Kategori

Güncel

Kategori

Günümüz dünyasının özelliklerinden biri de iletişimdeki gelişimdir. Burada öne çıkan özellikler ise iletişimin kolaylaşması, hızının artması ve maliyetinin düşmesidir. Ancak bu özellikler her ne kadar insanların lehine gibi görünse de bu gelişim aynı zamanda büyük riskler taşımaktadır. Risk iletişim alanındaki gelişim değil daha çok ve özellikle kitle iletişim araçlarının kontrolü ve bu araçların nasıl kullanıldığı noktasındadır. Çünkü günümüzde kitle iletişim araçları kamuoyu oluşturmadan tutun da insanların tüketim alışkanlıklarını hatta zevklerini bile biçimlendirecek bir araç olarak kullanılmaktadır. Örneğin internet hem bir bilgi kaynağı hem de bilgi kirliliğinin yoğun yaşandığı yer durumundadır. Günümüz insanı doğru bilgiye ulaşma konusunda güçlükler yaşamaya başlamıştır ve bu durum zaman ilerledikçe daha kötü olacak gibi görünmektedir.

İletişim kanallarının belirli bir amaç için kullanımı psikolojik savaş olarak adlandırılabilir. Bu anlamda psikolojik savaşın ne olduğunun bilinmesi iletişimin gücünü daha iyi anlamamız açısından önem arz etmektedir.

Psikolojik Savaş hakkında birçok kaynak olmakla birlikte tümüne yer vermemiz mümkün değildir. Ancak kısaca önemli noktalara değinerek bir fikir oluşturmaya çalışacağım. Psikolojik savaş, karşı ülke halkının ve askeri güçlerinin direnme gücünü zayıflatmak, moralini bozmak birlik ve bütünlüğünü yıpratmak amacıyla yürütülen propaganda çabaları. Karşı tarafın iç sorunlarının abartması, askeri başarısızlıklarının vurgulanması, acılarının sergilenmesi, kültürel nüfuzla gençlerinin etkilenmesi gibi yöntemler kullanılmaktadır. En önemli araç, propaganda ve sansürdür.

Görüldüğü üzere propaganda ve sansür psikolojik savaşın en etkili araçlarıdır. Propaganda tarifine geçmeden önce psikolojik harekât kavramına değinmekte yarar vardır. Psikolojik harekât, savaş ve barış zamanında, politik ve askeri hedeflere ulaşmak için, dost, düşman ve tarafsız çevrelerde, uygun tutum ve davranış ortamı yaratmak amacıyla planlanan ve uygulanan, siyasal, ekonomik ideolojik ve askeri faaliyetleri kapsayacak şekilde planlanan ve uygulanan her türlü psikolojik etkili faaliyetlerdir. Psikolojik savaşı düşmana karşı bir kitlesel hipnoz faaliyeti olarak görmek mümkündür. Saldırgan emelleri taşıyan düşman, kurbanına karşı yönettiği psikolojik savaşta onu uyutma, aldatma, uyanıp tedbir ve tepkiye yönelmesini önleyecek uyuşturma, zehirleme gayretlerini sürdürür. Düşmanın psikolojik savaşla almak istediği ilk sonuç kurban seçilen ülke halkının, aydınlarının, yöneticilerinin salim, serinkanlı muhakeme yeteneğini, itidalini bozmak mümkün olan en büyük boyutlar içinde bu insanları kızgın, kırgın, karamsar, ümitsiz, memnuniyetsiz, kendi değer ve sistemlerine karşı inançsız ve güvensiz hale getirmektir. Kendi devletine, milletine, topluma karşı körü körüne bir yıkıcı tavra, açık düşmanlığa veya umursamazlığa dönüştürür. Bu safhada saldırının hedefi milletin yönetici kadroları, kendi halkı, kendi toplumu, kendi teşkilatı üzerinde fikri, ruhsal, manevi yönden etkili bir rehberlik ve deneticilikten yoksundur.

İnsanlık tarihinde üç dönem vardır. Bunlar kölelik dönemi, işçilik dönemi ve bugün yaşanan özgürlük dönemidir. Özgürlük döneminde güç odakları, denetimi ellerinde tutabilmek için baskı, tehdit ve korkutma yöntemleri yerine daha çok propagandayı kullanmaya başladılar. Günümüzde hâkimiyet, silah ve kol gücünden çıkarak bilgi ve teknolojinin eline geçti. Bilgi ve teknolojiye sahip olup onu en iyi kullananlar hükmetmeyi başaracaklardır.

Psikolojik Savaşın Stratejik Amaçları

Bilginin en büyük güç olarak kullanılacağı geleceğin savaşlarında, psikolojik savaşların amaçları daha büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle psikolojik savaşın stratejik amaçlarını kavramanın çok önemli olduğunu bilmeliyiz.

  1. Düşmanın siyasi, ekonomik, sosyal ve moral bakımından zayıflığı istismar edilerek onun savaş gücünü zayıflatmak.
  2. Kurtarılan bölgeleri teşkilatlandırıp kontrolü kolaylaştırmak,
  3. Düşmanın yenilgisini sağlamak için düşünce, heyecan, eğilim ve davranışlar üzerine ısrarlı etkiler yaparak; direniş ve savaş azmini kırmak, morali bozarak manevi çöküntüye uğratmak ve korku duygusunu uyandırarak cesaretlerini kırmak.

Psikolojik Savaşın Taktik Hedefleri

  1. Toplumda itaat duygusunu artırmak,
  2. Uluslar arası kamuoyunu yanıltmak,
  3. Halkla yönetim arasını açmak,
  4. Komutanları yanıltmak,
  5. Kültür değişimini sağlamak,

Psikolojik savaş ve propaganda konusundaki ikinci yazımızda psikolojik savaşın taktik hedefleri konusunu ve propaganda konusunu açıklamaya devam edeceğiz. Özellikle kavramlar hakkında doğru bilgi sahibi olunduğunda yapılması gerekenler daha net olarak görülebilecektir. Ancak şimdilik şu kadarını söyleyelim, Türk milleti milli ülkü etrafında kenetlendiğinde onu hiçbir güç engelleyemez. Çünkü inanmış bir insanı ve inanmış insanlar topluluğunu hiçbir güç engelleyemez. Türk milleti inandığı zaman neler yapabildiğini tarih boyunca göstermiştir, yine gösterir. Sevgilerimle…

Not: Özellikle psikolojik savaşın ve propagandanın ülkeler üzerindeki etkilerini görmek isteyen okurlarımız, Sayın Banu AVAR’ın TRT 1’de gösterilen “Sınırlar Arasında” programını mutlaka izlemelidir. Bu programda, bizim teorik olarak anlatmaya çalıştığımız konuların pratikteki uygulanışı gösterilmektedir.

Kaynakça:

  1. Tarhan, Nevzat. (2002). Psikolojik Savaş (Gri Propaganda). (ikinci baskı). Timaş Yayınları, İstanbul.

Devletler arasında durgunlaşan ticaret hacmini genişletmek için ilgili devletler nezlinde birtakım ticari kolaylıklar içeren anlaşmalar imzalanmaktadır. Geçmişte kapitülasyonlar olarak adlandırılan bu sistemde devletler ticari ilişkileri kolaylaştırmak adına birbirlerine ekonomik, sosyal ve hukuki birtakım ayrıcalıklar tanırlardı. Ancak devletler arasında güç dengesi bozulduğunda kapitülasyonlar güçlü devletler lehine bir ayrıcalığa dönüşmekteydi. Böylece güçsüz devletler güçlü devletlerin açıkça ham madde ve Pazar alanı haline gelirdi.

Devletlerarası ilişkiler mütekabiliyet yani karşılılık ilkesine dayanmak zorundadır. Tarih boyunca devletlerarası ilişkilerde temel belirleyici etken ekonomi olmuştur. Ekonomik ilişkilerde mütekabiliyet ülkesi işlemezse o zaman bir devlet sömürgeci, öbür devlet de hammadde ve Pazar haline dönüşür. AB – ABD Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı antlaşması bu iki gurup devletin serbest ticaret anlaşması yoluyla küresel üstünlüklerini muhafaza etme çabası olarak değerlendirilmelidir.

Soğuk savaş sonrası dönemde hâkim gücün olmadığı tek kutuplu bir dünya düzeni oluşmuştu. ABD, o zamana dek hiçbir devletin sahip olamadığı bir küresel üstünlüğe ulaşmıştı. Kapitalizmin zaferi olarak adlandırılan bu dönemde ABD’li stratejistleri ilgilendiren en önemli mesele ABD’nin küresel üstünlüğünün nasıl devam ettirileceği meseleydi. Yani kapitalizm 21. Yüzyılın rakipsiz tek gücü idi. Ancak en büyük rakibi de yine kendisinin rehavete kapılma kaygısı idi. Bazı stratejistlerin belirttiği gibi kapitalizmin tek ve en büyük rakibi yine kapitalizmdi.

AB ülkelerinde ise geçen yüzyılda iki büyük dünya savaşının merkezine yer almanın getirdiği travma devam ediyordu. Avrupa tekrar eski gücüne kavuşmanın çabası içindeydi. Bu nedenle Avrupa Birliğinden Avrupa birleşik devletlerine gitmek için yoğun bir çaba harcanmaktadır. Avrupa birliğinden istenilen verimin alınamamıştır. Birlik ülkeleri daha ortak bir anayasa ve ortak bir para birimi konusunda anlaşamamış durumdadır. Avrupa birliği ülkelerinde ciddi ekonomik krizler meydana gelmektedir. Ekonomik durgunluğa reçete olarak sunulan Avrupa birliği, daha büyük ekonomik sıkıntılar meydana getirmektedir.

