Kategori

Tarih

Kategori

Attila İlhan ‘ulusalcılık’ adı verilen siyasi akımın en önemli politik teorisyenlerinden biridir. Sosyalist kökenden gelenler ile Türk milliyetçilerinin Sultan Galiyev ismi üzerinde mutabakat sağlayıp, el sıkışabilmelerinin mümkün olduğuna inanmıştır. Sultan Galiyev, bir bileşke olarak kabul gördüğünde devrimciler ‘ulusalcı’, ülkücüler Atatürkçü ve laik bir çizgi üzerinde güç birliği yapabilir düşüncesindedir. ‘Türkçü-devrimci diyalogu’ ile başlayan süreçte bir dip dalga başlar ise, bu dip dalga Batı emperyalizmine karşı Türkiye’nin sivil direncinin bel kemiğini oluşturabilirdi.

Sevr Antlaşması’ndan, Büyük Ortadoğu Projesi’ne kadar Batı emperyalizminin Türkiye planlarında bir değişiklik olmadığı tüm açıklığı ile görülmektedir. Sağ-sol kavramlarının tedavülden kalktığını düşünen biri olarak günümüzdeki temel siyasi ayrışmayı nasıl adlandırabilir, nasıl tanımlayabiliriz? Bu sorunun cevabını Türk aydınlarına, siyaset bilimcilerine bırakıyorum. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesine inanmış, anayasamızın değiştirilemez maddelerini savunanlar bizim de içinde olduğumuz taraftır. Cumhuriyetin temel kazanımları, milli devlet, üniter yapı vb. konularda aynı hassasiyetleri taşıyan insanları ısrarla ulusalcı-Türk milliyetçisi olarak ayırma gayretlerinin doğru olmadığına inanıyorum.

Sultan Galiyev Kazan’lı bir Tatar Türk’üdür. Bu günkü Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti’nde 1882 yılında dünyaya geldi. Tatar Öğretmen Okulu’nda Marksizmle tanıştı. İdealist bir devrimci olarak Sovyetler Birliği Uluslar Komiserliği’ne kadar yükseldi. Bir dönem “Lenin, Stalin ve Troçki’den sonra dördüncü önde gelen adam konumuna gelmiştir.”

Rusların 1552 yılında Kazan’ı işgali ile başlayan süreçte Çarlık Rusya’sı 19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde Türkistan coğrafyasının önemli bir bölümüne hâkim olmuştu. Galiyev Kazan Hanlığı’nın düşüşünü “Moskova ile Kazan arasındaki mücadele on yıllar boyunca sürdü. Acımasız katliamlar oldu ve yalnız bundan sonra yenilenlerin azmi kırıldı” ifadesi ile anlatır. Türkler Çarlık döneminde her türlü baskı ve zulme maruz kaldılar. Çok sayıda direniş hareketi göstermişlerse de başarılı olamamışlardır. Örneğin “1916’da Türkistan’da yaklaşık 10 milyon kişinin katıldığı ve adına ‘Büyük Ürkün’ denilen isyan Çarlık Rusya’sı tarafından çok kanlı olarak bastırılmış ve 673 bin Türk öldürülmüştür.”

Kişileri ve olayları içinde bulunduğu siyasi ve sosyal şartlardan soyutlayarak anlayabilmek imkânsızdır. Toplumların buhran dönemlerinde milliyetçi duyguların arttığını düşünen biri olarak Galiyev’in düşünce iklimini tahmin etmek zor olmasa gerekir. Bolşeviklerin, Çarlık rejimine son verdikleri 1917 devrimi ardından yayımladıkları “Rusya Halklarının Hakları Bildirgesi”, “Rusya ve Doğu’nun tüm emekçilerine” başlıklı çağrı ve “Emekçi ve Sömürülen Halkın Hakları bildirgeleri” incelendiğinde Galiyev’in devrime inancının ve Türklerin Bolşevikleri desteklemelerinin nedenleri görülecektir. Bu bildirilerde özetle Rusya’daki milliyetlerin ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkına sahip olacakları, inanç ve adetleri Rus Çarları ve zorbaları tarafından ayaklar altına alınıp ezilen Müslümanların inançlarını serbestçe yaşayabilecekleri taahhüt ediliyordu. Samimi bir devrimci olan Galiyev’in hızlı yükselişi bu süreçle ilgilidir. Ancak başlangıçta Çarlık Rusya’sında yaşayan halklara özgürlük ve özerklik sağlayan Bolşevikler 1921’den sonra bu halkları değişik biçimlerde Moskova’ya bağladılar. Başta Galiyev olmak üzere bu dönüşüme tepki gösteren ve eleştirenler ise değişik yollarla tasfiye edildiler. Burada belirtmek gerekir ki; “Türkiye’nin Galiyev’le Yusuf Akçura vasıtası ile temas halinde olması, Ziya Gökalp’in Galiyev ile mektuplaşmaları, Moskova büyükelçiliğimizin O’nu Ankara’ya götürme teklifini etmesi” ve “Mustafa Kemal’in Sovyetlere karşı tavrının Galiyev ve arkadaşlarının tasfiye edildiği dönemde değişmesi” göstermektedir ki Türk dünyasındaki gelişmeler Cumhuriyetin ilk yıllarında yakından takip edilmiştir.

Galiyev 1923-1924 yıllarında kısa süreli olarak iki kez tutuklanır. Devrim sırasında geçmiş hizmetleri dolayısıyla serbest bırakılır. Bundan sonra Moskova’da yaşamak durumundadır. Arkadaşlarına yazdığı “Devrim amacından saptı, sömürülen milletleri savunmak amacıyla çıktığımız bu yol Rus emperyalizmine yol açtı” dediği mektup Stalin’in eline geçer ve 1928 yılında tekrar tutuklanır.”Karşı devrimci, emperyalist ajan, milliyetçilik” suçlamalarıyla yargılanır. Beyaz Deniz kıyısında bir kampa gönderilir. “1940 yılında Lefort Hapishane’sinde öldürülmüştür. Kısa süre sonra eşi de tutuklanmış ve bir daha haber alınamamıştır. Oğlu bir akıl hastanesine kapatılmış ve orada öldürülmüştür. Büyük kızı Gülsarı Sibirya’ya sürülmüş sistematik tecavüze maruz kaldığı için intihar etmiştir. Küçük kızı Reşide Sibirya’da bir çalışma kampında ölmüştür.” Ne acıdır ki Stalin O’nun soyunu yeryüzünden silmek istemiştir. Attila İlhan’ın “Sultan Galiyev’in kan revan içindeki hayaleti mazlum halklar arasında en çok da Avrasya’da dolaşıyor” sözleri bu trajediye işaret etmiyor mu?

Galiyev’in fikirlerinin beslendiği iki önemli kaynak vardır. Bunlardan ilki ‘dilde, fikirde, işte birlik’ ülküsünü belirleyen İsmail Gaspıralı’nın cedit hareketinin etkisiyle oluşan Türkçülük ve Turancılık. Diğeri ise Marksizmdir.

Emperyalizmin hedefi olan toplumlar temel alındığında uluslar arası alanda ana çelişkinin emek/sermaye değil ‘Mazlum Doğu/Sömürgeci Batı’ olduğunu belirtir. “Komünizm, Batı Avrupa ihtilal hareketine öncülük vermekle ciddi bir strateji hatası işlemiş bulunmaktadır. Çünkü kapitalist dünyanın zayıf noktasının Avrupa değil Asya olduğu unutulmuştur” tespitini yapar.

“Avrupa’da burjuvazinin diktatoryası yerine konacak bir proleterya (emekçi sınıfı) idaresi mazlum milletlerin durumunda bir değişiklik yapmayacaktır. Mazlum milletler için sadece efendi değişecektir.” düşüncesindedir. Galiyev “Marksizmi Asyalılaştırmıştır” Galiyev’e göre Batı Avrupa’da bir sosyalist devrim beklemek hatadır. Nedenini şöyle açıklar “Doğu’nun zenginliklerinin sömürgecilik aracılığıyla Batı’ya aktarılmasının ve aktarılan bu kaynaklardan Batılı işçi sınıfına pay verilerek devrimci isteklerinin ve potansiyelinin eritilmesinin yattığını söylemektedir. ” bu öngörüsü ile tarih Galiyev’i haklı çıkarmıştır.

