Kategori

Eğitim

Kategori

Dünyanın en köklü milletlerinden olan Türkler, gerek devlet yönetme biçimleri gerek de sosyal ve kültürel anlamda Dünya tarihine yön verecek büyük atılımlar içerisinde olmuştur. Kültürün maddi unsurlarından olan yapıtaşları Türk kültür ve medeniyetinin tarihsel serüvenlerini günümüze taşımışlardır.
Köklü Türk tarihinde dünyaya yön veren pek çok lider bulmak mümkündür. Bu liderleri yaptığı işlerle anıtlaştırmak için kurgan denilen Türklere özgü mezarlar mevcut olmuştur. Kurganlarda liderin hayat hikâyelerini bulmak mümkündür. Bir liderin hayatta en çok değer verdiği eşyaları, yaptığı savaşları simgeleyen yapıtları ve milletine verdiği mesajları kurganlarda bulmak mümkündür. Bu nedenle de Türklerin ölümsüz lideri Atatürk’ün kabri kurgan mantığına göre inşa edilmiştir.
Anıtkabir’in bir tepede yapılması, kişisel eşyalarının olduğu müze, balbal nitelikli kolonatlar, ağaç tabut, tabutlu defin, bayrak direği, at, kartal ve kılıç figürlü kabartmalar, mezar odası ile irtibatlı merdiven, mezar odasındaki kırmızı mezar taşı gibi somut sembolik uygulamalar Anıtkabir’in kurgan olduğunu göstermektedir.
Araştırmacı yazar Seyit Ali ERGEÇ ve mimar oğlu Taha Sergen ERGEÇ’in kaleme aldığı Anıtkabir’in Şifresi kitabı, Anıtkabirle ilgili yazılan en derli toplu bir kitap niteliğindedir. Bu eseri diğerlerinden farklı kılan şey, ilk defa bu eserde Anıtkabir’in antik dönemlerle güçlü bağlarının kurulmasıdır. Pek çok antik dönem eserinde olduğu gibi Anıtkabir’deki gizemli mesajlar binlerce yıl sonrasına ışık tutacak niteliktedir.
Atatürk’ün Maya medeniyetine özel önem verdiği herkesçe bilinen bir gerçektir. Anıtkabir’in yapımında bazı sayılara sıklıkla rastlanılmaktadır. Bu sayılar Maya medeniyetinin geliştirdiği uzay ve takvimle ilişkili olan 29.5, 52, 63, 72, 104, 144, 3744 ve 1366560 gibi sayılardır. Ayrıca büyük çoğunluğu Selçuklu yapılarda görülen gülbezekler, sekiz terkli kabara, kuş evleri, taş oluklar, mukarnas çatı saçakları, halı vekilim motifleri, kemer bağlantıları, mozaik alınlıkları, tonozlar, galeriler, kule çatılarındaki mızrak ucu, 12 meşale, iki katlı ve sekiz köşeli kabir odası, revaklar ve avlu tipi tören alanı gibi unsurlara Anıtkabir’de rastlamak mümkündür.
Anıtkabir her yönüyle Atatürk’ün izlerinin simgeleştiği bir yapıt haline gelmiştir. Bir insan hayatının resmedildiği bu derece büyük ve güzel yapıya başka bir yerde rastlamak mümkün değildir. Türk tarihinin binlerce yıllık evrimini Atatürk kişiliğinde harmanlayarak, geçmişle geleceğin bağlantısını Anıtkabir’de bulabilirsiniz.
Osmanlı devletinin en çok eleştirilen yönlerinden birisi, Türklerin azınlıklar kadar başarılı eserler veremediğidir. Osmanlının en başarılı mimarı bile devşirmedir. Bu konu dile getirildiğinde Osmanlı savunucuları, Türklerin yerleşik hayata geçmediği ve bu nedenle de mimarinin Türker’de gelişemediğini dile getirirler. Hâlbuki Cumhuriyet’le beraber Türklere her alanda fırsat verilmiştir. Azınlıkların Türkler üzerindeki baskısı ve ezici üstünlüğü Cumhuriyet’le ortadan kalkınca Türkler de Anıtkabir gibi muhteşem bir eser ortaya çıkarmıştır. Günümüzün moda tabiriyle Anıtkabir tamamen yerli ve millî bir eserdir. Bu eserin ortaya çıkarılmasında, mimar Emin ONAT, mimar Orhan ARDA, heykeltıraş Hüseyin Özkan ANKA, heykeltıraş Zühtü MÜRÜDOĞLU, heykeltıraş İlhan KOMAN, heykeltıraş Nusret SUMAN, heykeltıraş Kenan Ali YONTUNÇ, heykeltıraş Hakkı ATAMUTLU, hattat Emin BARIN, sahne tasarımcısı Tarık LEVENDĞLU, inşaat mühendisi Sabiha Rıfat GÜRYAMAN, müze koordinatörü Mehmet ÖZEL, ressam Turan EROL, ressam Aydın ERKMEN gibi pek çok değerli sanatçımız görev almıştır. Anıtkabir’in mimarisi Atatürk’ü en iyi tanıyanlardan Afet İNAN’ın belirlediği esaslara göre şekillenmiştir. Anıtkabir’de bulanan tarihi derinlik Afet İNAN’ın büyük bir tarihçi olduğunu kanıtlamaktadır. Kitabın yazarlarından ve aynı zamanda da mimar olan Taha Sergen ERGEÇ, Anıtkabir’in baş mimarı Emin ONAT’ın en büyük hayranlarından biridir. Kendisine mimarlık hayatında başarılar dileriz.
