Kategori

Eğitim

Kategori

Kapitalizm temelde rekabete dayalı olan ve güçlünün kazandığı bir düzendir. Üretim biçimlerinin rekabetçi bir yapıya bürünmesiyle kapitalizm etkililiğini geliştirmiştir. Başarının, maddi yaşam standartlarının yükselmesi olarak tanımlandığı sanayi devriminden bu yana, kapitalizm tek egemen ekonomik sistem olarak kalmıştır. Piyasa şartlarının belirleyici olduğu bu dönemde, açgözlülük ve bencillikten yararlanılarak yükselen yaşam standartlarının özendirilesi kapitalist sistemin ana omurgasını oluşturmaktadır. İnsan emeğin ve doğal varlıkların vahşice sömürülmesi kapitalizmin korkunç bir canavar olduğunu göstermektedir. Karın en üst düzeye çıkarılması mantığıyla hareket eden kapitalizm çevreye yaptığı baskı nedeniyle refah alanların her geçen gün daha da daralmasına neden olmaktadır.
Kamusal eşitliği ortadan kaldıran kapitalist sistem, kolektif yaşam biçimine evirilmiş insan topluluklarının yapısıyla büyük bir çelişki oluşturmaktadır. Zenginle yoksul arasındaki uçurumun artması sınıfsal farlılıkları artık daha belirgin fay kırıklıklarına dönüşmektedir. Toplumsal yapının kökenindeki derin tektonik katmanların üst tabakadan gelen baskılarını absorbe etme kapasitesi her geçen gün azalmaktadır. Tektonik katmanlardan geçen baskının ekonomik fay hatlarında şiddetli kırılmalara yol açacağı bariz bir şekilde önümüzde durmaktadır. Rakipsiz bir sistem olarak görülen kapitalizmin eşitliksiz yapısı kapitalizmin de sonunu getirebilir.
ABD’’li ünlü iktisatçı Lester C. Thurow 1996 yılında kaleme aldığı “Kapitalizmin Geleceği” adlı kitapta dünyayı etkisine alan kapitalizmin sonunun geldiğine ilişin öngörülerde bulunmuştur. Thurow’a göre bireycilik üzerine kurulu olan kapitalizm, bireyin doğasındaki kısa vadeli düşünme eğilimini dengeleyerek sosyal kuralları içermeyen bir sistem olduğu için kendini tehlikeye atmaktadır. Yine Thurow eserinde, kapitalizmin rakipsiz kalmasının yaratacağı sorunları şu şekilde dile getirmektedir: Tarihsel olarak, dışarıdan gelen askeri tehditler, içerdeki toplumsal huzursuzluklar ve alternatif ideolojiler, statükoda kazanılmış hakları aramak için bir bahane olarak kullanıldı. Bunlar kapitalizmin varlığını sürdürmesini ve gelişmesini sağlayan şeylerdi. Eğer kapitalizm tehdit edilmiş olmasaydı, Roosvelt başarı sağlayamazdı. . Aynı şekilde Paul Kenndy, dünyadaki varlıklı ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki uçurumun giderek arttığına dikkati çekmiş, yoksul ülkelerin varlıklı ülkelere yasadışı baskısını önlemek için yoksul ülkelerin sorunlarına eğilmek gerektiğini belirtmiştir . Paul Kenndy’in görüşlerini destekleyen New York Times gazetesi köşe yazarlarından Thomas Friedman şöyle demişti: “Kötü durumdaki komşunuzun ziyaretine gitmezseniz, o sizi ziyarete gelir” . Ayrıca dünyada mevcut sorunlara çevresel bir değerlendirme amacıyla kurulan ve her yıl yayımladığı “Dünyanın Durumu” serisiyle çevresel sorunları anlatan Worldwatch Enstitüsünün başyazarlarından olan Lester R. Brown da kapitalizmle ilgili bir takım öngörülerde bulunmuştur. Brown’a göre dünyanın mevcut kaynaklarının insanoğlunun sınırsız istekleri karşısında giderek yok olma tehlikesi altındadır. Özellikle kapitalist sistemin dünyanın mevcut kaynaklarını tüketme yolunda sarf ettiği yoğun üretim faaliyetleri ileri dönemlerde çevrenin bozulmasına paralel olarak dünyada ciddi gıda sorunlarının yaşanacaktır. Brown, kapitalizminin sonunu bu şekildeki bir kapitalist anlayışının getireceğinden bahsetmektedir . Yukarıdaki ifadeler kapitalizmin içinde bulunduğu çıkmazı göstermektedir. Zaten adil olmayan gücün adaletsiz kuralları günün birinde kendine de bulaşır.
Kapitalizmin sınırsız üretme ve tüketme istediğinin maliyetini daha çok doğal çevre ödeyecektir. Doğal kaynakların büyük bir bölümü tükenebilir kaynaklarıdır. Tüketmenin özendirildiği kapitalist sistem, doğal kaynakları yok ederek kendi geleceğini de tehlikeye atmaktadır.
Dünyanın pek çok bölgesinde su kullanımının su yataklarının sürdürülebilir verimi geçmesiyle birlikte, aşırı su çekimi yaygınlaşıyor. Irmaklar üzerinde de talepler yaygınlaşıyor hatta kimi ırmaklar bu aşırı kullanma nedeniyle denize ulaşamadan kurumaktadır. Bu durum beraberine dünya gıda üretimini etkilemektedir. Tarım alanları insanların kullandıkları içme suyuna kıyasla çok fazla su tüketmektedir. Örneğin bir ton tahıl üretimin için 1000 ton su kullanımı gerekmektedir. Tatlı su miktarının azalması beraberinde en çok gıda üretimini etkileyecektir.
Yeryüzünde mevcut bir döngü bulunmaktadır. Bu döngülerden en önemlisi karbon döngüsüdür. Özellikle bitkiler atmosferde fazladan bulunan karbonu bünyelerine çekerek dengelemeye çalışırlar. Ancak hem bitkilerin aşırı tahribi, hem de fosil yakıtlardan yayılan karbon miktarını artması küresel ısınmaya neden olmaktadır. Bu duruma dayanak olması bakımından şu trajik örneğin verilmesinde yarar vardır. “Son yüzyılda yaklaşık 30 bin bitki türünün hepsi yok olmuştur. İçinde yaşadığımız son yıllarda, bitki ve hayvan türlerinden günde 3 canlı türünün tükenmesi, Biyoçeşitlilik tahribinin derecesini göstermektedir.
Artan nüfus özellikle orman ürünlerine karşı talep patlamasına sebep olmaktadır. Hızlı ormansızlaşma beraberinde yeraltına sızması gereken su kütlelerinin akışı sonucu hem toprak aşınmasını tetikliyor, hem de yeraltındaki tatlı su kaynaklarının azalmasın sebep oluyor. Ormansızlaşmanın en belirgin etkisi Ekvatoral kuşakta bulunan Tropikal yağmur ormanlarının tahribiyle ortaya çıkmaktadır. Tropikal yağmur ormanlarının sadece fotosentezle CO2 bağlayarak, dünya iklimini düzenleme etkisinin yılda 3,7 trilyon dolarlık ekolojik değer ürettiği hesaplanmıştır.
Kutuplarda buzullar yeryüzündeki tatlı suların yüzde 68’ni oluşturmaktadır. Küresel sıcaklıklarda meydana gelecek sadece birkaç derecelik artış bu yüksek kütleli buzulların erimesine neden olacaktır. İlk bir metrelik yükselme 2075 yılında olacağı tahmin edilmektedir. Ancak atmosfere katılan karbon miktarında hiç azalma olmaksızın artışlar devam etmektedir. Karbonun artması dünyadan uzaya gitmesi gereken ısının daha da fazla tutulacağı anlamına gelmektedir. Yani 2075 yılında gerçekleşeceği söylenen öngörü çok iyimser bir öngörü olarak kalabilir. Dünyanın şu anki imkânlarla ancak 180 santimetre kalınlığında yükselmelerle baş etme kapasitesi vardır. Kıyılara set çekilmesi ve suların tahliye edilmesi gibi küçük ölçekli tedbirler bile milyarca dolar bütçe gerektirdiğinden küresel ölçekli deniz seviyesi yükselmelerinden en fazla etkilenecek yerlerin gelişmemiş ülkeler olduğunu şimdiden söyleyebiliriz.
Üretim ve kazanç ekseninde kuşatıldığımız kapitalizmden kurtulmadan geleceğimizi güvence altına almamız mümkün değildir. İnsanları mutlu etmekle tüketmenin aynı anlamda kullanılması çevresel felaketlerin de yoğun bir şekilde artmasına neden olacaktır. Dünya artık hızlı bir tahribin içine girmiştir. Bu durumda insanın sağlığı ve refahının çevreye saygılı Pazar anlayışının benimsemesiyle mümkün olacağın altını çizme istiyorum. Bundan dolayı da ilk iş olarak tüketim alışkanlıklarının sorgulanması gerekmektedir. Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmeden kapitalizmin getireceği yıkımlardan kurtulmamız mümkün değildir.

