Kategori

Güncel

Kategori

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması sonucunda memleketin muhtelif yerleri işgalci güçler tarafından işgal edilmeye başlandı. Mustafa Kemal,“Bandırma” vapuruyla Samsun’a giderken ülke İzmir’in Yunan işgali haberi ile çalkalanıyordu. Vatan topraklarını yabancı güçlere teslim etme niyeti olmayan Mustafa Kemal belki de en gergin geçen yolculuğunu yaşadı. Onu tehlikeler içinde Sinop’a ulaştıran Bandırma vapuruna, Sinop’tan tekrardan ama istemeyerek bindi. Çünkü Sinop’tan Samsun’a karadan gidecek bir yol, vasıta yoktu. Mustafa Kemal,Samsun’a 19 Mayıs 1919 sabahı saat 07.00’de puslu bir havada ayak bastı. O sırada Mustafa Kemal henüz 38 yaşındaydı.

Samsun’da ona özel bir karşılama olmadı. Zaten o zamanlar bir sancak merkezi olan Samsun’da yetkili görevliler yoktu. İngilizlerin şehirde 200 kişilik bir işgal kuvveti vardı. Pontus eşkıyası ise Samsun sokaklarında kol geziyordu. Yani Mustafa Kemal’in 19-25 Mayıs arasında Samsun’da geçen günleri rahat ve emniyetli değildi. Samsun ne içerden ne çevresinden ne de denizden güvende değildi. Daha birkaç gün önce gerçekleşen İzmir’in işgali (15 Mayıs 1919) o bölgedeki Rumları sevindirirken bezgin olan ruhları da olumsuz etkiliyordu. Ayrıca şehirde bulunan 200 İngiliz askerinin varlığı yöredeki Rumları şımartıyordu.

Bu ahval ve şeriat içinde gözünü budaktan sakınmayan, bir milleti istiklale ulaştırmak için canlarını feda etmekten kaçınmayan, Kurtuluş Savaşı’nın meşalesini yakan vatansever kesim Anadolu’nun her tarafını tehlikeler içinde dolaşarak en nihayetinde İstiklal Savaşı’nın muzafferi oldular. Ve bu sonucu Türk gençliğine emanet ettiler. Onlara göre “gençlik” kavramı Fransız İhtilali ilkelerine göre istiklal, eşitlik, kardeşlik ve mutlak monarşiye karşıtlık olarak tanımlanıyordu. Keza Mustafa Kemal’in ilk gençlik yıllarında bazı Avrupa ülkelerinde gençlik hareketleri olmuştu. (Genç İtalya, Genç Almanya hareketi) Mustafa Kemal de “Yeni Türkiye’yi” gençliğe emanet ederken herhalde bu düşünceleri kastediyordu. Zira Mustafa Kemal bu durumu Nutuk adlı eserinin ikinci cildinde “Türk Gençliğine Bıraktığım Emanet” metninde belirtti. Bu yazı, içeriğinde gençliğe birçok mesaj veren tarihi ve edebi bir metindir.

Mustafa Kemal bu metinde geçmişte yaşanan acı olaylar gelecekte de yaşanılabilir düşüncesi ile Türk gençliğine kutsal bir görev verdi. Metinde Mustafa Kemal “Türk İstiklalini” ve “Türk Cumhuriyetini” en temel hazine olarak görmekte olup bu iki hazinenin muhafazasını da özellikle gençlikten istedi. Ayrıca hitabenin sonunda “Türklük” kavramı ile biyolojik bir ırkçılık yerine duygusal bir bağlılığı kastettiği “Ne mutlu Türküm diyene!” vecizesini kullandı. 

Bu hitabeden gençliğimizin damıtacağı fikir özetle şu olmalıdır: Gençlik daima milletimize karşı kurulabilecek olumsuz planlara hazırlıklı olmalı, çağın gerektirdiği bilgilerle donanmalı, gerektiğinde kendisine bırakılan hazineleri korurken Türkiye Cumhuriyeti’ni azim ve kararlılıkla ileri götürmelidir.

19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savaşımızı başlattığı tarihin dönüm noktalarından biri olan bu özel günün 102. yıl dönümünü coşku, heyecan ve gururla idrak ediyoruz. Geleceğin Türkiye’sinde söz sahibi olacak siz gençlerimizin, zor bir dönemden geçtiğimiz şu günlerde 19 Mayıs’ın bayramdan öte çok özel manalar taşıdığını bilmenizi isterim.  Bu bayram Atatürk’ün sizlere verdiği önemin bir işareti olmanın yanı sıra geçmişimizin bize bir emanetidir. 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramınızı en içtendileklerimle kutlarken, vatanımız için canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygı ile anıyorum. 

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

SSCB’nin son dönemlerinde devleti yeniden yapılandırma anlamına gelen perestroyka, fikri son gelişmeler ışığında Kafkaslarda uygulanmak istenmektedir. Küresel güçlerin dünya hâkimiyetinin sağlanmasında köprübaşı olarak gördükleri Kafkaslar etnik gerilimler ve enerji mücadelelerinin körüklediği oldukça girift sahalar konumuna gelmektedir. Kafkaslar soğuk savaş sonrası döneminde yeni bir dağılma eşiğine gelinmiştir. Kafkaslardaki bu kargaşa ortamı hiç şüphesiz ki Türkiye’yi oldukça derinden etkileyecektir.

Dünya hâkimiyetinin çatırdamaya başladığı ABD ile eski gücüne kavuşma isteyen Rusya Kafkaslar üzerinden güç gösterilerine başlamış durumdadırlar. İki güç soğuk savaş dönemini anımsatan çıkışlarını yapmaktan asla çekinmemektedirler. Bu durum bölgedeki tansiyonun giderek artmasına sebep olmaktadır.

Kafkaslarda meydan gelen bu olayların tarihsel dayanaklarına bakmadan bölge ile ilgili gerçekçi değerlendirmeler yapmak mümkün değildir.    “1991 yılı dünya tarihinde hızlı ve beklenmeyen gelişmelerin yaşandığı bir yıl olmuştur. Gorbaçov’un glasnost ve perestroyka politikaları Sovyetlerin dağılma sürecini hızlandırmış, imparatorluğu kurtarma arayışları başlamıştır. Gorbaçov’un hazırladığı Yeni Konfederasyon teklifine karşılık Boris Yeltsin yeni bir Birlik tezini ileri sürmüş ve 8 Aralık 1991 tarihinde Rusya, Ukrayna ve Belarus liderleri bir araya gelerek, SSCB’nin resmen dağıldığını, buna karşılık Bağımsız Devletler Topluluğu’nun kurulduğunu açıklamışlardır. Slav birliği olarak kurulan BDT, daha sonra Türk Cumhuriyetlerinin yanı sıra Moldova, Gürcistan ve Ermenistan’ın da katılımıyla 12 ülkenin yer aldığı bir topluluk haline gelmiştir.[1]

Sovyet egemenliğinin birden bire sona ermesiyle dünyada bir şaşkınlık yaşanmıştır. Bu duruma hazırlıksız yakalanan ülkelerin başında gelen Türkiye bölgeyle ilgili gerçekçi politikalar sürdürmek yerine duygusal ve ideolojik söylemlerle bölgeye intibak etmeye çalışmıştır. Böylece Kafkaslar ve gerideki Türk cumhuriyetleri Rusya, Çin ve ABD’nin nüfuz mücadelesi alanına girmiştir.