20. yüzyılın sonlarına doğru Sovyet tehdidinden kurtulan AB ve ABD’nin bu zafer sarhoşluğu çok pahalıya sebep olmuştur. 1990ların sonuna doğru ABD’de Türkiye büyüklüğünde şirketler batmıştır. 1990’ların sonunda Çin büyük bir atlımla ve önlenemez bir şekilde yükselişe geçmiştir. Pasifik bölgesinde ABD’nin etki alanına kısıtlayan faaliyetlere başlamıştır. Günümüzde ise dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline gelmiştir. Çin sadece ekonomik anlamda değil askeri alanda da ABD ile rekabet edecek seviyeye gelmiştir. 1990’ları büyük bir krizle atlatan Rusya da son 10 yıldır büyük bir atağa geçmiştir. Son yaşanan hadiselerden de anlaşıldığı kadarıyla ABD dünyanın patronu olma özelliğini büyük oranda kaybetmiştir.

Çin’in önlenemez yükselişi ve Rusya’nın bu yarışta ben de varım demesi AB ve ABD’yi önlem almaya zorlamaktadır. Temmuz 2013’te başlayan ve Mayıs 2014 itibariyle 5. tur görüşmeleri yapılan TTIP müzakerelerinin 2016 sonu veya 2017 yılı başında tamamlanarak anlaşmanın yürürlüğe girmesi bekleniyor. ABD ve AB arasında bir ticaret anlaşması konusu yaklaşık 10 yıldır birçok alanda konuşuluyordu. 2008’deki ekonomik kriz, ABD ve AB’li yetkilileri harekete geçiren bir etken oldu. Küresel ekonominin yüzde 47’sine karşılık gelen AB ve ABD, önümüzdeki dönemde ticaretin, hizmetlerin ve kamu alımlarının serbestleştirilmesini ve yatırımların korunmasını içeren yılda yaklaşık 1 trilyon dolarlık mal ve hizmet ticaretini ilgilendiren kapsamlı bir ticaret anlaşmasını müzakere etmeye başlayacaktır. Buna göre AB ekonomisin 119 milyar Euro, ABD ekonomisinin is 95 milyar Euro büyümesi amaçlanmaktadır.

ABD-AB bölgesi dünya nüfusunun yüzde 10’una sahiptir. Dünya ekonomik üretiminin yüzde 50’si ve dünya ticaretinin yüzde 30’u bu bölgeden kaynaklanmaktadır. ABD ve AB arasında bugün çok güçlü ekonomik ilişkiler bulunmaktadır. Aralarındaki ticaret hacmi yıllık 613 milyar dolar civarındadır. Serbest ticaret ve yatırım anlaşması ile bu ilişkiler daha da derinleşecektir. Güçlerini birleştiren ABD ve AB, küresel ekonomi üzerindeki üstünlüğü güvence altına alınacaktır. Anlaşmanın kapsadığı alan çok geniştir. Ticaret, yatırım, vergileme, patentler, telif hakları, ilaçlar, devletin yetkileri vs. ile ilgili düzenlemelerde, sermaye gruplarına (şirketlere) çok geniş, bazılarına göre sınırsız serbestlik sağlanmaktadır. İmzalayan devletler, bu alanı ileride de daraltmamayı, kısıtlamamayı üstlenmektedir. Ayrıca bu anlaşmayı imzalayan devletin anlaşmadan vazgeçmesi mümkün değildir.

AB – ABD Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı anlaşması Çin’i durdurmaya yönelik bir çalışmadır. 2014 itibariyle 1.368 milyon nüfusa sahip olan Çin, 10,4 trilyon dolara yakın GSYH büyüklüğü ile ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisi konumunda yer almaktadır. Çin’in son 40 yılda muazzam bir büyüme kaydetmesi AB ve ABD’nin küresel ticaret üstünlüğünün sarsılmasına sebep olmuştur. Artık dünyada Çin mallarının girmediği ülke yoktur. Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı anlaşması ile Çin’in engellenemez yükselişine darbe indirilmesi amaçlanmaktadır.


Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı anlaşmasında daha halledilmesi gereken birtakım pürüzler bulunmaktadır. Bu pürüzlerin başında GDO’lu ürünlerin ticareti gelmektedir. ABD’de GDO’lu ürünlerin satışında herhangi bir kısıtlama yoktur. AB ülkelerinde ise GDO’lu ürünlere karşı çok ağır yasal hükümler bulunmaktadır. ABD, AB ülkelerinde GDO’lu ürünlerin ticaretiyle ilgili yasal güvence istemektedir.

Dünya Bankasının Yatırım ve Ticaret uzmanları tarafında oluşturulan uluslararası tahkim kurlu, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı anlaşmasının temel mantığını oluşturmaktadır. Bu anlaşmaya taraf olanlarda yaşanan hukuki sorunlarda yargı yetkisini ulusal mahkemeler yerine, tahkim kurulları çözecektir. Tahkim kurulları ise, sadece yabancı şirket ve yatırımcıların haklarıyla ilgilenecektir. Tahkim hakemleri, genellikle uluslararası şirketlerin hukukçularından oluşacaktır. Bu mahkemelerde alınan kararlar kesindir ve temyiz yolu kapalıdır. Tahkim kurulları zaman içinde çeşitli konularda içtihat oluşturabilirler; dolayısıyla “özgün yasa” tahkim hakemleri tarafından belli doğrultularda yorumlandığında, fiilen değişmiş olacaktır. Bu tür uygulamaların yasama organı tarafından düzeltilmesi ve iptali mümkün değildir. Dolayısıyla tahkim kurulları dokunulmazlık kazanacaktır.

Anlaşma, yazımızın başında belirttiğimiz gibi gelişmiş ülkelerin ihracat ve rekabet üstünlüğünü tek yanlı koruma özelliğine sahiptir. Gelişmemiş ülkelerde sermaye ihracatı mümkün olmadığından anlaşma gelişmiş ülkeler rehine çok önemli sonuçlar doğuracaktır. Ayrıca getirilen hukuki düzenleme ile gelişmiş ülkeler, gelişmemiş ülkelerin kaynakları hiçbir yasal engelle karşılaşmadan tüketilebilecektir. Üstelik sermaye akışının gümrük engeline takılmadan yer değiştirmesiyle gelişmemiş ülkelerden elde edilen gelirin neredeyse tamamı gelişmiş ülkelere aktarılacaktır.

Dünyanın geleceğine ilişkin değerlendirmede bulunmak için günümüzün mevcut verilerinden yaralanmak gerekmektedir. Geçen sayımızdaki yazımızda mevcut sorunları genel olarak değerlendirmiştik. Bu yazımızda ise dünyanın geleceğine yönelik karamsar tabloların oluşmasına dayanak oluşturacak verilerden yaralanacağız.

Dünyada hiç tükenmeyecek gibi duran kaynakların aslında bir dayanma kapasitesi bulunmaktadır. Bu kapasiteyi zorlayan insanların ihtiyaç algılamalarındaki değişikliliklerdir. İnsanların daha fazlasını isteme ve tüketme isteği doğal kaynakları geri dönüşü mümkün olamayan biçimde tükenmesine neden olmaktadır. Aslında dünyada doğal sistemlerin ana sigortası doğal kaynaklardır.

Doğal kaynakların önemine ilişkin örnekler

  • Yapılan araştırmalara göre ormanların yaz aylarında hava sıcaklığını 5–8,5oC arasında düşürmekte, kış aylarında ise 1,6–2,8oC arasında yükseltmektedir.
  • İyi gelişmiş 100 yaşındaki bir kayın ağacının yaklaşık 800.000 yaprağı tespit edilmiştir. Bu ağacın 5000 m3 havayı temizlediği, bu tek ağacın kesilip ortadan kaldırılması halinde aynı işlevi yerine getirmesi için 2700 fidan dikilmesi gerektiği, bunun üç yıllık masrafının 3 milyon dolar olduğu hesaplanmıştır.
  • Günümüzde sadece 15 kadar bitki türü dünya nüfusunun %90’nını doyurmaktadır.
  • FAO’nun tahminlerine göre 4–6 bin tür tıbbi bitkinin uluslararası ticareti yapılmaktadır.

Yukarıdaki örneklerin çoğalmak mümkündür. Çünkü doğal kaynaklar onca tahribe rağmen halen dünya nüfusunun ihityaçlarını karşılayabilmektedir. Ancak doğal kaynakların sınırlılığı ile insanların isteklerinin sonsuzluğu arasında süren bu savaşta hiç şüphesiz ki insanın doymak bilmeyen istekleri insanoğlunun sonunu getirecektir.

Tüketim toplumu ve dünyanın geleceği

Buraya kadar açıklamaya çalıştığımız hususlar dünyanın genel çevre sorunlarını belirlemek şeklinde olmuştur. Ancak mevcut çevre sorunlarının ana kanyağı üzerinde yeterince durulmamaktadır. Hal öyle bir duruma ulaşmıştır ki, artık bazı çevresel sorunları ortadan kaldırmanın mümkün olmadığı bir duruma doğru gitmektedir. Buna göre artık insanların tüketim alışkanlıklarının sorgulanmasının sırası gelmiştir. Tüketim toplumunun aldatıcılığıyla ilgili aşağıda birkaç hususu belirtmekte yarar vardır.

