Coğrafya insan hayatının şekillendiği bir alandır. İnsanların karakteri büyük bir oranda yaşadığı coğrafyaya göre şekillenir. Coğrafi şaftlar insan temelli başlayarak toplumların yapısını da şekillendirebilir. Bu nedenle gelenek görenekler, inanışlar ve toplumsal normlar coğrafyanın izlerini taşıyabilirler. Türk tarihi de, Türklerin yaşadığı coğrafyanın derin izleriyle kaplıdır. Her şeyden önce Türkleri mücadeleci kılan yaşadığı coğrafyanın zorluklarından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Türklerin yaşadığı çevrenin oldukça elverişli şartlara sahip olması da onu koruma duygusu nedeniyle Türklerin mücadeleci yönlerini geliştirmiştir.
Bu yazımızda, tarihi algı biçimlerimizden kaynaklanan bazı sıkıntıların günümüz olaylarındaki aksaklılara neden olduğu gerçeğinden hareket edilecektir. Bir kere Türk tarihi 600 yıllık veya 1400 yıllık bir tarih değil, en az 10.000 yıllık bir tarihtir. Tarihi ideolojik veya inanç boyutunda kesintiye uğratmak bilimin doğasına aykırı olduğu gibi milleti oluşturan tarih birliği vasfına da ihanettir. Bu durumu ilk anlayan büyük önder Atatürk’tür. Aslında O’nun öngörüleri çağımızın çok ilerisinde olduğu gibi, öngörülerinin temeli de bizim tarih algımızın göremeyeceği kadar derin ve köklü bir yapıdadır. Atatürk’ün, “Anadolu 7000 yıllık Türk beşiğidir” Anadolu’daki Türk varlığının Malazgirt Meydan Savaşından çok öncelere dayandığını göstermektedir. Tarihimizde aradığımız kahramanlar sadece birkaç yüzyıllık gerilerde değil binlerce yıl öncesinde yer almaktadır. Sanılanın aksine tarihi kahramanlarımız sadece erkeklerden ibaret değildir. Tarihe damga vurmuş çok önemli kadın kahramanlarımız da bulunmaktadır. Bu kahramanlardan biri Kafkaslar’da yaşamış Tomris, diğeri ise Ege tafralarında yaşamış Artemisya’dır.
Tomris, Hazar gölünün günbatısı yönünden Kafkasları içine alan uçsuz bucaksız bir ovada kurulmuş Massaget’lerin prensesidir. Massaget’ler, kocasının ölümünden sonra tahta geçmiş olan bir kraliçe Tomris tarafından yönetilmekteydi.
Perslerin imparatoru Kiros, Tomris’e elçiler göndererek kendisiyle evlenmeyi çok istediğini bildirdi. Ama Tomris biliyordu ki, onun asıl istediği kendisi değil, Massaget krallığı idi. Bu yüzden evlenme isteğini geri çevirdi. Kiros, istediğini kabul ettiremeyince ordusunu Aras nehri üzerine sürdü ve orada savaş hazırlıklarına başladı. Bunun üzerine Tomris, Kiros’a elçiler göndererek açıkça meydan okudu. Bunun üzerine Kiros,Tomris’e geri çekilmesini, çünkü ırmağı kendisinin aşacağını ve ona karşı yürüyeceğini bildirdi. Tomris, başta yaptığı öneriye uyarak geri çekildi, Kyros, krallığın yönetimini oğlu Kambyses’e bıraktı, Kroisos’u da ona emanet etti ve eğer Massaget’lere karşı açtığı sefer kötüye dönerse, onu elden geldiğince hoş tutması için sıkı emir verdi; bu emri verdikten sonra onları ülkesine gönderdi, kendisi de ordusuyla birlikte ırmağı aştı.
Kiros bir savaş hilesi düşündü. İlk önce arkerlik yeteneği zayıf genelde ayak takımından olan bir birliği Tomris’in üzerine gönderdi. Tomris’in oğlu Spargapises, ordunun üçte birlik kuvvetiyle Kiros’un çapulcu birliğinin üzerine yürüdü. Onları kısa sürede bozguna uğrattı ve zafer sarhoşluğuna kapılıp eğlenceye koyuldu. Bunu gören Kiros ani bir baskınla Tomris’in oğlunu esir aldı.
Kraliçe Tomris, ordusunun ve oğlunun başına gelenleri öğrenince Kiros’a bir haberci saldı ve çok sert bir mesaj gönderdi: “Kana doymayan kanlı katil Kyros, bu başarıyla şişinme; bu zaferi, içtiğiniz zaman sizin de aklınızı başınızdan alan, damarlarınıza indiği ölçüde ağzınıza kötü sözler çıkartan üzüm kazandı. Bu zehirdir diyorum, seni hilebazlıkla oğlumun efendisi yapan; bu güçlerin ölçüştüğü savaş değildir. Bak şimdi sana güzel bir öğüt vereyim, beni dinle, oğlumu bana geri ver, bir şeyler karıştırmadan çık git bu topraklardan, Massaget ordusunun üçte biri üzerinde kazandığın kaba zaferle yetin. Ama eğer bu dediğimi yapmazsan, Massaget’lerin efendisi olan Güneş adına ant içerim ki, kan dökmeye doymayan adam, seni ben kanla doyuracağım.”
Elçinin bu sözlerini Kiros önemsemedi. Kraliçe Tomris’in oğlu, Spargapises bağları çözülüp elleri serbest kalınca, hemen kendini öldürdü. Tomris, oğlunun öldüğünü öğrenince bütün kuvvetlerini topladı, Kiros’un üzerine yürüdü. Uzun süren kanlı çatışmanın sonunda Tomris, Kiros’un birliklerini bozguna uğratıp Kiros’u ölü ele geçirdi. Böylece Tomris dönemin şartlarına dünyanın en güçlü ordusunu yenilgiye uğratmış oldu.
Bu savaş günümüzde kadını eksik veya yetersiz gören anlayışa verilecek en güzel cevaplardan biridir. Kadını ikinci sınıf yerine koyan anlayışın hüküm sürdüğü toplumlar asla ama asla Tomris gibi karhamalar çıkaramazlar.
Gelelim şimdi Anadolu’da çıkan güçlü kadın karakterlerinden ikincisi olan ARTEMİSYA’ya… Artemisya tarihte bilinen ilk kadın amiraldir ve Karya denilen Dalaman Çayından başlayıp Aydın’ı kapsayan yerin prensesidir. Kayra’nın ilk başkenti Milas’tır. Sonrasında ise Halikarnassos (Bodrum) başkent ı olmuştur. Kayra denizcilikte çok ileri bir toplum haline gelmişti ve ana erkil bir yapıda Kadınlar tarafından yönetilmiştir. Kayralıların Türk kökenli olacağı konusunda iddialar bulanmaktadır. Bu iddiaların temeli Kayralıların Etrüslerden geldiği iddiasıdır. Ünlü tarihçi Heredot’a göre Etrüskler Anadolu’dan (Lidya) İtalya’ya göç etmişlerdir, bunun yanı sıra pek çok tarihçi de Etrüskler ile özellikle Truva başta olmak üzere Anadolu uygarlıklarının âdetleri arasında bağ kurmaktadır. Bu sebeplerden dolayı Etrüsklerin kökeninin Küçük Asya yani Anadolu uygarlıklarına dayandığını savunurlar. Dolayısıyla Etrükslerin Türk kökenli olması Kayralıların Türk olduğu kanısını güçlendirmektedir. Şayet Türk olmasalar bile bizim coğrafyada yaşamış ve bu coğrafyaya iz bırakmış bir toplum olmaları nedeniyle bizi yakından ilgilendirmektedir.
M.Ö. 480 yılında Kayralıların kralı ölmüştü. Kralın oğlunun yaşı küçük olduğu için ülkeyi Artemisya yönetmeye başlamıştı. Artemisya girişken bir ruha ve erkekçe bir korkusuzluğa sahip bir kadın olarak anılıyordu. Artemisya, Lygdamis’in kızıydı. Baba tarafından Bodrumlu, ana tarafından Giritliydi. Büyük Pers kralı Xerxes’in Yunanistan seferine amiral olarak katılmıştır. Beş gemi ile savaşa katılmıştı. Gemileri ve savaşçıları çok ünlüydü. Pers kralına en iyi fikirler veren oydu.
MÖ.480 yılında Persler ve Yunanlılar arasında tarihte bilinen ilk deniz savaşı olarak anılan Salamis Savaşı yapıldı. Yunanlılar Salamis adası yakınlarına çekildikten sonra Pers donanmasına karşı üstün geldiler. Pers gemilerinin hepsi batırıldı. Savaşı kıyıdan izleyen Pers kralı Xerxes Yunanistan’ı terk etmek zorunda kalmıştır. Beş gemisiyle Pers donanmasına katılan Artemisia, kahramanca savaşarak bu savaşta hiçbir kayıp vermeden Yunan donanmasını yarıp geçmeyi başarmıştır. Dönemin şartları değerlendirildiğinde Pers ordusunun tamamen yok olmasına karşın Artemisya’nın kayıp vermeden çekilmesi önemli başarıdır.
