Kategori

Kitap Tanıtımı

Kategori

Zaman, insan algısının ötesinde sınırsız ve kesintisiz bir devinimle maziyi korkunç bir iştahla yutarak akıyor. Bir zaman girdabında önümüze sunulan masalımsı oyunlarla avunurken, gerçeğin peşinden gidenler ve onu yakalayanlar bizi masal diyarlarının köleleri haline getiriyorlar. Herkes gerçeği aradığını zannediyor ama kimisi yaşadığı rüya âleminin hiçbir zaman sonlanamaması nedeniyle rüyaları gerçek zannediyor. Gerçeğin peşinde koşan azınlıktaki ayrıcalıklı kesim rüyalar âleminin sahte hazlarıyla avunmak yerine gerçeğin ıstırap dolu serüvenine kendini bırakıyorlar.

Göktürk Ramu’nun belleğimize açtığı kıvılcımın izinden giden Çiçek Sekban Tüfekçi, ARİ romanı ile gerçeklerin üzerindeki sis perdesini önemli oranda aralamıştır. Gerçeğe uzanmanın bir sayfa ya da bir satır kadar yaklaşmamızı sağlayan bu roman üslup olarak da kendini fark ettirecek yapıdadır. Yazarın söz öbeklerinden oluşan cümleler ve onu oluşturan sayfalar bütünü nadide el işlemesi oya gibi estetik hazzını sürekli tatmanızı sağlıyor.

Roman, Göktürk Ramu ile bütünleşerek önemli bir seminer sunumu gibi yoğun bir bilgi aktarımı yapmaktadır. Ancak, antik dönemlerden başlayıp köken araştırmalarını kozmik ve kozmolojik olaylarla bütünleştirip günümüzün siyasi olaylarına kadar geniş yelpazede devam eden geniş yelpazesini büyük bir aşkla taçlandırmak okurun takdirini artırmaktadır.

İnsanlık tarihi boyunca şairlerin, ozanların, ressamların, sanatçıların ve yazarların uzun uzun anlatmaya çalıştığı aşkı yazar sadece birkaç cümleye sığdırmayı başarmış. Yazarın aşkı anlattığı birkaç bölümden örnek vermek istiyorum:
“…Beynimden salgılanan seretonim, yani mutluluk hormonunun kısa süre içinde yüreğimde nasıl bir melankoliye dönüştüğünü hissettikçe ürperiyordum. Başlangıçta sevimli gelen, sonrasında ise korkularla dolu sinisi histi bu. Adı aşktı, tıpkı ölüm korkusu gibi.” Başka bir yerde ise aşkı şöyle tanımlamaktaydı. “Aşk, bahar gelince çiçeği fark etmek değil, kışın ortasında bir kardeleni ısıtabilmekti.”

İnsanın iç çekişleri ruhunda, gönlünde yarım kalmış öbekler tatminsiz duyguların duranlığı ve sıradanlığı, her yeniye eski özlemi katan gönül arayışları yazarın usta kaleminde romanda adeta sihirli sözcüklere dönüşüyor. Neredeyse her sayfada slogan haline gelebilecek bir cümle bulabiliyorsunuz.

Bir milletin temellerini günümüz tarih anlayışıyla öğrenmenin mümkün olmadığını anlatan yazar, Türk milletinin birkaç bin yıllık geçmişe değil de çok daha eski bir geçmişe dayandığını kanıtlamaya çalışmaktadır. Türk milletinin dünyanın en eski kadim milletlerinden olduğunu romanı okurken gurla göreceksiniz.

Türk tarihine Sümer tarihi temelinde bakan yazar, bu hususta otorite olmuş araştırmacılardan azami ölçüde yaralanmıştır. James Churchward, Kazım Mirşan, Haluk Tercan, Sinan Meydan, Göktürk Ramu, Ali Narçın, Muazzez İlmiye Çığ, Zecharia Sitchin, H.G. Wells gibi köken konusunda meşhur araştırmacıları yazar ARİ romanına toplamıştır.

Yazarın Atatürk’e özel bir ilgisini olduğunu romanın hemen başında anlamak mümkündür. Özellikle Atatürk’ün bilimsel temele sokmaya çalıştığı Türk milliyetçiliği ilkesini yazarın çok iyi idrak ettiği anlamaktayız. Türk milliyetçiliğini, millet esasına dayandıran yazar, ırkçı kavmiyetçi ve ümmetçi yaklaşımları kesinlikle reddetmektedir. Türk dili ve tarihinin araştırılmasında önemli katkıları olan Agop Dilaçar’a geniş yer vermesi yazarın gerçek bir Atatürk milliyetçisi olduğunu kanıtlamaktadır.

Romanda bir zaman makinesinin içinde seyahat halindesiniz. Zamanın birbirinden kopardığı örgüleri roman tamir ederek birleştirmektedir. Yazarın zaman ve mekândan kaynaklanan ayrı parçaları, vücudun ayrı ayrı organları arsındaki uyum gibi bir araya getirmesi okuyucuda hayranlık duygusunu uyandırmaktadır.

Yakın dönemimize damgasını vuran aydınlatılmayı bekleyen birçok faili meçhul cinayetler, ARİ romanında olay yeri inceleme sorumluluğunda ele alınmıştır. 2007 yılında meydana gelen Atlas Jet’e ait bir uçağın şaibeli bir şekilde düşmesi, roman kahramanlarının ana gündemleri arasında yerelması romanın yakın dönemi aydınlatan bir belgesel olduğu izlenimini vermektedir. Bu konuyla ilintili olarak romanda geçen şu diyalog ülkemizin başına nasıl bir belanın musallat olduğunu göstermektedir. “…Bir Ortadoğu ülkesinde kahramanlık yapmanın bedelinin çok ağır olduğunu biliyorum. Unu yapanların yalnızca üç seçeneği vardır. Ya oyunu sana verilen kurallar listesine göre oynarsın, ya bir anda yalancı durumuna getirilirisin ki bu hayatını kurtarır, ya da canından olursun başka seçenek yoktur.”

Aşk ve bilim çoğu zaman iki huysuz kardeştir. Kolay kolay bir araya gelmezler. ARİ romanında bu iki huysuz kardeş hep birada bulunmaktadır. Bir dramı bilimsel anlatımlarla süslemek romana ilginç bir çekicilik katmaktadır. Roman büyük bir trajediye sebep olan bir araştırma tutkusunu konu almaktadır. Romanın önemli karakterlerinden Reşat Yenidoğan’ın tamamen vatansever duygularla yaptığı araştırmaları birinilerinin huzurunu kaçırmıştır. Bu durum büyük bir aile dramına ve ömür boyu seveceği aşkını kaybetmesine sebep olmaktadır. Atatürk’e büyük bir sevgi besleyen Reşat Bey, torunu olan Zümrüt’ü iyi bir vatansever olarak yetiştirmiştir. Romanın asıl kahramanı Zümrüt, Atatürk’ün değerlerine bağlı bir cumhuriyet kadınıdır. Kadın haklarını sadece örtünme özgürlüğü olarak gören dar beyinlilerin Cumhuriyet kadını zümrütten öğreneceği çok şey bu romanda.

Toryum konusunun antik dönemlerden beri çok önemli kaynak olduğu romanda sıkılıkla dile getirilmiştir. Özellikle fosil yakıtlara bağlılığın giderek arttığı günümüzde alternatif enerji kaynakları küresel güçlerin öncelikleri arasında yer almaktadır. Yakın döneme baktığımızda neredeyse çıkan bütün savaşların enerji kaynaklarını kontrol etmek amacıyla çıktığı görülmektedir. Hatta “Bir damla kana bir damla petrol!” sloganıyla dünya savaşının çıktığını bilmekteyiz. Nükleer enerji çok önemli bir enerjidir. Fakat gerek kullanılması gerekse de atıklarının depolanmasından kaynaklanan çok büyük riskleri vardır. Hâlbuki toryumdan yapılacak enerji üretiminde herhangi bir risk oluşturacak durum yoktur. Türkiye’nin dünya toryum rezervlerinin yarıdan fazlasına sahip olması, Türkiye üzerinde oynanan kirli oyunların sebebidir. Romanda toryumla ilgili çok çarpıcı bilgiler bulunmaktadır.

ARİ romanı alışagelmiş birçok piyasacı yapıtın çok ötesinde bir amaç ya da ideal için yazılan bir romandır. Roman bir kurgudan ziyade gerçek bir kesitin canlandırması gibidir. Roman yazarı Çiçek Sekban Tüfekçi ve romanın oluşmasında çok büyük katkısı bulunan bilge Göktürk Ramu’nun vatansever duyguları herkesin malumudur. Yüreğinde bir parça vatanseverlik duygusuna sahip olan herkesin elinde bulunması gereken başucu kitaplardan birisidir. ARİ romanı.

Göktürk Ramu’yu 15 yıldan beri tanıyan biri olarak romanda Göktürk’ün kişiliğinin çok gerçekçi aktarıldığını söyleyebilirim. Roman o kadar akıcı ve heyecan dolu bir yapıt ki, romanın sonuna yaklaştıkça okuma hızımı kasıtlı olarak epeyce yavaşlattım. Çünkü bu heyecan dalgasının bitmesini hiç istemiyordum. Ancak yazar romanın sonunda bir sürpriz yaparak, ARİ romanın daha başlangıç olduğunu okuyucuya duyuruyor.

Yazar Çiçek Sekban Tüfekçi’ye böyle nadide bir eser bıraktığı için çok teşekkür ederim. Çocuklarım büyüdüklerinde onlara bu romanı okumayı şiddetle tavsiye edeceğim. Yazarın sabırsızlıkla kaybolan ikinci ve üçüncü tabletle ilgili romanını bekliyorum.