*sechaber.com

Küreselleşme sınır tanımaz bir hızla gelişirken insanın yaşamsal sınırları giderek daralmaktadır. Kırsaldan kente doğru yönelen yoğun göç dalgasını da içine katarsak küreselleşme hem üretim tarzlarında hem de kültürel alanlarda tek tip bir yapılanmaya evrilmektedir. Geleneksel üretim tazları terk edilerek tamamen piyasacı bir anlayışa göre şekillenen üretim biçimleri sağlığımızı ciddi derecede tehdit etmeye başlamıştır. Yerelde oluşan çok zengin kültürel birikim, popüler kültüre dönüşmekte ve insanlarda tüketime dayalı ortak bir yapıya bürünmektedir.
Küreselleşme sanki yeni bir din haline gelmiş ve bu dinin mabetleri de AVM’ler olmuştur. Her gün milyonlarca insan bu AVM’leri tavaf etmektedir. Yerele ait her şeyin acımasızca yok edildiği bu yeni düzende, insanlar geleneksel üretim biçimlerine dönme arayışı içine girmişlerdir. Çünkü kalabalık kentlerde gürültü kirliliğinden hava kirliliğine, sağlıksız gıdalardan sağlıksız su tüketimine kadar pek çok şeyle mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Kanserojen maddelerin tüketimine dayalı kanser vakalarında görülen inanılmaz artışlar insanlığı tedirgin etmektedir. Piyasacı yaklaşımların getirdiği yoz- dejenere kültür, kentlerde ciddi suç patlamalarına neden olmaktadır.
Çözümsüzlüğü üreten kapitalist sistem, kendi içinde bu sisteme direnme isteğinde bir gurup ortaya çıkarmıştır. Bu Grup Küresel Ekoköyler Ağı (GEN)’dır. Bu açıdan baktığımızda ekoköylerin toplumdaki hasarı onarma ve gezegenimizin limitleri dahilinde yaşama konusunda bize yol göstereceğini söylemek yanlış olmaz. Ekoköyler dünyayı etkileyen çevre hareketlerinin çok önemli bir ayağıdır ve geleneksel yaşam şekillerinin yeniden canlandırılması için yerelin canlandırılması amacındadır.
Ekoköyler tam teşekküllü toplumun küçük birimlerini oluşturacak şekilde tasarlanmıştır. İnsan etkinliklerinin zararsız bir şekilde doğa ile bütünleştiği, sağlıklı insan gelişimini destekleyen, başarılı bir şekilde kesintisiz olarak sürebilecek yerleşimler elde etmek ekoköy sakinlerinin hedefleridir.
Ekoköylerde temel amaç çevrenin iyileştirilmesidir. Sosyal yaşamanın güçlendirilmesi adına ortak yaşam alanlarını çoğaltmaya ve bireysel eşya kullanımını en aza indirmeye çalışırlar. Böylece doğadan daha az madde temin ederek daha fazla kişinin yararlanması sağlanır. Yerel üretimler desteklenerek yerel ekonomiler canlandırılmaya çalışılır. Yerel ekonomilerin canlandırılması, ulaşım giderlerinde ciddi azalmalara sebep olacağından ürünler de ucuz elde edilebilmektedir. Ulaşımdan kaynaklanan çevreye salınan karbon miktarlarının azalması küresel iklim değişkelikleriyle mücadelede iyi bir etki yaratacaktır.
Eköyle klasik köy anlayışından faklı bir yapıdadır. Ekoköy hareketinde bilim, teknoloji ve eğitim bir kent ortamını aratmayacak kadar yoğundur. Birçok ekoköy üniversitelerle işbirliği yapmaktadır. Yine köylerin çoğunluğu kendi elektriğini yenilenebilir ve tükenmez enerji kaynakları olarak nitelendirilen güneş ve rüzgâr enerjisinden elde etmektedir. Ekoköylerde tiyatro, konser ve toplantı gibi faaliyetler günlük hayatın sıradan faaliyetleri arasında yer alır.
Ekoköyler, orada yaşayanların temel ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılama anlayışına dönük üretim yapan yerlerdir. Bu yerler,  çevrenin koşulları göz önünde bulundurularak toprağa dayalı organik üretim yaparlar. Köylülerin ihtiyaçlarını karşılamak için ortak bankaları ve kendilerine ait para birimleri bile vardır. Kurulan ağlar sayesinde ihtiyaç fazlası ürünler satılarak köye ekonomik kazanç sağlanır.
Ekoköyler dünyanın pek çok yerinde bulunmaktadır. Bu yerler arasında en meşhurları, Hindistan’daki Auroville, Senegal’daki Mbam ve Faoune, Almanya’daki Sieben Linden, ABD’deki Ithaca ve Brezilya’daki Ecoovila ekoköyüdür. Bu ekoköyleri kısaca incelemekte fayda vardır.
Hindistan’daki Auroville ekoköyünde ilk yerleşenler su pompası ve enerji üretmesi için araziye yel değirmenleri monte etti. Köylüler, güneş enerjisi ve biyokütle elde etmek için çok çalıştı ve bu çabalarının sonunda Auroville, Hindistan’daki en büyük alternatif enerji sistemleri merkezi haline geldi. Bu alternatif enerji sistemleri arasında en dikkat çekeni monte edildiğinde mutfak çatısından günde 1000 öğün yemek pişirmeye yetecek enerjiyi üreten 15 metre çapındaki güneş toplayıcısıdır.
Almanya’daki Sieben Linden ekoköyünün elektrik enerjisini fotovoltik paneller karşılamaktadır. Sıcak su ihtiyacı için güneş enerjisi kullanılmaktadır. Köy kendi sebze ihtiyacının %75’nin kendi imkanlarıyla organik üretimle elde etmektedir.
ABD’deki Ithaca ekoköyünde en dikkat çeken uygulama, sahip olunan arabaların ortak kullanımını sağlayan araba havuzudur. Böylece daha az araçla daha fazla iş yapma imkânı elde edilmiştir. Ithaca ekoköy arazisinin %95’inde organik tarım, otlak, orman arazisi ve sulak alan için ortak alanlar mevcuttur. Burada yaşayan bir aile ekoköy destekli bir üretimle haftada 1000 kişiyi besleyecek sebze ve meyve üretebilmektedir.
Brezilya’daki Ecoovila ekoköyünde bütün evler güneş enerjisinden en iyi şekilde yararlanmak için güneşe göre konumlandırılmıştır. Güneşten elde edilen enerjiyi gece de kullanmak için şömineli merkezi bir ısıtma sistemi tasarlanmıştır. Sıcak su genelde güneş panellerinden elde edilmektedir. Evler,  klima kullanımına gerek kalmayacak şekilde tasarlanmıştır. Evler, yer altı bölümleriyle yüzeydeki kanallardan geçen hava akımlarıyla serinletilir. Ayrıca, yazın evlerin serin kalmasını sağlayan estetik görünüme sahip çim çatılar kullanılmaktadır. Kanalizasyon sistemi biyolojik bir arıtma sistemi olan sazlıklar vasıtasıyla arıtılır. Arıtılan sular bahçelerde yetiştirilen ürünleri sulamakta kullanılır.
Örneklerde görüldüğü gibi ekoköy sakinleri birlikte yemek yiyen, araç gereçlerini ulaşım vasıtalarını ortak kullanan dayanışma ruhunun üst seviyede olduğu mutlu insanlardır. Çevrenin temiz, yiyeceklerin temiz ve sağlıklı olduğu huzur dolu alanlar aslında pek çoğumuzun hayalini ettiği yerledir. Bir nevi post-modern İMECE merkezleridir. Ekoköyler şehirlerin yoğunluğundan ve stresinden kurtulacak yerler olduğu gibi dünyanın küresel iklim değişikliklerine karşı mücadele edilecek yerledir.
Ülkemizde henüz kurumsal bir ekoköy sistemi yok, ama insanlarda eko-evlere doğru yoğun bir ilginin olduğu gözlemlenmektedir. Eko-evlerin ilerde ekoköyleri dönüşmesi gerekmektedir. Hatta eko-şehirler de olmalıdır. Yoksa çocuklarımıza bırakacağımız bir çevremiz olmayacağı gibi, kendi yaşam alanlarımızı da kaybedeceğiz.