Anıtkabir’in planı ve yapıldığı yer tamamen Türk tarihinde önemli yeri olan kurgan mantığına göre belirlenmiştir. Anıtkabir’in bulunduğu yer olan Rasattepe eski bir Frig yerleşkesidir. Anıttepe’nin yükseltisi 907 metredir. Atatürk’ün kabrinin bulunduğu yer ise 905 metredir. Yani Atatürk’ün ölüm saati olan 9:05 ile 905 metre arasında bir bağ kurabiliriz.
Anıtkabir’e Aslanlı Yol denilen doğu yönünden girilmektedir. Yürüyüş yolunda asimetrik döşenmiş, döşeme aralıkları 5 santimetre olan taş döşeme yapılmıştır. Bu uygulama ziyaretçiyi başı önde yürümeye zorunlu kılmaktadır. Aslanlı Yol’a yüksekliği 4 metre olan 26 basamaklı bir merdiven ile çıkılmaktadır. 26 sayısı sembolik olarak 26 Ağustos’taki Büyük taarruza ithaf edilmiştir. 26 basamaklı merdiven 14 ve 12 basamak şeklinde bir sahanlıkla iki bölüme ayrılmıştır. Merdivenlerden sonraki 5 basamak ise 26 Ağustostan 5 gün sonra Yunan ordusunun bozguna uğradığını simgeler. Bir de merdiven yüksekliği 4 metre ile 26 basamak sayısını çarptığımızda 104 sayısı karşımıza çıkmaktadır. 104 sayısı Maya takviminde sık geçen bir sayı olup bir asrı ifade etmektedir.
Aslanlı Yol’da aslanlar arasındaki mesafe 28.60 metredir. Bu bölümün alanı ise 366 metrekaredir. Bu sayı da güneş takviminde yaşadığımız dört yılda meydana gelen bir artık yıl olan sayıdır. Aslanlı Yol’da 12 sağda, 12 de solda olmak üzere toplam 24 aslan heykeli vardır. Bu 24 heykel 24 Oğuz boyunu temsil etmektedir.
Aslanlı Yol bitiminde Tören Meydanı’na ulaşılmaktadır. Tören meydanı, TBMM ve Ankara Kalesi’nin kesiştiği aks üzerindedir. TBMM Genel kurul binasının Mozoleye uzaklığı 1920 metredir. 1920 aynı zamanda TBMM’nin kuruluş tarihidir. Mozolenin konumu mükemmel seçilmiştir. Anıtkabir inşaatının temel atma töreni 1944 yılında yapılmıştır. Bu nedenle mozolenin büyük sütunlarının yüksekliği 19,44 metre olarak belirlenmiştir. Atatürk’ün boyu 1.73 metredir. Bu sayıyı 19,44 ile çarptığımızda bize 33 metre yükseklikte olan bayrak direğinin yüksekliğini vermektedir.
Tören alanında mozoleye 42 basamaklı merdivenden çıkılmaktadır. Atatürk 42 yaşında Cumhuriyeti ilan etmiştir. 42 sayısını bir Maya asrı olan 104 ile çarptığımızda tören meydanındaki 373 kilim desenli anlanın ölçüsü olan 4368 sayısını vermektedir. Bayrak direğinin yükseltisini Atatürk’ün boyunun yüksekliğine böldüğümüzde 19,38 sayısı çıkmaktadır. Bu sayı Atatürk’ün ölüm tarihi olan 1938’i göstermektedir.
Anıtkabir’de Orhun abidelerinin izlerini de görmek mümkündür. Anıtkabir’in dış cephesinde Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve Onuncu Yıl Nutku’nun bulunması Orhun yazıtlarından esinlenildiğini göstermektedir. Şeref salonu yer döşemlerinde, tavan ve iç kolon süslemelerinde çok sayıda ok, yay, yaba, koçbaşı, koçboynuzu, bukağı, bereket ve kurtağzı motifleri Hun ve Göktürk kurganlarındaki motiflerin aynısıdır.
Mozole kaide planının uzun kenarı 72 metre ve kısa kenarı 52 metredir. Böylece alanı 3744 metrekare ediyor. 3744 sayısı Maya takviminde 365 ile çapılarak 1366560 sayısı elde edilmektedir. Maya takvimine göre bu Güneş kendi yörüngesi etrafında 3744 yılda ya da 1366560 günde dönmektedir.
Şeref salonu ölçüleri 32-60 metre ölçülerindedir. Böylece alanı 1920 metrekare etmektedir. Yani TBMM’nin kuruluş yılı elde edilmektedir. Anıt dış kolonat sayısı 40, köşe kolonat sayısı 4 ve giriş kolonat sayısı 4’dür. Bunların toplamı 48 eder. 48’in karesi alınırsa 2304 eder. Bu sayıyı 23-04 şeklinde okursak 23 Nisan’ı buluruz.
Araştırmacı yazar Seyit Ali ERGEÇ ve mimar oğlu Taha Sergen ERGEÇ’in kaleme aldığı Anıtkabir’in Şifresi kitabında Anıtkabirle ilgili burada belirtemediğim onlarca gizemi bulacaksınız. Akıcı, açık dili ile karmaşık konular bile kolay anlaşılır hale getirilmiştir. Kitapta Anıtkabir’le ilgili ilk defa göreceğiniz görsel bir şölenle karşılaşacaksınız. Ayrıca sayılar ve semboller çoğu yerde formüle edilerek daha akıcı bir anlatıma kavuşmuştur.
Anıtkabir’e defalarca giden biri olarak Anıtkabir’in şifresi kitabını okuduktan sonra oraya tekrar gitmem gerektiğini anladım. Tabi ki, yanımda Anıtkabir’in şifresi kitabı olmak kaydıyla…