Anadolu tarih boyunca hep mücadele ve savaş alanı olmuştur. Anadolu da pek çok kahraman, komutan ve devlet adamı çıkmıştır. Bunlar içerisinde en önemlisi ve en sonuncusu Mustafa Kemal Atatürk’tür. Atatürk’ün verdiği ulusal kurtuluş savaşının dünyada eşi benzeri yoktur. Atatürk’ün karakterini en iyi betimleyen kavram bağımsızlıktır. Ulusların, devletlerin bağımsızlığının temelinin bireyin bağımsızlında olduğuna inanmaktadır. Bu denenler Atatürk mücadelesinin büyük bir bölümünü bireylerin bağımsızlığı esasına göre yapmıştır. Bireylerin bağımsızlığında ise en önemli ayak kadınların bağımsızlığıdır. Atatürk Türk kadının bağımsızlığı tekrar elde etmesi için çk yoğun bir mücadele gerçekleştirmiştir. Aslında Atatürk’ün amacı kadınlarımızı Artemisya ve Tomris gibi güçlü bireyler haline getirmekti. Türk kadınını öven ona itibar kazandırmaya çalışan onlarca sözünde büyük önderin bu mücadelesini bulmak mümkün olmuştur.
Kadına değer veren toplumların medeniyet seviyesinde ne durumda olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin en ihtişamlı dönemi hiç şüphesiz ki Atatürk dönemidir. Ancak Cumhuriyet tarihimize baktığımızda hiçbir dönem kadınlarımız Atatürk dönemi kadar hak elde edememişlerdir.
Tomris ve Artemisya örnekleri de göstermektedir ki kadın asla eksik yaratılmamıştır. Kadının aklı kısa değildir. Bilakis kadının aklını kısa görenlerin aklından şüphe etmek gerekir. 20. Yüzyılın en büyük lideri Atatürk, kadının değerini anlayan sayılı liderlendendir. Bu da bize verilmiş bir ödevdir. Toplumlumuzun temeli kadındır..
Tarihin tozlu sayfaları arasında kalmış, Massagetlerin Kraliçesi “Tomris’i anlamak Türk tarihinin kökeninde kadınların ne kadar önemli bir ere sahip olduğunu idrak etmemizi sağlayacaktır. . Massagetlerin İskitlerin (Skythler) bir kolu olduğu gibi bir Azeri aşireti olduğu iddiaları da bulunmaktadır. Bu durum da Massagetlerin Kraliçesi Tomris’in Türk kökenli olduğunu kanıtlamaktadır. Bir taraftan günümüzden 2545 yıl öncesine yani M.Ö. 529 yılında dönemin şartlarında dünyanın en güçlü devleti olan Perslere diz çöktüren Tomris, diğer taraftan da dönemin en güçlü devletlerine diz çöktüren Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihe iz bırakan özelliklerine bakmakta fayda vardır.
Tomris, eşini kaybettikten sonra tek uğraşı oğlu Spargapises’in eğitimi olmuştu. Oğlunu bir an önce ülkeyi yönetecek kıvama getirme gayreti içerisindeydi. Anca ülke yönetimini de aksatmadan gelişmeleri yakından takip etmekteydi. O dönemde ülke için en büyük tehdit olan Pers Ordusu’nun Aras Nehrine doğru ilerlemesi Tomris’i harekete geçirdi.
Kendi ordusunun kurmaylarıyla yapılan toplantı sonucunda Perslilere barış teklif etme kararı çıkmıştı. Şimdi ise bir metin yazması ve Perslilerin Büyük Kralı Kiros’a yollaması gerekiyordu. Bu metni yazarken en ufak korku ibaresi olmamalıydı. Hem cesur bir metin olmalı hem de barışa razı edici bir tarz kullanmalıydı. Aklında onlarca fikir uçuşuyordu ama bu fikirlerden en öne çıkanı Kiros’un evlilik teklifiydi. Kiros’un bilmem kaçıncı eşi olup ülkesini Kiros’un eline verirse halkını büyük bir kırımdan kurtarabilirdi. Kiros’un Babillilere yaptıkları ortadayken böyle bir fedakârlık yapmalı mıydı? Ancak az sonra bu düşünce uçup gitti. Çünkü bunun bir hile olduğu besbelliydi. Şu anda savaşarak belki ölmek vardı evet ama diğer türlüsü sadece Kiros’un inisiyatifine kalacaktı.
Bunun üzerine yazıcılarını çağırttı ve Pers imparatoru Kiros’a açıkça meydan okuyan bir mektup yazdırttı. Tomris’in ültimatomundan sonra Pers ordusu Aras’ın öbür yanına geçti ve ordugâh kurdu. Kiros, ordususun önüne çapulcu takımını koydu ve asıl vurucu gücü nehre doğru geri çekti. Amacı Massaget’leri yani Tomris’in ordusunu bu çapulcu takımıyla o yoracak sonra da asıl vurucu güçle üstlerine yürüyüp işi bitirecekti.
Savaş hazırlıkları artık bitmişti ve son hazırlıklar için tüm komutanlar kraliçe çadırında toplanmıştı. Tomris arkadaşları ve komutanlarıyla vedalaştıktan sonra ordunun önüne çıktı ve şanına yaraşır bir konuşma yaptı. Konuşmasında bu hat aşılırsa geride bekleyen annelerin ve kızların uğrayacağı tecavüzleri, erkek çocukların hadım edilip Pers saraylarında köle olacağını bir bir anlattı. Haksızda sayılmazdı. Persliler içinde en yaygın ticaret küçükken iğdiş edilen erkek çocukların yüksek paralarla satılmasıydı. Ele geçirilen topraklardan köleleştirilen insanlarla bu iş bir sektör haline getirilmişti.
Massaget ordusunun üçte biri Tomris’in oğlu Spargapises önderliğinde saldırıya geçti ve ordu bu ilk savaştan büyük bir galibiyetle ayrıldı. Ancak bu Perslilerin bir tuzağıydı ve asıl ordularıyla saldıra geçip Spargapises’i esir aldılar. Spargapises bulduğu ilk fırsatta canına kıydı. Bu haberi alan Tomris derin bir kedere boğuldu. Sonra ordusuyla Pers ordusunun üzerine yürüdü ve Aras nehri kıyısında Kiros’un ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Bir kadının, bir annenin gerektiğinde ne kadar güçlü olabileceğini anlatan bu hikâyeden günümüze geldiğimizde fikren binlerce yıl öncesine göre daha yobaz düşüncelerin hala yaşadığına tanık olmaktayız.
Bir kere kadın eksik yaratılmamıştır. Eksik olan bilinçtir, şuurdur, vicdandır ve insaniyettir. Kadını ikinci plana atmak en büyük insanlık düşmanlığıdır.
Hayatını savaş meydanlarında geçirmiş ve her bulduğu fırsatta ülkesinin kalkınması için olan üstü çaba harcayan Mustafa Kemal Atatürk, Türk kadınına haklarını vermek için birçok atılama imza atmıştır. Atatürk’ün “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, yükselmeye layıksın.” sözü tarihe ışık tutacak bir sözüdür. Türk kadının değerini anlaması onun binlerce yıllık tarih birikimine sahip çıktığının bir göstergesidir. Atatürk kadınlarımızı kilitlendiği kafeslerinde kurtarıp onları binlerce yıl öncesindeki layık olduğu yere topluma eşit ve hür birey olduğu yere geri göndermiştir.
Atatürk’le kadın cariye, köle ve görevi sadece kocasını memnun etmek olduğu anlayıştan kurtulmuştur. Atatürk Türk kadının içindeki Tomris ruhunu tekrar diriltmiştir. Bu nedenle kadınlarımız kendi kimliklerini sadece 600 yıllık tarih birikimine göre değil de binlerce yıllık birikimlerine bakarak bulmak zorundalar..
Ebedî Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da yaktığı bağımsızlık meşalesinin ışığında, “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” anlayışıyla yürütülen Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlandırılmasının ardından, bir ulusun yeniden dirilişinin simgesi olarak hayat bulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuştur.
Bir millete, yitirmek üzere olduğu özgüveninin ve ulus bilincinin yeniden kazandırılması, bütün imkânsızlıklara rağmen verilen İstiklal Savaşı’nın zaferle sonuçlandırılması, yönetimde egemenliğin kayıtsız şartsız millete verilmesi ve her şeyden önemlisi; modern hukuk kurallarına dayanan çağdaş ve laik bir devletin tüm kurumlarıyla inşa edilmesi gibi başarıları, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü çağdaşları arasında farklı ve ayrıcalıklı bir konuma yükseltmiştir.
