Kategori

Bilim

Kategori

Hayatımızı daha bağımsız hale getireceği düşünülen teknolojik gelişmeler bizleri teknolojik sistemlere daha da bağımlı hale getirmektedir. Günümüzde hemen hemen her birey, her yeri kaplayan esrarengiz teknolojik örümcek ağlarına yakalanmış durumdadır. Bu ağlar hareketlerimizi ya kontrol ediyor ya da sınırlıyor. Özgürlüğün ve özgünlüğün yaşam alanı olan mahremiyet alanlarımız, insan faaliyetlerini kolaylaştırmak adına ortadan kaldırılmaktadır. Bu sistemden kurtulmak adına yaptığımız en ufak kıpırdanışımız bile bizi sistemin dışına iterek hayattan ve çevreden yalıtımlı izole bir hayat yaşamaya mahkûm ediyor.

Sistemin ağaları insan yapımı yazılımlarla yapılırken, bu yazılımlar insan hayatına yön veren en etkili unsurlar haline geliyor. İnsan mı teknolojiye yön veriyor, yoksa teknoloji mi insan hayatına yön veriyor? Sarmalı bile teknolojinin hayatımıza kattığı anlam karmaşalarından biridir.  

Hayatımızı kolaylaştıran ve hayatımıza dokunan yapay zekâ teknolojileri, bize bir şeyi kolay elde edebilecek olanakları verirken bizim de kolayca denetlenmemizin önünü açacaktır. Örneğin en sıradan paylaşımları takipçisi olduğumuz kitlelerle paylaşırken kendi verilerimizi de büyük algoritmalara teslim ettiğimizin pek farkına varmıyoruz. Afrika ve Amerika’ya gelen beyaz ırkın, yerlilerin liderlerini çok basit renkli boncuklarla kandırıp ellerindeki toprakları alması gibi, basit veri paylaşımları bize ait olan her unsurun elimizden çıkmasına neden olacak bir veri kaybına dönüşebilir.

İnsan faaliyetleri, insanların olaylara karşı vücut tarafından salgılanan algoritmalara göre belirlenir. Tıpkı DNA dizilimi şiflerinin çözümü gibi veri algoritmalarının çözülmesiyle, insanın iç dünyasına ait hiçbir gizem kalmayacaktır. Duygularını en başarılı şekilde gizleyen soğukkanlı insanların bile bütün duyguları vücut algoritmalarının çözümü ile gizemini kaybedecektir. Bu durum, bizi bizden daha iyi bilen dijital sistemler ile gerçekleşecektir.

Bizi bizden daha iyi bilen dijital sistemler hayatımızda önemli kolaylıkların oluşmasını sağlayacaktır. Vücut algoritmalarının bir data merkezinde toplanması ve bu dataların erişime açılmasıyla hemen hemen bütün hastalıklarda ön teşhis dönemi başlayacaktır. Yani bir çocuğun 40’lı yaşlardan sonra ortaya çıkacak kronik hastalıkları daha çocuğun ergenlik çağına bile girmeden teşhis edilip erken tedavi süreci başlatılarak belki de birçok kronik hastalık ortadan kaldırılacaktır. Bu durum bizim algoritmalarımızı daha kolay paylaşmamıza sebep olacaktır. Ancak erişime açılan algoritmaları elinde bulunduran sistem veya onun arkasındaki güç bizi istediği gibi yönlendirmeye başlayacaktır.

Biyoteknoloji ve bilgi teknolojileri sayesinde insani emek yoğun üretim getiren sistemler hayatımızdan büyük bir oranda çıkarılacaktır. Buna bağlı olarak milyarlarca insan işsiz kalacaktır. İşçi sınıfının ortadan kalkmasıyla işçi dayanışması ve işçi hakları da önemini kaybedecektir. Verilen emirleri sorgusuz sualsiz yerine getirecek robotik teknolojiler sayesinde acımasız patronlar yaygınlaşacaktır. Büyük veri algoritmalarını büyük oranda ele geçirecek bir avuç elitist sayesine dijital diktatörlükleri ortaya çıkaracaktır.

Sistem üreten insan sistemin kölesi haline gelmektedir. Sistem piyasa mantığına göre hareket etmektedir. Tüketim ve Pazar ekonomisi sistemin başlıca yaşama biçimidir. Piyasayı elinde tutan yatırımcılar ve onlara yeni yatırım alanı oluşturma görevindeki mühendislerin hayatı anlama gayesindeki filozoflar gibi bir dertleri yoktur. İnsanlığı kurtaracak veya insanlığın iyiliğine hizmet edecek bir buluşu geliştirme gibi bir dertleri de yoktur. Sadece mevcut kazançlarına geliştirme derdinle olan azınlık bir şekçin gurubun eline olan dijital teknolojiler yüzünden hem dünyamız hem de insanlık tehlike altındadır.  

İnsanlık tarihi dünyayı anlama ve dünya kaynaklarını kontrol etme çabası üzerine kuruludur. Ancak insanın iç dünyasını anlamak ve onu kontrol etme yönünde ciddi bir çaba yoktu. Biyoteknoloji ve bilişim teknolojisi sayesinde iç dünyamızı anlama ve kontrol elde yönünde ciddi faaliyet alanı ortaya çıkacaktır. Vücut verilerimizi kayıt altına alan sistemler sayesinde insanın iç dünyasını denetim altına almak mümkün olabilmektir. Kolumuzdaki saatler, bileklikler, gözümüze taktığımız lensler ya da iç çamaşırlarımız bütün kan değerlerimizden tansiyon değerlerine, kolesterol değerlerinden böbrek değerlerine kadar bütün vücut fonksiyonlarını kayıt altına alabilecektir. Böylece hem hastalıkların erken teşhisi mümkün olurken hem de vücut algoritmalarının şifresi çözüldüğünden insanlar istenilen davranış kalıplarına büründürülebilecektir. Bu durum gelişmemiş ülkelerin insanları akıllı telefonları ile zengin insanların en gelişmiş şehir hastanelerinde aldığından çok daha iyi bir sağlık hizmetine ulaşabilmelerine olanak sağlayacaktır. Anacak otoriter rejimlerin eline geçen algoritmaların toplandığı data merkezleri sayesinde diktatörler sadece ne hissettiğinizi bilmekle kalmayacak; size ne isterse onu hissettirebileceklerdir. Böylece diktatörler, ne kadar baskıcı olursa olsunlar vatandaşlara kendilerini sevmelerini sağlayabileceklerdir.

Bilimsel gelişmeler günümüze kadar çok zahmetli bir bilgi toplama sonucunda yapılmaktaydı. Bilimsel üretkenliğin şartların zorlamasına bağlı olarak yavaş gerçekleştiği durumlarda bile bilim insanlarının büyük bir saygınlığı vardı. Artık bilgiye ulaşma konusunda zahmetli bilgi toplama işlemini zahmetsiz bir şekilde Google’den temin ediyoruz. Yani bilgiyi aramıyoruz; Google’lı arıyoruz. Bilimsel güvenirlik, kanıtlanabilirlik gibi kavramların yerini Google aramalarında en üstte çıkan sonuçlarlar alıyor. Böyle devam ederse geriletilmiş insanlara dönüşebiliriz.

Biyoteknoloji alanındaki gelişmelere ekonomik bakımdan iyi durumda olan insanlar daha kolay ulaşacaklardır. Bu sayede bir çocuğa daha anne karnındayken müdahale edilerek çocuğun daha sağlıklı, daha gelişmiş ve fiziksel yönden daha güzel bir yapıda olması sağlanabilir. Yani ekonomik sınıfsal farlılıklar yeni tarz biyolojik sınıfsal farlıklara dönüşebilir. Günümüze kadar zenginlik, tüketime dayalı bir statü farklılığı iken gelecekte fiziksel üstünlük şeklinde bir statü farlılığına dönüşebilir. Böylece insanlık ekonomik ve siyasi kastlara ilave olarak biyolojik kastlara da ayrılabilir.

İnsanların yaşadığı çevre koşulları insanların beş duyu organını çalıştırmasını zorunlu kılmaktadır. Teknolojik gelişmeler bazı fiziksel aktiviteleri ortadan kaldırdığından dolayı bazı duyu organlarımız işlevlerini kaybedebilirler. Dijital teknolojiler bizi koklama ve dokunma duyularından uzaklaştırmaktadır. Bir manzarayı görebiliyoruz ama ona ne dokunabiliyor de onu koklayabiliyoruz. Bunlar yerine akıllı telefonlarımıza ve bilgisayarlarımızın içinde boğulup gidiyoruz. Kullanılmayan uzuvların ilerde insanda ne gibi fizyolojik dönüşümler getireceği belirsizdir. Ancak suratları akıllı telefonlara yapışmış zombi görünümlü insanlarla karşılaşmak pek olası görülüyor

Teknolojik gelişmeler ve yapay zekâ teknolojileri sayesinde insanlık neredeyse bütün dünyanın içine sığdığı bir kutuya hapsolmak durumuyla karşı karşıyadır. Daha çok kişi tanıyoruz, daha çok şey biliyoruz. Ama en yakınımızdakilerle bile sohbet etme yeteneğini kaybediyoruz. Aşırı gıda tüketimi bedenimizi obezite yapıp yaşam kalitemizi önemli oranda düşürmektedir. Aşırı teknoloji kullanımının da yaşam kalitemizi düşüreceğe benziyor.

@sechaber2060

Big-Bang denilen teoriden yaklaşık 10 milyar yıl sonra dünyamız oluşmuştur. Dünyanın yaşının yaklaşık 4,6 milyar yıl olduğu düşünülürse gezegenizimizin uzayda oldukça genç bir gezegen olduğu anlaşılmaktadır. Dünya, bize göre çok uzun bir oluşum sürecinde gelişimini sürdürmektedir. Dünyanın genel oluşumuna bakıldığında canlıların hatta yüzey şekillerinin bile süreçte çok kısa bir dönem olduğu görülmektedir.

Gezegenimiz 4,6 milyar yılı aşan bir yaşa sahiptir. Günümüzdeki yaşamsal alanının meydana gelmesi hem uzun hem de sancılı bir süreçte gerçekleşmiştir. Devasa depremler, büyük volkanik patlamalar, kıta hareketleri ve büyük iklim değişiklikleriyle günümüzdeki yaşamsal formlar meydana gelmiştir. Dünyanın canlı küre haline gelmesini sağlayan en önemli etken dünyanın atmosfer özelliğidir. Atmosfer de dünyadaki canlılar gibi sonradan meydana gelmiştir. Dünya ilk oluşumu sırasında kızgın bir lav parçası durumundaydı. Bu dönem milyarlarca yıl sürmüştür. Dünya’nın zamanla yüzey kısmı katılaşarak yer kabuğu oluşmuştur. Ancak yer kabuğunun oluştuğu dönemde atmosferik yapı yoktu. Bundan dolayı dünyaya milyonlarca meteor hiçbir değişime uğramadan düşmüştü. Düşen meteorların bazıları buz kütleleriyle kaplıydı. Zamanla meteorlardaki buzların erimesiyle devasa su kütleleri oluştu. Uzun süre sonra su kütlelerinin içinde ilk canlı yapıları oluşmaya başladı. Oluşan bu canlılardan bazıları inanılmaz bir fotosentez gerçekleştirmeye başladılar. Böylece dünyamız oksijenle tanıştı. Oksijenin beraberinde azot ve karbon gibi enerji akışının yani besin zincirinin temelini oluşturacak gaz kütleleri de oluştu. Böylece denizel canlılardan başlayan yaşam koşulları karasal canlılarında oluşmasıyla günümüzdeki devasa ekolojik yapı meydana geldi.

