Toplumda İtaat Duygusunu Artırmak: İlk bakışta istenilen bir durum gibi görünmekle birlikte burada yapılan, psikolojik savaşı millete, halka yönelterek toplumda itaat duygusunu artırma, korku duygusunu uyandırarak tepkileri önleme çalışmasıdır. Barış şartlarında düşman hedeflerine yöneltilen psikolojik savaşa “soğuk savaş” denir. Amerika ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan soğuk savaşın bir sonucu olarak Rus toplumu, Batı değerlerine karşı sempati duymaya başladı, kendine güveni azaldı. Bazı kötü olaylar ise abartılmak suretiyle kamuoyunun sisteme bağlılığı azaltıldı. Sovyetlerdeki bu durumu değişik derecelerde de olsa kendi ülkemizde görmek mümkündür. Bununla ilgili en çok bilinen söz ise sanırım “bizden adam olmaz” sözüdür. Bu söz psikolojik savaşın etkisine bir örnektir. Böyle etkilerin görülmesi için kitle iletişim araçları ve sinema vs. gibi kültürel ürünler vasıtasıyla yapılan propagandanın önemi büyüktür.

    Özgür Irak!!!
    Özgür Irak!!!
  2. Uluslararası Kamuoyunu Yanıltmak: Uluslararası kamuoyuna yönelik bir psikolojik savaş örneğidir. Hedef olarak seçilen ülke, ekonomik ve politik olarak yalnızlığa itilir. Yunanistan Türkiye’ye karşı yapmaktadır. ABD ise İran’a ve Sudan’a yapmaktadır. Yine ABD Saddam döneminde Irak’a da aynı psikolojik savaşı uygulamıştır.
  3. Halkla Yönetimin Arasını Açmak: Halkla yönetimin arasını açarak güvensizlik oluşturmak ve sonuçta istikrarsızlık ve çatışma ortamı yaratmak hedeflenir. Saddam döneminde Irak’ta bu denenmiştir. ABD 2008 başkan adaylarından biri İran konusunda savaş yerine iç karışıklıklar çıkartılmasını istemektedir. İç karışıklıklar ise yine psikolojik savaş ile sağlanabilir.
  4. Savaş Zamanı Komutanları Yanıltmak: Burada amaç savaşta komuta kademesinin yanlış kararlar vermesini sağlamaktır. Yanlış bilgilendirilmiş komuta kademesi doğal olarak yanlış kararlar verecektir. Bu da savaşta hayati bir öneme sahiptir. Körfez savaşında Irak, Kuveyt’i denizden işgal etmesi gerektiğine inandırıldı. Iraklı komutanlar bu nedenle 125000 askeri denize bağladılar. Bu durum CNN haberleri ile sağlandı. Dezenformasyon önemli bir araçtır, çok miktarda ve yönlendirilmiş bilgi insanların algılayışlarını ve düşüncelerini değiştirir. O nedenle güvenilir bilgi kaynaklarına ihtiyaç vardır, bu da ancak kendi kanallarınız ile mümkündür.

    Özgür Irak!!!
    Özgür Irak!!!
  5. Kültür Değişimini Sağlamak: Psikolojik savaşın bu türünü bu gün bütün dünyada görmek mümkündür. Birçok kültür güç kaybetmekte ve yok olmak üzereyken Amerikan (Anglo-Sakson) kültürü dünyada egemen kültür olma yolunda ilerlemektedir. Hollywood yapımı filmler, blucin, kola ve ayaküstü beslenme (fast food) alışkanlıkları ile insanların yüzyıllara dayanan kültürel dokuları, yaşam biçimleri ve damak zevkleri değiştirilmeye çalışılıyor. Fransa ve İtalya bu durumun farkında olduğu için İngilizceyi günlük yaşamda kullanmamaktadırlar, bu sayede kendi mutfak, sanat ve dillerini bu şekilde korumaktadırlar.

    Kendilerine güveni az, eksiklik duygusu içerisinde yaşayan toplumlar, propaganda edilen kültürü kabul etmek için para harcamaya başlarlar. Zorlayarak değil, sempatik şekilde uygulanan bu yöntem yavaş yavaş sonuç verir. Bu konuda Türkiye de hedef ülkelerin başında gelmektedir. 1980’li yıllarda Kültür Bakanı Gökhan Maraş meclise, ABD filmlerinin kısıtlanması ve Türk filmlerinin teşvik edilmesi için bir yasa teklifi verdi. Bunun üzerine ABD başkanı (G. Bush) bizzat telefonla Turgut Özal’ı arayarak yasa teklifinin meclisten geri çekilmesini sağlamıştır. Bu durum, bu işin ne kadar ciddi olduğunu ve ciddiyetle uygulandığını göstermesi açısından çok çarpıcıdır.

Özgür Irak!!!
Özgür Irak!!!

Gelinen bu noktada çok miktarda ABD filmi izleyen çocukların ve gençlerin kendi kültürlerine yabancılaşması, Amerikan hayranlığı duyması kaçınılmaz bir durumdur. Vietnam savaşını işleyen Hollywood filmleri ve her çeşit Amerikan filmi sayesinde Amerikan ordusunun yenilmez olduğu fikri insanların bilinçaltına yerleştirilmektedir. Oysa biliyoruz ki Amerikan ordusu Vietnam’da yenilmiştir. Aslında Irak’ta da durumu pek iç açıcı değildir.

Büyük Ortadoğu Projesi ile son yıllarda dünya gündeminde olan bölgemizde psikolojik savaş bütün yoğunluğu ile devam etmektedir. Bu nedenle Türk gençleri her zamankinden daha bilgili ve bilinçli olmak zorundadır. Onlarda böyle bir bilincin kendiliğinden gelişmesini bekleyemeyiz, bu bilinci millet olarak bizler ve devletimiz gençlerimize kazandırmalıdır. Son zamanlarda yerli yapım dizilerin sayısında artış olduğu görülmektedir, bu sevindiricidir ancak bu dizilerdeki düzey tartışma konusudur. Neredeyse bütün yarışma ve televizyon dizilerinin biçimi yurt dışından alınmaktadır. Yurt dışında yayınlanan dizi ve yarışmaların adeta bir kopyası durumundadırlar. Oysa gençlere kültürümüzü aktarmak istiyorsak, bu dizi ve yarışmalarda kendi kültürel özelliklerimize vurgu yapmalıyız. Özellikle Türk Edebiyatının seçkin örnekleri sinema filmi ya da dizi filmler yoluyla gençlerimizle buluşturulmalıdır. Ancak kendi kültürümüzü yaşarsak kimlik sorunu yaşamayız, aksi durumda büyük Türk milleti olamayacağımız kesindir.

11 Eylül saldırısı Dünya genelinde yürütülen korku politikasının başlangıcını oluşturmuştur.
11 Eylül saldırısı Dünya genelinde yürütülen korku politikasının başlangıcını oluşturmuştur.

Kaynakça

  1. Özdağ, Muzaffer. (2003). Örtülü İstila ve Psikolojik Savaş (Toplu Eserler 3). (Derleyen Çetin Güney). Avrasya Bir Vakfı Yayınları, Ankara.
  2. Tarhan, Nevzat. (2002). Psikolojik Savaş (Gri Propaganda). (ikinci baskı). Timaş Yayınları, İstanbul.

Günümüz dünyasının özelliklerinden biri de iletişimdeki gelişimdir. Burada öne çıkan özellikler ise iletişimin kolaylaşması, hızının artması ve maliyetinin düşmesidir. Ancak bu özellikler her ne kadar insanların lehine gibi görünse de bu gelişim aynı zamanda büyük riskler taşımaktadır. Risk iletişim alanındaki gelişim değil daha çok ve özellikle kitle iletişim araçlarının kontrolü ve bu araçların nasıl kullanıldığı noktasındadır. Çünkü günümüzde kitle iletişim araçları kamuoyu oluşturmadan tutun da insanların tüketim alışkanlıklarını hatta zevklerini bile biçimlendirecek bir araç olarak kullanılmaktadır. Örneğin internet hem bir bilgi kaynağı hem de bilgi kirliliğinin yoğun yaşandığı yer durumundadır. Günümüz insanı doğru bilgiye ulaşma konusunda güçlükler yaşamaya başlamıştır ve bu durum zaman ilerledikçe daha kötü olacak gibi görünmektedir.

İletişim kanallarının belirli bir amaç için kullanımı psikolojik savaş olarak adlandırılabilir. Bu anlamda psikolojik savaşın ne olduğunun bilinmesi iletişimin gücünü daha iyi anlamamız açısından önem arz etmektedir.

Psikolojik Savaş hakkında birçok kaynak olmakla birlikte tümüne yer vermemiz mümkün değildir. Ancak kısaca önemli noktalara değinerek bir fikir oluşturmaya çalışacağım. Psikolojik savaş, karşı ülke halkının ve askeri güçlerinin direnme gücünü zayıflatmak, moralini bozmak birlik ve bütünlüğünü yıpratmak amacıyla yürütülen propaganda çabaları. Karşı tarafın iç sorunlarının abartması, askeri başarısızlıklarının vurgulanması, acılarının sergilenmesi, kültürel nüfuzla gençlerinin etkilenmesi gibi yöntemler kullanılmaktadır. En önemli araç, propaganda ve sansürdür.