Osmanlı devletinin batı karşısında yaklaşık 250 yıl süren geri çekilişi gerek devlet yöneticilerinde gerekse de halkta büyük çöküntüye sebep olmuştu. Batının gelişen uygarlık düzeyinin gerisinde kalmak Türk toplumunda ciddi güven kayıpları oluşturuyordu.
18. yüzyıldan itibaren dünyayı etkisi altına alan Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı akımlar, dünyada o zamana kadar ifade edilmeyen birtakım sakıncalı düşünceleri ortaya çıkarmıştı. İlk defa özgürlük, eşitlik, adalet ve milliyetçilik gibi kavramlar dillendirilmeye başlanmıştı. Toplumların bireylerden oluştuğu, her bireyin kişiliğine bağlı bazı temel haklarının bulunduğu fikri hızla yayılmaktaydı. Bu durum totaliter devletlerin yıkılmasına, büyük imparatorlukların parçalanmasına sebep olmuştu.
Osmanlı devleti Fransız ihtilalinin ortaya çıkmasını ilk önce Avrupa’nın iç meselesi olarak algılamış ve bu duruma kayırsız kalmıştı. Ortaya çıkan fikirlerin kendilerini etkileyemeyeceğine inanıyor ve Avrupa’nın kendi iç sorunlarıyla uğraşmasını kendi menfaatine daha uygun görüyordu. Ancak, Osmanlı Devleti çok uluslu bir devletti. Fransız ihtilalinin tetiklediği milliyetçilik akımları en fazla Osmanlı devletinde yankı buldu. Farklı milletler birden bire ayaklanarak Osmanlı’dan teker teker ayrılmaya başladı. Osmanlı yöneticileri bu kopuşu durdurmak için birtakım önlemler aldıysa da, alınan önlemler çöküşü daha da hızlandırmıştır. Azınlıklara ve farklı etnik unsurlara verilen her taviz onların daha fazla pervasızca hareket etmesine neden oldu.
Fransız ihtilalinin getirdiği akımlar Osmanlı içerisindeki azınlıklarda hızla yayılırken Türker’de pek yankı bulmadı. Devletin asli ve kurucu unsuru Türkler, yüzyılların getirdiği baskı, zulüm, yoksulluk ve cehaletin etkisiyle sinmiş bir vaziyetteydiler. Azınlıklar hızla örgütlenirken Türkleri uyandıracak ya da örgütleyecek hiçbir faaliyet yoktu. Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı özgürlük, milliyetçilik, adalet ve eşitlik gibi kavramlar sadece, Türklerde yasaktı. Diğer unsurlar bu hakları Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla kolayca elde etmişlerdi.
Osmanlı’nın son döneminde Avrupa’yla ilişkilerde bir köprü görevi üstlenen Yunanistan, Mustafa Kemal’in doğum yeri olması bakımından da oldukça önemli bir konuma sahipti. Selanikli bir gümrük memurunun oğlu olan Mustafa Kemal, daha çocukluk yıllarında Türklerin içine düştüğü kötü durumlara bizzat tanık oldu. Azınlıkların gerek maddi gerekse de kültürel bakımdan Türklerden daha iyi konumda olmaları Mustafa Kemal’de milliyetçilik duygularının oluşmasına sebep oluyordu. Türklerin eğitim bakımından çok ilkel ve yetersiz durumda olması Mustafa Kemal’i okuma hususunda tetiklemiştir. Cehaletin Türk toplumunu esir alan durumu Mustafa Kemal’de büyük bir okuma isteği uyandırıyordu.
Mustafa Kemal 13 yaşında askeri okuldayken sınıfın en başarılı öğrencisi olmuştu. Özellikle tarih ve matematik derslerine özel bir ilgisi vardı. Bir taraftan da okul kütüphanesinde ne var ne yok neredeyse bütün kitapları okuyup bitirmişti. Ders saatlerinde öğretmenlerini doymak bilmez öğrenme isteği ve enerjisiyle şoke ediyordu. Kütüphaneden kitap üzerine kitap alıyordu. Askeri taktik ve stratejiyle ilgili tüm kitapları okuduğu gibi Clausewitz, Van Molke ve Napolyon’un kitaplarını özel bir ilgiyle okuyordu. Hatta Napolyon’un ŞAVAŞTA kitabını yedi kez okumuştu. Askeri okuldan sonra başladığı harp okulunda da büyük bir iştahla okumaya devam etti. O dönemler sıra dışı hatta yasak sayılan kitapları da büyük bir hevesle okumuştur. Özellikle Voltaire ve Rousseau’nun eserleri, Jhon Stuart Milles ve Hobbes’in yazılarını büyük bir ilgiyle okumuştu.
Bu yazarlar özgürlükten, serbestlikten ve Mustafa Kemal’in çocukluk yıllarına içinde büyüttüğü milliyetçilikten bahsediyordu. Jean Jacgues Rousseau’nun İNSANLAR ARASINDAKİ EŞİTSİZLİĞİN KAYNAĞI adlı eserini yasak olmasına rağmen arkadaşlarının arasında yüksek sesle okumuştu.
Mustafa Kemal’in okuduğu kitapların döneme damgasını vuran kitaplar olmasına ilaveten Türk toplumun geri kalmışlığına çare olacak reçete durumundaki yapıtlardı. Daha askeri okuldayken ulusal istençten bahseden konuşmalar yapması Mustafa kemal’in kişiliğindeki demokratik ruhun varlığını göstermektedir.
Okuduğu kitaplardan edindiği bilgi ve görgü sayesinde toplumun sorunlarına gerçekçi çözümler üretebilmiştir. Kemalizm ideali ile dünyaya örnek bir düşünce sitemi bırakmıştır. “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir,” diyerek Rousseau’nun öğretilerini hayat ilkesi haline getirmiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra meşhur Çankaya sofraları birçok bilim insanı ve yazarı ağırlayarak Kemalizm’in temellerin sağlam şekillere oturtmuştur.
Atatürk hayatı boyunca bağnazlık, yobazlık ve esaretle amansız bir şekilde mücadele etmiştir. Dünyada gericilikle bu denli mücadele edip de Mustafa Kemal kadar başarılı başka bir lider yoktur. Dünyada eğitime, bilime Mustafa Kemal kadar tutkulu başka bir lider yoktur. Mustafa Kemal’in çağının çok ilersinde bir lider olarak ortaya çıkmasını olan üstü bir temel dayandırmak çok anlamsızdır. Mustafa Kemal sahip olduğu bütün üstün vasıflarını kendi gayretleriyle elde etmiştir. Okuma tutkusu bu gayretlerinin en önemli ayağını teşkil etmektedir. Atatürkçülük ülkemizin tek kurtuluş yoludur. Atatürkçülüğün temeli de Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplarda yer almaktadır.