  • Zengin ve yoksul ülkelerde bildirilen mutluluk düzeyleri arasında çok az bir fark vardır.
  • Hayal edebildiğimiz tek tatmin olma şansı, şuan sahip olduğumuzdan daha fazlasına sahip olmak. Fakat hepimizi tatminsiz yapan şey de şu anda sahip olduklarımız.
  • Dünya genelinde 202 dolar milyarderi ve 3 milyondan fazla dolar milyoneri var. Aynı zamanda yol kenarlarında, çöplüklerde ve köprü altlarında 100 milyon evsiz insan yaşamaktadır.
  • Hollanda tarımsal ürünleri kendi topraklarının üç katı büyüklükte topraklara sahip gelişmekte olan ülkelerden ithal etmektedir.
  • Reklamcılar, belli bir ürünü satmayı başaramasalar bile, yaşamdaki her sorunu çözebilecek bir ürünün var olduğu ve doğru şeyleri satın alırsak varoluşun tatminkâr ve tam olacağı fikrini durmaksızın tekrarlayarak tüketiciliği kendisini satmaktadırlar.
  • Kanada, her yıl sadece Amerikan gazetelerinde üzerine reklam basılacak gazete kâğıdını sağlamak üzere, uzun süredir var olan ormanlarının 17 bin hektarını-Washington büyüklüğünde bir alanı- kesmektedir.

Yukarıdaki örneklerde de anlaşılacağı üzere tüketim toplumu sadece sahte bir mutluluk vaat etmektedir. İnsanların çok tükettikleri takdirde daha fazla mutlu olacakları düşüncesi, insanları daha fazla mutsuzluğa sevk etmektedir. Ancak inansın tüketim hırsından kaynaklanan davranışlarının en büyük bedelini çevre ödemektedir. Çünkü şuan var olan çevresel sorunların en başlıca nedeni insanların tüketim yoluyla çevreye verdikleri zararlardır.

Sonuç ve öneriler

İnsanların tüketmeden yaşamaları mümkün değildir. Ancak tüketim alışkanlıklarını çevreye daha duyarlı hale getirmesi dünyanın geleceğine ilişkin karamsar tabloların dağılmasına neden olur. Eğer gezegenin yaşamı destekleyen ekosistemlerinin gelecekteki nesillere kalması isteniyorsa, tüketim toplumu, kısmen kaliteli, düşük enerji gerektiren dayanıklı tüketim mallarına yönelerek, kısmen de tatmini boş zamanlar değerlendirmede, insan ilişkilerinde ve maddiyata dayalı olmayan diğer alanlarda arayarak kaynak kullanımını önemli derecede azaltmak zorundadır.

İnsanların tek başına tüketmek yerine paylaşmanın daha ön plana çıktığı, insana verilen değerin doğal çevreye verilen değerle aynı düzeyde olması gerekmektedir. Bunun için daha iyi ve sağlıklı bir gelecek için tüketim alışkanlıklarımızı bir an önce gözden geçirmek durumundayız.

Türkiye dünyanın en hassas coğrafyalarından birinde kurulmuş bir ülkedir. Bu coğrafya binlerce yıldır birçok medeniyetin güç egemenlik mücadelesine sahne olmuş bir yerdir. Yaklaşık bin yıldır Anadolu’ya hâkim olan Türkler her zaman dünya egemenliği mücadelelerinin önemli bir ayağı durumundaki Anadolu’yu elde etmeyen çalışan güç merkezlerine karşı amansız mücadele vermiştir.

Sadabat-Paktı-300x225

Üç kıtaya yayılan Osmanlı imparatorluğunun gücünün azalmasına bağlı olarak Türklerin bin yıldır yaşadığı toprakları da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bütün dünyaya benzeri görülmemiş kurtuluş mücadelesi vererek Anadolu’nun Türk yurdu olduğunu bütün dünya bir kez daha anlamıştır. Türkiye’nin tabii olduğu sınırlar çok stratejik bir hat üzerinde bulunmaktadır. Bu da yaşadığımız coğrafyanın çok yönlü ve kapsamlı bir dış politika üretmesini zorunlu kılmıştır. Anadolu’yu ele geçirmek isteyen büyük güçlere karşı verdiğimiz ulusal kurtuluş savaşı ile topraklarımızın güvenliğini güvence altına aldık. Söz konusu coğrafya dünya enerji kaynaklarının kilit noktasında olunca emperyalist güçler için her zaman bir hedef durumundadır.

Birinci Dünya savaşının sonuçlarından hoşnutsuz olan devletlerden biri olan İtalya yeni sömürgeler elde etmek için 1935 te Habeşistan’a saldırması Ortadoğu ülkeleri ve bizim için ciddi bir tehdit olarak algılanmıştır. İtalya’nın yayılmacı tutumunu karşı Türkiye’nin öncülüğünde bölgesel güvenliği artırmak için bir takım girişimlerde bulunulmuştur. Bunun üzerine 2 Ekim 1935 de Cenevre’de Türkiye, İran ve Irak arasında üçlü bir bölgesel işbirliği anlaşması imzalamış sonra da Afganistan’ın da katılımıyla dörtlü antlaşmaya dönüşmüştür. Ancak İran ve Irak arasında birtakım sorunlar bulunmaktaydı. Buna ilaveten Türkiye- İran arasında halledilmesi gereken sıkıntılar vardı. Bu durum 2 Ekim mutabakatının hayata geçmesine engel olmaktaydı. Türkiye komşuları ile olan ihtilaflarını gidermek için ilişkilerini sıkılaştırdı. 1937 Ocak ve Nisan ayları arasında Türkiye İran arasında çeşitli alanlarda işbirliği içeren anlaşmalar imzalandı. Nisan 1937 de, Türkiye- İran, Türkiye- Irak arasında 5 Haziran 1926 da imzalanan dostluk Antlaşması 2 yıl daha uzatıldı. İran ve Irak arasındaki anlaşmazlıklar da 4 Temmuz 1937 de imzalanan bir antlaşma ile çözümlendi. Böylece dört devlet arasındaki anlaşmazlıklar usta bir diplomasi ile giderilmiş oldu.

İtalya’nın Habeşistan’a saldırmasını fırsat bilen Türkiye, İran, Irak ve Afganistan’ı Tahran’daki Sadabat Sarayı’nda bir araya getirerek 18 Temmuz 1937 de “Sadabat Paktı” adını alan saldırmazlık antlaşması imzalandı. Buna göre taraflar birbirlerinin iç ilerine karışmaktan kesin olarak kaçınacak bir siyaset yiyecekler. Ortak sınırların dokunulmazlığına uyacaklar ve birbirlerine saldırgan hareketlerde bulunmayacaklardır. Ortak çıkarları ilgilendiren konularda birbirlerine danışacaklar. Kellog Paktı’na uyuyacaklar. Pakt 5 yıl geçerli olacak ve imzalayıcı devletler tarafından sürecin sona ermesinden 6 ay önce pakt fesih ihbarında bulunmadıkça antlaşma 5 yıl süreyle uzatılmış sayılacaktır.

Dünya petrol rezervlerinin %65’ine sahip olan Ortadoğu üzerinde, Amerikan hâkimiyetini oluşturmak, Washington açıcısında kaçınılmaz bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak Büyük Ortadoğu Projesi ile sınırları yeniden tanımlanan Ortadoğu Bölgesinin anti-Amerikanizm üreterek yeni 11Eylülere neden ve küresel istikrarı böylece hegemonyayı tehdit eden bir bölge olmaktan çıkarılması için “demokratikleşme ve serbest piyasa ekonomisi” çerçevesinde dünya pazarlarına eklenmesi gerekmektedir ki, bu da Büyük Ortadoğu projesinin temel amacıdır.

Büyük Ortadoğu projesi yenidünya düzenine geçişin önemli bir ayağını teşkil etmektedir. Çünkü bu ayak Amerikalı stratejistlerin belirlediği ABD’nin küresel üstünlüğünü hâkim kılmayı ve ABD’ye yönelecek saldırıları daha oluşmadan bertaraf edilmeyi amaçlayan bir doktrin çerçevesine oturtulmasıdır. ABD, hem küresel enerji alanlarının denetimi altına alan hem de kendisine çıkabilecek rakip devletleri kendisine bağımlı kılarak etkisizleştirmeyi amaçlayan bir politikayla hareket etmektedir. Bu amaçla oluşturulması düşünülen BOP tamamen Amerikan çıkarlarını güvence altına almakla ilgilidir. Yoksa ABD’nin söylemlerinde sürekli olarak insan hakları, demokrasi ve özgürlük gibi kavramlar sadece ABD çıkarlarını kamufle etme isteğinden başka bir şey değildir.

Büyük Ortadoğu olarak tanımlanan bölgenin dünya petrol üretiminde % 65,4 üne sahip olmasının dışında bölgede; bor, doğalgaz, fosfat, sülfür, kömür, krom, demir filizi, kurşun, magnezyum, çinko, asfalt, kaya tuzu, mermer, alçı taşı, kireç taşı, tuz, su, kereste, potasyum, bakır filizi, balçık, kum, kaya petrolü, altın, nikel, kobalt, boksit, uranyum, talk ve taş pamuğu gibi büyük bölümü stratejik hammadde özelliğinde olan madenler bulunmaktadır.