Teknolojik ilerlemeler toplumsal yönelişleri belirlediği gibi toplumları yönlendirmek isteyenleri etkileyebilir. İletişim bilişim sistemlerindeki gelişmeler bireysel farklılıkların daha da belirgin yaşanabileceği izlenimlerini verse de kendine yabancılaşmış ve özgünlüğünü kaybetmekte olan tek tip insan yapısına evirilmesine neden olacak durumlar da yaşanabilmektedir. Neyin iyi ya da kötü olduğu, hatta neyin güzel veya çirkin olduğu kişisel değerlendirmeler yerine büyük bir verinin sistemli bir şekilde mesajlarıyla bireyselliği kolektif ikna mekanizmasına döndürebilmektedir. Bu durumda insanların algıları bir merkezin isteklerine göre yönlendirilebilir mi sorusu gündeme gelmektedir. Ya da insanları artık ikna etmeye gerek duymadan yönlendirmek mümkün olabilir mi diye de sormak mümkündür.
Bu gibi sorularımızı çok isabetli bir şekilde Yuval Noah HARARİ “Dijital Diktatörlük” olarak kavramlaştırmıştır. Bu çarpıcı kavram aslında gelecekte çok sık duyacağımız bir kavram olarak karşımıza çıkacaktır. Teknolojik ilerlemelerin baş döndürücü bir hızda gelişmesi, teknolojik çeşitliliğin artması anlamına gelmez. Teknolojide tekdüzeliğe doğru bir gidiş olmaktadır. Yeni teknolojiler yerine mevcut olanın iyileştirildiği bir inavasyon dönemi yaşamaktayız. Emek yoğun üretim tarzından, sistem-bilişim üzerine kurulu dijital gelişim dönemine geçmekteyiz. Bu durum insani özgün–yaratıcı üretim sistemini sonlandırabilir. Çalışmayan araştırmayan insanda özgünlük yaratıcılık azalabilir. Üretim sistemleri insanın sıradanlaşmasına ve tekdüze bir insan tipine dönüşmesine yol açabilir.
İnsan neslinin varoluşundan beri süregelen sınıfsal mücadelede yeni bir döneme girmek üzereyiz. Demokrasi en ciddi sınavlarından birini vermek durumundadır. Halkın egemenliğine dayanan çoğulculuk ilkesine göre belirlenen bir sistem olan demokrasi, kişisel hak ve hürriyetlerin güvencesidir. Herkesin her istediğini yapabildiği sınırsız bir özgülük ortamının gerçekleşmesi asla mümkün değildir. Ama bazı kesimler başkalarının hak ve hürriyetlerini çiğneme pahasına sınırsız özgürlük istemektedirler. Gücü ele geçirmenin kitlelileri yönetmekle eşdeğer olduğunu düşünen otoriteleşme yanlısı kişiler vardır. Bu kişiler, isteklerini gerçekleştirmek için artık kitleleri ikna etmek zorunda olmadıklarını düşünüyorlar. Otoriteleşme dijital sistemlerle yeni bir boyut kazanacaktır.
Kitle iletişim araçlarının gelişimi insanlar arasında kolay iletişim yapmanın ötesinde insanları iletişim sistemlerine hapseder bir yapıya gerçekleşmektedir. Özellikle insana ait algoritma verilerinin bir data merkezinde toplanmasıyla bütün davranışların daha kolay analiz edilmesini sağlanacaktır. Gerek sosyal paylaşım sitelerinde, gerekse de günlük hayatta giderek hayatımızda daha fazla yer eden yapay zeka ürünleri davranışlarımızın daha kolay yönlendirilmesini sağlayacaktır. Bu sistemlerin güçlü bir otoritenin kontrolüne girmesi, otoritenin kalıcılaşmasını sağlayabilir.
Yakın vadede saydığımız bu durumlar, orta ve uzun vadede daha sorunlu durumlara dönüşebilir. Yapay zeka yapımı güvenlik sistemleri insanı devreden çıkaran askeri ve polis gücüne dönüşebilir. Acımasız, kanun dışı ve aşırı güç kullanmaya dayalı emirler ya da talimatlar insani vicdan muhakemesinden geçip yerine getiremeyebilir. Fakat verilen komutları hiç sorgulamadan yapan ve herhangi bir duygusal özeliğe sahip olmayan yapay zekâ ürünü güvenlik güçleri en insanlık dışı emirleri bile sorgusuz sualsiz yerine getirebilir. Üstelik bu emirleri yerine getirirken hiçbir karşılık beklemeden yerine getirecektir. Böylesi yapay zekâ ürünlerinin otoriter kişilerin eline geçmesi ihtimali çok yüksektir.
Büyük şirket sahipleri ve politik liderler, yönetme güçlerini ellerinde bulundurmak için kitleleri ikna etmeleri gerekmektedir. Çünkü onların isteklerini yerine getirmek için insan gücüne dayalı büyük bir kitleye ihtiyaçları vardır. Bir siyasi liderin ihtiyaç duyduğu asker gücü kadar bir patronun da işçiye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçlar yapay zekâ ürünü robotlarla giderildiğinde, bir siyasi lider yönetim gücünü devam ettirmek için seçmenlerinin oyuna ihtiyaç duymayacak, ya da bir patron şirketinin yüksek kazançla üretim yapması için işçilere ihtiyaç duymayacaktır.
İşçiye ya da askere ihtiyaç duymayan bir patron ve yönetici otoriter yaklaşımlarından dolayı hesap vermek zorunda kalmayacaktır. Bir şeyi yaptırırken başkalarına onaylatma gereği duymayan bir yöneticinin zalimleşeceği muhakkaktır. Teknolojik ilerlemeler her konuda önemli dönüşümler sağlayacağı gibi demokraside de önemli dönüşümler sağlayacaktır. Hatta bu durum demokrasinin sonunu da getirebilir.
Seçmenler ve işçi sınıfı için daha zor bir süreç gerçekleşecektir. Yapay zekâ sistemleri sayesinde ihtiyaç duyulmayan seçmen ve işçi sınıfı ne yapacak? Hak ihlali var diye kime tepki gösterecekler? Olmayan bir işçi sınıfı ile olmayan bir seçmen sınıfı neyin dayanışmasını yapıp, neye tepki gösterecekler? Anlamını yitirmiş bir sınıfsal yapının anlamlı yapacağı hemen hemen hiçbir şey kalmayabilir.
Yönetici sınıfın yapay zekâ gücünden yararlanması, maddi olanaklar nedeniyle daha kolaydır. Bu gücü vatandaşları denetlemek, izlemek, muhalif hareketleri bastırmak için kullanırsa çok vahim sonuçlar ortaya çıkacaktır. Tarih boyunca insanlık, çok büyük bedeller ödeme uğruna belli haklar elde etti. Bu hakların devam etmesi kamuoyu denilen muazzam bir denetim mekanizması ile sürdürülebiliyordu. Yapay zekâ teknolojileri ile kamuoyunun desteğine ihtiyaç duymayan yöneticiler daha da otoriter davranışlar gösterecektir. Üstelik bu sınıfın elindeki olanaklarla daha uzun ve sağlıklı bir hayata kavuşmaları tarihin sonunu kendi lehlerine göre getireceklerini göstermektedir.