Batı’daki ekonomik zenginliğin nasıl bir sömürü ile kazanıldığını Galiyev’in cümleleriyle ifade edersek “Doğu’nun Batı tarafından ne oranda sömürüldüğünü hesaplamak için sömürmüş ve sömürmekte olan Avrupa ve Amerika burjuvazisinin zenginliğinin ortaya çıkışında Doğu’nun payını belirlemek mümkün olsaydı, Batılı beyaz insanın tüm maddi ve manevi zenginliğinde büyük payın Doğu’dan çalındığını, tüm renk ve ırklardan yerlilerin kanı ve teri pahasına inşa edildiğini görürüz.”

Doğu’nun mazlum halklarını Batı emperyalizminden kurtarmanın stratejisini şu şekilde sıralamıştır.”Tatar-Başkurt Sosyalist Cumhuriyeti kurulacak, onun itici gücüyle Turan Federal Sosyalist Cumhuriyeti, bunun itici gücüyle adına Mazlumlar Enternasyonali dediği Doğu birliği kurulacaktır. Böylece Doğu’nun mazlum halkları Batı kapitalizmini yenecektir. Galiyev’in özgün fikirleri ışığında günümüze bir projeksiyon tuttuğumuzda karşımıza şu sorular çıkıyor. Bugün küreselleşme adıyla insanlığın önüne konulan projenin patronu kimdir? Bağımsız kalma mücadelesi veren milletlerin zenginliklerinin önce ekonomik krizler çıkarılarak sonra borçlandırma ve özelleştirme reçeteleri sunularak yabancı sermayenin eline geçmesi tesadüf müdür? Yoksa sömürgeciliğin post modern şekli midir?

Tataristan Yazarlar Birliği Başkanı Renad Muhammedi’nin ifadesiyle Galiyev adeta ‘Sırat köprüsünde’ mazlum milletlerin kuramcısı ve stratejisti
olarak mücadele vermiştir. Mustafa Kemal ve Galiyev anti emperyalist ve Türkçüdür. Türk birliğine inanmışlardır. “Eğer bizim savaşımız sadece kendimiz için olsaydı başarılması daha kolay olurdu. Oysaki kurtulması gereken şarkta daha bir sürü mazlum millet var” diyen Mustafa Kemal, Türk İstiklal Savaşı ile Batı emperyalizminin mağlup edilebileceğini göstererek mazlum milletlerin önünde özgürlük meşalesi olarak dolaşmaktadır. Attila İlhan’ın ifadesiyle “Sultan Galiyev’in kan revan içindeki hayaleti ise mazlum halklar arasında en çok da Avrasya’da dolaşıyor.”

Avrasya’nın kanlı satranç tahtasında Truva atları ve piyonlar ile değil vezirler ile hamleler yaptığımızda, tüm mazlum milletler batılı efendilerinden kurtulacaktır. İçinden Mustafa Kemal’i, Galiyev’i çıkarmış Türk milleti bunu başaracak tarihi ve kültürel potansiyele sahiptir. Yeter ki dip dalga güçlensin.

Şahruh köprüsü’nün Kurtarılması İçin Yapılan Çalışmalar

Şahruh köprüsü Kayseri’de, Sarıoğlan ilçesinde, Karaözü kasabasındaki Dulkadiroğulları zamanında 1492 yılında yapılmış tarihi bir köprüdür. Köprünün tarihi ve yöre için önemli bir geçit yolu olmasından dolayı kurtarmayı amaçladık.

Şahruh Köprüsü, muntazam kesme taşlarla yapılmıştır. İçerlek olan kemerler muntazam örülmüştür ve sivri formdadır. Kilit taşı bütün kemerlerde çok belirli Şekilde çıkıntılıdır. Kemerlerin üzerinde tahvif kemeri vardır. Bunlar tempan duvarı ile aynı düzeydedir. Kemerlerin hemen üzerinden çıkıntılı bir şekilde korniş (plent) taşı uzanır. Korniş taşından sonra iri kesme taş bloklardan korkuluk vardır. Eğim, büyük göz üzerinden yanlara doğru azalarak devam eder. Uzunluğu 161 metre, eni 6.2 metre, yaklaşık 11 metre yüksekliğinde (en yüksek yeri), en büyük kemer açıklığı 12.00 m. olup, kemer şekilleri sivri olan 8 (sekiz) kemerlidir. Ortada yüksek sivri bir kemer, onun her iki yanında da gittikçe alçalan kemerler bulunmaktadır. Yanlardaki korkuluklar iyi bir durumda olup, köprü günümüzde de kullanılmaktadır.

Köprünün toprağa sağlam basması ve Kızılırmak’ın azgın sularına direnebilmesi için kemerlerin oturtulduğu ayakların iki ucunda yedi tane güneyde, yedi tane de kuzeyde olmak üzere on dört adet üçgen şekilli “Tosun Burunları” (Sel Yaranlar) vardır. Suyun geliş istikametindeki kuzey tarafında bulunan Tosun Burunları hem yüksek hem de üzeri düzgün bir üslupla yayvan çatılı dam gibi kapatılmış, güneydekiler alçak yapılı üstü düz ve açıktır.

Köprü, arazinin durumuna göre doğu batı doğrultusunda inşa edilmiştir. Geniş açılı bir çatı gibi düşünülmüş, çatının en yüksek noktasından batıya doğru uzunluğu 53 metre, doğuya doğru ise 108 metre olarak inşa edilmiştir.

Açının köşegeninin altına en büyük göz (buna ortada olmamasına rağmen “Orta Göz” denir) getirilmiş. Bunun batısında iki, doğusunda da beş göz vardır. Bu gözler büyük gözden itibaren her iki yana doğru küçülerek köprünün görkemini tamamlar.

Batıdan birinci, ikinci, üçüncü gözün kuzey yüzeyindeki kemerlerin kilit taşları kemer hizasından taşırılmadan beyaz taşlardan yapılmış, diğerleri kemer hizasında beş santim taşırılarak ana gövdeyle bütünleştirilmiş.

Köprünün iki yanında korkuluk taşlarının bastığı yatay vaziyetteki sıralı taşlar dışarı doğru on beş santim kadar taşırılmak suretiyle bir silme meydana getirilmiş. Kemerleri oluşturan taşlar bazen ana gövdeden beş santim içeri alınmak suretiyle değişik bir görüntü verilmiş. Korkulukların altına taş oluklar yerleştirilmek suretiyle köprü yağmur ve kar sularından korunmak istenmiştir.

Oluklar “Kör Göz’ün” (doğudan birinci göz) kuzeyi ile batıdan ikinci gözün güneyine olmak üzere iki adet olarak inşa edilmiştir.

Batıdan ikinci gözün kuzey yüzeyindeki kemerin kilit taşının orta yerine kıvrımlı kabartma bir topuz oturtulmuş. Güneyindeki taşa ise gonca kabarması işlenmiş. Bu kilit taşın sağ üst köşesine, köprü oluğundan biri yerleştirilmiş.

Köprünün üzerinde sağlı sollu iki sıralı 1923-1935 yılarında tamir ettirilen, eni 30 cm, boyu 79 cm ebatlarında kesilmiş taşlardan yapılmış 156 metre uzunluğunda korkuluklar bulunmaktadır. Bunların dört ucunda düzgün şekillendirilmiş yatay vaziyetteki bağlantı taşlarında sadece güney korkuluk taşlarının batı ucundaki taşın üzerinde iri rakamlarla 1935 tarihi kazılmış.

Şahruh Köprüsü, açık sarı renkli kesme taşlardan yapılmış olup doğudan birinci gözün (Körgöz) kuzeyindeki kemerin üstünde 28×53 cm ebadında kabartma bir motif bulunmaktadır.