ABD, 2003 yılında bütün uluslararası hukuk tanımazlığını göstererek Irak’ı işgal etmiştir. Daha sonra yaptığı açıklamalarda BOP temelinde bölgenin yeniden yapılandırılacağı ve bölgedeki haritaların yeniden çizileceğini belirtmiştir.

ABD’nin Irak işgalinde önemli hedeflerinden birisi de petrol ihraç eden ülkelerin petrol fiyatlarını keyfi ayarlamasının önüne geçmekti. Çünkü OPEC üyeleri içerisinde önemli bir üretim payına sahip olan Irak’ın petrolü ile petrol borsasında fiyatları ayarlama konusunda ABD’de söz sahibi olabilirdi. ” 112 milyon varille, Suudi Arabistan ve Kanada’dan sonra dünyanın ispatlanmış üçüncü büyük petrol rezervine sahip olan Irak’ın tekrar petrol piyasalarına dönmeleri önemli bir olaydır. Libya, İran, Venezüella, Cezayir, Katar gibi OPEC ülkeleri de olmak üzere birçok petrol üretici ülke, petrol sektörlerini kontrollü olarak yabancılara açmış durumdadır. Ancak Irak’ın durumu hala açık değildir. Baas rejimi döneminde, Çin, Fransa ve Rusya ile imza attığı milyar dolarlık birçok ihalenin akıbeti belli değil. Ancak on yıl içinde petrol piyasasına tam olarak dönmüş Irak’ın bu piyasada önemli rol alacağı tahmin edilebilir.”

Büyük Ortadoğu Projesinde geleceği en çok merak edilen ülkelerden birisi de Suudi Arabistan’dır. Irak’ın petrol piyasalarında etkinliğini artırması ve ABD’nin OPEC üyeleri içerisinde dolaylı olarak petrol fiyatlarını belirleme ihtimali Suudi Arabistan’ın petrolden aldığı payın azalmasına sebep olacaktır.

Sadabat Paktı ile Büyük Ortadoğu Projesi’ni değerlendirecek olursak;

  • Sadabat paktı, hem bölgenin güvenliğini hem de Türkiye’nin güvenliğini sağlama hedeflenmişken BOP ile bölge ve Türkiye’nin güvenliği tehlikeye girmiştir.
  • Sadabat paktında devletlerin egemenlik haklarına müdahaleden özenle kaçınılırken BOP ile devletlerin içişlerine karışmak gelenek haline geliyor.
  • Sadabat paktı milli bir özellik taşırken BOP gayri millidir.
  • Sadabat paktı Türk millettin menfaati göz önünde bulundurularak hazırlanmışken BOP, emperyalist güçlerin menfaatlerine göre hazırlanmıştır.
  • Sadabat paktı bölgeye barış getirmişken BOP bölgeye savaş getirmiştir.
  • Sadabat paktı ile Türkiye’nin bölgede gücü ve etkinliği artmışken BOP ile Türkiye bölgede yalnızlaşmıştır.
  • Sadabat paktı ile bölge ekonomisi canlanmışken BOP ile bölge ekonomisi durgunlaşmıştır.
  • Sadabat paktı ile bölge güvenliğini sarsacak ayrılıkçı hareketler önlenirken BOP ile bölge ayrılıkçı hareketlerin cirit attığı saha haline gelmiştir.


Bu yıl da sınav döneminin sonuna yaklaşmaktayız. Ancak süreç orada bitmiyor. Sınav sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte hem TEOG için hem de LYS için tercih dönemi başlayacak. TEOG’da öğrenciler kendi gelecekleri açısından en iyi ortaöğretim kurumuna girmek için tercihte bulunacaklar ancak, bu doğrudan bir meslek tercihi anlamına gelmemektedir. LYS’de ise tercihler üniversite ve ilgili program tercihi gibi görünse de aslında bir meslek seçimi (tercihi) yapılmaktadır. TEOG bir doğrudan bir meslek seçimi olmadığı için bu konuyu bir kenara bırakarak, LYS sonrası meslek tercihleri ile ilgili bilgiler verilmeye çalışılacaktır.

LYS sonrası meslek tercihlerinde birçok etken rol oynamaktadır. Genelde gençler olayı basite indirgeyerek üniversite, üniversitenin bulunduğu şehir, mesleğin kazancı gibi konularla sınırlı olduğunu düşünseler de aslında konu karmaşık ve üzerinde çeşitli kuramların geliştirildiği bir konudur. Tabi ki amacımız burada meslek seçimi kuramları hakkında bilgi vermek değil ancak konu ile ilgili bilgi edinmek isteyenler Prof. Dr. Yıldız Kuzgun’un ÖSYM yayınlarından Rehberlik ve Psikolojik Danışma kitabından yararlanabilirler. Gençler LYS sonrasında tercih yaparlarken bazıları öncelikle bulundukları şehirden uzaklaşarak ve çoğunlukla büyük şehirlerde okumayı arzulamaktadırlar. Bu isteğin temelinde bağımsız olma, kendi ayakları üzerinde durma isteği vb. diğer istekler bulunabilir. Ancak bu gençler üniversite ve program tercihinde etkenlerin bir kısmını göz ardı ederek tercih yapıyorlar anlamına gelir. Bu ise sağlıklı bir tercih olmaz. En doğru tercih en fazla etkeni dikkate alan ve o etkenlerle ilgili olarak bilgi sahibi olunduğunda yapılan tercihtir.

Peki, gençler meslek seçme işini ortaöğretimin son yılında bir zorunluluk olarak mı yapmaktadırlar? Eğitim sisteminin gereği olarak evet ama gelişim süreci açısından bakıldığında hayır. Hayır, çünkü aslında meslek seçimi bir gelişim sürecini ifade eder. Yeşilyaprak’a (2000) göre mesleki gelişim süreci, çocuklukta bir eslek fikrinin oluşmaya başlamasından itibaren, yetişkinlikte bir meslek sahibi oluncaya kadar geçen gelişim evrelerini kapsar. Artık günümüzde, bireyin bir meslek seçmesinin bir anda verilen bir karar olmadığı, mesleki gelişim süreci içinde biçimlenip ortaya çıktığı kabul edilen bir anlayıştır.

Mesleki gelişim süreci çocukluktan yetişkinliğe kadar geçen sürede değişik aşamalardan geçmektedir. Birey bir meslek seçimi yapıncaya kadar, hem kendi gelişiminin getirdiği değişik durumların hem de içinde yaşadığı aile ve toplumun etkileri altında kalmıştır, bir etkileşim yaşamıştır. Bu etkilenmeyle oluşan mesleki gelişim süreci 5 aşamada yaşanır (Yeşilyaprak, 2000)..

  1. Uyanış ve Farkında Olma: Bu dönem çocukta meslek bilincinin oluşmaya başladığı dönemdir. Okul öncesi dönemden başlayarak ilköğretim 1. kademeyi kapsar (5-12 yaş arası). Çocuk bu dönemde, çevresindeki insanların farklı uğraşları olduğunu, çeşitli mesleklerin varlığını görmeye ve anlamaya başlar. İlköğretim 1. kademenin son yılına doğru çocuk, kendisi ve diğer insanlar arasında ilgiler, yetenekler, amaçlar ve motivasyon yönünden farklılıkların ve benzerliklerin farkına varmaya başlar.
  2. Meslekleri Keşfetme ve Araştırma: Bu dönem ilköğretim ikinci kademe yıllarını kapsar (12-15 yaş arası). Çocuk bu dönemde kişilerin ve mesleklerin ortak olan yönlerini ve farklı nitelikleri üzerinde daha çok bilgi sahibi olmaya, yeni yönleri keşfetmeye ve anlamaya başlar.
  3. Karar Verme: Gencin lise yıllarını kapsayan bu dönemde artık kendisi ve meslekler hakkında oluşturduğu algılara dayanarak, bilgileri değerlendirerek eşleştirmeye, birbirine uydurmaya ve geleceğe ilişkin idealler oluşturmaya başlar. Bu ideal ve düşünceler başlangıçta geçici olabilir ancak giderek daha açık ve temel bir plan yapmaya başlar ve genç mesleki kararını oluşturur.
  4. Hazırlık: 18-23 yaşları arasını kapsayan bu dönemde birey, seçtiği alan, okul veya yaptığı etkinliklerle mesleğe hazırlanmaya başlar. Meslekle ilgili beceriler geliştirmeye, bilgi birikimi oluşturmaya ve o alanda mesleki tutumlar geliştirerek mesleği icra etmeye hazır hale gelir.
  5. İşe Yerleşme: Bireyin iş dünyasında yerini alarak çalışmaya başladığı dönemdir. Bu dönemde birey, kazandığı bilgi ve becerileri uygulama alanına koyar. Mesleği icra ederken bir yandan da mesleki gelişimi sürdürür.

Kuşkusuz bu süreci açıklayan, farklı şekilde ele alan görüşler de vardır. Mesleki gelişim sonucunda meslek seçimi görünen görünmeyen, bilinçli bilinçsiz birtakım etkenlerin etkisi ile yapılır. Peki, sağlıklı meslek tercihi nasıl yapılır?

SAĞLIKLI MESLEK SEÇİMİ

    Sağlıklı meslek seçimi demek, bireyin kendisi için önemli olan faktörleri dikkate alarak, göz önünde tutarak meslek seçimi yapması demektir. Meslek seçimini etkileyen önemli faktörleri şöyle sıralayabiliriz.