Oluşan kabuk kısmının içinde binlerce volkanizma meydana gelmesiyle atmosfer uzun süre volkanik gazlarla kaplandı. Bu olayın sonucunda dünyanın neredeyse tamamı buzul bir döneme girdi. İlk buzul dönemle dünyada bulunan canlıların neredeyse %95’i telef oldu. Bu olay dünyanın canlılar yönünden ilk resetlenmesi olayıydı. Ancak sözü geçen buzul dönemle en son yaşadığımız buzul dönem arasında bir ilişki yoktur. İlk buzul dönemde hayatta kalmayı başaran %5’lik canlılar hızla gelişerek dünyanın tekrar devasa bir ekolojik merkez olmasını sağladılar. İlerleyen jeolojik zamanlarda dünyada yine birkaç kez ekolojik reset dönemleri yaşanmıştır. Ama canlı ortamı hızla gelişimini sürdürmüştür.

Dünyada oluşan en son canlı türü insanlardır. Yaklaşık 2,5 milyon yıldır dünyada bulunan en yeni canlı türü olan insanlar milyonlarca yılda gerçekleşecek ekolojik dönüşümlerin birkaç yılda oluşmasını sağlamışlardır. İnsanın yaşama özellikleri diğer canlılar gibi ekolojik bütünlüğü sağlayan bir yapı olmak yerine ekolojik bütünlüğü tamamen yok eden bir yapıdır. İnsan etkisiyle günümüzde pek çok doğal olayın işleyişinde bozulmalar meydana gelmektedir.

Yaşamın temeli olan ve insanlar gibi dünyada yeni olan suyun işleyişindeki denge insan müdahalesi nedeniyle bozulmaya başlamıştır. Su buharının döngüsü buharlaşma, terleme, yoğuşma ve yağış şeklinde gerçekleşmektedir. Su döngüsüyle bir damla su yılda ortalama 42 defa atmosferle karar arasında yer değiştirmektedir. Su döngüsünde zaman zaman meydana gelen kaygı verici hadiseler yaşanmaktadır. Kuraklaşma ve aşırı yağışlar ile sel felaketleri su döngüsündeki bozulmanın sonucunda meydana gelmektedir. Su döngüsündeki bozulmaya hiç şüphe yok ki küresel ısınma neden olmaktadır.

Dünyadaki yaşam döngüsünün geleceği, atmosferdeki karbon miktarının artmasın bağlı olarak meydana gelecek küresel ısınmaya bağlıdır. Fosil yakıtlar yandığında atmosfere karbon gazı olarak karışır. Karbon hafif olduğu için havada asılı kalır. Bu şekilde duran karbon gazları güneşin yerden yansıyan uzaya gitmesi gereken ışınlarını tutarak dünyanın daha fazla ısınmasına sebep olmaktadır. Sere gazı denilen bu durum küresel ısınmayı artırmaktadır. Karbon gazının her geçen gün daha da artması küresel ısınmada ani artışları beraberinde getirmektedir.

Yeryüzünde bulunan tatlı suların %68’i buzullardır. Bunun anlamı yeryüzünde bulunan akarsuların ve tatlı sulu göllerin 68 bin katı kadarı buzullardır. Buzulların büyük bir bölümü kutuplarda, geri kalan bölümü de yüksek dağlarda bulunmaktadır. Böylesine devasa su kütlesi küresel ısınmayla eridiğinde okyanuslara ve denizlere korkunç boyutlarda tatlı su karışacaktır. Karışan tatlı sular deniz ve okyanuslardaki ekolojik yapıyı tümden değiştirecektir.  Dünyadaki karbon emiliminin büyük bir bölümünü deniz ve okyanuslar karşılamaktadır. Deniz ve okyanuslardaki karbon emen canlıların yok olması atmosferdeki karbon artışını rekor düzeylere çıkaracaktır. Buzulların erimesinin başka bir yönü de, deniz ve okyanus seviyelerinde gerçekleşecek artışlardır. Küresel ısınma böyle devam ederse dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri olan Bangladeş yakın bir gelecekte tamamen sular altında kalacaktır. Bangladeş’in aynı zamanda dünyanın yoksul ülkelerinden biri olduğu düşünülürse neredeyse 130 milyon insanın hayatı tehlikede demektir. Yine deniz ve okyanuslardaki yükselmelere bağlı olarak hemen hemen bütün kıyı şeritleri sular altında kalacaktır. Pek çok kıyı sahasının çok verimli tarım sahaları olduğu düşünülürse, yakın gelecekte ciddi gıda krizlerinin kapıda olduğu açıktır. Gelişmiş ülkelerden Hollanda ve Belçika, Almanya’nın büyük bir bölümü sular altında kalacaktır.  Suların istila etmediği yerler ise okyanus ve denizlerdeki dönemsel büyük dalgaların armasına bağlı su kabarmalarına maruz kalacaklardır. Ayrıca bu yerler kıyı kesimlerden iç kesimlerine doğru muazzam göç dalgalarına maruz kalacaklardır. Bunun alamı gelecekte bir yandan küresel iklim değişiklikleriyle mücadele edilirken bir yandan da ülkeler arasındaki çevresel sığınmacılar nedeniyle yaşanacak büyük savaşlarla da uğraşmak zorunda kalacağımızdır.

Küresel ilkim değişikliklerinden başka, aşırı tüketim ve yoğun üretime bağlı olarak pek çok doğal kaynağın tükenecek seviyelere yaklaşmasıdır. Gelecekte hem üretmek hem de tüketmek daha masraflı hale gelecektir. İnsan ve canlı besin kaynağının önemli bir kısmını topraklar oluşturmaktadır. Tarımsal üretim tamamen toprakta yapılmaktadır. Topraklarda hem aşırı tarım yapılmakta hem de aşırı yerleşim sahaları oluşturulmaktadır. Bu iki etken topraklarımızda ciddi tahribata neden olmaktadır. Gelecekte topraklarımız ya büyük ölçüde verimini kaybetmiş olacak ya da betona bürünecektir. Besin zincirinin en önemli halkasını oluşturan üretici durumundaki bitkiler, toprakların tahribiyle yok olacaklardır. Topraklar üzerinde yetişen bitki örtüsü, fotosentez yoluyla atmosferdeki karbonu emmektedir. Bitkilerin yok olması atmosferdeki karbonu artırarak kürsel ısınmayı daha da artıracaktır.

Atmosferde %21 oranında sabit miktarda oksijen bulunmaktadır. Dünyanın ilk oluşumunda oksijen yoktu. Oksijen deniz ve kara canlılarının fotosentezi sonucunda oluşmuştur. Bitki örtüsünün tahribi, deniz ve okyanuslardaki canlıların yok olması oksijenin de yok olmasına neden olacaktır. Dünyadaki bütün canlılar oksijen sayesinde varlığını sürdürebilir. Oksijensiz bir dünyaya sadece gezen denir.

Yaşamsal faaliyetlerden olan beslenme, temizlenme ve tarımsal alanların sulanması dünyadaki tatlı sular sayesinde gerçekleşmektedir. Tatlı suların aşırı kullanılması, onların kirlenmesine sebep olmaktadır. Suların içerisindeki kimyasalların oranı giderek artmaktadır. Bu artışa tarım alanlarına sıkılan kimyasal ilaçların da etkisi de neden olmaktadır. Gelecekte tatlı sular bulunacaktır, ancak kullanılabilir yapıda temiz tatlı su bulmak imkânsız hale gelecektir.

Geleceğe dair çevresel pek çok senaryo artık bir öngörü olmaktan çıkmıştır. Çevremizdeki bazı alanlarda telafisi mümkün olmayan yıkımlar başlamıştır. Önceden tehlike belirtileri varken artık tehlikeyi bizzat hissetmeye başladık. Şimdi bu kötü gidişatı tersine çevirecek fırsatı kaybetmiş durumdayız. Yapılması gereken şey, bu kötü gidişatı olabildiğince yavaşlatmaktır. Bunun için yaptığımız her şeyi çevreci bir bakış açısını göz önünde bulundurarak yapmaktır.  Artık çevreye zarar verme lüksümüz yoktur. Çünkü dünyamızın resetlenecek durumu kalmamıştır.

TÜRKİYE’DE KURAKLIK

Kuraklık, bir bölgede yağışların normal seviyenin çok altına düşmesiyle toprak ve su kaynaklarının olumsuz etkilenmesi olaylıdır. Kuraklık meteorolojik, tarımsal ve hidrolojik kuraklık olarak gelişir. Kuraklık çok yavaş gelişen ancak etkisi geniş olan bir olaydır. Sinsi bir felaket olarak da nitelendirilen kuralığın gelişmesinde iklim değişikliklerinin etkisi büyüktür.

 Kuraklık, önce yağışların azalmasıyla başlar, sonra tarım alanlarında ürün kayıpları oluşmaya başlar ve en son olarak da su kaynakları ya azalır ya da tamamen kurur. Başta insan hayatı olmak üzere bütün canlıların yaşamsal faaliyetleri suya bağımlıdır. Susuz bir hayat mümkün değildir. Yaşamsal faaliyetler için vazgeçilmez konumda olan atmosfer de su sayesinde oluşmuştur.

510 milyon kilometre kare alana sahip dünyamızın üçte ikisi sularla kaplıdır. Suların yüzde 97’si tuzludur. Geri kalan yüzde üçü de tatlı sulardır. Tatlı suların yüzde 68’i buzullar, yüzde 31’i yeraltı suları geri kan yüzde 0,02’si de yüzey suları dediğimiz göller, bataklıklar ve nehirlerdir. Buradan da anlaşıldığı gibi tatlı suların oranı çok azdır. Ancak bu oran bile milyarca insan ve canlı için en temel yaşam kaynağıdır. Dünyanın belli bir su döngüsü vardır. Bu döngü sularda buharlaşma, bitkilerde terleme şeklinde başlar. Buhar halindeki su atmosferde yoğuşarak yağışa dönüşür. Yağışla gelen suyun bir kısmı yüzey akışına dönüşür, bir kısmı yeraltına sızar bir kısmı da tekrar buharlaşır. Su döngüsünde yağışlar oldukça önemlidir. Yağışların olabilmesi için su buharının yoğuşması gerekir. Yoğuşma için hava sıcaklığının mutlaka düşmesi gerekmektedir. Küresel sıcaklıkların artması buharlaşmayı artırsa da havanın genleşmesinden dolayı yoğuşmayı engellemektedir. Böylece kuraklık ihtimalinin artmaktadır.

Türkiye’de küresel iklim değişikliklerine bağlı olarak kuraklık görülme ihtimali vardır. Türkiye’ye düşen yağış miktarında önemli azalmalar meydana gelmektedir. Yapılan değerlendirmelere göre, yağış ortalamaları Türkiye’de 630 milimetre civarındayken 2000 yılından itibaren ülkemize düşen yağışlarda yüzde 10 civarında bir azalma söz konusu olmuştur. 

2020 yılında Dünya Corona virüsü tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ülkemizde Corona tehlikesine ilave olarak kuraklık tehlikesi de bulunmaktadır. Son yılların en kurak kış mevsimini yaşayan ülkemizde kuraklık endişeleri giderek artmaktadır. İklim konusunda dünyada saygın bir yere sahip olan Prof. Dr. Murat TÜRKEŞ’in yaptığı çalışmalar önümüzdeki üç aylık döneme dair oldukça karamsal bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

İklim uzun yıllara dayalı ölçülerin toplamıdır. Günümüzde kurak bir iklimin yaşaması iklim değişikliği olarak yorumlanmamalıdır. Ancak uzun yıllar böyle devam ederse kurak bir iklime geçilmiş olur. Prof. Dr. TÜRKEŞ’in yaklaşık 3 aylık kuraklık çözümleme ve değerlendirmesi bir iklim değişikliği olarak değil de bir felaket olarak değerlendirilmelidir.

  Prof. Dr. Murat TÜRKEŞ’in hazırladığı kuraklık haritasına bakıldığında, Ocak, Şubat ve Mart ayına kadar ülkemizin batı yarısında, İç Anadolu, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde kurak bir devrenin yaşanacağı görülmektedir. Bu yağışlar 2020 yılı genelinde devam eden kuraklığın zararlı etkisini azaltacak ya da sona erdirecek durumda değildir. Ancak hazırlanan haritaya bakarak türkiye’de yağışın hiç düşmeyeceği gibi bir anlama çıkarmak da doğru değildir. Hava durumuyla ilgili uzun süreli tahmin yapmak her zaman doğru sonuçlar vermeyebilir. Aksine yağışlı bir dönem de yaşanabilir. Ancak mevcut veriler ışığında Türkiye’de kurak bir dönemin yaşanacağı olasıdır. Umarız Prof. Dr. Türkeş’in tahmini haritası gerçekleşmez.