Bu motifin ortasında salkımları bulunan bir asma ile asmanın sol yanında aslan heykeli dikkat çeker. Üst boşluklarda 1328-1329 tarihleri kompozisyonu tamamlar. Bu hicri tarihler 1910 miladi yılının karşılığı olup bir tamir tarihini belgeler nitelikte olsa gerek. Bu kabartmanın ortasında bulunan iki yana sarkık asma çubuğunun “Hayat Ağacı”nı sembolize ettiği tahmin edilmekle beraber soldaki aslan kabartmasının Selçuklu aslan kabartması tasviri geleneği doğrultusunda yapıldığı bilinmektedir.

Bu motifin hemen üzerinde, kısmen aslan başlı, burnu kırık, ikinci “Taş Oluk” bulunmaktadır. Aşağıdaki resimlerde hem sol hem sağ taraftan çekilmiş hali mevcuttur.

Körgözden (doğudan birinci göz) sonra gelen ikinci gözün güney yüzündeki kilit taşın üzerine oyularak kazılmış iri rakamlarla 1959 tarihinin yazılmış olduğunu görüyoruz. Bu tarihle de buraların tamir edildiği belgelenmiş oluyor.

Köprü Selçuklu stili karakterinde inşa edilir. Köprü inşaatında taşlar kısa yüzü dışa, uzun yanı içe doğrudur. Selçuklularda taşlar arasına Horasan harcından (kireç – taş tozu – yumurta beyazı ) derz yapılır.

Şahruh Köprüsü’nde üç çeşit kemer kullanılmıştır.

  1. Tam daire kemer: Küçük göz (kör göz) ve ikinci göz kemeri
  2. Yarım ay şeklinde: Üç, dört, beş ve sekizinci kemer.
  3. Armudi kemer: Altı ve yedinci iki büyük kemerdir. Bunlar suyun akışına ve arazi durumuna göre yapılmışlar. Köprünün bütün yükü altıncı ve yedinci kemer üzerindedir.

Sonuç

Şahruh köprüsü 1538, 1910, 1935, 1959, 1997, 2012 ve 2013 yıllarında sekiz narım evresi geçirmiştir. Bu onarım evrelerinde köprünün hasar görmesine neden olan bazı kısımlarındaki sorunların giderilemediği giderilmediği tespit edilmiştir. Köprünün yıkılıma tehlikesi geçirmesine neden olan ayaklarının temellerinin ardıç ağaçları üzerine kurulduğu görülmüştü. Ardıç ağaçları suya dayanıklı bir nitelikte olduğundan temelin su içinde kaldığı sürece köprüye zarar vermediği görülmüştü. Ancak Köprünün aşağı kısımlarında yer alan kum ocaklarının ırmaktan bol miktarda kum çekmesiyle ırmak yatağını değiştirerek ardıçların açığa çıkmasına neden olmuştu. Böylece ardıçlar çürümüştür. Bunu gidermek amacıyla köprünün ayaklarının geleceği yer kazılarak hem zemin tespit edildikten sonra ardıç kazıklar çakılır. Üstüne yatay olarak ızgara biçiminde iki sıra üst üste kirişler döşenir. Yirmilik kalın dövme, “dövme kaşlı” çivilerle birbirine çakılarak sabitleştirilir. Onun üstüne de köprünün kemer ayaklarının taşları oturtulur. Çivilerin kaşları dört santim kadardır. Bu tamiratta ırmak yatağının değişmesine neden olan hususlar üzerinde durulmamıştır. Ya da taşkınlar ihtimaline karşı alınacak tedbirler yetirince planlanmamıştır.  Köprünün ulaşım için vazgeçilmez bir unsur olduğu bilindiği halde köprüye alternatif bir köprü yapımına başlanmamıştır. Taşkınlar sırasında fazla suların drenajının yapılacağı su tünelleri yapılmamıştır. Köprü kenarındaki ırmak çevresi yatağını koruması için set duvarları yapılmıştır ancak bu set duvarlarının büyük sel tehlikesine karşı ne kadar dayanacağı bilinmemektedir. Bu nedenle ırmağın taşkın sularından kurtarılması için ırmak kenarına dikilen ağaçların bütün sahayı kapsayacak şekilde yaygınlaştırılması sağlanmalıdır.

“Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.” Vatan denilen mevhumun üzerinde yaşadığı insanlara aidiyet kazandırıp vatan topraklarında yaşayan milletin önemini belirten sözlerin sahibi Türkün ve Türklüğün yetiştirdiği en büyük dehalardan birisi olan Atatürk’tür. Bu söz günü kurtarmak adına öylesine sözlenmiş bir söz olmayıp tarihe ışık tutacak bilimsel bir gerçeği de ortaya koyması bakından değerlendirilmesi gereken bir tespittir.

Anadolu’ya ilk yerleşenlerin Türkler olduğunu Atatürk’ün söylemesi duygusal bir ifade olmayıp bilimsel olarak aşağıdaki delillerden yaralanarak belirteceğim.

Ordu’nun Mesudiye ilçesi Esatlı köyünün güneyinde araştırmacı Servet Somuncuoğlu tarafından bulunan kaya resimlerinin, Türklerin bilinen ilk alfabesi olan Orhun Abideleri’nden daha eski olduğu açıklandı. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necati Demir, Mesudiye ilçesi Esatlı köyündeki kaya üstü resimlerinin dünya üzerindeki benzerleri ile karşılaştırıldığında M.S. I. veya II. yüzyılları işaret ettiğini belirtti. Kaya resimlerindeki resim, figür ve damgaların Türk kültürünün unsurları olduğuna dikkat çeken Demir, “Esatlı köyündeki kaya üstü resimleri, yazıtlar ve burada bulunan resim ve kitabelerin, ‘Gök Tanrı’ inancına bağlı Peçenek Türklerinden kaldığı tahmin ediliyor. Bunun en önemli delili, kaya üzerinde nakşedilmiş ongunlardır

Atatürk‘e göre Anadolu, en aşağı 7000 yıllık Türk yurduydu! Atatürk, Afet İnan’ın “Türk’ün Tarifi” adlı tezini okuduktan sonra bir sayfanın kenarına kendi el yazısıyla şu notu düşmüştü:

Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği, bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne en az 7000 senelik Türk beşiğidir! Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı, onların oğlu oldu! Bugün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu! Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir!”

Ağustos 1998′de bir tesadüf sonucu Hakkâri kent merkezinde bulunan ve Van Müzesi’nde sergilenen ‘Hakkâri Stelleri’ ilk kez Atlas tarafından dünyaya duyurulmuştu. Hakkâri stellerinin, Orta Asya’da yaygın olarak görülen balballarla olan olağanüstü benzerlikleri derhal dikkat çekmişti. Biçimsel benzerliklerin yanı sıra duruş biçimindeki ayrıntılar ve kılıç, kupa gibi nesnelerdeki ortaklık bunların aynı kültürün uzantıları olduğu düşüncelerine yol açmıştı. Arkeologlar bu stellerin Orta Asya kökenli göçebe kavimlere ait olabileceği üzerinde durmuştu.

Ünlü şairlerimizden Nazım hikmet de Anadolu’nun Türklere ait olduğunu şu şekilde ifade etmiştir.

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!
Bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!

Yukarıdaki delillerden de anlaşıldığı gibi Anadolu binlerce yıldır Türk yurdudur. Anadolu’ya Selçukluların yaptığı akınlar Anadolu Türk tarihinin başlangıcı sayılmamalıdır. Son yıllarda yoğunlaşarak devam eden Türkiye’yi parçalama planlarının Türkiye’de yeni milletler inşa etme çabalarının bilimsel hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Teritoryal Milet oluşturmak için ülkemizdeki etnik gurupları ayrıştırıcı birtakım çabalar yapılmaktadır. Böylece Anadolu’ya ilk gelenlerin Türkler olmadığı Anadolu’nun sahiplerinin Türkler olmadığı yönünde akıl ve vicdanla izah edilemeyecek birçok çaba mevcuttur

Her toplumda olduğu gibi Türk Türk toplumsal yaşamında da bayramlar önemli bir yer tutar. İlk Türkçe sözlük olan Divanü lügati’t-Türk’te sevinç ve eğlence gününü ifade eden Badram kelimesi Anadolu Türkçesine bayram olarak geçmiş ve bu şekli ile kullanılmaktadır. Bu kelimenin Arapça karşılığı Iyd/AVD’dir.

