Kategori

Bilim

Kategori

Ulusların gelişmişlik durumlarını belirtmede eğitim sadece nicel olarak ifade edilecek bir unsur değildir. Toplumun ne kadarının okum-yazama bildiği, ne kadarının diplomalı olduğu gibi veriler elbette önemlidir. Ancak eğitim verilerinin niteliksel özelliklerine bakmaksızın sadece istatistiki verilere göre değerlendirme yapmak popülizmden başka bir şey değildir.
Eğitim hedeflerini birey merkezli olarak iki gurupta değerlendirmek gerekmektedir. Birci gurupta bireyin kendi yaşantıları yoluyla bireye kazandırılan istendik davranışlar; ikinci gurupta da bireyleri toplumun ihtiyaç duyduğu bilgi ve becerilere kavuşturmaktır. Bu durum eğitimde uygulanabilirliğin ne kadar önemli olduğu gösterir. Teorik bilgiler, pratik becerilerle pekiştirilmelidir. Yoksa sırf yönetmelikler yerine getirilsin diye sadece yazılı raporlarla eğitimi idame ettirmeye çalışmak, eğitime verilecek en büyük zararlardan biridir.
Eğitimin günübirlik siyasi kısır çekişmelerden kurtulup, çağdaş hedefler doğrultusunda uzun soluklu planlama ve uygulamalara göre yapılması gerekir. Çağın şartlarına göre eğitim sistemleri yenilenebilir hatta değiştirilebilir. Oysaki sadece yöneticilerin kendi rüştlerini ispatlaması için eğitim sisteminin kısa aralıklarla değiştirilmesi ilerde çok vahim sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin değiştirilen bir eğitim sisteminin başarı durumunun ölçülmesi için en az yirmi yıla ihtiyaç vardır. Çünkü çocuğun ilkokuldan başlayıp üniversiteye, oradan meslek hayatına atanması ve mesleki deneyimini kazanması en az yirmi yılı alacak bir süredir.
Eğitim bir süreçtir. Bu süreç hayat boyu ilerlemeye dayalı olarak sürekli gelişim eğiliminde olmalıdır. Eğitim bir gelecek tasarımı olduğundan yetişecek nesillere geçmişten dersler alıp gelecekte daha dikkatli olmaları öğretilir. Yenileşme diye geçmiş getirilmeye çalışılmamalıdır. Gerileşmeyi gelişme diye anlatmak irticadan başka bir şey değildir. Çoğu kez başımıza gelmiştir. Otobüse bindiğimizde otobüsün içi kalabalıksa şoför ön kısımlara yığılmaları engellemek için “lütfen geriye doğru ilerleyiniz!” der. Hâlbuki geriye doğru ilerlenmez; geriye doğru gerilenir. Eğitimde gerilemeyi ilerleme olarak algılamak da otobüs şoförünün düştüğü trajikomik durum gibidir.
Yukarda belirmeye çalıştığım unsurlar aslında Büyük Önder Atatürk’ün bizlere kazandırmayı amaçladığı eğitim hedefini yansıtmaktır. Dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkın eğitimine düşkün olmamıştır ve dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkını eğitememiştir.
Atatürk’ün dünyayı hayran bırakan destansı Kurtuluş Savaşı kadar önemli hatta daha zor mücadelesi Türk halkının eğitimi için yaptığı mücadeledir. Binlerce yıldır cahil kalmış bir halkı eğitmeye çalışmak her liderin harcı değildir. Aslında liderlerin en çok işine cahil kalmış halk gelir. Çünkü cahil halk asla sorgulamaz ve kayıtsız itaat içinde hareket eder. Ama eğitimli halk bilinçlidir ve hak ettiği hayat standartlarını ülkenin liderlerinden bekler. Eğitimli halk sorgulayıcıdır ve ülkeyi yönetenlerin keyfi davranışlarına tepki gösterirler. O yüzden liderler halkın eğitimine pek sıcak bakmazlar. Ancak, Atatürk Türk halkın eğitimini kendine bir görev olarak görmüştür. Atatürk’ün eğitimle ilgilenmesindeki gayeyi O’nun şu sözünden anlayabiliyoruz:
“Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sora gelecekler için çalışmaktır.”
Türkiye cumhuriyeti kurulduğunda okuma yazma oranlarının % 7 civarında olduğu, kadınlarda okuma yazmanın %0 1 civarında olduğu düşünülürse Atatürk’ün ne kadar zor bir göreve talip olduğunu anlayabiliriz. Kurtuluş savaşı sonrasında Atatürk’ün “En büyük arzum milli eğitim bakanı olarak çalışmak” sözünü anımsarsak O’nun eğitime olan ilgisini daha iyi kavramış oluruz.
Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün önderliğinde eğitimde baş döndürücü gelişmeler olmuştur. Cumhuriyetin ilk on yılında öğrenci sayısı 64 bini kadın olan 358 binden, 220 bin kadın olmak üzere toplam 656 bine yükselmiştir. Öğretmen sayısı aynı süre içinde 12 binden 19 bine yükselmiştir. Atatürk öğretmenlere her zaman çok büyük değer vermiştir. Öğretmenlere verdiği değeri 1925’te İzmir Erkek Öğretmen okulunda şöyle dile getirmiştir: “Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğitimden yoksun bir millet, henüz millet adını almak yeteneğini kazamamıştır.”
Atatürk sadece öğrencilerin eğitimiyle uğraşmadı. Eğitim seferberliğiyle bütün milleti eğitmek için çok yoğun bir mücadele vermiştir. Bu yüzden kendisine Başöğretmen denilmiştir. Halkın cahilliğini biran önce ortadan kaldırmak için dünyanın öğrenilmesi çok kolay olan Latin kökenli Türk alfabesini getirmiştir. Yöneticilerle halk arasındaki kopukluğu gidermek, dilimizin yabancı dillerin istilasından kurtulmasını sağlamak için dilde sadeleştirme ve özleşmeyi sağlamıştır. Türk halkını bilimsel gelişmeleri daha kolay anlayabilmesi için birçok bilimsel kavramın Türkçesini bizzat kendisi bulmuştur. Türk tarihinin temelini birkaç yüzyıla hapsedenlerin aksine Atatürk tarihimizi antik dönemlere kadar götürmüştür. İlk önce Türk Ocakları daha sonra da Haklevleri yoluyla Türk halkına yaygın eğitim yoluyla çok değerli bilgiler verilmesini sağlamıştır.
Atatürk dönemi her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da inanılmaz başarıların olduğu bir dönemdir. Ancak Atatürk’ün eğitime olan tutkusu o derece fazlaydı ki her şeyden bir eğitim faaliyeti çıkaracak bir alan oluşturabiliyordu. Örneğin Atatürk’le simgeleşen Sümerbank tesislerinde konferans salonları, tiyatro ve müzik salonları gibi işçilerin ve ailelerinin eğitimine yönelik pek çok kuruluş vardı.
Dünyanın en başarılı komutanlarından olan katıldığı hiçbir savaşı kaybetmeyen Atatürk, ordunun eğitilesine de özel bir önem vermiştir. Askere gelenlerden okuma yazma bilenler hem okuma yazma bilmeyen askerleri eğitiyorlar; hem de kırsal kesimlerde halka okuma yazma öğretiyorlardı.
Atatürk’ün eğitime verdiği önemi anlatmakla bitirmek mümkün değildir. Çünkü neredeyse aldığı her nefesi bir şeyler öğrenmek ve halka bir şeyler öğretmek amacıyla harcamıştır. Türk halkının gölünde Başöğretmen olan Atatürk, ebediyen bize öğretileriyle yol gösterecektir.

Milletlerin genetik hafızası bazı simgelerde saklıdır. Uzun bir tarihsel dönüşüm ve gelişim bazen milletlerin kökenini bulmakta zorluk çekmelerine neden olabilir. Köken araştırması geleceğin daha net görünmesini sağlayabilir. Geçmiş deneyimler, geleceğe ışık saçabilir.