Görüldüğü üzere propaganda ve sansür psikolojik savaşın en etkili araçlarıdır. Propaganda tarifine geçmeden önce psikolojik harekât kavramına değinmekte yarar vardır. Psikolojik harekât, savaş ve barış zamanında, politik ve askeri hedeflere ulaşmak için, dost, düşman ve tarafsız çevrelerde, uygun tutum ve davranış ortamı yaratmak amacıyla planlanan ve uygulanan, siyasal, ekonomik ideolojik ve askeri faaliyetleri kapsayacak şekilde planlanan ve uygulanan her türlü psikolojik etkili faaliyetlerdir. Psikolojik savaşı düşmana karşı bir kitlesel hipnoz faaliyeti olarak görmek mümkündür. Saldırgan emelleri taşıyan düşman, kurbanına karşı yönettiği psikolojik savaşta onu uyutma, aldatma, uyanıp tedbir ve tepkiye yönelmesini önleyecek uyuşturma, zehirleme gayretlerini sürdürür. Düşmanın psikolojik savaşla almak istediği ilk sonuç kurban seçilen ülke halkının, aydınlarının, yöneticilerinin salim, serinkanlı muhakeme yeteneğini, itidalini bozmak mümkün olan en büyük boyutlar içinde bu insanları kızgın, kırgın, karamsar, ümitsiz, memnuniyetsiz, kendi değer ve sistemlerine karşı inançsız ve güvensiz hale getirmektir. Kendi devletine, milletine, topluma karşı körü körüne bir yıkıcı tavra, açık düşmanlığa veya umursamazlığa dönüştürür. Bu safhada saldırının hedefi milletin yönetici kadroları, kendi halkı, kendi toplumu, kendi teşkilatı üzerinde fikri, ruhsal, manevi yönden etkili bir rehberlik ve deneticilikten yoksundur.

İnsanlık tarihinde üç dönem vardır. Bunlar kölelik dönemi, işçilik dönemi ve bugün yaşanan özgürlük dönemidir. Özgürlük döneminde güç odakları, denetimi ellerinde tutabilmek için baskı, tehdit ve korkutma yöntemleri yerine daha çok propagandayı kullanmaya başladılar. Günümüzde hâkimiyet, silah ve kol gücünden çıkarak bilgi ve teknolojinin eline geçti. Bilgi ve teknolojiye sahip olup onu en iyi kullananlar hükmetmeyi başaracaklardır.

Psikolojik Savaşın Stratejik Amaçları

Bilginin en büyük güç olarak kullanılacağı geleceğin savaşlarında, psikolojik savaşların amaçları daha büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle psikolojik savaşın stratejik amaçlarını kavramanın çok önemli olduğunu bilmeliyiz.

  1. Düşmanın siyasi, ekonomik, sosyal ve moral bakımından zayıflığı istismar edilerek onun savaş gücünü zayıflatmak.
  2. Kurtarılan bölgeleri teşkilatlandırıp kontrolü kolaylaştırmak,
  3. Düşmanın yenilgisini sağlamak için düşünce, heyecan, eğilim ve davranışlar üzerine ısrarlı etkiler yaparak; direniş ve savaş azmini kırmak, morali bozarak manevi çöküntüye uğratmak ve korku duygusunu uyandırarak cesaretlerini kırmak.

Psikolojik Savaşın Taktik Hedefleri

  1. Toplumda itaat duygusunu artırmak,
  2. Uluslar arası kamuoyunu yanıltmak,
  3. Halkla yönetim arasını açmak,
  4. Komutanları yanıltmak,
  5. Kültür değişimini sağlamak,

Psikolojik savaş ve propaganda konusundaki ikinci yazımızda psikolojik savaşın taktik hedefleri konusunu ve propaganda konusunu açıklamaya devam edeceğiz. Özellikle kavramlar hakkında doğru bilgi sahibi olunduğunda yapılması gerekenler daha net olarak görülebilecektir. Ancak şimdilik şu kadarını söyleyelim, Türk milleti milli ülkü etrafında kenetlendiğinde onu hiçbir güç engelleyemez. Çünkü inanmış bir insanı ve inanmış insanlar topluluğunu hiçbir güç engelleyemez. Türk milleti inandığı zaman neler yapabildiğini tarih boyunca göstermiştir, yine gösterir. Sevgilerimle…

Not: Özellikle psikolojik savaşın ve propagandanın ülkeler üzerindeki etkilerini görmek isteyen okurlarımız, Sayın Banu AVAR’ın TRT 1’de gösterilen “Sınırlar Arasında” programını mutlaka izlemelidir. Bu programda, bizim teorik olarak anlatmaya çalıştığımız konuların pratikteki uygulanışı gösterilmektedir.

Kaynakça:

  1. Tarhan, Nevzat. (2002). Psikolojik Savaş (Gri Propaganda). (ikinci baskı). Timaş Yayınları, İstanbul.

Bu yıl da sınav döneminin sonuna yaklaşmaktayız. Ancak süreç orada bitmiyor. Sınav sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte hem TEOG için hem de LYS için tercih dönemi başlayacak. TEOG’da öğrenciler kendi gelecekleri açısından en iyi ortaöğretim kurumuna girmek için tercihte bulunacaklar ancak, bu doğrudan bir meslek tercihi anlamına gelmemektedir. LYS’de ise tercihler üniversite ve ilgili program tercihi gibi görünse de aslında bir meslek seçimi (tercihi) yapılmaktadır. TEOG bir doğrudan bir meslek seçimi olmadığı için bu konuyu bir kenara bırakarak, LYS sonrası meslek tercihleri ile ilgili bilgiler verilmeye çalışılacaktır.

LYS sonrası meslek tercihlerinde birçok etken rol oynamaktadır. Genelde gençler olayı basite indirgeyerek üniversite, üniversitenin bulunduğu şehir, mesleğin kazancı gibi konularla sınırlı olduğunu düşünseler de aslında konu karmaşık ve üzerinde çeşitli kuramların geliştirildiği bir konudur. Tabi ki amacımız burada meslek seçimi kuramları hakkında bilgi vermek değil ancak konu ile ilgili bilgi edinmek isteyenler Prof. Dr. Yıldız Kuzgun’un ÖSYM yayınlarından Rehberlik ve Psikolojik Danışma kitabından yararlanabilirler. Gençler LYS sonrasında tercih yaparlarken bazıları öncelikle bulundukları şehirden uzaklaşarak ve çoğunlukla büyük şehirlerde okumayı arzulamaktadırlar. Bu isteğin temelinde bağımsız olma, kendi ayakları üzerinde durma isteği vb. diğer istekler bulunabilir. Ancak bu gençler üniversite ve program tercihinde etkenlerin bir kısmını göz ardı ederek tercih yapıyorlar anlamına gelir. Bu ise sağlıklı bir tercih olmaz. En doğru tercih en fazla etkeni dikkate alan ve o etkenlerle ilgili olarak bilgi sahibi olunduğunda yapılan tercihtir.

Peki, gençler meslek seçme işini ortaöğretimin son yılında bir zorunluluk olarak mı yapmaktadırlar? Eğitim sisteminin gereği olarak evet ama gelişim süreci açısından bakıldığında hayır. Hayır, çünkü aslında meslek seçimi bir gelişim sürecini ifade eder. Yeşilyaprak’a (2000) göre mesleki gelişim süreci, çocuklukta bir eslek fikrinin oluşmaya başlamasından itibaren, yetişkinlikte bir meslek sahibi oluncaya kadar geçen gelişim evrelerini kapsar. Artık günümüzde, bireyin bir meslek seçmesinin bir anda verilen bir karar olmadığı, mesleki gelişim süreci içinde biçimlenip ortaya çıktığı kabul edilen bir anlayıştır.

Mesleki gelişim süreci çocukluktan yetişkinliğe kadar geçen sürede değişik aşamalardan geçmektedir. Birey bir meslek seçimi yapıncaya kadar, hem kendi gelişiminin getirdiği değişik durumların hem de içinde yaşadığı aile ve toplumun etkileri altında kalmıştır, bir etkileşim yaşamıştır. Bu etkilenmeyle oluşan mesleki gelişim süreci 5 aşamada yaşanır (Yeşilyaprak, 2000)..

  1. Uyanış ve Farkında Olma: Bu dönem çocukta meslek bilincinin oluşmaya başladığı dönemdir. Okul öncesi dönemden başlayarak ilköğretim 1. kademeyi kapsar (5-12 yaş arası). Çocuk bu dönemde, çevresindeki insanların farklı uğraşları olduğunu, çeşitli mesleklerin varlığını görmeye ve anlamaya başlar. İlköğretim 1. kademenin son yılına doğru çocuk, kendisi ve diğer insanlar arasında ilgiler, yetenekler, amaçlar ve motivasyon yönünden farklılıkların ve benzerliklerin farkına varmaya başlar.
  2. Meslekleri Keşfetme ve Araştırma: Bu dönem ilköğretim ikinci kademe yıllarını kapsar (12-15 yaş arası). Çocuk bu dönemde kişilerin ve mesleklerin ortak olan yönlerini ve farklı nitelikleri üzerinde daha çok bilgi sahibi olmaya, yeni yönleri keşfetmeye ve anlamaya başlar.
  3. Karar Verme: Gencin lise yıllarını kapsayan bu dönemde artık kendisi ve meslekler hakkında oluşturduğu algılara dayanarak, bilgileri değerlendirerek eşleştirmeye, birbirine uydurmaya ve geleceğe ilişkin idealler oluşturmaya başlar. Bu ideal ve düşünceler başlangıçta geçici olabilir ancak giderek daha açık ve temel bir plan yapmaya başlar ve genç mesleki kararını oluşturur.
  4. Hazırlık: 18-23 yaşları arasını kapsayan bu dönemde birey, seçtiği alan, okul veya yaptığı etkinliklerle mesleğe hazırlanmaya başlar. Meslekle ilgili beceriler geliştirmeye, bilgi birikimi oluşturmaya ve o alanda mesleki tutumlar geliştirerek mesleği icra etmeye hazır hale gelir.
  5. İşe Yerleşme: Bireyin iş dünyasında yerini alarak çalışmaya başladığı dönemdir. Bu dönemde birey, kazandığı bilgi ve becerileri uygulama alanına koyar. Mesleği icra ederken bir yandan da mesleki gelişimi sürdürür.