*sechaber.com

Üretim sistemleri, tüketime dayalı bir temelde hızla artmaktadır. İhtiyaçtan daha çok isteğe dayalı bir tüketim modeli, insan neslinin de ciddi bir tehlikeye girmesine neden olabilecektir. Tüketme ve yok etmek ilişkisine dayalı vahşi kapitalizm anlayışı en temel gereksinimlerimizin bile karşılanmasında güçlükler yaşamamıza sebep olacak bir yönde gelişmektedir. Sürdürülebilir üretim modellerinin hayata geçmesine yönelik çevreci yaklaşımlar ihtiyaca dayalı bir tüketim anlayışıyla gelişebilir. Üretim sistemleri tüketilmesi gereken bir ihtiyaç şekline göre işlemektedir. Bir şeyin ihtiyaç haline gelmesi pazarlama sistemlerinin yoğun Kampanyalarıyla mümkün olabilmektedir. Birkaç gün içerisinde bozulacak bir ürünü yüzlerce yıl bozulmadan kalan ambalajların içine koymak aslında tüketim modellerinin sahteliğini ortaya koymaktadır.
Hızlı ve yoğun tüketim doğal kaynakların dönüşü mümkün olmayacak şekilde yok olmasına sebep olmaktadır. Aslında yaşadığımız yeryüzü kaynakları şimdilik ihtiyaçlarımızı karşılayabilir ama isteklerimizi karşılaması imkânsızdır. O halde yapılması gereken doğal kaynaklarını sınırsız olduğu anlayışından kurtulmaktır.
Sanayi devrimiyle beraber zirveye çıkan doğal kaynaklara yönelme, besin değeri olan gıda ürünlerini de etkilemeye başlamıştır. Endüstriyel tarım dediğimiz bu dönemde piyasacı bir üretim artışı meydana gelmiştir. Bir tarım ürününün kültürel çeşidi veya zenginliği yüksek verim elde etme amacıyla azalmaya başlamıştır. Yani daha az çeşitle daha çok üretime geçilmiştir. Örneğin; Çin’de 1949’da 10.000 buğday çeşidi varken, 1970’lerde sadece 1.000 adedi kalmıştır. ABD’de lahana çeşitlerinin %95 i, mısır çeşitlerinin %91 i, bezelye çeşitlerinin %94 ü, domates çeşitlerinin %81 i kaybolmuştur. FAO’nun 150 ülke raporuna dayanarak yayınladığı çalışmaya göre son yüzyılda dünya biyolojik çeşitliliğinin yaklaşık %75 i kaybolmuştur.
İlk bakışta yüksek verim maksadıyla biyolojik çeşit kaybı normal karşılanabilir ama uzun vadede meydana gelecek bir salgın hastalık ve kıtlık durumunda tür zenginliğinin önemi ağır hayati bedellerle anlaşılabilir. Nitekim bu olumsuzluğun etkileri artık görülmeye başlamıştır. FAO’nun 2008 tarihli bir raporuna göre daha önce Doğu Afrika ve Yemen’de görülen UG 99 kod adlı buğday pas hastalığının İran’da da görüldüğünü ve önlem alınmazsa Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Orta Asya ülkelerine yayılabileceğini duyurması ciddi bir gıda krizinin eşiğinde olduğumuzu göstermektedir. Araştırmalar pas hastalığının sebebinin verim artışı ve hastalık ve zararlıları önlemek için tek tip ürün türü olarak yapılan tarıma sokulan mono kültür anlayışı olduğunu göstermektedir. Az sayıda çeşidin bulunduğu bir tarım sisteminde tarımsal hastalık yayılma riski daha fazladır.
Geçtiğimiz yıllarda ülkemizde domateslerde görülen hastalık nedeniyle domates fiyatları aşırı artmıştı. Tarımsal hastalıklara bağlı olarak birçok gıda ürünün de fiyat artışları meydana gelecektir. BBC Mart 2007-2008 döneminde dünyada mısır fiyatlarının %31, soyanın %87, buğdayın fiyatının ise %130 arttığını duyurmuştur.
Dünya genelinde doğum oranları düşse de hayatta kalma süresi artmaktadır. Böylece nüfus artışı hızı hiç düşmemektedir. Dünya nüfusunun üç milyar daha artıp 10 milyar sınırına dayanacağı tahmin edilmektedir. Artan nüfus dünya gıda gereksinimlerinin daha da arması anlamına gelmektedir. Ayrıca kişi başı gıda tüketimi eskiye göre inanılmaz boyutlarda artmıştır. Böyle bir durumda önümüzdeki süreçte gıda temini oldukça güçleşecektir. Yapılan araştırmalara göre, artan nüfusun gıda gereksinimini karşılamak için önümüzdeki 50 yılda son 10.000 yılda üretilen besine eşit miktarda üretim yapılması gerekmektedir.
Dünya gıda üretiminin tamamına yakını sulanabilir verimli tarım arazilerinde yapılmaktadır. Artan nüfusun barınma ulaşım ve birtakım sosyal ihtiyaçlarının karşılanması için yeni yerleşim alanlarına ihtiyaç vardır. Bu yerler meralar, tarım arazileri ve ormanlardır. Bu alanlar, gıda gereksiniminin karşılandığı en önemli alanlardır. İlerde tarımsal üretim ve hayvancılık yapabilmek için çok kısıtlı alanlar kalacaktır. Yetersiz tarım alanlarına ilave olarak su kaynaklarının tükenmesi, toprağın aşırı işlenerek çoraklaşması ve ormanların yok edilmesine bağlı olarak gerçekleşecek sel nedeniyle meydana gelecek erozyon ve heyelan olayları tarımsal üretimde ciddi azalmamalara neden olacaktır. Eğer şimdiden tedbirler alınmazsa ilerde bizi büyük bir açlık felaketi beklemektedir.
İnsan neslinin en şanslı bireyleri olarak gelecek kuşaklara bırakacağımız pek bir şey kalmayacak gibi gözükmektedir. Çocuklarımız ve torunlarımız belki de hiçbir zaman bizim sahip olduğumuz olanaklara sahip olmayacaklar. Onlar bizim içtiğimiz temiz sulardan, sağlıklı gıdalardan ve temiz havadan yaralanamayacaklar. Belki de ilerde bunun hesabını bize soracaklar. Kendilerini hiçbir şey bırakmadığımız için bizi suçlayacaklardır.
Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmeden, nüfus artış hızını yavaşlatmadan ve rekabete dayalı sistemden vazgeçmeden bizim en temel sorunumuz olan gıda krizinden kurtulmamız mümkün değildir.