Toplumlar, bazen ideolojik kaygılar nedeniyle kökenlerinden uzaklaşabilirler. Günübirlik siyasi çekişmeler, toplumları tarihin sadece belli dönemine hapsetmeye sebep olabilir. Ancak, millet oluşumu ve millet sevgisi mutlaka bilimsel bir temele göre şekillenmelidir. Ulu Önder Atatürk’ün oluşturmaya çalıştığı bilimsel milliyetçilik, Türk milletinin üstün vasıflarını ortaya çıkarmak amacındadır. Avrupa merkezli tarih anlayışında Türk milletini kötü gösterme gayretleri ön plana çıkmaktadır. Türker’e barbar nitelemesi yaparak Türk milletinin tarihi zenginliği etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. Türklerin sadece savaşçı toplumlar olduğu hiçbir zaman bir medeniyet oluşturamayacağı argümanı Avrupalı tarih anlayışında ağır basmaktadır.

Atatürk, bu anlayışı yıkmak için çok yoğun mücadele etmiştir. Neredeyse hayatının son on yılını Türklerin köken araştırmaları için ayırmıştır. Köken konusunda önemli bulgular elde ettiği anlaşılmasına rağmen belli bir kesim tarafından Ata’nın mirasına yoğun bir şekilde saldırı başlatmıştır. Bu saldırılardan Ulu Önder’in tarih çalışmaları da nasibini almıştır. Atatürk’ün sanki bir sanal bir efsane yaratmak gayretinde olduğu iddia edilerek köken araştırmaları uzun bir süre rafa kaldırılmıştır. Ancak günümüzde Ata’nın mirasına her türlü engellemeye rağmen ciddi derecede sahip çıkan araştırmacılar vardır. Bu araştırmacılar artık yavaş yavaş kamuoyunun ilgisini de üzerlerine toplamaya başlamışlardır.

Araştırmalarıyla çok değerli sonuçlara ulaşan başta Göktürk Ramu olmak üzere Seyit Ali Ergeç ve Çiçek Sekban Tüfekçi’nin köken araştırmaları geleceğimize ışık tutacaktır. Her şeyden önce bu üç araştırmacı Atatürk’ün bilimsel milliyetçiliğini özümsemiş kişilerdir. Yaptıkları onlarca köken çalışması Türk Milliyetçiliğini bilimsel temele oturtmak adına çok değerli çalışmalardır.

Köken çalışmaları konusunda Göktürk Ramu ve Seyit Ali Ergeç’in seiz ışık yada sekiz uç ile ilgili çalışmları dikkatle izlenmelidir. Türk milletini sadece Osmanlıya indirgemek milletimize yapılacak en büyük haksızlıktır. Atatürk’ün ne kadar ileri görüşlü bir lider olduğunu burada uzun uzadıya anlatmaya gerek yoktur. Şu kadarını söyleyebiliriz ki, Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün en büyük dayanağı tarihsel derinlik algısından gelmektedir. Dünya daha Sümer medeniyetini bilmezken Atatürk, Türk milletinin Sümerlilerle yakınlığı konusunda ciddi araştırmalara başlamıştır. Bize de yarım bıraktığı araştırmaları devam etmemizi ister gibi Sümer isimlerini günlük hayatımızın her alanına yerleştirmeye çalışmıştır. Tük tarihinde sadece Atatürk kökenimizi Sümerlilere dayandırmıştır.

 

 

 

“Türk milletinin en yaygın kullandığı sekiz ışın kaynağını araştırmacı yazar Göktürk Ramu, Sümerliler ’de bulmuştur. Sekiz uca ilave olarak bazı renk ve dolguların da Sümer’den başlayıp Türklere uzanan yelpazesini Göktürk Ramu şöyle özetlemektedir: Sekiz uçlu sembollerin pek çok farklı anlamı olmakla birlikte, en bilinen anlamı Türkleri temsil ettiğidir. Birçok Türk kültüründe sekiz köşeli yıldız bulunmaktadır (Azerbaycan Bayrağı gibi). Büyük Selçuklunun bayrağı da sekiz köşeli yıldız içinde çift başlı kartaldır. Altı köşeli yıldız deyince nasıl ki Yahudi gelir akla, sekiz köşeli yıldızda da Türkler akla gelmektedir.

Ancak en kabul gören görüşlerden birisi bir tanrıçayı işaret etmektedir; Akkadca İştar, Sümerce İnanna olarak bilinen tanrıçadır. Ürdün’ de Tell-Ghassul kazı alanında bulunmuş bir duvar resmindeki bu sekiz köşeli yıldız aynı zamanda Venüs gezegenini simgelemektedir. Bu gezegen İnanna’nın gezegenidir. Simgelerdeki duvar resminin rekonstrüksiyonu şu anda Kudüs müzesinde bulunmaktadır. Sümerlilerde güneş simgesi yaygın kullanılan bir simgedir. Bu simge Sümer’in güneş tanrısı Samaş’tan gelmektedir. Samaş ile İnanna ikiz kardeştir. Sekiz uç ve güneş birleşmesi Samaş ile İnanna birleşmesini ifade etmektedir. İnanna Türk mitolojisinde AYİZİT’tir. Lacivert taşı üzerine güneş motifi lacivert taşı tabletlerde en çok geçen taştır. Bu simge Lapis Lazuli olarak da bilinmektedir. İnanna ile ilgili metinlerde lacivert taşı bolca bulunmaktadır.”

Türklerin kullandığı simgeler konusunda sayısız araştırmaya imza atan araştırmacı yazar Seyit Ali Ergeç sekiz ışık simgesinin içeriğini şöyle açıklamaktadır.
“Güneşin ışığı olarak tasvir edilmiş 8 ışık ise kadim Türk tarihinin kutsal sembolüdür. Ahiret (ya da öteki alem) inancının önemini ve değerini ortaya koyar. Her bir ışık beşer olarak olgun insan olmanın 8 unsurunu tasvir eder. Bunlar, sadakat sahibi olmak, şükretmek, sabır göstermek, doğru şeyler yapmak, merhametli olmak, şefkat duymak ve cesur olmaktır.”

Tarihi şan ve şerefle dolu, her dönem dünya siyasi gündemine damgasını vurmuş Türk milletinin tarihsel kökeni yok sayılamayacak gerçeklerle doludur. Köken araştırması sadece Türkler açısından değil bütün milletler açısından çok önemlidir. Hele hele yaşadığı her dönem dünyada derin izler bırakmış Türklerin kökeninin araştırılması bir insanlık meselesidir.

Temeli kurtuluş savaşına dayanan Türkiye Cumhuriyeti, her alanda çok önemli dönüşümlerin ve gelişimlerin olduğu bir süreçtir. Gerek cumhuriyete gidilen yol, gerekse de cumhuriyet sonrasında gerçekleşen olaylar, cumhuriyet dönemi kazanımların mucizevî kazanımlar olduğunu göstermektedir.

Muhteşem Osmanlı dedikleri dönemden, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün Avrupalı devletlerin güvencesine verildiği ve Duyunu Umumiye idaresine geçilerek Osmanlı’nın bütün gelirlerinin alacaklı devletler tarafından haczedildiği döneme uzanan yıkım yıllarını okumadan ve anlamadan cumhuriyet kazanımlarını idrak etek mümkün değildir. En sonda söylenmesi gerekeni en başata söyleyecek olursak; Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın bir devamı değil; Osmanlının yıkıntılarından, küllerinden ortaya çıkan bir kor alevdir. Yaklaşık 250 yıl Avrupa karşısında gerileyen aciz bir devlet yerinde dünyada saygı duyulan modernleşme ve çağdaşlaşma hareketleriyle dünyanın hayranlıkla izlediği bir devlet durumuna gelmek mucizevî bir başarıdır.

Bilimsel ve vicdani değerlendirmelere göre Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve cumhuriyet dönemi atılımları hem çok özgün, hem de çok başarılı bir dönemdir. Cumhuriyet dönemi, uluslararası toplumda çok saygın bir dönem olduğu tescillense de maalesef kendi kamu oyumumuzda hak ettiği değeri bulamamaktadır.