Yıllarca demir perde arkasında bekleyen Kafkaslar ve Orta Asya, bünyesinde bulundurdukları olağanüstü zenginliklerle dünya gündeminin ilk sıralarına oturmaya başladılar. “100 yıl önce dünyanın en çok petrol üreten ülkesi Bakü iken, o zamanlar Orta Asya’nın karbonhidrat zenginlikleri bilinmiyordu. Bu nedenle Ortadoğu’da petrol uğruna oynanan oyunlar Orta Asya’da oynanmamıştı. Belki bu nedenlerdi ki, 31 Ağustos 1907’de Rus Dışişleri bakanı Kont Alexander Izvolsky ile İngiliz elçisi Sir Arthur Nicholson Petersburg’ta bölgenin kaderini belirleyen bir antlaşmaya imza koymuşlardı. Bu gizli antlaşmaya göre Rus hükümeti Afganistan’daki İngiliz nüfuzunu kabul etmiş, Londra da Orta Asya’nın Çar’ın arka bahçesi olmasını taahhüt etmişti.[2]   1917’de başlayan Bolşevik ihtilali ve birkaç yıl sonra Sovyet Sosyalizminin yerleşmesiyle o döneme kadar “Türkistan” diye anılan Orta Asya da Sovyetlerin ön bahçesi haline gelmişti.[3]

1990’lardan itibaren Kafkaslarla ilgili yeni mücadele alanları oluşmaya başladı. ABD’nin bölgeye ilgisini çekinmeden dile getirmesi Rusya’yı yeni arayışlara itmişti. Rusya ABD’nin bölgedeki etkinliğine acil müdahale edecek bölgenin enerji akışını kendi isteği doğrultusunda bir güzergâha oturtmak için Çeçenistan’ı işgal etti. Ne var ki bu fiili durum Bakü-Ceyhan Boru Hattı projesini engelleyemedi. Bakü-Ceyhan Boru Hattının tamamlanmasıyla Kafkaslar dünyaya enerji kaynaklarıyla açılma imkânı buldu. Böylece hem küresel şirketler hem de bazı misyoner örgütler Kafkaslara yerleştiler. Kafkaslarda ABD’nin etkinliğini arttıran bir diğer olay da Gürcistan’da Soros destekli hükümet değişikliği olayı idi. Bu duruma uzun süre sessiz kalan Rusya, ilkönce doğalgaz kozunu kullanarak Gürcistan’ı kendi yanına çekmeye çalıştı. Ancak yeni yönetimin batıya aşırı güveni onu geri döşümü olmayan hatalar yapmasına sebep oldu. Gürcistan’ın Aphazya’yı işgal etmesi Rusya’nın çok sert tepki göstermesiyle bölgedeki gerilim en yüksek noktasına ulaştı. 90’lı yıllar boyunca kendi iç meseleleriyle uğraşan Rusya Putin yönetimiyle hızlı bir kalkınma dönemine girmiş ve küresel aktörler arasına girdiğini kanıtlamıştı. Doğal olarak ön bahçesi olarak saydığı Kafkaslara kayıtsız kalması beklenemezdi. Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi dünyanın yeni bir soğuk savaşa girdiğinin açık göstergesiydi.

Türkiye nasıl SSCB’nin dağılmasına hazırlıksız yakalandıysa Rusya’nın da bölgede tekrardan bir aktör olarak yer almasına da hazırlıksız yakalandı. Rusya’nın Gürcistan’a saldırmasıyla telaşa kapılan Türkiye panik atak tepkiler vermekten başka bir şey yapamamıştır. Hazırladığı çözüm paketleri hiçbir yerde ciddiye alınmamıştır. Bu durum Türkiye’nin bölgeyle olan hem tarihsel bağlarına hem coğrafi yakınlığına oldukça tezat bir durum arz etmektedir. Üstelik ABD gemilerinin Karadeniz’e girmeleri Montrö antlaşmasının meşruiyetini tartışmalı hale getirmiştir.

Montrö Boğazlar sözleşmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik zaferidir. Montrö ile 1841 yılından beri boğazlarda Türk hâkimiyetini kısıtlayan nedenler ortadan kaldırılmıştır. Günümüzde Montrö kazanımlarını boşa çıkaracak boş ve gereksiz çabalara tanık olmaktayız. Montrö’nün tartışmaya açılması sadece Türkiye’nin egemenlik haklarını tartışmaya açmayacaktır. Karadeniz’e kıyıdaş olan bütün devletlerin egemenlik hakları da tartışmaya açıldığı gibi dünya barışı da ciddi tehlikeye girecektir. Kafkaslarda güç mücadelelerinin yön değiştirmesi Montrö’nün geçerliliğini yitirmesine bağlıdır.  

Kafkaslar artık soğuk savaş sonrası oluşan ABD lehine durumda değildir. Bölgedeki güçler dengelenmeye başlamıştır. Rusya yaptığı sert çıkışla hiç de hafife alınmayacak bir güç olduğunu göstermiştir. Türkiye, Kafkaslarda meydana gelecek değişimden en fazla etkilenecek durumdadır. Türkiye jeopolitik konumuna ilaveten uyguladığı dengeli politikalar nedeniyle yıllarca yakın bölgesinde istikrarın teminatı olmuştu. ABD lehine yapılacak her hamle bölgeyi ateş çemberine döndürecektir.             


[1] Fatih TURHAN, Türkiye – Türk Cumhuriyetleri Ekonomik ve Ticari İlişkileri, s.104

[2] Lutz Kıeveman; Yeni Büyük Oyun: Orta Asya Kan ve Petrol, Çev. Hür Güldü, Everst Yayınları, İstanbul 2004, s. 297.

[3] Celalettin Yavuz, Avrasya Jeopolitiğinde Merkez kayması: Türklerin Enerji Kaynakları İçin Büyük Oyunlar, 2023 Dergisi, 15 Ekim 2006, Sayı: 66, s. 15

Aydınlanma, çağının ana fikri, akıl aracılığıyla doğru bilgilere ulaşılabileceği ve bu doğru bilgi ile de toplumsal yaşamın düzenlenebileceğidir. Diğer yandan bilim alanındaki önemli gelişmeler de aydınlanma çağına öncülük eder ve bu çağda ayrıca çok yoğun yeni bilimsel gelişmeler kaydedilir.

Aydınlanma hareketleri toplumların dönüşümünde önemli bir unsurdur. Genel itibariyle toplumsal kalkınmanın sağlandığı bu aşamanın oluşması oldukça güç şartlarda gerçekleşmektedir. Asıl önemli olan toplumsal gelişmenin anahtarı durumundaki aydınlanma hareketlerinin toplumsal ihtiyaç haline getirilmesidir. Bu toplumsal güdünün sağlanması ortak toplumsal ihtiyaç etrafında birleşmekle mümkün olur.

Bir toplumu oluşturan bireyler toplumun refahını ve mutluluğunu kendi refah ve mutluluğundan daha üstün saydıkları takdirde toplumsal kalkınma gerçekleşebilir. Yani bir kitle hareketi bireyselcilikten toplumcuğa doğru yönelirse başarı kazanır. Aydınlanma ise başlı başına toplumsal kalkınma dinamiklerinin önünün açılmasıdır. Toplumu çağdaş bir seviyeye sokarak toplumsal kalkınmayı gerçekleştirmek aydınlanmacı hareketin amacıdır.

Aydınlamacı hareketlerin gelişmesinde toplumsal birlik ve beraberliğin çok büyük katkıları olmuştur. Bu bakımdan milliyetçilik hareketlerinin yaygınlaştığı toplumlarda aydınlanma hareketleri daha hızlı bir şekilde gerçekleşmektedir.

Milliyetçilik hareketleri toplumsal bir bütünlük sağlar. Toplumların ortak yapılarının güçlenmesi ve zenginleşmesi milliyetçilik hareketlerinin yaygınlaşmasına bağlıdır. Yaşadığı toplumun refahının söz konusu olduğu durumlarda bireyler ortak duygu etrafında birleşmeyi milliyetçilik hareketleriyle gerçekleştirirler.

Aydınlanma hareketleri, hiç kuşkusuz, toplumsal refahı getirecektir. Bu nedenle milliyetçilik hareketlerinin başladığı yerlerde aydınlanma hareketleri de başlar. Fransız ihtilalı ile yayılışa geçen milliyetçilik hareketleri Avrupa’da aydınlanma anlamında çok hızlı dönüşümlerin yaşanmasına neden olmuştur. Aynı şekilde Japonya’da milliyetçi hareketler yaygınlaşmasaydı, Japonya’nın II. Dünya Savaşından sonra yeniden kalkınması mümkün olmayacaktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye’yi inanılmaz bir modernleşme sürecine sokmasında da, hiç kuşkusuz, milliyetçi bir heyecanın büyük etkisi olmuştur.

Türkiye’nin kuruluş felsefesinde bulunan Türk milletçiliği düşüncesi, Türkiye’nin çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkma idealinin bir aracıdır. Bu nedenle Türk milliyetçilik hareketini gerici, şoven ya da ırkçı olarak tanımlamak tamamen deli saçmasıdır.

Nasıl bir milliyetçilik?

Dünya örneklerinde de belirttiğimiz gibi milliyetçilik hareketleri toplumsal aydınlanmada önemli bir rol üstlenmektedir. O halde toplumsal kalkınmada etkisinin çok önemli olduğu bu milletçilik düşüncesinin doğru tahlil edilmesi ve uygulanması çok önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda, Atatürk’ün belirlediği Türk Milliyetçiliği düşüncesinin çok iyi algılanması gerekmektedir. Atatürk’ün “Dünyanın bize hürmet göstermesini bekliyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milletimize bu hürmeti hissen, fikren ve fiilen bütün ef’al ve harekâtımızla gösterelim. Bilelim ki milli benliği bulunmayan milletler, başka milletlerin şikârıdır.”sözünün Türk milliyetçiliği düşüncesinin temelini oluşturacağı kanaatindeyiz.