  1. Yetenek: Sağlıklı bir meslek seçimini belirleyen etmenlerden biri olan yetenek, belli bir alandaki öğrenme gücü olarak ifade edilebilir. Bireyler arasında yetenek farklılığı olduğu gibi bireyin sahip olduğu yetenek düzeyleri arasında da önemli farklar vardır. Meslekler genel zekâ, sayısal, sözel, soyut, mekanik ve görsel algılama (uzay ilişkileri) yetenekleri açısından üst, orta ve alt düzeyde farklılık gösterirler. Önemli olan, bireyin bu farklı yeteneklerden hangisinde üst, orta ve alt düzeyde olduğunun farkına varması; bir başka deyişle kendini tanımasıdır. Ancak bireyin sadece sahip olduğu yetenekleri tanıması, sağlıklı bir seçim için yeterli değildir. Yönelmeyi düşündüğü mesleklerin de ne tür ve ne düzeyde yetenek gerektirdiğini bilmesi ve kendi yetenekleri ile mesleğin gerektirdiği yetenekleri uzlaştırabilmesi gerekir (Kızıltan, 2005).
  2. İlgi: Meslek seçiminde ilgilerin de göz önünde bulundurulması önemlidir. İlgi, bir kimsenin özel bir çaba harcamadan hatta kısıtlayıcı koşullar altında dahi, dikkat ettiği, gözlemlediği ve zevk alarak yaptığı faaliyetlerdir. Ekonomik kazanç ve ihtiyaçların meslek yoluyla karşılanması kadar ilgiler de mesleki doyumda rol oynar (Kuzgun, 1988).
  3. Cinsiyet,
  4. Akademik özgeçmiş (akademik başarı ya da başarısızlık),
  5. Sosyo-ekonomik durum,
  6. Psikolojik ihtiyaçlar,
  7. Tutumlar,
  8. Değerler,
  9. Kişilik özellikleri gibi…

Meslek seçimi; şansa bağlı, anlık bir olgu değil, yukarıda aşamaları açıklandığı gibi bir süreçtir. Seçimin sağlıklı olması; bireyin kendini ve meslekleri objektif olarak tanıyabilmesine, bilgi toplamasına, karar verme becerilerini geliştirebilmesine, kararları için plan yapabilmesine ve uygulayabilmesine bağlıdır. Ancak Türk gençliği için bu seçim sanıldığından daha da zor olmaktadır. Sevgilerimle…

Kaynakça:

  1. Kızıltan, Gonca; http://www.egitim.com/aile/0651/0651.4/0651.4.ayinkonusu.goncakiziltan.p01.asp 06.11.2005
  2. Kuzgun, Yıldız; Rehberlik ve Psikolojik Danışma. ÖSYM Eğitim Yayınları. Ankara, 1988.
  3. Yeşilyaprak, Binnur; Eğitimde Rehberlik Hizmetleri. Nobel Yayın Dağıtım. Ankara, 2000.

Sanat nedir? Sorusu yerine sana ne için vardır? Sorusunun daha yerinde olacağını düşünmekteyim. Bu sorudan hareketle yüzyıllardır girift bir bilmeceye dönüşen sanat sanat için midir yoksa sanat toplum için midir sorularına bir nebze olsun ışık tutacak bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.

Sanat insanın estetik algısıyla ilgilidir. Ancak bu estetik algı görsellikten daha çok içselliği ifade etmektedir. Sanat insanın ruhunun kargaşasını, hezeyanlarını gerek bir motifte gerek bir fırça vurgusunda, gerekse de satırların ahenkli oynaşmalarında ortaya çıkarmaktadır. Aslında sanatın ortaya çıkması sancılı bir durumdur. Sanatçı diğer insanlardan üstün sezgi ve algı seviyesine sahiptir. Sezgi ve algı genetik yatkınlıktan daha çok ilgiye dayanır. Sanatçının günlük yaşantılarındaki ani tepkimelerin bir çırpıda sanat eserinde ortaya çıkması sanatçının içsel algılarının şekillendiği geçmiş yaşantıları sayesindedir. Sanatçının çocukluğundan başlayarak yaşadığı olaylar, onun ilgi alanlarının şekillenmesine sebep olabilmektedir. Bu nedenle ailenin tutumu, toplumsal değer yargıları, dini inançlar ve ideolojiler sanatçının ilgisinin kaynaklarını oluşturabilmektedir.

Yukarıdan da anlaşılabileceği gibi bir kişinin sanatçı olabilmesi belirli bir birikim sayesinde gerçekleşebilmektedir. Sanatın ve sanatçının geliştiği toplumlar hiç şüphesiz ki gelişmiş toplumlardır. Bu toplumların kategorik yapılarının başında iyi bir eğitim gelmektedir. Ardından ekonomik imkânların gelişmişliği ve toplumsal değer yargılarının sanatı ve sanatçıyı kaldırabilecek seviye olması elzemdir. Bu açıdan yüzyıllardır pelesenk haline gelmiş “sanat sanat için midir, yoksa sanat toplum için midir?Sorusunu gelişmişlik mi sanatı doğurur yok sanat mı gelişmişliği getirir?Sorusunun daha anlamlı olacağı kanaatindeyim. Büyük önder Atatürk’ün “Sanatsız kalan toplumların hayat damarlarından biri kopmuştur.” Sözünden hareketle sanatın gelişmesinin toplumun gelişmesinde anahtar rolü olduğunu değerlendirebiliriz. Yani sanat geliştiğinde mutlaka toplum da gelişecektir.

Sanatçı eserini ister toplum için yapsın ister sanat için yapsın etkisi mutlaka toplumda hissedilecektir. Çünkü sanat aydınlıktır;itirazdır;başkaldırıdır ve en önemlisi sanat estetiktir.

Bu meyyalden hareketle sanatın geliştiği toplumlarda aydınlık hareketler daha çok kabul görür. Sanatın geliştiği toplumlar haksızlıklara daha çok itiraz eder, sanatın geliştiği toplumlar daha çok tepki gösterir yanlış işleyişlere ve sanatın geliştiği toplumlar estetik görüntüsüne alıştıkları için toplum içindeki bayağı, sıradan ve pespaye görüntülere dayanamazlar. Caddeler, sokaklar, çevre ve kamusal alanlar hep estetik bir görünüşe sahiptir.

Özetle sanat hangi amaçla gelişirse gelişsin etkisini mutlaka toplum hissedecektir. Yeter ki sanatçı eserini sanatsal olgunluğa erişecek bir kıvama getirsin. 

Attila İlhan ‘ulusalcılık’ adı verilen siyasi akımın en önemli politik teorisyenlerinden biridir. Sosyalist kökenden gelenler ile Türk milliyetçilerinin Sultan Galiyev ismi üzerinde mutabakat sağlayıp, el sıkışabilmelerinin mümkün olduğuna inanmıştır. Sultan Galiyev, bir bileşke olarak kabul gördüğünde devrimciler ‘ulusalcı’, ülkücüler Atatürkçü ve laik bir çizgi üzerinde güç birliği yapabilir düşüncesindedir. ‘Türkçü-devrimci diyalogu’ ile başlayan süreçte bir dip dalga başlar ise, bu dip dalga Batı emperyalizmine karşı Türkiye’nin sivil direncinin bel kemiğini oluşturabilirdi.

Sevr Antlaşması’ndan, Büyük Ortadoğu Projesi’ne kadar Batı emperyalizminin Türkiye planlarında bir değişiklik olmadığı tüm açıklığı ile görülmektedir. Sağ-sol kavramlarının tedavülden kalktığını düşünen biri olarak günümüzdeki temel siyasi ayrışmayı nasıl adlandırabilir, nasıl tanımlayabiliriz? Bu sorunun cevabını Türk aydınlarına, siyaset bilimcilerine bırakıyorum. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesine inanmış, anayasamızın değiştirilemez maddelerini savunanlar bizim de içinde olduğumuz taraftır. Cumhuriyetin temel kazanımları, milli devlet, üniter yapı vb. konularda aynı hassasiyetleri taşıyan insanları ısrarla ulusalcı-Türk milliyetçisi olarak ayırma gayretlerinin doğru olmadığına inanıyorum.

Sultan Galiyev Kazan’lı bir Tatar Türk’üdür. Bu günkü Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti’nde 1882 yılında dünyaya geldi. Tatar Öğretmen Okulu’nda Marksizmle tanıştı. İdealist bir devrimci olarak Sovyetler Birliği Uluslar Komiserliği’ne kadar yükseldi. Bir dönem “Lenin, Stalin ve Troçki’den sonra dördüncü önde gelen adam konumuna gelmiştir.”

Rusların 1552 yılında Kazan’ı işgali ile başlayan süreçte Çarlık Rusya’sı 19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde Türkistan coğrafyasının önemli bir bölümüne hâkim olmuştu. Galiyev Kazan Hanlığı’nın düşüşünü “Moskova ile Kazan arasındaki mücadele on yıllar boyunca sürdü. Acımasız katliamlar oldu ve yalnız bundan sonra yenilenlerin azmi kırıldı” ifadesi ile anlatır. Türkler Çarlık döneminde her türlü baskı ve zulme maruz kaldılar. Çok sayıda direniş hareketi göstermişlerse de başarılı olamamışlardır. Örneğin “1916’da Türkistan’da yaklaşık 10 milyon kişinin katıldığı ve adına ‘Büyük Ürkün’ denilen isyan Çarlık Rusya’sı tarafından çok kanlı olarak bastırılmış ve 673 bin Türk öldürülmüştür.”