Cumhuriyete gidilen yolun başlangıcı 1699’da imzalanan Karlofça antlaşmasıdır. Karlofça’dan sonra Osmanlı, Avrupalı devletlerin elinde adeta şamar oğlanı haline dönmüştü. Yıkılmasına kesin gözle bakılan Osmanlı devleti, Avrupalı devletlerin paylaşım sorunu nedeniyle I. dünya savaşına kadar ayakta kalabilmiştir. O dönemin emperyalist devletleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı’nın paylaşılmasıyla ortaya çıkacak belirsizliği göze alamamaları nedeniyle Osmanlı devletinin yaşamasına izin vermişlerdir. Bu dönem birilerinin iddia ettiği gibi Osmanlı devletinin Avrupalı güç dengelerinden yararlanarak elde ettiği bir diplomasi zaferi değil, Avrupalı devletlerin paylaşım konusundan anlaşamamalarından kaynaklanan bir durumdur. Ancak, Almanya ve İtalya’nın siyasi biriliklerini tamamlamasıyla güçler dengesi değiştiğinden Avrupalı devletler, aralarında imzaladıkları gizil antlaşmalarla Osmanlı devletini paylaşmışlardır. I. Dünya savaşına bu paylaşım planları neden olmuştur. Artık hasta adam olarak nitelendirdikleri Osmanlı devleti biran önce paylaşılmalıydı.

I. Dünya savaşına eski gücüne kavuşmak ümidiyle giren Osmanlı devleti, Mustafa Kemal’in savaştığı cepler dışında ciddi bir başarı elde edememiştir. Müttefik olduğu devletlerin yenilmesi üzerine Osmanlı devleti de yenik sayılmıştır. Tarihimizin yüz karası olan Mondros ateşkes antlaşmasıyla Sevr antlaşması Osmanlı yöneticiler tarafından imzalamıştır. Her öngörüsünde haklı çıkan Mustafa Kemal, Mondros ateşkes antlaşmasına ilk itiraz eden kişidir. Bu antlaşmamanın Türk milleti için felaket olacağını bildirip milli bir kurtuluş savaşı başlatmak için Anadolu’ya gitmiştir.

Dünyanın en meşru savaşlarından biri olan Kurtuluş savaşı, Mustafa Kemal’in önderliğinde başlamıştır. Türk halkının olağanüstü gayretleriyle yurdumuz düşmandan temizlenerek Misakı Milli sınırlarımıza kavuştuk. Yüzlerce yıl Osmanlı idaresinde yoksul kalan Anadolu bir de işgal ile adeta harabeye dönüşmüş durumdaydı. Mustafa Kemal önderliğindeki Türk halkı, hem Sevr anlaşmasını, hem de bu antlaşmayı imzalayanları tarihin çöplüğüne atmıştır.
Türk milleti hiçbir zaman esareti kabul etmemiştir. Bağımsızlığına düşkün olan milletimize en çok yakışan yönetim şekli de milli egemenliğe dayalı, yani bireylerin özgürlüğüne dayalı olan Cumhuriyet rejimidir. Bu topraklarda yaşamanın bedelini çok ağır ödeyen milletimize Mustafa Kemal, cumhuriyeti armağan etmiştir. Büyük Önder’in de belirttiği gibi Türk milleti az zamanda çok ve büyük işler başarmıştır. Bunların en büyüğü ise cumhuriyettir.

29 Ekim 1923’de Cumhuriyet Türkiye Büyük Millet Meclisinde büyük bir coşkuyla ilan edilmiştir. Ancak, harabe halinde devralınan Anadolu’nun bir an önce imar edilmesi, savaş yaralarının sarılması, Osmanlı’dan devralınan borçların ödenmesi, ülkemize gelen göçmenlerin yerleştirilmesi ve Türkiye’nin çağdaş bir ülke olması için yapılması gereken çok zor ve zahmetli işler Mustafa Kemal’in önünde duruyordu. Aslında savaştan daha zor meselelerdi bunlar. Batılı yazarların “Türk Mucizesi” diye nitelendirdikleri cumhuriyet dönemi ekonomi atılımlarını aşağıda belirteceğim iki farklı raporla açıklamak istiyorum.

Birinci rapor, Cumhuriyet’in ilanından bir gün sonra yani 30 Ekim 1923 günü dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e sunduğu rapordur. Bu rapor Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi koşullarda kurulduğunu net bir şekilde göstermektedir.

“Şu andaki doktor sayımız 337, sağlık memuru sayısı 434, 150 kadar ilçede doktor yok. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Ebe sayısı çok az. Kırk küsur bin köye karşılık diplomalı ebe sayımız 136. Sadece 60 eczacı var ve sadece sekizi Türk. Beş bin köyde sığır vebası var. Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtma, üç milyon kişi trahomlu. Bebek ölüm oranı yüzde 40’ın üstünde. Anne ölüm oranı yüzde 18. Ortalama ömür 40 yaş.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin. Komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerinde. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk sermayesidir. Osmanlı’dan sadece dört fabrika kaldı. Bunlar, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri fabrikaları. Sanayi işletmelerinin yüzde 96’sında motor yok. 10 işçiden fazla işçi çalıştıran, sadece 280 işyeri var ve bunların da 250’sini yabancıların elinde. Kişi başına milli gelir 45 dolar. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta var. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yok. Otomobil sayısı bin 490.
Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyor. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul ve sadece 23 lise var. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlı. Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yok…” liste böyle uzayıp gidiyor. Her fırsatta ağızlarından salyalar akarak cumhuriyete laf atanların bu rapordan haberleri yoktur herhalde!

Gelelim Cumhuriyet’in ilanından 15 yıl sonra yani Atatürk’ün son günlerini yaşadığı 1938 yılına. Dönemin başbakanı Celal Bayar’ın dönemin cumhurbaşkanı Atatürk’e verdiği rapor, cumhuriyetin mucizevî gelişmişliğini gözler önüne sermektedir. Ancak 1938’de İsmet İnönü’nün başbakan olmaması bu başarıda onun payının olmadığı anlamına gelmemelidir. “Cumhuriyetin ekonomik mucizesinde” Atatürk’le İsmet İnönü’nün çok büyük katkıları olmuştur. İşte 1938 yılındaki rapor:

“Bütçe çoktandır açık vermiyor, gelir fazlası veriyor. Artık, şeker, çimento, kereste ve deri ürünlerinde milli ihtiyacın tümü, yünlü dokumanın yüzde 83’ü, pamuklu dokumanın yüzde 43’ü, kağıtın yüzde 32’si, cam eşyanın yüzde 63’ü milli üretimle karşılanıyor. Demir-çelik sanayi kuruldu. Güçlü Ankara radyosu ile yurt dışına yayın yapacak radyo Cumhuriyet bayramına yetiştirildi. Madenler ve şirketler millileştirilerek milletin hizmetine sunuluyor. Kalkınma hızı yüzde yirmilere yaklaştı. Devletin Osmanlı’dan devralınan borçtan başka borcu yok…”
Cumhuriyetin ilanıyla Türkiye her alanda inanılmaz atılımlar yapmıştır. Bu altılımlar, Atatürk ve O’nun seçtiği kişilerin maharetleriyle gerçekleşmiştir. Dünyada bu kadar hızlı dönüşüm ve ilerleme gerçekleştiren başka devlet yoktur. Yani bir kurtuluş savaşı yapıp böylesine büyük işlere imza atan başka bir devlet yoktur.

Cumhuriyet kazanımları Türkiye Cumhuriyeti’nin temelidir. Cumhuriyetimiz Atatürk sayesinde çok sağlam bir temele oturmuştur. Atatürk sonrasında bu temele adeta savaş açılmış ver her kazanım kasıtlı istismar edilerek etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. Ancak, onca yıkıma rağmen ülkemiz halen Cumhuriyet kazanımlarıyla varlığını korumaktadır. Son söz olarak belirtelim ki, Atatürk ve Cumhuriyet kazanımlarından vereceğimiz her taviz geleceğimizden vereceğimiz bir tavizdir.

Zaman, insan algısının ötesinde sınırsız ve kesintisiz bir devinimle maziyi korkunç bir iştahla yutarak akıyor. Bir zaman girdabında önümüze sunulan masalımsı oyunlarla avunurken, gerçeğin peşinden gidenler ve onu yakalayanlar bizi masal diyarlarının köleleri haline getiriyorlar. Herkes gerçeği aradığını zannediyor ama kimisi yaşadığı rüya âleminin hiçbir zaman sonlanamaması nedeniyle rüyaları gerçek zannediyor. Gerçeğin peşinde koşan azınlıktaki ayrıcalıklı kesim rüyalar âleminin sahte hazlarıyla avunmak yerine gerçeğin ıstırap dolu serüvenine kendini bırakıyorlar.