Milliyetçilik anlayışının oluşabilmesi için milleti oluşturan unsurların iyi tahlil edilmesi gerekmektedir. Bir ülkenin asli unsurunu o ülkede yaşayan ve adına millet ya da ulus dediğimiz topluluk temsil eder. Millet; vatan, dil, kültür ve ülkü birliğiyle birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal topluluktur. Bu açıdan bakıldığında milleti oluşturan unsurları şu şekilde ifade etmek mümkündür:

Maddi unsurlar: Soy birliği, vatan birliği ve ekonomi birliğidir.

Manevi unsurlar: Dil birliği, din birliği ve dilek birliğidir.

Milleti oluşturan unsurlar, toplusal birliği ve beraberliği; milliyetçilik anlayışı da bu biriliğin ve beraberliğin daha da pekişmesini sağlamaktadır. Bu açıdan balkıdığında, aydınlamacı hareketlerin toplum nezlinde daha etkin bir şekilde yaygınlaşabilmesi için mutlaka milliyetçi bir harekete ihtiyaç duymaktadır. Topluma yön veren aydın sınıfının milliyetçi bir düşünceye sahip olması, aydınlanmacı hareketin toplumun eğilimleri doğrultusunda şekillenmesine neden olur. Bu konuya ışık tutması bakımından Atatürk’ün şu sözünü iyi anlaşılmalıdır. “Aydınlarımız, milletimi en mutlu yapayım der. Başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapayım der. Ama düşünmeliyiz ki, böyle bir teori hiçbir devirde muvaffak olmuş değildir. Bir millet için saadet olan bir şey, başka bir millet için felâket olabilir. Aynı sebep ve şartlar birini mutlu ettiği hâlde diğerini bedbaht edebilir. Onun için millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, keşiflerinden, gelişmelerinden istifade edelim, ama unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz.

Hiçbir aydınlanmacı hareket, milliyetçi bir yapı olmadan başarılı olamayacağı gibi; hiçbir milliyetçi hareketin de aydınlanmacı bir amaç gütmeden yaşabilmesi mümkün değildir. Aydınlanma, toplumun çağa uygun bir yapıya büründürülmesidir. Bu nedenle milliyetçi anlayışılar çağın gereklerini özümsemiş olmalı ve kendini çağa uygun bir şekilde yapılandırmalıdır. Salt söz öbekleri ve sloganlara bağlı bir milliyetçilik anlayışı yerine toplumun ihtiyaç duyduğu kalkınma hedeflerini yerine getirecek bir güven ortamı yaracak eylem safhasına geçmiş milliyetçilik anlayışı, ancak aydınlanmacı anlayışla sağlanabilir.

Toplumumuzun bekası için mutlaka Türk milliyetçiliğinin yaşatılması gerekmektedir. Toplumsal doku ancak Türk milliyetçiğiyle korunabilir. Toplumsal birliği oluşturmada kullanılan bu anlayışla Türk milletinin muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma ülküsü yerine getirilebilir.

İnsanların sürekli mutlu olmaları gerektiğine inandırılmış bir çağda yaşamaktayız. Ne yazık ki bu mutluluğun yolunu da ilan panoları, reklam spotları, broşürler ve sosyal medya önerilerinde pervasızca tüketim yapmakta gösterdiler. Sanki bu zincirde bir şeylere sahip olursan dünya hayatında en mutlu insanın sen olacağı düşüncesi verilmektedir. Bu döngüde bir nevi mutluluk diktatörlüğü kurulmuş bunun dışında kalanlar modern vebaya yakalanmış gibi algılatılmaktadır. Bu algı insan hayatındaki anlam kaybının bu şekilde bir mutlulukla doldurmak isteyenlerin bir masalıdır. Hâlbuki ki insanın hayatında mutlu olma ihtimali kadar bazı konularda hoşnutsuz olma hatta ızdırap çekme ihtimali de vardır. Keza bizim hayatın manası diye ifade ettiğimiz hususlar bunların bir bütünüdür. 

Modern dünya düzeninde bu gün ülke ülke, şehir şehir, semt semt insanların mutluluk düzeyleri ölçülmektedir. Ünlü iktisatçı Françis Edgeworth’un daha 19. Yüzyılda tasarladığı hazır ölçerle, her bireyin hoşnutluk derecesini saniye saniye ölçebiliriz. Peki, bu mukayese neden sadece insanlar arasında yapılıyor? Mesela bu ölçümler insanlar ile hayvanlar arasında yapılsa; hangisi daha mutludur, insanlar mı koyunlar mı? Diye bir soru sorulsa, şayet koyunların daha mutlu olduğu ortaya çıkarsa koyun olmayı mı tercih edeceğiz acaba? ( Wilhelm Schmid, Mutsuz Olmak Bir Yüreklendirme, s. 35) Elbette insan olmayı tercih ederiz ve insan olmanın zorlukları – kolaylıkları, mutlulukları –  mutsuzlukları, hoşlukları – hoşnutsuzlukları ile yaşama becerisini ortaya koymaya çalışırız.


Nitekim tüketim ideolojisi tüm dünyayı yutma arzusu ile doludur. Bu ideoloji sürekli ağlayarak biberon isteyen ve hiç büyümeyen bebeğe benzer. Bu durum aslında yamyamlığın modern biçimidir. Yamyamlar başka bir insanı yediklerinde, onun güçlerinin de kendilerine geçeceklerine inanırlardı. Mesela cesur bir insanın yüreğini yiyen kişi, kendinde cesaret bulurdu. Bu bağlamda cevaplanması gereken soru şudur: Bu gün de tüm dünyayı yutma ve sindirme arzusu içerisinde olan bizler bu tüketim döngüsü dışında bir hiç miyiz?

Hayatımızı daha bağımsız hale getireceği düşünülen teknolojik gelişmeler bizleri teknolojik sistemlere daha da bağımlı hale getirmektedir. Günümüzde hemen hemen her birey, her yeri kaplayan esrarengiz teknolojik örümcek ağlarına yakalanmış durumdadır. Bu ağlar hareketlerimizi ya kontrol ediyor ya da sınırlıyor. Özgürlüğün ve özgünlüğün yaşam alanı olan mahremiyet alanlarımız, insan faaliyetlerini kolaylaştırmak adına ortadan kaldırılmaktadır. Bu sistemden kurtulmak adına yaptığımız en ufak kıpırdanışımız bile bizi sistemin dışına iterek hayattan ve çevreden yalıtımlı izole bir hayat yaşamaya mahkûm ediyor.

Sistemin ağaları insan yapımı yazılımlarla yapılırken, bu yazılımlar insan hayatına yön veren en etkili unsurlar haline geliyor. İnsan mı teknolojiye yön veriyor, yoksa teknoloji mi insan hayatına yön veriyor? Sarmalı bile teknolojinin hayatımıza kattığı anlam karmaşalarından biridir.  

Hayatımızı kolaylaştıran ve hayatımıza dokunan yapay zekâ teknolojileri, bize bir şeyi kolay elde edebilecek olanakları verirken bizim de kolayca denetlenmemizin önünü açacaktır. Örneğin en sıradan paylaşımları takipçisi olduğumuz kitlelerle paylaşırken kendi verilerimizi de büyük algoritmalara teslim ettiğimizin pek farkına varmıyoruz. Afrika ve Amerika’ya gelen beyaz ırkın, yerlilerin liderlerini çok basit renkli boncuklarla kandırıp ellerindeki toprakları alması gibi, basit veri paylaşımları bize ait olan her unsurun elimizden çıkmasına neden olacak bir veri kaybına dönüşebilir.

İnsan faaliyetleri, insanların olaylara karşı vücut tarafından salgılanan algoritmalara göre belirlenir. Tıpkı DNA dizilimi şiflerinin çözümü gibi veri algoritmalarının çözülmesiyle, insanın iç dünyasına ait hiçbir gizem kalmayacaktır. Duygularını en başarılı şekilde gizleyen soğukkanlı insanların bile bütün duyguları vücut algoritmalarının çözümü ile gizemini kaybedecektir. Bu durum, bizi bizden daha iyi bilen dijital sistemler ile gerçekleşecektir.