Dünyanın en köklü milletlerinden olan Türkler, gerek devlet yönetme biçimleri gerek de sosyal ve kültürel anlamda Dünya tarihine yön verecek büyük atılımlar içerisinde olmuştur. Kültürün maddi unsurlarından olan yapıtaşları Türk kültür ve medeniyetinin tarihsel serüvenlerini günümüze taşımışlardır.
Köklü Türk tarihinde dünyaya yön veren pek çok lider bulmak mümkündür. Bu liderleri yaptığı işlerle anıtlaştırmak için kurgan denilen Türklere özgü mezarlar mevcut olmuştur. Kurganlarda liderin hayat hikâyelerini bulmak mümkündür. Bir liderin hayatta en çok değer verdiği eşyaları, yaptığı savaşları simgeleyen yapıtları ve milletine verdiği mesajları kurganlarda bulmak mümkündür. Bu nedenle de Türklerin ölümsüz lideri Atatürk’ün kabri kurgan mantığına göre inşa edilmiştir.
Anıtkabir’in bir tepede yapılması, kişisel eşyalarının olduğu müze, balbal nitelikli kolonatlar, ağaç tabut, tabutlu defin, bayrak direği, at, kartal ve kılıç figürlü kabartmalar, mezar odası ile irtibatlı merdiven, mezar odasındaki kırmızı mezar taşı gibi somut sembolik uygulamalar Anıtkabir’in kurgan olduğunu göstermektedir.
Araştırmacı yazar Seyit Ali ERGEÇ ve mimar oğlu Taha Sergen ERGEÇ’in kaleme aldığı Anıtkabir’in Şifresi kitabı, Anıtkabirle ilgili yazılan en derli toplu bir kitap niteliğindedir. Bu eseri diğerlerinden farklı kılan şey, ilk defa bu eserde Anıtkabir’in antik dönemlerle güçlü bağlarının kurulmasıdır. Pek çok antik dönem eserinde olduğu gibi Anıtkabir’deki gizemli mesajlar binlerce yıl sonrasına ışık tutacak niteliktedir.
Atatürk’ün Maya medeniyetine özel önem verdiği herkesçe bilinen bir gerçektir. Anıtkabir’in yapımında bazı sayılara sıklıkla rastlanılmaktadır. Bu sayılar Maya medeniyetinin geliştirdiği uzay ve takvimle ilişkili olan 29.5, 52, 63, 72, 104, 144, 3744 ve 1366560 gibi sayılardır. Ayrıca büyük çoğunluğu Selçuklu yapılarda görülen gülbezekler, sekiz terkli kabara, kuş evleri, taş oluklar, mukarnas çatı saçakları, halı vekilim motifleri, kemer bağlantıları, mozaik alınlıkları, tonozlar, galeriler, kule çatılarındaki mızrak ucu, 12 meşale, iki katlı ve sekiz köşeli kabir odası, revaklar ve avlu tipi tören alanı gibi unsurlara Anıtkabir’de rastlamak mümkündür.
Anıtkabir her yönüyle Atatürk’ün izlerinin simgeleştiği bir yapıt haline gelmiştir. Bir insan hayatının resmedildiği bu derece büyük ve güzel yapıya başka bir yerde rastlamak mümkün değildir. Türk tarihinin binlerce yıllık evrimini Atatürk kişiliğinde harmanlayarak, geçmişle geleceğin bağlantısını Anıtkabir’de bulabilirsiniz.
Osmanlı devletinin en çok eleştirilen yönlerinden birisi, Türklerin azınlıklar kadar başarılı eserler veremediğidir. Osmanlının en başarılı mimarı bile devşirmedir. Bu konu dile getirildiğinde Osmanlı savunucuları, Türklerin yerleşik hayata geçmediği ve bu nedenle de mimarinin Türker’de gelişemediğini dile getirirler. Hâlbuki Cumhuriyet’le beraber Türklere her alanda fırsat verilmiştir. Azınlıkların Türkler üzerindeki baskısı ve ezici üstünlüğü Cumhuriyet’le ortadan kalkınca Türkler de Anıtkabir gibi muhteşem bir eser ortaya çıkarmıştır. Günümüzün moda tabiriyle Anıtkabir tamamen yerli ve millî bir eserdir. Bu eserin ortaya çıkarılmasında, mimar Emin ONAT, mimar Orhan ARDA, heykeltıraş Hüseyin Özkan ANKA, heykeltıraş Zühtü MÜRÜDOĞLU, heykeltıraş İlhan KOMAN, heykeltıraş Nusret SUMAN, heykeltıraş Kenan Ali YONTUNÇ, heykeltıraş Hakkı ATAMUTLU, hattat Emin BARIN, sahne tasarımcısı Tarık LEVENDĞLU, inşaat mühendisi Sabiha Rıfat GÜRYAMAN, müze koordinatörü Mehmet ÖZEL, ressam Turan EROL, ressam Aydın ERKMEN gibi pek çok değerli sanatçımız görev almıştır. Anıtkabir’in mimarisi Atatürk’ü en iyi tanıyanlardan Afet İNAN’ın belirlediği esaslara göre şekillenmiştir. Anıtkabir’de bulanan tarihi derinlik Afet İNAN’ın büyük bir tarihçi olduğunu kanıtlamaktadır. Kitabın yazarlarından ve aynı zamanda da mimar olan Taha Sergen ERGEÇ, Anıtkabir’in baş mimarı Emin ONAT’ın en büyük hayranlarından biridir. Kendisine mimarlık hayatında başarılar dileriz.
Anıtkabir’in planı ve yapıldığı yer tamamen Türk tarihinde önemli yeri olan kurgan mantığına göre belirlenmiştir. Anıtkabir’in bulunduğu yer olan Rasattepe eski bir Frig yerleşkesidir. Anıttepe’nin yükseltisi 907 metredir. Atatürk’ün kabrinin bulunduğu yer ise 905 metredir. Yani Atatürk’ün ölüm saati olan 9:05 ile 905 metre arasında bir bağ kurabiliriz.
Anıtkabir’e Aslanlı Yol denilen doğu yönünden girilmektedir. Yürüyüş yolunda asimetrik döşenmiş, döşeme aralıkları 5 santimetre olan taş döşeme yapılmıştır. Bu uygulama ziyaretçiyi başı önde yürümeye zorunlu kılmaktadır. Aslanlı Yol’a yüksekliği 4 metre olan 26 basamaklı bir merdiven ile çıkılmaktadır. 26 sayısı sembolik olarak 26 Ağustos’taki Büyük taarruza ithaf edilmiştir. 26 basamaklı merdiven 14 ve 12 basamak şeklinde bir sahanlıkla iki bölüme ayrılmıştır. Merdivenlerden sonraki 5 basamak ise 26 Ağustostan 5 gün sonra Yunan ordusunun bozguna uğradığını simgeler. Bir de merdiven yüksekliği 4 metre ile 26 basamak sayısını çarptığımızda 104 sayısı karşımıza çıkmaktadır. 104 sayısı Maya takviminde sık geçen bir sayı olup bir asrı ifade etmektedir.
Aslanlı Yol’da aslanlar arasındaki mesafe 28.60 metredir. Bu bölümün alanı ise 366 metrekaredir. Bu sayı da güneş takviminde yaşadığımız dört yılda meydana gelen bir artık yıl olan sayıdır. Aslanlı Yol’da 12 sağda, 12 de solda olmak üzere toplam 24 aslan heykeli vardır. Bu 24 heykel 24 Oğuz boyunu temsil etmektedir.
Aslanlı Yol bitiminde Tören Meydanı’na ulaşılmaktadır. Tören meydanı, TBMM ve Ankara Kalesi’nin kesiştiği aks üzerindedir. TBMM Genel kurul binasının Mozoleye uzaklığı 1920 metredir. 1920 aynı zamanda TBMM’nin kuruluş tarihidir. Mozolenin konumu mükemmel seçilmiştir. Anıtkabir inşaatının temel atma töreni 1944 yılında yapılmıştır. Bu nedenle mozolenin büyük sütunlarının yüksekliği 19,44 metre olarak belirlenmiştir. Atatürk’ün boyu 1.73 metredir. Bu sayıyı 19,44 ile çarptığımızda bize 33 metre yükseklikte olan bayrak direğinin yüksekliğini vermektedir.
Tören alanında mozoleye 42 basamaklı merdivenden çıkılmaktadır. Atatürk 42 yaşında Cumhuriyeti ilan etmiştir. 42 sayısını bir Maya asrı olan 104 ile çarptığımızda tören meydanındaki 373 kilim desenli anlanın ölçüsü olan 4368 sayısını vermektedir. Bayrak direğinin yükseltisini Atatürk’ün boyunun yüksekliğine böldüğümüzde 19,38 sayısı çıkmaktadır. Bu sayı Atatürk’ün ölüm tarihi olan 1938’i göstermektedir.
Anıtkabir’de Orhun abidelerinin izlerini de görmek mümkündür. Anıtkabir’in dış cephesinde Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve Onuncu Yıl Nutku’nun bulunması Orhun yazıtlarından esinlenildiğini göstermektedir. Şeref salonu yer döşemlerinde, tavan ve iç kolon süslemelerinde çok sayıda ok, yay, yaba, koçbaşı, koçboynuzu, bukağı, bereket ve kurtağzı motifleri Hun ve Göktürk kurganlarındaki motiflerin aynısıdır.
Mozole kaide planının uzun kenarı 72 metre ve kısa kenarı 52 metredir. Böylece alanı 3744 metrekare ediyor. 3744 sayısı Maya takviminde 365 ile çapılarak 1366560 sayısı elde edilmektedir. Maya takvimine göre bu Güneş kendi yörüngesi etrafında 3744 yılda ya da 1366560 günde dönmektedir.
Şeref salonu ölçüleri 32-60 metre ölçülerindedir. Böylece alanı 1920 metrekare etmektedir. Yani TBMM’nin kuruluş yılı elde edilmektedir. Anıt dış kolonat sayısı 40, köşe kolonat sayısı 4 ve giriş kolonat sayısı 4’dür. Bunların toplamı 48 eder. 48’in karesi alınırsa 2304 eder. Bu sayıyı 23-04 şeklinde okursak 23 Nisan’ı buluruz.
Araştırmacı yazar Seyit Ali ERGEÇ ve mimar oğlu Taha Sergen ERGEÇ’in kaleme aldığı Anıtkabir’in Şifresi kitabında Anıtkabirle ilgili burada belirtemediğim onlarca gizemi bulacaksınız. Akıcı, açık dili ile karmaşık konular bile kolay anlaşılır hale getirilmiştir. Kitapta Anıtkabir’le ilgili ilk defa göreceğiniz görsel bir şölenle karşılaşacaksınız. Ayrıca sayılar ve semboller çoğu yerde formüle edilerek daha akıcı bir anlatıma kavuşmuştur.
Anıtkabir’e defalarca giden biri olarak Anıtkabir’in şifresi kitabını okuduktan sonra oraya tekrar gitmem gerektiğini anladım. Tabi ki, yanımda Anıtkabir’in şifresi kitabı olmak kaydıyla…