Göktürk Ramu’nun belleğimize açtığı kıvılcımın izinden giden Çiçek Sekban Tüfekçi, ARİ romanı ile gerçeklerin üzerindeki sis perdesini önemli oranda aralamıştır. Gerçeğe uzanmanın bir sayfa ya da bir satır kadar yaklaşmamızı sağlayan bu roman üslup olarak da kendini fark ettirecek yapıdadır. Yazarın söz öbeklerinden oluşan cümleler ve onu oluşturan sayfalar bütünü nadide el işlemesi oya gibi estetik hazzını sürekli tatmanızı sağlıyor.

Roman, Göktürk Ramu ile bütünleşerek önemli bir seminer sunumu gibi yoğun bir bilgi aktarımı yapmaktadır. Ancak, antik dönemlerden başlayıp köken araştırmalarını kozmik ve kozmolojik olaylarla bütünleştirip günümüzün siyasi olaylarına kadar geniş yelpazede devam eden geniş yelpazesini büyük bir aşkla taçlandırmak okurun takdirini artırmaktadır.

İnsanlık tarihi boyunca şairlerin, ozanların, ressamların, sanatçıların ve yazarların uzun uzun anlatmaya çalıştığı aşkı yazar sadece birkaç cümleye sığdırmayı başarmış. Yazarın aşkı anlattığı birkaç bölümden örnek vermek istiyorum:
“…Beynimden salgılanan seretonim, yani mutluluk hormonunun kısa süre içinde yüreğimde nasıl bir melankoliye dönüştüğünü hissettikçe ürperiyordum. Başlangıçta sevimli gelen, sonrasında ise korkularla dolu sinisi histi bu. Adı aşktı, tıpkı ölüm korkusu gibi.” Başka bir yerde ise aşkı şöyle tanımlamaktaydı. “Aşk, bahar gelince çiçeği fark etmek değil, kışın ortasında bir kardeleni ısıtabilmekti.”

İnsanın iç çekişleri ruhunda, gönlünde yarım kalmış öbekler tatminsiz duyguların duranlığı ve sıradanlığı, her yeniye eski özlemi katan gönül arayışları yazarın usta kaleminde romanda adeta sihirli sözcüklere dönüşüyor. Neredeyse her sayfada slogan haline gelebilecek bir cümle bulabiliyorsunuz.

Bir milletin temellerini günümüz tarih anlayışıyla öğrenmenin mümkün olmadığını anlatan yazar, Türk milletinin birkaç bin yıllık geçmişe değil de çok daha eski bir geçmişe dayandığını kanıtlamaya çalışmaktadır. Türk milletinin dünyanın en eski kadim milletlerinden olduğunu romanı okurken gurla göreceksiniz.

Türk tarihine Sümer tarihi temelinde bakan yazar, bu hususta otorite olmuş araştırmacılardan azami ölçüde yaralanmıştır. James Churchward, Kazım Mirşan, Haluk Tercan, Sinan Meydan, Göktürk Ramu, Ali Narçın, Muazzez İlmiye Çığ, Zecharia Sitchin, H.G. Wells gibi köken konusunda meşhur araştırmacıları yazar ARİ romanına toplamıştır.

Yazarın Atatürk’e özel bir ilgisini olduğunu romanın hemen başında anlamak mümkündür. Özellikle Atatürk’ün bilimsel temele sokmaya çalıştığı Türk milliyetçiliği ilkesini yazarın çok iyi idrak ettiği anlamaktayız. Türk milliyetçiliğini, millet esasına dayandıran yazar, ırkçı kavmiyetçi ve ümmetçi yaklaşımları kesinlikle reddetmektedir. Türk dili ve tarihinin araştırılmasında önemli katkıları olan Agop Dilaçar’a geniş yer vermesi yazarın gerçek bir Atatürk milliyetçisi olduğunu kanıtlamaktadır.

Romanda bir zaman makinesinin içinde seyahat halindesiniz. Zamanın birbirinden kopardığı örgüleri roman tamir ederek birleştirmektedir. Yazarın zaman ve mekândan kaynaklanan ayrı parçaları, vücudun ayrı ayrı organları arsındaki uyum gibi bir araya getirmesi okuyucuda hayranlık duygusunu uyandırmaktadır.

Yakın dönemimize damgasını vuran aydınlatılmayı bekleyen birçok faili meçhul cinayetler, ARİ romanında olay yeri inceleme sorumluluğunda ele alınmıştır. 2007 yılında meydana gelen Atlas Jet’e ait bir uçağın şaibeli bir şekilde düşmesi, roman kahramanlarının ana gündemleri arasında yerelması romanın yakın dönemi aydınlatan bir belgesel olduğu izlenimini vermektedir. Bu konuyla ilintili olarak romanda geçen şu diyalog ülkemizin başına nasıl bir belanın musallat olduğunu göstermektedir. “…Bir Ortadoğu ülkesinde kahramanlık yapmanın bedelinin çok ağır olduğunu biliyorum. Unu yapanların yalnızca üç seçeneği vardır. Ya oyunu sana verilen kurallar listesine göre oynarsın, ya bir anda yalancı durumuna getirilirisin ki bu hayatını kurtarır, ya da canından olursun başka seçenek yoktur.”

Aşk ve bilim çoğu zaman iki huysuz kardeştir. Kolay kolay bir araya gelmezler. ARİ romanında bu iki huysuz kardeş hep birada bulunmaktadır. Bir dramı bilimsel anlatımlarla süslemek romana ilginç bir çekicilik katmaktadır. Roman büyük bir trajediye sebep olan bir araştırma tutkusunu konu almaktadır. Romanın önemli karakterlerinden Reşat Yenidoğan’ın tamamen vatansever duygularla yaptığı araştırmaları birinilerinin huzurunu kaçırmıştır. Bu durum büyük bir aile dramına ve ömür boyu seveceği aşkını kaybetmesine sebep olmaktadır. Atatürk’e büyük bir sevgi besleyen Reşat Bey, torunu olan Zümrüt’ü iyi bir vatansever olarak yetiştirmiştir. Romanın asıl kahramanı Zümrüt, Atatürk’ün değerlerine bağlı bir cumhuriyet kadınıdır. Kadın haklarını sadece örtünme özgürlüğü olarak gören dar beyinlilerin Cumhuriyet kadını zümrütten öğreneceği çok şey bu romanda.

Toryum konusunun antik dönemlerden beri çok önemli kaynak olduğu romanda sıkılıkla dile getirilmiştir. Özellikle fosil yakıtlara bağlılığın giderek arttığı günümüzde alternatif enerji kaynakları küresel güçlerin öncelikleri arasında yer almaktadır. Yakın döneme baktığımızda neredeyse çıkan bütün savaşların enerji kaynaklarını kontrol etmek amacıyla çıktığı görülmektedir. Hatta “Bir damla kana bir damla petrol!” sloganıyla dünya savaşının çıktığını bilmekteyiz. Nükleer enerji çok önemli bir enerjidir. Fakat gerek kullanılması gerekse de atıklarının depolanmasından kaynaklanan çok büyük riskleri vardır. Hâlbuki toryumdan yapılacak enerji üretiminde herhangi bir risk oluşturacak durum yoktur. Türkiye’nin dünya toryum rezervlerinin yarıdan fazlasına sahip olması, Türkiye üzerinde oynanan kirli oyunların sebebidir. Romanda toryumla ilgili çok çarpıcı bilgiler bulunmaktadır.

ARİ romanı alışagelmiş birçok piyasacı yapıtın çok ötesinde bir amaç ya da ideal için yazılan bir romandır. Roman bir kurgudan ziyade gerçek bir kesitin canlandırması gibidir. Roman yazarı Çiçek Sekban Tüfekçi ve romanın oluşmasında çok büyük katkısı bulunan bilge Göktürk Ramu’nun vatansever duyguları herkesin malumudur. Yüreğinde bir parça vatanseverlik duygusuna sahip olan herkesin elinde bulunması gereken başucu kitaplardan birisidir. ARİ romanı.

Göktürk Ramu’yu 15 yıldan beri tanıyan biri olarak romanda Göktürk’ün kişiliğinin çok gerçekçi aktarıldığını söyleyebilirim. Roman o kadar akıcı ve heyecan dolu bir yapıt ki, romanın sonuna yaklaştıkça okuma hızımı kasıtlı olarak epeyce yavaşlattım. Çünkü bu heyecan dalgasının bitmesini hiç istemiyordum. Ancak yazar romanın sonunda bir sürpriz yaparak, ARİ romanın daha başlangıç olduğunu okuyucuya duyuruyor.