Kuşkusuz bu süreci açıklayan, farklı şekilde ele alan görüşler de vardır. Mesleki gelişim sonucunda meslek seçimi görünen görünmeyen, bilinçli bilinçsiz birtakım etkenlerin etkisi ile yapılır. Peki, sağlıklı meslek tercihi nasıl yapılır?

SAĞLIKLI MESLEK SEÇİMİ

    Sağlıklı meslek seçimi demek, bireyin kendisi için önemli olan faktörleri dikkate alarak, göz önünde tutarak meslek seçimi yapması demektir. Meslek seçimini etkileyen önemli faktörleri şöyle sıralayabiliriz.

  1. Yetenek: Sağlıklı bir meslek seçimini belirleyen etmenlerden biri olan yetenek, belli bir alandaki öğrenme gücü olarak ifade edilebilir. Bireyler arasında yetenek farklılığı olduğu gibi bireyin sahip olduğu yetenek düzeyleri arasında da önemli farklar vardır. Meslekler genel zekâ, sayısal, sözel, soyut, mekanik ve görsel algılama (uzay ilişkileri) yetenekleri açısından üst, orta ve alt düzeyde farklılık gösterirler. Önemli olan, bireyin bu farklı yeteneklerden hangisinde üst, orta ve alt düzeyde olduğunun farkına varması; bir başka deyişle kendini tanımasıdır. Ancak bireyin sadece sahip olduğu yetenekleri tanıması, sağlıklı bir seçim için yeterli değildir. Yönelmeyi düşündüğü mesleklerin de ne tür ve ne düzeyde yetenek gerektirdiğini bilmesi ve kendi yetenekleri ile mesleğin gerektirdiği yetenekleri uzlaştırabilmesi gerekir (Kızıltan, 2005).
  2. İlgi: Meslek seçiminde ilgilerin de göz önünde bulundurulması önemlidir. İlgi, bir kimsenin özel bir çaba harcamadan hatta kısıtlayıcı koşullar altında dahi, dikkat ettiği, gözlemlediği ve zevk alarak yaptığı faaliyetlerdir. Ekonomik kazanç ve ihtiyaçların meslek yoluyla karşılanması kadar ilgiler de mesleki doyumda rol oynar (Kuzgun, 1988).
  3. Cinsiyet,
  4. Akademik özgeçmiş (akademik başarı ya da başarısızlık),
  5. Sosyo-ekonomik durum,
  6. Psikolojik ihtiyaçlar,
  7. Tutumlar,
  8. Değerler,
  9. Kişilik özellikleri gibi…

Meslek seçimi; şansa bağlı, anlık bir olgu değil, yukarıda aşamaları açıklandığı gibi bir süreçtir. Seçimin sağlıklı olması; bireyin kendini ve meslekleri objektif olarak tanıyabilmesine, bilgi toplamasına, karar verme becerilerini geliştirebilmesine, kararları için plan yapabilmesine ve uygulayabilmesine bağlıdır. Ancak Türk gençliği için bu seçim sanıldığından daha da zor olmaktadır. Sevgilerimle…

Kaynakça:

  1. Kızıltan, Gonca; http://www.egitim.com/aile/0651/0651.4/0651.4.ayinkonusu.goncakiziltan.p01.asp 06.11.2005
  2. Kuzgun, Yıldız; Rehberlik ve Psikolojik Danışma. ÖSYM Eğitim Yayınları. Ankara, 1988.
  3. Yeşilyaprak, Binnur; Eğitimde Rehberlik Hizmetleri. Nobel Yayın Dağıtım. Ankara, 2000.

    Her ülke şu ya da bu yönü ile diğer ülkelerin tehdidi altındadır. Ülkelerin durumuna göre bu tehditler açık ya da gizli olabilir. Yani eğer güçlü bir ülke iseniz tehditler daha gizli ve ilişkiler dostane yürütülür. Fakat eğer zayıf bir ülke iseniz tehditler daha açık ve diğer ülkelerle ilişkileriniz daha çok taviz vermek üzerine kurulur. Bu nedenle her ülke güçlü bir pozisyonda bulunmak için stratejiler benimser, taktikler geliştirir. Bunları gerçekleştirmek için de politikalar yürütür.

    Tehditler denince genellikle ülkelerin birbirinden toprak istemesi akla gelir. Ancak gerçekte toprak istemek en son aşamadır. Tehditler duyarlı konulara yöneltilmiş olacağı için duyarlılık araştırması ile tehdit belirlemesi beraber düşünülmelidir.

    Duyarlılık kendi düzeyindeki tehdidin ilk kaynağını oluşturur ve genellikle geçerli bir yetersizliğin sonucu olarak belirir. Duyarlılığa yönelik tehdit ise tehdit için kullanılacak olan vasıtalar ve tehdit edilen hedeflerle açıklık kazanır. Nelerin tehdit altında olduğu (tehdit hedefleri) ve tehdidin etkili olabilmesi için nelerden, hangi vasıtalardan (tehdit vasıtaları) yararlanılacağı bilinmelidir. Tehdidin vasıtaları ve hedefleri ile birlikte açığa çıkarılmasına, tanınmasına yardımcı olacak tek disiplin ise jeopolitiktir. Çünkü jeopolitik düzeydeki incelemelerde, sorunlara geniş ve bütün alt birimleri dikkate alan bir yöntemle çözüm aranmaktadır. Tehdit mevcut güçleri vasıta olarak kullanır. Tehdidin karşı taraftaki hedefleri de aynı tür güçlerdir. Araç ve hedef iki ayrı uçta olduğu halde, her ikisinin de güç unsurları, alt birimleri aynıdır. Çünkü her ikisi de güç unsurlarıdır. Gücün alt birimleri, tehdit vasıtalarının ve aynı zamanda tehdit hedeflerinin alt birimleridir. Kullanılan unsurların benzerleri hedef alınmaktadır. Askeri, ekonomik, sosyal ve politik güçler kullanılmakta ve karşı tarafın aynı güçleri hedef alınmaktadır. Bu güçler aynı zamanda jeopolitiğin unsurları ve tehdidin kaynaklarıdır.

    Burada jeopolitiğin değişmeyen ve değişen unsurundan bahsetmek yerinde olur. Jeopolitiğin değişmeyen unsurları olan aynı zamanda coğrafi gücü oluşturan coğrafi konum, coğrafi bütünlük, stratejik kaynakları ile saha ve coğrafi özelliklerdir. Jeopolitiğin değişen unsurları ise sosyal, ekonomik, askeri ve politik değerler olarak özetlenebilir. Tam bu noktada jeopolitiğin değişen unsurlarını bir arada ve bütün olarak tutan gücün kültür olduğunu belirtmek isterim. Bu nedenle kültür çok önemlidir.

    Burada kültürün tanımını vererek devam edelim. Kültürün etimolojik açıdan kökenine inilirse, Latince’de tarım anlamına gelen Cultura kelimesinden geldiği görülmektedir. Batı dillerinde daha sonra Culture olarak kullanılan bu kelimenin zamanımıza kadar gelen Osmanlıca karşılığı hars kelimesidir. Diğer taraftan Avrupa’da kültür terimini 19.Yüzyılın sonunda İngiliz Antropologları, etnografya tarafından incelenen toplumlara özgü olan düşünce, eylem biçimleri, inançlar, değer sistemleri, simgeler ve tekniklerin tümünü anlatmak üzere kullanmışlardır. Sosyolojide kültür kavramı, etkileşimlere yön veren senaryo ve rollerin işleyişinin daha iyi anlaşılmasına yardım eden bir kavram olarak kullanılmaktadır. Kültür terimini bu anlamda ilk kez kullanan İngiliz Antropologu E.B.Taylor, kültürün ünlü ve bugün de geçerli olan bir tanımını yapmıştır; kültür, etnografyadaki en geniş anlamında, bilgi, sanat, hukuk, ahlak, töre ve tüm diğer yetenek ve alışkanlıkları içeren karmaşık bütün”dür. Kültür ve medeniyet farklı kavramlardır.

    Kültürün insanları bir arada tutan bu özelliğinden dolayı tehdit ilk önce kültüre karşı yapılmaktadır. Bu nedenle önce kültürün içi boşaltılmakta, insanların farklı düşünüp, farklı hareket etmeleri sağlanmakta ve zaman içinde kültürün içinde alt kültür adacıkları meydana getirilmektedir. Daha sonra insanlar aynı ülke içinde yaşamalarına, tarih ve dil birliği içinde olmalarına rağmen farklı düşünüp farklı hisseden, birbirine karşı ve hatta düşman haline getirilmektedirler. Bu nedenle bir ülke için kendi kültürünü koruması, geliştirmesi, hayati bir öneme sahiptir. Ülkemiz de kendi kültürünü geliştirecek, destekleyecek ve koruyacak faaliyetleri gerçekleştirmelidir. Hatta yerli kültürel ürünlerin üretimini ve tüketimi artırılmalıdır. Bunun için gerekiyorsa sübvansiyon uygulanmalıdır. Türk milleti olarak aynı şeyleri düşünüp aynı şeyleri hissetmek istiyorsak yani bölünmez bütünlüğümüzü korumak istiyorsak kültürümüze sahip çıkıp, yeni kültürel ürünlerle gençliğimizi kazanmalıyız. Biz bu boşluğu dolduramazsak günümüz dünyasının egemen güçleri bunu severek ve isteyerek dolduracaktır.