Kürsel iklim değişikliği insan vücudundaki insilün direncinin bozulması gibidir. İnsilün direnci bozulunca kan şekeri ani bir şekilde yükselir ve ani bir şekilde düşer. Küresel iklim değişiklikleriyle ekstrem hava durumu olayları yaygınlaşır. Yani ani kuraklıkların arkasından ani yağışlar meydana gelir. Çünkü belli bir su döngüsü vardır. Kuraklık başladıysa ani sağanak yağışların gelme ihtimali yükselir. Bu durumda önümüzdeki üç aydan sonra ani sağanak yağışları ve sel baskınlarıyla karşılaşma ihtimalimiz olacaktır. Küresel iklim değişikliğe bağlı pek çok felaket yaşama ihtimalimiz vardır. O halde daha fazla acı yaşamadan bu gidişatı tersine çevirmeliyiz. Ağaç dikerek işe başlamak, iyi bir başlangıç olacaktır.


Günlük hayatta hemen hemen her öğünde ve her yemek çeşidinin yanında mutlaka bulundurduğumuz ekmek, insanlık tarihiyle özdeşleşmiş durumdadır. Yapılan araştırmalara göre ekimi günümüzden 12 bin yıl öncesine yani Neolitik çağa kadar uzanan buğday, tükettiğimiz ekmeğin temel hammaddesi niteliğindedir. Buğdayın ilk yetiştiği yerin Mezopotamya olduğu düşünülmektedir. Hatta Mezopotamya’da pek çok tahıl tanrıçası vardı. Bunlar silindir mühürler üzerinde betimlenirdi. Örneğin, Ninlil, Ninbarsheghunu ve Nissaba mühürlerinde buğday taneleri üzerine oturmuş ya da ellerinde tahıl sapları tutar şekilde duruşları olan betimlemeler mevcuttu.

Sümer tanrıçası Ezina/ Ashnan’a, “büyüyen tahıl” ya da “ Sümer’in hayatı” denirdi. Ülkemizde bulunan ve 9 bin yılık geçmişe sahip olan Çatalhöyük’te yapılan çalışmalarda, burada yaşayan insanların iyi kalitede buğday yetiştirdikleri ve güzel ekmeler yaptıkları ortaya çıkarılmıştır. Yine Mısırda yapılan çalışmalarda piramitlerin içerisinde Buğday tanelerine rastlanmıştır. Piramitlerdeki duvar resimlerinde buğday yetiştiriciliğiyle ilgili resimiler bulunmuştur. Roma imparatorluğu döneminde imparatorluğun tüm eyaletlerinde buğday yetiştirildiği anlaşılmaktadır. Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesine bağlı Palas kasabasında Romalılar döneminde yapılan bir tandır bulunmuştur. Büyük ihtimalle de Türkler ekmek yapmayı Romalılardan öğrenmiştir. Hitit İmparatorluğu’nun kurucusu olan I. Hattuşili’nin, I. Murşili’ye i “ekmeği yiyeceksin, suyu içeceksin” öğüdü, ekmeğin Hitit dünyasındaki önemini belirtmektedir. Çin’de milattan önce 2800’lerde ve Orta Avrupa’da ise milattan önce 2000’lerde buğday üretimi yapılmaktaydı. Anadolu da önemli buğday üretim alanıydı. Ülkemizde yapılan çalışmalarda Çatalhöyük’te,  Mersin Mezitli’de, Kütahya Seyitömer Höyüğü ve Isparta Yalvaç’taki Pisidia yerleşmelerde ekmek yapmak için saklanan buğday taneleri bulunmuştur.
Tarihsel olarak bu kadar köklü bir yapıda olan ekmeğin yaygın olmasının başıca nedeni halkın temel besin gereksinimini karşılamada kolay elde edilir bir yapıdan olmasından kaynaklanmaktadır. Buğday yarı kurak iklimlerde yetiştiği için yaygın bir yetişme sahası bulmuştur. Buğday tokluk hissini artırdığı için alım gücünün en düşük olduğu yerlerde temel besin maddesi olarak kullanılmaktadır. İçerdiği lifler sayesinde sindirim sistemine katkı sağlamaktadır. Buğday karbonhidrat içerdiği için tüketildiğinde enerji vermektedir. Geçmiş dönemlerde gıda üretimi çok sınırlıydı. Gıda çeşitliliği çok azdı. Ayrıca bir gıdanın depolanması neredeyse pek mümkün değildi. Bu nedenle buğday hem kolay elde edilmesi, hem besin değerinin yüksek olması hem de uzun süre bozulmadan kalabilmesi nedeniyle geçmiş dönemlerin en önemli gıda maddesi olmuştu.
Günümüzde ihtiyaç olmamasına rağmen aşırı bir buğday tüketimi söz konusudur. Buğday ürünleri enerjiye dönüşerek bünyeye kuvvet verir. Ancak alınan enerji kullanılmazsa zarara dönüşmektedir. Günümüzde ekmek tüketimi geleneksel tüketim alışkanlıklarının sürmesinden kaynaklanmaktadır. Artık gıda çeşitliliği artmış, depolama sistemleri oldukça gelişmiş ve insanın enerji harcamasına gerek duymayacağı ileri teknoloji ürünleri hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda ekmek tüketmemize hemen hemen hiç gerek yokken unlu ürünler tüketimi giderek artmaktadır. Aslında unlu ürünler bağımlılık yapmaktadır. Buna karbonhidrat bağımlılığı da denilmektedir. Un şeker gibi hızla emilip, kana hızlı bir şekilde karışmaktadır. Buna bağlı olarak kan şekeri hızlı bir şekilde yükselmektedir. Kan şekerinin ani yükselmesi sonucunda, pankreastan aşırı insülin salınımları başlamakta ve arkasından kan şekeri ani bir şekilde düşmektedir. Kısa süre sonra vücudun ihtiyacı olmamasına rağmen tekrar acıkma hissi ortaya çıkmaktadır. Sonra tekrar hızlı bir şekilde karbon hidrat tüketimi ve aynı ünsülin salımı devam ederek kartopu gibi büyüyerek bünyeyi mahvetmektedir. En sonunda da “insülin direnci” denilen durum ortaya çıkmaktadır. İnsülin direnci bir süre sonra fazla kiloya ve obeziteye, şeker hastalığına, damar sertliğine, hipertansiyona neden olan bir metabolik bozukluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Vücudun insülin direncini bozulması aslında vücudun mekanik sisteminin altüst olması demektir. Kana karışan şekerin hücrelere geçmesini sağlayan şey insülindir. Yani ünsülin kapı anahtarı gibidir. Ünsülin olmadan şeker enerjiye dönüşmez. Enerjiye dönüşmeyen şeker karaciğere yağ olarak depolanır. Karaciğer yağlanması günlük hayatımızın kökünden etkileyen pek çok kronik hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Ünsülinin fazla salgılanması pankreas sistemini bozmaktadır. Pankreas sistemi bozulduğunda bir kişi insülün direncini ayarlayan diyabetik ilaçlara bağımlı hale gelmektedir. İnsülin direncinin tamamen yok olması durumunda kalan bir kişi ise insülin iğnelerine bağımlı hale gelmektedir. Kullanılan bu ilaçlar ve iğneler zamanla insanı daha da bağımlı hale getirmektedir. Bunun sonucunda büyük oranda böbrekler iflas etmekte diyalize bağlanmak durumunda kalınmaktadır. Aşırı un tüketimi damar içi yağlanmaya da neden olmakta böylece kalp damar ve tansiyon hastalıkları ortaya çıkmaktadır. İlerleyen evrelerde diyabetik ayak denilen başta ayak parmakları olmak üzere ayaklara ve bacaklara kadar vücudun uzuvları kesilmek durumunda kalmaktadır.
Herhangi bir gıdanın kan şekerini yükseltici etkisine glisemik indeks denilmektedir. Buna göre glisemik indeksi 55’in altında olan gıdalar düşük, 55-70 arasında olanlar orta ve 70’in üzerinde olanlar yüksek glisemik indeksli yiyecekler olarak tanımlanmıştır. Yüksek glisemik indeksi olan gıdalar kan şekerini sürekli yükselttiği için vücudun insülin dengesi bozulmaktadır. Buna göre günlük hayatta aşırı bir şekilde tükettiğimiz beyaz ekmeğin glisemik indeksi 85’dir. Yani beyaz ekmek kan şekerinin aşırı yükselmesine neden olmaktadır. Tam buğday ekmeğinin Zarasız olduğu konusunda yaygın bir inanış vardır. Halbuki tam buğday ekmeğinin glesemik indeksi 73’dür. Sırf beyaz unun glisemik indeksi 103’dür.
Geleneksel alışkanlıklarımız ve yanlış beslenme algımız bizi ekmeğe bağımlı hale getirmiştir. Aslında emek bizi tam manasıyla çarpmaktadır. Pek farkında değiliz ama kronik hastalıklarda dünyada hatırı sayılır bir yerdeyiz. Ülkemiz nüfusunun yüzde 14.85’i diyabet hastalığına yakalanmış durumdadır. Şu an ülkemizdeki diyabet hastalığındaki artış oranı, Avrupa ortalamasının 3 katı, dünya ortalamasının 2 katı seviyesindedir. Bu verilerin 2035 yılında daha da korkunç bir boyuta ulaşacağı tahmin edilmektedir.
Gluten, ekmek yapımı esnasında oluşan hamurun ağsı yapısını oluşturan yani hamurun güçlü yapısından sorumlu olan proteindir. Gluten aslında İngilizce “glue” denilen “tutkal” kelimesinden gelmektedir. Tükettiğimiz ekmekteki hamur bağırsaklarımızdaki duvarlara aynı bir tutkal gibi yapışmaktadır. Bağırsak duvarlarımızda vücudumuzun bağışıklık sistemini sağlayan pro-biyotikler bulunmaktadır. Hamurla gelen gluten, pro-biyotikleri öldürmektedir. Bunun sonucunda vücudumuzun bağışıklık sistemi çökmektedir. Buna bağlı olarak pek çok kanser vakası ortaya çıkmaktadır.
Son yıllarda ülkemizde başta kanser vakarlı olmak üzere pek çok ölümcül hastalık dünya ortalamasının üzerinde bir artış göstermektedir. Bu artışlara tabii ki unlu ürünler tek başına etki etmemektedir. Ancak aşırı bir şekilde unlu ürünler tüketmekteyiz. Beslenme alışkanlıklarımızı ve anlayışımızı değiştirmek bizim için hayati derecece öneme sahiptir.

Osmanlı Devleti’nde en son ortaya çıkan milliyetçilik hareketi Türk milliyetçilik hareketiydi. Türk milliyetçiliği de artık bıçağın kemiğe dayandığı, yok olmanın eşiğine gelindiğinde nefsi müdafaa hareketi olarak ortaya çıkmıştı. İşe buna benzer durum da MAVİ VATAN kavramının Ege ve Akdeniz’de bıçağın kemiğe dayandıktan sonra ortaya çıkması gibidir. 2003 yılından beri Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den çıkarma çabaları MAVİ VATAN’lA biraz olsun sekteye uğramıştır. Ama sonuç itibariyle Türkiye’nin Akdeniz’deki egemenlik hakları ciddi derecede hasar görmüştür.