Bayramların birçok çeşidi vardır. Bunları milli bayramlar, dini bayramlar, kökeni tabiata bağlı olan yeniden doğuş ve diriliş bayramları, bölgesel eğlence ve festivaller( bağ bozumu, kuzu/koyun
yıkama… vb.) olarak ifade etmek ve sıralamak mümkündür.

İnsan yaratılışı gereği kendinin de bir parçası olduğu tabiatta var olan taş, kaya, dağ, su, ağaç, ateş, güneş, ay, yıldızlarla ilgilenmiş, bunların hareketlerini anlamlandırmaya çalışmıştır. İşte bu kozmik dünyada var olan olaylardan biriside 21 Mart bahar ekinoksudur. Yani gece gündüz eşitliğidir.

Biz burada kökeni tabiata bağlı yeniden doğuş ve var oluş bayramı olarak kabul ettiğimiz Nevruz/Navrız Bayramı üzerinde duracağız. Kaostan kozmoza geçişi ifade eden, mitolojinin anlamlandırdığı makrokozmik gerçeklilikle, orada ifadesini bulan insanî mikrokozmun sosyal gerçekliği arasında bir bağ olarak tanımlayabileceğimiz bayram ve bu bağlamda Nevruz, Türk Dünyasında Ulusun ulu günü, Nevruz, No Ruz, Novruz, Neyruz, Navrız, Nartuvan vb. adlarla anılmakta olup o gün;

1-Hz. Âdem’in yaratıldığı gündür16

2- Hz. Nuh’un gemisinin karaya, Tufandan kurtulduğu oturduğu gündür

3- Yunus peygamberin balığın karnından çıktığı gündür.

4- Hz. Muhammed’in peygamberlik hil’atını giydiği gündür.

5- Hz. Ali’nin doğum günüdür.

6- Hz. Ali’nin halife seçildiği gündür.

7-Hz. Ali’nin doğum gününde Nevruz adlı öksüz bir çocuğun kutlama gününde getirdiği kırmızıya boyanmış bir yumurtadan dolayı günümüze kadar kutlanan kırmızı yumurta bayramıdır.

8- Hz. Ali ve Fatımatü’z-Zehrâ’nın evlendikleri gündür

9-Dargın olanların barışması için Hz. Ali tarafından ilân edilen bayramdır.

10- Güneşin Balık burcundan Koç (Hamel) burcuna girdiği gündür.

11- Kış mevsiminin sona erip, baharın başlamasıyla birlikte Türklerin kışlaklardan yaylaklara göç etmeğe başladığı gündür.

12-. Türkler’in Ergenekon’dan çıktıkları gündür. Beş bin yıldan beri Dünya Türklüğü’nün yeniden doğuş ve bahar bayramıdır.

13-. Harezm hükümdarı Sultan Melikşah’ın ortaya koyduğu bayramdır.

14. Orta Asya ve Ön Asya halklarının eski ananevî yeni yıl bayramıdır. Orta Asya’da İslâm dini yayılmadan evvel mevcuttur.

15. Türklerde bahar bayramıdır.

16-. Eski İran takvimine göre yılbaşıdır.

17-. Takvim-i Celâlî’de yılbaşı ve yılın bahar başlangıcı olan, mart-ı rûmînin dokuzuncu günüdür.

18-. Demirci Kawa (Kave)’nin Arap hükümdarı Azi Dahak’a galip geldiği gündür.

19- Sultan Nevruz adlı bir kişiden kalmıştır. Bu sultan, yoksulları koruduğu için halk da bu günü, onun anısına doğum günü olarak kutlamıştır.

20- Dünyanın yaratılışının tamamlandığı gündür…vs.

21-Tanrının ölüleri dirilttiği gündür. Bugün tanrı onlara ruh verir. Göğe emir vererek üzerlerine yağmur yağdırır. Bu sebeple insanlar kutlamalarda su serperler.

22- Baharın ilk günüdür.

Yukarıda sıralanan görüş ve düşünceleri daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak bu görüş ve kabullere dikkatle bakıldığında bunları doğrudan dinle ilişkilendirmek mümkün olmadığı gibi, bir millete mal etmek de mümkün gözükmemektedir. O halde bu bayram hangi coğrafyada, nasıl meydana gelmiştir? Öncelikle belirtmek gerekir ki, milletlerarası düzeyde kabul görmüş ve çeşitli halklar tarafından benimsenmiş bir bayramın ancak güçlü bir kültür tarafından yaratılabileceği gerçeğinden hareketle, bu bayramın kökenine bakmak gerekir.

Araştırmacılarca İlk bakışta Mezopotamya kökenli olduğu kabul edilen bu bayram, tarihin en eski ve uygar milleti kabul edilen Sümerlilerce kutlanıyordu. Sümerliler bu bayrama A-ki-til adını veriyorlardı (Til=yaşamak, yeniden doğmak) (Eliade 1980: 71-74; 333-334). Bu bayram ve kutlamalar Sümer-Akad sentezi içinde de yer aldı.

Mezopotamya’da Sümerlilerin iktidar ve hâkimiyetlerini kaybetmeleri ve bölgenin önce Sami Akadlılar, ardından da Asur ve Babillilerce istilâ edilmesinden sonra bu bayram Nisan ayında ve on bir gün süre ile kutlanılan bir yeni yıl bayramı oldu. Babil bayramlarının en büyük ve muhteşemi olan bu bayrama Babilonya’da Akitu adını verdiler (Limet 1984: 19). Ancak Sargon öncesi metinlerde (M.Ö. 2100-1900) zikredilen bu bayramın daha eski bir köke sahip olduğu görülmektedir. Ayrıca halk bu dönemde yıllık olarak kaderlerinin belirlendiğine inandıkları ve bu sebeple bir tür “kader bayramı” olarak kabul edilen Zagmuk’u da kutluyordu.

On bir gün süren akitu kutlamaları, yukarıda da belirttiğimiz gibi Babil takvimine göre yılın birinci ayında (=Mart-Nisan) gerçekleşiyordu. Kutlamaların ilk üç gününde hazırlıklar yapılır, 4. gününde üst sınıftan bir din görevlisi sesgallou, tanrı Marduk şerefine ve onun heykeli önünde evrendeki düzenin yeniden kurulması kaostan kozmoza geçişi anlatan Babil yaratılış destanı Enuma Eliş‘i okuyordu. Kutlamaların beşinci gününde ise tapınaklar temizleniyor, kral bugün yetkilerini tamamen terk ederek bir vatandaş haline dönüşüyor ve yıl içinde yaptığı bütün kötülükleri, haksızlıkları itiraf ederek, bir tür tövbe, günah itirafında bulunuyordu. 8. gün kırda bulunan ve Akitu’nun Evi denilen tapınağa ayin alayı, kanaldan teknelerle, karadan da atlı arabalarla geliyordu. Orada Marduk’un tanrıların düşmanı Tiamat’a karşı kazandığı galibiyet ve zaferin ifadesi olan Babil yaratılış destanı okunuyor, bu olay temsili olarak canlandırılıyor, ardından da akitu evinde “cultic picnic” diye nitelendirilebilecek yemek veriliyordu. 11. gün, Tanrılar Babil’e dönüp kader sekisinde dünyanın bir yıllık kaderini belirliyorlardı (Limet 1984: 18-19).

Burada bir hususu belirtmek gerekir. O da, 6 ve 12. ayda Ur’da kutlanılan A-ki-ti adlı hasat bayramıdır. Bu bayram, yılbaşı bayramı değildir ve akitu ile ilgisi yoktur (Limet 1984: 18).

Akitu yeni yıl bayramının devrin büyük devletleri olan Mısır, Hitit ve İran’da da kullanıldığı ifade edilmekle birlikte bu kutlamaların yapılış biçimi hakkında yeterli bir bilgi mevcut değildir.