Ulusların gelişmişlik durumlarını belirtmede eğitim sadece nicel olarak ifade edilecek bir unsur değildir. Toplumun ne kadarının okum-yazama bildiği, ne kadarının diplomalı olduğu gibi veriler elbette önemlidir. Ancak eğitim verilerinin niteliksel özelliklerine bakmaksızın sadece istatistiki verilere göre değerlendirme yapmak popülizmden başka bir şey değildir.
Eğitim hedeflerini birey merkezli olarak iki gurupta değerlendirmek gerekmektedir. Birci gurupta bireyin kendi yaşantıları yoluyla bireye kazandırılan istendik davranışlar; ikinci gurupta da bireyleri toplumun ihtiyaç duyduğu bilgi ve becerilere kavuşturmaktır. Bu durum eğitimde uygulanabilirliğin ne kadar önemli olduğu gösterir. Teorik bilgiler, pratik becerilerle pekiştirilmelidir. Yoksa sırf yönetmelikler yerine getirilsin diye sadece yazılı raporlarla eğitimi idame ettirmeye çalışmak, eğitime verilecek en büyük zararlardan biridir.
Eğitimin günübirlik siyasi kısır çekişmelerden kurtulup, çağdaş hedefler doğrultusunda uzun soluklu planlama ve uygulamalara göre yapılması gerekir. Çağın şartlarına göre eğitim sistemleri yenilenebilir hatta değiştirilebilir. Oysaki sadece yöneticilerin kendi rüştlerini ispatlaması için eğitim sisteminin kısa aralıklarla değiştirilmesi ilerde çok vahim sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin değiştirilen bir eğitim sisteminin başarı durumunun ölçülmesi için en az yirmi yıla ihtiyaç vardır. Çünkü çocuğun ilkokuldan başlayıp üniversiteye, oradan meslek hayatına atanması ve mesleki deneyimini kazanması en az yirmi yılı alacak bir süredir.
Eğitim bir süreçtir. Bu süreç hayat boyu ilerlemeye dayalı olarak sürekli gelişim eğiliminde olmalıdır. Eğitim bir gelecek tasarımı olduğundan yetişecek nesillere geçmişten dersler alıp gelecekte daha dikkatli olmaları öğretilir. Yenileşme diye geçmiş getirilmeye çalışılmamalıdır. Gerileşmeyi gelişme diye anlatmak irticadan başka bir şey değildir. Çoğu kez başımıza gelmiştir. Otobüse bindiğimizde otobüsün içi kalabalıksa şoför ön kısımlara yığılmaları engellemek için “lütfen geriye doğru ilerleyiniz!” der. Hâlbuki geriye doğru ilerlenmez; geriye doğru gerilenir. Eğitimde gerilemeyi ilerleme olarak algılamak da otobüs şoförünün düştüğü trajikomik durum gibidir.
Yukarda belirmeye çalıştığım unsurlar aslında Büyük Önder Atatürk’ün bizlere kazandırmayı amaçladığı eğitim hedefini yansıtmaktır. Dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkın eğitimine düşkün olmamıştır ve dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkını eğitememiştir.
Atatürk’ün dünyayı hayran bırakan destansı Kurtuluş Savaşı kadar önemli hatta daha zor mücadelesi Türk halkının eğitimi için yaptığı mücadeledir. Binlerce yıldır cahil kalmış bir halkı eğitmeye çalışmak her liderin harcı değildir. Aslında liderlerin en çok işine cahil kalmış halk gelir. Çünkü cahil halk asla sorgulamaz ve kayıtsız itaat içinde hareket eder. Ama eğitimli halk bilinçlidir ve hak ettiği hayat standartlarını ülkenin liderlerinden bekler. Eğitimli halk sorgulayıcıdır ve ülkeyi yönetenlerin keyfi davranışlarına tepki gösterirler. O yüzden liderler halkın eğitimine pek sıcak bakmazlar. Ancak, Atatürk Türk halkın eğitimini kendine bir görev olarak görmüştür. Atatürk’ün eğitimle ilgilenmesindeki gayeyi O’nun şu sözünden anlayabiliyoruz:
“Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sora gelecekler için çalışmaktır.”
Türkiye cumhuriyeti kurulduğunda okuma yazma oranlarının % 7 civarında olduğu, kadınlarda okuma yazmanın %0 1 civarında olduğu düşünülürse Atatürk’ün ne kadar zor bir göreve talip olduğunu anlayabiliriz. Kurtuluş savaşı sonrasında Atatürk’ün “En büyük arzum milli eğitim bakanı olarak çalışmak” sözünü anımsarsak O’nun eğitime olan ilgisini daha iyi kavramış oluruz.
Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün önderliğinde eğitimde baş döndürücü gelişmeler olmuştur. Cumhuriyetin ilk on yılında öğrenci sayısı 64 bini kadın olan 358 binden, 220 bin kadın olmak üzere toplam 656 bine yükselmiştir. Öğretmen sayısı aynı süre içinde 12 binden 19 bine yükselmiştir. Atatürk öğretmenlere her zaman çok büyük değer vermiştir. Öğretmenlere verdiği değeri 1925’te İzmir Erkek Öğretmen okulunda şöyle dile getirmiştir: “Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğitimden yoksun bir millet, henüz millet adını almak yeteneğini kazamamıştır.”
Atatürk sadece öğrencilerin eğitimiyle uğraşmadı. Eğitim seferberliğiyle bütün milleti eğitmek için çok yoğun bir mücadele vermiştir. Bu yüzden kendisine Başöğretmen denilmiştir. Halkın cahilliğini biran önce ortadan kaldırmak için dünyanın öğrenilmesi çok kolay olan Latin kökenli Türk alfabesini getirmiştir. Yöneticilerle halk arasındaki kopukluğu gidermek, dilimizin yabancı dillerin istilasından kurtulmasını sağlamak için dilde sadeleştirme ve özleşmeyi sağlamıştır. Türk halkını bilimsel gelişmeleri daha kolay anlayabilmesi için birçok bilimsel kavramın Türkçesini bizzat kendisi bulmuştur. Türk tarihinin temelini birkaç yüzyıla hapsedenlerin aksine Atatürk tarihimizi antik dönemlere kadar götürmüştür. İlk önce Türk Ocakları daha sonra da Haklevleri yoluyla Türk halkına yaygın eğitim yoluyla çok değerli bilgiler verilmesini sağlamıştır.
Atatürk dönemi her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da inanılmaz başarıların olduğu bir dönemdir. Ancak Atatürk’ün eğitime olan tutkusu o derece fazlaydı ki her şeyden bir eğitim faaliyeti çıkaracak bir alan oluşturabiliyordu. Örneğin Atatürk’le simgeleşen Sümerbank tesislerinde konferans salonları, tiyatro ve müzik salonları gibi işçilerin ve ailelerinin eğitimine yönelik pek çok kuruluş vardı.
Dünyanın en başarılı komutanlarından olan katıldığı hiçbir savaşı kaybetmeyen Atatürk, ordunun eğitilesine de özel bir önem vermiştir. Askere gelenlerden okuma yazma bilenler hem okuma yazma bilmeyen askerleri eğitiyorlar; hem de kırsal kesimlerde halka okuma yazma öğretiyorlardı.
Atatürk’ün eğitime verdiği önemi anlatmakla bitirmek mümkün değildir. Çünkü neredeyse aldığı her nefesi bir şeyler öğrenmek ve halka bir şeyler öğretmek amacıyla harcamıştır. Türk halkının gölünde Başöğretmen olan Atatürk, ebediyen bize öğretileriyle yol gösterecektir.