Ulusların gelişmişlik durumlarını belirtmede eğitim sadece nicel olarak ifade edilecek bir unsur değildir. Toplumun ne kadarının okum-yazama bildiği, ne kadarının diplomalı olduğu gibi veriler elbette önemlidir. Ancak eğitim verilerinin niteliksel özelliklerine bakmaksızın sadece istatistiki verilere göre değerlendirme yapmak popülizmden başka bir şey değildir.
Eğitim hedeflerini birey merkezli olarak iki gurupta değerlendirmek gerekmektedir. Birci gurupta bireyin kendi yaşantıları yoluyla bireye kazandırılan istendik davranışlar; ikinci gurupta da bireyleri toplumun ihtiyaç duyduğu bilgi ve becerilere kavuşturmaktır. Bu durum eğitimde uygulanabilirliğin ne kadar önemli olduğu gösterir. Teorik bilgiler, pratik becerilerle pekiştirilmelidir. Yoksa sırf yönetmelikler yerine getirilsin diye sadece yazılı raporlarla eğitimi idame ettirmeye çalışmak, eğitime verilecek en büyük zararlardan biridir.
Eğitimin günübirlik siyasi kısır çekişmelerden kurtulup, çağdaş hedefler doğrultusunda uzun soluklu planlama ve uygulamalara göre yapılması gerekir. Çağın şartlarına göre eğitim sistemleri yenilenebilir hatta değiştirilebilir. Oysaki sadece yöneticilerin kendi rüştlerini ispatlaması için eğitim sisteminin kısa aralıklarla değiştirilmesi ilerde çok vahim sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin değiştirilen bir eğitim sisteminin başarı durumunun ölçülmesi için en az yirmi yıla ihtiyaç vardır. Çünkü çocuğun ilkokuldan başlayıp üniversiteye, oradan meslek hayatına atanması ve mesleki deneyimini kazanması en az yirmi yılı alacak bir süredir.
Eğitim bir süreçtir. Bu süreç hayat boyu ilerlemeye dayalı olarak sürekli gelişim eğiliminde olmalıdır. Eğitim bir gelecek tasarımı olduğundan yetişecek nesillere geçmişten dersler alıp gelecekte daha dikkatli olmaları öğretilir. Yenileşme diye geçmiş getirilmeye çalışılmamalıdır. Gerileşmeyi gelişme diye anlatmak irticadan başka bir şey değildir. Çoğu kez başımıza gelmiştir. Otobüse bindiğimizde otobüsün içi kalabalıksa şoför ön kısımlara yığılmaları engellemek için “lütfen geriye doğru ilerleyiniz!” der. Hâlbuki geriye doğru ilerlenmez; geriye doğru gerilenir. Eğitimde gerilemeyi ilerleme olarak algılamak da otobüs şoförünün düştüğü trajikomik durum gibidir.
Yukarda belirmeye çalıştığım unsurlar aslında Büyük Önder Atatürk’ün bizlere kazandırmayı amaçladığı eğitim hedefini yansıtmaktır. Dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkın eğitimine düşkün olmamıştır ve dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkını eğitememiştir.
Atatürk’ün dünyayı hayran bırakan destansı Kurtuluş Savaşı kadar önemli hatta daha zor mücadelesi Türk halkının eğitimi için yaptığı mücadeledir. Binlerce yıldır cahil kalmış bir halkı eğitmeye çalışmak her liderin harcı değildir. Aslında liderlerin en çok işine cahil kalmış halk gelir. Çünkü cahil halk asla sorgulamaz ve kayıtsız itaat içinde hareket eder. Ama eğitimli halk bilinçlidir ve hak ettiği hayat standartlarını ülkenin liderlerinden bekler. Eğitimli halk sorgulayıcıdır ve ülkeyi yönetenlerin keyfi davranışlarına tepki gösterirler. O yüzden liderler halkın eğitimine pek sıcak bakmazlar. Ancak, Atatürk Türk halkın eğitimini kendine bir görev olarak görmüştür. Atatürk’ün eğitimle ilgilenmesindeki gayeyi O’nun şu sözünden anlayabiliyoruz:
“Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sora gelecekler için çalışmaktır.”
Türkiye cumhuriyeti kurulduğunda okuma yazma oranlarının % 7 civarında olduğu, kadınlarda okuma yazmanın %0 1 civarında olduğu düşünülürse Atatürk’ün ne kadar zor bir göreve talip olduğunu anlayabiliriz. Kurtuluş savaşı sonrasında Atatürk’ün “En büyük arzum milli eğitim bakanı olarak çalışmak” sözünü anımsarsak O’nun eğitime olan ilgisini daha iyi kavramış oluruz.
Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün önderliğinde eğitimde baş döndürücü gelişmeler olmuştur. Cumhuriyetin ilk on yılında öğrenci sayısı 64 bini kadın olan 358 binden, 220 bin kadın olmak üzere toplam 656 bine yükselmiştir. Öğretmen sayısı aynı süre içinde 12 binden 19 bine yükselmiştir. Atatürk öğretmenlere her zaman çok büyük değer vermiştir. Öğretmenlere verdiği değeri 1925’te İzmir Erkek Öğretmen okulunda şöyle dile getirmiştir: “Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğitimden yoksun bir millet, henüz millet adını almak yeteneğini kazamamıştır.”
Atatürk sadece öğrencilerin eğitimiyle uğraşmadı. Eğitim seferberliğiyle bütün milleti eğitmek için çok yoğun bir mücadele vermiştir. Bu yüzden kendisine Başöğretmen denilmiştir. Halkın cahilliğini biran önce ortadan kaldırmak için dünyanın öğrenilmesi çok kolay olan Latin kökenli Türk alfabesini getirmiştir. Yöneticilerle halk arasındaki kopukluğu gidermek, dilimizin yabancı dillerin istilasından kurtulmasını sağlamak için dilde sadeleştirme ve özleşmeyi sağlamıştır. Türk halkını bilimsel gelişmeleri daha kolay anlayabilmesi için birçok bilimsel kavramın Türkçesini bizzat kendisi bulmuştur. Türk tarihinin temelini birkaç yüzyıla hapsedenlerin aksine Atatürk tarihimizi antik dönemlere kadar götürmüştür. İlk önce Türk Ocakları daha sonra da Haklevleri yoluyla Türk halkına yaygın eğitim yoluyla çok değerli bilgiler verilmesini sağlamıştır.
Atatürk dönemi her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da inanılmaz başarıların olduğu bir dönemdir. Ancak Atatürk’ün eğitime olan tutkusu o derece fazlaydı ki her şeyden bir eğitim faaliyeti çıkaracak bir alan oluşturabiliyordu. Örneğin Atatürk’le simgeleşen Sümerbank tesislerinde konferans salonları, tiyatro ve müzik salonları gibi işçilerin ve ailelerinin eğitimine yönelik pek çok kuruluş vardı.
Dünyanın en başarılı komutanlarından olan katıldığı hiçbir savaşı kaybetmeyen Atatürk, ordunun eğitilesine de özel bir önem vermiştir. Askere gelenlerden okuma yazma bilenler hem okuma yazma bilmeyen askerleri eğitiyorlar; hem de kırsal kesimlerde halka okuma yazma öğretiyorlardı.
Atatürk’ün eğitime verdiği önemi anlatmakla bitirmek mümkün değildir. Çünkü neredeyse aldığı her nefesi bir şeyler öğrenmek ve halka bir şeyler öğretmek amacıyla harcamıştır. Türk halkının gölünde Başöğretmen olan Atatürk, ebediyen bize öğretileriyle yol gösterecektir.