Enuma Eliş’ten daha eski köklere sahip olduğu kabul edilen Akitu bayramı dinî olmaktan daha ziyade siyasî bir öz taşımaktadır. Bu bayram kutlamalarında üç unsur göze çarpmaktadır:

a) Anma

b) Büyüsel-simgesel ritüel

c) Kurban sunuları

Bunların hemen hepsi tanrısal ritüelle ilgilidir.

Avesta ve onun allegorik tefsiri Zend’de Nevruz’la ilgili bir bilgi bulunmamasına, hatta No Ruz=Nevruz kelimesinin avestik formunun bilinmemesine rağmen, (Boyce 1976: 34; 72-73) Sümer medeniyetinin temel kavramlarını alıp Akatça’ya çevirerek onları sahiplenen Samilerin ardından Mezopotamya’ya gelen göçebe Aryalar, pastoral ekonomiden ziraî ekonomiye geçiş sürecinde, o bölgede A-ki-til, a-ki-tu ve Zagmuk adı ile kutlanılan bu bayramı alıp Nevruz adı ile kutlamaya başladılar. Hürmüz ve Ehrimen’in teşekkül ettiği Akamenidler döneminde (M.Ö. 559-330) Darius tarafından inşa edilen Persepolis’te Nevruzun kullanıldığı bilinmektedir. Ne var ki, güz yeni yıl geleneğinin yerini alan bu yeni yıl bayramı İran’da oldukça değişik anlamalara neden olmuş, önceleri dinî bir özellik gösteren bu kutlamalar Sasanîler döneminde (226-652) Sasanîler’in Zerdüştî papazlara karşı Mani rahiplerim desteklemeleri nedeni ile sekülarize edilmiş, yani, dinî temalarından tamamen soyutlanarak popüler ve folklorik bir bayrama dönüştürülmüştür. Hiç kuşkusuz bu bayramın şekilleniş ve kullanılış biçimi üzerinde sadece Zerdüştilik değil, Mani Dini ve Mitraizm de etkili olmuştur.

Batılı araştırmacı Gray’ın haklı olarak belirttiği gibi, Nevruz’la ilgili temel bilgilerimiz Avesta ve Pehlevi metinlere değil, Müslüman İran dönemi perso-arabik metinlere dayanmakta olup bunların başında da Birûnî’nin (937-1051) El-Asarü’lBâkiye Ani’l-Kuruni’l-Haliye adlı eseri yer almaktadır (Gray 1981: 872). Cemşîd’in dini Nevruz’da yenilediğini, Azerbaycan’a gelişi sırasında halkın bundan memnun olarak bu günü bayram ilân ettiklerini, şeker kamışından şekerin ilk defa bu dönemde yapılıp halka ikram edildiğini anlatan (Birûnî 1923: 216) ve bunları da “Nevruz-ı Kebirde yapılan işler” diye isimlendiren Birûnî (Birûnî 1923: 217) söz konusu eserinde Nevruz’un başlangıcı ile ilgili olarak şöyle bir hikâye de anlatmaktadır:

Davud Oğlu Süleyman Peygamber, yüzüğünü kaybetmiş ve saltanatı da elinden gitmişti. Kırk gün sonra yüzüğü bulunup kendisine getirildi ve o da saltanatına tekrar döndü. Bu esnada etrafında padişahlar ve tepesinde de kuşlar toplandılar. Bunu gören Farslar, “Nevruz Amed” yani “Yeni gün geldi” dediler… Böylece bu gün, Nevruz olarak adlandırıldı. Sonra Süleyman Peygamber, rüzgâra kendisini gezdirmesini emretti. Bunun üzerine rüzgâr da Süleyman Peygamberi taşımaya koyuldu. Yolda kırlangıç, önlerine çıkarak, “Padişahım, benim yuvamda yumurtalarım var, yolunu değiştir, onları ezme!” dedi. Süleyman Peygamber de yolunu değiştirip yere indiği zaman, kırlangıç, gagasında su getirip bu suyu Süleyman Peygamberin önüne serpti ve ona hediye verdi… Bu sebepten dolayı Nevruz’da su serpilir ve hediyeler verilir…” (Birûnî 1923: 215).

Bu hikâyede kutlamalar sırasında yapılan çeşitli uygulamalardan söz edilmektedir. Bunlar; raşşü’l-mâ=su serpilmesi (Birûnî 1923: 266), hatvü’t-türâb=toprak atılması (Birûnî 1923: 266) ve oyunlar oynanmasıdır. Bîrûni’ye göre özellikle Nevruz-u halife demlen ve kutlamaların 11. günü Bağdat’ta yapılırdı (Birûnî 1923: 266).

Firdevsi (934-1020) ise tarihî gerçeklerden tamamen uzak ve anakronizmin egemen olduğu meşhur eseri Şehnâme’de İranlılar’ın kutsal atası olan Yima’nın devler ülkesinden muzaffer bir biçimde dönüşü anısına kutlanılan Nevruz’la, Yima’nın kraliyet otoritesini gasbeden ve kaynaklarda bir Arap hükümdarı olarak takdim edilen Azi-Dahhak’ın hapsedilmesi anısına kullanıldığı ifade edilen Mihrican hakkında, Nevruz’un Cemşid adına, Mihrican’ın da Feridun’un tahta çıkışının şerefine icat edildiğini ifade etmektedir (Firdevsi 1992: 177).

Günümüzde İran’da olduğu gibi, Hindistan’da yaşayan Parsiler’ce de Jamschedi Navruz adı ile kutlanılan Nevruz, İranlılar’ın güneş takviminin birinci ayı olan Farvardin’in 20/21. günlerine rastlamaktadır (Yarshater 1987: 341).

Acaba biz bu bayramın neresindeyiz?

Türk tarihi boyunca bu bayramın kutlanıp kutlanmadığına kutlanılmışsa buna ne ad verildiği söz konusu kutlamaların nasıl bir r nitelik taşıdığına bir göz atmak gerekir.

İlk dönem Çin vakai-i nameleri Bozkurt’tan bahsetmektedir. Türklerin bulundukları bölgenin dağlarla çevrili olduğunu, bu yere “Mamelles de la terre (Toprağın memeleri)” denildiğini kaydeden Süryani Mihail, Türklerin buradan ilk defa M.Ö. 510 yılında çıktıklarını anlatmaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, eski Türklerin mağara mabetleri tesis ettikleri bilinmekte, bu alışkanlığın Budist dönemlerde de, dinin kendilerine empoze ettiği düşünce ve inançlarla devam ettirildiğinden söz edilmektedir. Ayrıca bütün klasik kaynaklarda Türklerin beşinci ayın 10-20. günleri arasında ırmak kenarlarında, şenlikler düzenledikleri, kurban kesip, saçı yaptıkları da anlatılmaktadır. Ecdat mağarası adı verilen bu mağaradan çıkanlarını etnik açıdan protomogol veya avar oldukları tartışılan Juan-Juanlar’ın demircileri olan Türkler olduğu ise bütün tarihî kaynaklarda yer almakta, bütün araştırmacılar bu gerçeği kabul etmektedirler. Şüphesiz bu bayramlara ne ad verildiği, bunların Ortadoğu yeniden doğuş mitleri ile ne derece ilgili olduğu hakkında yeterli bir bilgi bulmak güç gözükmektedir.

Yukarıdaki ifadelerden Gök Tanrı’ya inanan Türklerin ismini bilmediğimiz ama Nevruz’a benzer bir bayramı kutladıkları anlaşılmaktadır. Süryani Mihail’in tasvir ettiği ve Ergenekon destanında da ifadesini bulan bu bayram Türklerin diriliş, tekrardan var oluş bayramıdır. Türkler Ergenekon’dan çıkışın anısına bu bayram kutlamalarında demir döverler.