Yazar Çiçek Sekban Tüfekçi’ye böyle nadide bir eser bıraktığı için çok teşekkür ederim. Çocuklarım büyüdüklerinde onlara bu romanı okumayı şiddetle tavsiye edeceğim. Yazarın sabırsızlıkla kaybolan ikinci ve üçüncü tabletle ilgili romanını bekliyorum.

Venüs’ün Güneş etrafındaki 13 dönüşüne karşılık, dünya 8 dönüş yapar.  Dünya ile Venüs’ün arasına bir çizgi çekip hızla hareket ettirecek olursanız,  Dünya ile Venüs’ün yörüngeleri arasındaki mesafe ve yörünge hızları arasındaki oranlardan ötürü beşgen simetrik bir figür elde edilir.

NASA’nın Kepler Uzay Teleskobu geçenlerde galaksimizdeki bir yıldızın yaşanabilir bölgesi içinde yörüngede dönen bir Dünya benzeri gezegen keşfetti. Kepler-186f, Cygnus takımyıldızı içerisinde ve gezegenimize yaklaşık beş yüz ışıkyılı uzaklıkta. Kepler-186f olarak adlandırılan bu Dünya benzeri gezegen, bizden 500 ışık yılı uzaklıkta, kırmızı cüce yıldız Kepler-186’nın yörüngesinde yer alıyor. Bu küçük yıldız, Güneş’in enerjisinin yalnızca yüzde 4’üne sahip. Kepler-186f, bu yıldıza mükemmel bir uzaklıkta yer alıyor. Burada yaşamın ön koşulu suyun ne donacağı ne de buharlaşacağı bir yüzey var. Yine de su olup olmadığı henüz bilinmiyor.

Yaşanabilir bölge, Goldilocks bölgesi olarak da bilinir. Bu bölge astronomi ve astrobiyolojide, bir gezegenin, yıldızına olan uzaklığının, gezegenin yüzeyinde sıvı su bulundurabilmesine olanak tanıdığı alandır. Yaşanabilir bölgenin sınırları, Dünya’nın biyosferi, Güneş Sistemi’ndeki yeri ve Güneş’ten aldığı ışınımsal enerji gibi miktarını bildiğimiz nicelikler kullanılarak bulunur. Gezegenin yüzeyinde sıvı su bulunması, hayat için çok büyük bir önem teşkil eder, bu nedenle yaşamsal bölgede bulunan doğal özelliklerin ve objelerin Dünya benzeri akıllı yaşam formlarının yerlerinin belirlenmesinde çok önemli bir yol oynadığına inanılır.

NE ANLAMA GELİYOR?
“Hayatın var olduğu tek bir gezegeni biliyoruz – Dünya. NASA’nın California’daki Moffett Field’taki Ames Araştırma Merkezi’ndeki SETI Enstitüsünde araştırmacı bilim adamı Elisa Quintana, “Güneş sistemimizin dışındaki hayatı araştırdığımızda, Dünya’yı taklit eden özelliklere sahip gezegenleri bulmaya odaklanıyoruz” dedi.

DÜNYA İLE KARŞILAŞTIRMA

Daha önce bilinen yaşanabilir bir bölgede Dünya özelliklerine en yakın gezegen 1.4 Dünya yarıçapı ile Kepler-62f idi. Kepler-186f bir M-cüce yıldızın, Kepler-62f ise K-tipi bir yıldızın çevresinde yörüngede. G-Yıldızların yaşanabilir bölgelerindeki (Kepler-186’yı değil, Güneş’i içeren bir sınıf) Dünya boyutundaki gezegenlerdeki atmosferik evrim üzerine bir çalışma, 0.8-1.15 Dünya yarıçapındaki gezegenlerin iç katmanlarındaki hidrojeni tutamayacak kadar küçük ama Dünya gibi bir ikincil atmosferi tutacak kadar büyük.

Ames’te Bay Area Çevre Araştırma Enstitüsünün araştırmacı bilim adamı Thomas Barclay, Yaşanılabilir bölgede olmak bu gezegenin yaşanabilir olduğunu bildiğimiz anlamına gelmiyor, dedi. “Gezegendeki sıcaklık, gezegenin hangi tür atmosfere sahip olmasına bağlıdır. Kepler-186f, Dünya ikizinden çok bir Dünya kuzeni olarak düşünülebilir, Dünya’ya benzeyen pek çok özelliği vardır.”

Uzaktan yaşanabilir gezegen arayışındaki bir sonraki adımlar arasında, gerçek bir Dünya ikizini aramak ve Güneş benzeri bir yıldızın yaşanabilir bölgesi içinde bir yörüngede gezen Dünya boyutundaki gezegenler ve bunların kimyasal bileşimlerini ölçmek yer almaktadır. Aynı anda ve sürekli olarak 150.000’den fazla yıldızın parlaklığını ölçen Kepler Uzay Teleskobu, NASA’nın yıldızlar arasında güneş gibi yıldızların çevresinde dünya boyutunda gezegenleri bulma yeteneğine sahip ilk görevidir.

Zaman kavramının tam olarak anlaşılması özellikle fizik biliminde pozitif anlamda çok büyük gelişmelere yol açmıştır.

Zaman kavramını hayatımızın her noktasında kullanırız. Güneşin doğması ve batması (gündüz-gece) olayı insanoğlunun ezelden beri aşina olduğu bir şey olduğundan pratik hayatta kullandığı birçok olguyu bu kavram doğrultusunda sıralamasını sağladı. Mesela, sabah kalkıp işe gitmek ya da akşam arkadaşlarla sinemaya gitmek gibi.

Gündüz-gece döngüsünün zaman kavramının ilk tohumu olduğunu söyleyebiliriz. İnsanoğlu çok özel durumlarla karşılaşmış ve o an yaşadıkları zamanı veya daha önce yaptıklarını ya da daha sonra yapacaklarını zaman kavramı ile tanımlamak ihtiyacı hissetmiştir. Böyle bir anlayış yaratmak için herkese göre sabit bir zaman boyutu tayin etmek gerekmektedir. 1960 yılından önce zaman standardı “ortalama güneş günü” olarak hesaplanıyordu. Ama bu kavram gelişen teknoloji karşısında yetersiz kalmış, günden güne büyük adımlarla ilerleyen teknolojik gelişme karşısında duyarlılığını yitirmiştir.

Yeni bir zaman kavramı gerekliydi ve 1967 yılında bunun için yeni bir sabit zaman ölçer oluşturuldu. Bu sabit zaman ölçer Atom saati idi. Bu ölçüye göre sezyum atomunun 9192631770 defa titreştiği süreye 1 saniye denildi. Çok kesin ve net gibi görünen bu tanım günümüzde gelişen teknoloji karşısında tekrar yetersiz kalmaktadır. Mesela nano teknoloji alanında özellikle bu yetersizlik kendini hissettirmektedir.

Modern fizikte zaman kavramının önemi Albert Einstein ile birlikte ortaya çıktı. Einstein’dan önce Newton fiziği uzay-zamanı ayrı ele alarak zamanı evrenin her noktası için mutlak kabul etmiş ve zamanın tüm hesaplama sistemlerinden bağımsız olduğunu söylemekteydi. Einstein bu kavramın yanlış olabileceğini daha ilk zamanlarda düşünüyordu. Işık hızı ve zaman arasında bir kopma noktası olabileceğini düşünen Einstein bu düşüncesini bazı örneklerle desteklemeye çalıştı. Örneğin, bir saat kulesinin yakınlarında olduğunu tasavvur eden Einstein saat kulesinin tam 12’yi gösterdiğini düşünüyor. O saat kulesinin Einstein’a saatin tam 12 olduğunu göstermesi ışık ışınlarının önce saat kulesine ve oradan da Einstein’ın gözlerine ulaşması demektir. Ama burada bir gariplik vardı, Einstein ışık ışınları tam saat kulesinde olduğu zaman onun gözlerine gelirken kat ettiği yolda dahil olmak üzere bütün bir zaman aralığında hep aynı bilgiyi taşıdığını (saatin 12 olduğu bilgisi) görmüştür ve ışık ışınları için zamanın durduğunu anlamıştı. Einstein “eğer o ışık ışınının üzerinde yolculuk yapsaydım dünyayı nasıl görürdüm” diye düşünür ve bu düşüncesinin yıllar sonra yaratacağı özel görelilik teorisinin temeli olduğu bariz şekilde ortadadır.