Kişileri ve olayları içinde bulunduğu siyasi ve sosyal şartlardan soyutlayarak anlayabilmek imkânsızdır. Toplumların buhran dönemlerinde milliyetçi duyguların arttığını düşünen biri olarak Galiyev’in düşünce iklimini tahmin etmek zor olmasa gerekir. Bolşeviklerin, Çarlık rejimine son verdikleri 1917 devrimi ardından yayımladıkları “Rusya Halklarının Hakları Bildirgesi”, “Rusya ve Doğu’nun tüm emekçilerine” başlıklı çağrı ve “Emekçi ve Sömürülen Halkın Hakları bildirgeleri” incelendiğinde Galiyev’in devrime inancının ve Türklerin Bolşevikleri desteklemelerinin nedenleri görülecektir. Bu bildirilerde özetle Rusya’daki milliyetlerin ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkına sahip olacakları, inanç ve adetleri Rus Çarları ve zorbaları tarafından ayaklar altına alınıp ezilen Müslümanların inançlarını serbestçe yaşayabilecekleri taahhüt ediliyordu. Samimi bir devrimci olan Galiyev’in hızlı yükselişi bu süreçle ilgilidir. Ancak başlangıçta Çarlık Rusya’sında yaşayan halklara özgürlük ve özerklik sağlayan Bolşevikler 1921’den sonra bu halkları değişik biçimlerde Moskova’ya bağladılar. Başta Galiyev olmak üzere bu dönüşüme tepki gösteren ve eleştirenler ise değişik yollarla tasfiye edildiler. Burada belirtmek gerekir ki; “Türkiye’nin Galiyev’le Yusuf Akçura vasıtası ile temas halinde olması, Ziya Gökalp’in Galiyev ile mektuplaşmaları, Moskova büyükelçiliğimizin O’nu Ankara’ya götürme teklifini etmesi” ve “Mustafa Kemal’in Sovyetlere karşı tavrının Galiyev ve arkadaşlarının tasfiye edildiği dönemde değişmesi” göstermektedir ki Türk dünyasındaki gelişmeler Cumhuriyetin ilk yıllarında yakından takip edilmiştir.

Galiyev 1923-1924 yıllarında kısa süreli olarak iki kez tutuklanır. Devrim sırasında geçmiş hizmetleri dolayısıyla serbest bırakılır. Bundan sonra Moskova’da yaşamak durumundadır. Arkadaşlarına yazdığı “Devrim amacından saptı, sömürülen milletleri savunmak amacıyla çıktığımız bu yol Rus emperyalizmine yol açtı” dediği mektup Stalin’in eline geçer ve 1928 yılında tekrar tutuklanır.”Karşı devrimci, emperyalist ajan, milliyetçilik” suçlamalarıyla yargılanır. Beyaz Deniz kıyısında bir kampa gönderilir. “1940 yılında Lefort Hapishane’sinde öldürülmüştür. Kısa süre sonra eşi de tutuklanmış ve bir daha haber alınamamıştır. Oğlu bir akıl hastanesine kapatılmış ve orada öldürülmüştür. Büyük kızı Gülsarı Sibirya’ya sürülmüş sistematik tecavüze maruz kaldığı için intihar etmiştir. Küçük kızı Reşide Sibirya’da bir çalışma kampında ölmüştür.” Ne acıdır ki Stalin O’nun soyunu yeryüzünden silmek istemiştir. Attila İlhan’ın “Sultan Galiyev’in kan revan içindeki hayaleti mazlum halklar arasında en çok da Avrasya’da dolaşıyor” sözleri bu trajediye işaret etmiyor mu?

Galiyev’in fikirlerinin beslendiği iki önemli kaynak vardır. Bunlardan ilki ‘dilde, fikirde, işte birlik’ ülküsünü belirleyen İsmail Gaspıralı’nın cedit hareketinin etkisiyle oluşan Türkçülük ve Turancılık. Diğeri ise Marksizmdir.

Emperyalizmin hedefi olan toplumlar temel alındığında uluslar arası alanda ana çelişkinin emek/sermaye değil ‘Mazlum Doğu/Sömürgeci Batı’ olduğunu belirtir. “Komünizm, Batı Avrupa ihtilal hareketine öncülük vermekle ciddi bir strateji hatası işlemiş bulunmaktadır. Çünkü kapitalist dünyanın zayıf noktasının Avrupa değil Asya olduğu unutulmuştur” tespitini yapar.

“Avrupa’da burjuvazinin diktatoryası yerine konacak bir proleterya (emekçi sınıfı) idaresi mazlum milletlerin durumunda bir değişiklik yapmayacaktır. Mazlum milletler için sadece efendi değişecektir.” düşüncesindedir. Galiyev “Marksizmi Asyalılaştırmıştır” Galiyev’e göre Batı Avrupa’da bir sosyalist devrim beklemek hatadır. Nedenini şöyle açıklar “Doğu’nun zenginliklerinin sömürgecilik aracılığıyla Batı’ya aktarılmasının ve aktarılan bu kaynaklardan Batılı işçi sınıfına pay verilerek devrimci isteklerinin ve potansiyelinin eritilmesinin yattığını söylemektedir. ” bu öngörüsü ile tarih Galiyev’i haklı çıkarmıştır.

Batı’daki ekonomik zenginliğin nasıl bir sömürü ile kazanıldığını Galiyev’in cümleleriyle ifade edersek “Doğu’nun Batı tarafından ne oranda sömürüldüğünü hesaplamak için sömürmüş ve sömürmekte olan Avrupa ve Amerika burjuvazisinin zenginliğinin ortaya çıkışında Doğu’nun payını belirlemek mümkün olsaydı, Batılı beyaz insanın tüm maddi ve manevi zenginliğinde büyük payın Doğu’dan çalındığını, tüm renk ve ırklardan yerlilerin kanı ve teri pahasına inşa edildiğini görürüz.”

Doğu’nun mazlum halklarını Batı emperyalizminden kurtarmanın stratejisini şu şekilde sıralamıştır.”Tatar-Başkurt Sosyalist Cumhuriyeti kurulacak, onun itici gücüyle Turan Federal Sosyalist Cumhuriyeti, bunun itici gücüyle adına Mazlumlar Enternasyonali dediği Doğu birliği kurulacaktır. Böylece Doğu’nun mazlum halkları Batı kapitalizmini yenecektir. Galiyev’in özgün fikirleri ışığında günümüze bir projeksiyon tuttuğumuzda karşımıza şu sorular çıkıyor. Bugün küreselleşme adıyla insanlığın önüne konulan projenin patronu kimdir? Bağımsız kalma mücadelesi veren milletlerin zenginliklerinin önce ekonomik krizler çıkarılarak sonra borçlandırma ve özelleştirme reçeteleri sunularak yabancı sermayenin eline geçmesi tesadüf müdür? Yoksa sömürgeciliğin post modern şekli midir?

Tataristan Yazarlar Birliği Başkanı Renad Muhammedi’nin ifadesiyle Galiyev adeta ‘Sırat köprüsünde’ mazlum milletlerin kuramcısı ve stratejisti
olarak mücadele vermiştir. Mustafa Kemal ve Galiyev anti emperyalist ve Türkçüdür. Türk birliğine inanmışlardır. “Eğer bizim savaşımız sadece kendimiz için olsaydı başarılması daha kolay olurdu. Oysaki kurtulması gereken şarkta daha bir sürü mazlum millet var” diyen Mustafa Kemal, Türk İstiklal Savaşı ile Batı emperyalizminin mağlup edilebileceğini göstererek mazlum milletlerin önünde özgürlük meşalesi olarak dolaşmaktadır. Attila İlhan’ın ifadesiyle “Sultan Galiyev’in kan revan içindeki hayaleti ise mazlum halklar arasında en çok da Avrasya’da dolaşıyor.”

Avrasya’nın kanlı satranç tahtasında Truva atları ve piyonlar ile değil vezirler ile hamleler yaptığımızda, tüm mazlum milletler batılı efendilerinden kurtulacaktır. İçinden Mustafa Kemal’i, Galiyev’i çıkarmış Türk milleti bunu başaracak tarihi ve kültürel potansiyele sahiptir. Yeter ki dip dalga güçlensin.

    Her ülke şu ya da bu yönü ile diğer ülkelerin tehdidi altındadır. Ülkelerin durumuna göre bu tehditler açık ya da gizli olabilir. Yani eğer güçlü bir ülke iseniz tehditler daha gizli ve ilişkiler dostane yürütülür. Fakat eğer zayıf bir ülke iseniz tehditler daha açık ve diğer ülkelerle ilişkileriniz daha çok taviz vermek üzerine kurulur. Bu nedenle her ülke güçlü bir pozisyonda bulunmak için stratejiler benimser, taktikler geliştirir. Bunları gerçekleştirmek için de politikalar yürütür.

    Tehditler denince genellikle ülkelerin birbirinden toprak istemesi akla gelir. Ancak gerçekte toprak istemek en son aşamadır. Tehditler duyarlı konulara yöneltilmiş olacağı için duyarlılık araştırması ile tehdit belirlemesi beraber düşünülmelidir.