Bilindiği üzere Nevruz kutlamaları Selçuklular ve Osmanlı döneminde de devam etmiş, Nevruz kutlamaları münasebeti ile dönemin şairlerine Nevrûziyeler takdim edilmiş, askerlere bayram izinleri verilmiştir. Osmanlı sarayındaki kutlamalarla ilgili olarak II.Abdulhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu” Nevruz baharın ilk günü olduğundan nevruzdan bir gün önce Eczane-i Hümayunda nevruz macunu hazırlanır. Bu, üzerine altın tozu dökülmüş bir şekerdir. Tüllere sarılan bu şekerler devlet erkanına dağıtılır. Sabah aç karnına yenilirse şifa olur. Şeker konulan sinilere şekerden başka yedi türlü yiyecek te konulurdu. Bunlar “s” harfi ile başlayan Susam ,süt, simit, su, salep, safran, sarımsak olup bunlardan da birer parça alınırdı” demektedir.

Nevruz kutlamaları ile ilgili dinsel tereddütler yaşanmış mıdır?

Bilindiği üzere toplumlara kurtuluş vadeden monoteist dinler, kendi inanç ve uygulamaları dışında hiçbir doğru inanış, düşünce ve uygulamayı kabul etmezler. Bu nedenle halkın çoğunluğu olmasa da birçok dini topluluk ve cemaat dün olduğu gibi bugün de nevruz bayramına karşı çıkmış ve çıkmaktadır.

Osmanlı döneminde de bu bayram kutlamaları ile ilgili olarak tereddütler yaşanmış dini makamlardan fetvalar istenmiştir. Bu konu ile ilgili olarak elimizde meşhur Osmanlı Şeyhü’l-İslamlarından Ebussu’ûd Efendi’ye âit iki tane fetva bulunmaktadır. Bu fetvalardan birincisi şöyledir:

Mesele: Hind Nevruzda yeñice kaftanlar giyse, zevci Zeyd “çıkar” diyicek. “Bu gün Nevruzdur, giyerin” dise şer’an mezbûreye ne lâzım olur?

Cevab: Ol günü tazim için olmayacak nesne lâzım olmaz.
İkinci fetva ise şöyledir:

Mesele: Nevruz gününde Zeyd-i müslim eyû libaslarını giyüb yiyüb, içse, yârânları ile sahraya gitse ism lâzım gelür mi?
Cevab: Nesne lâzım gelmez. Nevruz Mecusî değildir, nevruz Sultânidir.

Birincisi: İran Nevruz’u hakkında, eski İran Zerdüştliğinin kutsal kitabı olan Avesta ve onun alegorik tefsiri olan Zend’de bir bilgi mevcut değildir.Bu nedenle olmalıdır ki,, Osmanlılar Nevruz’u bir Mecusî âdeti olarak değil, Sultanî bir olay olarak algılamakta, bununla da onun İranî kökeni hakkındaki iddiaları reddetmektedirler. Aslında bu husus, yani Nevruz’un kökeni problemi her zaman tartışmaya açık olduğu gibi, “Nevruz=No Ruz” adının Avesta formu bile günümüze ulaşmamıştır. Böyle olmasına rağmen yine de “Nevruz” kelimesine bakarak bunu İranlılara bağlamak pek de doğru değildir

Kısaca ifade etmek gerekirse, gerek İslam öncesi, gerek İslam sonrası zaman zaman İranlılarca dinîleştirilmeye gayret edilmiş olan Nevruz, bazı marjinal gruplar dışında, Türklerin çoğunluğu tarafından hiçbir zaman dinî bir bayram olarak algılanmamış, baharın gelişi ile sembolize edilen bir “yeniden doğuş” bayramı olarak kutlanılmış ve günümüzde de bütün Türk ülkelerinde aynı amaç ve düşünce ile kutlanılmaktadır. Ayrıca biz bu kutlama pratiklerinde su serpme, su ile yıkanma, ateş ve ışık yakma, toprak atma, çeşitli uygulamalarla fala bakma, bol yağmur için tanrılara içki sunma vb. Türk kültürünün bir ürünü olan Ergenekon Bayramı ile Önasya Nevruzu’nun bir tür birleşimini de görmekteyiz.

Bayram kutlamaları nasıl yapılmaktadır?

Daha öncede ifade edildiği üzere Nevruz bayramı bütün Türk ülkelerinde Nevruz bayramı kutlanılmaktadır. Kutlamalarda en önemli şey; bu bayrama özel olarak yapılan kült özelliği taşıyan yemeklerdir. Kazakistan’da Nevruz Koje çorbası yapılır. Bu çorbanın içinde Su, süt, Qurut, et, arpa ,pirinç ve tuz bulunur. Bu çorba iki hafta boyunca haftanın tekli günlerinde akraba,eş-dost ve komşulara dağıtılır.

Özbekistan ve Kırgızistan’da Sömölök/sumelek adlı bir tatlı yapılır. Bu çimlenmiş taze buğday filizlerinin ezililip nişasta ile karıştırılması ve uzun süre kaynatılmasıdır. Bu da eş-dost ve akrabalara ikram edilir. Bizdeki Aşure gibi. Kutlamalarla ilgili olarak Şehriyar’ı dinleyelim.

Baynam yeli çardahları yıhanda

Navruz gülü kar çiçeği çıhanda

Ağ bulutlar köynekli sıhanda

Bizden de bir yar eyleşyen sağ olsun

Dertlerimiz goy dikelsin dağ olsun.

***************************

Bayram olup gızıl balçık ezeller.

Nakış vurup otağları bezeller

Tahçalara düzmeleri düzeller

Gız felinin fındıgçası henası

Heveslener anası gaynanası

************************

Yumurtanı göyçek güllü boyardık

Çakkıştırıp sınanların soyardık

Oynamadan bizce meğer oyardık

Eli mene yaşıl aşık vererdi

Irza mene navruz gülü dererdi

**************************.


Bayram idi geççe guşı ohurdi

Adahlı gız bey çorabın tohurdi

Herkes şalin bir bacadan sohurdi

Ay ne güzel gaydalı şal bağlamak

Bey şalına bayramlığın bağlamak

Hediyeleşilir,

Aşık oynanır.

Fala bakılır. Kulakasma/kapı dinleme yapılır.

Ergenekondan çıkış bayramımızın 4653. yılı hepimize kutlu olsun.

Dünyanın en eski uygarlığı olan Sümerlilerin tarihi birçok gizemi barındırmaktadır. İlk medeniyet ürünlerinin burada verilesi ve günümüzde birçok buluşun temelinin Sümerlilere dayanması bilim dünyasının hala kafa yorduğu konular arasında gelmektedir.

Klasik tarih anlatımlarındaki kalıplara oturtulamayacak özelliklere sahip olan Sümerliler, ilk defa 1871 yılında keşfedilmiştir. Bu dönemden sonra Sümerlilerle ilgili yoğun çalışmaların yapıldığını görmekteyiz. Sümerliler ilgili araştırma yapan bilim insanlarından bazıları şöyledir: Gerhard Tychsen 1798, Friedrich Münter 1802, Georg Friedrich Grotefend, Sir Henry Wilson Eugène Burnouf ve Edward Hincks gibi oryantalistlerdi. Sümerlilerle ilgili yapılan araştırmalarda oldukça ilginç bulgulara ulaşılmaktaydı.

Sümerlilerin kökenleri konusu daha netlik kazanmamıştır. Sümer dilinin kökeni de diğer diller gibi aydınlatılamamıştır. Sümerlilerin Sami dilleri gurubundan geldiği iddia edilse de bu konuda daha netlik sağlanamamıştır. Bu kadar gizemli kozmik yapıdaki Sümerlilere Atatürk’ün önem vermesinin sebebi ne olabilir? Üstelik Atatürk zamanında Sümerlilerle ilgili yeterince net bilgiler yoktu. O dönemde daha Sümer dili çözülememişti. Çünkü Sümer’den türemiş bir dil günümüzde kullanılmamaktadır. Sümer dilinin okunmasını Asur kıralı Asurbanipal’a borçluyuz. Ancak günümüzde önemi yeni yeni anlaşılmaya başlayan Sümerlilerin Atatürk tarafından benimsenmesi Atatürk’ün dehasının ve ileri görüşlülüğünün bir kanıtıdır.