Einstein özel görelilik teorisinde kısaca evrende ivmeli hareket eden hiçbir cismin ışık hızına ulaşamayacağını söyler. Einstein bu durumu şöyle anlatıyor: İzafiyet teorisine uygun olarak m kütleli bir cismin kinetik enerjisi cisim ışık hızına yaklaştıkça sonsuza yaklaşır. Bu nedenle cisme hızlansın diye aktarılan enerji ne kadar büyük olsa da hız her zaman hızı ışık hızından küçük olmalıdır. Yani yeterli güçte bir roket üretimi yaptığımızı düşünürsek, roketin hızı ışık hızına çok yaklaşsa bile hızı arttırmakta ısrar ettiğimiz takdirde verdiğimiz enerji sürekli olarak kütleye dönüşecektir. Başka bir deyişle, kütlesi olan hiçbir şey ışık hızında hareket edemez. Ayrıca fotonların ışık hızında hareket etmeleri onlar için zamanın olmadığı anlamına geliyor, yani sıfır zamanda hareket ederler.

İzafiyet teorisi ile birlikte zamanın göreceli bir kavram olduğu ortaya çıkmış ve yeni bir bilimin (modern fizik) kapısı açılmış oldu. Einstein’ın 1905 yılında ileri sürdüğü özel göreliliğin postulatları şöyledir:

1.Fizik yasaları tüm eylemsiz referans sistemlerinde aynıdır.

2.Işık hızı, gözlemcinin veya ışık kaynağının hızından bağımsız olarak, tüm eylemsiz referans sistemlerinde eşit değerdedir.

Bu kabullerin yanlış olduğunu gösteren bir bulguya henüz rastlanmamıştır. Özel görelilik kuramı; ışık ile ilgili bir kuram değildir. Uzay ve zaman ile ilgili bir kuramdır. Daha açık bir ifadeyle, görelilik kuramı, uzay ve zamanın farklı eylemsiz gözlem çerçevelerine göre nasıl algılandığıyla ilgilenir.

Şimdi zamanın göreceliği kavramını en iyi şekilde sunan ve çok popüler bir örnek olmasına rağmen hala yanlış anlaşılan ikizler paradoksu’na Richard Qott’un özel anlatımıyla bakalım: Dünya ve Evren adlı ikizler bu paradoksun klasik örneğidir. Tahmin ettiğiniz gibi Dünya adlı kardeş Dünya’da kalıyor, Evren ise bir roketle ışık hızının % 80 ile Alfa Centauri yıldızına seyahat ediyor. Alfa Centauri Dünya’dan 4 ışık yılı uzaklıkta ve Evren’in oraya ulaşması 5 yıl gibi bir zaman gerektirecek. Evren’in saati Dünya’nın saatine göre 40% daha yavaş ilerler. Bu nedenle Evren bu yolculukta sadece 3 yıl yaşlanıyor. Dünya, Evren’in yıldıza gidişini 5 yıl olarak ölçer. Evren Alfa Centauri’ye ulaştığı anda yön değiştirir ve yine ışık hızının % 80 ile geri döner. Dönüş yolculuğu yine aynı şekilde Dünya’ya göre 5 yıl, Evrene göre de 3 yıl sürer. Sonuçta Evren Dünya’ya ulaştığı zaman kendisinin 6, Dünya’nın ise toplam 10 yıl yaşlandığını görür. Yani Evren Dünya zamanına göre 4 yıl ileri gitmiştir. İşte paradoks tam bu noktada ortaya çıkıyor.

Evren ışık hızının % 80 i hızla Alfa Centauri yıldızına doğru giderken roketin camından bakıp, aslında Dünya’nın ışık hızının% 80 hızıyla ondan uzaklaştığını ve kendisinin sabit kaldığını algılayabileceğini söyleyebiliriz. Bu düşüncedeki yanlış şudur, ikiz kardeşler aynı deneyimleri yaşamadılar. Yerde olan Dünya yön değiştirmeden sabit bir hızla hareket eden bir gözlemcidir. Yani Einstein’ın 1. Varsayımı olan “Fizik yasaları tüm eylemsiz referans sistemlerinde aynıdır.” İfadesi geçerlidir. Evren ise yön değiştirmeden sabit hızla hareket eden bir gözlemci değildir. Bu iki olay birbirine dönüştürülemez. Yani Dünya eylemsiz referans sistemidir. Oysa Evren’in içinde bulunduğu uzay aracı kalkış ve duruşlarda ivmeli hareket yaptığı için eylemli referans sistemi halindedir. Bu nedenle Evren’e göre yapılan hesaplamalar yanlış, eylemsiz referans sistemindeki Dünya’ya göre yapılan hesaplamalar ise doğrudur.

Burada da çok net bir şekilde görüldüğü üzere zaman göreceli bir kavramdır. Ama bu görece fizik kurallarını kesinlikle etkilemez. Fizik yasaları sahip oldukları simetri sayesinde her koşulda kesinliğini muhafaza ediyor. Eğer hız, zaman gibi kavramlardan bahsediyorsak anlam karışıklığına engel olmak için mutlaka bir referans noktası belirtmeliyiz. Kim bilir, belki de zaman kavramını daha ayrıntılı bir şekilde anlayabilmek, birçok akademisyenin ve bilim-kurgu yönetmenlerinin fantezisi olan geleceğe ve geçmişe yolculuğun mümkün olup olmadığını anlamamızı sağlar.

Son dönemlerde yapılan bilimsel çalışmalar, kütle çekim ve kuantum etkilerinin elektromanyetik alanın simetrisini bozarak, simetrinin evrenimizde mümkün olmadığını ortaya koydu. Eğer sonuçlar doğrulanırsa evrenin kökenini öğrenmek için daha fazla araştırma yapmak zorunda kalabiliriz. Kütle çekimi ve elektromanyetizma ile ilgili bu yılın mart ayında Physical Review Letters`de yayınlanan, Louisiana Eyalet Üniversitesi (LSU) ve Valencia Üniversitesi’nden fizikçilerin liderlik yaptığı bir araştırmada, elektromanyetizma üzerine klasik teorilerin cevapsız bıraktıkları sorulara yeni yanıtlar sunmaktadır. Eğer araştırma bu sırrın bazı kısımlarını çözmeyi başarırsa, evrenin kökenine dair yeni kapılar açabilmemize de olanak sağlayabilir. Işık da dahil olmak üzere tüm elektromanyetik dalgalar, manyetik ve elektrik alanlardan oluşmaktadır. Yaklaşık 150 yıldır bilim adamları, elektrik ve manyetizmanın aslında aynı madalyonun iki farklı yüzü olduğu fikrini kabul ederler. Michael Faraday mıknatısları döndürerek elektrik alan üretti, aynı şekilde elektrik akımını kullanarak manyetik alan oluşturdu. Bu durum zaten bu ikilinin birbiriyle ilişkili olduğu sonucunu çıkartır. James Clerk Maxwell, Faraday’ın deneyimlerini ele alarak, onları klasik elektromanyetizma teorisine çevirdi, böylece optik, manyetizma ve elektrik üzerine çalışmak için ortak bir çerçeve sunmuş oldu.

Aslında Elektromanyetizmanın sırrı, manyetik yüklerin yokluğunun altında yatıyor. Maxwell Teorisi, simetri kavramına göre çalışır ve mıknatısların yüklere sahip olduğunu varsayar. Bunun yanı sıra, doğada bu zamana kadar izole edilmiş manyetik yükler bulunamamıştır ve manyetik yüklere benzer davranışlar sergileyen bir şey laboratuvarda yapay olarak elde edilmiş olsa da, bu tam olarak şimdilik manyetik yük anlamına gelmez. Eğer manyetik yükler gerçekte yoksa, Maxwell’in simetri teorisi mümkün olamaz. Araştırma, manyetik monopol olarak da bilinen, izole edilmiş manyetik yüklerin neden bulunmadığına dair fikir üretti. Çünkü Kütle çekim ve kuantum etkileri, elektromanyetik alanın simetrisine bozmaktalar. Manyetik monopol var olsun veya olmasın, kütle çekim simetriyi her daim bozuyor. Bu oldukça şaşırtıcı bir olaydır. Burada esas sonuç ise, simetrinin evrenimizde asla temel düzeyde bulunamayacağı olmalıdır, çünkü kütle çekim her yerdedir.