Fransız araştırmacı Pierre Conesa tarafından kaleme alınmış olan Dr. Saound et Mr. Djihad La diplomatie religieuse de l’Arabie saoudite ,2016 adlı kitap Suudi Arabistan devletinin dini diplomasisi hakkında ilginç bilgiler vermektedir. Söz konusu bilgilerden bir kısmını okuyuculara aktarmaya çalışacağım:
Osmanlılara karşı yarımadayı birleştirmek için Suud ailelerinin zaferi ancak Abdulvahhab ailesinin desteği ile mümkündü. Bu durum Osmanlılara karşı olduğu kadar, Arap kabilelerini birleştirmek için de Cihad ilanını meşru hale getiriyordu .Aynı zamanda peygamber soyundan gelen Mekke şerifine karşı kutsal alanların işgali Suud ailesinin yasallığını doğruluyor, böylece Suud ailesi hem kabilesel hem de dinsel bir meşruiyet kazanıyordu.
Suudi din diplomasisi politik sistem tarafından desteklenmektedir. Vahhabi ulema devletin doğuşundan itibaren devletin temel misyonunu İslam’ın Vahhabi versiyonunu dünyaya yaymak ve onun egemen olmasını sağlamak olarak görmektedr. Bu durumun gerçekleşebilmesi için Suudi ulema Vahhabilik kavramı yerine Selefilik kavramını kullanmayı tercih etmektedir.
Suudi yasalarına göre her Suudi vatandaşı İslamı, devleti ve toplumu korumakla mükelleftir. Devletin karşısında her zaman düşman olarak” Kafirler” vardır. Bu nedenle Cihad bütün eğitim kurumlarının temel felsefesini oluşturur.
Dünyada 50-60 milyon Vahhabi vardır. Günümüzde radikal dincilik/Vahhabilik bütün monoteist dinleri kirletmektedir. Bu kirlenmenin kaynağında Arabistan’ın finans desteği bulunmaktadır.
Nabil Mouline “ Les Clercs de l’İslam, Puf,2011” adlı kitabında diğer Arap ülkelerinin tersine Suudi İslam’ı halk katmanlarında İslam’ın marjinalliğine bir reaksiyon değil, 1960 ‘lı yıllarda İslam ve İslami dayanışma üzerine milli ve milletlerarası yasal/meşru bir stratejinin sonucudur.
Nasır’ın 1950-1960’da Müslüman Kardeşleri Mısır’dan sınırdışı etmesi ve onların Arabistan’a gelişleri Suudi Arabistan ulemasının hiç bilmediği ve karşılaşmadığı entelektüel bir anlayışı da beraberinde getirdi. Bu durum Arabistan’da Müslüman Kardeşler Selefiliği ile Vahhabi Kardeşliğinin karşılaşmasına neden oldu.
Mısırda gelişen Panislamist hareket Nasır’a karşı tavır aldı. Suudiler 1949-1952 yılında Dünya İslam Kongresi örgütünü kurdular. Zira Dünya İslam Birliği örgütü Nasır’ın kurduğu Arap Ligini parçalamak amacında idi (1956). Bu bir tür Panarap mahkemesi idi. Faysal buna İslam’la cevap verdi ve o da 1962 yılında İslam ligini kurdu. Bu durum bir tür Arap Soğuk savaşı(= guerre froide Arabe) idi . Her zaman olduğu gibi Şiiler bu statünün dışında kaldılar. Günümüzde bile bu Ligin temel amacının ne olduğu bilinmemektedir. Bu kuruluş 120 devlet ile Avrupa’da 50 cami ve kuruluşu kontrol etmektedir. Bu teşkilatın kontrolü tamamen Suudilerin elindedir.
Nasırcılığın egemen olduğu dönemde rekabet teolojik alana da sıçradı. Ezher Üniversitesi Suudi rejimini İslam’ın çok kritik bir versiyonu olan Vahhabilik kanalı ile-Birleşmiş Milletlerin de desteğini alarak-Arap çıkarlarına zarar vermekle suçladı. Hemen bu duruma cevap olarak Suudi devleti Medine İslam Üniversitesini kurdu(1961). Ezher’de okuyan öğrencileri de ayartıp oradan koparmak amacı ile onlara yüksek burs da dahil birçok olanaklar sağlayacaklarını vadettiler
1967 Arap-İsrail altı gün savaşı sonrası Arap Sosyalizmi çökünce Suudiler enerji piyasasında önemli bir yer edindiler ve bu durumu uzun zaman lehlerine kullandılar
Ancak 1979’da İran’da Humeyni devrimi Riyad için bir kabus oldu. Çünkü Şiiler dini ve tarihi bir aktör olarak yeniden sahneye çıktılar. Burada en önemli husus Arapların temsil ettiği Müslümanlığa karşı Şiiler ezilmiş Müslüman halklara devrimci karaktere sahip bir Müslümanlık sunuyorlardı.
İlerleyen Şiizmi hem Sünni Müslümanlık, hem de Arap milliyetçiliği açasından bir tehlike ve tehdit gören Suudi rejimi “ Her zaman daha çok din” fomülünü kullanarak krizden çıkmaya çalıştı; Kadınlar günü, Noel kutlamalarını ve namaz vakitlerinde satıcıların ticarethaneleri kapatıp namaza gitmelerini sağlamaya çalıştı.
Suudiler zamanla ideolojik temelli bir endüstri kurdular. Dünya İslam Birliği fakir ve az gelişmiş ülkeler başta olmak üzere oralarda birçok medrese ve kuran kursları açtılar, o ülkelere maaşlı imamlar gönderdiler. İşin en ilginç yanı; Dünyanın en hoşgörüsüz rejimine sahip olan Suudiler “ King Abdullah Bin Abdulaziz İnternatıonal Center for İnterreligious and Incultural Dialogue” açarak dinlerarası diyalogta aktif bir rol aldılar. Bu tutum en açık ifadesi ile diplomatik omurgasızlık ve(= C’est une diplomatie sans visage) yüzsüzlüktür.
En basit tanımı ile Vahhabilik: dini totalitarizmin islami formudur. Başka bir görüşe göre ise Vahhabilik, selefiliğin daha ırkçı ,kadın düşmanı, daha anti-semitik bir versiyonudur. Şunu bilmek gerekir; selefilikle Vahhabilik arasında bir çok fark vardır. En önemli fark ise Selefiler ritüalist insanlardır. Günlük hayatlarında önemli olan şeyler :üç parkmakla yemek yemek, suyu üç yudumda içmek, çayı soğutmak için ona üfürmemek, namazda elleri bağlarken peygamberi taklit etmek, her işte mutlaka sağ eli kullanmak…. Hiç şüphesiz selefiler arasında da Bizans papazlarının meleklerin cinsiyetini tartıştıkları gibi tartışma konuları da yok değildir.
Şiiler iç düşman olarak kabul edilmektedirler. 1928’de 800 Sünni ulema Şiilerin uyması gereken kurallarla ilgili fetvalar yayınlamış, Şiilerin beş vakit namaz kılmaları ve namazda sünni imamlara uymaları gerektiğini belirtmişlerdir. Bazı Vahhabi ulema ise nazilerin anti -semitik yazıları gibi Şiilerle ilgili hicivler kaleme almışlardır.
Quietist(=Allaha ancak aşk yolu ile ulaşılabileceğine inananlar) ve cihatçı selefiler için İslam devletinde Şiiler hiçbir mahkemeye çıkarılmadan ve yargılanmadan katledilmelidirler. Zira gerek Vahhabilikte, gerekse selefilikte ümmet sadece sünni Müslümanlardan oluşur. Medine Üniversitesi de bu durumu gerçekleştirmek için çalışmaktadırlar.
Quietist selefilik apolitiktir. Onlar devletlerin tanrı iradesi ile sona ereceğine inanmakta insani kanunların hükümsüzlüğünü kabul etmektedirler.
Riyad’ın dini diplomasisinden doğmuş olan Daeş’a (İşid) ve onun lideri Bağdadi’ye göre Suudiler, Sünni islamı ve kutsal yerleri koruyamadılar. Daeş’in ortaya çıkış nedeni bu durumu tersine çevirmek ve Asr-ı saadeti yeniden inşa etmektir. Bu nedenle Bağdadi, Ebu Bekir adını almıştır. Suudiler ise Daeş’e cephe alma yerine “Bana dokunma” demektedirler. Aslında Suudi Arabistan her zaman totaliter bir islamı propaganda etmektedir. Ne var ki. Batı çıkarları gereği bu durumu görmezlikten gelmektedir.
Suudiler peygamber soyundan gelmedikleri için hilafet müessesine sahip çıkamadılar. Önce kendileri kutsal yerlerin koruyucuları olarak daha sonrada Hadimü’l- harameyn olarak nitelediler. Bugün bu pozisyonlarını korumaktadırlar.
İşin en ilginç ve ironik yanı ise, Batılıların Krallığı Daeş’e karşı kurtarmaya çalışırken, Bütün Arap ordularının Şiileri bombalamaya devam etmeleridir.
Kitapta; Sovyetler Birliğinin yıkılması (1991) sonrasında Suudi Arabistan’ın Tataristan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’daki dini faaliyetlerini ele alan yazar, Suudilerin sözkonusu bölgelerdeki islami hareketleri desteklemek üzere birbuçuk milyar dolar bütçe ayırdığını belirtmekte Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde Türkiye’nin Arabistan’la rekabetinden bahsetmekte(?????….) ;Özbekistan ve Kırgrzistan’da Taliban destekli Hizbü’t-tahrir’in küçük hücreler halinde faaliyet gösterdiğini anlatmaktadır.
Sonuç olarak Suudi dini diplomasisi günümüzde İslam gibi gözüken radikalizm analizinde ilginç karadelikler oluşturuyor. Kitap Türkiye’deki din eğitiminin ulaşacağı nokta hususunda bir projeksiyon sunması açasından olduğu kadar. Din eğitimimizin bütün kuruluş ve kurumları ile Suudi Vahhabizmine nasıl evrildiğini göstermesi açısından da önemlidir
Gerek Ezher, gerekse Medine üniversitesinden mezun olan kimselerin Türkiye Cumhuriyeti’nde bakan ,müfti gibi görevlere getirildikleri düşünülünce nasıl milli kimliğimizden sıyrılarak Ortadoğulu bir halka dönüştüğümüz daha iyi anlaşılır.
Vahhabilerin Yıktıkları Cam/Mescidlerden bazıları:
Yazarın önemli tespitlerinden bazılarına da burada işaret etmek gerekir.Bu da Vahhabilerin iktidarı ele alınca Mekke ve Medine ‘de ortadan kaldırdıkları mescid, mezar ve evlerden bir kısmı:
Hz. Hamza’nın mezar ve mescidi
Hz. Fatıma Mescidi. Minareteyn mescidi ,Caferi Sadık mescid ve mezarı Medine’de Hendek savaşının yapıldığı alandaki dört mescid. Ebu Raşid, Selman-ı Farisi ve Ric’atü-ş Şems mescid ve camileri.
Yerle bir edilen mezar ve mezarlıklar: Medine’de Cennetü’l- baki, Mekke’de cennetü’l-mualla, Masa Kazım’ın annesinin mezarı, Peygamberimizin annesi Amine’nın mezarı hem yıkılmış, hem de 1998 yakılmıştır. Mekke’de Haşimoğulları mezarlığı,Hz. Hamza ve Uhud şehitlerinin mezarlığı, Cidde’de Hz. Havva’a ait olduğuna inanılan mezar ile peygamberimizin babasının mezarları
Bu tespitlere bakınca Türk hacıların mezarlar hususunda imamlar tarafından nasıl kandırıldıklarını görmek ilginç geliyor.

*Çeviri: Prof. Dr. Harun GÜNGÖR

E. Blochet* Çev.Harun Güngör
Gök İmparatorluğu (Çin) kronikleri Türklerin adının 552 yılına kadar dünya tarihinde görülmediğini rivayet etmektedir. Hâlbuki Hunların galibiyetinden sonra ayakta kalabilen halklar kendilerini dövme demirden silah yapmak için Altay maden ocaklarında istihdam eden İbirlerin (Juan-Juanların) hâkimiyetini ortadan kaldırdılar.avesta
Türk ismi, ya da en azından türediği kök M.Ö. 6.yüzyıldan çok önceleri vardı. Avesta’da Thraetaona’nın: payına İran düşen Airiya (= Arya), Batı’nın hakimi olan Sairima ve Doğu’nun efendisi olan Tura adlı üç oğlu vardı. Burada sözü edilen Tura, Türklerin atasıdır ve adlarından ayrı tutmak imkânsızdır. Hiç şüphe yok ki bu isim Avestik kökenlidir. Çünkü Dinkart’ın sunduğu şekliyle bu isim, nask Citradat’ın analizinde görülmektedir. Avesta’da Tuirya [=Turya] Turani ülkelerin sıfatı olarak geçmektedir. Boundahishn’de bu adlandırma şöyle geçer: “tuiryanam, saininam, dahinam dahyuram naram ashaonam fravashayo yazamaide” [Turani ülkelerin aziz insanlarının, Çinlilerin, Dahyaların fravaşilerine kurban kesiyoruz] yani hiç şüphe yok ki bunlar İran’dan Çin sınırlarına kadar, Çin’de ve Baktirya’da yaşayan Zerdüştilerdi. Yeşt XIII/123 pasajında aziz Frarazi’nin babası olan Tura adlı bir şahıstan bahsedilmektedir. “Turani Danular” İranlıların amansız düşmanları olarak birçok kez zikredilmektedirler: khrumao asebish frazainti danunam baevarepaitinam. [Danuların birlerce şefinin yıkılmış evleri ziyana uğradı]. Buradaki baevare kelimesinin, herkesin bildiği gibi Altaylı toplulukların üst birliğini, yani “10.000” kişiden meydana gelen temel askeri birliğini ifade eden tümen kelimesinin tercümesi olduğu apaçıktır. Ashavazdah adlı iki kahraman ile Thrita adlı bir üçüncüsü, “Danu Turanlılarının” reisleri, danavo tura, Asabana Kara , Asabana Vara ve çok güçlü olan Duraekaeta’ya yakarmaktadırlar.* Bu çevrim/döngü tam olarak bilinmese de, Vishtaspa’nınkinden farklı olup tarihi tam olanak söyleyemesek de galiba ondan daha öncedir. Zira Vishtaspa, Thrita’nın ruhunu rüyasında görmüştür. İranlıların amansız düşmanı olan Afrasyab, Avesta’nın nask Citradat’ı tekrar eden Boundahishn’de Thraetaona’nın oğlu Tura’nın soyundan gelmekte ve Avesta, ona övgülü “Turanlı haydut”, mairyo tuiryo sıfatını vermektedir.
Ne kadar geriye götürülmek istense de yazım tarihi Touman’ın hükümdarlığından yani Hunların Orta Asya’nın hâkimleri oldukları dönemden çok önce olan Avesta’nın kaleme alındığı çağda en azından Türklerin isminin kökünün var olduğu rahatlıkla görülür.