Bizi bizden daha iyi bilen dijital sistemler hayatımızda önemli kolaylıkların oluşmasını sağlayacaktır. Vücut algoritmalarının bir data merkezinde toplanması ve bu dataların erişime açılmasıyla hemen hemen bütün hastalıklarda ön teşhis dönemi başlayacaktır. Yani bir çocuğun 40’lı yaşlardan sonra ortaya çıkacak kronik hastalıkları daha çocuğun ergenlik çağına bile girmeden teşhis edilip erken tedavi süreci başlatılarak belki de birçok kronik hastalık ortadan kaldırılacaktır. Bu durum bizim algoritmalarımızı daha kolay paylaşmamıza sebep olacaktır. Ancak erişime açılan algoritmaları elinde bulunduran sistem veya onun arkasındaki güç bizi istediği gibi yönlendirmeye başlayacaktır.

Biyoteknoloji ve bilgi teknolojileri sayesinde insani emek yoğun üretim getiren sistemler hayatımızdan büyük bir oranda çıkarılacaktır. Buna bağlı olarak milyarlarca insan işsiz kalacaktır. İşçi sınıfının ortadan kalkmasıyla işçi dayanışması ve işçi hakları da önemini kaybedecektir. Verilen emirleri sorgusuz sualsiz yerine getirecek robotik teknolojiler sayesinde acımasız patronlar yaygınlaşacaktır. Büyük veri algoritmalarını büyük oranda ele geçirecek bir avuç elitist sayesine dijital diktatörlükleri ortaya çıkaracaktır.

Sistem üreten insan sistemin kölesi haline gelmektedir. Sistem piyasa mantığına göre hareket etmektedir. Tüketim ve Pazar ekonomisi sistemin başlıca yaşama biçimidir. Piyasayı elinde tutan yatırımcılar ve onlara yeni yatırım alanı oluşturma görevindeki mühendislerin hayatı anlama gayesindeki filozoflar gibi bir dertleri yoktur. İnsanlığı kurtaracak veya insanlığın iyiliğine hizmet edecek bir buluşu geliştirme gibi bir dertleri de yoktur. Sadece mevcut kazançlarına geliştirme derdinle olan azınlık bir şekçin gurubun eline olan dijital teknolojiler yüzünden hem dünyamız hem de insanlık tehlike altındadır.  

İnsanlık tarihi dünyayı anlama ve dünya kaynaklarını kontrol etme çabası üzerine kuruludur. Ancak insanın iç dünyasını anlamak ve onu kontrol etme yönünde ciddi bir çaba yoktu. Biyoteknoloji ve bilişim teknolojisi sayesinde iç dünyamızı anlama ve kontrol elde yönünde ciddi faaliyet alanı ortaya çıkacaktır. Vücut verilerimizi kayıt altına alan sistemler sayesinde insanın iç dünyasını denetim altına almak mümkün olabilmektir. Kolumuzdaki saatler, bileklikler, gözümüze taktığımız lensler ya da iç çamaşırlarımız bütün kan değerlerimizden tansiyon değerlerine, kolesterol değerlerinden böbrek değerlerine kadar bütün vücut fonksiyonlarını kayıt altına alabilecektir. Böylece hem hastalıkların erken teşhisi mümkün olurken hem de vücut algoritmalarının şifresi çözüldüğünden insanlar istenilen davranış kalıplarına büründürülebilecektir. Bu durum gelişmemiş ülkelerin insanları akıllı telefonları ile zengin insanların en gelişmiş şehir hastanelerinde aldığından çok daha iyi bir sağlık hizmetine ulaşabilmelerine olanak sağlayacaktır. Anacak otoriter rejimlerin eline geçen algoritmaların toplandığı data merkezleri sayesinde diktatörler sadece ne hissettiğinizi bilmekle kalmayacak; size ne isterse onu hissettirebileceklerdir. Böylece diktatörler, ne kadar baskıcı olursa olsunlar vatandaşlara kendilerini sevmelerini sağlayabileceklerdir.

Bilimsel gelişmeler günümüze kadar çok zahmetli bir bilgi toplama sonucunda yapılmaktaydı. Bilimsel üretkenliğin şartların zorlamasına bağlı olarak yavaş gerçekleştiği durumlarda bile bilim insanlarının büyük bir saygınlığı vardı. Artık bilgiye ulaşma konusunda zahmetli bilgi toplama işlemini zahmetsiz bir şekilde Google’den temin ediyoruz. Yani bilgiyi aramıyoruz; Google’lı arıyoruz. Bilimsel güvenirlik, kanıtlanabilirlik gibi kavramların yerini Google aramalarında en üstte çıkan sonuçlarlar alıyor. Böyle devam ederse geriletilmiş insanlara dönüşebiliriz.

Biyoteknoloji alanındaki gelişmelere ekonomik bakımdan iyi durumda olan insanlar daha kolay ulaşacaklardır. Bu sayede bir çocuğa daha anne karnındayken müdahale edilerek çocuğun daha sağlıklı, daha gelişmiş ve fiziksel yönden daha güzel bir yapıda olması sağlanabilir. Yani ekonomik sınıfsal farlılıklar yeni tarz biyolojik sınıfsal farlıklara dönüşebilir. Günümüze kadar zenginlik, tüketime dayalı bir statü farklılığı iken gelecekte fiziksel üstünlük şeklinde bir statü farlılığına dönüşebilir. Böylece insanlık ekonomik ve siyasi kastlara ilave olarak biyolojik kastlara da ayrılabilir.

İnsanların yaşadığı çevre koşulları insanların beş duyu organını çalıştırmasını zorunlu kılmaktadır. Teknolojik gelişmeler bazı fiziksel aktiviteleri ortadan kaldırdığından dolayı bazı duyu organlarımız işlevlerini kaybedebilirler. Dijital teknolojiler bizi koklama ve dokunma duyularından uzaklaştırmaktadır. Bir manzarayı görebiliyoruz ama ona ne dokunabiliyor de onu koklayabiliyoruz. Bunlar yerine akıllı telefonlarımıza ve bilgisayarlarımızın içinde boğulup gidiyoruz. Kullanılmayan uzuvların ilerde insanda ne gibi fizyolojik dönüşümler getireceği belirsizdir. Ancak suratları akıllı telefonlara yapışmış zombi görünümlü insanlarla karşılaşmak pek olası görülüyor

Teknolojik gelişmeler ve yapay zekâ teknolojileri sayesinde insanlık neredeyse bütün dünyanın içine sığdığı bir kutuya hapsolmak durumuyla karşı karşıyadır. Daha çok kişi tanıyoruz, daha çok şey biliyoruz. Ama en yakınımızdakilerle bile sohbet etme yeteneğini kaybediyoruz. Aşırı gıda tüketimi bedenimizi obezite yapıp yaşam kalitemizi önemli oranda düşürmektedir. Aşırı teknoloji kullanımının da yaşam kalitemizi düşüreceğe benziyor.

@sechaber2060

TÜRKİYE’DE KURAKLIK

Kuraklık, bir bölgede yağışların normal seviyenin çok altına düşmesiyle toprak ve su kaynaklarının olumsuz etkilenmesi olaylıdır. Kuraklık meteorolojik, tarımsal ve hidrolojik kuraklık olarak gelişir. Kuraklık çok yavaş gelişen ancak etkisi geniş olan bir olaydır. Sinsi bir felaket olarak da nitelendirilen kuralığın gelişmesinde iklim değişikliklerinin etkisi büyüktür.

 Kuraklık, önce yağışların azalmasıyla başlar, sonra tarım alanlarında ürün kayıpları oluşmaya başlar ve en son olarak da su kaynakları ya azalır ya da tamamen kurur. Başta insan hayatı olmak üzere bütün canlıların yaşamsal faaliyetleri suya bağımlıdır. Susuz bir hayat mümkün değildir. Yaşamsal faaliyetler için vazgeçilmez konumda olan atmosfer de su sayesinde oluşmuştur.