Big Bang

Bu araştırma, evrenin kökeni gibi diğer işleyişleri etkileyebilecek birçok temel bilimsel sonuçlara meydan okuyor. Uydular, Büyük Patlama sırasında yayılan ve evrenin tarihi hakkında oldukça değerli ipuçları sunan kozmik mikrodalga arka plan ışımasına dair bilgiler toplamaktadır. Şimdiye kadar kozmik mikrodalga arka plan ışıması verilerini analiz eden bilim adamları, evrendeki kütle çekim alanının kozmik mikrodalga arka plan ışımasının fotonların frekansları üzerinde herhangi bir etkisi olmadığını düşünüyorlardı. Ama yine de, bu ancak elektromanyetik simetrinin varlığının geçerli olduğu sürece mümkündür. Eğer durum bu değilse, evrenin evrimi sırasında kozmik mikrodalga arka plan ışıması fotonların frekanslarının sürekli değiştirmiş olmalıdır. Bu araştırmanın doğruluğu ispat edilirse, bilim adamları kozmik mikrodalga arka plan ışıması bilgilerini yeni yöntemlerle yeniden analiz etmek zorunda olacaklar. Grubun gelecekte odaklanmayı düşündüğü araştırmalar ise, değişen frekansın ne kadar olduğu ve bilim adamlarının bu yeni asimetrik gerçeklikle mücadele etmek üzere analizlerini nasıl düzenleyebilecekleri üzerine olacaktır.

CERN aşağıda Türkçeye çevirerek alıntılar yaptığım yazının 1 Nisan şakası olduğunu açıkladı. Biz de alet olduk 🙂 Neyse bir hayal kuralım bakalım. Varsayalım ki…

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) dünyanın en büyük ve en güçlü parçacık hızlandırıcısıdır. Bu yapı Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi (CERN) 1998 ve 2008 yılları arasında 100’ü aşkın ülkeden 10000 bilim insanı ve mühendisin yanı sıra 100’ün üzerinde üniversite ve laboratuvarın katılımıyla inşa edildi. LHC, yol boyunca parçacıkların enerjisini artırmak için bir dizi hızlandırıcı yapıya sahip 27 kilometrelik bir süper-iletken mıknatıs halkasından oluşuyor.

LHC’yi zaten azıcık bilime aşina olan herkes duymuştur. Bu yazıda LHC’yi tanıtacak değilim. İnternette binlerce sitede bu konuda yazılar bulabilirsiniz. Burada dikkatinizi çekmeye çalışacağım başka bir konu var. Gerçekten ilk okuduğumda ben de çok şaşırdım. Zaman zaman internette ya da başka yerlerde okuyorduk. Efendim, Mars’ta bir zamanlar hayat vardı, ya da milyon yıl önce gelişmiş medeniyetler Mars’ta koloniler kurmuştu. Bunlar Mars’tan çıkıp zaman zaman dünyamıza geldiler. Hatta piramitler de bu gelişmiş uygarlıkların eserleri gibi, resmi ağızlardan değil de internetteki çeşitli web sitelerinden okumuşuzdur. Bu kez buna benzer bir yazı daha buldum internette. Ama bu yazı herhangi bir siteden değil, Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi (CERN) nin resmi web sitesi olan home.cern sitesinden. Yazıda gerçekten 2 milyon kadar yıl önce Mars’ta hem de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) den 75 kat daha büyük bir parçacık hızlandırıcı laboratuvarının kurulu olduğu belirtiliyor. Nereden mi biliyorlarmış? Yazıyı okumaya devam ederseniz aşağıda orijinal yazıdan bazı alıntılamalar yaptım, merakınızı giderebilirim umarım.

Yazı şöyle başlıyor. “Mars gezegeni üzerinde su veya yaşam belirtileri arayışı bir süredir devam ediyor. Ancak CERN ve NASA bilim adamlarının bugün yaptığı açıklamayla, kırmızı gezegenin keşfi sırasında yapılan çalışmalar büyük bir yeni keşif ortaya çıkardı. Jeoloji, arkeoloji ve parçacık fiziği alanlarında uzmanlaşmış disiplinler arası bir uzman ekibi tarafından analiz edilen NASA’nın Mars Keşif Gezgini araştırması tarafından Mars’tan alınan yeni görüntüler şimdiye kadar yapılmış en büyük parçacık hızlandırıcısının varlığını ortaya koydu. Ekip, daha önce güneş sistemindeki en büyük volkanik oluşum olarak düşünülen Olympus Mons’un, aslında birkaç milyon yıl önce çalıştırıldığı düşünülen eski bir parçacık hızlandırıcısının kalıntıları olduğunu gösterdi.”

Benim yukarıdaki cümleden anladığım bir zamanlar Mars’ta gelişmiş bir medeniyet vardı. Çok uzun zaman önce yani milyon yıllar önce adamlar Mars’ta bilimsel deneyler yapmak amacıyla parçacık hızlandırıcılar kurmuşlar demek ki. Yazı söyle devam ediyor. ” Probun yüksek çözünürlüklü kamerası tarafından birkaç kilometre boyunca uzanan bir toprak kayması, bilim insanlarının dikkatini çekti. Bu yapı görünüşte, şekilleri açıkça Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda (LHC) kullanılan süper iletken hızlandırıcı boşluklara benzediğinden, bilim insanlarının merakını uyandırdı ve incelemeler devam eden bazı yapıları ortaya çıktı. Yaklaşık 2000 kilometrelik çevreyle bu parçacık hızlandırıcısı, LHC’nin 75 katından daha büyük ve milyonlarca kez daha güçlü olacaktı. Bununla birlikte, böyle bir makinede hangi parçacık türlerinin hızlandırabileceği henüz bilinmemektedir.”

Buradan da anlaşılacağı üzere bizim bilim adamları birkaç milyon yıl önce, Marslı bilim adamlarının bu yapıda hangi parçacıkları hızlandırdıklarını henüz bilemiyorlar. Yani onların medeniyeti bizimkinden kat kat daha ileride. Buradan piramitlere de atıfta bulunmuş home.cern internet adresindeki bu yazı.

Yazı şöyle devam ediyor. “Bu büyük keşif, arkeolojinin en eski gizemlerinden biri olan Mısır piramitlerini açıklamaya da yardımcı olabilir. Olympus Mons’un hemen yakınında bulunan görüntülerde piramitleri andıran ağır erozyona uğramış yapılar da gözüküyor. Buna ek olarak, antik Mısır hiyeroglifleri, bu gözlemleri doğrulamaktadır; önde gelen bilim adamları, piramitlerin devasa antenler olabileceğine inanmaya başlamıştır. Bu nedenle, Dünya üzerindeki piramitler, hızlandırıcının uzaktan kontrol edilmesine izin verebilirdi. CERN Teknik Tasarım Şefi Friedrich Spader, “Hızlandırıcı kontrol odası muhtemelen piramitlerin altındadır,” dedi.”


Bu piramitler aslında dünyanın dört bir yanında var. Amerika kıtasında Mayalar zamanında da piramitler inşa edilmiş. Bu yapılar birbirlerine benziyor yani Mısır’dakilerle Mayaların piramitleri hep benzer yapılar. Ama bu iki medeniyet tarihte hiç karşılaşmadılar. Cern’in resmi web sitesi yukarıdaki resmi kullanmış yazıda. Resimde hiyerogliflerde görülen bir şekil ile günümüzde kullanılan hızlandırıcıların modeli görülmektedir.

Yazı şöyle devam etmiş. “Bu parçacık hızlandırıcısının – gerçek bir yıldız geçidi – sömürgeleştirme amacıyla oldukça teknolojik olarak ileri bir uygarlık için güneş sisteminde bir portal olarak hizmet ettiği düşünülüyor. Bilim adamları ekibinin lideri Fadela Emmerich, Son zamanlarda çözülen papirüs, güçlü manyetik alanın ve hızlandırıcıdaki parçacıkların hareketinin, uzay zamanında bir portal oluşturacakları şekilde olduğunu gösteriyor, dedi. Emmerich şöyle devam etti: Bu, CERN için tamamen yeni bir fenomendir ve bunu incelemek için sabırsızlanıyoruz. Böyle bir teknoloji uzay yolculuğunda devrim yaratabilir ve galaksiler arası keşif yolunu açabilir.”