Gazi Mustafa Kemal’in kişiliği Türk milletinin binlerce yıllık birikimini sembolü olmuştur. Yüce milletimizin bağımsızlık tutkusu, cesareti, merhameti ve insan sevgisi Gazi’nin kişiliğinin en belirgin unsurlarıyla Türk milletinin şan ve şerefle dolu tarihi Mustafa Kemal’in kişiliğinde en büyük rol modeli oluşturmaktaydı.
Mustafa kemal iyi bir komutan olmasının ötesinde iyi bir insan olma vasfını da üzerinde bulundurmaktaydı. Merhameti, insan sevgisi ve duygusal yönüyle her kesimden insanın gönlünü alacak yüce bir birikime sahipti. Yaşadığı dönemde çok büyük takdir kazanan Atatürk’ün günümüzde acımasız hakaretlere varan şekilde eleştirilmesi eğitim sorununu gündeme getirmektedir. Başka bir ifadeyle Atatürk zamanında yaşamış, onun yanında bulunan insanların her türlü takdirine karşılık, onların üniversite mezunu torunları Atatürk’e kin kusmaktan geri kalmıyorlar. Atatürk’ü en iyi anlayanlar O’nun zamanında yaşayanlar mı, yoksa bir takım meczupların uydurma hikâyelerinden oluşan kitapları yazan din tüccarları mı?
Günümüzde Atatürk’e atılan iftiralara karşı verilecek en iyi cevap Atatürk zamanında yaşamış insanların anıları olacaktır. Binlerce anıdan 1978’de 92 yaşında vefat eden Kayseri’nin Üzerlik köyünde yaşamış Paşa Hoca olarak anılan Mustafa TUNÇ’un anılarını paylaşmak işitiyorum.
Mustafa TUNÇ, birinci dünya savaşı başlayınca babası Habip ile gelen seferberlik emrine uyarak askere gidiyorlar. Babası ile Sivas’a ulaşıp birliklerine dağılıyorlar. Daha sonra babasının şehit haberi kendisine ulaşıyor. Sivas’tan Erzurum’a giden Mustafa TUNÇ Kazım Karabekir Paşa’nın birliğinde Ermenilerle savaşıyor ve uzun bir süre Erzurum’da asker olarak kalıyor. 30 Ekim 1918 Mondros ateşkes antlaşması ile Osmanlı devleti yenik sayılıp ordularının dağıtılması maddesine itiraz eden Kazım Karabekir Paşa’nın birliğinde kalmaya devam etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan Türk kurtuluş savaşının en önemli adımı kongreler dönemidir. Mustafa Kemal, doğu illerinin güvenliğini sağlamak ve direniş cemiyetlerini birleştirmek için Erzurum’a geliyor. Orada kongre toplanıyor ve Kurtuluş savaşının ana düşüncesi ilan ediliyor. Doğuda sağlanan birliğin bütün yurtta sağlanması için Atatürk Sivas’a hareket etme kararı alıyor. Atatürk’ün yanında koruma olarak verilen Mustafa TUNÇ, O’nunla Sivas’a kadar geliyor. Atatürk’ü yakından görme tanıma fırsatı bulan Mustafa TUNÇ, ömrünün sonuna kadar Atatürk’e büyük bir sevgi ve saygı besleyecektir.
Atatürk’ün yanında bulunduğu dönemlerde Mustafa TUNÇ’un etkilendiği ve hiç unutamadığı bir hadiseyi paylaşmak istiyorum. Atatürk’ün bir plaktan sürekli Yemen Türküsü ’nü dinleyip ağlaması Mustafa TUNÇ’u çok derinden etkilemiştir. Yemen Türküsü’ nü her dinlediğinde Atatürk’ün beni askerimin “Yemen çöllerinde ne işi var?” demesi ağlaması Mustafa TUNÇ’un içinde ömür boyu hiç unutamadığı bir anı olarak kalmıştır. Aradan neredeyse 100 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen hayat kaynağımız, bağımsızlığımızın nedeni Atatürk’ün sorduğu soruyu soruyoruz? Türkülere konu olan Yemen çölündeki dava kimin davasıydı? Vatan bunun neresindeydi?
Hayatının önemli bir bölümünü savaşlarda cephede geçirmiş, binlerce ölü ve yaralı görmüş Mustafa Kemal’in Yemen’de şehit olan askerlerimiz için gözyaşı dökmesi çok anlamlı bir anıdır. Yaşadığımız her olumsuzluğu Atatürk’e yüklemeye çalışanlar acaba biliyorlar mı hiç O’nun bu merhametli halini.
Atatürk’ümüzü içlendiren, ağlatan Yemen Türküsü ile yazıma son verirken O’nun aziz hatırasına sahip çıkmanın onurunu yaşıyorum.
Havada bulut yok bu ne dumandır
Mehlede ölüm yok bu ne figandır
Şu yemen elleri ne de yamandır
Ah o yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Burası Huş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir
Kışlanın önünde redif sesi var
Bakın çantasında acep nesi var
Bir çift kundurayla bir al fesi var
Kışlanın önünde üç ağaç incir
Kolumda kelepçe boynumda zincir
Zincirin yerleri ne yaman sancır
Kışlanın önünde sıra söğütler
Zabitler oturmuş asker öğütler
Yemen’e gidecek bu Koçyiğitler
Ah o yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Kışlanın ardını duman bağladı
Analar babalar kara bağladı
Yemen’e gidene herkes ağladı
Kışlanın ardında yüzüyor kazlar
Ayağım ağrıyor yüreğim sızlar
Yemen’e gidene ağlıyor kızlar
Kışlanın ardında bir kırık testi
Askerin üstüne sam yeli esti
Gelinlik tazeler umudu kesti
Burası Huş’tur havası hoştur
Giden gelmiyor acep ne iştir
Osmanlı devletinin son dönemlerine damgasını vuran önemli isimlerden bir de Enver paşadır. Enver paşanın hayatı oldukça hareketli geçmiştir. Askeri okulda başarılı bir öğrenci olmuş ve harp okulunu derece ile bitirmiştir. Gençlik yıllarında siyasetle yakından ilgilenmiş ve günlük siyaseti yönlendirebilecek faaliyetler içerisine girmiştir. Askeri bilgisi iyi olmasına rağmen hırslı ve aceleci oluşu nedeniyle ciddi bir askeri başarı elde edemediği gibi etkisi günümüzde bile hissedilen büyük hezimetler yaşamıştır. Komitacılık faaliyetlerini başarılı yürüten Enver Paşa, siyasette elde ettiği birçok başarıyı komitacılık sayesinde gerçekleştirmiştir. Hırslı olduğu kadar çok zeki bir olan Enver Paşa’nın büyük devletlerle oynadığı siyasi oyunlar ancak günümüzde daha iyi anlaşılmaktadır.

Bakan savaşanları sonrasında Enver paşa, Bab-ı Ali baskını ile devlet işlerinde söz sahibi olmuştur. Kendine tamamen sadık Mahmut Şevket Paşanın sadrazam yapılmasıyla Enver Paşa, her istediğini yaptırma fırsatı elde etmiştir.
Birinci dünya savaşı öncesinde devletler arası ittifaklar kurulmaya başlanmıştı. O dönemde Osmanlı yöneticileri de yalnız kalmamak korkusuyla biran önce güçlü devletlerle ittifak kurma arayışına girmişlerdi. İlk önce İngiltere ve Fransa ile ittifak kurma girişimleri olmuş, sonuç alınamayınca Enver Paşa’dan itibaren Almanya ile ittifak girişimleri başlamıştı. Almanya, ilk etapta Osmanlının ittifak isteğini geri çevirmişti.
Osmanlının son dönemlerinde yöneticiler büyük bir savaşın çıkacağını öngördüklerinden İngiltere’ye iki adet gemi sipariş etmişti. Savaş gemileri Reşadiye ve ondan biraz daha büyük olanı Sultan I. Osman’dı. Bu gemiler çok güçlü gemilerdi. Sultan I. Osman diğer bütün gemilerden daha fazla silah bulundurma kapasitesine sahipti. Bu gemilerin ücretlerini Osmanlı Devleti peşin olarak ödemişti. Osmanlının son döneminde, devletin borç batağında kıvranıyor, halk da fakir düşmüştü. Bu dönemde dünyanın en modern gemilerinin satın alınması çok önemli bir olaydır. İngiltere 1913 yılında gemileri kendi tersanelerinde yapmalarına karşın Osmanlı’nın gemiler için modern limanlara sahip olmaması gerekçe gösterilerek gemiler teslim edilmedi. Bunun üzerine İngiliz deniz misyonu şefi Amiral Sir Arthur H. Limbus, Osmanlıya İngiliz şirketlerince rıhtım yapılmasını sağlamıştı. Amiral Limpus, 27 Temmuz 1914’de Sultan I. Osman gemisini karşılamak üzere Çanakkale’ye gelmişti. Bahriye nazırı Ahmet Cemal bu dönemde bir donanma haftası düzenlemişti.