510 milyon kilometre kare alana sahip dünyamızın üçte ikisi sularla kaplıdır. Suların yüzde 97’si tuzludur. Geri kalan yüzde üçü de tatlı sulardır. Tatlı suların yüzde 68’i buzullar, yüzde 31’i yeraltı suları geri kan yüzde 0,02’si de yüzey suları dediğimiz göller, bataklıklar ve nehirlerdir. Buradan da anlaşıldığı gibi tatlı suların oranı çok azdır. Ancak bu oran bile milyarca insan ve canlı için en temel yaşam kaynağıdır. Dünyanın belli bir su döngüsü vardır. Bu döngü sularda buharlaşma, bitkilerde terleme şeklinde başlar. Buhar halindeki su atmosferde yoğuşarak yağışa dönüşür. Yağışla gelen suyun bir kısmı yüzey akışına dönüşür, bir kısmı yeraltına sızar bir kısmı da tekrar buharlaşır. Su döngüsünde yağışlar oldukça önemlidir. Yağışların olabilmesi için su buharının yoğuşması gerekir. Yoğuşma için hava sıcaklığının mutlaka düşmesi gerekmektedir. Küresel sıcaklıkların artması buharlaşmayı artırsa da havanın genleşmesinden dolayı yoğuşmayı engellemektedir. Böylece kuraklık ihtimalinin artmaktadır.

Türkiye’de küresel iklim değişikliklerine bağlı olarak kuraklık görülme ihtimali vardır. Türkiye’ye düşen yağış miktarında önemli azalmalar meydana gelmektedir. Yapılan değerlendirmelere göre, yağış ortalamaları Türkiye’de 630 milimetre civarındayken 2000 yılından itibaren ülkemize düşen yağışlarda yüzde 10 civarında bir azalma söz konusu olmuştur. 

2020 yılında Dünya Corona virüsü tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ülkemizde Corona tehlikesine ilave olarak kuraklık tehlikesi de bulunmaktadır. Son yılların en kurak kış mevsimini yaşayan ülkemizde kuraklık endişeleri giderek artmaktadır. İklim konusunda dünyada saygın bir yere sahip olan Prof. Dr. Murat TÜRKEŞ’in yaptığı çalışmalar önümüzdeki üç aylık döneme dair oldukça karamsal bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

İklim uzun yıllara dayalı ölçülerin toplamıdır. Günümüzde kurak bir iklimin yaşaması iklim değişikliği olarak yorumlanmamalıdır. Ancak uzun yıllar böyle devam ederse kurak bir iklime geçilmiş olur. Prof. Dr. TÜRKEŞ’in yaklaşık 3 aylık kuraklık çözümleme ve değerlendirmesi bir iklim değişikliği olarak değil de bir felaket olarak değerlendirilmelidir.

  Prof. Dr. Murat TÜRKEŞ’in hazırladığı kuraklık haritasına bakıldığında, Ocak, Şubat ve Mart ayına kadar ülkemizin batı yarısında, İç Anadolu, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde kurak bir devrenin yaşanacağı görülmektedir. Bu yağışlar 2020 yılı genelinde devam eden kuraklığın zararlı etkisini azaltacak ya da sona erdirecek durumda değildir. Ancak hazırlanan haritaya bakarak türkiye’de yağışın hiç düşmeyeceği gibi bir anlama çıkarmak da doğru değildir. Hava durumuyla ilgili uzun süreli tahmin yapmak her zaman doğru sonuçlar vermeyebilir. Aksine yağışlı bir dönem de yaşanabilir. Ancak mevcut veriler ışığında Türkiye’de kurak bir dönemin yaşanacağı olasıdır. Umarız Prof. Dr. Türkeş’in tahmini haritası gerçekleşmez.

Kürsel iklim değişikliği insan vücudundaki insilün direncinin bozulması gibidir. İnsilün direnci bozulunca kan şekeri ani bir şekilde yükselir ve ani bir şekilde düşer. Küresel iklim değişiklikleriyle ekstrem hava durumu olayları yaygınlaşır. Yani ani kuraklıkların arkasından ani yağışlar meydana gelir. Çünkü belli bir su döngüsü vardır. Kuraklık başladıysa ani sağanak yağışların gelme ihtimali yükselir. Bu durumda önümüzdeki üç aydan sonra ani sağanak yağışları ve sel baskınlarıyla karşılaşma ihtimalimiz olacaktır. Küresel iklim değişikliğe bağlı pek çok felaket yaşama ihtimalimiz vardır. O halde daha fazla acı yaşamadan bu gidişatı tersine çevirmeliyiz. Ağaç dikerek işe başlamak, iyi bir başlangıç olacaktır.


Günlük hayatta hemen hemen her öğünde ve her yemek çeşidinin yanında mutlaka bulundurduğumuz ekmek, insanlık tarihiyle özdeşleşmiş durumdadır. Yapılan araştırmalara göre ekimi günümüzden 12 bin yıl öncesine yani Neolitik çağa kadar uzanan buğday, tükettiğimiz ekmeğin temel hammaddesi niteliğindedir. Buğdayın ilk yetiştiği yerin Mezopotamya olduğu düşünülmektedir. Hatta Mezopotamya’da pek çok tahıl tanrıçası vardı. Bunlar silindir mühürler üzerinde betimlenirdi. Örneğin, Ninlil, Ninbarsheghunu ve Nissaba mühürlerinde buğday taneleri üzerine oturmuş ya da ellerinde tahıl sapları tutar şekilde duruşları olan betimlemeler mevcuttu.