Akdeniz dünyanın en hassas bölgesi haline gelmiştir. Hatta coğrafi keşifler öncesinde dünyanın merkezi sayılan Akdeniz tekrar dünyanın merkezi haline gelmiştir. Söz konusu alanda hiç şüphesiz Türkiye’nin egemenlik sahaları ciddi derecede tehdit almaktadır. ABD jeolojik araştırmalar merkezinin tahminine göre Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve İsrail arasında kalan bölge olan LEVANT HAVZA’SI diye bilinen bölgede 3,45 triyon metreküp doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol rezervinin bulunduğu açıklanmıştır. Bu rapor dünyanın en büyük doğal gaz rezervinin Akdeniz olduğunu göstermektedir.

Yine aynı raporda Kıbrıs adası çevresinde 8 milyar varil petrol rezervi bulunmaktadır. Bunun da maddi değeri yaklaşık 400 milyar dolardır. Dünyanın en hassas sahası durumunda olan Doğu Akdeniz, İtalya, Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Karadağ, Arnavutluk, Yunanistan, Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Mısır, Libya ve Tunus kıyıları ile çevrilidir. Son dönemlerde Akdeniz coğrafi hâkimiyet mücadelesinin aksine jeopolitik hâkimiyet mücadelesi haline gelmiştir.  Büyük devletlerden Doğu Akdeniz’de donanması olmayan devlet yoktur.

Akdeniz sadece enerji kaynakları açısından bir merkez durumunda değildir. Dünya ticareti tekrar Akdeniz’e kaymaktadır. Akdeniz’de yılda ortamla 220 bin gemi seyir halinde bulunmaktadır. Bu da dünya deniz trafiğinin %33’ünü oluşturmaktadır. Son yıllarda enerji sevkiyatında da önemli bir merkez haline gelen Akdeniz’de Ortadoğu ve Hazar Bölgesi enerji merkezleri ile boru hatları bulunmaktadır.

Akdeniz’deki bu olan üstü kaynaklar devletleri bir takım hukuki sözleşmelerle bu alanlarda hak elde etme çabalarına sevk etmektedir. Birleşmiş Milletler deniz hukuku sözleşmesine göre ilan edilen Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) kavramına göre Akdeniz’de enerji sahalarının kontrol etme çabaları başlamıştır. 1982 yılı Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile düzenlemeye kavuşturulan Münhasır Ekonomik Bölge kavramı şöyle tanımlanmıştır: “Karasuların ölçmeye başlandığı esas hatlardan itibaren en fazla 200 deniz mili genişlikte bir alanda, deniz yatağı ve toprak altı ile üzerindeki suların canlı ve cansız doğal kaynaklarını araştırma, işletme, muhafaza ve yönetim hakkını ilgili devlete tanımaktadır.” Böylece ilgili devletler egemenlik haklarını belirleme haklarına kavuşmuşlardır. Akdeniz’in özel statüsünden dolayı Münhasır Ekonomik Bölgesi çelişen pek çok devlet bulunmaktadır. Ancak bu kavramlardan dolayı hakları en çok ihlal edilen devlet Türkiye’dir.

Bugüne kadar Akdeniz’de Fas Tunus, Suriye, GKRY, Libya, İsrail ve Lübnan olmak üzere toplam yedi devlet Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmiştir. Bunlara ek olarak İtalya, Hırvatistan ve Fransa ekoloji koruma alanı; Cezayir, İspanya, Libya, Tunus ve Malta ise balıkçılık koruma bölgeleri olmak üzere toplam sekiz devlet muhtelif deniz yetki alanları ilan etmiştir.  Bütün bu gelişmeler yaşanırken Türkiye çoğu kez olaylara seyirci kalmıştır. Akdeniz’de deniz yetki alanları ilan edilirken en çok itilaf Türkiye ile GKRY arasında gerçekleşmiştir.

GKRY’in deniz yetki alanlarını keyfi geliştirme girişimleri Türkiye’nin Akdeniz sahasında yapacağı işbirlikleriyle çözüme kavuşturabilirdi. Ancak Türkiye’nin milli menfaatlerini hiç ilgilendirmeyen alanlara sert müdahaleleri nedeniyle Türkiye bölgesel işbirliği avantajını kaybetmiştir. Örneğin Türkiye deniz yetki sınırlama antlaşmasını düşman ilan ettiği Mısırla imzalamış olmasaydı GKRY’nin ilan ettiği 11.500 kilometrelik alan elinden alınacaktı.

GKRY uluslar arsı hukuka aykırı olarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını ihlal etme pahasına 26 Ocak 2007’de 13 adet petrol arama ruhsatı ilan etmiştir. Bu ruhsatlara dayanarak İtalya ve Fransız şirketlerle petrol arama faaliyetlerine başlamıştır. Bu anlaşmada yer alan 7 numaralı parselin bir bölümü Türkiye’nin münhasıran ekonomik bölgesini ihlal etmektedir. Ayrıca Rum yönetiminin ilan ettiği bu saha KKTC’nin 2,3,8 ve 9 numaralı sahaları ile çatışmaktadır. GKRY’nin ilan ettiği bu sahalar Türkiye’nin deniz yetki sahlarını ihlal ederken KKTC’yi yok sayan ve adanın tek temsilcisinin kendisi olduğu düşüncesiyle hareket eden Rum Kesimi Kıbrıs adasının çevresini istediği gibi kullanmaktadır.

GKRY’nin Türkiye karşıtı faaliyetlerinin destekçisi olan Yunanistan, Girit, Kaşot, Çoban, Rodos, Meis hattını ilgili kıyı kabul ederek Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den çıkarmaya çalışmaktadır. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi bu girişimleriyle Türkiye’ye Antalya körfezine hapseden bir münhasıran ekonomik bölge ve deniz yetki alanı bırakmak istemektedir. Bütün bu gelişmelere karşılık Türkiye 2003 yılından bu yana doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarını sınırlandırmaya yönelik antlaşmayı sadece KKTC ve Libya ile imzalamış ve münhasır bölge ilanında bulunmamıştır.

Uluslar asarı ilişkilerde bilimsellik son derece hayatidir. Bu durumu Doğu Akdeniz’deki deniz sınırlama alanlarının paylaşımında daha iyi anlayabiliriz. Türkiye bugüne kadar Akdeniz’de deniz yetki alanlarıyla ilgili kıyıdaş ülkelerle düşey hatlar prensibini kullanarak münhasır ekonomik bölge sınırı belirlemiştir. Bu belirlemede dünyanın şeklinden kaynaklanan girintiler yok sayılmaktadır. AB ve GKRY ise diyagonal hat belirleyerek dünyanın şeklinden kaynaklanan eğimli ve kıvrımlı yerleri de münhasır ekonomik bölgesi içerisine katmaktadır. Bu durumda Türkiye onlarca kilometrekarelik alanı kaybetmektedir.

Akdeniz’de enerji elde etmek amacıyla yaşanan gerilimden Türkiye ciddi tehdit almaktadır. Türkiye’nin egemenlik hakları adaların münhasır ekonomik bölge alanı iddiası ile yok sayılmaktadır. Münhasır ekonomik bölge ana karalarla ilgili bir durumdur.  Adaların statüsü özel durumdur. Geçmişte kıta sahanlığı ilkesi esasına göre de adalar özel statülü olmuştur. Yıllarca Türkiye-Yunanistan arasındaki karasuları ve FIR hattı gibi sorunlar Ege adalarının statüsünden kaynaklanan sorunlardı. Aynı söylemle Yunanistan Akdeniz’de Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesini gasp etmek istemektedir.
Türkiye Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını kurmak için dış politikadaki anlayışını değiştirmek zorundadır. Doğrudan Türkiye’nin menfaatlerini ilgilendiren konulardaki tepki verme potansiyelini ümmetçi bir yaklaşımla rastgele vererek boşa heba etmemelidir. Olur olmaz her konuda tepki gösteren bir ülkenin dış politikada ciddiye alınır bir tarafı kalmaz. Devletlerle duygusal ilişkilerden arınıp menfaatlere dayalı işbirliği politikaları geliştirmek, Türkiye’nin Akdeniz’deki çıkarlarını korumak için hayatidir.

Bu doğrultuda geç de olsa Türkiye birtakım adımlar atmaya başlamıştır. Son yıllarda Türkiye’nin Akdeniz’de kaybettiği kazanımları geri alma için Cihat YAYCI tarafından geliştiren MAVİ VATAN kavramı Türkiye’nin en önemli beka sorunlarından birisidir. Mavi Vatan kavramı kısaca şöyledir:

“Türkiye’nin ilan edilmiş veya edilmemiş tüm deniz yetki alanları (iç sular, karasuları, kıta sahanlığı, Münhasır ekonomik Bölge) akarsu ve göllerini kapsamına alır. Mavi Vatan, tam anlamıyla, 26-45 Doğu Boylamları ve 36-42 Kuzey enlemleri arasındaki ana vatanımız üzerindeki stratejik egemenliğimizin denizler ve deniz diplerindeki uzantısıdır. Mavi Vatan, 25-45 Doğu Boylamları ve 33-43 Kuzey enlemleri arasında kalan tatlı ve tuzlu su kitlesi üzerindeki yetki ve ilgi alanlarımızın adıdır.”

Mavi Vatan kavramının mimarı Cihat YAYCI’nın ilginç bir şekilde emekli edilmesi Türkiye’nin mavi vatan konusundaki ciddiyetini ortaya koymaktadır. Ancak Mavi Vatan Türkiye’nin çok ciddiye alması gereken yeridir. Türkiye varlığını ancak Mavi Vatan’la sürdürebilir.

Başta fosil yakıtlar olarak nitelendirilen petrol, doğalgaz ve kömür gibi yakıtlar atmosfere yayılınca atmosferin üstünü yorgan gibi kaplayarak sera etkisi oluştururlar. Bu olaya küresel ısınma denilmektedir. Sanayi devrimi sonucu meydana gelen küresel ısınma ile sera gazlarının atmosfere yılması sorun haline gelmiştir.

Küresel yüzey sıcaklıklarında, 19. Yüzyıl sonlarında başlayan ısınma, 1980’li yıllardan itibaren daha da artarak, hemen her yıl bir önceki yıldan daha fazla olacak şekilde rekor sıcaklık artışları gerçekleşmektedir. Küresel sıcaklıkta gözlemlenen artışlardan başka en geniş ölçekli iklim modellerine göre, küresel sıcaklıklarda 1,4 ile 5,5 oC arasında bir artış olacağı öngörülmektedir.

Küresel ısınma son buzul çağından beri gerçekleşmektedir. Ancak son yıllarda iklim değişikliklerinde insan etkisinin önemli bir faktör olduğu görülmektedir. Geçen 40 yılda gerçekleşen artışın son 1000 yılın herhangi bir dönemindeki artıştan daha büyük olması küresel ısınmadaki insan etkisinin korkunç boyutlara ulaştığının kanıtıdır. Küresel ısınma en fazla kutuplardaki buzulları etkileyecektir.  Buzullar ısınmanın artmasıyla hızla eriyecek ve buna bağlı olarak deniz seviyeleri yükselecektir. Kıyı kemsinde yaşayan milyonlarca insan ya göç etmek zorunda kalacak ya da ani su baskınları nedeniyle hayatlarını kaybedecektir. Başka kötü bir senaryoya göre kıyı kemsinde yapılan tarımsal faaliyetler sona erecektir. En verimli tarım alanlarının kıyı kesimlerindeki delta ovaları olduğu düşünüldüğünde küresel ısınmanın büyük bir açlık felaketi getireceği açıktır.

Küresel ısınmayla sadece kutuplardaki buzullar erimeyecektir. Yüksek dağlarda daimi kar sınırı üzerine bulunan onlarca metre kalınlığındaki buzul kütleleri eriyerek kara içlerinde büyük sel felaketlerine neden olacaktır. Ani sel baskıları buzulların normal erimesine göre oluşan yer altı su birikimlerine zarar verecektir. Böylece büyük yerleşmelerin yakınlarında içme suyu sıkıntıları ortaya çıkacaktır. Kuraklığa bağlı artış bitki örtüsünün cılızlaşmasına ya da yok olmasına neden olacak böylece, erozyon nedeniyle toprak kayıpları daha da artacaktır.