Gemilerin Osmanlı için ne kadar önemli olduğunu Churchill çok iyi biliyordu. Ona göre Osmanlının böyle iki modern gemiye sahip olması bir başlangıç olabilirdir. Böylece Osmanlı Devleti Karadeniz, Ege ve Akdeniz’deki üstünlüğü tekrar elde edebilirdi. Ayrıca yaklaşmakta olan bir savaş durumunda Osmanlı’nın bu gemilerle ne yapacağını kestirmek güçtü. Londra deniz Kuvvetleri bakanı 27 Temmuz 1914’de yapımı tamamlanan Gemileri Osmanlıya vermemeyi kabul etti. Bu kararın alınmasında Churchill’in etkisi büyüktür ve karar gizili tutulmuştur. İngiltere gemileri vermeyeceğini ancak 3 Ağustos 1914 günü açıklamışlardır.

Diğer taraftan Enver paşa 28 Temmuz 1914 günü Almanya ile Osmanlı arasında bir ittifak taslağı hazırlayarak Berlin’e gönderdi. Yapılan görüşmeler sonunda Almanya, Osmanlı topraklarının savunma yükümlülüğünü almıştır.
1970 yılında ilginç bir gerçek, alman diplomatik arşivlerini inceleyen bir araştırmacı tarafından ortaya çıkmıştır. Buna göre Enver ve Talat Paşa 1 Ağustos 1914’de Alman Büyükelçi Von Wangenheim’a dünyanın en güçlü savaş gemisi Sultan I. Osman’ı vermeyi önermiştir. Konuyu tekrar gözden geçirecek olursak, İngiltere’nin savaş gemilerini vermekten vazgeçtiği tarih 27 Temmuz, Enver Paşa’nın Almanya ile müttefik antlaşması görüşmelerinin başladığı tarih bir gün sonra 28 Temmuz ve Enver paşanın Almanya’ya savaş gemilerini vermeyi teklif ettiği tarih de 1 Ağustos 1914’tür. İngiltere’nin gemileri vermeyeceğini açıkladığı tarih 3 Ağustos 1914 idi. Yani Enver Paşa İngiltere’nin gemileri vermeyeceğini önceden biliyordu. Almanya’ya ise zaten alamayacağı gemileri vermeyi taaddüt etmiştir. Bu durum Almanları çok sevindirmiş ve Osmanlı ile ittifak anlaşması imzalayarak Osmanlı topraklarının korumasını üstleniştir.

15 Ağustos 1914 günü İngiliz istihbaratına gelen raporlarda, Alman deniz kuvvetleri komutanlarının yaşamsal önemdeki Sultan I. Osman Gemisini heyecanla beklediklerini yazmaktadır. Ayrıca Churchill’in bu gemiye el koymasıyla büyük bir düş kırıklığına uğradıkları belirtilmiştir.
İngiltere de yıllar sonra Almanya ile Osmanlı arasında 28 Temmuz 1914 ittifak antlaşması görüşmelerinin başladığını öğrenmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla Enver Paşa hem İngiltere’yi hem de Almanya’yı aynı anda kandırmıştır. İşin ilginç tarafı ise dünyanın bu iki büyük gücü aldatıldıklarını yıllar sonra anlayabilmişlerdir.
Dünyada çok başarılı komutanlar olmuştur. Ancak yoktan bir ordu meydana getirip emperyalizmi dize getiren komutan yoktur. Dünyada çok başarılı siyasetçiler olmuştur. Ancak halkı yüzyıllarca taassup altında yaşayıp halkını çağdaşlaşma hareketinin içine sokan ve şeriata karşı başarı kazanan bir siyasetçi yoktur. Dünya’da çok iyi ekonomistler çıkmıştır. Ancak yüzlerce yıl yoksulluktan, savaştan ve borçlar altında ezilen bir halka ağır sanayi hamleleri yaşatan, dışardan borç almadan kalkınma sağlayan bir ekonomist yoktur. Dünyada çok iyi eğitimciler olmuştur. Ancak yüzyıllarca unutulan, cahil bırakılan bir halka aklın ve bilimin ışığında modernleşme hedefi koyup, okuma yazma oranlarının %7’lerde olduğu bir halka başöğretmenlik yapan bir lider yoktur. Bunların hepsini gerçekleştiren tek lider Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu kadar çok yönlü ve bu kadar başarılı bir liderin dünyada başka bir örneği yoktur.

Mustafa Kemal özel yeteneklere sahip birisidir. Ancak sadece yeteneklerinin ardına sığınmamış kendini geliştirmek için de azami bir gayret içerisinde olmuştur. Örneğin Ray Brock’un Hayalet Süvari kitabında Mustafa Kemal’in daha 14 yaşında askeri okula başladığı yıllarda okul kütüphanesindeki bütün kitapları okuduğu gibi Napolyon’un savaş stratejileriyle ilgili kitabını yedi kez okuduğunu anlatmaktadır. Okumak, Mustafa Kemal’in hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Katıldığı ya da yönettiği savaşların en zor dönemlerinde bile kitap okumayı ihmal etmemiştir. Örneğin Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler kitabında, Mustafa Kemal’in Sakarya savaşının en zor anında gece Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanını okuduğu ve yakın arkadaşlarına bu romanı tavsiye ettiğini yazmaktadır. Sakarya savaşı gibi ölüm-kalım mücadelesinin olduğu bir dönemde bile kitap okumaya fırsat bulması çok manidardır.

Mustafa Kemal, sadece kitap okumakla kalmamış dönemin en büyük bilim insanlarını meşhur Çankaya sofralarına çağırmış ve hiç bıkmadan büyük bir iştahla onları dinlemiştir. Gittiği yerlerde çok iyi gözlemci olmuş, özellikle tarihsel ve kültürel eserlere büyük bir ilgi göstermiştir. Mustafa Kemal’in, okumaları ve araştırmaları sayesinde bilgi seviyesi öyle bir yükselmiş ki, şu iddialı sözü söyleyebilmiştir. “İncelediğim bütün filozoflar arasında insanlığın sorunlarına gerçekçi çözümler üretecek birisine rastlamadım.” Bu cümleyi şöyle yorumlayabiliriz: Mustafa Kemal, dönemindeki bütün filozofları inceliyor ama, kendi bilgi birikiminin üzerinde birine rastlayamıyor.
Mustafa Kemal’in üstün yeteneklerinin oluşmasında; azmi, cesareti ve kararlığının altında her şeyden önce kendine güven duygusu yatmaktadır. İnandığı bir şey için hiç tereddüt etmeden hareket etmesi o’nun özgüven sahibi olmasıyla ilgilidir. Örneğin, Çanakkale’de İngilizler’in çıkarma yapacakları yeri bilip askerlerini, üstlerinin emri olmadan harekete geçirmesi, Mustafa Kemal’in kedine olan güveniyle ilgili bir durumdur.
Atatürk hakkında en kapsamlı araştırmalara imza atan Andrew Mango, Mustafa Kemal’in kendine olan yüksek güvenini onun ölümsüzlük duygusuna sahip olmasına bağlamıştır. Çanakkale savaşında göğsüne şarapnel mermisinin çarptığında, hayatta kalmasını Mango, Mustafa Kemal’in ölümsüzlük duygusunun pekiştirdiğini belirtmiştir. Yine Mango, kitabında Atatürk’e yapılmaya çalışılan İzmir suikastıyla ilgili şöyle bir değerlendirme bulunmuştur: “İzmir suikastı zanlıları yakalanıp Atatürk’ün karşına getirildi. Atatürk, kendi ölümsüzlük düşüncesiyle yüzleşmek zorunda olduğunu hissetti. Hemen belindeki tabancayı çıkarıp zanlıya verdi. Hadi dedi, beni vurmak istiyorsun. Al o zaman şu tabancayı ve beni vur dedi. Tabii zanlı, Atatürk’ü vurmaya cesaret edemedi. Bu durum da Atatürk’ün ölümle yüzleşmesini sağlamış ve Atatürk’ün ölümsüzlük düşüncesini değiştirmemiştir.”

Uzun süren araştırmalar, uykusuzluk, düzensiz beslenme Atatürk’ün sağlığını iyiden iyiye bozuyordu. Sinan Meydan’ın Türklerin Gizli Tarihi kitabında Atatürk’ün 30 saat aralıksız kütüphane kalıp kitap okuması nedeniyle kalp spazmı geçirdiğinden bahsetmektedir. Yine ilginç örneklerden biri de, Atatürk’ün ölümünden birkaç ay önce doktorların, hastalığının iyice ilerlediğini ve bu nedenle 6 ay boyunca sadece yatakta uzanarak durması gerektiğini, hatta oturmasının bile sakıncalı olduğunu belirtmişlerdir. Böyle yaparsa Atatürk’ün birkaç sene daha yaşayacağını açıklamışlardır. Atatürk ise Hatay meselesi gündemde olduğu için yatmayı reddetmiştir. Dünya devletlerinin Atatürk’ün rahatsızlığından yararlanıp, Hatay meselesini kendi lehlerine çevirmelerinin engellemek için, Mustafa Kemal, Adana’ya gitmiş ve ben daha ayaktayım dercesine iki saat boyunca ayakta askeri birliklerin geçişini denetlemiştir. Doktorların altı ay hiç kıpırdamadan yatmasını söylediği Atatürk’ün o zamanın ulaşım araçlarıyla Adana’ya gitmesi ve askeri birlikleri ayakta denetlemesi tam bir çılgınlıktır. Ama Mustafa Kemal’in bu hamlesi Hatay’ın anavatana katılmasını sağlamıştır. Bu ne nedenle Mustafa Kemal, Hatay şehididir.