Sümer tanrıçası Ezina/ Ashnan’a, “büyüyen tahıl” ya da “ Sümer’in hayatı” denirdi. Ülkemizde bulunan ve 9 bin yılık geçmişe sahip olan Çatalhöyük’te yapılan çalışmalarda, burada yaşayan insanların iyi kalitede buğday yetiştirdikleri ve güzel ekmeler yaptıkları ortaya çıkarılmıştır. Yine Mısırda yapılan çalışmalarda piramitlerin içerisinde Buğday tanelerine rastlanmıştır. Piramitlerdeki duvar resimlerinde buğday yetiştiriciliğiyle ilgili resimiler bulunmuştur. Roma imparatorluğu döneminde imparatorluğun tüm eyaletlerinde buğday yetiştirildiği anlaşılmaktadır. Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesine bağlı Palas kasabasında Romalılar döneminde yapılan bir tandır bulunmuştur. Büyük ihtimalle de Türkler ekmek yapmayı Romalılardan öğrenmiştir. Hitit İmparatorluğu’nun kurucusu olan I. Hattuşili’nin, I. Murşili’ye i “ekmeği yiyeceksin, suyu içeceksin” öğüdü, ekmeğin Hitit dünyasındaki önemini belirtmektedir. Çin’de milattan önce 2800’lerde ve Orta Avrupa’da ise milattan önce 2000’lerde buğday üretimi yapılmaktaydı. Anadolu da önemli buğday üretim alanıydı. Ülkemizde yapılan çalışmalarda Çatalhöyük’te,  Mersin Mezitli’de, Kütahya Seyitömer Höyüğü ve Isparta Yalvaç’taki Pisidia yerleşmelerde ekmek yapmak için saklanan buğday taneleri bulunmuştur.
Tarihsel olarak bu kadar köklü bir yapıda olan ekmeğin yaygın olmasının başıca nedeni halkın temel besin gereksinimini karşılamada kolay elde edilir bir yapıdan olmasından kaynaklanmaktadır. Buğday yarı kurak iklimlerde yetiştiği için yaygın bir yetişme sahası bulmuştur. Buğday tokluk hissini artırdığı için alım gücünün en düşük olduğu yerlerde temel besin maddesi olarak kullanılmaktadır. İçerdiği lifler sayesinde sindirim sistemine katkı sağlamaktadır. Buğday karbonhidrat içerdiği için tüketildiğinde enerji vermektedir. Geçmiş dönemlerde gıda üretimi çok sınırlıydı. Gıda çeşitliliği çok azdı. Ayrıca bir gıdanın depolanması neredeyse pek mümkün değildi. Bu nedenle buğday hem kolay elde edilmesi, hem besin değerinin yüksek olması hem de uzun süre bozulmadan kalabilmesi nedeniyle geçmiş dönemlerin en önemli gıda maddesi olmuştu.
Günümüzde ihtiyaç olmamasına rağmen aşırı bir buğday tüketimi söz konusudur. Buğday ürünleri enerjiye dönüşerek bünyeye kuvvet verir. Ancak alınan enerji kullanılmazsa zarara dönüşmektedir. Günümüzde ekmek tüketimi geleneksel tüketim alışkanlıklarının sürmesinden kaynaklanmaktadır. Artık gıda çeşitliliği artmış, depolama sistemleri oldukça gelişmiş ve insanın enerji harcamasına gerek duymayacağı ileri teknoloji ürünleri hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda ekmek tüketmemize hemen hemen hiç gerek yokken unlu ürünler tüketimi giderek artmaktadır. Aslında unlu ürünler bağımlılık yapmaktadır. Buna karbonhidrat bağımlılığı da denilmektedir. Un şeker gibi hızla emilip, kana hızlı bir şekilde karışmaktadır. Buna bağlı olarak kan şekeri hızlı bir şekilde yükselmektedir. Kan şekerinin ani yükselmesi sonucunda, pankreastan aşırı insülin salınımları başlamakta ve arkasından kan şekeri ani bir şekilde düşmektedir. Kısa süre sonra vücudun ihtiyacı olmamasına rağmen tekrar acıkma hissi ortaya çıkmaktadır. Sonra tekrar hızlı bir şekilde karbon hidrat tüketimi ve aynı ünsülin salımı devam ederek kartopu gibi büyüyerek bünyeyi mahvetmektedir. En sonunda da “insülin direnci” denilen durum ortaya çıkmaktadır. İnsülin direnci bir süre sonra fazla kiloya ve obeziteye, şeker hastalığına, damar sertliğine, hipertansiyona neden olan bir metabolik bozukluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Vücudun insülin direncini bozulması aslında vücudun mekanik sisteminin altüst olması demektir. Kana karışan şekerin hücrelere geçmesini sağlayan şey insülindir. Yani ünsülin kapı anahtarı gibidir. Ünsülin olmadan şeker enerjiye dönüşmez. Enerjiye dönüşmeyen şeker karaciğere yağ olarak depolanır. Karaciğer yağlanması günlük hayatımızın kökünden etkileyen pek çok kronik hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Ünsülinin fazla salgılanması pankreas sistemini bozmaktadır. Pankreas sistemi bozulduğunda bir kişi insülün direncini ayarlayan diyabetik ilaçlara bağımlı hale gelmektedir. İnsülin direncinin tamamen yok olması durumunda kalan bir kişi ise insülin iğnelerine bağımlı hale gelmektedir. Kullanılan bu ilaçlar ve iğneler zamanla insanı daha da bağımlı hale getirmektedir. Bunun sonucunda büyük oranda böbrekler iflas etmekte diyalize bağlanmak durumunda kalınmaktadır. Aşırı un tüketimi damar içi yağlanmaya da neden olmakta böylece kalp damar ve tansiyon hastalıkları ortaya çıkmaktadır. İlerleyen evrelerde diyabetik ayak denilen başta ayak parmakları olmak üzere ayaklara ve bacaklara kadar vücudun uzuvları kesilmek durumunda kalmaktadır.
Herhangi bir gıdanın kan şekerini yükseltici etkisine glisemik indeks denilmektedir. Buna göre glisemik indeksi 55’in altında olan gıdalar düşük, 55-70 arasında olanlar orta ve 70’in üzerinde olanlar yüksek glisemik indeksli yiyecekler olarak tanımlanmıştır. Yüksek glisemik indeksi olan gıdalar kan şekerini sürekli yükselttiği için vücudun insülin dengesi bozulmaktadır. Buna göre günlük hayatta aşırı bir şekilde tükettiğimiz beyaz ekmeğin glisemik indeksi 85’dir. Yani beyaz ekmek kan şekerinin aşırı yükselmesine neden olmaktadır. Tam buğday ekmeğinin Zarasız olduğu konusunda yaygın bir inanış vardır. Halbuki tam buğday ekmeğinin glesemik indeksi 73’dür. Sırf beyaz unun glisemik indeksi 103’dür.
Geleneksel alışkanlıklarımız ve yanlış beslenme algımız bizi ekmeğe bağımlı hale getirmiştir. Aslında emek bizi tam manasıyla çarpmaktadır. Pek farkında değiliz ama kronik hastalıklarda dünyada hatırı sayılır bir yerdeyiz. Ülkemiz nüfusunun yüzde 14.85’i diyabet hastalığına yakalanmış durumdadır. Şu an ülkemizdeki diyabet hastalığındaki artış oranı, Avrupa ortalamasının 3 katı, dünya ortalamasının 2 katı seviyesindedir. Bu verilerin 2035 yılında daha da korkunç bir boyuta ulaşacağı tahmin edilmektedir.
Gluten, ekmek yapımı esnasında oluşan hamurun ağsı yapısını oluşturan yani hamurun güçlü yapısından sorumlu olan proteindir. Gluten aslında İngilizce “glue” denilen “tutkal” kelimesinden gelmektedir. Tükettiğimiz ekmekteki hamur bağırsaklarımızdaki duvarlara aynı bir tutkal gibi yapışmaktadır. Bağırsak duvarlarımızda vücudumuzun bağışıklık sistemini sağlayan pro-biyotikler bulunmaktadır. Hamurla gelen gluten, pro-biyotikleri öldürmektedir. Bunun sonucunda vücudumuzun bağışıklık sistemi çökmektedir. Buna bağlı olarak pek çok kanser vakası ortaya çıkmaktadır.
Son yıllarda ülkemizde başta kanser vakarlı olmak üzere pek çok ölümcül hastalık dünya ortalamasının üzerinde bir artış göstermektedir. Bu artışlara tabii ki unlu ürünler tek başına etki etmemektedir. Ancak aşırı bir şekilde unlu ürünler tüketmekteyiz. Beslenme alışkanlıklarımızı ve anlayışımızı değiştirmek bizim için hayati derecece öneme sahiptir.

Osmanlı Devleti’nde en son ortaya çıkan milliyetçilik hareketi Türk milliyetçilik hareketiydi. Türk milliyetçiliği de artık bıçağın kemiğe dayandığı, yok olmanın eşiğine gelindiğinde nefsi müdafaa hareketi olarak ortaya çıkmıştı. İşe buna benzer durum da MAVİ VATAN kavramının Ege ve Akdeniz’de bıçağın kemiğe dayandıktan sonra ortaya çıkması gibidir. 2003 yılından beri Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den çıkarma çabaları MAVİ VATAN’lA biraz olsun sekteye uğramıştır. Ama sonuç itibariyle Türkiye’nin Akdeniz’deki egemenlik hakları ciddi derecede hasar görmüştür.

Akdeniz dünyanın en hassas bölgesi haline gelmiştir. Hatta coğrafi keşifler öncesinde dünyanın merkezi sayılan Akdeniz tekrar dünyanın merkezi haline gelmiştir. Söz konusu alanda hiç şüphesiz Türkiye’nin egemenlik sahaları ciddi derecede tehdit almaktadır. ABD jeolojik araştırmalar merkezinin tahminine göre Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve İsrail arasında kalan bölge olan LEVANT HAVZA’SI diye bilinen bölgede 3,45 triyon metreküp doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol rezervinin bulunduğu açıklanmıştır. Bu rapor dünyanın en büyük doğal gaz rezervinin Akdeniz olduğunu göstermektedir.

Yine aynı raporda Kıbrıs adası çevresinde 8 milyar varil petrol rezervi bulunmaktadır. Bunun da maddi değeri yaklaşık 400 milyar dolardır. Dünyanın en hassas sahası durumunda olan Doğu Akdeniz, İtalya, Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Karadağ, Arnavutluk, Yunanistan, Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Mısır, Libya ve Tunus kıyıları ile çevrilidir. Son dönemlerde Akdeniz coğrafi hâkimiyet mücadelesinin aksine jeopolitik hâkimiyet mücadelesi haline gelmiştir.  Büyük devletlerden Doğu Akdeniz’de donanması olmayan devlet yoktur.

Akdeniz sadece enerji kaynakları açısından bir merkez durumunda değildir. Dünya ticareti tekrar Akdeniz’e kaymaktadır. Akdeniz’de yılda ortamla 220 bin gemi seyir halinde bulunmaktadır. Bu da dünya deniz trafiğinin %33’ünü oluşturmaktadır. Son yıllarda enerji sevkiyatında da önemli bir merkez haline gelen Akdeniz’de Ortadoğu ve Hazar Bölgesi enerji merkezleri ile boru hatları bulunmaktadır.

Akdeniz’deki bu olan üstü kaynaklar devletleri bir takım hukuki sözleşmelerle bu alanlarda hak elde etme çabalarına sevk etmektedir. Birleşmiş Milletler deniz hukuku sözleşmesine göre ilan edilen Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) kavramına göre Akdeniz’de enerji sahalarının kontrol etme çabaları başlamıştır. 1982 yılı Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile düzenlemeye kavuşturulan Münhasır Ekonomik Bölge kavramı şöyle tanımlanmıştır: “Karasuların ölçmeye başlandığı esas hatlardan itibaren en fazla 200 deniz mili genişlikte bir alanda, deniz yatağı ve toprak altı ile üzerindeki suların canlı ve cansız doğal kaynaklarını araştırma, işletme, muhafaza ve yönetim hakkını ilgili devlete tanımaktadır.” Böylece ilgili devletler egemenlik haklarını belirleme haklarına kavuşmuşlardır. Akdeniz’in özel statüsünden dolayı Münhasır Ekonomik Bölgesi çelişen pek çok devlet bulunmaktadır. Ancak bu kavramlardan dolayı hakları en çok ihlal edilen devlet Türkiye’dir.