Günümüzde gerçekleşen birçok teknolojik buluşun kökeni Sümerlilere dayanmaktadır. Yazının bulunmasından takvime, tekerlek ve uzay çalışmalarına kadar birçok yenilik Sümerliler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Sümerlilerin o dönem medeniyet seviyesindeki geldiği durumu Nippur’lu Ludigirra şöyle ifade etmekteydi : “Bu güzel ülkemize her taraftan göz diktiler. Göklere uzanan basamaklı kulelerimizin, görkemli tapınaklarımızın, arı gibi işleyen çarşılarımızın, her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, boy ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, dolup taşan iskelelerimizin, her tür bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar”

O halde bilim Sümer’de boşalmıştır demenin hiçbir sakıncası yok. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” diyen Atatürk’ün Sümerlilere ilgi duymasından daha olağan ne olabilir ki?

Atatürk Sümerlilere olan ilginin halk nezdinde de güncel tutulması ve yayılması için birçok çalışma yapmıştır. İlk olarak Sümer kelimesini halk dilinde güncel tutmak için Sümerbank’ı 11 Temmuz 1933’de yani cumhuriyetin 10. Yılında kurmuştur. 20 milyon TL sermaye ile kurulan Sümerbank tamamen yerli imkânlarla oluşturulmuştur. Sümerbank sanayileşme sürecinde kurulacak kamusal ve özel teşebbüslerde devlet desteğini sağlayacaktı. Bu nedenle Türkiye’de sanayileşme Sümerbank ile başlamıştır.

1933 yılında kabul edilen birinci beş yıllık kalkınma planında yer alan önemli işletmelerin kuruluşunu Sümerbank üstlendi. Bu doğrultuda Bakırköy Bez fabrikasının büyütülmesi, Konya Ereğli’de 16500 iğlik ve 300 tezgâhlı ince kumaş fabrikası, Kayseri’de 33000 iğilik ve 1050 tezgâhlı kumaş fabrikası, Nazilli’de 29000 iğlik ve 650 tezgâhlı basma fabrikasının kurulmasına ilaveten Merinos yünü işleyecek fabrikaların kurulması, demir sanayi, bakır madenlerinin işlenmesi, kükürt madeninin işletilmesi, porselen fabrikası, klor fabrikaları, kâğıt ve suni ipek fabrikaları gibi Türkiye sanayisinin temellerini Sümerbank atmıştır. Nasıl ki bilim Sümerlilerle başalarsa Türkiye’de de sanayi Sümerbank’la başlamıştır.

Atatürk bilimsel yönden gerek kendisinin gerekse de Türk Tarih Kurumu nezlinde yaptırdığı çalışmalarla Sümerliler hakkında bilgi elde etme gayretinde olmuştur. Atatürk’ün Türk tarih tezi ve güneş dil teorileri dünyadaki Sümerlilerle ilgili bir çok çalışmasının yanlış yönlendirmelerine cevap niteliğinde olmuştur.

Bugün insanlık temelini Sümer’de ararken Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atan Atatürk’ün Sümerlilere olan ilgisi o’nu daha da yüceltmektedir.

GİRİŞ

1915 yılında Osmanlı devletinin savaşın olağanüstü koşulları nedeniyle düşmanla işbirliği yapan ülke içerisindeki şartlardan yararlanarak isyan çıkaran Ermenilere sürgün kararı almasından günümüze kadar ermeni sorunu Türk milletinin önünde bir engel olarak kalmıştır. Yapılan tanımların ve kavramların hassasiyetine göre Ermeni sorunu ifadesini kullanmaktaki amaç azınlık durumundaki bir toplumun mağduriyetinden daha çok o toplumun mağdur ettiği milletimizin sıkıntılarını dile getirmek için kullanılmıştır. Yani Ermeniler 100 yıldan daha fazla bir dönemden beri Türklere hep sorun çıkarmışlardır.

TARİHÇE

Dünya savaşının devam ettiği yıllarda Self determinasyon ilkesiyle bağımsız bir Ermeni devleti kurmak isteyen Ermeniler, Amerikan başkanı Wilson’a güvenerek yaşadıkları bölgede kendi nüfuslarını fazla göstermek amacıyla inanılmaz bir etnik kıyıma başlamışlardır.

Türkleri katledip, Türklerin yaşadıkları bölgenin aslında Ermenilere ait olduğunu göstermek amacıyla yapılan bu insanlık dışı girişime Osmanlı yönetimi, savaş dönemi yılların verdiği Meşru Müdafaa hakkını kullanarak 1915 yılında “sevk ve iskân kararını” alarak Ermenileri daha güvenli bir yer olan Suriye’ye göndermişlerdir.

I. Dünya Savaşı’nın bütün insanlık için elem dolu o günlerinde, ölüm-kalım mücadelesi veren Osmanlı Devleti’nin kendisine isyan ederek düşmanla işbirliğine giren bir kısım Ermeni vatandaşını, ülkeye daha az zarar verecekleri cephe gerisine yerleşmesinden daha doğal bir önlem olamazdı.

“Daha 1918 yılı başlarında, savaşan tarafların hemen hepsinin barış istemeye başladığı sıralarda, ABD başkanı Woodrow Wilson, gelecek barışın temel ilkelerini belirlemek üzere bir açıklama yapmıştı. 8 Ocak 1918’de açıklanan ve tarihe “Wilson ilkeleri” veya “Wilson’un 14 noktası olarak geçen bu ilkeler özetle şöyleydi… Osmanlı imparatorluğunda Türklerin oluşturduğu bölgelerin egemenliği sağlanmalı, diğer bölgelerdeki uluslara kesin bir yaşam güveni, özgür ve engelsiz tam gelişme olanakları verilmeli”.

Wilson ilkelerine dayanarak doğuda bir Ermeni ve Kürt devleti oluşturulması çabaları başlamıştır. Bu çalışmalar özellikle İngiltere’nin öncülüğünde Avrupalı devletler tarafından desteklenmiştir. Wilson ilkelerinden hareket ederek 10 Ağustos 1920’de Sevr (Sevres) barış antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın Doğu Anadolu ile ilgili bölümünde; “Doğu Anadolu’da denize çıkışı olacak şekilde bağımsız bir Ermeni Devleti ile onun güneyinde özerk bir Kürdistan kurulacaktı”

Yukarıdaki maddelerden de anlaşıldığı gibi kısmı bir azınlık oluşturması fikrinin bölünmeye doğru yol aldığını görmekteyiz. Sevr antlaşmasındaki bu maddenin temel dayanağı milletlerin kendi kaderini belirleme hakkına (Selfdeterminasyon) dayanmaktadır. Ancak ortada böyle bir durumun olmadığı aşikârdır. Bir kere Ermenilerin o bölgede bir devlet kuracak kadar sayısal üstünlükte bir yapısı yoktu. Bu yapıyı oluşturmak amacıyla I. Dünya Savaşı yıllarında yaptığı atakların sonuçsuz kalması üzerinde, o dönemde İngiltere’nin yazdığı Mavi Kitap’a(Bule Book) dayanarak soykırım iddiasında bulunmuşlardır. Hiçbir gerçek bulguya yer vermeyen sadece Savaş Bakanlığının propaganda amacıyla yazdığı bu kitabın Ermenilerce kullanılması düşündürücüdür.

O dönemde İstanbul İngiltere tarafından işgal edilmiş ve Osmanlı’nın bütün arşivlerine İngilizler el koymuştu. Meclis-i Mebusanın dağılması üzerine bazı milletvekilleri tutuklanıp Malta Adasına sürgün edilmişti. Sürgündeki milletvekillerinden bir kısmı, Ermeni soykırımı yapmakla suçlanmıştı. Ancak Osmanlı’nın bütün arşivlerini elinde bulunduran İngiltere soykırım yapıldığına dair tekbir kaynak bile bulamamış ve sürgündeki milletvekillerine soykırımla ilgili bir iddianame hazırlayamamıştır. “Günümüzde İngiltere Mavi Kitaptaki idealarından vazgeçmiştir. İngiltere Dışişlerinin Türk Komitesine yolladığı mektup Mavi Kitaptaki Ermeni soykırımıyla ilgili iddiaları çürütüyor. Londra mektupla 1915-1916’daki olayların soykırım kapasitesine girmediğini kabul etti.”