Bu noktada medyaya büyük görevler düşmektedir. Medya bu gün dördüncü güç olarak anılmaktadır. Medya kamuoyu oluşturmada ve insanların duygu ve düşüncelerinin şekillenmesinde son derece etkili bir araçtır. Bu nedenle medyamızın sahipleri ve onu denetleyecek devlet organları sosyal sorumluluk içinde hareket ederek, kültürümüzü destekleyen, onu zenginleştiren ve geliştiren programlara, yapımlara, ürünlere ağırlık vermelidir. Günümüz dünyasında ticari kurumların artık sosyal sorumlulukları da olduğu, sadece kar etme esasına dayalı bir düzenin eksik olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle ticari kurumlar olan medya kurumları ve devletimiz, kültürümüz için ortak çaba içinde olmalıdırlar. Medyanın etkisini göz ardı etmeyelim, Amerikalı bilim adamı Joseph A. DeVito, medyanın insan ilişkilerinde yaptığı etkiyi şöyle özetliyor; medya iş yerindeki iş ortamındaki ilişkileri, eşler arası ilişkileri, genel anlamda insan ilişkilerini ve hatta cinsiyet rollerini bile etkilemektedir.

    Evet, tehditle, jeopolitikle kültürün ne ilgisi var demeyelim, görüldüğü gibi her kavram birbiriyle yakından ilgili. Tehdit olarak algılayışımızda hep askeri tehdit akla gelir ancak görüyoruz ki bütün tehditler önce kültüre, daha sonra toprağa yöneliktir. Yani her şey toprak ve kültür içindir. Topraklarımız ve kültürümüz bize yönelik tehditlerin uç noktası ve aynı zamanda gücümüzün doğurgan kaynaklarıdır. Sahip olduğumuz değerlerin ve tarihi özel görevimizin bize yüklediği büyük sorumlulukla ilgili bilincin yaygınlaşması, her Türk’ün beynine kazıması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki Türkiye Cumhuriyetinin kaynağı yüksek Türk kültürüdür. Sevgilerimle…

Kaynakça

  1. Çeçen, Anıl. (1984). Kültür ve Politika. Hil Yay., İstanbul.
  2. DeVito, J. A. (2004). The Interpersonal Communication Book. (Tenth Edition). Boston. Pearson Education Inc.
  3. İlhan, Suat. (2003). Jeopolitik Duyarlılık. Ötüken Yay. İstanbul.
  4. Kocadaş, Bekir. (2005). Kültür ve Medya. Bilig. 34: s. 1-13.

Stres günümüz insanının ve toplumlarının çok duyduğu bir sözcük, aynı zamanda çok da maruz kaldığı bir durumdur. Stresin etkileri üzerine birçok araştırma ve yazı bulunmaktadır. Bu yazımızda stresin bellek üzerine etkileri konusunda Scientific American Mind’da yayınlanan bir makalenin özeti sunulmaktadır. Konu bellek olunca işin içine herkes girmekte ancak işi öğrenme olan öğrencilerle zihinsel yoğunluğu olan işlerde çalışan yetişkinler için konu ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü bellek öğrenmede ve öğrenilmiş bilgileri geri çağırmada önemli görevler üstlenmektedir.

Stres yaratan bir unsur/durum ile karşılaşıldığında, beyindeki “uyarı düzenekleri” devreye girer ve bazı hormonların salgılanmasını tetikler. Bu hormonlar, diğer pek çok değişimin yanı sıra, kan basıncının yükselmesine, kalp atımının hızlanmasına, nefes ihtiyacının artmasına sebep olur. Etkiler, fizyolojik belirtilerle sınırlı değildir; bilişsel ve davranışsal boyutlarda da belirtiler gözlemlenir. Örneğin, öğrenme ve hatırlama becerilerimiz, yaşanan stresten anlamlı biçimde etkilenir. Günlerce hazırlanıp da bildiklerinizi unuttuğunuz sınavları veya üzerine uzun uzadıya düşündüğünüz parlak fikirlerin aklınıza bir türlü gelmediği iş görüşmelerini anımsayın.

Birçoğumuzun başına gelmiştir; sınavdan veya toplantıdan yalnızca birkaç saat sonra, hatırlanamayan bilgiler zihne akın eder. Bunun olası bir açıklaması; yaşanan stresin, başka bir deyişle, kaygının, hafızayı zayıflatması.

Ancak konu stres olunca, açıklamalar bu denli basit değil, çünkü stresin hafıza üzerindeki etkileri oldukça çeşitli. Stres, zihinsel işlevlerimizi her zaman olumsuz yönde etkilemiyor. Yapılan çalışmalar, duyumsanan psikolojik baskının, hatırlama becerilerini, kimi durumlarda zayıflattığını, kimi durumlarda ise güçlendirdiğini gösteriyor.

Bunun yanı sıra, stresten etkilenen bilişsel materyalin niteliği de denklemi değiştiriyor. Peki, stres, hatırlama becerilerimizi ne zaman zayıflatıyor, ne zaman geliştiriyor? Araştırmalar, stresin etkisinin, stres unsurunun deneyimlendiği zamanlama ve süreye bağlı olduğuna işaret ediyor.

2006 yılında Amsterdam Üniversitesi’nden Marian Joels ve meslektaşlarının yaptığı bir çalışma, stresin, yalnızca, hatırlanması istenen olay ile aynı anda veya hemen sonrasında deneyimlenmesi ve söz konusu olay ile aynı biyolojik sistemleri aktive etmesi durumunda hafızayı pekiştirdiğini ortaya koyuyor.

Stres, hatırlanması istenen olaydan önce veya dikkate değer bir süre sonra deneyimlendiğinde, yani adrenalin ve kortizol gibi stres hormonları, olay ile eşzamanlı olarak salgılanmadığında ve farklı sinir hücresi (nöron) bağlantıları uyarıldığında ise, hafızayı zayıflatıcı etkisi olduğunu gösteriyor. Araştırmacıların da dikkat çektikleri çok önemli bir koşul, stresin kısa süreli olarak deneyimlenmesi.

Tekrarlayıcı veya süreğen (kronik) biçimde stres unsuruna maruz kalındığında herhangi bir fayda görülmüyor; aksine, zarar görülüyor.

Joels ve arkadaşları, stresin hafıza üzerindeki zıt etkilerini açıklayan bir mekanizma önerdiler. Buna göre, bedenin stres ile karşılaşıldığında verdiği tekpi iki aşamalı oluyor. Önce, stres, dikkati arttıran ve beyin hücreleri arasındaki bağlantıları pekiştiren nöronların ve nöronlar arası iletişimi gerçekleştiren kimyasalların (nörotransmitterler) salgılanmasını sağlıyor. Ancak daha sonra, yaklaşık bir saat içerisinde, kortizol hormonu başka bir süreci başlatıyor ve dikkati desteklemek yerine, anıları sağlamlaştırmak üzere çalışıyor.

Böylelikle, stres yaratan deneyim ile ilişkisi olmayan yeni bilgilerin edinilmesi engelleniyor. Başka bir deyişle, nörobiyolojik süreçler sebebiyle, stres, başlangıçta algı ve öğrenmeyi kolaylaştırıyor; daha sonra ise zorlaştırıyor.

Daha önce de değindiğimiz üzere, stres, zamanlama ve süreye bağlı olduğu gibi, bilişsel materyalin niteliğine göre de farklı etkilere sebep oluyor. Hafızada, her deneyim rastgele ve tekdüze biçimde depolanmıyor. Araştırmacılar Mathias Schmidt ve Lars Schwabe’nin açıklamasından yararlanarak açıklarsak, hafızamız, deneyimlediğimiz ve öğrendiğimiz her şeyi içine attığımız büyük bir çekmece gibi değil; daha ziyade, her biri farklı nitelikte bilgiyi barındıran pek çok çekmecesi olan dev bir dolaba benziyor.

Beyinde depolanan bu bilgilerin bir kısmı; örneğin, hayat deneyimleri ile ilişkili olan anısal hafıza, strese karşı aşırı derecede duyarlı. 2005 yılında Düsseldorf Üniversitesi’nden Sabrina Kuhlman ve arkadaşlarının yürüttüğü bir araştırmada, duygusal veya nötr nitelikli bilişsel materyallerin hatırlanmasının, stresten nasıl etkilendiği araştırıldı. Deney gereği, öncelikle tüm katılımcılara çeşitli kelimelerin yazdığı bir liste verildi ve olumlu, olumsuz veya nötr içerikli bu kelimeleri ezberlemeleri istendi.

Ertesi gün, bir grup katılımcıya, bir dizi stres deneyimini içeren (nesnel anlamda zarar vermeyen) bir sosyal stres testi uygulandı ve kısa bir süre sonra her iki gruptan, önceki gün ezberledikleri kelimeleri hatırlamaları istendi. Deney içerikli strese maruz bırakılan ve bırakılmayan iki grup karşılaştırıldığında, stresin, nötr nitelikli kelimelerin hatırlanmasını etkilemezken, duygusal nitelikli kelimelerin hatırlanmasını anlamlı biçimde etkilediği görüldü. Strese maruz bırakılanlar, strese maruz bırakılmayan gruptakilere kıyasla daha az sayıda duygusal nitelikli kelime hatırlayabildiler. Bu çalışmanın da gösterdiği üzere, duygu yüklü bilgi ve deneyimler, stres hormonlarının hafıza üzerindeki etkilerine karşı oldukça duyarlı. Bunun bir sebebi, stres hormonlarının, duyguların işlenmesinde önemli rolü olan beyin yapısı amigdalayı harekete geçiriyor olması olabilir. Özetle; stresin azı karar, çoğu zarar; süre mühim. Ayrıca zamanlama çok önemli ve duygular işi karıştırıyor.