Atatürk’ün ölümsüzlük inancı gerçekleşmiştir. Atatürk, o kadar baskıya, iftiraya, yalana ve hakarete rağmen hala Türk halkının gönlünde yaşamaktadır. Kendi çağında yaşayan liderlerden hiçbirisi Mustafa Kemal kadar iyi bir intiba bırakmamıştır. Öngörüleri hep gerçeklermiştir. Bu nedenle ölümsüzdür. Mustafa Kemal’in en büyük öngörüsü “Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşayacağıydı.” Bu öngörü Atatürk’ün izinde olanları asla yıldırmamalıdır. Yazımızı “Türkler ansiklopedisi” için yazılan şu mısralarla bitirmek istiyorum:
ŞİMDİ DAHA HIZLI YÜRÜMELİSİN
YORULANA BAKIP ÜZÜLME
YOLUNA ÇIKANA BAKIP UMUDUNU YİTİRME
BUGÜNE KADAR HERŞEY YAZILDI
ŞİMDİ SEN YAZIYORSUN
TARİHİ EN BÜYÜK TÜRKLE
ATATÜRKLE YAZIYORSUN
VE DEDİ Kİ :
“TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR ÖNEMLİDİR”
Mustafa Kemal öncülüğünde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, tam bağımsızlık ilkesine dayanan çağdaşlaşma hedefini benimsemiş milli ve üniter bir devlettir. Yüzyıllardır cahil kalmış bir halkı gelişmiş medeniyetler seviyesine ulaştırma istencine sahip olan Mustafa Kemal, tam bağımsızlığın ancak ve ancak akıl bilim sayesinde gerçekleşeceğine inanıyordu. Mustafa Kemal’in eğitimle ilgili sayısız sözünün arasında şu sözü konumuzu daha anlaşılır kılacaktır: “Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder.”
Atatürk’ün eğitime olan düşkünlüğü bir çocuğun masumluğu ve heyecanı gibi içten olmuştur. Her gittiği yerde mutlaka okulları ziyaret etmiş, derslere girmiş öğrencilere sorular sorarak onların bilgi seviyelerini ölçmüş ve yurt dışına eğitim amacıyla gönderdiği öğrencilerle ayrı ayrı ilgilenmiştir. Yıllarca Atatürk’le silah arkadaşlığı yapmış, kader birliği yapmış İsmet İnönü de Atatürk’ün çağdaşlaşma hedefine uyup köy enstitülerinin kurulmasında onemli katkıları olmuştur.

Köy enstitülerinin kurulması şu sekilde olmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 1935’teki IV. Kurultayı’nda İlköğretimin yaygınlaştırılması amacıyla bir dizi karar alındı. Bunların en önemlisi, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapan köy gençlerinin kısa bir eğitimden geçirilerek kendi köylerinde eğitmen olarak görevlendirilmesiydi. İlk uygulama 1936’da başladı ve 84 köylü genç Eskişehir’e bağlı Çifteler’de açılan bir kurstan sonra köy eğitmeni olarak görevlendirildi. Uygulamanın başarılı olması üzerine kursların sayısı artırıldı, eğitmenlere toprak, tohumluk ve tarım araç-gereci de verilerek bulundukları bölgede tarımsal çalışmalara öncülük etmeleri sağlandı. 1937’de konu daha kapsamlı bir biçimde ele alındı ve Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın hazırlattığı bir program çerçevesinde Eskişehir Çifteler’de (1937), İzmir Kızılçullu’da (1937), Edirne Kepirtepe’de (1938) ve Kastamonu Gölköy’de (1939) deneme niteliğinde dört Köy Öğretmen Okulu açıldı. Edirne’deki okul önce Karaağaç’ta öğretime başladı, sonra Kepirtepe’ye nakledildi.
Bu çalışma Hasan Ali Yücel’in milli eğitim bakanlığını üstlenmesiyle birlikte daha da genişletildi. Başlatılan yeni programın mimarı, dönemin ilköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç oldu. 17 Nisan 1940’ta çıkarılan 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu önceki deneme okullarının enstitüye dönüştürülmesini ve ayrıca 17 yeni köy enstitüsü açılmasını öngörüyordu. Bu okulların her birinin bir çevresi olacak ve bu çevre içinde yer alan illere, nüfusa göre öğrenci kontenjanı ayrılacaktı. Enstitülere, beş yıllık köy okullarını bitirenlerle üç yıllık okulları bitirenlerden iki yıllık hazırlık sınıfını başarıyla tamamlayanlar alınacaktı. Karma öğretim sistemine dayanan enstitülerin öğretim süresi beş yıldı. Öğrencilerin ilk üç yıllık başarı düzeylerine bakılarak en başarılılar öğretmenliğe, geri kalanlar öteki köy hizmetlerine yönlendirilecekti. Okullar aynı zamanda birer tarım işliği, sağlık ocağı olarak işlev görecek, çeşitli tohum ve tarım araçlarının ilk denemeleri buralarda yapılacaktı. 1942 yılında çıkarılan 4274 sayılı Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu’yla Enstitüler sağlam bir yapıya kavuştu. (Dr. Necdet Aysal, Anadolu Aydınlanma Hareketinin Doğuşu: Köy Enstitüleri)
Dünyada birçok ülkeye model olan köy enstitüleri Atatürk’ün hayaliydi. Köy enstitüleri sadece bir eğitim kurumu değildir. Bu kurumların içeriğinin çeşitliliği günümüz dünyasında geri kalmış toplumların bile sorunlarını giderecek bir yapıdadır.

Ümmetten ulusa giden yolda köy enstitüleri, Türk halkını teba olmaktan çıkarıp sorumluluk bilincine sahip birey yapacak eğitim merkezleridir. Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu yıllarda halkın okuma yazma oranlarının yüzde onlara bile ulaşamadığı düşünülürse, köy enstitülerinin ne kadar önemli bir görev üstlendiklerin daha iyi anlayabiliriz.
Osmanlı devleti zamanında bazı şehirlerde özellikle son dönemlerinde bir takım okulların açıldığını görmekteyiz. Ancak, kırsal kesimlerde okullaşma hiç yoktu. Eğitim sadece belirli kentlerde yapılmaktaydı. Cumhuriyetin ilk yıllarında, halkın %70’i kırsal alanlarda yaşıyordu. Yani halkın 2/3’üköylerde yaşıyordu ve köylerde okul yoktu. Kırsal kesimlerdeki eğitim durumunun ivedilikle çözülmesi için köy enstitülerini kurulmasına karar verildi. Okulların kuruluş yerlerine bakıldığında, tarım için geniş arazilere sahip köylerin yanında kurulduklarını görmekteyiz. Okullar yatılı okul olduğundan, özellikle tren istasyonlarına yakın alanlarda köy enstitülerin kurulduğunu görmekteyiz.
Toplam 21 bölgede kurulan bu okullarda ilk başlarda akademik bir eğitim yerine daha çok uygulamaya dönük bir eğitim verildiğini görmekteyiz. Bu nedenle okullarda ´´iş için, iş içinde eğitim” sloganlarından hareket edilerek eğitim faaliyetleri yapılmıştır. Okul yerleşkelerinde, atölyeler, tavuk çiftlikleri, yatakhane, spor salonları, tiyatro salonları, uygulama bahçeleri, fırın, hamam, revir ve lojmanlar bulunmaktaydı. %50 temel eğitim, %50 uygulamalı eğitim yapılmaktaydı.