Küresel iklim değişikliğinin etkisi günümüzde hissedilmeye başlamıştır. Dünyanın pek çok yerinde iklim değişikliğine bağlı felaket haberleri gelmeye başlamıştır. Bu haberlerden birkaçı şöyledir:

  • Küresel ısınma sonucu Büyük Okyanusta bulun Kribati Bölgesindeki Tarawa ve Abanuea adlı iki ada okyanus suları altında kalmıştır.
  • Hint Okyanusundaki Maldiv adaları içinde yer alan 200’e yakın ada, deniz seviyelerinin yükselmesi üzerine yok olama tehlikesiyle karşı karıyadır.
  • Dünyadaki her on buzuldan birine sahip olan Peru buzullarının dörtte bir erimiştir.
  • Alaska buzullarının eridiği terlerde yeni bitki türleri yetişmeye başlamıştır.
  • Dünyada her yıl altı milyon hektarlık alan çölleşmektedir.

İklim değişiklikleri sadece deniz seviyelerinin yükselmesi ya da gıda krizine neden olmayacaktır. İklim değişiklikleri gerek uluslar arası alanda gerekse de ulusal düzeyde ciddi güvenlik sorunlarına neden olacaktır. İklim değişikliklerinin güvenlik üzerindeki etkilerini ulusal güvenlik açısından ilk defa değerlendiren kişi Pentagon’da oldukça etkin görevlerde bulunmuş Peter Schwartz ve yardımcısı Dougan Randall’dır. Bu kişilerin Pentagon’a hazırladıklarları raporlarda, dünyanın en büyük sıcaklık taşıyıcılarından Gulf Stream sıcak su akıntılarının durması, yavaşlaması üzerinde durmuşlardır. Buna göre Gulf Steam Sıcak Su Akıntısı, Kuzey Yarım Küre’de Ekvatoral kuşak üzerinde Kuzey Batı Avrupa’ya doğru akmaktadır. Sıcak su akıntısı nedeniyle Kutup kuşağına yakın halde bulunan Kuzey Batı Avrupa kıyılarında ılıman bir iklim yaşanmaktadır. Kutuplardaki buzulların erimesiyle deniz ve okyanuslara daha fazla tatlı su karışacak, böylece Gulf Stream sıcak su akıntısı yön değiştirecektir. Bu durum Kuzey Batı Avrupa’nın kutup iklimi kuşağına girmesine neden olacaktır. Küresel ısınma küresel bir soğumayı ortaya çıkaracaktır. Dünyanın en zengin ülkelerinin bulunduğu kuşak olan Kuzey Batı Avrupa ülkelerinin buzul çağına girmesinin dünya ekonomisi üzerindeki etkisi tam hesaplanmamakla birlikte zararın korkunç bir boyutta olacağı tahmin edilmektedir. Ne zaman küresel bir ekonomik kriz çıksa arkasından büyük bir savaş ortaya çıkmaktadır. Bazı devletler için savaş ekonomisi krizden çıkmanın tek yolu olsa da böylesi bir ekonomik krizden savaş ekonomisinin kurulamayacağı muhakkaktır.

Küresel iklim değişiklikleri en çok gıda üretimini etkileyecektir. Gıda krizi dünya çapında ciddi çatışmaları ortaya çıkarabilir. Küresel bir çatışma gıda kaynaklarının kirlenmesine ya da yok olmasına neden olabilir. Gıda kaynaklarının zarar görmesi savaşlardan daha fazla ölümlerin olmasına sebep olmaktadır. Örneğin 2000 yılında silahlı çatışmalarda 300 bine yakın kişi hayatını kaybetmişti. Ancak her yıl suların kirlenmesi nedeniyle daha fazla insan hayatını kaybetmektedir.

Küresel iklim değişikliklerinin ortaya çıkaracağı çatışma senaryolarının gerçekleşme ihtimalleri giderek artmaktadır. Bu çatışmalardan kurtulmanın en önemli yolu öngörülen iklim değişikliklerini ve bu değişikliklerin insan sağlığı üzerindeki olası etkilerini en aza indirmektir. Bunun için de insan kaynaklı sera gazı salınımlarını azaltmak ve bitki örtüsünü çoğaltmaktır. Günümüzde bütün dünyayı etkisine alan Corona virüsü, küresel iklim değişikliklerini durduracağına dair bazı çevrelerde iyimser bir hava oluşturmaktadır. Virüsün bulaşma riski nedeniyle sosyal mesafe önlemlerine bağlı olarak pek çok ülkede sera gazı yayan üretim tesislerinden önemli bir kısmı üretimlerini ya azalmışlardır, ya da durdurmuşlardır. Aynı şekilde evde kal uygulaması nedeniyle milyonlarca araç trafiğe çıkmamıştır. Bu gelişmeler elbette ki küresel iklim değişiklikleri için olumludur. Ancak küresel iklim değişikliklerinin neden olduğu zararın önlenmesi için 10 yıl boyunca atmosfere hiç sera gazı yayılmamalıdır. Bu durum günümüz şartlarında olası değildir.  O halde küresel iklim değişikliklerine bağlı gerçekleşecek olası çatışma senaryolarından kaçınmanın pek mümkün olmadığı bir durumla karşı karşıyayız.

Çevreci bilimcilerin oluşturdukları çatışma senaryoları şöyle sıralayabiliriz:

        2020-2025Güneydoğu Asya’da Burma, Laos, Vietnam, Hindistan ve Çin’de bitevi çatışmalar olur.İran Körfezi ve Hazar Havzası’ndaki çatışmalardan dolayı petrol fiyatları artar. Fransa ve Almanya Ren nehrine erişim konusunda çatışırlar.Suudi Arabistan’daki iç çatışmalardan dolayı ABD ve Çin donanmaları çatışmaya girer.  
2020-2030Cezayir, Fas, Mısır ve İsrail gibi Akdeniz ülkelerine göç hızlanır. Çin ve Japonya arasındaki tansiyon artar.Avrupa nüfusunun yaklaşık yüzde onu başka ülkelere göç eder.

Yukarıda belirtilen çatışmalar bir öngörü olsa da bu konuda uzmanların ciddi ciddi kafa yordukları anlaşılmaktadır. İklim değişikliklerini en çok gıda üretimini etkileyecek bu durum da ciddi bir gıda krizini ortaya çıkaracaktır. Bizi kaçınılmaz bir felaket beklemektedir. Ancak ülkeler arasında kalıcı bir işbirliği sayesinde olası kötü senaryoların etkisini azaltmak mümkündür. Sürdürülebilir bir üretim anlayışı, kaynakların adil paylaşılması ve tüketime dayalı mutluluk anlayışından vazgeçilmesiyle belki de bu kötü senaryoları tersine çevirmek mümkün olabilir.