Yanlış: Van Gogh kendi kulağını kesti.

Doğru: Sadece kulak memesini azıcık kesti


Yanlış: Napolyon’un boyu çok kısaydı.

Doğru: Boyu 170 cm civarında idi.


Yanlış: Walt Disney’in ilk çizimi Micky Mouse dur.

Doğru: Daha önceleri Baş animatör olarak çalıştı.


Yanlış: Salieri Mozart’ı kıskanırdı.

Doğru: Salieri şefti ve Mozart’tan daha başarılı idi.


Yanlış: Magellan Dünya’yı tur atan ilk kişi idi.

Doğru: O aslında yolun yarısında öldü.


Yanlış: Cleopatra Mısırlıydı.

Doğru: O aslında Yunan soyundan gelmekteydi.


Yanlış: Einstein okulda başarısızdı.

Doğru: Son derece başarılıydı. Okulun bilim sınıfındaydı.


Yanlış: Newton kafasına düşen elmadan esinlenerek yerçekimini keşfetti

Doğru: Elma aslında kafasına değil yakınına düştü.

Venüs’ün Güneş etrafındaki 13 dönüşüne karşılık, dünya 8 dönüş yapar.  Dünya ile Venüs’ün arasına bir çizgi çekip hızla hareket ettirecek olursanız,  Dünya ile Venüs’ün yörüngeleri arasındaki mesafe ve yörünge hızları arasındaki oranlardan ötürü beşgen simetrik bir figür elde edilir.

Plüton, ilk olarak 1930’da Arizona’daki Flagstaff’taki Lowell Gözlemevinde Clyde W. Tombaugh tarafından keşfedildi. Gökbilimciler, Güneş Sisteminde Planet X olarak adlandırılan dokuzuncu bir gezegen olacağını öngörmüşlerdi. O tarihte yalnızca 22 kişiye Tombaugh’nın fotoğraf plakalarını araştırması için görev verildi. Bunlar iki hafta aralıklarla gökyüzündeki iki bölgeden elde edilen görüntüleri araştıracaklardı. Bir asteroid, kuyruklu yıldız veya gezegen gibi hareket eden herhangi bir nesne bir fotoğraftan diğerine atlamak şeklinde görünürdü. Bir yıl gözlemledikten sonra, Tombaugh sonunda doğru yörüngedeki bir cisim keşfetti ve Planet X’ü keşfettiğini ilan etti. Onu keşfettikleri için Lowell takımının adına da izin verildi.
Oxford’da, 11 yaşındaki bir kız tarafından önerilen bu gezegene Plüton denildi. Bu da Disney karakterinden sonra dünyaca ünlü Roma tanrısı idi. Güneş Sistemi artık 9 gezegene sahipti. Gökbilimciler, 1978’de en büyük Ay Charon’un keşfedilene kadar Plüton’nun kütlesinden emin değillerdi. Ve onun kütlesini (0.0021 Dünya) bilerek, boyutlarını daha doğru bir şekilde ölçebilirlerdi. En doğru ölçüm şu anda 2,400 km’de (1,500 mil)Plüton boyutuna sahip. Her ne kadar bu küçük olmasına rağmen, Merkür genelinde 4.880 km’dir (3,032 mil). Plüton küçücük, ancak Neptün’ün yörüngesinin ötesine geçen her şeyden daha büyük kabul ediliyordu.
Son birkaç on yılda güçlü, yeni zemin ve uzay tabanlı gözlemevleri, Güneş Sistemi’nin önceki anlayışını tamamen değiştirdi. Bölgesinde, Güneş Sistemi’nin geri kalanı gibi tek gezegen olmak yerine Plüton ve aylarının Kuiper Kemeri adı verilen nesnelerin toplanmasına büyük bir örnek olduğu biliniyor. Bu bölge Neptün’ün yörüngesinden 55 astronomik birime (Güneş’ten Güneş’in 55 katına) uzanıyor. Gökbilimciler, Kuiper Kemerinde 100 km’yi ölçen Plüton ile aynı kompozisyona sahip en az 70.000 buzlu cisim bulunduğunu tahmin ediyorlar. Ve yeni kurallara göre Plüton bir gezegen değil. Bu sadece bir başka Kuiper Kemeri nesnesidir. İşte sorun. Gökbilimciler, Kuiper Kemerinde daha büyük ve daha büyük nesneler üretiyorlardı. Caltech’in gökbilimcisi Mike Brown ve ekibi tarafından keşfedilen 2005 FY9, Plüton’dan sadece biraz daha küçük. Aynı sınıflandırmada başka Kuiper Belt nesneleri de vardır. Gökbilimciler, Plüton’dan daha büyük bir cisim olan Kuiper Kemerinin keşfedilmesinin yalnızca bir zaman meselesi olduğunu fark etti.
2005 yılında Mike Brown ve ekibi bombayı patlattı. Plüton’la muhtemelen aynı büyüklükte, hatta daha da büyük olan yörüngesinden daha ileri bir nesne keşfettiler. Resmen 2003 UB313 olarak adlandırılan nesne daha sonra Eris olarak atandı. Gökbilimciler, Eris’in büyüklüğünün yaklaşık 2,600 km (1,600 mil) olduğunu tespit ettiler. Ayrıca Plüton’dan yaklaşık% 25 daha fazla kütleye sahip olduğu tespit edild. Eris, buz ve kaya karışımından yapılmış ve Plüton’dan daha büyük olduğu için, Güneş Sisteminde dokuz gezegene sahip olduğumuz kavramı geçerliliğini yitirmeye başladı.
Eris, gezegen veya Kuiper Belt Nesnesi nedir; Plüton ne, bu konuda mı? Gökbilimciler, 14 Ağustos – 25 Ağustos 2006 tarihleri arasında Çek Cumhuriyeti’nde düzenlenen Uluslararası Astronomi Birliğinin XXVI. Genel Kurulunda bir gezegenin tanımıyla ilgili nihai bir karar vereceğine karar verdiler. Dernekten gökbilimcilere gezegenlerin tanımı üzerine oy kullanma fırsatı verildi. Tanımın bir versiyonu aslında gezegen sayısını 12’ye çıkardı; Plüton hâlâ bir gezegendi ve hatta Eris’i en büyük asteroit olarak düşünülenler vardı. Farklı bir öneri gezegen sayısının toplamını 9’da tuttu ve gezegenleri bildik bir gerekçe göstermeden tanıdıklarımız olarak tanımladı. Üçüncü öneri ise gezegen sayısını 8’e düşürdü ve Plüton gezegen kulübünden çıktı. Peki, o zaman Plüton ne demektir? Sonuçta, gökbilimciler, Plüton’u (ve Eris’i) “cüce gezegen” in yeni yaratılmış sınıflandırmasına indirgemek için oylama yaptılar. Plüton bir gezegen midir? Gezegen olmayı hak ediyor mu? Bir nesnenin gezegen olması için, IAU tarafından tanımlanan bu üç gereksinimi karşılaması gerekir.
Sonuçta Plüton konusundaki tartışmalar devam edeceğe benzemektedir.