Bugüne kadar Akdeniz’de Fas Tunus, Suriye, GKRY, Libya, İsrail ve Lübnan olmak üzere toplam yedi devlet Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmiştir. Bunlara ek olarak İtalya, Hırvatistan ve Fransa ekoloji koruma alanı; Cezayir, İspanya, Libya, Tunus ve Malta ise balıkçılık koruma bölgeleri olmak üzere toplam sekiz devlet muhtelif deniz yetki alanları ilan etmiştir.  Bütün bu gelişmeler yaşanırken Türkiye çoğu kez olaylara seyirci kalmıştır. Akdeniz’de deniz yetki alanları ilan edilirken en çok itilaf Türkiye ile GKRY arasında gerçekleşmiştir.

GKRY’in deniz yetki alanlarını keyfi geliştirme girişimleri Türkiye’nin Akdeniz sahasında yapacağı işbirlikleriyle çözüme kavuşturabilirdi. Ancak Türkiye’nin milli menfaatlerini hiç ilgilendirmeyen alanlara sert müdahaleleri nedeniyle Türkiye bölgesel işbirliği avantajını kaybetmiştir. Örneğin Türkiye deniz yetki sınırlama antlaşmasını düşman ilan ettiği Mısırla imzalamış olmasaydı GKRY’nin ilan ettiği 11.500 kilometrelik alan elinden alınacaktı.

GKRY uluslar arsı hukuka aykırı olarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını ihlal etme pahasına 26 Ocak 2007’de 13 adet petrol arama ruhsatı ilan etmiştir. Bu ruhsatlara dayanarak İtalya ve Fransız şirketlerle petrol arama faaliyetlerine başlamıştır. Bu anlaşmada yer alan 7 numaralı parselin bir bölümü Türkiye’nin münhasıran ekonomik bölgesini ihlal etmektedir. Ayrıca Rum yönetiminin ilan ettiği bu saha KKTC’nin 2,3,8 ve 9 numaralı sahaları ile çatışmaktadır. GKRY’nin ilan ettiği bu sahalar Türkiye’nin deniz yetki sahlarını ihlal ederken KKTC’yi yok sayan ve adanın tek temsilcisinin kendisi olduğu düşüncesiyle hareket eden Rum Kesimi Kıbrıs adasının çevresini istediği gibi kullanmaktadır.

GKRY’nin Türkiye karşıtı faaliyetlerinin destekçisi olan Yunanistan, Girit, Kaşot, Çoban, Rodos, Meis hattını ilgili kıyı kabul ederek Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den çıkarmaya çalışmaktadır. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi bu girişimleriyle Türkiye’ye Antalya körfezine hapseden bir münhasıran ekonomik bölge ve deniz yetki alanı bırakmak istemektedir. Bütün bu gelişmelere karşılık Türkiye 2003 yılından bu yana doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarını sınırlandırmaya yönelik antlaşmayı sadece KKTC ve Libya ile imzalamış ve münhasır bölge ilanında bulunmamıştır.

Uluslar asarı ilişkilerde bilimsellik son derece hayatidir. Bu durumu Doğu Akdeniz’deki deniz sınırlama alanlarının paylaşımında daha iyi anlayabiliriz. Türkiye bugüne kadar Akdeniz’de deniz yetki alanlarıyla ilgili kıyıdaş ülkelerle düşey hatlar prensibini kullanarak münhasır ekonomik bölge sınırı belirlemiştir. Bu belirlemede dünyanın şeklinden kaynaklanan girintiler yok sayılmaktadır. AB ve GKRY ise diyagonal hat belirleyerek dünyanın şeklinden kaynaklanan eğimli ve kıvrımlı yerleri de münhasır ekonomik bölgesi içerisine katmaktadır. Bu durumda Türkiye onlarca kilometrekarelik alanı kaybetmektedir.

Akdeniz’de enerji elde etmek amacıyla yaşanan gerilimden Türkiye ciddi tehdit almaktadır. Türkiye’nin egemenlik hakları adaların münhasır ekonomik bölge alanı iddiası ile yok sayılmaktadır. Münhasır ekonomik bölge ana karalarla ilgili bir durumdur.  Adaların statüsü özel durumdur. Geçmişte kıta sahanlığı ilkesi esasına göre de adalar özel statülü olmuştur. Yıllarca Türkiye-Yunanistan arasındaki karasuları ve FIR hattı gibi sorunlar Ege adalarının statüsünden kaynaklanan sorunlardı. Aynı söylemle Yunanistan Akdeniz’de Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesini gasp etmek istemektedir.
Türkiye Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını kurmak için dış politikadaki anlayışını değiştirmek zorundadır. Doğrudan Türkiye’nin menfaatlerini ilgilendiren konulardaki tepki verme potansiyelini ümmetçi bir yaklaşımla rastgele vererek boşa heba etmemelidir. Olur olmaz her konuda tepki gösteren bir ülkenin dış politikada ciddiye alınır bir tarafı kalmaz. Devletlerle duygusal ilişkilerden arınıp menfaatlere dayalı işbirliği politikaları geliştirmek, Türkiye’nin Akdeniz’deki çıkarlarını korumak için hayatidir.

Bu doğrultuda geç de olsa Türkiye birtakım adımlar atmaya başlamıştır. Son yıllarda Türkiye’nin Akdeniz’de kaybettiği kazanımları geri alma için Cihat YAYCI tarafından geliştiren MAVİ VATAN kavramı Türkiye’nin en önemli beka sorunlarından birisidir. Mavi Vatan kavramı kısaca şöyledir:

“Türkiye’nin ilan edilmiş veya edilmemiş tüm deniz yetki alanları (iç sular, karasuları, kıta sahanlığı, Münhasır ekonomik Bölge) akarsu ve göllerini kapsamına alır. Mavi Vatan, tam anlamıyla, 26-45 Doğu Boylamları ve 36-42 Kuzey enlemleri arasındaki ana vatanımız üzerindeki stratejik egemenliğimizin denizler ve deniz diplerindeki uzantısıdır. Mavi Vatan, 25-45 Doğu Boylamları ve 33-43 Kuzey enlemleri arasında kalan tatlı ve tuzlu su kitlesi üzerindeki yetki ve ilgi alanlarımızın adıdır.”

Mavi Vatan kavramının mimarı Cihat YAYCI’nın ilginç bir şekilde emekli edilmesi Türkiye’nin mavi vatan konusundaki ciddiyetini ortaya koymaktadır. Ancak Mavi Vatan Türkiye’nin çok ciddiye alması gereken yeridir. Türkiye varlığını ancak Mavi Vatan’la sürdürebilir.

Osmanlı ordusu I. Dünya savaşından sonra şartları çok ağır olan bir ateşkes antlaşması imzalamıştı. Buna göre ordular terhis edilecek, cephane ve silahlara el konulacak, haberleşme araçları itilaf devletlerinin kontrolüne bırakılacak ve memleketin herhangi bir köşesi itilaf devletlerinin keyfine göre işgal edilecekti.

Padişah ve halife sıfatındaki Vahdettin, yalnızca tahtını koruyacağı alçakça önlemleri araştırmakta, Dama Ferit’in başkanlığındaki hükümet ise korkakça ve haysiyetsizce İngilizlerin himayesine girme gayretleri içerisindeydi. Halk uzun süren savaşlardan bıkmış, yüzyılların getirdiği yoksulluk, salgın hastalık ve cahilliğin pençesinde darmadağın edilmiş vaziyetteydi. Bütün bu olumsuzluklara karşı ilk tepki gösteren kişi Mustafa kemal olmuştur. Yokluğun ve esaretin bir talih olmayacağını milletin kurtuluşunun yine milletin azim ve kararıyla olacağını çok iyi bilen Mustafa Kemal bir an önce Anadolu’ya geçerek Ulusal kurtuluş savaşını başlatma çalışmalarına girişmiştir.