Notlar
Avesta’nın bir çok yerinde ( Yt.V.54 73;XIX 41,XIII,38). Turanlı Hunus ve Danus’lardan söz edilmektedir. ( belki de bunlar sadece mitik ya da mitoloji kaynaklı olabilir. Bu kavramlar daha sonra düşman Turanlılar için kullanılmış olabilir.( ,C.De Harlez,Avesta, Livre Sacre du Zoroastrisme ,Traduit du texte Zend, , Paris 1881,C.1,s143)
Fravaşi :İyi kainattaki bütün varlıkların koruyucusu
Thraetaona: mitolojik bir kahraman
++*E. Blochet ,Le Nom des Turks dans l’Avesta, The Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain and Ireland (Apr., 1915), pp. 305-308
Juan-juanlar eski adları ile ib-ibi= ibim,ibil,ibir ( Reşidüddin’de İbi’nin çoğulu olarak gözükür,l=r) Çinlilerin Sien-pi dedikleri Sibirlerdi
Türklerin komutanı Prens Wei’nin kızı ile evlenen Touman idi. ve İli Kagan= Büyük kağan unvanının aldı. Orhun kitabelerinde Touman ‘ın Bumin Kaganla niçin özdeştirildiğini bilmiyorum.Çinliler kesinlikle yabancı birinin ismini bilimsel olarak yazarken “T” yi “B” ye dönüştürmezler. Hunlarda olduğu gibi Türk halklarında da hükümdar unvanı Türkçe olan Cabgu/Yabgu idi. Kagan kelimesi Tunguzlara aitti. Tabii olarak İbirler Tunguzlardı. Tang Hanedanı zamanında Türkler nezdinde Tan-yu= kabilenin başı/şefi Kağan= Kho-han dı. Kağan’nın hanımı da Kho-houa-touen ( Khaghatoun=kgan-tour) idi.
Tchabghou unvanı Türklerin ataları Hunların komutanlarına verilen bir unvandı. Sibir Tunguzlar 93 yılında güçlenmeye başladılar ve onlar da (Tchabghou=Tan-yu)unvanının aldılar. Zira o dönemde Hunlar Kuzey Asya’yı egemenlikleri altında bulunduruyorlardı. O dönemin Sibir komutanlarından/lider,/Önderlerinden Mou-young –she-kouei göğün oğlu( fils du ciel) büyük Yabgu= tai tan-yu unvanının aldı. Bu durum bize gösteriyor ki, Yabgu unvanı büyültücü, yüceltici bir unvandı ve ailenin bu unvana ihtiyacı vardı.. 402 Sibir/İbirlerin hükümdarı Touloun batıda Yen-khi (Kharnshar) doğu da Kore Denizine kadar bütün bölgeyi egemenliği altına alınca Türk /Altay dünyasına gücünü göstermek için Yabgu unvanının terk ederek Tunguzca kağan anlamına gelen Kang-mou unvanının aldı. İşte bu, 552 Touman’ın unvanı oldu. Yabgu unvanının Moğolca’da Chouboughou= imdat,çevik, atik olduğu kabul edilebilir. Aynı semantik gelişmeyi Tekin kelimesinde de görmek mümkündür.
Darmesteter, Zend Avesta, c. 3, s. Lviii.
Yeşt, XIII,143.
Yeşt, XIII,143.
Yeşt XIII,144: Dohialar Grekçe Çince Ta-hia İskitlerin işgalleri döneminde Onlar Baktirya bölgesini işgal ettiler. Onlar Hazar Denizinin doğusunda oturuyorlardı. Dahia”ların buradaki zikredilişlerinin kesin tarihini vermek mümkün değildir. Bu tarih M.Ö. VII.yüzyıldan Arsasidlerin İran egemenliği dönemine kadarki zaman aralığında olabilir.
Yeşt, XIII,143.
Darmesteter, c. II.s.544
Yeşt, XIII,s,38
Modern Moğolca’da kullanılan Touman ,toman, Farsça bu kelime Altayca Tuoman,Toman bu çok eski Çincedeki “to-man” (10.000 kişi) ödünç alınmış olabilir.
Türkçe “Kara” kelimesi Türkçe ve Moğolca isimlerde sıkça kullanılmaktadır.
Vara, doğu Türkçesinde gür/gör hızlı,becerikli kelimesinden gelmektedir. Görmek, güvenmek, birini önder olarak kabul etmek anlamındadır.
*Onlar bütün dilekleri ve istekleri kabul eden, krallığa refah, toprağa verimlilik ve savaşlarda taraftarlarına zafer ihsan eden Ardviçura’ya” kahraman Turanlı savaşçılar; Kara Asabana, Vara Asabana ve güçlü Duraekata’ya karşı savaşlarda ve hayatta bize galibiyet nasip eyle” diye dua ediyorlardı.( Avesta, Yeşt:XIII/74)
Yeşt: V/73: Zend Avesta t:III,p,4
YeştV/41; Yeşt XIX;56.

1990’lı yıllara kadar eğitimde başarı IQ testleri temel alınarak belirleniyordu. Yani IQ’su yüksek olanlar zeki olarak nitelendiriliyor ve ona uygun bir eğitim ortamı sunulmaya çalışılıyordu. Ancak yapılan araştırmalar sonucunda IQ’nun başarıda sadece %20’lik bir etkisinin olduğu tespit edildi.iftresim2-1
Başarının gerçekleşmesinde etkili olan %80’lik faktörler içerisinde duygusal gelişimini önemli bir yerinin olduğu anlaşılmaya başlandı. Örneğini IQ’su çok yüksek birisi günlük hayatta en basit problemleri çözmede oldukça başarırız olduğu durumların sıklıkla yaşanması başarının aksamasındaki en önemli nedenler arasında gösterilebilir. Aynı şekilde yüksek IQ’ya sahip olup da sosyal ya da insani ilişkilerde başarısız olan birçok insan bulunmaktadır. Bu gibi örnekler duygusal zekânın önemini ortaya çıkarmaktadır.
1990’lı yıllara kadar duygusal zekâ konusunda ciddi bir çalıma yapılmamıştı. IQ testleri başarı için temel ölçüt alındığından duygusal gelişim göz ardı edilmekteydi. Duygusal zekâ konusunda ilk ciddi çalışmayı Daniel GOLEMAN yapmıştır. Goleman’ın yazdığı “Duygusal Zekâ EQ neden IQ’dan daha önemlidir?” kitabı dünya çapında büyük bir etki yapmıştır. Kitapta duygular tanımlanırken duyguya etki enen unsurlar örneklerle açıklanmıştır. Kitapta ana tema duyguların eğitilmesidir. Bu nedenle duygularını kontrol edemeyen bireylerin başarısızlığa uğrayacağı vurgusu sıkılıkla yapılmaktadır. Duygularımızla aklımızın nasıl birleştirileceği meselesi kitabın ana fikrini oluşturmaktadır.goleman_who_created_emotional_intelligence
Duyguların genetik olarak bir evrimi söz konusudur. Birçok temel duyguya insanların binlerce yılda elde ettikleri deneyimler sayesinde ulaşılmaktadır. İlk insanlar doğada sürekli hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Bu mücadele insanları yerine göre saldırgan, yerine göre korkak yerine göre de tutuk yapmaktadır. Günlük hayatımızda farkına varmadığımız bazı duygular bir evrim sonucu ortaya çıkmıştır. Örneğin karanlıktan korkmak ilk insanlardan günümüze uzanan bir yaşam mücadelesinin sonucudur. Duygunun temel sinir devrelerinin biyolojik tasarımı açısından, dünyaya birlikte geldiğimiz tasarım, son 5 ya da 500 değil, son 50.000 insan kuşağı boyunca işe yarayan şeyidir.dz01
Duyguların kontrol edilmesi için bazı yasalar ve dini kurallar ortaya çıkmıştır. Bu normlar insanların toplum olabilmeleri için elde ettikleri önemli atılımlardır. İlk etik yasaları ya da bildirileri,-Hammurabi Kanunu, Yahudilerin On Emiri, İmparator Aşoka’nın Fermanları- duygusal yaşamı yumuşatma, ehlileştirme, evcilleştirme çabaları olarak görülebilir.
Her duygunun fiziksel bir tepkimesi söz konusudur. Yani duygu her zaman bir hareket meydana getirmektedir. Bu duygusal tepkimeleri şöyle sıralamak mümkündür:
• Öfke hissedildiğinde, kan akışı bir silahı tutmayı ya da düşmana vurmayı kolaylaştırıcı şekilde ellere yönelir; kalp atışı hızlanır, adrenalin gibi harmanların hızlı salgılanmasıyla birlikte çevikçe hareket edecek güçte enerji meydana gelir.
• Korku hissedildiğinde, kan kaçmayı kolaylaştırmak için bacaklardaki büyük iskelet kaslarına yönelir ve sanki yüzdeki kan çekilir, bu da kanın donduğu hissini verir. Saklanmanın iyi bir alternatifi olduğu anlaşıldığında beden bir anlık donar.
• Mutluluğun oluşturduğu başlıca biyolojik değişken, beyine zararlı düşüncelerin gelmesinin engellenmesidir. Böylece fazla enerji harcamadan vücutta bir ferahlama duygusu oluşur.
• Sevgi ve cinsel tatmin sırasında korku ve öfkenin getirdiği savaş ve kaç duygularının tersi duygular yaşanır. Vücut gevşeme tepkisiyle işbirliğine daha açık hale dönüşür.
• Şaşkınlık sırasında kaşlar etrafta olup biteni daha hızlı ve detaylı görmek için kalkar.
• Tiksinme sırasında üst dudak yana kıvrılarak burun hafifçe buruşturulur. Böyle vücut kendini zehirli bir varlığa karşı korumuş olur.
• Üzülme sırasında vücuttaki enerji azalır ve zevk alıcı duygular engellenir. Bu enerji kaybı, üzüntüye kapılan ilk insanları, daha güvende oldukları yuvalarına yakın tutmuş olabilir.
Eski çağlardan günümüze uzanan bu duygusal süreçler günümüzdeki yoğun teknolojilerle bazen tam uyum sağlayamamaktadır. Eskiden hayatta kalmak için ani öfke patlamaları gereklilik iken günümüzde ani öfke patlamaları, felaketlere yol açabilir. Bu durum duygusal zihnin akılcı zihin tarafından kontrol edilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Aslından biz hem duygusal hem de akılcı bir zihne sahibiz. Birisi düşünüyor, diğeri hissediyor. Duygu düşünceler için, düşünceler duygular için vazgeçilmezdirler. Tutkular bu dengeyi sarstığında duygusal zihin üstünlük sağlar ve akılcı zihni etkisiz bırakır.
Her duygunun kendine özgü bir değeri ve önemi vardır. Tutkusuz bir hayat, yaşamın kendi zenginliklerinden kopuk ve yalıtılmış, donuk, çorak bir kayıtsızlık âlemine dönüşebilir. Duygular fazlasıyla bastırıldığında donukluk ve uzaklık yaratır. Kontrolden çıktığında, aşırı ısrarlı ve patolojik bir hale gelir.zeka25
Duygusal bozukluklular ya da saplantılar bir mizaç değildir. Çocukların yetişme dönemi birçok fırsat penceresini ortaya çıkarmaktadır. Duyusal aşırılıklar veya donukluklar uyun bir ilgi ve eğitim yoluyla makul seviyelere getirebilir. Toplum genelinde yaygın söylem olan “Can çıkar, huy çıkmaz!” sözü doğru değildir. Duygular eğitilebilir ve ehlîleştirilebilir. Duygular insanın kişiliğinin yansımasıdır. İyi bir kişiliğe sahip olmadan başarıya odaklanmak insanlık için felaketler oluşturabilir. Bu nedenle iyi ve makul bir insan daha başarılıdır.