İtalya’nın Antik Etrüsk Halkının muamması nihayet çözüldü. Onlar bize “kişi” sözcüğünü kazandırdılar ve sonradan faşistler tarafından benimsenen demir yönetimi sembolünü icat ettiler. Hatta bazıları, Roma medeniyetini gerçekten biçimlendirenlerin onlar olduğunu savunurlar.

Ancak bugün nesli itibariyle orta İtalya’da yaşayan etrüskler, eskiçağın en büyük gizemi arasında yer alıyorlar. Düzgün bir şekilde çözülmemiş olan dilleri klasik İtalya’daki diğerlerinden farklıydı. Kökenleri akademisyenler tarafından yüzyıllardır tartışılıyor.

Bununla birlikte, yapılan genetik araştırmalar şüphe götürmez gibi görünüyor. Etrüsklerin Türkiye’den geldiğini ve bugünün Toskana ve Umbrianlarının çoğunun yakınında bulunan genetik akrabalarının İtalya’da değil İzmir civarında olduğunu gösteriyor.

Nice’teki Avrupa İnsan Genetik Konferansı’nda, Toskana’nın üç bölümünde yapılan bir çalışma sonucunda, Casentino vadisi ve iki kent, Volterra ve Murlo’da Etrüsk kalıntıları konusunda önemli bulguların bulunduğu söylendi. Araştırmacılar, her bölgede, kente özgü ve aileleri en az üç nesil yaşayan erkeklerden DNA örnekleri aldılar.

Daha sonra babadan oğula geçilen Y kromozomlarını, İtalya, Balkanlar, günümüz Türkiye ve Yunan adası Lemnos’daki diğer gruplarınkilerle karşılaştırarak, dilbilimsel kanıtların Etrüsklerle bağlantılı olabileceğini ileri sürdüler.

Araştırmayı sunan Torino Üniversitesi’nden Alberto Piazza, “Murlo ve Volterra’dan alınan DNA örnekleri, doğu halklarının DNA örnekleri ile İtalya’nın diğer sakinlerine kıyasla çok daha fazla bağlantılıdır” dedi. Murlo’dan alınan örneklerde bulunan belirli bir genetik varyant sadece Türkiye’den insanlarla paylaşılmaktadır. ”

Bu yıl, annelerden kızlara aktarılan DNA’yı izleyen benzer ancak daha az kesin bir çalışma, Batı Asya’dan doğrudan genetik girdiye işaret etti. 2004’te İtalya ve İspanya’dan bir araştırmacı ekibi, Etrüsk’lerin çağdaş İtalyanlara kıyasla daha genetik olarak benzer olduklarını belirlemek için Etrüsk Mezar Odaları’ndan alınan örnekleri kullandı.

Son bulgular, Yunan tarihçi Herodotus’un yaklaşık 2.500 yıl önce konuyla ilgili söylediklerini doğruladı. İtalya’daki Etrüsk uygarlığının ilk izleri M.Ö. 1200 yılına dayanıyor.

Yaklaşık yedi buçuk yüzyıl sonra, Herodotos, Batı Anadolu’da bir süre şiddetli yoksulluk döneminden geçtikten sonra “kralları halkı iki gruba ayırdı. Bunun dışındakiler ülkeyi terk ettiler.