Stres hakkında burada sunulan bilgilerin yararlı olması dileğiyle, saygılar.

İbrahim GÜNGÖR

Kaynak: Schmidt, M. V., & Schwabe, L. (2011, Eylül/Ekim). Splintered by stress.

Scientific American Mind, 22(4), 22-29.(www.isteinsan.com.tr).

Daha önce öğrenme stratejileri üzerine yazdığımız yazının devamı olarak öğrenme stratejilerine devam ediyoruz. Önceki yazılarda, öğrenme stratejisinin ne demek olduğu ve öğrenmeyi öğrenme konusunda açıklayıcı bilgiler verilmişti. Daha sonra öğrenmeyi öğrenme stratejilerinden dikkat stratejileri ve tekrar stratejileri anlatılmıştı. Daha sonra anlamlandırmayı arttıran stratejilere giriş yapılmış ve eklemleme stratejileri özetlenmişti. Bu yazıda anlamlandırmayı artıran stratejilerden örgütleme stratejileri ele alınarak bilgiler verilmeye çalışılacaktır. Konu yine öğrenmeyi öğrenme kavramı içinde değerlendirilecektir. Diğer stratejiler ilerleyen sayılarda anlatılacaktır.

Örgütleme Stratejileri: Örgütleme, düzenleme ya da bilgiyi gruplama, tutarlı yapılar oluşturma, kodlamaya yardım eden önemli bir süreçtir. Örgütleme, geniş ya da karmaşık bilgiler için öğrenme ve anımsamayı kolaylaştırıcı bir süreç olarak işlev görür. Yapıda yer alan bir kavram hem genel açıklamaları hem de belirli örnekleri öğrenme ve anımsamada bireye yardımcı olur. Örgütlemede bilginin yeniden düzenlenmesi, gruplanması işlemleri yer alır. Örneğin; papatya, ayakkabı, şeftali, tabak, kedi, gül çatal, erik, bluz, elma, bardak, kuş, yasemin, pantolon ve köpek sözcükleri ezberlenecekse, şu şekilde düzenlenebilir (Ulusoy, Güngör, Akyol, Subaşı, Ünver, & Koç, 2003).

Papatya    Ayakkabı        Kedi        Şeftali             Tabak

Gül        Bluz            Kuş        Erik            Bardak

Yasemin    Pantolon        Köpek        Elma            Çatal

Kaynak: (Ulusoy, Güngör, Akyol, Subaşı, Ünver, & Koç, 2003).

Örgütleme stratejileri de eklemleme stratejileri gibi, öğrencinin yeni materyali anlamlandırma düzeyini yükseltici stratejilerdir. Örneğin; önemli fikirleri, anahtar sözcükleri, kavramları not alma, özetleme, uzamsal temsilciler oluşturma, öğrencinin bilgiyi kendine göre yeniden organize ettiği öğrenme stratejileridir (Tay, 2002).

Not Alma: Gerek metnin kenarına not alma, gerekse öğretmenin ya da kitabın sunduğu bilgiyi yeniden organize ederek ayrı bir kâğıda not alma, öğrencinin önemli bilgiyi ayırt etmesini ve kendisi için daha anlamlı olacak şekilde organize etmesini gerektirir. Bu durumda, öğrencinin not alma stratejisini kullanması, hem dikkatini önemli bilgi üstünde yoğunlaştırmasını, hem de eski ve yeni bilgiler arasında ilişki kurmasını hem de bilgiyi kendisi için en anlamlı olacak biçimde yeniden örgütlemesini gerektirmekte ve sağlamaktadır. Sonuç olarak not alma, hem dikkat, hem eklemleme hem de örgütleme stratejisi olarak kullanılabilmektedir.

Not alma; öğrencinin daha sonra bilgiyi tekrar etme ve gözden geçirmesini hızlandırmakta ve kolaylaştırmaktadır. Ancak not alma, öğretmenin ağzından çıkan her şeyi kaydetme değildir. Etkili not alan öğrenciler, öncelikle öğretmenin söylediği ya da kitapta yazılı olan önemli fikirleri tanıyıp, kendine özgü bir biçimde özetleyen öğrencilerdir. Örneğin; öğrenci, not alacağı konunun ana hatlarını çıkarıp bu ana hatların içine önemli fikirleri yerleştirebilir. Ana hatlar öğretmen tarafından verilip öğrenci önemli fikirleri bu ana hatlar içine yerleştirebilir. Ayrıca not almayı ve daha sonra çalışmayı kolaylaştırmak için tablo ve matris çizilip daha sonra not almaya değer bilgi, bu tablo ya da matrisin içine yerleştirilebilir (Senemoğlu, 2002).

Not alma becerisi öğrencinin, aktif bir biçimde, anlatılan konu üzerinde düşünmesine ve özümsediği bilgileri uygun bir formda kâğıda aktarmasına yardımcı olmaktadır. Bu yönüyle not alma, ders dinlemeye yoğunlaşmayı sağlamaktadır. Aynı şekilde okurken not almada da bilginin işlenmesi ve yorumlanması söz konusu olduğundan bireysel çalışmanın etkililiği artmaktadır. Bu nedenle hem derste, hem de bireysel çalışmalarda not almak önemi büyüktür. Derste alınan notlar, dersin önemli bölümlerinin belirlenmesinde öğrenciye yardımcı olur. Derste öğretmenin anlattığı bazı bilgiler kitapta olmayabilir. Not almak bu yönüyle de öğrencilere avantaj sağlamaktadır (Yıldırım, Doğanay, & Türkoğlu, 2000), (Rowntree, 2000)    , (Özakpınar, 1998).

Özetleme: Öğrencinin yazılı materyali özetlemesi, etkili çalışma ya da öğrenme stratejilerinden biridir. Farklı öğrenme stratejileriyle ilgili yapılan çalışmaları gözden geçiren Presley ve arkadaşları (1989), özetlemenin kavramaya yardım ettiğini gösteren birçok kanıt bulmuşlardır. Özetleme, öğrencinin, bilgiyi anlamlandırmasına ve uzun süreli belleğe anlamlı olarak yerleştirmesine yardım etmektir. Çünkü özetleme öğrenciyi (Senemoğlu, 2002);

  1. Anlamak için okumaya,
  2. Önemli fikirleri ayırt etmeye,
  3. Bilgiyi kendi sözcükleriyle ifade etmeye yönlendirmektedir.

Özetlemenin gereği olan bu ilkeler, bilginin yeniden örgütlenmesini ve anlamlandırılmasını sağlamaktadır. Ancak, özetleme yeterliğinin kazanılması, öğretimi gerektirmekte ve zaman almaktadır. Özellikle ilkokul öğretmenleri, özet yapma konusunda kendileri model olarak öğrencilerine özetlemeyi öğretmelidirler.

Egen ve Kauchak’a (1992) göre, özetleme stratejisinde şu basamaklar izlenmelidir (Ulusoy, Güngör, Akyol, Subaşı, Ünver, & Koç, 2003);

  1. Metindeki önemsiz bilgiyi tanıma ve çıkarma,
  2. Metindeki ana fikri belirleme ve kendi sözcükleriyle ifade etme,
  3. Her paragraftaki en temel cümleyi seçme ve yeniden ifade etme,
  4. Metnin ana fikri ve yan fikirleri arasındaki ilişkileri, anlamını bozmadan, çok kısa olarak bütünleştirme.

Özetleme ile ilgili bu öğretim, zaman alıcı olmakla birlikte, yapılan araştırmalar, özetlemenin hatırlama ve kavramayı artırdığını göstermektedir.

Bir diğer Örgütleme Stratejisi de Uzamsal Temsilciler oluşturmadır.

Uzamsal Temsilciler Oluşturma

Bilgiyi hiyerarşik bir biçimde şematize etme, konunun ana hatlarını çıkarma, kavram şeması (haritası) ve ağı oluşturma etkili örgütleme stratejilerinden bazılarıdır (Tay, 2002).

Ana Hatları Oluşturma: Bölümün, ünitenin, konunun ya da okuduğu herhangi bir metnin ana hatların oluşturma, öğrencinin, o konudaki temel fikir ve yan fikirler arasındaki ilişkileri görmesine yardım etmektedir. Pek çok kitapta bölüm, ünite ya da konu başlarında o bölümde, ünitede, konuda işlenecek temel başlık ve alt başlıklar verilmektedir. Böylece okuyucunun, o bölümde işlenecek olan anahtar fikir (başlık) ve alt fikirler (alt başlıklar) arasındaki ilişkileri önceden gözden geçirmesine yardım edilebilmektedir (Senemoğlu, 2002). Kitapların ya da tezlerin içindekiler bölümü de konuların anlaşılmasına yardımcı olmaktadır.

Tablo 1. Ana Hatları Oluşturma

    2. YARATICILIK ………………………………….………..21

2.1. Yaratıcılık Kavramı………………………………………21

2.2.Psikolojik Ekollere Göre Yaratıcılık……..………………25

    2.2.1. Psikanalitik Ekol……………………………25

    2.2.2. Hümanistik Ekol……………………………26

    2.2.3. Çağrışımcı Ekol…………………………….27

    2.2.4.Gestaltçı Ekol………………………………28

    2.2.5. Faktöriyalist Ekol………………………….28

2.3.
Yaratıcılığın Boyutları……………………………………29

    2.3.1. Yaratıcı Ürün………………………………30

    2.3.2.Yaratıcı Ortam……………………………..31

    2.3.3.Yaratıcı Süreç……………………………….34

    2.3.4. Yaratıcı Kişilik……………………………..38

2.4.Yaratıcılık ve Zeka……………………………………….42

2.5. Yaratıcılık ve Cinsiyet……………………………………45

Kaynak; Kaynak (2006, 8).