1940-1946 döneminde 15000 dönüm arazi, köy enstitüleri tarafından tarıma kazandırılmıştır. Aynı dönemde bu okullarda 750 bin fidan dikilmiştir. 12 bin dönümlük alanda bağ-bahçe yapılmıştır. Ayrıca, 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santrali, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane ve 100 kilometre yol yapılmıştır. Uygulama bahçeleri için sulama suyu bizzat öğrenciler tarafından getirilmiştir. Günümüzde birçok üniversiteden daha donanımlı bir yapıya sahip olan köy enstitüleri, maalesef günlük kısır siyasi tartışmalara heba edilmiş ve 1954 yılında kapatılmıştır. Her şeyden önce köy enstitüleri milli bir projedir. Yani tamamen ülke gerçeklerine uygun bir yapıdadır. Ülkenin ihtiyaçları ve halkın isteklerini karşılamak esasına dayanılarak yapılan bu güzide kurumlardan kimlerin zarar gördüğü bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Köy enstitülerinin kapatıldığında bu okullarda toplam 1308 kadın, 15943 erkek olmak üzere toplam 17251 köy öğretmeni yetişmiştir. (Nazmi Kal, Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar)
Türkiye’nin kurtuluş savaşı verip yediden yapılanma dönemi olan cumhuriyetin ilk yılları, bütün dünyayı hayretler içerisinde bırakacak eserlerin yapıldığı dönemdir. Bu çalışmalar gerek içte gerekse de dışta bazı çevrelerin çıkarlarını zedelemiştir. Ancak, günümüzde bile okullarımız, öğrencilerden bağış adına para toplarken, köy enstitüleri tamamen kendi imkânlarıyla ihtiyaçlarını karşılayabilmiştir. Aslında köy enstitüleri önemli bir eğitim hamlesi olduğu kadar ekonomik kalkınma modeli durumundadır. Yetiştirdiği binlerce öğrenci ile cumhuriyetin aydınlanma mantığı günümüze ulaşabilmiştir.
Türkçe kökenli olan Balkanlar, sarp, geçit vermez dağlık arazi anlamına gelmektedir. Meriç ve Tuna nehirleri arasında kalan bu engebeli alanı Avrupalı coğrafyacılar jeopolitik bir alan olarak Balkanlar diye nitelendirmişlerdir. Siyasi anlamda ise etnik ve mezhepsel gerilimlerin yüksek olduğu zor bir alan olarak da balkanlar adı kullanılmaktadır.
Bu karışık coğrafyaya en etkili Türk akınları 14. Yüzyıldan itibaren başlamış ve bunu takibenden yıllarda balkanlar yoğun bir Türk yerleşim alanı haline gelmiştir. Türklerin balkanlarda iskânlarına bağlı olarak burada yaşayan yerel unsurlarla çok etkileşim kurulmuştur. Bu durumu Osmanlı devlet idaresinin en üst birimlerinde de görmek mümkündür. Şöyle ki, Osmanlı sadrazamlarının 33’ü Arnavut, 12’si Boşnak, 5’i Hırvat, 7’si Rum ve birer de Hersek’i, Dalmaçyalı, Bulgar ve Sırp kökenliydi.
Osmanlı devletinin batılı devletler karşısında sürekli güç kaybetmesi, Fransız ihtilalinin çıkardığı bağımsızlık ve milliyetçilik akımlarına önlem alamaması yüzünden 19. Yüzyıl Türkler için Balkanlarda felaket yılları olacaktır. 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşından sonra artan Bulgar baskıları ile Türkmen göçleri başlamıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra 200 bin Türk Bulgaristan’dan Edirne’ye göç etmiştir. Daha sonraki dönemlerde Türklerin göçü bir milyonu geçmiştir. Sadece balkan savaşlarının olduğu dönemde göçlerin 440 bine ulaştığı görülmektedir. Bu göçler 19892a kadar devam etmiştir. Böylece Balkanlardaki Türk varlığı baskı yoluyla büyük bir oranda azalmıştır.
1870-71 yılları dünya siyaseti açısından önemli dönüm noktalarıdır. Bu dönemde İtalya ve Almanya’nın yeni sömürgecilik politikaları dünya güç dengelerini derinden etkilemiştir. Devletler arası sömürgecilik rekabeti devletleri büyük ittifaklar kurmaya itmiştir. Büyük güçler arasındaki rekabetin getirdiği boşluğu değerlendiren balkan devletleri Osmanlı devletinin de sorunlarından yaralanarak 1912’de birleşerek Osmanlıya savaş açmışlardır. Böylece Balkan Türklerinin en büyük insanlık felaketini yaşadıkları Balkan savaşları başlayacaktır.
8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesiyle savaş bir anda bütün balkan yarımadasına yayılacaktır. 16 Ekim 1912’de Sırplar Kosova’yı işgal etti. 18 Ekim 1912’de Bulgarlar Osmanlıya saldırdı. 23 Ekim 1912’de Osmanlı birlikleri yunanlıların karşısında manastırın kuzeyine çekildi. 9 Kasım 1912’de yunanlılar Selanik’i ele geçirdi. 13 Ocak 1913’de yapılan Londra konferansında Osmanlı devleti Edirne’nin kaybedilmesini onayladı. 23 Ocak 1913De İttihat ve Terakki Partisi hükümeti kurdu ve Londra konferansının karalarını reddetti. 30 Mayıs 1913’de Londra antlaşmasının imzalanmasıyla I. Balkan savaşı sona erdi.
30 Haziran 1913’de II. Balkan savaşı başladı. Amaç I. Balkan savaşında en kazançlı çıkan Bulgaristan’da pay almaktı. Bu durumu fırsat bilen Osmanlı devleti 12 Temmuz 1913’de Bulgaristan’a savaş ilan etti. Böylece Doğu Trakya’da kaybettiği toprakları geri geldi. 30 Temmuz 1913’de imzalanan Bükreş antlaşmasıyla balkan savaşları sona erdi.

Balkan savaşlarının sonuçları kadar savaşın gidişatında meydana gelen olaylar bakımında değerlendirildiğinde her iki durum da Türkler için tam bir yıkım olmuştur. Bu durumu Çanakkale savaşlarında değerlendiren Mustafa Kemal “İçinizde Balkan savaşlarının utancını yaşamaktansa ölmeyecek kimse yoktur. Eğer öyle düşünmeyenler varsa onları kendi ellerimizle öldürürüz diye tepki göstermiştir.
Balkan savaşlarının bilançosuna bakacak olursak Osmanlı devletinin en çok zarar eden devlet olduğunu görmekteyiz. Osmanlı devleti 50 bin ölü 100 bin yaralı ve 115 bin esir vermiştir. Buna karşılık yunanlılar topraklarını %68 Karadağlılar %62 oranında genişlettiler. Sırbistan topraklarını iki kat daha genişletirken Bulgarlar II. Balkan savaşında yenilmesine rağmen topraklarını %16 genişletmiştir.
Balkan savaşlarının Osmanlı devleti tarafından kaybedilmesinde etkili olan faktörlerden biri de Ordu içerisindeki düzenin bozulmasıdır. Özellikle Subayların siyasete bulaşmış olmaları Ordu düzenini işlemez hale getirmiştir. Balkan savaşlarını sevk ve idare edecek yetenekli bir komuta heyetinin de bulunmaması yenilginin daha ağır olmasına neden olmuştur.
Mustafa kemal Atatürk, Türkiye’de çağdaşlaşma hareketi amaçlamıştır. Bunu gerçekleştirmek için bilimsel ve planlı bir kalkınma modeliyle harekete geçmiştir. Yaptığı her atılım günübirlik siyasi polemiklere girmeden uzun araştırmalar değerlendirmeler ve planlamalar sonunda ortaya çıkmıştır. Türk toplumu için başlattığı sayısız yenileşme hareketlerinden biri de tarımsal yenileşme hareketleridir. Türkiye gibi coğrafi potansiyeli mükemmel olan bir ülkenin kendi kendine yeterli olamaması oldukça manidardır.