M.Ö. ilk yüzyılda yazan tarihçi Livy, Etrüsklerin Kuzey Avrupa’dan geldiğini iddia etti. Birkaç yıl sonra, Roma’da yaşayan Yunanlı bir yazar olan Halikarnas’tan Dionysius, Etrüsklerin Etruria’da yaşayan yerli İtalyanlar olduğu fikrini ortaya attı.

Lidya imparatorluğu o zamandan beri tarihe geçti. Herodotos’a göre sakinleri, altın ve gümüş sikkelerden ilk kullananlar ve ilk olarak mal ticareti yapan dükkan, daha doğrusu tezgâhlar kurarak sikkeleri kullanılmışlardı. Dünyaya “Croesus kadar zengin” sözlerini verdiler – Croesus son krallarıydı.

Etrüsklerin Roma uygarlığına katkısı halen tartışılıyor. Roma’ya erken dönem krallarından bazılarını ve belki de onun adını verdiler.

Romalılar için bir otoritenin amblemi haline getirilen çift kanatlı bir balta etrafında kırpma çubukları bulunan “fasses” neredeyse kesinlikle Etrüsk menşeli idi. Bununla birlikte, Latincedeki, “phersu” ya ait “persona” yani kişi kelimesi Etrüsk kökenlidir.

Etrüskler kuşkusuz görkemli sanat yarattılar. En ünlü eserleri arasında Roma müzesinde yer alan Gelin ve Damat Lahdi (veya Evli Çift) adı verilir.

Etrüsk’lerin yıldırım modellerini okuyarak geleceği öngörmeye çalıştıkları bilinmektedir. Arabayı İtalya’ya getirdikleri düşünülüyor. Kesinlikle iyi et yediler. Toskana, Chiana vadisindeki sığır eti ile ünlüdür.

“Chianina” ve diğer üç Tuscan sığır suşunun yakın zamanda gerçekleştirmiş olduğu bir başka genetik araştırmada, İtalyan ırklarıyla ilgisiz oldukları bulundu.

Yapılan yeni bir araştırma Dünya’nın Karanlık madde saçaklarıyla çevrili olduğunu gösterdi. Bu saçaklar dünya çevresinde sanki bir kaplama gibi yer almaktadır. Gök bilimcilere göre karanlık madde, ışığı ne yayar ne de absorbe eder. Karanlık madde evrende normal maddeden 6 kat daha fazla bulunmaktadır.


 

 

 

 

 

 

Bu madde evrende ince köklere sahip inanılmaz uzunlukta saçaklardan oluşmaktadır. Evrenin bu görünmez madde ile dolu olduğu bilim adamlarınca düşünülmektedir.

NASA’nın Pasadena’daki Jet Propulsion Laboratuvarından Gary Prézeau, yaptığı açıklamada, “Güneş sisteminin kendisinden daha büyük olabilecek bir karanlık madde akımı, galaktik çevremizi çaprazlama olarak sarmıştır. ” dedi.

Hepimiz insan olmanın verdiği sorumluluk ve zorluklarla yaşıyoruz. En boş vermiş, amaçsız insanın bile bir mücadelesi var hayatta, hayatla.

İnsan yaşadığı müddetçe güzeli de görecektir çirkini de; iyiyi de görecektir kötüyü de; kolayı da görecektir zoru da. Sıkıntılar, olumsuzluklar olmadan hayat olmayacaksa insana düşen mücadele etmek olmalıdır. Yaşadıklarına boyun eğip köşeye çekilmek zayıflıktır, “Ben oynamıyorum” deyip omuz silkip küsen bir çocuk gibi. Tabii ki üzüleceğiz, zorlanacağız ama kendini kaptırıp koyvermemek, kast edilen; hayata daha bir sıkı tutunmak, inadına güçlü olmak.

Olgun insan, acısını, yoluna çıkan engeli kabul eder fakat umutsuzluğa kapılmaz. Varsa bir hatası onu anlar, alacağı dersi alır ve yoluna devam eder. Azimle, sabırla mücadele etmek, tribünde değil, sahada olmak olgun insanın özelliğidir. Sabır olduktan sonra sabrın meyvesi de er geç olacaktır; ağacın meyve vermesinin belli bir zaman sonra gerçekleşmesi gibi.