1945 yılında George Orwell tarafından kaleme alınan kitap, dönemin olaylarına fabl tarzında bir eleştiriyle ışık tutmaktadır. Herkesin akılına SSCB’de Stalin’in yaptığı anti demokratik uygulamalara bir eleştiri gibi gelse de aslında her toplumun ders çıkaracağı usta bir kurmacanın ürünü olduğu söylenebilir.hayvan%20ciftligi%20
Kitap toplumları değiştirmek isteyenlere, toplumsal manipülasyonların nasıl yapıldığı konusunda önemli ipuçları vermektedir. Özellikle gelişmemiş toplumları etkilemenin değişik unsurlarını Hayvan Çiftliği kitabında rahatlıkla görmek mümkündür. Hayvanlar üzerinden sınıf mücadelelerine atıfta bulunan kitap, bütün dünya tarihi boyunca devam eden sınıf mücadelelerini ilginç bir şekilde dile getirmiştir.
Kitabın anlatımı oldukça sade olmasına rağmen inanılmaz bir sürükleyiciliğe sahiptir. Yazar kelime oyunlarından, süslü cümlelerden ve gereksiz anlatımlardan özellikle kaçınarak okuyucunun dikkatinin dağılmasına engel olmuştur. Anlatımın çok sade olmasına karşın kitabın içeriğinin felsefi temelde düşünmeye sevk etmesi ilginç bir birliktelik oluşturmuştur. Çocuklardan yetişkinlere kadar her kesimden insanın anlayacağı bir olay kurgusu mevcutken, her yaş gurubundan, her meslekten ve her düşünceden farklı anlamlar çıkaracak bir özelliğe sahip olması eserin yapılışındaki ustalığı gözler önüne sermektedir.

EPSON scanner image
EPSON scanner image

Olayların çok başarılı karikatürize edilmesi okuyucunun hem yazılı, hem de görsel bir haz almasına sebep olmaktadır. Kitabın çabuk okunmasına karşın insan üzerinde bıraktığı etkinin uzun süre devem etmesi, yazarın anlatmak istediği mesajı en kestirme yoldan çok başarılı bir şekilde aktardığının kanıtıdır.
Dünyada hemen hemen bütün ülkelerde gerçekleşen, zengin-fakir, vatandaş-yönetici, patron-işçi ayrımının neden olduğu sıkıntıları kitapta bulmak mümkündür. Bu denenle içeriği evrensel bir niteliğe dönüşmektedir.KAYIP KIZ 3D KAPAK 1
İnsanları ve toplumları anlamak isteyen herkesin başyapıtları arasında bulunması gereken Hayvan Çiftliği kitabı, okuyucuya keyifli bir okuma fırsatı sunmak için okunmayı bekliyor.

Dünyada çok başarılı komutanlar olmuştur. Ancak yoktan bir ordu meydana getirip emperyalizmi dize getiren komutan yoktur. Dünyada çok başarılı siyasetçiler olmuştur. Ancak halkı yüzyıllarca taassup altında yaşayıp halkını çağdaşlaşma hareketinin içine sokan ve şeriata karşı başarı kazanan bir siyasetçi yoktur. Dünya’da çok iyi ekonomistler çıkmıştır. Ancak yüzlerce yıl yoksulluktan, savaştan ve borçlar altında ezilen bir halka ağır sanayi hamleleri yaşatan, dışardan borç almadan kalkınma sağlayan bir ekonomist yoktur. Dünyada çok iyi eğitimciler olmuştur. Ancak yüzyıllarca unutulan, cahil bırakılan bir halka aklın ve bilimin ışığında modernleşme hedefi koyup, okuma yazma oranlarının %7’lerde olduğu bir halka başöğretmenlik yapan bir lider yoktur. Bunların hepsini gerçekleştiren tek lider Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu kadar çok yönlü ve bu kadar başarılı bir liderin dünyada başka bir örneği yoktur.

hsvari6yh
Mustafa Kemal özel yeteneklere sahip birisidir. Ancak sadece yeteneklerinin ardına sığınmamış kendini geliştirmek için de azami bir gayret içerisinde olmuştur. Örneğin Ray Brock’un Hayalet Süvari kitabında Mustafa Kemal’in daha 14 yaşında askeri okula başladığı yıllarda okul kütüphanesindeki bütün kitapları okuduğu gibi Napolyon’un savaş stratejileriyle ilgili kitabını yedi kez okuduğunu anlatmaktadır. Okumak, Mustafa Kemal’in hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Katıldığı ya da yönettiği savaşların en zor dönemlerinde bile kitap okumayı ihmal etmemiştir. Örneğin Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler kitabında, Mustafa Kemal’in Sakarya savaşının en zor anında gece Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanını okuduğu ve yakın arkadaşlarına bu romanı tavsiye ettiğini yazmaktadır. Sakarya savaşı gibi ölüm-kalım mücadelesinin olduğu bir dönemde bile kitap okumaya fırsat bulması çok manidardır.

1-1395678584
Mustafa Kemal, sadece kitap okumakla kalmamış dönemin en büyük bilim insanlarını meşhur Çankaya sofralarına çağırmış ve hiç bıkmadan büyük bir iştahla onları dinlemiştir. Gittiği yerlerde çok iyi gözlemci olmuş, özellikle tarihsel ve kültürel eserlere büyük bir ilgi göstermiştir. Mustafa Kemal’in, okumaları ve araştırmaları sayesinde bilgi seviyesi öyle bir yükselmiş ki, şu iddialı sözü söyleyebilmiştir. “İncelediğim bütün filozoflar arasında insanlığın sorunlarına gerçekçi çözümler üretecek birisine rastlamadım.” Bu cümleyi şöyle yorumlayabiliriz: Mustafa Kemal, dönemindeki bütün filozofları inceliyor ama, kendi bilgi birikiminin üzerinde birine rastlayamıyor.
Mustafa Kemal’in üstün yeteneklerinin oluşmasında; azmi, cesareti ve kararlığının altında her şeyden önce kendine güven duygusu yatmaktadır. İnandığı bir şey için hiç tereddüt etmeden hareket etmesi o’nun özgüven sahibi olmasıyla ilgilidir. Örneğin, Çanakkale’de İngilizler’in çıkarma yapacakları yeri bilip askerlerini, üstlerinin emri olmadan harekete geçirmesi, Mustafa Kemal’in kedine olan güveniyle ilgili bir durumdur.
Atatürk hakkında en kapsamlı araştırmalara imza atan Andrew Mango, Mustafa Kemal’in kendine olan yüksek güvenini onun ölümsüzlük duygusuna sahip olmasına bağlamıştır. Çanakkale savaşında göğsüne şarapnel mermisinin çarptığında, hayatta kalmasını Mango, Mustafa Kemal’in ölümsüzlük duygusunun pekiştirdiğini belirtmiştir. Yine Mango, kitabında Atatürk’e yapılmaya çalışılan İzmir suikastıyla ilgili şöyle bir değerlendirme bulunmuştur: “İzmir suikastı zanlıları yakalanıp Atatürk’ün karşına getirildi. Atatürk, kendi ölümsüzlük düşüncesiyle yüzleşmek zorunda olduğunu hissetti. Hemen belindeki tabancayı çıkarıp zanlıya verdi. Hadi dedi, beni vurmak istiyorsun. Al o zaman şu tabancayı ve beni vur dedi. Tabii zanlı, Atatürk’ü vurmaya cesaret edemedi. Bu durum da Atatürk’ün ölümle yüzleşmesini sağlamış ve Atatürk’ün ölümsüzlük düşüncesini değiştirmemiştir.”

51ntz0n2gUL._SX331_BO1,204,203,200_
Uzun süren araştırmalar, uykusuzluk, düzensiz beslenme Atatürk’ün sağlığını iyiden iyiye bozuyordu. Sinan Meydan’ın Türklerin Gizli Tarihi kitabında Atatürk’ün 30 saat aralıksız kütüphane kalıp kitap okuması nedeniyle kalp spazmı geçirdiğinden bahsetmektedir. Yine ilginç örneklerden biri de, Atatürk’ün ölümünden birkaç ay önce doktorların, hastalığının iyice ilerlediğini ve bu nedenle 6 ay boyunca sadece yatakta uzanarak durması gerektiğini, hatta oturmasının bile sakıncalı olduğunu belirtmişlerdir. Böyle yaparsa Atatürk’ün birkaç sene daha yaşayacağını açıklamışlardır. Atatürk ise Hatay meselesi gündemde olduğu için yatmayı reddetmiştir. Dünya devletlerinin Atatürk’ün rahatsızlığından yararlanıp, Hatay meselesini kendi lehlerine çevirmelerinin engellemek için, Mustafa Kemal, Adana’ya gitmiş ve ben daha ayaktayım dercesine iki saat boyunca ayakta askeri birliklerin geçişini denetlemiştir. Doktorların altı ay hiç kıpırdamadan yatmasını söylediği Atatürk’ün o zamanın ulaşım araçlarıyla Adana’ya gitmesi ve askeri birlikleri ayakta denetlemesi tam bir çılgınlıktır. Ama Mustafa Kemal’in bu hamlesi Hatay’ın anavatana katılmasını sağlamıştır. Bu ne nedenle Mustafa Kemal, Hatay şehididir.
Atatürk’ün ölümsüzlük inancı gerçekleşmiştir. Atatürk, o kadar baskıya, iftiraya, yalana ve hakarete rağmen hala Türk halkının gönlünde yaşamaktadır. Kendi çağında yaşayan liderlerden hiçbirisi Mustafa Kemal kadar iyi bir intiba bırakmamıştır. Öngörüleri hep gerçeklermiştir. Bu nedenle ölümsüzdür. Mustafa Kemal’in en büyük öngörüsü “Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşayacağıydı.” Bu öngörü Atatürk’ün izinde olanları asla yıldırmamalıdır. Yazımızı “Türkler ansiklopedisi” için yazılan şu mısralarla bitirmek istiyorum:
ŞİMDİ DAHA HIZLI YÜRÜMELİSİN
YORULANA BAKIP ÜZÜLME
YOLUNA ÇIKANA BAKIP UMUDUNU YİTİRME
BUGÜNE KADAR HERŞEY YAZILDI
ŞİMDİ SEN YAZIYORSUN
TARİHİ EN BÜYÜK TÜRKLE
ATATÜRKLE YAZIYORSUN
VE DEDİ Kİ :
“TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR ÖNEMLİDİR”

Rumeli’de Hazan Mevsimi romanı İlesam-Akçağ Roman Yarışması’nda birincilik ödülü aldı. 2016 yılı Ocak ayında Akçağ Yayınevi tarafından kitap hâline getirildi ve okuruyla buluştu.