20 Ekim 1921’de Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşması, daha çok Ermenileri rahatsız etmiştir. Ermeniler, Türklere yaptıkları kötülüklerin hesabının sorulacağı endişesi ile Çukurova’yı terk ediyorlardı. 1919–1921 yılları arasında Fransız ve İngiliz kuvvetleri ile Maraş, Antep, Urfa ve Adana’da Türklere baskı ve şiddet uygulayan Ermeniler, Ankara Antlaşması’ndan sonra, Fransızlar tarafından Suriye ve Lübnan’a taşınmıştır. Ermeni kaynaklarına göre, Çukurova ve çevresinin Fransızlar tarafından boşaltılması sırasında,120.000’den fazla Ermeni Suriye ve Lübnan’a, 300.000’den fazla Ermeni de Kıbrıs, Mısır ve İstanbul’a göç etmiştir. İkinci Ermeni göç hareketi, 1939’da yaşanmıştır. Fransız mandası altında kalmış olan Hatay Sancağı’nın 1939 yılında Türkiye’ye katılmasından sonra, Fransızlar tarafından 1919–1920 yılları arasında Çukurova, Erzin, Dörtyol, İskenderun, Belen, Kırıkhan ve Samandağ ile çevre köylere yerleştirilen Ermenilerin büyük çoğunluğu Suriye’ye göç etmişlerdir. Böylece Çukurova civarında bir Ermenistan yaratma hayali oradan kalkmış oluyordu.

24 Temmuz 1923’de Lozan Antlaşması ile Türkiye’de kalan Ermenilere azınlık statüsü verildi. Bu durum Ermeni sorunun tarihe gömüldüğü anlamına gelen uluslararası bir belgedir. Ancak “geçmişte olduğu gibi günümüzde de Ermeni toplu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler olmaktadır. Bazı ülkelerde Türkleri ve Türkiye’yi sözde soykırımı tanıyan anıtlar dikilmekte, bazı ülkelerde de sözde soykırımı tanımaya yönelik karalar parlamento gündemine getirilmektedir. Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, siyasetçilerin elinde çıkar aracı haline dönüştürülmektedir. Şüphesiz ki bu tür entrikalarda en büyük zararı yine oyuna gelen Ermeniler görmekte, onları kullananlar ise kazançlı çıkmaktadır.”

GÜNÜMÜZDE ERMENİ SORUNU

Türkiye’deki 1915 olaylarına dair Ermeni tezleri 1965’ten beri 30’un üzerinde ülkenin parlamentolarında kabul gördü. Ermeni iddiaları paralelinde çıkarılan ve sayısı 30’u aşan parlamento kararları şunlar:

“Uruguay (1965), Kıbrıs Rum Yönetimi (1982), Avrupa Parlamentosu (1987), Arjantin (1993), Rusya Federasyonu (1995), Kanada (1996), Yunanistan (1996), Lübnan (1997), Belçika (1998), Fransa (2001), İsveç (2000), İtalya (2000), İsviçre (2003), Slovakya (2004), Hollanda (2004), Polonya (2005), Almanya (2005), Venezuela (2005), Litvanya (2005), Şili (2007), Avusturya, Bolivya, Brezilya, Bulgaristan, Çekya, Ermenistan, Libya, Lüksemburg, Paraguay, Portekiz, İsviçre, Suriye ve Vatikan’dır.

Etkili bir dış politika zorunlu dostluk prensibine göre şekillenir. Yani gücünü ortaya koyarsın ve devletleri dostane ilişkiler yaşamaya zorlarsın. Günümüz Ermeni sorunu bu mantık çerçevesinde ele alınmalıdır. Ermeni sorunu artık siyasi bir sorundur ve bununla etkili bir siyasi mücadele şarttır.

Özellikle sanayileşme sonucunda gerek Dünya’nın enerji alanlarını kontrol altına almak, gerekse enerji koridorlarına yakın alanları denetlemek amacıyla birtakım stratejiler geliştirilmiştir. Geliştirilen bu stratejiler Dünya’nın hâkimiyetine açılan jeopolitik terimler üzerinde durulmuştur. Dünya hâkimiyetinin coğrafi bütünlüğü ile sağlanabileceğinden ortaya çıkan belli başlı düşünürler şunlardır;

19. yüzyıl sonlarına doğru, bir devletin büyüklüğünün kıyılarının uzunluğu ve limanlarının özelliği ile ölçülebileceğine dolayısıyla uluslar arası ilişkilerin düzenlenmesinde ve Dünya politikasının kontrolünde kesin faktörün deniz egemenliği olduğuna Alfred Thayer Mahan, ulusal yayılmanın denizlere yönelmesi gerektiğini, çünkü deniz egemenliğinin ABD’yi Dünya egemenliğine götürebileceğini söylemişti.

Buna karşılık Britanyalı coğrafyacı Mackinder 20. yüzyılın başında jeopolitik anlayışa kara gücünü ön planda tutan yeni bir anlayış getirdi. Mackinder’in, “Hearthland” adını verdiği bu teorisinde Doğu Avrupa ile merkezi Sibirya’dan oluşan alanı elinde tutan bir ulusun Dünya egemenliğini sağlayabileceğini, çünkü Avrasya’nın “Kalp yeri” durumundaki bu coğrafya parçasının Dünya politikasının ekseni olduğunu öne sürdü.

Yani Mackinder, Volga ile Urallar arasını dünya adasının merkezi kabul etmişti. Daha sonra Doğu Avrupa’ya hâkim olan merkez bölgesini kontrol eder, merkez bölgesine hâkim olan dünya adasını kontrol eder, dünya adasını hâkim olan Dünya’yı kontrol eder, şeklinde, “Kara Egemenliği” teorisini öne sürmüştü.

Mackinder’den sonra Amerikalı Jeopolitikçi Nichas Spkyman ise, jeopolitiği ABD’nin çıkarları açısından incelemiş, Dünya politikasında, bazı değişikliklere rağmen Mackinder’in tezlerini kabul etmiş, doğu yarım kürenin tek başına bir gücün eline geçmesinin batı için felaket olacağını söylemişti. Merkez olarak Uralların batısını öngörüyor, bu bölgeyi çevreleyen, Rusya dışındaki Balıktan Karadeniz’e ve Akdeniz’e kadar uzanan Doğu Avrupa ülkeleri ile Türkiye, İran, Irak, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin, Kore ve Doğu Sibirya’yı “Kenar kuşak” olarak adlandırılmış ve bu bölgeleri kara kuvvetleri ile deniz kuvvetleri arasında bir tampon bölge olarak mütalaa etmiştir.

Soğuk savaş sonunda “Medeniyetler Çatışması” teziyle Dünya Jeopolitikçilerini derin düşüncelere salan Huntington, Dünya’daki sekiz medeniyetten olan, Batı, Konfüçyüs, Japon, İslam, Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve Afrika medeniyetleri, gelecekte birini diğerinden ayıran fay kırıkları boyunca mücadele edeceğini iddia etmiştir.

1990’lı yılların sonlarına doğru Amerikalı stratejist Brzezinski’nin yazdığı “Büyük Satranç Tahtası” adlı eseri dünya hâkimiyeti teorilerine yeni bir boyut kazandırmıştır. Buna göre ABD, dış politikasında, teknoloji, iletişim, enformasyon, ticaret ve finansı geliştirmesine ek olarak Avrasya’daki etkisini, siyasal hakemliğini yapacağı istikrarlı bir kıtasal dengenin yaratılması yönünde kullanmalıdır. Bu yüzden Avrasya, küresel üstünlük mücadelesinin sürdürüldüğü bir satranç tahtasıdır. Amerikan politikasının nihai hedefi, iyi huylu ve uzun vadeli eğilimlerle, ortaklaşa küresel bir topluluk oluşturma hedefine sahip olmalıdır. Fakat Avrasya’ya egemen olma ve Amerika’ya meydan okuma yeterliliğine sahip bir rakibin ortaya çıkmaması şarttır.