    Duyarlılık kendi düzeyindeki tehdidin ilk kaynağını oluşturur ve genellikle geçerli bir yetersizliğin sonucu olarak belirir. Duyarlılığa yönelik tehdit ise tehdit için kullanılacak olan vasıtalar ve tehdit edilen hedeflerle açıklık kazanır. Nelerin tehdit altında olduğu (tehdit hedefleri) ve tehdidin etkili olabilmesi için nelerden, hangi vasıtalardan (tehdit vasıtaları) yararlanılacağı bilinmelidir. Tehdidin vasıtaları ve hedefleri ile birlikte açığa çıkarılmasına, tanınmasına yardımcı olacak tek disiplin ise jeopolitiktir. Çünkü jeopolitik düzeydeki incelemelerde, sorunlara geniş ve bütün alt birimleri dikkate alan bir yöntemle çözüm aranmaktadır. Tehdit mevcut güçleri vasıta olarak kullanır. Tehdidin karşı taraftaki hedefleri de aynı tür güçlerdir. Araç ve hedef iki ayrı uçta olduğu halde, her ikisinin de güç unsurları, alt birimleri aynıdır. Çünkü her ikisi de güç unsurlarıdır. Gücün alt birimleri, tehdit vasıtalarının ve aynı zamanda tehdit hedeflerinin alt birimleridir. Kullanılan unsurların benzerleri hedef alınmaktadır. Askeri, ekonomik, sosyal ve politik güçler kullanılmakta ve karşı tarafın aynı güçleri hedef alınmaktadır. Bu güçler aynı zamanda jeopolitiğin unsurları ve tehdidin kaynaklarıdır.

    Burada jeopolitiğin değişmeyen ve değişen unsurundan bahsetmek yerinde olur. Jeopolitiğin değişmeyen unsurları olan aynı zamanda coğrafi gücü oluşturan coğrafi konum, coğrafi bütünlük, stratejik kaynakları ile saha ve coğrafi özelliklerdir. Jeopolitiğin değişen unsurları ise sosyal, ekonomik, askeri ve politik değerler olarak özetlenebilir. Tam bu noktada jeopolitiğin değişen unsurlarını bir arada ve bütün olarak tutan gücün kültür olduğunu belirtmek isterim. Bu nedenle kültür çok önemlidir.

    Burada kültürün tanımını vererek devam edelim. Kültürün etimolojik açıdan kökenine inilirse, Latince’de tarım anlamına gelen Cultura kelimesinden geldiği görülmektedir. Batı dillerinde daha sonra Culture olarak kullanılan bu kelimenin zamanımıza kadar gelen Osmanlıca karşılığı hars kelimesidir. Diğer taraftan Avrupa’da kültür terimini 19.Yüzyılın sonunda İngiliz Antropologları, etnografya tarafından incelenen toplumlara özgü olan düşünce, eylem biçimleri, inançlar, değer sistemleri, simgeler ve tekniklerin tümünü anlatmak üzere kullanmışlardır. Sosyolojide kültür kavramı, etkileşimlere yön veren senaryo ve rollerin işleyişinin daha iyi anlaşılmasına yardım eden bir kavram olarak kullanılmaktadır. Kültür terimini bu anlamda ilk kez kullanan İngiliz Antropologu E.B.Taylor, kültürün ünlü ve bugün de geçerli olan bir tanımını yapmıştır; kültür, etnografyadaki en geniş anlamında, bilgi, sanat, hukuk, ahlak, töre ve tüm diğer yetenek ve alışkanlıkları içeren karmaşık bütün”dür. Kültür ve medeniyet farklı kavramlardır.

    Kültürün insanları bir arada tutan bu özelliğinden dolayı tehdit ilk önce kültüre karşı yapılmaktadır. Bu nedenle önce kültürün içi boşaltılmakta, insanların farklı düşünüp, farklı hareket etmeleri sağlanmakta ve zaman içinde kültürün içinde alt kültür adacıkları meydana getirilmektedir. Daha sonra insanlar aynı ülke içinde yaşamalarına, tarih ve dil birliği içinde olmalarına rağmen farklı düşünüp farklı hisseden, birbirine karşı ve hatta düşman haline getirilmektedirler. Bu nedenle bir ülke için kendi kültürünü koruması, geliştirmesi, hayati bir öneme sahiptir. Ülkemiz de kendi kültürünü geliştirecek, destekleyecek ve koruyacak faaliyetleri gerçekleştirmelidir. Hatta yerli kültürel ürünlerin üretimini ve tüketimi artırılmalıdır. Bunun için gerekiyorsa sübvansiyon uygulanmalıdır. Türk milleti olarak aynı şeyleri düşünüp aynı şeyleri hissetmek istiyorsak yani bölünmez bütünlüğümüzü korumak istiyorsak kültürümüze sahip çıkıp, yeni kültürel ürünlerle gençliğimizi kazanmalıyız. Biz bu boşluğu dolduramazsak günümüz dünyasının egemen güçleri bunu severek ve isteyerek dolduracaktır.

Bu noktada medyaya büyük görevler düşmektedir. Medya bu gün dördüncü güç olarak anılmaktadır. Medya kamuoyu oluşturmada ve insanların duygu ve düşüncelerinin şekillenmesinde son derece etkili bir araçtır. Bu nedenle medyamızın sahipleri ve onu denetleyecek devlet organları sosyal sorumluluk içinde hareket ederek, kültürümüzü destekleyen, onu zenginleştiren ve geliştiren programlara, yapımlara, ürünlere ağırlık vermelidir. Günümüz dünyasında ticari kurumların artık sosyal sorumlulukları da olduğu, sadece kar etme esasına dayalı bir düzenin eksik olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle ticari kurumlar olan medya kurumları ve devletimiz, kültürümüz için ortak çaba içinde olmalıdırlar. Medyanın etkisini göz ardı etmeyelim, Amerikalı bilim adamı Joseph A. DeVito, medyanın insan ilişkilerinde yaptığı etkiyi şöyle özetliyor; medya iş yerindeki iş ortamındaki ilişkileri, eşler arası ilişkileri, genel anlamda insan ilişkilerini ve hatta cinsiyet rollerini bile etkilemektedir.

    Evet, tehditle, jeopolitikle kültürün ne ilgisi var demeyelim, görüldüğü gibi her kavram birbiriyle yakından ilgili. Tehdit olarak algılayışımızda hep askeri tehdit akla gelir ancak görüyoruz ki bütün tehditler önce kültüre, daha sonra toprağa yöneliktir. Yani her şey toprak ve kültür içindir. Topraklarımız ve kültürümüz bize yönelik tehditlerin uç noktası ve aynı zamanda gücümüzün doğurgan kaynaklarıdır. Sahip olduğumuz değerlerin ve tarihi özel görevimizin bize yüklediği büyük sorumlulukla ilgili bilincin yaygınlaşması, her Türk’ün beynine kazıması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki Türkiye Cumhuriyetinin kaynağı yüksek Türk kültürüdür. Sevgilerimle…

Kaynakça

  1. Çeçen, Anıl. (1984). Kültür ve Politika. Hil Yay., İstanbul.
  2. DeVito, J. A. (2004). The Interpersonal Communication Book. (Tenth Edition). Boston. Pearson Education Inc.
  3. İlhan, Suat. (2003). Jeopolitik Duyarlılık. Ötüken Yay. İstanbul.
  4. Kocadaş, Bekir. (2005). Kültür ve Medya. Bilig. 34: s. 1-13.

“Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.” Vatan denilen mevhumun üzerinde yaşadığı insanlara aidiyet kazandırıp vatan topraklarında yaşayan milletin önemini belirten sözlerin sahibi Türkün ve Türklüğün yetiştirdiği en büyük dehalardan birisi olan Atatürk’tür. Bu söz günü kurtarmak adına öylesine sözlenmiş bir söz olmayıp tarihe ışık tutacak bilimsel bir gerçeği de ortaya koyması bakından değerlendirilmesi gereken bir tespittir.

Anadolu’ya ilk yerleşenlerin Türkler olduğunu Atatürk’ün söylemesi duygusal bir ifade olmayıp bilimsel olarak aşağıdaki delillerden yaralanarak belirteceğim.

Ordu’nun Mesudiye ilçesi Esatlı köyünün güneyinde araştırmacı Servet Somuncuoğlu tarafından bulunan kaya resimlerinin, Türklerin bilinen ilk alfabesi olan Orhun Abideleri’nden daha eski olduğu açıklandı. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necati Demir, Mesudiye ilçesi Esatlı köyündeki kaya üstü resimlerinin dünya üzerindeki benzerleri ile karşılaştırıldığında M.S. I. veya II. yüzyılları işaret ettiğini belirtti. Kaya resimlerindeki resim, figür ve damgaların Türk kültürünün unsurları olduğuna dikkat çeken Demir, “Esatlı köyündeki kaya üstü resimleri, yazıtlar ve burada bulunan resim ve kitabelerin, ‘Gök Tanrı’ inancına bağlı Peçenek Türklerinden kaldığı tahmin ediliyor. Bunun en önemli delili, kaya üzerinde nakşedilmiş ongunlardır

Atatürk‘e göre Anadolu, en aşağı 7000 yıllık Türk yurduydu! Atatürk, Afet İnan’ın “Türk’ün Tarifi” adlı tezini okuduktan sonra bir sayfanın kenarına kendi el yazısıyla şu notu düşmüştü:

Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği, bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne en az 7000 senelik Türk beşiğidir! Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı, onların oğlu oldu! Bugün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu! Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir!”