Mehmet Necati Demircan, dedesinden dinlediği hüzünlü savaş öykülerini hiç unutmamış. Balkan Savaşı’na katılıp Bulgarların eline esir düşen Ahmet Demircan, şahit olduğu olayları ağlayarak anlatırmış. Seksen yaşındaki dedesinin kurumuş göz pınarlarından süzülen yaşlar, yıllar sonra yazarın etkileyici üslubuyla okurun ruhuna dokunuyor.

İki yılı aşan bir araştırma, inceleme sürecinden sonra romanın yazım aşamasına geçilmiş. Tarihî gerçeklikle kurmaca gerçeklik harmanlanmış. Başarılı betimlemeler vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son döneminde yönetim kademesinde bulunan İttihatçılar gözlerimizin önünde canlanıveriyor.

Tarih bir bilim dalıdır, roman ise sanat eseri. Romanda öncelik bilgilendirme değil, insanda estetik haz uyandırmadır. Tarih bilimi; aşk, ihanet, ihtiras gibi insan gerçeğinden uzak durur. Bu nedenle soyut kalır. Roman bu boşluğu tamamlar, tarihi somutlaştırır.

Yazar romanın giriş bölümünde başarılı betimlemelerle Rumeli coğrafyasını bir tablo tadında gözler önüne seriliyor:

Vardar’ın yolculuğu Şar Dağı’ndan başlar. Başı dumanlı dağların doruklarından çıktığı yolculuğunda bereketi, doğurganlığı, hırçınlığı, gem vurulmazlığı taşır aşağılara. Bu maceralı yolculuk, ovaya inince bir çileye dönüşür, eski ihtişamını kaybeder. Sudan çıkmış balığa döner, bir o yana atar kendini, bir bu yana. Rumeli’nin ortasında döner durur, ovada menderesler çizer. Mendereslerin kimi yerlerinde sazlıklar, bataklıklar bulunur. (s. 5)

Tarihî roman yazmak, zor ve zahmetli bir iş… Geri planında uzun soluklu çalışma yatıyor. Arşiv taraması, makalelerin, incelemelerin okunması, kaynak kişilerle yapılan görüşmeler bu çalışmalardan bazıları. Rumeli’de Hazan Mevsimi’ni okudukça emperyalist güçlerin uygulama planlarında bir farklılık göremiyorsunuz:

Vali, olaydan haberdar edilince jandarma birliğini de yanına alarak Üsküp köylerini didik didik etti. Söylenenler doğruydu. VMRO adlı gizli örgüt bölgeyi haraca kesmişti. Kendisine ait silahlı adamları vardı. Esnaftan vergi topluyordu. Bulgar ailelerin erkek çocuklarını zorla askere alıyordu. Evlerden örgüt propagandası yapan yayınlar, silahlar, bombalar çıkmıştı. Osmanlı bunun farkına ancak bir ihbar sonucu varabilmişti. Durum çok ciddiydi. (s. 19)

Tarihçilerin dahi farklı değerlendirdiği bir dönemi romanlaştırmak oldukça sıkıntılı bir süreç. Eleştirilere karşılık verebilmek için romanda anlatılanların belgelendirilmesi gerekiyor. Roman, sanatsal bir metin olduğu hâlde bilimsel bir metin gibi değerlendiriyor.

Romanda tarihî gerçeklik kurgusal gerçekliğe dönüşüyor. Yazar, tarihî olayları tarihî gerçekliğe sadık kalarak vermek için olağanüstü bir çaba harcamış. Çünkü Türk okuru yazardan tarihî romanın tarihî gerçeklere uygun olarak yazılmasını bekliyor. Romanda yer yer geri dönüş tekniği uygulanıyor. Örneğin Saru Saltuk’un türbesi tanıtılırken Saru Saltuk’un Rumeli’ye geliş öyküsü folklorik bir özellikte anlatılıyor:

Hıristiyanlar için kutsal olan Sveti Naum Manastırı Müslümanlar için de kutsaldır. Hacı Bektaşi Veli’den “Sarı Saltuk, seni Rum’a saldık.” sözüyle el alan Sarı Saltuk, bir seccade üzerinde Ohri Gölü’nü geçerek, Sveti Naum Manastırı’nın bulunduğu bölgeye gelmiş, burayı yurt tutmuştur. Sarı Saltuk’a gönülden bağlı Bektaşiler her Cuma türbeyi ziyaret ederler. Cuma günleri Sarı Saltuk’ta panayır kurulur. (s. 41)

Romancı, tarihe mal olmuş bir gerçeklikten hareket eder fakat tarihçi gibi nesnel davranamaz. Yazar, geçmişi romanın ögeleri olan olay örgüsü, kişiler, zaman ve mekâna bağlı olarak yeniden kurgular, muhayyilesinde şekillendirir ve okuyucuya aktarır. Romanda tarihin karanlıkta kalmış boşlukları kurmacanın yardımıyla doldurur:

Niyazi’nin çocukluk yılları Resne’de geçti. Zaman zaman Resne’ye hâkim tepelere çıkar, ufka bakar, uzaktaki tepelerin bulutlar içerisinde kaybolan siluetlerini görür, dünyayı Resne’den ibaret sanırdı. Büyüdükçe dünya da büyüdü. Ufukların ötesindeki dünyaların farkına vardı. Zamanla kardeşleri Osman, Murtaza, Lütfiye ve Güllü dünyaya geldi, aile büyüdü. (s.42)

Türk edebiyatında geçmişten günümüze çok sayıda tarihî roman yazıldı. Yazılmaya da devam edecek. Bazı romancılar tarihi popüler hale getirdi. Aşk, macera ve cinsellikle süslenen tarih okura roman olarak sunuldu. Okur, tarihî roman tozuna bulanmış macera romanı okudu. Çalakalem romanlar yazıldı. Kimi tarihî romanda tarih sadece zemin olarak kullanıldı. Bazı romanlarda ise bir dönem ele alınarak geniş kapsamlı olarak anlatıldı.

Rumeli’de Hazan Mevsimi’nde Rus Konsolos Rostkovski’nin öldürülmesi ve gelişen olaylar bir Osmanlı-Rus savaşının önlenmesi uğruna verilen tavizleri gözler önüne seriyor. Bukova’dan Manastır’a dönen Konsolos, kendisine selam vermediklerini ileri sürerek Nüzhetiye Karakolu önünde nöbet tutan askerlere hakaret edip, kamçıyla vurmaya başlıyor. İtişip kakışma esnasında silah ateş alıyor, Konsolos ölüyor. Ardından yaşanan gelişmeleri romandan izleyelim:

Sultan Abdülhamit, olaydan duyduğu derin üzüntüyü ifade etmek için Rus Çarı Nikola’ya bir taziye telgrafı çekti. 11 Ağustos 1903 tarihli telgrafta olaya karışan jandarmaların yargılanması için divan-ı harbin kurulduğunu, başta Vali olmak üzere olayla ilgili görevlilerin görevden alındığı, haklarında soruşturma açıldığı Konsolos Rostkovski’nin ailesine tazminat ödeneceği belirtiliyordu. (s. 109)

İki asker hakkında idam kararı verilir.

… Rusya Konsolosluk yetkilileri idam kararının Nüzhetiye Caddesi’nde konsolosun vurulduğu yerde halka açık olarak uygulanmasını istiyorlardı. Bununla da yetinmeyerek iki bölük askerin de idam sırasında hazır bulunmasını istiyorlardı. Sadaret, Rus konsolosluk yetkililerinin isteklerinin istedikleri şekilde yerine getirilmesini istedi.

Romanda şahıs kadrosu çok geniş tutulmuş. Kimler yok ki… Enver Bey (Paşa), Talat Bey (Paşa), Kazım Bey (Karabekir), Resneli Niyazi bey gibi tarihe mal olmuş gerçek kişilerin yanı sıra birçok kurgu kahraman… Bütün bu kahramanlar; beş yüz sekiz sayfalık romanda Selanik, Resne, Manastır, Edirne gibi çok geniş bir coğrafyada olay örgüsüne bağlı olarak kendi serüvenlerini yaşıyorlar. Kimi zaman onları gece karanlığında İttihat ve Terakkiye katılış merasiminde kimi zaman Rumeli dağlarında eşkıya kovalarken görüyoruz.

Meşrutiyetin ilanıyla bütün sorunların çözüleceğini düşünen İttihatçılar, Meşrutiyet sonrasında yola birlikte çıktıkları Bulgar, Sırp, Rum çetecilerin ihanetleriyle karşılaşıyorlar. Müslüman Arnavutların dinmek bilmeyen isyanları İttihatçıları hırpalıyor.

Bu durum romanın 335. sayfasında yazar anlatıcının anlatımıyla ifade ediliyor:

Rumeli’deki Arnavut isyanları aradan geçen dört yıla rağmen sürüp gidiyordu. Arnavutlar huzursuzdu. İttihat ve Terakkiye meydan okuyorlardı. Dört yılda dört isyan yaşanmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti bir yandan bu isyanları bastırmaya çalışırken öte yandan muhalefet, Mecliste İttihatçıların başarısızlıklarını acımasızca eleştiriyordu. İttihatçılar için çember gittikçe daralıyordu. Bu kuşatılmışlık onları gittikçe sertleştiriyordu.

İttihatçılar, iktidarı bırakmak zorunda kalıyor. Bütün Balkanlar kaybediliyor. Düşman Çatalca önlerine geliyor. Ülkenin içinde bulunduğu bu acı tabloda bile İstanbul’da iktidar oyunlarının büyüsüne kapılanlar gerçekleri görüp anlayamıyor.

Balkan Savaşı’nın trajik görüntüleri okuyucuda acı bir tat bırakıyor. Yaşadığımız bu toprakların son kalemiz olduğunu anlıyoruz. Bu tanıtım yazısında romanın olay örgüsü hakkında fazla ayrıntıya girmekten kaçınıldı. Bundan sonrası için söz okuyucuda…


Rus araştırmacı Pierre Kouznietsov “La Lutte des Civilisations et des Langues dans l’Asie
Centrale, Paris 1912.353.s”
adlı doktora tezinde geçmişten XIX. yüzyıla kadar Rus Türkistanı diye adlandırdığı günümüz Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin yer aldığı bölgeler ve orada yaşayan halklarla ilgili önemli bilgiler vermektedir. Kitabın ön sözünde çalışmasının iki ana bölümden oluştuğunu ifade eden yazar, birinci bölümde M.W. Barthold’un le Turkestan a l’epoque de l’invasion mongol adlı eserini esas aldığını, ikinci bölümde ise araştırmayı bizzat kendisinin yaptığını anlatmakta, özellikle Kokand Hanlığı dönemi örf, adet ve geleneklerle ilgili olarak da V.P. Nalivkine’nin* araştırmalarını esas aldığını belirtmektedir.