Ölümcül ve bulaşıcı bir özelliğe sahip olan İlk defa aralık ayında Çin’in Vuhan kentinde görülen ve 3-4 ay gibi kısa bir sürede 120’den fazla ülkeye yayılan Covid-19 hastalığı, Mart ayından itibaren ülkemizde de görülmeye başlanmıştır. Salgının engellenemez ve kontrol edilemez boyuta ulaşmasıyla Dünya Sağlık Örgütü, Covid-19’u Pandemi olarak nitelendirdi. Dünyanın birçok ülkesine yayılan ama bütünün dünyayı etkisine alan bu salgın daha şimdiden dünya ekonomisine ciddi darbeler vurmuştur. Tarihsel olarak değerlendirdiğimizde insanlık tarihi ekonomik sınıf mücadeleleri tarihidir. Bu nedenle yaşamımızı şekillendiren hemen hemen her olay ekonomik şartları getirdiği durumlara göre gerçekleşmektedir. Covid-19 salgını şimdiden ekonomik işleyişi ciddi derecede etkilemiştir. Bu durum ekonomik şartların belirlediği sağlıktan kültüre, sosyal yapıdan eğitime, üretimden tüketime kadar pek çok durumu da etkileyecektir. Dünya bir dönüm notasının eşiğindedir. Başka bir anlatımla dünya ilan edilmemiş bir değişim sürecine girmiştir. Küreselleşme olgusu bu değişim sürecinin ana unsurudur. Yaklaşık 200 yıldan beri dünya devletleri arasında çok hızlı bir etkileşim dönemi başlamıştı. Önceleri devletler bir birlerini daha çok savaşlarda tanırken son dönemlerde devletler ulaşım ve haberleşme sistemlerinin gelişmesiyle birbirini tanımışlardır. Devletlerarasındaki etkileşim uluslar arası etkileşimleri artırmış, böylece kültürler arası hızlı değişimler başlamıştır. Yerel kültürden ya da halk kültürden popüler kültüre doğru inanılmaz bir değişim sürecine geçilmiştir. Dünya toplumlarında din, dil, ırk, mezhep, siyasi düşünce ve felsefi inanç ayrımı göstermeden aynı davranış şekilleri ortaya çıkmıştır. Örneğin kapitalizm savunucularıyla karşıtları aynı sosyal paylaşım sitelerini kullanarak tepkilerini göstermektedirler. Önlemez ve engellenemez bir yapıya kavuşan bu küreselleşme süreci son 50 yılda zirve noktasına ulaşmıştır. Kitle iletişim araçlarının mobil boyuta geçmesiyle küreselleşme pik noktasına ulaşmıştır. Bir ülkede siyasi otorite ne yaparsa yapsın cep telefonları kadar insanlar üzerinde etkili olamamaktadır. Küreselleşmenin en önemli ayağı ekonomik ayaktır. Bir mal ya da hizmetin sınır tanımaz bir yapıya kavuşması küresel üretim biçimlerinin geleceği nihai aşamadır. Küreselleşme sayesinde bilgisayar çipi üretmekle patates cipsi üretmek arasında bir fark yoktur. Her şey metalaştığı oranda kullanım değerine sahiptir. Metalaşmanın küreselleşme sürecinde sınırı yoktur. Her şey metalaşabilir. Yeter ki kullanım değerini sürdürecek ihtiyaç üretim sistemleri olan reklam sektörleri bulunsun. Günümüz kürselleşmesini temelini oluşturan kapitalizm 18. Yüzyıldan itibaren “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” temeli üzerine inşa etmiştir. Adam Simit’in başlattığı bu akıma ilk direnci İngiliz ekonomist John M. Keynes koymuştur. Keynesci yaklaşım olarak da bilinen anlayışında devleştin ekonomiye müdahalesini savunmuştur. 1950’li yıllardan itibaren Prof. Dr. Milton Friedman, Keynesci ekonomik anlayışa savaş açmıştır. Neolibarel politiklerin savunucu olan Friedman, her şeyin piyasaya emanet edilmesi gerektiğini ve her şeyin piyasa kurallarına göre belirlenmesi gerektiğini savunmuştur. Günümüzde devletler Friedman’nın belirlediği neoliberal politikalara göre yönetilmektedir. İşin ilginç yanı sosyalist devlet durumunda olduğunu belirten Çin Halk Cumhuriyeti neolibarel politikaların en iyi uygulandığı bir konumundadır. Korona virüsü aslında en çok nelibaral politikalara zarar vermiştir. Artık dünyadaki gelişmeleri küresel aktörler ve piyasa güçleri belirleyemiyorlar. Neoliberal politikaların en iyi uygulandığı ülke olan Çin’den bütün dünyaya Korona virüsü yayılmıştır. Çin bu sayede neoliberal politikalardan Keynesci politikalara hızlı bir geçiş sağlamıştır. Kapitalizmin sembolü olan ABD’de devletin ekonomi, sağlık ve sosyal alanda daha radikal politikalar izlemesi gerektiği tartışılmaktadır. Sanayi devriminin başlangıcı olan İngiltere hızla Keynesci politikalara dönmektedir. Şu anda korona salgınıyla en iyi mücadele eden devletler, devletçi ya da kamucu politikaları en iyi uygulayan devletlerdir. Özel sağlık ve sigorta sistemleri batmak üzerededir. En kapitalist devler en sosyalist önlemleri almaya başladılar. Sağlıktan başlayarak özel üretim tesisleri kamulaşma ve devletleşme aşamasına gelmiştir. Sosyal güvenlik kavramları piyasacı üretim kavramlarından daha çok rağbet görmeye başlamıştır. Artık dünyanın gündemi küreselleşme yerine yerelleşme üzerine odaklanmıştır. Kürselleşme fırsat olmaktan çıkmış felakete dönüşmüştür. Artık sınırları arası geçişler neredeyse durma noktasına gelmiştir. Üretim anlayışı kamucu ve kendine yeterlilik anlayışına göre şekillenme başlamıştır. Bilim ve aydınlanma çağı son dönemlerdeki kitle iletişim araçları sayesinde yanlış bilgiler kontrolsüzce hızla yayılarak dogmatik bir döneme girilmişti. Teknoloji çağında akıl tutulması yaşadığımız bu dönemde dogmatizm ve hurafecilik inanılmaz bir şekilde yayılışa geçmişti. Ancak kornona virüsü sayesinde bilime verilen önem tekrar artmaya başladı. Dogmatizm çok ağır bir darbe almıştır. Çevresel sorunlar piyasacı anlayıştan daha fazla önemsenmeye başlamıştır. Üretim ve pazar anlayışı gıda güvenliği anlayışına dönüşmektedir. Pazar için üretim yerine sürdürülebilir bir üretim anlayışı egemen olmaktadır. Piyasacı tekelci gıda üretiminden yerel odaklı kendi ihtiyaçlarını karşılayacak güvenli gıda üretimi anlayışına dönüşüm söz konusudur. Korona virüsü salgını dünya toplumlarını inanılmaz bir dönmüşüme geçmeye zorunlu kılmıştır. Bu hızlı dönüşümlü ilgili elbette çok hızlı yayılan komplo teorileri ortaya çıkmaktadır. Bu teorilerinin ne kadar gerçekçi olduğu belli değildir. Anacak küresel bir değişim yaşanmaktadır. Küreselleşmeden yerelleşmeye doğru olan bir değişim dönemindeyiz. Nasıl ki neolibarel politikaların ilk uygulayıcıları en çok kazananlar olduysa şimdi de yerel politikaları ilk uygulayanlar en çok kazançlı olanlar arasında yer alacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti kan ve irfan üzerine kurulmuş bir devlettir. Dünya’da örneklerine az rastlanır bir kurtuluş savaşından sonra kendisinden hiç beklenmeyen çağdaşlaşma hareketine gerçekleştirmiştir. Kurtuluş savaşını kan üzerine kurulurken çağdaşlaşma hareketi irfan üzerine kurulmuştur. Dünya’da esaret altında yaşamaya başkaldırmış pek çok ülke vardır. Ancak, Dünya’da Türkiye gibi bağımsızlık savaşı sonrası enkaza dönüşmüş bir ülkenin bütün Dünya’yı hayran bırakacak çağdaş atılımları gerçekleştirecek başka ülkesi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu eşiz önder Mustafa Kemal Atatürk, yüzyıllardır milletimizin yakasına yapışmış kötü gidişatın nasıl durdurulacağını anlayan ilk ve tek önderdir. Devletin ve milletin kurtuluşunun askeri güçlerden ziyade eğitim ordusunun yapacağı atılımlarla gerçekleştirileceğine yürekten inanmış bir kişidir. Öyle ki, Kurtuluş Savaşı’nın en şiddetli geçtiği ve Yunan ordusunun Polatlı yakınlarına kadar gelip, Yunan toplarının mecliste duyulduğu dönemde bile öğretmenlerle toplantı yapması, Mustafa Kemal’in milletin kurtuluşu için ne kadar gerçekçi atılımlar yaptığını göstermektedir. Çünkü bizim asıl düşmanımız cehalet ve sefaletti. Ülkemizin işgale maruz kalmasının en büyük sebebi çağdaşlaşma ve modernleşme yarışında geri kalmamızdır. Milli mücadele döneminde bile eğitim hizmetlerinin aksatılmaması için azami gayret sarf edilmiştir. Düşmanla yoğun ve etkili mücadele verilirken eğitim hizmetleri aksatılamamaya çalışılmıştır. Cumhuriyet’in ilan edildiği yıl olan 1923’te ülke genelinde toplam 10.102 ilkokul öğretmeni vardı. Bunların sadece 1081’i kadındı. Bu öğretmenler de medreselerde 1-2 yıllık oldukça yetersiz sayılabilecek bir eğitimden sonra mezun olarak öğretmenliğe başlamış kişilerdi. Halkın okuma yazma oranı yüzde onlara bile ulaşmıyordu. Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in ilanından sonraki yaptığı işler kurtuluş savaşındaki yaptığı işlerden daha zor olmuştur. Çünkü O, hiçbir liderin istemediği bir işe, halkını aydınlatma işine, girişmiştir. Yeni alfabenin kabulü ile yazı dili ile Türkçe arasındaki uyumsuzluk ortadan kaldırılmıştır. İnanılmaz bir hızda okuma yazma seferberliği başlatılmıştır. Öncelik halkın bir an öce okuma yazma öğrenmesiydi. İlk etaplarda eğitmen konusunda ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Eğitmen açığını kapatmak için askerlik görevlerini yapanlardan okuma yazma bilenler eğitmen olarak görevlendirilmiştir. Eğitmen sorunu gidermek için daha sonra köy enstitülerinin temeli sayılabilecek Köy Öğretmen Okulları açılmıştır. Köy enstitülerinin kurulmasını sağlayan Atatürk’ün mirasının yeni nesillere aktarılmasında çok önemli görevleri olan Hasan Ali Yücel, Türk aydınlanma devriminin en önemli ayağını inşa etmiştir. Sakarya Savaşı sırasında Atatürk’ün düzenlediği Maarif Kongresine katılan 250 öğretmenden biri olan Hasan Ali yücel, Atatürk’ün gelecek nesilleri güvenle emanet edeceği bir öğretmendi. Uzun yıllar milli eğitim müfettişliği yaparak Anadolu’daki eğim sorunlarına yerinde tanık olmuştur. 1930 yılında bakanlıkça Fransa’ya gönderilen eğitim müfettişleri içerinde olan Yücel, modern eğitim sistemi hakkında geniş çaplı bilgi sahibi olmuştur. Hem müfettişliği nedeniyle Anadolu’yu karış karış karış gezen, hem de Avrupa’daki modern eğitim yapısı hakkında bilgi sahibi olan Yücel, filozofça bir seviyeye ulaşmıştır. 1931 yılında Mustafa Kemal’in bir toplantıda Türk milletinin nasıl kurtulacağını sorduğunda Hasan Ali Yücel, “Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacı duymazsa o zaman kurtulur.” diye cevap vererek Mustafa Kemal’in beğenisini kazanmıştır. 1932 yılında toplanan Türk Dil Kurultayı’nda dilin sadeleşmesi çalışmalarında önemli katkılar sunmuştur.

Atatürk’ün ölümünden sonra Milli Eğitim Bakanlığına Saffet Arıkan’dan sonra Hasan Ali Yücel getirilmiştir. Bakanlığındaki ilk icraatı 1939’da birinci eğitim şurasını toplamak olmuştur. Eğitim sorunlarına çözüm için geniş çaplı katılım sağlanan şurada önemli kararlar alınmıştır. Öğretmenler arasındaki iletişimi sağlamak için Tebliğler dergisi aynı yıl çıkmaya başlamıştır. Hasan Ali Yücel gelişmiş ülkelerin aydınlanma hareketlerinde önemli yeri bulunan dünya edebiyatı klasiklerinin Türkçe çevirilerinin yapılmasında oldukça aktif rol oynamıştır. Hatta birçok klasiği bizzat kendisi çevirmiştir. Böyle O’nun zamanında 496 eser Türkçe’ye çevrilmiştir. Hasan Ali Yücel’in eğitim hayatındaki en önemli başarısı hiç kuşkusuz köy enstitüleridir. Köy enstitüleri 17 Nisan 1940 yılında kabul edilen 3803 yasa ile kurulmuştur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında halkın yüzde 80’den fazlası köylerde yaşıyordu. 40 bine yakın bulunan köylerin neredeyse hiçbirinde okul bulunmuyordu. Halkın büyük bölümünü okuma yazma bilmediği, temel sağlık bakımları konusunda oldukça bilgisiz olduğu, tarım teknikleri ve tarımsal üretim konusunda kara cahil olduğu bir dönemde köy enstitüleri, Türk köylüsünün makûs talihini değiştirmek amacıyla kurulmuştur. Köy çocuklarının yetiştirilmesi için, köyün içinden çıkan köyü ve sorunlarını bizzat yaşayarak bilen köy çocukları, köy enstitüleri ile kara yazgılarını değiştirecekti. 1940 yılından 1948 yılına kadar toplam 21 köy enstitüsü kurulmuştur. Bu enstitülerin o zaman zor şarlarında ne kadar heybetli yapılar olduğunu günümüzde kurulan tabela üniversiteleriyle kıyaslarsak daha iyi anlayabiliriz. İşte Türk Rönesanssının mabetleri olan 21 köy enstitüsü: Ad/Bulunduğu İl Kuruluş Tarihi 1946’ya Kadar Çalışan Müdürlerin Adı Akçadağ / Malatya 1940 Şinasi Tamer, Şerif Tekben Akpınar-Ladik/ Samsun 1940 Nurettin Biriz, Enver Kartekin Aksu / Antalya 1940 Talat Ersoy, Halil Öztürk Arifiye / Sakarya 1940 Süleyman Edip Balkır Beşikdüzü / Trabzon 1940 Hürrem Arman, Osman Ülküman Cılavuz / Kars 1940 Halit Ağanoğlu Çifteler / Eskişehir 1937 Remzi Özyürek, M. Rauf İnan, Osman Ülkümen Dicle / Diyarbakır 1944 Nazif Evren Düziçi / Adana 1940 Lütfi Dağlar Erciş / Van 1948 İbrahim Oymak Gölköy / Kastamonu 1939 Ali Doğan Toran Gönen / Isparta 1940 Ömer Uzgil Hasanoğlan / Ankara 1941 Lütfi Engin, Hürrem Arman, M. Rauf İnan İvriz / Konya 1941 Recep Gürel, İ. Safa Güner Kepirtepe / Kırklareli 1938 Nejat İdil, İhsan Kalabay Kızılçullu / İzmir 1937 Emin Soysal, Hamdi Akman, Talat Ersoy Ortaklar / Aydın 1944 Hayri Çakaloz Pamukpınar / Sivas 1941 Şinasi Tamer Pazarören / Kayseri 1940 Sabri Kolçak, Şevket Gedikoğlu Pulur / Erzurum 1942 Ahmet Korkut, Aydın Arıkök Savaştepe / Balıkesir 1940 Sıtkı Akkay Kaynak: http://koy-enstituleri.uzerine.com/index.jsp?objid=4929

Köy enstitülerinde sanattan edebiyata bilimden felsefeye, tarımda inşaata ve müzikten biçki dikişe karar köylünün ihtiyacı duyulan her bilgi öğretilmiştir. Oradan mezun olan her öğretmen köylünün bütün ihtiyaçlarına cevap verecek birikime ulaşıyordu. Türk aydınlaması için bulunmaz bir fırsat olan köy enstitüleri günlük siyasi kısır tartışmalara kurban gitmiştir. Sadece birkaç köy ağasının rahatsızlığından, Türkiye’nin bin yılını aydınlatacak muazzam yapılar heder edilmiştir. Üstüne bir de Hasan Ali Yücel’e acımasız bir biçimde haksız saldırılar yapılmış ve iftiralar atılmıştır. Ailesini ihmal etme pahasına Türkiye’nin aydınlanmasında canını ortaya koyan güzel gözlü Hasan Ali Yücel’i saygı minnet ve özlemle anarken büyük şair olan Can Yücel’in babasına yazdığı şiirle yazıma son veriyorum. BEN HAYATTA EN ÇOK BABAMI SEVDİM… Hayatta ben en çok babamı sevdim Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek- Nasıl koşarsa ardından bir devin O çapkın babamı ben öyle sevdim Bilmezdi ki oturduğumuz semti Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi! Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi Atlastan bakardım nereye gitti Öyle öyle ezberledim gurbeti Sevinçten uçardım hasta oldum mu 40’ı geçerse ateş, ağrırlar İstanbul’a Bir helalleşmek ister elbet, diğ’mi, oğluyla! Tifoyken başardım bu aşk oyununu Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu En son teftişine çıkana değin Koştururken ardından o uçmaktaki devin Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için Açıldı nefesim, fikrim, canevim Hayatta ben en çok babamı sevdim… şiire dair satırlar salt babaya özel ancak et,tırnaktan ayrılabilir mi hiç! bu duygu yüklü Can YÜCEL şiiri o ayrılmaz ikili canımız,kanımız ana_babalarımıza armağan olsun… ölmüşlerimizin ruhu şad olsun!