Ağustos 1998′de bir tesadüf sonucu Hakkâri kent merkezinde bulunan ve Van Müzesi’nde sergilenen ‘Hakkâri Stelleri’ ilk kez Atlas tarafından dünyaya duyurulmuştu. Hakkâri stellerinin, Orta Asya’da yaygın olarak görülen balballarla olan olağanüstü benzerlikleri derhal dikkat çekmişti. Biçimsel benzerliklerin yanı sıra duruş biçimindeki ayrıntılar ve kılıç, kupa gibi nesnelerdeki ortaklık bunların aynı kültürün uzantıları olduğu düşüncelerine yol açmıştı. Arkeologlar bu stellerin Orta Asya kökenli göçebe kavimlere ait olabileceği üzerinde durmuştu.

Ünlü şairlerimizden Nazım hikmet de Anadolu’nun Türklere ait olduğunu şu şekilde ifade etmiştir.

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!
Bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!

Yukarıdaki delillerden de anlaşıldığı gibi Anadolu binlerce yıldır Türk yurdudur. Anadolu’ya Selçukluların yaptığı akınlar Anadolu Türk tarihinin başlangıcı sayılmamalıdır. Son yıllarda yoğunlaşarak devam eden Türkiye’yi parçalama planlarının Türkiye’de yeni milletler inşa etme çabalarının bilimsel hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Teritoryal Milet oluşturmak için ülkemizdeki etnik gurupları ayrıştırıcı birtakım çabalar yapılmaktadır. Böylece Anadolu’ya ilk gelenlerin Türkler olmadığı Anadolu’nun sahiplerinin Türkler olmadığı yönünde akıl ve vicdanla izah edilemeyecek birçok çaba mevcuttur

Stres günümüz insanının ve toplumlarının çok duyduğu bir sözcük, aynı zamanda çok da maruz kaldığı bir durumdur. Stresin etkileri üzerine birçok araştırma ve yazı bulunmaktadır. Bu yazımızda stresin bellek üzerine etkileri konusunda Scientific American Mind’da yayınlanan bir makalenin özeti sunulmaktadır. Konu bellek olunca işin içine herkes girmekte ancak işi öğrenme olan öğrencilerle zihinsel yoğunluğu olan işlerde çalışan yetişkinler için konu ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü bellek öğrenmede ve öğrenilmiş bilgileri geri çağırmada önemli görevler üstlenmektedir.

Stres yaratan bir unsur/durum ile karşılaşıldığında, beyindeki “uyarı düzenekleri” devreye girer ve bazı hormonların salgılanmasını tetikler. Bu hormonlar, diğer pek çok değişimin yanı sıra, kan basıncının yükselmesine, kalp atımının hızlanmasına, nefes ihtiyacının artmasına sebep olur. Etkiler, fizyolojik belirtilerle sınırlı değildir; bilişsel ve davranışsal boyutlarda da belirtiler gözlemlenir. Örneğin, öğrenme ve hatırlama becerilerimiz, yaşanan stresten anlamlı biçimde etkilenir. Günlerce hazırlanıp da bildiklerinizi unuttuğunuz sınavları veya üzerine uzun uzadıya düşündüğünüz parlak fikirlerin aklınıza bir türlü gelmediği iş görüşmelerini anımsayın.

Birçoğumuzun başına gelmiştir; sınavdan veya toplantıdan yalnızca birkaç saat sonra, hatırlanamayan bilgiler zihne akın eder. Bunun olası bir açıklaması; yaşanan stresin, başka bir deyişle, kaygının, hafızayı zayıflatması.

Ancak konu stres olunca, açıklamalar bu denli basit değil, çünkü stresin hafıza üzerindeki etkileri oldukça çeşitli. Stres, zihinsel işlevlerimizi her zaman olumsuz yönde etkilemiyor. Yapılan çalışmalar, duyumsanan psikolojik baskının, hatırlama becerilerini, kimi durumlarda zayıflattığını, kimi durumlarda ise güçlendirdiğini gösteriyor.

Bunun yanı sıra, stresten etkilenen bilişsel materyalin niteliği de denklemi değiştiriyor. Peki, stres, hatırlama becerilerimizi ne zaman zayıflatıyor, ne zaman geliştiriyor? Araştırmalar, stresin etkisinin, stres unsurunun deneyimlendiği zamanlama ve süreye bağlı olduğuna işaret ediyor.

2006 yılında Amsterdam Üniversitesi’nden Marian Joels ve meslektaşlarının yaptığı bir çalışma, stresin, yalnızca, hatırlanması istenen olay ile aynı anda veya hemen sonrasında deneyimlenmesi ve söz konusu olay ile aynı biyolojik sistemleri aktive etmesi durumunda hafızayı pekiştirdiğini ortaya koyuyor.

Stres, hatırlanması istenen olaydan önce veya dikkate değer bir süre sonra deneyimlendiğinde, yani adrenalin ve kortizol gibi stres hormonları, olay ile eşzamanlı olarak salgılanmadığında ve farklı sinir hücresi (nöron) bağlantıları uyarıldığında ise, hafızayı zayıflatıcı etkisi olduğunu gösteriyor. Araştırmacıların da dikkat çektikleri çok önemli bir koşul, stresin kısa süreli olarak deneyimlenmesi.

Tekrarlayıcı veya süreğen (kronik) biçimde stres unsuruna maruz kalındığında herhangi bir fayda görülmüyor; aksine, zarar görülüyor.

Joels ve arkadaşları, stresin hafıza üzerindeki zıt etkilerini açıklayan bir mekanizma önerdiler. Buna göre, bedenin stres ile karşılaşıldığında verdiği tekpi iki aşamalı oluyor. Önce, stres, dikkati arttıran ve beyin hücreleri arasındaki bağlantıları pekiştiren nöronların ve nöronlar arası iletişimi gerçekleştiren kimyasalların (nörotransmitterler) salgılanmasını sağlıyor. Ancak daha sonra, yaklaşık bir saat içerisinde, kortizol hormonu başka bir süreci başlatıyor ve dikkati desteklemek yerine, anıları sağlamlaştırmak üzere çalışıyor.

Böylelikle, stres yaratan deneyim ile ilişkisi olmayan yeni bilgilerin edinilmesi engelleniyor. Başka bir deyişle, nörobiyolojik süreçler sebebiyle, stres, başlangıçta algı ve öğrenmeyi kolaylaştırıyor; daha sonra ise zorlaştırıyor.

Daha önce de değindiğimiz üzere, stres, zamanlama ve süreye bağlı olduğu gibi, bilişsel materyalin niteliğine göre de farklı etkilere sebep oluyor. Hafızada, her deneyim rastgele ve tekdüze biçimde depolanmıyor. Araştırmacılar Mathias Schmidt ve Lars Schwabe’nin açıklamasından yararlanarak açıklarsak, hafızamız, deneyimlediğimiz ve öğrendiğimiz her şeyi içine attığımız büyük bir çekmece gibi değil; daha ziyade, her biri farklı nitelikte bilgiyi barındıran pek çok çekmecesi olan dev bir dolaba benziyor.

Beyinde depolanan bu bilgilerin bir kısmı; örneğin, hayat deneyimleri ile ilişkili olan anısal hafıza, strese karşı aşırı derecede duyarlı. 2005 yılında Düsseldorf Üniversitesi’nden Sabrina Kuhlman ve arkadaşlarının yürüttüğü bir araştırmada, duygusal veya nötr nitelikli bilişsel materyallerin hatırlanmasının, stresten nasıl etkilendiği araştırıldı. Deney gereği, öncelikle tüm katılımcılara çeşitli kelimelerin yazdığı bir liste verildi ve olumlu, olumsuz veya nötr içerikli bu kelimeleri ezberlemeleri istendi.

Ertesi gün, bir grup katılımcıya, bir dizi stres deneyimini içeren (nesnel anlamda zarar vermeyen) bir sosyal stres testi uygulandı ve kısa bir süre sonra her iki gruptan, önceki gün ezberledikleri kelimeleri hatırlamaları istendi. Deney içerikli strese maruz bırakılan ve bırakılmayan iki grup karşılaştırıldığında, stresin, nötr nitelikli kelimelerin hatırlanmasını etkilemezken, duygusal nitelikli kelimelerin hatırlanmasını anlamlı biçimde etkilediği görüldü. Strese maruz bırakılanlar, strese maruz bırakılmayan gruptakilere kıyasla daha az sayıda duygusal nitelikli kelime hatırlayabildiler. Bu çalışmanın da gösterdiği üzere, duygu yüklü bilgi ve deneyimler, stres hormonlarının hafıza üzerindeki etkilerine karşı oldukça duyarlı. Bunun bir sebebi, stres hormonlarının, duyguların işlenmesinde önemli rolü olan beyin yapısı amigdalayı harekete geçiriyor olması olabilir. Özetle; stresin azı karar, çoğu zarar; süre mühim. Ayrıca zamanlama çok önemli ve duygular işi karıştırıyor.

Stres hakkında burada sunulan bilgilerin yararlı olması dileğiyle, saygılar.

İbrahim GÜNGÖR

Kaynak: Schmidt, M. V., & Schwabe, L. (2011, Eylül/Ekim). Splintered by stress.

Scientific American Mind, 22(4), 22-29.(www.isteinsan.com.tr).