Biz bu yazımızda Türk tarih ve kültürü ile ilgili önemli bilgilerin yer aldığı bu kitaptan bazı tespitleri hiçbir yoruma tabi tutmadan aktarmaya çalışacağız.

Geçmişte Orta Asya’nın bir çok kavim tarafından işgal edildiğini, bu coğrafyada yaşayan halkların bir çok kültür ve dinle ( Zerdüştilik, Budizm, Maniheizm, Nesturi
Hıristiyanlık, İslam) karşılaştıklarını anlatan yazar, Orta Asya’yı etkileyen ilk medeniyetin Mazdaizm esası üzerine kurulmuş olan İran medeniyeti olduğunu ifade etmektedir.(s.15).X. yüzyılda Maveraünnehr’in İranlılarla meskun olduğunu, Zerdüştiliğin merkezi olan Belh şehrinin Arap coğrafyacıları tarafından ” Ümmü’l-Bilad” olarak anıldığını(s.17),Samaniler döneminde ise Belh ,Semerkand ve Buhara şehirlerine ” dünyanın kraliçesi“(s.18) denildiğini ifade etmektedir. Ancak Arap ordularının Buhara’yı işgali sonrasında Buharalıları göçe zorladıklarını anlatan yazar, Mazdaizme inan bu göçmen ve zengin Buharalılar(=Keş kuşan)ın 700 yüz şatodan oluşan yeni bir şehir kurduklarından söz etmektedir(s.22) Bu şatoların duvarlarında çeşitli resimler buluyordu. Zerdüştiler bu resimlerin kendilerini cin/peri gibi çeşitli ruhani varlıkların zararlarından koruyacağına inanıyorlardı. Samaniler döneminde hala bu şatolardan bir kaçı mevcuttu. Tacik kelimesinin anlamı ile ilgili olarak Tacik kelimesi ortaya çıkısından itibaren etnik ve politik bir anlam ifade etmez. O, Zerdüşti öğretiye inanan kişi demektir. Zira kelimenin ilk hecesinde bulunan “Taç” bildiğimiz Taç anlamındadır. Hıristiyanlar nasıl Haç; Müslümanlar da nasıl Türban takıyorlarsa Zerdüştiler de Taç takıyorlardı demekte, VIII. yüzyılda Eba Müslim döneminde Bikh –Afarid=Makh-Afarid adlı Zerdüşti bir reformatörün de ortaya çıkışı ile ilgili bilgiler vermektedir.(s.22)

Araştırma esnasında zerdüşti kalıntıların bulunduğunu ifade eden araştırmacı bu duruma kanıt olarak yöre halkı arasında “moug=mag” kelimesinin kullanıldığını anlatmaktadır(s.23-24)Arap istilası öncesi Maveraünnehr’de bir çok devletçikler bulunduğunu Semerkand ve Fergana idarecilerine ‘dohkon=,dikhan denildiğini ifade eden araştırmacı arap istilası öncesi Sogdluların Sasani paralarını örnek alarak para bastıklarını anlatmaktadır .

Bizans imparatoru II. Justinen ile Türk hakanı Dizavul/İstemi yabgu arasındaki ilişkiyi de Sogdlular sağlıyordu.(s27).

Arapların Orta Asya’yı işgalleri bölge etnoğrafyasında dikkate değer bir etki yapmadığı gibi, politik ve kültürel alanda da fazla bir etki yapamadı. Emevi komutanları /valileri daha çok Orta Asya’yı kendilerini zenginleştirecek bir vergi deposu olarak gördüler. Ancak İslam, Sasani bürokrasisi üzerine kurulmuş olan Abbasi iktidarında Orta Asya’da devlet dini haline gelebildi( s.29)

Orta Asya’da şehirlerin Şehristan denilen merkez, Rabat ve etrafında yer alan kalelerden üç katmanlı bir biçimde oluştuğunu anlatan yazar, söz konusu dönemlerde sokakların taşlarla döşeli olduğunu, şehirlerin içinden su kanalları geçtiğini ifade etmektedir. Semerkand ve Buhara’da hükümdar sarayı “Registan” adı verilen meydanda bulunurdu. Daha sonra kaleler Orda adı ile anılmaya başladı. Semerkand ve Buhara da hala Registan mevcuttur(s.36-37).

Arap istilasından sonra Farsça popüler dil olarak kalırken, özellikle Maveraünnehr’de Arapça edebi dil olarak kullanıldı.(s,39).Arap istilalarına rağmen İslamiyet belli bir süre entellektüeller arasında gelişemedi.

Arap istilaları öncesinde Maveraünnehr ve Orta Asya Türklerin egemenliği altında idi. Türk hakanları Bizanslılarla politik ilişki içerisinde bulunuyordu. Doğu Türk ülkeleri batıya göre daha yüksek bir refah içinde idiler. Ancak 7 12 de Semerkant’ı İşgal eden Araplar Soğdluları buradan sürdüler. Soğdlulara , Arapların ” Ebu müzahim” adını verdikleri Sulu Kağan (716-737) sahip çıktı. Orta Asya Samanilerden sonra Karahanlıların egemenliği altına girdi. Samaniler, Tahiriler ve Safarilerin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra Orta Asya tamamen Türklerin egemenliği altına girdi. Türk- Moğol istilası, Arap istilası sonrası yeşeren İran kültürüne büyük bir darbe vurdu.(s.51) Yazar, Veselovskiy’ Biruni’nin Arap istilası sırasında Arapların İslam’ın yayılmasını kolaylaştırmak amacı Harezm kütüphanelerini yaktıklarını ifade etmektedir(S.39). böyle bir olay da Moğol istilası sırasında Buhara , Semerkant ve Belh .kütüphanelerinin başına da gelmiştir( 55).

Yazar, bir çok doğu bilimcinin Türklerle Moğollar arasındaki akrabalık bağlarının çok güçlü olmasından dolayı XIII, yüzyılda gelişsen Moğol yayılmacılığının sadece Moğollara mal edilemeyeceğini, aynı zamanda bunun bir Türk hareketi olduğunu ifade ettiklerini anlatmaktadır(s.57)

Bütün bu gelişmelere rağmen Farsça Orta Asya’da edebi dil olarak devam ederken, Türkçe vernaküler dil olarak kaldı. Türkler ev yapım tarzları da dahil bir çok nesnel kültür unsurlarını İranlılardan aldılar. Samaniler döneminde köleler genellikle Türklerden oluşuyordu. Türklerin hakimiyetinde durum tamamen tersine döndü; bu defa köleler İranlılardan oluştu. İran ve Turanlılar arasındaki kin o kadar büyüdü ki, XVI .yüzyılda Molla Semsü’d-din Herati Şiilerin kafir oldukları ve pazarlar da satılabilecekleri ile ilgili fetva yayınladı(s.70-71 vd). İşte bu tarihten itibaren Orta Asya Türk hakanları kendilerini ” Sünniliğin Mudafii” olarak kabul ve ilan ettiler.

Timur dönemi Orta Asya’nın en müreffeh dönemi idi. Askeri teşkilat Türk usulü kalırken kadınların sosyal hayata katılımları söz konusu idi.

Zamanla Orta Asya’da İslam hukuku uygulanmaya, el kesimi, recm gibi cezaların Kokand hanlığı döneminde uygulandığı görülmektedir(s.99) Bu uygulamaların belki de en korkuncu ölüme mahkum edilmiş suçluların kale burçlarından atılmaları idi(s.99)

Orta Asya’da öğretilen her sanatın bir pir‘i vardı. Dervişlik ve tekkeler yeterince yaygındı. Bu tekke şeyhlerinin Osmanlı veya Arap olması çok önemli idi. Dini hayatta ziyaret yerleri (= Mazalar) önemli bir yer tutuyordu. Hatta bu ziyaret yerleri dileklerin ve isteklerin ne olduğuna göre ayrılmıştı. Örneğin Namangan’da bulunan iki mazar/ ziyaret yeri çok önemli idi. Çocuk sahibi olmak isteyenler Bava –Ata‘ya, zenginlik isteyenler ise Poço-Ata‘ adı ile anılan ziyaret yerlerine giderlerdi. Hatta Aravan’da bir kaya üzerinde bulunan ve atlı bir şövalyeyi andıran resim, kayanın altında bir su kaynağı ve üzerine çıkılan küçük bir çukur vardı. Oranın yerli halkı bütün bu mekanları kutsal bilir ve kayadaki resmin de Hz. Ali’ ye ait olduğuna inanırlardı.(s.125).Bu tür ziyaret mekanları sayısız denilecek kadar çoktu.

Kadınlar mescide gitmezlerdi. Ülke yerlileri Müslümanlığın kendilerine zorla kabul ettirildiğini ifade ediyorlardı. II.Katerina döneminde Müslüman Tatar misyonerlerin din yolu ile kendilerini asimile edeceği düşüncesinden hareketle söz konusu faaliyetlerden rahatsız olan Kırgızlar, bu durumu engellemesi için Çar’a başvurmuşlarsa da Rus çarı Müslümanlığı idolatriden Hıristiyanlığa geçişte ara bir dönem olarak gördüğü için duruma müdahalede bulunmamıştır(s.66).

Orta Asya’da panteist sufizm yeterince yaygındı. Hatta bu sufizmi Arabo-occidantale Arap etkisi ile gelişmiş batı sufizmi; irano-hindou /orientale Fars- hind etkisi ile gelişmiş doğu sufizmi olarak ayırmak mümkündür.. Söz konusu doğu sufizmi daha orijinal bir biçim arzetmektedir(s.131 )Ahmet Yesevi, Bahauddin Nakşıbendi vb. sufiler mevcuttu. Bu tarikatlarda bir sufinin katedeceği aşamalar;Şeriat, Tarikat ve Hakikat esastı. Göçebeler sufizme daha yatkındılar.