Olympus Mons şu ana kadar güneş sisteminin en büyük yanardağı olarak kabul edildi ve en yeni lav akıntılarının yaklaşık 2 milyon yıllık olduğu tahmin ediliyor. Bilim adamları, bu rötuşun NASA’nın Mars Odyssey araştırması tarafından gerçekleştirilen son ölçümlere dayanarak oldukça doğru olduğuna inanıyor. “Bu, parçacık hızlandırıcının son olarak yaklaşık 2 milyon yıl önce kullanıldığı anlamına gelecektir” dedi. Araştırmada yer alan jeolog Eilert O’Neil.

Eilert O’Neil, “Unutulan teknolojilerden ve son derece gelişmiş bir eski medeniyetten bahsediyoruz” dedi. “Belki uzaktaki atalarımız bile olabilirler.”

Cern’in orijinal yazısına ulaşmak için: http://home.cern/about/updates/2017/04/ancient-particle-accelerator-discovered-mars

Dünya sanayi devrimi ile inanılmaz bir değişim sürecine girdi. Binlerce yılda yaşanan köklü değişimler birkaç on yılda gerçekleşmeye başladı. Sanayileşme ilk etapta az emek yoğun üretim süreci olmuştu. Bu dönemde yeni üretim sistemleri dediğimiz icatlar ön planda yer almaktaydı.
İlerleyen dönemlerde icatlarda sona yaklaşılırken yeni sürümler, iyileştirmeler anlamına gelen inavasyon dönemine geçilmişidir. Artık ürün geliştirme daha öncelikli hale gelmiştir. Firmalar AR-GE çalışmaları inavasyon üzerine odaklanmaktadır. Böylece hem üretimde çeşitlenme artmış hem de birçok yeni alan meydana gelmiştir. Örneğin artık telefonun üzerine yeni bir iletişim aracı keşfetmeye gerek yok. Telefon ilk önce telsiz telefon olarak geliştirildi, sonra cep telefonlarına dönüştürüldü ve son olarak da insanlık tarihinde yeni bir çığır açan akıllı telefonlara dönüştü.
Akıllı telefonlar aslında insanı dünyaya bağlayan mobil ağları insanın cebine sığdırması gibi görünse de insanın bütün faaliyetlerini gözetleyen büyük gözü cebinde gezdirmesi de anlamına gelir. Artık insanın her türlü faaliyetlerini gören ve insanı ona göre yönlendiren bir ağ sistemi mevcut. Yani insan adına karar veren bir sistem geliştirilmektedir.
Teknolojik gelişmeler sayesinde bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay hale gelmiştir. Bilimsel araştırma basamaklarının internet ağı sayesinde inanılmaz bir hızda ilerlediğine tanık olmaktayız. Bu gelişmeler neredeyse insanın beynini kullanmasına gerek kalmayacak biçimde ilerlemektedir. Bundan daha da ileri gelişmeler insanın öngörüsünü aşacak bir boyuta ulaşmış durumdadır. Artık sanattan edebiyata, spordan sağlığa, ekonomiden sosyal ilişkilere kadar birçok farklı alanla ilgili insanın yerini alacak sistemler geliştirilmektedir. Devasa kamusal binalarda yapılabilecek birçok faaliyet sadece akıllı telefonlarla yapılabilecektir.
Akıllı telefonlar, kol saatleri ve iç çamaşırlara yerleştirilen aletlerle birçok yaşamsal veriyi kaydetmek mümkün hale gelmiştir. Bazı ilaç firmaları gözlere takılan lenslerle kandaki glikoz seviyelerini ölçmektedirler. Cep telefonları vasıtasıyla günübirlik nabız seviyesi ölçülebilmektedir. Bu tür uygulamaların önümüzdeki dönemlerde daha da artacağı aşikârdır.
Günümüzde teknoloji insanları hacklemiştir. Yani insanı insandan daha iyi bilmektedir. Bu durum insanın özgün karar vermesini etkileyecektir. Çünkü insanı kendisinden bile daha iyi bilen teknolojik aletlerle yönlendirilmeğe başlamıştır. Bu aletler kararlarında insana göre daha az hata yapacaktır. Bütün alternatifleri değerlendiren bu sistemler hataları sıfıra indirgeyebilir.
İnsanın duygusal etkileşiminden tutun da sosyal ilişkilerine, beslenme alışkanlıklarına kadar hemen hemen her şeyi denetleyebilecek bu sistemlerle insan iradesine gerek kalmayacaktır. Örneğin bir kişi evleneceği eşi seçerken karşı cinsten duygusal bir haz alıp almadığına bakar. Ancak bütün fizyolojik aktivitelerini yeni tip teknoloji aletlerin denetimine veren insana bu aletler karşı cinsten ne derece etkilendiğini vücudundaki fiziksel tepkilere göre rapor verecektir. Böylece eş seçiminde daha hatasız seçim mümkün olabilecektir. Vücudundaki biyokimyasal özelliklere etkilere göre vücudun hangi gıdalara ihtiyaç duyduğu ve bu gıdaların ne oranda tüketilmesi gerektiği insana rapor olarak sunulacaktır. Böylece beslenmeden kaynaklanan birçok rahatsızlığın önüne geçilecektir. Hatta oy vereceği siyasi partinin kendi bünyesine ne kadar uygun olup olmadığından tutun da, arkadaşlık ilişkileri kurarken kimlerin kendisiyle daha uyumlu olacağına kadar birçok konuda yen nesil teknolojilerin yönlendirici olacağı beklenmektedir.
Günlük hayatta insan faaliyetlerini zora zokan hemen hemen her şey gelişmiş otomasyon sistemleri sayesinde ortadan kaldırılacaktır. Örneğin trafik sıkışıklığında yaşanan aksaklıklar gelişmiş bir otonomaysan sistemi sayesinde halledilecektir. Bütün araçları takılan bir sistemle trafik sıkışıklığının olduğu yerler belirtilecek ve araçlar sıkışıklığın olmadığı yerler yönlendirilecektir. Bu durumda bütün araçların alternatif bir alana yönlendirilmesi o alanda da sıkışıklığa neden olabilir. Sistem bunun da çözümünü bularak araçların yarısını farklı bir alana yarısını da farklı bir alana yönlendirerek trafik sıkışıklığının önüne geçecektir.
İnsanların veri paylaşımı arttıkça yeni nesil yazılımlarla günlük hayatta daha sağlıklı ve daha başarılı bir döneme geçileceği aşikârdır. Artık bizi bizden daha iyi bilen sistem yazılımları geliştirilmektedir. Büyük bir göz yaptığımız her hareketi hem denetliyor hem de yönlendiriyor. Bu durum insan iradesi artık kullanım ömrünü tamamladı mı sorusunu akla getirmektedir.
Arkadaş seçiminden eş seçimine kadar geniş alanda yönlendirici yazılımlar irademizin sonunu getirecektir. İşin daha da ilginç tarafı yeni yazılımlar hem şiir yazabiliyor hem de müzik besteleyebiliyor. Üstelik ilk denemelerinde gayet başarılı ürünler ortaya çıkardılar. Günlük hayatta insan uğraşılarını hemen hemen ele alacak bir işletim sistemi geliştirilmektedir. Bu durum çok ciddi bir işsizler ordusu ve yetenekleri hızla körelen bir insan neslini ortaya çıkarabilir. Üstelik yeni nesil yazlımlar bilimsel birçok aktiviteyi insandan daha başarılı yapabilecek konumdadır. O zaman gelecekte insanların fizik, kimya, biyoloji ve matematik gibi temel bilimleri öğrenmesine gerek kalmayacaktır.
Cep telefonlarıyla bünyemizi ele geçirmeye başlayan yeni nesil teknolojiler ilerde insanların daha başarılı verimli işleri yapmasına neden olabilir. Ancak iradesi elinden alınan insan gelecekte ne kadar özgür olabilir?