Atatürk’ün bütün dünyaya karşı verdiği amansız kurtuluş mücadelesine ek olarak milletimizin bir daha bağımsızlık mücadelesi vermemesi için başlattığı yenileşme hareketleri de bütün dünyaca hayranlık uyandırmaktadır. Türk toplumunda tarımın ne kadar önemli bir yerde bulunulduğunu çok iyi kavrayan Atatürk, tarıma sistematik yöntem getirerek tarımsal verimliliği en üst seviyeye çıkarmayı amaçlamıştır. Dünyada birçok önemli lider gibi Mustafa Kemal de kökenini aramak için yoğun çalışmalar yapmıştır. Bu bağlamda Mustafa Kemal’in Sümerlilere oldukça yoğun bir ilgi duyduğunu görmekteyiz.1
Mustafa Kemal, tarımı sistematik bir hale getirmek istemişti. Ancak tarımı ilk defa Sümerlilerin sistematik hale getirdiğini görmekteyiz. Nippur kentinde yapılan arkeolojik kazılarda Sümerlere ait bulunan EL KİTABI diye tanımlanan tablette, Sümerlerin çiftlikle ilgili yıllıklar hazırladıklarını görmekteyiz. Sümerlerin yaklaşık M.Ö. 1700’lü yıllarda çiftçilikle ilgili birtakım tavsiye ve kuralları içeren ifadelerinin bulunduğu görülmektedir. Bulunan el kitabı “Bir zamanlar bir çiftçi oğluna öğütler verdi.” şeklinde başlamaktadır. Bu öğütlerin daha iyi ürün elde etmek için verildiğini görmekteyiz. Buna göre ekinin nasıl yapılacağı, ürünün nasıl elde edileceği, ürün kalitesini ve ürünün zararlı hayvanlardan nasıl korunacağı anlatılmaktadır. İşte bu tabletlerdeki geçen ifadeler:
“Tarlanı sürüp ekeceğin zaman, sulama arklarını dikkatli aç ki sular tarlayı basmasın. Su çekildiği zaman, taranın ıslak toprağının düz kalmasına özen göster; tarlayı başıboş öküzlere çiğnetme. Kötü niyetlileri kov ve oraya oturulan bir yer gibi bak. Yarım kilonun 2/3’ünden ensiz on baltayla onu temizle. Anızlar elle sökülmeli ve demetler halinde bağlanmalı. Çukurlar tırmıkla düzeltilmeli ve tarlanın dört tarafına çit çekilmelidir. Tarla yaz güneşi altında eşit parçalara bölünsün. Aletlerin harıl harıl çalışsın. Boyunduruk çubuğu berkitilmeli, yeni kırbacın çivilerle sağlamlaştırılmalı ve eski kırbacın sapı işçilerin çocukları tarafından onarılmış olmalıdır.”2
Mustafa kemal’in sümerlerden binlerce yıl sonra modern toplum işa etmek adına gerçekleştirmeye çalıştığı tarımsal yenilikler de sümerler gibi tarımı sistemetik ibir hale hetirmenin çabasının ürünü olarak değerlendirilmelidir. Kalkınmanın tabandan yani köyden başlaması gerektiğini düşünen Atatürk, Türkiye’nin gerçek anlamda çağdaşlaşması için her şeyiyle çağdaş köyler kurulması gerektiğini düşünmüştür. Bu amaçla bizzat üzerinde kafa yorduğu İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ni geliştirmiştir.3 Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nin amacı “çağdaş” ve “çevreci” bir köy yaratmaktır.4
İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, daire yerleşim planına sahiptir. Daire planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiştir. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir “oklama tahtasını” andırmaktadır. Merkezden çevreye doğru helezonim bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür.
Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel–han, çocuk bahçesi ve fabrika dâhil toplam 43 yapı bulunmaktadır. Plana göre köyün orta yerine yapılacak anıtın etrafında sosyal tesisler, terzi, bakkal, berber gibi mekânlar yer alacaktır.
Planın tam merkezinde bir “anıt” vardır. Merkezin hemen sağına “Köy Meydanı” yerleştirilmiştir. Köy Meydanı’nda ise “Köy Parkı” ve “Çocuk Bahçesi” vardır. Köy Parkının ve Çocuk Bahçesinin çevresinde ise oyun yeri, telefon, itfaiye, çeşme, havuz ve tuvalet göze çarpmaktadır. Planın sağında, en dış çemberden dışa doğru açılan alanda çok geniş bir koruluk vardır. Koruluğun sonundaki çayın kenarında kuzeyde değirmenler, güneyde ise “yaş ve kuru yonca ile hayvan pancar tarlası” görülmektedir. Planın sağ üst köşesinde “Hayvan Mezarlığı” , sol üst köşesinde ise “Asi mezarlık” vardır. Planın yine sol üst köşesinde “Kireç ve taş ocaklarına yer verilmiştir.
Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü’nde yer alan kurumlar, yapılar ve alanlar şunlardır:
Okul ve Tatbikat Bahçesi, Öğretmen Evi, Halk Odası (CHP Kurağı), Köy Konağı, Konuk Odası, Okuma Odası, Konferans Salonu, Otel Han, Çocuk Bahçesi, Köy Parkı, Telefon Santralı ve Köy Söndürgesi, Radyolu Köy Gazinosu, Ebe ve Sağlık Kurucusu, Tarımbaşı, Hayvan Sağlık Kurucusu, Sosyal Kurumlar, Ziraat ve Et İşleri Müzesi, Gençler Kulübü, Hamam, Etüv Makinesi (Buğu s.) Köy Yunak Yeri, Cami, Revir, Kooperatifler, Köy, Dükkanları, Spor Alanı, Damızlık Tavuk, Tavşan ve Arı İstasyonları, Damızlık Ahır (Aygır ve Boğa), Kanara, Mandıra, Değirmenler, Fabrika, Asri Mezarlık, Hayvan Mezarlığı, Kireç, Taş, Tuğla ve Kiremit Ocakları, Yonca ve Hayvan Pancar Tarlası, Koruluk, Köy Gübreliği, Fenni Ağıl, Pazar Yeri ve Köy Zahire Locası, Aşım Durağı, Panayır Yeri, Selektör Binası.
Bir yerleşim yeri için A’dan Z’ye her şeyin düşünüldüğü bu proje benzer günümüzde örnek şehirsel yerleşmeler planlanmaktadır. Nasıl Sümerler yaptığı buluşlarla insanlığı şaşırtmaktaysa Atatürk de dehasıyla hala insanlığı şaşırtmaktadır.
İşte Atatürk’ün, 1937 tarihli “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”

[1] Ayrıntılı bilgi için Göktürk’ün SON ÇAĞRI ANUNNAKİLERLE TEMAS” kitabına bakınız.
[2] Ayrıntılı bilgi için Ali Narçın’ın A’dan Z’ye Sümer kitabına bakabilirsiniz.
[3] Atatürk’ün üzerinde çalışarak uygulanmasını istediği bu proje, Afet İnan’ın “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı 1933” ve Cumhuriyetin Ellinci Yılı İçin Köylerimiz” adlı kitaplarında yer almıştır.
[4] Ayrıntılı bilgi için http://cumhuriyettarihimiz.blogspot.com.tr/2015/08/ataturkun-ideal-cumhuriyet-koyu-projesi.html adresine bakabilirsiniz.
Eski Türkler adlı doktora çalışmasıyla tanınan Gumilev’in yazdığı “Etnogenez Halkların Yükselişi ve Düşüşleri adlı kitabı dünya literatürlerini derinden sarsmıştır. Kitabın Türkçe Çevirisini Ahsen Batur yapmıştır.
Bu yazımızda amacımız tarihi yargılamak veya yönlendirmek değildir. Dünyaca ünlü bir yazarın Osmanlı’nın devşirme sistemine yönelik görüşlerini aktaracağız. Bu bağlamda Gumilev, sadece Osmanlı’nın değil hemen hemen bütün etnogenez hakların yükseliş ve düşüşlerinde etkili olan faktörleri kendi bakış açısına göre değerlendirmiştir.
Kitabın 119. Sayfasında yer alan “Etnik Temas Varyantları” başlıklı bölümde etnik temasın dört başlığa göre şekillendiğinden bahsetmektedir. Bu başlıklar şöyle sıralanmaktadır,
a) Bir arada yaşama
b) Asimilasyon
c) Melezleşme
d) Kaynaşmadır.
Yazar C varyantındaki melezleşmeye ekzogam nikâhlardan türeyenlerin melezliği ya üçüncü dördüncü kuşakta ortadan kaybolur, ya da bireyler, baba ya da anne tarafından birbirine çeker şeklinde ifade etmektedir. Bu tanımlamadan sonra Osmanlı’daki melezleşmeyle ilgili şu değerlendirmeyi yapmaktadır.
“örneğin 16. Yüzyılda Türkler, Müslüman olmanın birinci şartı olan kelime-i şahadet getirmenin ve sultana tabi olmanın gerçek bir Türk olmak için yeterli olduğunu düşünürlerdi. Başka bir ifadeyle, onlar etnik mensubiyeti istenildiği zaman değiştirilebilen bir durum olarak algılıyorlardı. Bunun sonuçları kendisini 100 sene sonra gösterdi.
17. yüzyılda Bab-ı Ali’nin düşüşü, o dönem Türk yazarlarının dikkatini çekti. Onlara göre düşüşün sebebi, acemi oğlanlar yani devşirmelerin çocukları idi. Bu fikrin taraftarlarının samimiyeti, hiçbir şüphe doğurmuyordu. Devşirmelerin bazıları, örneğin Fransız Köprülü ve Yunanlı Barbaros Hayrettin gibi, enerjik ve faydalı insanlar olsa da, onların büyük çoğunluğu sıcak bir yuva arıyor, vezirlerin Polonyalı, Hırvat, İtalyan, Yunanlı vs. kadınlarla dolu haremleri vasıtasıyla yüksek maaşlı vezirlere kapağı atmaya çalışıyorlardı. Bunlar Osmanlı etnosunu parçalıyorlardı ve gerçek Osmanlılar, artık 18. Yüzyılda kendi ülkelerinde ezilen, zulme uğrayan bir etnosa dönüşmüşlerdi.
Yabancı akını, ahlak ve davranış kurallarını zedeliyordu. Bu zedeleme kendisini, vezirlerin ihanetlerinde, kadıların rüşvetçiliğinde, ordunun savaş kabiliyetinin düşüşünde ve ekonominin dağılmasında gösterdi. 19. Yüzyıl başlarına doğru Osmanlı artık hasta adam durumuna gelmişti. Güçlü bir halkın tuhaf bir şekilde zayıf duruma düştüğü görülüyordu.