Yüzyıllar boyunca sadece askere alınacak veya vergi toplanacak insan sayısı olarak anılan Türkler Atatürk sayesinde anayasal hakları olan birey haline gelişmişti. Türklerin Anadolu’da yüzyıllar boyunca ihmal edilmesi, halkın yoksul, cahil ve çaresiz kalmasına sebep olmuş, sonunda Anadolu işgal edilmiş ve haklımız yıllarca başka devletlerin esaretinde ağır bedeller ödemişti. Bütün olumsuzluklara rağmen başlatılan destansı kurtuluş mücadelesiyle halk, canını dişine takıp son bir gayretle yurdumuzun işgalden kurtarılmasını sağlamıştır. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin bir daha esareti yaşamaması için amansız bir mücadele içerisine girmiştir. En başta yüzyıllardır cahil bırakılan halkın eğitim sorunuyla ilgilenmek gerekiyordu. Eğitim ilk olarak okuma yazmayla başlar. Cumhuriyet kurulduğunda okuma yazma oranları yüzde yediler civarındaydı. Maksat sadece halkın okuma yazma öğrenmesi değildi. Düşünen, üreten ve sorgulayan özgür bireyler yetiştirmek Atatürk’ün en büyük ülküsüydü. Okuma yazma seferberliğinin düzenlenmesi yeni harflerin kabulüyle başlamıştır. Halkın yüzde seksenine yakını köylerde yaşıyordu ve buralarda okuma yazma oranları neredeyse yok denecek kadar azdı. Eğitimin kurumsal olarak yaygınlaştırılması amacıyla 1935 yılında önemli kararlar alınmıştır. Alınan kararlar gereğince, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapan köy gençlerinin kısa bir eğitimden geçirilerek kendi köylerinde eğitmen olarak görevlendirilecekti. İlk uygulama 1936’da başladı ve 84 köylü genç Eskişehir’e bağlı Çifteler’de açılan bir kurstan sonra köy eğitmeni olarak görevlendirildi. Uygulamanın başarılı olması üzerine kursların sayısı artırıldı, eğitmenlere toprak, tohumluk ve tarım araç-gereci de verilerek bulundukları bölgede tarımsal çalışmalara öncülük etmeleri sağlandı. 1937’de konu daha kapsamlı bir biçimde ele alındı ve Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın hazırlattığı bir program çerçevesinde Eskişehir Çifteler’de (1937), İzmir Kızılçullu’da (1937), Edirne Kepirtepe’de (1938) ve Kastamonu Gölköy’de (1939) deneme niteliğinde olan ve köy enstitülerinin temeli sayılan dört Köy Öğretmen Okulu açıldı. Edirne’deki okul önce Karaağaç’ta öğretime başladı, sonra Kepirtepe’ye nakledildi. Köy öğretmen okullarından gerekli verimin alınamaması üzerine eğitmen yetiştirme sorununa daha kalıcı çözüm üretmek amacıyla Köy Enstitüleri kanunu 17 Nisan 1940 yılında TBMM’de görüşülüp 278 oyla kabul edilmiştir. Oylamaya katılmayan 148 milletvekili daha sonraları köy enstitülerinin kapatılması için sinsice çalışmalar yapacaktır. İlköğretim genel müdürlüğüne aslen ataması yapılan İsmail Hakkı TONGUÇ ve dönemin milli eğitim bakanı olan Hasan Ali YÜCEL’in köy enstitülerinin kurulmasında ve geliştirilmesinde olan üstü çabaları olmuştur. İsmail Hakkı TUNGUÇ, eğitim enstitülerine neden gereksim duyduklarının şöyle dile getirmiştir: “Otuz bin köy öğretmen bekliyor. Şehir öğretmen okullarından aldığımız öğretmenler şimdiye kadar atı yüzü geçmedi. Her köyün ihtiyaç duyduğu öğretmeni böyle giderse yüz milyon Türk lirası harcayarak ancak 100 yılda karşılayacağız. Oysa köy enstitüleri sayesinde sadece 27 milyon Türk lirası harcayarak on yıl içinde bu hedefe ulaşabiliriz.” (Kemal Tahir Bozkırdaki Fidan) Aslında köyden gelen eğitmenin yine köye giderek öğretmenlerin köye uyum sorunu ortadan kaldırılmış oluyor. Maksat köylüyü eğitim, kültür ve maddi yönden kalkındırmaksa köy enstitüleri dönemin şartlarında bulunmaz bir fırsattı. Köy enstitüleri, eğitime bireysellik temelinde başlamıştır. Bireysel farklılıkların gözetildiği, çevre ve zamanın koşullarının gözetildiği, üreticiliğin temel gaye edindiği ve karma eğitim ilkelerine göre hareket eden çağdaş eğitim kurumlarıydı. Enstitülerin kurulduğu yıllarda halkın yüzde sekseninin köylerde bulunduğu ve buralarda okuma yazma oranlarının yüzde bire bile ulaşmadığı, kadının toplumsal hayat ve iş hayatında etkisinin hiç olmadığı bir ortamda köy enstitülerinin kuruluş ilklerinin ne kadar cesur bir hedefe göre şekillendiğini görebiliriz. Bu nedenle köy enstitülerini istemeyenler sadece 1940 yılındaki meclis oturumuna katılmayan 148 milletvekili değildi. Halkın yüzlerce yıla dayanan cahillikten kaynaklanan önyargılarının köy enstitülerine ciddi muhalefet ettiğini görmekteyiz. Başta Emin Sazak olmak üzere birçok milletvekili halkın önyargılarını kendi propaganda amaçları doğrultusunda kullanmışlardır. Durumu dönemin Milli Eğitim bakanı Hasan Ali YÜCEL şöyle özetlemektedir. “İlköğretim davası feodal sistemle kendisini idare etmek isteyenlerin samimi olarak istemeyeceği bir davadır.” Cumhuriyetin ilk yıllarında 40 bin civarında bulunan köylerimizde katı bir feodal yapı söz konusuydu. Topraksız köylü, köy ağalarının boyunduruğuna giren köle durumundaydı. Köylü için köy ağları her şeydi. Bütün işler, evlenme dahil, köy ağalarına sorularak yapılıyordu. Ancak köy enstitülerinden mezun olan idealist cesur öğretmenler sayesinde köy ağalarının egemenlikleri ciddi derecede sarsılmıştır. Enstitü mezunu öğretmenler köylüye hem üreterek ekonomik bağısızlıklarının yolunu öğretiyor hem de yapılacak işlerde köy ağasına danışılma tekelini yıkıyorlardı. Bu durum birileri için hazmedilemez bir durumdu. Enstitüde yetişen öğrencilerin gidecekleri köylerde devrim niteliğinde adımlar atmasını sağlayacak eğitim programı şöyleydi: 114 hafta çağdaş bilim temeline göre hazırlanmış kültür dersleri, 58 hafta modern tarım tekniklerinin öğretildiği ziraat dersleri ve 58 hafta da başta inşaat işleri olmak üzere marangozculuk, demircilik ve örgü biçki derslerinden oluşan teknik dersleri kutuluyordu. Örneğin ziraat derslerinde şu dersler okutulmaktaydı: Tarla dersi ve çalışmaları, Tarla tarımı, Bahçe tarımı, Sanayi bitkileri tarımı ve sanatları, Hayvan bakımı, Kümes hayvancılığı, Arıcılık ve İpek böcekçiliği ile Balıkçılık ve Su ürünleri dersleri idi. Bu dersler coğrafi koşullara göre belirlenip her bölgenin ihtiyacına göre farklı dağılımlarda veriliyordu. Teknik derslerde okutulan dersler şöyleydi: Dericilik ve nalbantlık, Dülgerlik ve marangozluk, Yapıcılık, Köy ev ve El sanatları ile Makine ve motor kullanma dersleriydi. Teknik derslerde öğretilen konuların o zaman köylünün gerçek ihtiyacı olan konular olduğu tartışşma götürmez gerçeklerdi. Bunlara ilave olarak kız öğrenciler için Biçki-dikiş ve Örgücülük ve dokumacılık dersleri okutulmaktaydı. Kars Cılavuz Köy Enstitüsü’nde öğrenim gören Halise Apaydın adlı öğrenci anılarında şöyle bahsetmektedir: 13 yaşında biz, peynir ve yağ yapmayı öğrendik. Peyniri baskılara alıyoruz sonra da kendimiz yiyoruz…” (Ahmet Özgür Türen, Köy Enstitüleri Dosyası) Köy enstitülerinden mezun olan öğretmenlere gittikleri köylerde aldığı eğitim doğrultusunda iş kurup köylüye rol model olmaları için işinin gereği olan ne kadar alet varsa veriliyordu. Bu aletlerden başlıcaları şöyleydi: 40 kiloluk örs, Macar körüğü, varyos, tezgah matkabı, pafta takımı, çapa, pulluk, bel küreği, aşı çakısı, arı kovanı, silindir makinesi, şakul, mala, su terazisi, ıspatula, gönye, dikiş makinesi, biçki makası, mezura, rulet, ütü ve dokuma tezgahı gibi buraya sığdıramayacağımız onlarca ürün bulunmaktaydı. Köy enstitüleri öyle bir çığır açmıştı ki, Hindistan ve İsrail’den heyetler gelerek enstitüleri kendi ülkelerinde uygulamak için incelemelerde bulunmuşlardı. UNESCO enstitüleri gelişmekte olan ülkeler için örnek model olarak önermişti. Ama ne yazık ki mucizevi atılımlara imza atan köy enstitüleri bir takım çıkar çevrelerini ciddi derecede rahatsız etmişti. Kendi kişisel çıkarlarını bütün ülkenin menfaatlerinden üstün tutan sömürüce çevreler 1946 yılından itibaren açıktan enstitülerin kapatılması için mücadele etmiştir. İlk önce toplumda ciddi bir kara propaganda başlatarak enstitüleri halkın gözünden düşürdüler. 1950 seçimlerinden sonra yönetimi ele geçiren köy ağası kültürüne dayalı anlayışla ülkeyi yönetenler vicdanları hiç sızlamadan Türk Rönesanssının meyvelerini toplamasına fırsat vermeden acımasız hislerle enstitüleri kaptılar. Türk aydınlama tarihinde lanetle anılacak bu şahıslar, Türkiye’nin aydınlanma hedefine ciddi darbe vurdular. Köy enstitülerine olmadık bahaneler üretip kapatanlar, enstitülerin topluma kazandırdığı birikimleri yıllarca ya görmezden geldiler ya da gündeme gelmesini engellediler. İşte sadece 14 yıl ömre sahip köy enstitülerin dönemin zor şartlarında Türkiye’ye kazandırdıkları: 15000 dönüm arazi, köy enstitüleri tarafından tarıma kazandırılmıştır. Aynı dönemde bu okullarda 750 bin fidan dikilmiştir. 12 bin dönümlük alanda bağ-bahçe yapılmıştır. Ayrıca, 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santrali, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane ve 100 kilometre yol yapılmıştır. Uygulama bahçeleri için sulama suyu bizzat öğrenciler tarafından getirilmiştir. Köy enstitülerinin kapatıldığında bu okullarda toplam 1308 kadın, 15943 erkek olmak üzere toplam 17251 köy öğretmeni yetişmiştir. (Nazmi Kal, Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar) 1954 yılı Türk aydınlama hareketi için bir kara lekedir. Bu lekeyi Türkiye’ye sürenleri halkımız ilerde daha iyi değerlendirecektir. Ama şurası bir gerçektir ki, Atatürk’ün başlattığı aydınlanma hareketi köy enstitüleri ile zirveye çıkmıştır. Köy enstitülerinden çıkan aydınlama kıvılcımını söndürmeye hiç kimsenin gücü yetmeyecektir