Yanlış: Van Gogh kendi kulağını kesti.

Doğru: Sadece kulak memesini azıcık kesti


Yanlış: Napolyon’un boyu çok kısaydı.

Doğru: Boyu 170 cm civarında idi.


Yanlış: Walt Disney’in ilk çizimi Micky Mouse dur.

Doğru: Daha önceleri Baş animatör olarak çalıştı.


Yanlış: Salieri Mozart’ı kıskanırdı.

Doğru: Salieri şefti ve Mozart’tan daha başarılı idi.


Yanlış: Magellan Dünya’yı tur atan ilk kişi idi.

Doğru: O aslında yolun yarısında öldü.


Yanlış: Cleopatra Mısırlıydı.

Doğru: O aslında Yunan soyundan gelmekteydi.


Yanlış: Einstein okulda başarısızdı.

Doğru: Son derece başarılıydı. Okulun bilim sınıfındaydı.


Yanlış: Newton kafasına düşen elmadan esinlenerek yerçekimini keşfetti

Doğru: Elma aslında kafasına değil yakınına düştü.

Venüs’ün Güneş etrafındaki 13 dönüşüne karşılık, dünya 8 dönüş yapar.  Dünya ile Venüs’ün arasına bir çizgi çekip hızla hareket ettirecek olursanız,  Dünya ile Venüs’ün yörüngeleri arasındaki mesafe ve yörünge hızları arasındaki oranlardan ötürü beşgen simetrik bir figür elde edilir.

Plüton, ilk olarak 1930’da Arizona’daki Flagstaff’taki Lowell Gözlemevinde Clyde W. Tombaugh tarafından keşfedildi. Gökbilimciler, Güneş Sisteminde Planet X olarak adlandırılan dokuzuncu bir gezegen olacağını öngörmüşlerdi. O tarihte yalnızca 22 kişiye Tombaugh’nın fotoğraf plakalarını araştırması için görev verildi. Bunlar iki hafta aralıklarla gökyüzündeki iki bölgeden elde edilen görüntüleri araştıracaklardı. Bir asteroid, kuyruklu yıldız veya gezegen gibi hareket eden herhangi bir nesne bir fotoğraftan diğerine atlamak şeklinde görünürdü. Bir yıl gözlemledikten sonra, Tombaugh sonunda doğru yörüngedeki bir cisim keşfetti ve Planet X’ü keşfettiğini ilan etti. Onu keşfettikleri için Lowell takımının adına da izin verildi.
Oxford’da, 11 yaşındaki bir kız tarafından önerilen bu gezegene Plüton denildi. Bu da Disney karakterinden sonra dünyaca ünlü Roma tanrısı idi. Güneş Sistemi artık 9 gezegene sahipti. Gökbilimciler, 1978’de en büyük Ay Charon’un keşfedilene kadar Plüton’nun kütlesinden emin değillerdi. Ve onun kütlesini (0.0021 Dünya) bilerek, boyutlarını daha doğru bir şekilde ölçebilirlerdi. En doğru ölçüm şu anda 2,400 km’de (1,500 mil)Plüton boyutuna sahip. Her ne kadar bu küçük olmasına rağmen, Merkür genelinde 4.880 km’dir (3,032 mil). Plüton küçücük, ancak Neptün’ün yörüngesinin ötesine geçen her şeyden daha büyük kabul ediliyordu.
Son birkaç on yılda güçlü, yeni zemin ve uzay tabanlı gözlemevleri, Güneş Sistemi’nin önceki anlayışını tamamen değiştirdi. Bölgesinde, Güneş Sistemi’nin geri kalanı gibi tek gezegen olmak yerine Plüton ve aylarının Kuiper Kemeri adı verilen nesnelerin toplanmasına büyük bir örnek olduğu biliniyor. Bu bölge Neptün’ün yörüngesinden 55 astronomik birime (Güneş’ten Güneş’in 55 katına) uzanıyor. Gökbilimciler, Kuiper Kemerinde 100 km’yi ölçen Plüton ile aynı kompozisyona sahip en az 70.000 buzlu cisim bulunduğunu tahmin ediyorlar. Ve yeni kurallara göre Plüton bir gezegen değil. Bu sadece bir başka Kuiper Kemeri nesnesidir. İşte sorun. Gökbilimciler, Kuiper Kemerinde daha büyük ve daha büyük nesneler üretiyorlardı. Caltech’in gökbilimcisi Mike Brown ve ekibi tarafından keşfedilen 2005 FY9, Plüton’dan sadece biraz daha küçük. Aynı sınıflandırmada başka Kuiper Belt nesneleri de vardır. Gökbilimciler, Plüton’dan daha büyük bir cisim olan Kuiper Kemerinin keşfedilmesinin yalnızca bir zaman meselesi olduğunu fark etti.
2005 yılında Mike Brown ve ekibi bombayı patlattı. Plüton’la muhtemelen aynı büyüklükte, hatta daha da büyük olan yörüngesinden daha ileri bir nesne keşfettiler. Resmen 2003 UB313 olarak adlandırılan nesne daha sonra Eris olarak atandı. Gökbilimciler, Eris’in büyüklüğünün yaklaşık 2,600 km (1,600 mil) olduğunu tespit ettiler. Ayrıca Plüton’dan yaklaşık% 25 daha fazla kütleye sahip olduğu tespit edild. Eris, buz ve kaya karışımından yapılmış ve Plüton’dan daha büyük olduğu için, Güneş Sisteminde dokuz gezegene sahip olduğumuz kavramı geçerliliğini yitirmeye başladı.
Eris, gezegen veya Kuiper Belt Nesnesi nedir; Plüton ne, bu konuda mı? Gökbilimciler, 14 Ağustos – 25 Ağustos 2006 tarihleri arasında Çek Cumhuriyeti’nde düzenlenen Uluslararası Astronomi Birliğinin XXVI. Genel Kurulunda bir gezegenin tanımıyla ilgili nihai bir karar vereceğine karar verdiler. Dernekten gökbilimcilere gezegenlerin tanımı üzerine oy kullanma fırsatı verildi. Tanımın bir versiyonu aslında gezegen sayısını 12’ye çıkardı; Plüton hâlâ bir gezegendi ve hatta Eris’i en büyük asteroit olarak düşünülenler vardı. Farklı bir öneri gezegen sayısının toplamını 9’da tuttu ve gezegenleri bildik bir gerekçe göstermeden tanıdıklarımız olarak tanımladı. Üçüncü öneri ise gezegen sayısını 8’e düşürdü ve Plüton gezegen kulübünden çıktı. Peki, o zaman Plüton ne demektir? Sonuçta, gökbilimciler, Plüton’u (ve Eris’i) “cüce gezegen” in yeni yaratılmış sınıflandırmasına indirgemek için oylama yaptılar. Plüton bir gezegen midir? Gezegen olmayı hak ediyor mu? Bir nesnenin gezegen olması için, IAU tarafından tanımlanan bu üç gereksinimi karşılaması gerekir.
Sonuçta Plüton konusundaki tartışmalar devam edeceğe benzemektedir.