Tablo 1’de ana hatların gösterilmesine örnek görülmektedir. Örnekte, yaratıcılığa ait kavramlar ve bu kavramların özelliklerini gösteren alt başlıklar görülmektedir. Ana hat sayesinde öğrenci konuyu bir bütün olarak görebilmekte, alt kavramları ya da basamakları ve ilgili kavrama ait türleri bir arada görebilmektedir. Bu ise kolay kavramayı mümkün hale getirmektedir.

Anlamlandırmayı artıran stratejilerden örgütleme stratejisini burada tamamlayarak bir virgül koyuyoruz. Anlamlandırmayı artıran diğer stratejilere gelecek yazıda devam edilecektir. Yararlı olması dileğiyle saygılarımı sunuyorum.

KAYNAKÇA

Özakpınar, Y. (1998). Verimli Ders Çalışmanın Psikolojik Koşulları. İstanbul: Epsilon Yayıncılık Hizmetleri.

Rowntree, D. (2000). Nasıl Ders Çalışacağını Öğren. (S. Yeniçeri, Çev.) İstanbul: Okyanus Yayıncılık.

Senemoğlu, N. (2002). Gelişim Öğrenme ve Öğretim, Kuramdan Uygulamaya. Ankara: Gazi Kitabevi.

Tay, B. (2002). İlköğretim 4. ve 5. Sınıf Öğrencilerinin Sosyal Bilgiler Dersinde Sınıf Ortamında Kullandıkları Öğrenme Stratejileri. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Ulusoy, A., Güngör, A., Akyol, A., Subaşı, G., Ünver, G., & Koç, G. (2003). Gelişim vei Öğrenme (2. Baskı b.). (A. Ulusoy, Dü.) Ankara, Ankara: Anı Yayıncılık.

Yıldırım, A., Doğanay, A., & Türkoğlu, A. (2000). Okulda Başarı İçin Ders Çalışma ve Öğrenme Yöntemleri. Ankara: Seçkin Yayıncılık.

Eğitim kurumlarını farklı şekillerde değerlendirmek mümkündür. Kimine göre insanlığın gelişimi, toplumun zenginleşmesi, gelişmiş toplum olmanın gereği olarak değerlendirilirken, kimilerine göre ise insanların girişimciliğini engelleyen, onu dar kalıplara sıkıştıran, insan zihninin yaratıcı düşünmesini engelleyen durağan kurumlar olarak değerlendirilmektedir.

Aslında eğitim kurumlarını olumsuz değerlendirenler daha çok okulların program merkezli eğitim verdiği zamanlarda (örneğin günümüzden 50-60 yıl öncesinde) şiddetli eleştiriler getiriyorlardı. Program merkezli eğitim kurumlarında öğrencilerin kendi bireyselliğinden (ilgi ve yeteneklerinden) ziyade programlardaki hedeflere ulaşıp ulaşmadıkları daha önemliydi. Ancak insanoğlunun her bir bireyinin farklı ilgi ve yetenek alanlarında farklı düzeylerde olduğu gerçeği fark edilemediği için öğrencilerin tek seçeneği vardı, o da bütün derslerde başarılı olmak. Çok yetenekli oldukları halde okul başarıları düşük olan insanların sayısı fazlaydı ve bu durum eğitim kurumlarına yönelik yapılan eleştirileri bir noktada haklı kılıyordu.

Geleneksel eğitim anlayışının ve yapısının bazı toplumsal sorunları çözememesi ve ilerleme sağlayamaması da sorgulandı. Ayrıca bilimsel gelişmeye ve buna paralel olarak sosyal bilimlere (eğitim, psikoloji vb.) yönelik yapılan araştırmalara aktarılan kaynaklar arttıkça yeni bilgilere, sonuçlara ulaşıldı. Var olan eğitim yapısıyla toplumsal gelişmeye cevap verilemeyeceği görüldüğünde eğitimde yeni arayışlara gidildi. Eğitim programları güncellendi, eğitime farklı yaklaşımlar geliştirildi. Bunun sonucu olarak öğrenci merkezli eğitim yaklaşımları güçlendi ve benimsendi. Program merkezli yaklaşımdan öğrenci merkezli yaklaşıma bir geçiş yaşandı. Eğitimde bir noktada başarısızlıktan çok başarı ölçülür hale geldi. İnsanların farklı alanlarda farklı yetenek düzeylerinde oldukları gerçeği, insanların toplumda yeteneklerine uygun olarak yer edinmelerinin önünü açtı. Yani toplumsal hareketliliğin motorunu insanların yeteneklerine göre eğitim görmeleri ve çalışmaları oluşturdu.

Gelinen bu noktada eğitim programlarının öğrencinin sadece bilişsel gelişimini değil onun sosyal ve duygusal gelişimlerini de desteklemesi amaçlanmıştır. Bu amaca gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkelere göre daha çok yaklaşmıştır. Eğitim programlarının içine bilişsel gelişimi destekleyici kazanımların yanı sıra öğrencilerin her şeyden önce insan olduğu gerçeğinden hareketle onların hayatları boyunca işlerine yarayacak yaşam becerileri de eklemişlerdir. Öğrenci okul yılları boyunca eğitim programlarında yer alan bilişsel kazanımlar yanında çeşitli yaşam becerileri de edinmektedir. Hatta insan kaynağının önemini bilen ülkeler liderlik eğitimini bile okullarda vermektedirler. Liderlik eğitimi, zaman yönetimi, başarılı insanın temel özellikleri vb. gibi konulardaki beceriler okulla birlikte kazandırılmaktadır. Ülkeler geliştikçe, toplumlar her yönüyle daha karmaşık hale geldikçe eğitimin önemi daha da büyümektedir. Günümüzden 50-60 yıl önce eğitim kurumlarından yararlanmadan toplumda önemli bir noktaya gelmek mümkün olabiliyordu. Günümüzde ise iyi eğitimli ve özgün fikirleri olan kişiler daha genç yaşta zengin olabiliyorlar.

Ülkemizde ise durum maalesef gelişmiş ülkelerdekine paralel olamıyor. Bunun çeşitli nedenleri var kuşkusuz ancak birçok yazıya konu olan sınav odaklı eğitim eğitimimizin en kötü yanını oluşturmaktadır. İlköğretimin ilk birkaç yılı hariç öğrenciler sürekli bir sınav baskısı altında yetişmektedir. Bu baskıyı sadece öğrenciler değil, aileler, öğretmenler ve yöneticiler de yaşamaktadır. Sınav odaklı eğitim nedeniyle bilişsel yönden gelişmiş ancak duygusal, sosyal yönden zayıf kalmış, her zaman gereksinim duyacağı çeşitli yaşam becerilerinden yoksun gençler mezun olmaktadır. Bu durum sosyal hayatımıza zarar vermektedir. Daha ilköğretim yıllarında güzel yazı yazma alışkanlığı, güzel sanatlara hayranlık, zaman yönetimi, verimli çalışma becerileri, duygusal kararlılık, liderlik, kişisel ve sosyal sorumluluk alabilme, kendini ifade edebilme, sağlıklı iletişim kurabilme, ekip çalışması vb. gibi yaşam becerileri kazanması gerekiyor. Ortaöğretimde bunlara ek olarak kariyer planlaması, kariyer yönetimi vb. yeni beceriler edinerek mezun olması gerekiyor. Ancak bilişsel alandaki öğrenme performansına verilen önem öğrencinin diğer boyutlar açısından gelişmesini engellemektedir.

Sonuç olarak öğrenci merkezli eğitime geçmemize rağmen sonuçlar noktasında ülke olarak sıkıntılarımız bulunmaktadır. 21. Yüzyılda Türkiye’nin ve Türk gençlerinin dünyada biz de varız diyebilmesi için sadece bilişsel yönden değil, duygusal, sosyal vb. diğer yönlerden de yeteneklerinin her zerresinin iyi eğitilmesi, etkinlik temelli yani yaşantıya dayalı bir eğitim sürecinden geçmesi gerekmektedir. Türk gençliği kendini her yönüyle yetiştirerek, geliştirerek atalarına layık olabilir. Çünkü dünyaya medeniyet yayan ataları döneminin hep en iyileri arasında olmuştu. Sevgi ve saygılarımla…

Tarihe bakıldığında birçok devlet adamı, siyasetçi ve asker görülür. Ancak bunların çok küçük bir kısmı kişilik, ortaya koyduğu işler ya da elde ettiği zaferler bakımından diğerlerinden ayrılırlar. Bu insanlar çevrelerinden farklı olarak, imkânsız diye nitelenen işlerin yapılabilirliğini görüp, yapan insanlardır. Bu insanlar lider insanlardır.

lider3

Bu yazıda liderlik ve liderlerde gözlenen özellikler hakkında bilgi verilmeye çalışılacaktır. Kuşkusuz liderlik konusu bir yönetim bilimi konusu olarak çok geniş, üzerinde çokça bilimsel araştırma yapılmış bir konudur. Liderlik üzerine kuramlar geliştirilmiş, değişik bakış açılarından çözümlemeler yapılmıştır. Bu yazıda liderliğe ait kuram ve görüşlere yer verilmeyecektir. Çünkü çok çeşitli kuram ve görüşler vardır ve bir yazı konusu olamayacak kadar geniş bir konudur. Sadece liderlik tanımları ve liderlerin özellikleri konularında bilgi verilmeye çalışılacaktır.