1 GÜNDE OLMAZ AMA BİR GÜN OLUR.

Umut olmazsa insan yaşayamaz; çünkü umudunu kaybedenin kaybedecek başka bir şeyi kalmaz. Bu sebepledir şarkılarda, şiirlerde çokça yer alması bu konunun:
“…Umut fakirin ekmeği, umar ha umar umar…”

” ‘Bunca yükle öleceksin!’ dedim hamala,
‘Ölüm kolay, sen umuttan haber ver’ dedi,
‘Umut var oldukça dünyayı ver sırtıma!’ “

İnsan nasıl düşünürse aynı düşüncesi hayatta çıkıyor karşısına. Psikolojide “Kendini Doğrulayan Kehanet” diye bir olgu var. Buna göre, insan olumlu düşünürse olumlu sonuçlara, olumsuz düşünürse olumsuz sonuçlara ulaşıyor. “Başarılı olacağım” dersek de biz haklı çıkıyoruz, “Başarısız olacağım” dersek de. Her iki durumda da kendi düşüncemizi doğrulamış oluyoruz. Özellikle öğrencilerimizde “Kendini Doğrulayan Kehanet” örnekleri görüyoruz. Öğrenci, daha her şeyin başında, kendine güvensiz bir şekilde “Ben yapamam ki!”, “Ben beceremem ki!”, “Ben bu dersi anlayamam ki!” deyip işin içinden sıyrılıyor. Sonuçta da istemediği ama kendini hazırladığı durumla karşılaşıyor.

Hayatımızın direksiyonunda biz olduğumuza göre iyi veya kötü yoldan gitmek de bizim elimizde, yani iş insanın seçimine kalıyor.

Yaşamak aslında o kadar güzel ki kıymetini bilmiyoruz. Her gün uyandığımızda hayatta olduğumuza şükretmemiz, her şeye rağmen gökyüzüne bakıp güzel şeyler düşünmemiz, hayallerimizi ve amaçlarımızı kaybetmememiz, sürekli olarak kendimizi meşgul edecek etkinlikler bulmamız ve ne kadar olursa olsun sahip olduğumuz imkânları en iyi şekilde değerlendirmemiz, ruh sağlığımız açısından da oldukça önemlidir.
Gülebilmek, mutlu olmak, mutlu kalmak,hepsi bize bağlı.
“Kuşağımızın en büyük devrimi, insanların zihinlerini değiştirerek yaşamlarını değiştirebileceklerinin keşfedilmesidir.”diyor ünlü düşünür William James .

HER ŞEY SENİN ELİNDE, YAŞAMINI RENKLENDİR.

Unutmayın!

ZİHNİNİZDEKİ HARİTAYI DEĞİŞTİRMEK, DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEKTEN DAHA KOLAYDIR…

Şiddetin doğası konusu etrafındaki tartışmalar devam ediyor. İnsanların neden birbirlerini öldürdüğünü bilimsel olarak açıklamaya çalışan birkaç teori var. Bilim adamlarının geldiği son karar ise evrim geçmişine atıfta bulunuyor.

Fransız eğitimcisi Jan-Jacques Rousseau’ya göre, uygarlık olmadan önce insanlar birbirleriyle daha iyi geçiniyordu. Rousseau, şiddet davranışının aniden ortaya çıkmasını öncelikle özel mülkiyet sorununa bağlıyor. İngiliz materyalist filozof Thomas Qobbs ise insanın özünün doğal halde agresif olduğunu, uygarlık ve devletin tam aksine öldürülme hallerini azalttığını tahmin ediyordu.

İspanyalı araştırmacı Markos Mendes meslektaşları ile birlikte her iki teoriyi test etmeye karar verdi. Onlar, bunun için bir matematiksel modelden yararlanabilirlerdi. Uzmanlar 137 memeli türünün ölüm göstergelerini gözden geçirmekle birlikte, hem de eski dönemlerde insanların esasen neden öldüklerini analiz ettiler.

Bilindiği gibi memeliler kendi türlerini çok nadiren öldürürler – tüm ölüm nedenleri arasında kendi türünü öldürülme toplam % 0,3 oluşturmaktadır. Ama eğer örnek olarak insana benzer maymunlar ailesini alırsak bu oran %1,8’e kadar yükselir. Eski insanlarda ise bu oran %2 dir. Bundan başka uygarlığın insana özgü şiddeti ortadan kaldırmadığı anlaşılıp, antik dönemde yer almış şiddetle bağlantılı ölüm olaylarının sayısı ilkel-toplum yapısındaki göstergelerden daha yüksektir.

Öyleyse insanların kendilerine karşı şiddetinin sebebi nedir? Bilim adamlarına göre, Homo sapiensin şiddete olan eğilimi evrildikçe arttı. Canlı kanıtı olarak modern maymunları görebiliriz. Hayvan grubu ne kadar büyükse, şiddet seviyesi o kadar yüksektir. Geniş ve çekişmeli populasyonların doğada sağ kalma şansı, küçük ve barışçı gruplara göre daha fazladır.

Belirtmek gerekir ki, modern gelişmiş ülkelerde şiddet daha düşük ancak “gelecek bilimciler” gelecekle ilgili korkunç tahminler öne sürüyorlar. Bu tahminlere göre, demografik denge yaratmak için geleceğin Hükümetleri “insan avını” Reality Show gösterisi formatında kanunlaştırabilirler.