İtalya’nın Antik Etrüsk Halkının muamması nihayet çözüldü. Onlar bize “kişi” sözcüğünü kazandırdılar ve sonradan faşistler tarafından benimsenen demir yönetimi sembolünü icat ettiler. Hatta bazıları, Roma medeniyetini gerçekten biçimlendirenlerin onlar olduğunu savunurlar.

Ancak bugün nesli itibariyle orta İtalya’da yaşayan etrüskler, eskiçağın en büyük gizemi arasında yer alıyorlar. Düzgün bir şekilde çözülmemiş olan dilleri klasik İtalya’daki diğerlerinden farklıydı. Kökenleri akademisyenler tarafından yüzyıllardır tartışılıyor.

Bununla birlikte, yapılan genetik araştırmalar şüphe götürmez gibi görünüyor. Etrüsklerin Türkiye’den geldiğini ve bugünün Toskana ve Umbrianlarının çoğunun yakınında bulunan genetik akrabalarının İtalya’da değil İzmir civarında olduğunu gösteriyor.

Nice’teki Avrupa İnsan Genetik Konferansı’nda, Toskana’nın üç bölümünde yapılan bir çalışma sonucunda, Casentino vadisi ve iki kent, Volterra ve Murlo’da Etrüsk kalıntıları konusunda önemli bulguların bulunduğu söylendi. Araştırmacılar, her bölgede, kente özgü ve aileleri en az üç nesil yaşayan erkeklerden DNA örnekleri aldılar.

Daha sonra babadan oğula geçilen Y kromozomlarını, İtalya, Balkanlar, günümüz Türkiye ve Yunan adası Lemnos’daki diğer gruplarınkilerle karşılaştırarak, dilbilimsel kanıtların Etrüsklerle bağlantılı olabileceğini ileri sürdüler.

Araştırmayı sunan Torino Üniversitesi’nden Alberto Piazza, “Murlo ve Volterra’dan alınan DNA örnekleri, doğu halklarının DNA örnekleri ile İtalya’nın diğer sakinlerine kıyasla çok daha fazla bağlantılıdır” dedi. Murlo’dan alınan örneklerde bulunan belirli bir genetik varyant sadece Türkiye’den insanlarla paylaşılmaktadır. ”

Bu yıl, annelerden kızlara aktarılan DNA’yı izleyen benzer ancak daha az kesin bir çalışma, Batı Asya’dan doğrudan genetik girdiye işaret etti. 2004’te İtalya ve İspanya’dan bir araştırmacı ekibi, Etrüsk’lerin çağdaş İtalyanlara kıyasla daha genetik olarak benzer olduklarını belirlemek için Etrüsk Mezar Odaları’ndan alınan örnekleri kullandı.

Son bulgular, Yunan tarihçi Herodotus’un yaklaşık 2.500 yıl önce konuyla ilgili söylediklerini doğruladı. İtalya’daki Etrüsk uygarlığının ilk izleri M.Ö. 1200 yılına dayanıyor.

Yaklaşık yedi buçuk yüzyıl sonra, Herodotos, Batı Anadolu’da bir süre şiddetli yoksulluk döneminden geçtikten sonra “kralları halkı iki gruba ayırdı. Bunun dışındakiler ülkeyi terk ettiler.

M.Ö. ilk yüzyılda yazan tarihçi Livy, Etrüsklerin Kuzey Avrupa’dan geldiğini iddia etti. Birkaç yıl sonra, Roma’da yaşayan Yunanlı bir yazar olan Halikarnas’tan Dionysius, Etrüsklerin Etruria’da yaşayan yerli İtalyanlar olduğu fikrini ortaya attı.

Lidya imparatorluğu o zamandan beri tarihe geçti. Herodotos’a göre sakinleri, altın ve gümüş sikkelerden ilk kullananlar ve ilk olarak mal ticareti yapan dükkan, daha doğrusu tezgâhlar kurarak sikkeleri kullanılmışlardı. Dünyaya “Croesus kadar zengin” sözlerini verdiler – Croesus son krallarıydı.

Etrüsklerin Roma uygarlığına katkısı halen tartışılıyor. Roma’ya erken dönem krallarından bazılarını ve belki de onun adını verdiler.

Romalılar için bir otoritenin amblemi haline getirilen çift kanatlı bir balta etrafında kırpma çubukları bulunan “fasses” neredeyse kesinlikle Etrüsk menşeli idi. Bununla birlikte, Latincedeki, “phersu” ya ait “persona” yani kişi kelimesi Etrüsk kökenlidir.

Etrüskler kuşkusuz görkemli sanat yarattılar. En ünlü eserleri arasında Roma müzesinde yer alan Gelin ve Damat Lahdi (veya Evli Çift) adı verilir.

Etrüsk’lerin yıldırım modellerini okuyarak geleceği öngörmeye çalıştıkları bilinmektedir. Arabayı İtalya’ya getirdikleri düşünülüyor. Kesinlikle iyi et yediler. Toskana, Chiana vadisindeki sığır eti ile ünlüdür.

“Chianina” ve diğer üç Tuscan sığır suşunun yakın zamanda gerçekleştirmiş olduğu bir başka genetik araştırmada, İtalyan ırklarıyla ilgisiz oldukları bulundu.