Liderlik Nedir?

Liderlik kelimesi dünya literatürüne 14. Yüzyılda girmiştir. 1950’lerden sonra yoğunlaşmaya başlayan liderlik araştırmalarıyla birlikte birçok tanım yapılmaya başlanmıştır (Gürsel & Negiş, 2003). Bu tanımlardan bazıları burada sunulmuştur. Lider, bireyleri ortak hedeflere yönelten, hedefleri benimseten, bireyler arası köprüyü oluşturan, dağınık güç ve bilgiyi bir araya toplayıp sinerji yaratan kişidir (www.msxlabs.org, 2012). Liderlik, başkalarının davranış, tutum ve düşüncelerini etkileme yeteneğidir (Güney, 1999). Liderlik, grubu etkileme ve peşinden sürükleme gücüdür. Liderlik ortak amaçlar için birleşen insanları, amaçları gerçekleştirmek için güdüleme, etkileme ve bu insanların davranışlarını ve çabalarını gönüllü olarak amaçlara yönlendirme sürecidir (Gürsel & Negiş, 2003). Liderlik, karşılıklı davranış ve fikir birliği ile yapıyı harekete geçirmek ve bu hareketi devam ettirmektir (Zel, 2001). Liderlik, insanları peşinden götürebilme ve onlardan yapmalarını istediği şeyi kendi istekleri ve işbirliği ile yaptırabilme sanatıdır. Kişileri sınıflandırma, özendirme, esin verme, hedef, amaç belirleme yeteneği ve becerisidir (Gürsel & Negiş, 2003). Liderlik, belirli şartlar altında belirli kişisel veya grup amaçlarını gerçekleştirmek üzere, bir kimsenin başkalarının faaliyetlerini etkilemesi ve yönlendirmesi sürecidir (Koçel, 1998). Liderin toplayıcı, bütünleştirici ve işbirliği ruhunu yaratıcı nitelikleriyle, örgütün yaşayıp gelişmesi için gerekli olan atmosferi sağladığı kabul edilmektedir. Lider, yaratıcı ve yenilikçi olduğu kadar, gerçekçi olmak zorundadır. Hayali hedefler ve aldatıcı ilgi gösterileri, örgüte güveni sarsar, moral bozucu etki yapar (Budak & Budak, 2004). Lider, aynı sistemde görev yapan kişileri belirli amaçlar (örgütün genel amaçları) doğrultusunda etkileyen, yönlendiren ve değiştiren; özellikle de insan ilişkilerine dayanan sosyal yetkiyi kullanan kişidir (Yakut, 2006). Liderlik insanları harekete geçirme etkisidir. Liderlik işyerinde diğer insanları çalıştırma sanatıdır (www.danielgoleman.info, 2012). Geleneksel bakış açısına göre liderliğin temelinde güç vardır. Bunun anlamı kişiliğin gücünün grubu yönlendirdiğidir. Bilinen liderlik tanımlarının temelindeki “güç” yerine gelecekte “yaratıcı düşünme” liderliğin yeni temeli olabilir (McCrimmon, 2012). Bu tanımları daha da artırmak mümkündür. Ancak sosyal bilimler için belirli bir konuda uzlaşılan tanım zaten pek mümkün değildir. Sosyal bilimlerin doğası gereği farklı bakış açıları ve bu bakış açılarına göre farklı tanımlar geliştirilmesi mümkündür.

lider4

Lider ya da liderlik konusunun kavram olarak karıştırıldığı konulardan biri de yöneticiliktir. Yöneticilik ve liderlik kavramlarının birbirlerinin yerine kullanıldığı görülmektedir. Oysa ikisi farklı kavramlardır.

Lider mi Yönetici mi?

Liderlik ve yöneticilik arasındaki farklılığı tablo olarak göstermek anlaşılması açısından yararlı olacaktır. Liderlik ve yöneticilik arasındaki farklar şu şekilde gösterilebilir (Akdemir, 2007);

Lider Özellikleri

Yönetici Özellikleri

Yenilikçidir Yöneticidir
Farklılık yaratır Düzeni Sürdürür
Geliştirici Koruyucu
Birey merkezli Sistem ve yapı merkezli
Güveni özendirici Kontrol eğilimli
Uzun bakış açısı Kısa bakış açısı
Ne ve niçin önemlidir Nasıl ve ne zaman önemlidir
Çevreye bakış Alt yönetsel kademelere bakış
Mevcut durumu sorgulama Mevcut durumu kabul etme
Kendisinin elemanları Yerleşik normlara uygun gören
Doğru iş yapan İşi doğru yapan

Tabloda görüldüğü üzere, iki kavram birbirlerinin yerine kullanılsa da aslında aralarında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Liderlik ve yöneticilik arasındaki farklar liderin bazı özelliklerinin diğerlerinden farklı olması gerektiği sonucunu doğurur. Başka bir ifadeyle lideri lider yapan özellikler.

lider1

Liderin Özellikleri

Liderlik tanımlarında olduğu gibi iyi bir liderde bulunan özellikler de zamana, sınıflandırmaya ve ele alınan ölçüte göre değişmektedir. Buna rağmen öne çıkan lider özellikleri vardır. Bir liderin sahip olması gereken nitelikleri ana hatlarıyla şöyle sıralayabiliriz (Budak & Budak, 2004);

  1. Cesaret,
  2. Uyuşukluğu ve engellemeleri göğüsleyebilecek irade gücü,
  3. Dünyadaki değişimlere ayak uydurabilecek düşünme esnekliği,
  4. Bilgi ve deneyim,
  5. Amaca ve göreve bağımlılık ve bütünlüğü sağlayabilme.

Ralph Stogdill, 1904 ve 1947 yılları arasında yapılan 124 deneysel çalışmayı analiz etmiştir. Stogdill, liderlerin izleyicilerden farklı olan beş temel özelliğini belirtmiştir (Kerim, 2010). Bunlar;

  1. Kapasite (Zekâ, dikkatli olma, orijinallik ve yargılama),
  2. Başarı (Eğitim, bilgi ve atletik başarı),
  3. Sorumluluk (Bağımlılık, girişim, kendine güven ve üstün olma isteği),
  4. Katılma (Etkinlik, sosyallik, işbirliği),
  5. Konum (Sosyo-ekonomik konum ve popülarite).

Günümüzün modern çağında, bir liderde olması gereken temel liderlik özelliklerinden bazılarını şöyle sıralanmaktadır (Kerim, 2010);

  1. Lider kendisini tanımalıdır,
  2. Lider dinlemesini bilmelidir,
  3. İşinde uzman olmalı ve işleri basitleştirmelidir,
  4. Grup üyelerini iyi tanımalı ve güvenmelidir,
  5. Amaçları belirlemelidir,
  6. Doğru ve hızlı karar almalıdır,
  7. Sonuçları denetlemelidir,
  1. Demokratik olmalı, grup üyelerini karara katmalıdır,
  2. Zıt görüşleri davet etmelidir,
  3. Lider geleceği görebilmelidir, geleceğin getireceği olumsuzluklara karşı sürekli olarak tetikte olmalı ve sağduyulu planlar yapmalıdır,
  4. Ödün vermeyeceği amaçlar için, sabırlı, kararlı ve yüreklilikle direnmelidir,
  5. En zor koşullarda bile umutsuzluğa kapılmamalı, çevresine sürekli güven vererek morali yüksek tutmalıdır,
  6. Lider her şeyden önce tasarımcı olmalıdır,
  7. Lider varsayımları test etmeli ve açığa çıkarmalıdır,
  8. Alçak gönüllü olmalıdır,
  9. Zamanı iyi kullanmalıdır,
  10. Lider dürüst ve erişilebilir olmalıdır,
  11. Çalışanlarının moralini yüksek tutmalıdır,
  12. Takım çalışmasını ve birlikteliği özendirmelidir,
  13. Gerektiği zaman risk almalıdır,
  14. Hedefleri ve standartları belirlemelidir,
  15. Aşırı denetleme yapmamalıdır ve eleştirmekten korkmamalıdır.
  16. Eleştirilmekten korkmamalıdır.

J. Keith Londen, liderlik konusundaki bir yazısında ideal bir liderde görmek istediği yetenekleri ve kişiliği şöyle özetlemektedir (Budak & Budak, 2004).

  1. Bir lider geleceği görebilmelidir, geleceğin getireceği belirsizlik ve risklere karşı sürekli olarak tetikte olmalı ve sağduyu ile planlama yapmalıdır.
  2. Bir lider hiçbir zaman ödün vermeyeceği amaçları engelleyecek çabalara karşı sabır, kararlılık ve cesaretle karşı koymalıdır.
  3. Bir lider en zor koşullar altında bile ümitsizliğe kapılmamalı, böyle bir durumda çevresine güven vererek morali yüksek tutmalıdır.
  4. Bir lider ortaya çıkan sorunları, ne kadar büyük ve ne kadar beklenmedik olursa olsun, yaratıcı zekâsı ve akılcı yaklaşımı ile çözümleyebilmelidir.
  5. Profesyonel bir lider, bilgi ve deneyimleriyle çevresindekilerin amaca yönelik çalışmalarına ve çevresindeki kişilerin yeteneklerinin geliştirmelerine yardımcı olmalıdır.
  6. Bir liderin, çevresinin saygısını ve güveninin kazanması için adil olması, ahlak ve ilke sahibi olması gereklidir.