Orta Asya Türkleri arasında iyi-kötü ruhlara inanış oldukça yaygındı. Periler, güzellikleri dillere destan varlıklardı. Onlar faziletli/saygıdeğer insanları korurlardı. Cin,Dev, İblis,Seytan, Albastı,Adjina bunların en tanınmışları idi. Albastı yaşlı ,kıllı ve çirkin bir kadın olarak tasavvur edilir, .izbe yerlerde,,terkedilmiş bahçeler ve çiçekler arasında yaşardı. Adjina ise, saçları sarı, dev gibi büyük bir kadın şeklinde düşünülürdü. O her istediği şekle /biçime dönüşebilir, her dona girebilirdi. Bunların dışında da birçok mitik varlık tasavvuru mevcuttu.(s.142-145)

Medreseler oldukça yaygındı. Her ne kadar medreselerde matematik, fizik kozmoloji gibi bilimler okutulsa da, eğitimin esasını din eğitimi oluştururdu. Babalar çocuklarını medrese hocalarına”la chair
(de notre enfant) est a vous, les os sont a nous=)”eti sizin, kemikleri bizim” diye teslim ederlerdi. Avrupada Latince ve Grekçe öğretildiği gibi burada da Arapça eğitim dili olarak öğretilmekte idi. Hatta o dönemde Orta Asya’da entellektüel bir Müslüman için en kutsal dil Arapça idi. Dillerle ilgili şöyle bir anlayış mevcuttu:

Arapça şerafet,

-Farsça necaset

-Türkçe kabahat denilirdi(s.165).

Medreselede okutulan ders kitapları ilgili bir değerlendirme yapan yazar, Müslümanların okuttukları tarih, coğrafya ve kozmoğrafya kitapları saçma ve fantastik hikayelerle dolu idi demekte bu konu ile ilgili olarak dünyanın yaratılışı ve konumu hakkında Abdullah b. Mes’ud’un Hz. Muhammed’e dünya neyin üzerinde bulunuyor? diye sorduğu soruya verilen cevabı göstermekte, medreselerin bu hali ile hem Müslümanlığın çöküşüne hem de medeniyetin yok olmasına neden olan kurumlar olacağına işaret etmektedir.

Osmanlılarla Orta Asya arasındaki dini ve politik(?) ilişkiler daha çok Orta Asya’dan hacca gitmek isteyen hacılar yolu ile sağlanıyordu. Bu hacılar İstanbul’a geliyor, tekkelerde konaklıyor , daha sonrada hacca gidiyor dönüşte de aynı yolu takip ediyorlardı(s.299).

Yazar,1895-1896 yıllarda ilginç bir kişiliğe sahip Osmanlı vatandaşı Mir Sadık Kari’nin oğlu olan Hoca Abdu-Celil in Ming –tepe ‘nin tanınmış İşan’ı Madali’ye verilmek üzere sakal-ı şerif’le birlikte bir ferman, altın bir yüzük ve yeşil bir bayrak getirdiğini anlatmaktadır (295).Bütün bu olaylar 1898 yılına kadar Ruslardan gizli kalmıştır.

Sovyetler Birliği öncesi Türkistan’la ilgili önemli bilgiler içeren bu tez çalışması özellikle Kokand hanlığı tarih ve kültürünün anlaşılması açısından dikkat çekmektedir. Söz konusu kitapla 1907 yılında Orta Asya’yı gezen, Özbek bir baba ve Başkurt bir anneden doğan fikir/düşünce adamı Abdurreşid İbrahim’in ” Alem-i İslam” adlı eserinde o dönem Buhara medreselerinde verilen eğitimin örtüştüğünü görmek mümkündür. Konu ile ilgili olarak Abdurreşid İbrahim “…. Umum Buhara ahalisinde bu fikir baki ise de ilmen bunun aksinedir. Usulü tedris berbad. Bir kitabın mukaddimesini beş sene de tahsil iderler. Yirmi-otuz sene medrese odasında oturur ,bütün ömrünü alat lisan tahsilinde geçirir, tahsil hıtamında iki kelime arabi tekellüm edemediği gibi bir satırda arabiyü’l-ibare bir şey yazmak iktidarına da malik değildir..Usulü tahsil çok acınacak bir haldedir. “demektedir(s.17)

*-V.P.Nalivkine,Chrestomathie sart et persane approprie aux programmes de l’ecole normale
du Turkestan, Tachkent,1887; V.P. Nalivkine, Histoire sommaire du khanat de Kokand, Kazan 1886(rusça); V.P. Nalivkine&M.V. Nalivkina, Condition de la femme indigene du Fergana, Kazan 1885 ( rusça).


Anadolu coğrafyası Türklerin simgesel mekânı olmuştur. Bu mekân Türk gelenekleriyle harmanlanarak tarih ve coğrafyanın et ve tırnak gibi kaynaşmasına sebep olmuştur. Mehmet Necati Demircan’ın yazdığı Bozkırda Aşk ve İsyan romanı Anadolu’nun kültürel ve coğrafi zenginliğinin güzel bir yansıması olarak karşımıza çıkmıştır. Romanda geçen olaylar tarihsel olarak da gerçeklik payı bulunan olaylardır. Yani roman salt bir hayal ürünün eseri değildir. Romandan edindiğim bilgilere bakınca çok derinlemesine uzun bir araştırmadan sonra romanın kaleme alındığını anlayabilmekteyiz. Hele hele yazarın bizzat sahada olaya tanıklık edenler veya yakınlarıyla yatığı bire bir görüşmeler romanda geçen olayların gerçeklik paylarını daha arttırmaktadır.

Bozkırda Aşk ve İsyan, Haziran 2013’te IQ Kültür Sanat Yayınlarınca yayınlanıp okuruyla buluştu. Romana iddialı bir isim seçilmiş. Bozkır, aşk ve isyan bir arada. Tarihi olayların kurgulandığı eserde o alışılagelen didaktikliğin getirdiği kuruluk yok. Tasvirler oldukça başarılı, bir anda kendinizi 1892 yılında bozkırın ortasında buluveriyorsunuz. Bozkır insanını anlatırken kullandığı şu ifade gerçekten çok etkileyici: “Bozkırın hem kadını hem erkeği çilelidir. İnsanı çifte kavrulmuştur. Güneşin harında dövülen insan, soğuk pınarında çelikleşmiştir.” Bunda yazarın yaşadığı yöreyi anlatmasının payı tartışılmaz. Kahramanların fiziksel ve ruhsal portreleri başarıyla çizilmiş. Tarihi olaylar konularla bağlantılı olarak verilmiş. Yazar, bize bir şeyleri öğretmeye ya da dikte etmeye kalkmıyor. Olayları gözler önüne sererek yargıyı bizlere bırakıyor.

Romanın geçtiği yer küçük bir alan olmasına rağmen yazar, dünya siyasi tarihine damgasını vuran olayları romanın içine ustaca girdirmeyi başarmıştır.Küçük bir Anadolu beldesi birden bire dünya siyasi dengelerinin odak noktası haline gelmiştir. Ana olay Yozgat ili Çandır ilçesine bağlı İğdeli köyünde yaşanıyor. Roman bir aşk hikâyesiyle başlıyor, başlar başlamaz sizi sarıyor. Gerilim hep yüksek tutulmuş, merak unsuru ön planda… Bu, çevremizde her an rastlayabileceğimiz hayatımıza dokunan öykülerden. Farkı ise farklı din ve etnik kökene bağlı iki gencin umutsuz aşkı olması. Umutsuz bir aşk hikâyesiyle başlayan romanın geri planında Anadolu’da başlayan Ermeni isyanları, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, Tehcir, Kurtuluş Savaşı anlatılıyor. Roman bir tarih kitabı değil. Amacı da tarihi olayları anlatmak değil. Yazar bu olayları verirken okuru sıkmıyor, suda erimiş şeker gibi tattıkça farkına varıyorsunuz.

Romanın bazı bölümlerinde içiniz acıyor. Dış güçlerin Osmanlı coğrafyasında bitmek bilmeyen entrikalarına şahit oluyorsunuz. Yüz yıl önce yaşananlarla bugün arasında benzerlikler yakalıyorsunuz. Bu benzerliklerden yola çıkarak aynı oyunların tekrar tekrar sahnelendiğini görüyorsunuz. Romanın en trajik sahnelerinden biri İngilizlerin baskısı nedeniyle Ermeni tehcirini uygulayan Boğazlıyan kaymakamı Kemal Bey’in düzmece belgelerle idam edilmesidir. Ermeni tehcirini uygulayanların yargılandığı Bekirağa bölüğündeki mahkûmlardan ünlü Ağaoğlu Ahmet ile Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in arasında geçen diyaloglar çok ibretlik anladır.

Bozkırda Aşk ve İsyan ‘da Amerikalıların başı çektiği misyonerlik faaliyetlerine ayna tutuluyor. Okurun dikkati Amerikan Board Teşkilatının açtığı Amerikan Kolejleri üzerine çekiliyor. Amerikalı misyonerlerin Osmanlı Devleti coğrafyasında açtıkları kolejlerde yetişen Ermeni gençlerde ayrılıkçı duygular yeşeriyor. Sadece Ermenilere değil diğer etnik unsurlara ayrılık tohumları ekmek için çabalamışlardır. Örneğin Amerikan Board teşkilatı çok sayıda Arap gencine Amerika’da öğrenim görmeleri için burs vermiştir. Bu tür verilen burslarda koşul olarak bursu alanların akrabalık yoluyla da olsa Türklerle hiçbir ilişkisinin bulunmaması gerekiyordu.

Sıcak denizlere inmek isteyen Ruslar, Ermenilerin ayrılıkçı duygularını her seferinde istismar ediyor. Ermenileri umutlandırıp ortada bırakıyor. Ermeniler de “Belki bu sefer…” diye her seferinde umutlarını diri tutuyorlar.

Yazar, olayları ve kahramanları verirken yaşadıkları dönemin sosyal hayatını da gözler önüne seriyor. Bu durum yazarın folklorcu kimliğinin bir yansıması olarak algılanabilir. Dönemin sosyal hayatının böylesine başarıyla yansıtılması romanın geri planında uzun bir hazırlık ve araştırma döneminin olduğunu düşündürüyor.

Romanda hâkim bakış açısı kullanılmış, olaylar yazarın diliyle anlatılıyor.

Yüz yıllık bir geçmiş, yakın tarih olarak adlandırılabilir ama romanı okuduktan sonra anlıyoruz ki biz yakın tarihin olaylarını kavrayamamışız. Roman yakın tarihte yaşananları bir trajedi olarak ortaya koyuyor.

Akıcı bir dille yazılan romanı okudukça arkası geliyor ve bir de bakmışsınız bitmiş. Ben burada romandaki olayları özetlemedim. Bundan özellikle kaçındım. Çünkü romanda ne anlatıldığını öğrenen kişi okuma zahmetine katlanmıyor. Romanla ilgili birtakım ipuçları verdim, bundan ötesi okurun ilgisine sunulur. Roman D&R mağazalarında sizleri bekliyor.

Bozkırda İsyan ve Aşk romanın yazarı Mehmet Necati Demircan derneğimizin düzenli olarak yaptığı Cuma Sohbetlerinde kitabında geçen olaylar hakkında bilgi verecektir. Tüm hemşehrilerimizi bekleriz.