Dünyanın en önemli su geçiş yoları üzerinde bulunan İstanbul ve Çanakkale boğazı tarih boyunca devletlerarası ilişkilerde rekabet unsuru olarak önemini korumuştur. 15. Yüzyılın ortalarından itibaren İstanbul’un fethiyle başlayıp; Sinop, Trabzon ve Eflak- Boğdan’ın Türk egemenliğine geçmesiyle Karadeniz ve Marmara denizi bir iç deniz haline gelmişti. Karadeniz-Akdeniz arasında çok önemli bir geçiş alanı halinde bulunan boğazlarda tam bir Türk hâkimiyetinin başlamasıyla boğazlardan yabancı gemilerin geçişlerine izin verilmemiştir. Bu tarihten itibaren boğazlardan yabancı gemilerin geçişlerine kapalılığı sürekli bir kural haline getirilmişti. 16. yüzyıldan itibaren ilk önce 1536’da Fransa, 1579’da İngiltere ve 1598’de Hollanda’ya kapitülasyonların verilmesiyle boğazların yabancı gemilere kapalılığı ilkesi yumuşatılmıştır. Osmanlı devletinin güçlü olduğu dönemlerde verilen kapitülasyonlar Osmanlıya büyük faydalar sağlarken, Osmanlı’nın zayıfladığı dönemlerde kapitülasyonlar nedeniyle ilgili devletler boğazlar üzerinde baskı kurmaya başlamışlardır. 1699 Karlofça antlaşması ile Karadeniz’in statüsü değişmeye başlamıştır. Artık Ruslar, Karadeniz’e açılacak bir üst elde etmişlerdi. 1774 yılındaki Küçükkaynarca antlaşması sayesinde Ruslar, Karadeniz’de kendi gemileri ile ticaret yapmak ve ticaret gemilerini boğazlardan geçirmek hakkını elde etmişleridir. Bu durum Karadeniz ve boğazlardaki Türk egemenliği için bir dönüm noktasıdır. Ruslar, 1784’te Kırım’ı işgal ederek Karadeniz’e resmen yerleşmişlerdir. 1802 yılında Fransızlarla imzalanan Paris antlaşması ile Karadeniz’e Fransız gemilerinin girmelerine izin verilmiştir. İlk defa Karadeniz’e kıyısı olmayan bir devletin Karadeniz’e girme hakkının elde edilmesi boğazların uluslar arası bir statü kazanmasına neden olmuştur. 1829’daki Edirne antlaşması ile Ruslar, boğazlardan bütün devletlerin ticaret gemilerinin geçebileceğini Osmanlıya kabul ettirmiştir. Böylece boğazların kapalılığı ilkesi sona ermiştir. 1830 yılında Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanını bastırmakta zorlanan II. Mahmut, Ruslardan yardım istemiştir. II. Mahmut’un tarihe “denize düşen yılana sarılır.” sözüyle geçen meşhur sözü Osmanlı’nın çaresizliğinin bir göstergesidir. Bu fırsatı hemen değerlendiren Rus savaş gemileri hemen boğazlara demirlemiştir. 1833’de imzalanan Hünkâr İskelesi antlaşmasıyla Rus savaş gemileri boğazlardan geçme hakkını elde etmişlerdir. Böylece resmen boğazlar devletlerarası bir sorun haline gelmiştir. Akdeniz’de ve boğazlarda güçlü bir Rusya’nın çıkarlarına aykırı olduğunu gören diğer devletler boğazların statüsünü kendi çıkarlarına çevirmek için girişimde bulunmuşlardır. Bu girişimleri sonucunda 1841 yılında Londra Boğazlar antlaşması imzalanmıştır. İngiltere ve Fransa Hünkâr İskelesi antlaşması ile boğazların Rus savaş gemilerine açılmasından rahatsız olmuşlardır. Rusya’ya baskı yaparak bu antlaşmanın uygulanmasına izin vermemişlerdir. Antlaşması süresinin sekiz yıl sonra dolması üzerine hemen 1841’de Londra’da boğazlar ile ilgili bir konferans toplanmıştır. İlginçtir ki, konferansa sınırı olmamasına rağmen Avusturya ve Prusya da katılmıştır. Londra konferansının amacı boğazları Osmanlı ve Rus egemenliğinden çıkarıp Avrupalı devletlerin egemenliğine vermektir. Londra antlaşmasıyla boğazların koruyuculuğu beş devlete verilmişti. Bu durum boğazlarda yetkinin beş devlete verilmesi anlamına geliyordu ki, Osmanlı devleti boğazlar üzerindeki egemenliğini ciddi derecede kaybetmişti. Avrupalı devletler Londra antlaşması ile Rusların sıcak denizlere inme hayalini engellemişlerdir. Osmanlı devletinin devletlerarası rekabetten yaralanıp usta bir diplomasi ile varlığını sürdürdüğü iddiasının ne kadar geçersiz bir iddia olduğunu Londra boğazlar antlaşması göstermektedir. Osmanlı’nın varlığını sürdürmesi büyük devletlerin paylaşım sorunundan kaynaklanan bir durumdur. İlerleyen dönemlerde Rusya boğazların statüsünü kendi lehine çevirip savaş gemilerini boğazlardan geçirme girişimleri, İngiltere’nin karşı çıkmasıyla engellenmiştir. Birinci dünya savaşının çıkmasından hemen sonra Rusya’da Bolşevik ihtilalı meydana gelmiştir. İtilaf devletlerinden olan İngiltere ve Fransa bir an önce Ruslara yardım edip Çarlık Rusya’sının yönetimde kalıp kendi yanlarında savaşı sürdürme istekleri nedeniyle boğazları aşıp Rusya’ya yardım etmeye karar verdiler. 1915’de Çanakkale savaşı olarak anılan bu savaşta İngiltere ve Fransa çok ağır bir yenilgi almıştır. Böylece boğazları aşıp Rusya’ya yardım etme girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Bunu takip eden dönemlerde Osmanlı devletinin birinci dünya savaşında yenik sayılmasıyla İngilizler İstanbul’u 1918’de işgal ederek boğazlardaki hâkimiyeti ele geçirmişlerdir. Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde başlatılan kurtuluş savaşı ile Anadolu’da Türk egemenliği tekrar sağalmıştır. Ardından 1922’de İmzalanan Mudanya ateşkes antlaşması ile İngilizler boğazlar ve İstanbul’dan çekilmişlerdir. Boğazlardaki işgalin sona ermesine rağmen büyük devletlerin boğazlar üzerindeki talepleri sona ermemiştir. Kurtuluş savaşı sonrası imzalanan Lozan antlaşmasında boğazlar meselesi Türkler lehine tam olarak çözümlenememiştir. 24 Temmuz 1923’de Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Rusya ve Yugoslovya arasında “Boğazlar Sözleşmesi” yapılmıştı. Buna göre Çanakkale Boğazı’nın dğu ve batısında 20 kilometrelik bir alan ile İstanbul Boğazı’nın doğu ve batısında 15 kilometrelik alan ve Marmara denizindeki adalar askersiz hale getirilmiştir. Bu bölgelere askes yığma yasaklanmıştı. Bu bölgenin güvenliği Milletler Cemiyetine verilmişti. Bu statünün yürütülmesi için Türkiye başkanlığında ilgili devletlerden oluşan “Boğazlar komisyonu” kurulmuştu. Boğazlardaki komisyonun devam etmesinin karalaştırıldığı anlaşmayı Türkiye içine sindirememiştir. Türkiye, boğazlar üzerindeki egemenliğini sınırlayan bu sözleşmeyi o günün koşullarında kabul etmek zorunda kalmıştı. İlk bulduğu fırsatta boğazlardaki statünün değiştirilmesi için girişimde bulunacaktır. Türkiye’nin beklediği fırsat II. Dünya savaşı arifesinde gelmiştir. Türkiye, boğazlardaki komisyona bağlı olarak oluşan statüyü değiştirmek için Londra’da 24 Mart 1933’de toplanan “Silahların Azaltılması ve Sınırlandırılması Konferansında” dile getirmiş ama bir sonuç alamamıştır. Almanya’nın Versay antlaşmasını tanımadığını açıklaması üzerine Milletler Cemiyeti Konseyi, 17 Nisan 1935’de olağanüstü gündemle toplanmıştır. Türk Dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras, Türkiye’nin boğazların statüsünü değiştirmek isteğini dile getirmiştir. Akdeniz ve Avrupa’da Almanya ve İtalya kaynaklı bunalımlar Türkiye’nin haklılığını ortaya koymuştur. Bunun üzerine Türkiye, 10 Nisan 1936’da, Lozan antlaşmasında oluşturulan Boğazlar Sözleşmesi’nde imzası bulunan devletlere nota göndererek, Sözleşmenin 18. Maddesindeki boğazların çevresinin silahsızlandırılması hükmünün artık geçerliliğinin yitirdiğini dile getirerek bu maddenin kaldırılması gerektiğini belirtti. Türkiye’nin bu çağrısına başta İngiltere olmak üzere diğer üye devletler olumlu cevap verdi. İtalya dışında devletlerin olumlu karşılamaları üzerine Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirmek üzere 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montrö kentinde bir konferans toplandı. Bu konferansa Türkiye, Avustralya, İngiltere, Bulgaristan, Fransa, Yunanistan, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya katıldı. Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile boğazlarda Türk egemenliğini esas alan bir düzenleme yapılmıştır. Lozan’da kurulan Boğazlar komisyonu kaldırılmıştır. Boğazlar çevresinde askersiz bölge kararından vazgeçilmiştir. Türk askerlerinin boğazları kontrol edeceği kabul edilmiştir. Boğazlardan geçen yabancı ticaret ve savaş gemilerinin durumu Türkiye’nin siyasi durumu ve idaresine bağlanmıştır. Bu siyasi durumlar; barış hali, yakın savaş tehlikesi, savaş hali ve Türkiye’nin girmediği savaş hali olmak üzere dört bölüme ayrılmıştır. Böylece Türkiye boğazlardaki egemenliğini sınırlayan durumları usta diplomasisi sayesinde ortadan kaldırmıştır. Boğazlardan ticaret gemilerinin Montrö’ye göre serbest geçiş hakları belli bir süre sonra deniz trafiğine ve boğazları güvenliğine zarar vermeye başlamıştı. Türkiye, bu sorunu halletmek için 1 Eylül 1993’de Montrö çerçevesinde yeni “Boğazlar ve Marmara Denizi Trafik Düzenleme Tüzüğünü hazırladığını açıkladı. 1994 yılında Türkiye bir nota vererek Montrö’de boğazlarda ticaret gemilerinin sınırsız geçiş hakkı maddelerinin uygulamamasını istedi. Rusya’nın bütün itirazlarına rağmen Türkiye, boğazlarda ve Marmara Denizi’nde seyir, can, mal ve çevre düzenlemesini öngören “Boğazlar Tüzüğü”nü 1 Temmuz 1994’de uygulamaya koydu. Böylece boğazlarda yeni bir kazanım daha elde eden Türkiye, boğazlardaki tıkanıklığın aşılmasını ve güvenli geçişlerin sağlanması hakkını kazandı. Günümüzde Montrö sözleşmesinin yetersizliği ya da boğazların geçişlere ihtiyaç vermediği gibi bir takım tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmaları çıkaranlara 1994 yılında uygulanmaya başlayan “Boğazlar Tüzüğü”nü hatırlatmakta yarar vardır.