Literatürden de anlaşılacağı gibi liderler sıradan insanlardan farklı özelliklere sahiptirler. Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük liderler bu tanımların da ötesindedir. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk sadece mesleği olan askerlik alanında değil, gerçekleştirdiği siyasal ve sosyal yeniliklerle çağının çok ötesinde bir öngörüye sahip olduğunu kanıtlamıştır. Mustafa Kemal Atatürk birçok alanda bilgisi ve yeteneği ile tarih sahnesinde çok az insanın yapabildiğini başarmıştır, o da Türkiye Cumhuriyeti gibi modern bir devlet kurmuş olmasıdır. Atatürk’ün çağının ötesinde olan en büyük vizyonu ise “Ne mutlu Türküm diyene” sözünde vücut bulmuştur. Bu sözün vizyonuna birleşerek tek bir Avrupa devleti olmayı isteyen Avrupalılar bile ulaşamamıştır. Bu yüzden “Ne mutlu Türküm diyene” vizyonuna sadık kalarak, muasır medeniyetlerin üstüne çıkma ülküsünden asla taviz verilmemelidir.

Öte yandan yeni ve büyük liderler meydana çıkarmak için yukarıda sayılan nitelikleri geliştirecek sosyal faaliyetlere ağırlık verilerek, bazı Avrupa ülkelerinin nüfusundan çok olan çocuklarımız ve gençlerimizden Türkiye’yi daha ileri götürecek, dünya çapında liderler çıkarılmalıdır. Bu ise ders programları ile bütünleştirilmiş, örtük liderlik programları ile sağlanabilir. Bütün okurları konunun önemi üzerinde düşünmeye davet ediyor, saygılarımı sunuyorum.

KAYNAKÇA

  1. (2012, 02 8). www.msxlabs.org: http://www.msxlabs.org/forum/soru-cevap/211928-liderlik-ozellikleri-nelerdir.html adresinden alınmıştır
  2. (2012, 02 08). www.danielgoleman.info: http://danielgoleman.info/2012/what-is-leadership-3/ adresinden alınmıştır
  3. Akdemir, T. (2007). KARA HARP OKULUNDA OKUYAN VE OLİMPİK SPOR TAKIMLARINDA YER ALAN 4. SINIF ÖĞRENCİLERLE, YER ALMAYAN ÖĞRENCİLERİN LİDERLİK ÖZELLİKLERİNİN ARAŞTIRILMASI. Yükseklisans Tezi, Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, İstanbul.
  4. Budak, G., & Budak, G. (2004). İşletme Yönetimi (5. Bası b.). İzmir: Barış Yayınları.
  5. Güney, S. (1999). Davranış Bilimleri Açısından Atatürk’ün Liderliği. Ankara: Ocak Yayınları.
  6. Gürsel, M., & Negiş, A. (2003). Liderlik ve Rolleri. M. Gürsel, H. Izgar , V. Altınok, Ş. Kesici, H. Bozgeyikli , A. Sürücü, & A. Negiş içinde, Endüstri ve Örgüt Psikolojisi (s. 58-59). Konya: Eğitim Kitabevi Yayınları.
  7. Kerim, N. (2010). İSTANBUL İLİ AVRUPA BÖLGESİNDE KAMU VE ÖZEL HASTANELERİNDE ÇALIŞAN YÖNETİCİ HEMŞİRELERİN LİDERLİK DAVRANIŞ ÖZELLİKLERİ. Yükseklisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, İstanbul.
  8. Koçel, T. (1998). İşletme Yöneticiliği (6. Baskı b.). İstanbul: Beta Basım Yayım Dağıtım.
  9. McCrimmon, M. (2012, 02 08). 02 08, 2012 tarihinde www.leadersdirect.com: http://www.leadersdirect.com/leadership-defined adresinden alındı
  10. Yakut, Ö. (2006). EĞİTİM YÖNETİCİLERİNİN LİDERLİK DAVRANIŞLARI VE KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİLERİN İNCELENMESİ (Küçükçekmece İlçesi Örneği). Yükseklisans Tezi, Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.
  11. Zel, U. (2001). Kişilik ve Liderlik. Ankara: Seçkin Yayıncılık.

Günümüzün karmaşık dünyasında, genel geçer kabul gören eğitimin ya da kişisel özelliklerin yanı sıra yaratıcılık, çok değer verilen bir özellik haline gelmiştir. Bilgi çağında yaratıcılık her zamankinden daha hayati bir öneme sahiptir. Günümüz iş yaşamında yaratıcı insanların katkıları ve buldukları çözümler büyük yararlar sağlamaktadır. Bir otomobil fabrikasında tasarım mühendislerin eseri olsa da, orada çalışan işçilerin sürece katılarak yaratıcı becerilerini işe koşmaları sayesinde şirketler büyük tasarruflarda bulunmakta ya da verimliliklerini arttırmaktadırlar. Artık bütün dünya yaratıcı bir insanın kendileri için ne kadar büyük bir yarar sağladığının farkındadır.

Yaratıcı düşünme neden önemlidir? Yaratıcı düşünmenin bazen tehlikeli olduğu belirtilmiş, bazen de yaratıcı düşünme, insanı başarıya götüren, zihinsel fonksiyonlarını en iyi şekilde geliştiren bir yetenek olarak görülmüştür. Yaratıcı düşünme yeteneği gerçekten çok büyük bir kuvvettir. Yaratıcı düşünme sayesinde insanlık televizyonu, radyoyu, bilgisayarı, uzay gemisini kazanmıştır. Edebiyat, sanat, müzik ve mimari eserler onun sayesinde doğmuştur. Yaratıcı düşünme, zihinsel yönden sağlıklı olabilmek açısından önemli olduğu kadar, eğitimde ve mesleki alanda başarı için de gereklidir.

Yaratıcılık süreci, tüm duyuşsal ve düşünsel etkinliklerde, her türlü çalışma ve uğraşın içerisinde vardır. Yaratıcılık yalnız sanatsal süreçlerde ya da sanat eğitimi ve öğretimine ilişkin etkinliklerde rol oynayan bir yeti olmayıp, insan yaşamının ve insanlığın gelişiminin tüm yönlerinde yer alan temel bir yetenektir. İnsan tarafından tamamlanmış her işte yaratıcılık temel öğe olarak bulunmaktadır.

Literatüre bakıldığında yaratıcılık kavramının uzun süre, sanat ve bilim ile birlikte kullanıldığı görülür. Yine geçmiş literatürde yaratıcılık, güzel sanatlar, sanatçılar, bilim ve teknikte yeni buluşlar yapan bilim adamları veya mucitlere özgü bir ayrıcalık, bir sihir olarak düşünülmekteyken, artık günümüzde her bireyde, yaşamın her düzeyinde var olan bir yetenek olarak kabul edilmektedir. Genetik faktörler ile birlikte kişilik özellikleri, toplumsal ve kültürel etmenler yaratıcı yeteneğin gelişmesini etkilemektedir.

    Okullar yaratıcı düşüncelerin köreltildiği kurumlar olarak değerlendirilmekle birlikte aynı zamanda yaratıcılıklarının geliştirilebileceği bir potansiyeli de sunmaktadır. Günümüz eğitim anlayışında öğrenciyi merkez alan yaklaşımların kabul görmesiyle birlikte bu potansiyel daha iyi anlaşılmaktadır. Son olarak Milli Eğitim Bakanlığı ilköğretim programını değiştirmiş ve derslerin ortak amaçları arasına yaratıcı düşünmenin geliştirilmesini bir amaç olarak koymuştur.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaratıcı düşünmenin geliştirilmesini ders programlarına amaç olarak koyması ile her şey halledilmiş olmamaktadır. Sonuçta bu amacı gerçekleştirmede öğretmenler ve yöneticiler çok önemli görevler yüklenmektedirler. Yıllar yılı devam eden öğretim programlarından sonra alınan bir karar ile çocukların ve gençlerin yaratıcı düşünme yeteneklerinin gelişeceğini söylemek iyimserlik olur. Çünkü öğretmenlerin bu yeni amaç doğrultusunda hizmetiçi eğitimden geçirilmesi, kendilerini yenilemeleri ve bazı eski alışkanlıklarını terk etmeleri gerekmektedir. Bunun dışında Türk Milli Eğitim Sisteminin sınav temelli (OKS ve ÖSS) oluşu bu amaçlara ulaşmayı engelleyen önemli unsurlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Türkiye’de yaratıcı düşünme konusu üzerinde yeterince araştırmalar yapılarak Türk milletinin yaratıcı düşünme konusundaki durumu yeterince incelenememiştir. Bu noktada eğitim kurumlarındaki durum da genel olarak yeterince araştırılamamıştır. Okulların yaratıcı düşünme potansiyeli dikkate alındığında mevcut durumun bilinmesinin önemi ortaya çıkmaktadır.

Konunun bir de ekonomik boyutu vardır. Çok uluslu şirketler konunun önemini çok önceden kavradıkları için bünyelerinde birçok milletten yetenekli insanları istihdam etmektedirler. Türkiye’de de önemli şirketler konunun önemini kavrayarak personelini yaratıcı düşünme eğitimine almakta, onların potansiyelinden daha fazla yararlanma noktasında eğitim yatırımları yapmaktadırlar. Çünkü yaratıcı düşünme düzeyi yüksek personel, daha fazla verim ve dolayısıyla daha fazla gelir demektir. Son yıllarda hızla gelişen Kayseri ve Kayserili şirketlerin de konunun önemini kavrayarak yaratıcı düşünmeye önem vermeleri, personellerini bu konuda eğitimlere tabi tutmaları büyük yarar sağlayacaktır. Günümüz ekonomi dünyası küresel rekabet çağına dönüşmüştür. Bu acımasız yarışta yaratıcı düşünme düzeyi yüksek personel her zaman büyük üstünlük sağlayacak bir unsurdur. Bu nedenle yaratıcı düşünme konusu büyük önem taşımaktadır.