4-7 Haziran tarihleri Çanakkale’ye geziye gittik. İlk olarak tarihi dokusu yüksek, buram buram Osmanlı kokan, Osmanlı’nın ilk başkenti Bursa’yı ziyaret ettik. Osmanlı Devletinin şekillendiği, kurumsallaştığı Bursa’da birbirinden değerli Türk-İslam eserlerini gördük. Aslında ilk uğrak yerimiz olan Bursa’nın Osmanlı’nın kuruluş yeri olması, Çanakkale’nin ise Osmanlı’nın yıkılmadan önce can çekiştiği son yer olması ilginç bir birleştirme oldu bizler için. 5 Haziran akşamı Bursa gezisini tamamlayıp Çanakkale’ye hareket ettik.
Çanakkale’ye yaklaştığımızda gün batımına yakın bir zaman dilimindeydik. Ufuk çizgisine yaklaşan güneşin kızıl koyuluğunun deniz üzerinde belli belirsiz yakamozlara dönüştüğü yorgun ışıklarının hafif çiseltili yağışın ardından oluşan aydınlıkların üzerini kapladığı bir Çanakkale manzarasıyla Çanakkale’ye girdik.
Çanakkale Lapseki iskelesinden Gelibolu’ya deniz otobüsüyle geçtik. Çanakkale boğazı akşam karanlığında başka bir güzeldi. Bir yanda binlerce tonluk yük gemileri, bir yanda apartman görünümündeki yolcu gemilerinin denize yansıyan ışıkları ve kaşımızda Gelibolu Yarımadası’nın ışıklarının denize yansıması… Gezi heyetinin hayran bakışlarıyla Gelibolu kadar sessiz bir şekilde devam etti.
Uzaktan gördüğümüz mütevazı ışıklarının ardındaki Gelibolu, oraya inmemizle birlikte her karış toprağında bir destanın yattığı asil duruşuyla karşıladı bizleri. Akşam yemeği için kısa bir molanın ardından savaş alanını gezmeye başladık.
Çanakkale ruhunun aralıksız içimizde yaşatılması için otobüslerde sürekli Gelibolu’daki savaş alanları hakkında bilgi veriliyordu. Böylece Gelibolu’ya geldikten sonra zihninizin sadece Çanakkale savaşlarıyla meşgul olması sağlanıyordu.
Şehitlik alanında ilk ziyaret yerimiz Kilitbahir kalesi ve Sarıkule oldu. Kilitbahir kalesinin önüne geldik. Kale büyük bir kalp biçimindeydi. Kilitbahir kalesine ziyaret zamanının akşam seçilmesinin nedenini bu saatler kale önünün çok tenha oluşu ve hiçbir kargaşa yaşanmadan anlatımın kolay olmasıydı.
Kilitbahir kalesinin denizin kilidi anlamına gelmektedir ve Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılmıştır. Kilitbahir kalesinin hemen arkasında yani batısında Namazgâh tabyalarına geçtik.
Bu tabyalar boğazın güvenliği için 1770 yılında inşa edilmeye başlanmış ve 1892 yılında II. Abdülhamit zamanında son şeklini almıştır. Çanakkale’de bulunan diğer tabyalarla hemen hemen aynı özellikte bulunan Namazgah tabyasını akşamın sessiz uğultusunda gezmek başka bir ruh haline sürükledi bizleri. Tabyanın sırtı denize dönük hilal biçimindeydi. İç kısmının kenarlarında cephanelik ve askerleri sığınaklar; orta kısımlarda ise dev obüsler ve top mermisinin taşındığı raylar bulunuyordu. Dönemin şartlarına göre mühendislik harikası olarak inşa edilen bu yapıların en dikkat çekici kısmı iç kısmındaki kalın duvarın üstünde 2-3 metre kalınlığındaki toprak örtüsüdür. Böylece gelen top mermileri toprak tarafında absorbe edilerek etkisiz hale getirilmektedir.
Yoğun bilgi ve duygu yükünün ağırlaştırdığı bedenimiz, bir tarafı Ege denizine bir tarafı da boğaza bakan Seddülbahir köyündeki mütevazı otelde deliksiz uykuya dalarak Çanakkale’de olmanın tarifsiz tadını yaşadı.
Sabah yedide kahvaltımızı yaparak Bigalı köyüne hareket ettik. Bigalı köyü adeta yaşan bir tarihtir. Etrafında bulunan zeytin ağaçları buranın bir Ege tipi köy olduğunu göstermektedir. Köydeki evler genelde iki katlı taş evlerdir. Köyün bu hale kavuşmasında dönemin Kara Kuvvetleri komutanı İlker Başbuğ’un çabalarını takdir etmek gerek. İlker Başbuğ’un talimatıyla OPET’in de destekleyici olmasıyla Bigalı köyü baştan aşağı restore edilerek tarihi dokusuna kavuşturulmuştur.
Bigalı köyünün önemi, Mustafa Kemal’in karargah olarak kullandığı evin bu köyde olmasından kaynaklanmaktadır. İki katlı sade olan bu evin dünya tarihinin seyrini değiştiren yer olması insanı hayretler içerisinde bırakıyor. En ilginci Mustafa Kemal’in çalışma odasının bulunduğu yer idi. Bu odada bir sandalye küçük bir minder, yerde sade bir kilim ve cevizden yapılma bir gardırop vardı.
Bigalı köyünden ayrılarak Kocatepe Hastane şehitliğini gezdik. Savaşın en korkunç yüzünü bu hastane şehitliğinde gördük. Çünkü hastanede tedavi gören onlarca yaralı ve hastanın bombardıman sonucunda şehit olmuştur. İnsan bu kadar canileşebilir mi? Bize insanlık dersleri vermeye kalkanların nasıl da insanlıktan çıktıklarına tanık oluyoruz.
Bigalı köyünden sonra sırasıyla 57. Alay şehitliği, Cesaret tepe, Arıburnu yarları, Conkbayrı ve siperler ve Kocaçimen tepeyi gezdik. Bu yerler savaşın en şiddetli olduğu, karşılıklı siperlerin kimi yerlerde 8 metreye kadar düştüğü ve havada mermilerin birbirinin içine geçtiği yerlerdi.
Çanakkale deniz savaşları anlatılırken en meşhur konulardan birisinin Nusret Mayın gemisinin boğaza döşediği mayınlar konusudur. Bugüne kadar Nusret mayın gemisiyle ilgili onlarca hurafeye dayalı hikâye dinledik. Ancak Çanakkale gezimiz sırasında bu konunun bilimsel olarak en doğru bir şekilde değerlendirilmesine tanık olduk. Öncelikle Nusret Mayın gemisinin boğazlara döşediği mayınlar, bize Türk kıvrak zekâsını, üstün yeteneğini, azmini, sabrını ve cesaretini göstermiştir. Mayınlar tamamen deniz savaşlarının gerektirdiği bilgi ve tecrübeye göre döşenmiştir. Düşmana en büyük zararı veren bu mayınların hangi noktalara hangi hizada ve kaç adet döşeneceği çok ince hesaplamaların ürünü olduğunu gördük.
Gezinin en önemli yeri Şehitlik yürüyüşü ve Zığındere vadisi gezi olmuştur. Şehitlik yürüyüşüne önce akşam 21.00’de başladık.
Akşamın karanlığı her tarafı kaplamış, ay ışığının aydınlattığı loş ve hafif rüzgârlı bir havada Zığındere yokuşundan şehitlik yürüyüşüne başladık. İlk olarak büyük bir Türk bayrağının altındaki bulunan şehitliğin yanında Zığındere’nin önemi hakkında bilgi aldık. Savaşın en yoğun geçtiği en çok kayıpların verildiği yerdir Zığındere. Her metrekaresinde onlarca şehit yatmaktadır. Bu yüzden attığımız her adımda altımızda yatan şehitlerin varlığını hissederek yürüyorduk. Yaklaşık bir kilometre yürüyeceğimiz bu alanda herkes telefonlarını kapattı. Herkese hiç konuşmadan sadece rüzgârın uğultusu altında şehitlerin ruhunu hissederek yürüdük. Yürüyüş yapığımız yokuş asfalt döşenmiş bir yoldu. Bu yokuştan yaklaşık 500 metre aşağı doğru yürüdük. Yokuşun bittiği yerde sağ istikametimizde kuru ve hafif dik yamaçlı vadi içerisine girdik. Bu vadi Zığındere’nin içiydi. bu dere gerek serin olması gerekse de kumullu olması nedeniyle savaşta şehitlerin gömüldüğü yer olduğunu belitti. Derenin içinde yaklaşık 300 metre ilerledik. Orada oturup şehitlerin ruhuna Fatiha okuduk. Son olarak Oradan Çanakkale’de yaptırılan ilk şehitliğe de gittikten sonra gezimize sonlandırdık.