19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, Anadolu’da halkı örgütleyerek Ulusal kurtuluş savaşını başlatma çabalarına girişmiştir. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından dokuz gün sonra Ordu müfettişi unvanıyla Kayseri’ye bir telgraf gelmiştir. Bu telgrafta İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilişinin protesto edilmesi ve işgali lanetleyen mitingler yapılması isteniyordu. Kayserililer Mustafa Kemal’in isteğini yerine getirmek isteseler de Kayseri Mutasarrıfı izin vermedi. Kiçikapı’da bulunan Aynalı Gazino’da bir salon toplantısı yapılarak işgale tepki gösterildi. Bundan sonra Binbaşı Fethi Bey, Kayseri halkına günü gününe Mustafa Kemal’in faaliyetleri hakkında bilgi vermiştir.

Mustafa Kemal, Samsun üzerinden Amasya’ya, oradan Erzurum’a gitti. 28 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi toplanmış ardından 4-7 Eylül tarihlerinde Sivas Kongresi toplanmıştır. Sivas’a giden Kayseri delegeleri dönüşte Ahmet Paşa İlkokulu binasında toplantı yaptılar. Burada Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’nin şubesini kurdular. Sivas’tan getirdikleri İradeyi Milliye gazetesini dağıttılar. Kayseri’nin yerel gazetelerinde Milli Mücadele Kayseri halkına benimsetilmeye çalışıldı.

Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Kayseri-Kırşehir üzerinden Ankara’ya gitmek üzere, 18 Aralık 1919 Perşembe günü Sivas’tan ayrılmaya karara vermişlerdir. Ancak yola çıkarken arabalarında benzin olmadığı fark edilmiş ve benzin arayışına girişilmiştir. O dönemde benzin sadece Amerikan Koleji’nin müdiresinde bulunuyordu. Müdirenin benzin verme teklifini Mustafa Kemal ilkönce reddetmiştir. Daha sora benzin karşılığında makbuz kesilerek benzinin bedelinin ödetileceği şartı üzerine benzini almayı kabul eden Mustafa Kemal, karlı bir havada Sivaslıların sevgi gösterileri arasında Sivas’tan hareket etmişler ve 19 Aralık 1919 Cuma günü akşamı da Kayseri’ye çok zorlu bir yolculukla gelmişlerdir. Yolculuk sırasında konvoyda bulunan bir araç kara saplanarak gelememiştir. Kayserililer hava soğuk ve karlı olmasına rağmen; Mustafa Kemal Paşa ve dava arkadaşlarını Kayseri’nin Kumarlı köyü yakınlarında saatlerce beklemişlerdir. Mustafa Kemal’in gelmesiyle heyeti büyük bir coşku ile karşılamışlardır. Mustafa Kemal’le Beraberinde Rauf Bey ve diğer heyet üyeleri ile Çifte Kümbed’de otomobilinden inerek Türk Bayraklarıyla süslenmiş cadde ve sokaklarda yediden yetmişe toplanan Kayseri halkının “YOLUNDA ÖLMEYE HAZIRIZ PAŞAM” sözleriyle alkışlanmışlardı. Halkın teveccühüne selamlayarak karşılık veren Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekiler konaklamak için şimdiki Atatürk evi olarak anılan İmamzade Reşid Bey’in evine gitmişlerdir.
Burada Mustafa Kemal Paşa’nın yanında ev sahibi İmamzade Reşid Bey, Faik SeIenk ve İbrahim Safa Bey bulunuyordu. Mustafa Kemal’in yanında Rauf Orbay, Mazhar Müfid Kansu’dan, Hakkı Behiç Bey, Binbaşı Hüsrev Gerede, Dr. Refik Saydam ve Yaver Cevat Abbas Bey vardı. Mustafa Kemal çok aç olmasına rağmen ekip arkadaşlarından kara saplanan araç kurtarılana kadar yemeğe başlamamıştır.

Ertesi gün, 20 Aralık 1919 cumartesi sabahından itibaren Mustafa Kemal Paşa, Kayseri belediye binasına gitmiştir. Kayseri Halkı ile ve bilhassa din adamlarıyla Raşid Efendi Kütüphanesi’nde toplantı yapmıştır. Bu toplantıda; şehrin eğitimli kişileri, esnaf ve tüccardan ileri gelenler bulunmuştur. Toplantıya katılanlara Mustafa Kemal Paşa memleketin içine düştüğü bu kötü durumdan ancak, birlik ve beraberlik içerisinde, milletçe kurtulunacağını söylemiş ve onlardan yardımlarını istemiştir. Mustafa Kemal, Kayseri’ye gelmeden öce dönemin Şeyhülislamının onlarca fetvasına rağmen Kayseri halkı yapılan toplantılara çok yoğun katılım sağlamıştır. Günümüzde bu ziyareti karalamak amacıyla Mustafa Kemal’e karşı Kayseri halkının çok soğuk davrandığı gibi asılsız söylemler ortalıkta dolaşmaktadır. Hâlbuki tarihi belgeler, gazeteler ve bazı günlüklerde bu ziyarete çok yoğun ilgi gösterildiği belirtilmektedir.

Mustafa Kemal Paşa, Raşit Efendi Kütüphanesi’ndeki bu toplantıdan sonra Kayseri halkı üzerinde büyük etkisi olan itibarlı din adamı Kızıklızade Hoca Kasım Efendi’yi evinde ziyarete gitmişlerdir. Bu görüşmelerde Hoca Kasım Efendi, Atatürk’e şöyle hitap etmiştir: “Günlerdir rüyamda gördüğüm kişiyle nihayet karşılaştım. Doğudan mavi gözlü bir zat gelecek ve bu vatanı kurtaracak. Allah’ül-alem, o zatı muhterem siz olsanız gerektir.” Bu sözler ve ardından Hoca Kasım Efendi’nin yapmış olduğu dua Atatürk ve arkadaşlarını son derece memnun etmiştir. Mustafa Kemal Paşa, bu ziyaretten çok memnun kalmış ve ertesi gün Kayseri halkına hitaben, teşekkür ve memnuniyetlerini ifade eden ünlü beyannamesini hazırlamıştır.
20 Aralık 1919 gününü çeşitli toplantı ve görüşmelerle tamamlayan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, Kayseri’de ikinci tarihi günü ve geceyi de aynı evlerde geçirerek, 21 Aralık 1919 Pazar sabahı saat 9’da Kayserililere bir beyanname yayınladıktan sonra Ankara’ya gitmek üzere Mucur’a hareket etmişlerdir.
“ANADOLU VE RUMELİ MÜDAFAİ HUKUK CEMİYETİ HEYETİ TEMSİLİYE’ SİNİN KAYSERİ AHALİİ MÜHTEREMESİNE BEYANNAMESİ” adıyla Heyet-i Temsiliye namına Mustafa Kemal imzasıyla yayınlanan bu beyanname Kayserililerin atadan evlada kalan ve iftiharla, şükranla taşıyacakları çok değerli bir belgedir. (Ayrıntılı bilgi için Ahmet Vehbi Ecer’in  Heyeti Temsiliye Reisi Orak Mustafa Kemal Paşa’nın Kayseri’ye Gelişi adlı eserine bakabilirsiniz.)

Mustafa Kemal Paşa, Kayseri halkından bu karşılama nedeniyle büyük övgülerle bahsetmiştir. Kurtuluş savaşının başlatılmasında güç ve moral bulduğunu beyannamede ayrıntılı olarak belirtmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın Kayseri’ye gelişi üzerinden tam 100 yıl geçmiştir. Bu geçen süre zarfında bazı şeylerin pek değişmediği anlaşılmaktadır. Milli mücadele Anadolu’da İstanbul’a rağmen başlamıştı. Milli mücadelenin öncüsü Atatürk’ün yüz yıl önce açtığı aydınlık ateşi Anadolu’da hala tütmektedir.

Başta fosil yakıtlar olarak nitelendirilen petrol, doğalgaz ve kömür gibi yakıtlar atmosfere yayılınca atmosferin üstünü yorgan gibi kaplayarak sera etkisi oluştururlar. Bu olaya küresel ısınma denilmektedir. Sanayi devrimi sonucu meydana gelen küresel ısınma ile sera gazlarının atmosfere yılması sorun haline gelmiştir.

Küresel yüzey sıcaklıklarında, 19. Yüzyıl sonlarında başlayan ısınma, 1980’li yıllardan itibaren daha da artarak, hemen her yıl bir önceki yıldan daha fazla olacak şekilde rekor sıcaklık artışları gerçekleşmektedir. Küresel sıcaklıkta gözlemlenen artışlardan başka en geniş ölçekli iklim modellerine göre, küresel sıcaklıklarda 1,4 ile 5,5 oC arasında bir artış olacağı öngörülmektedir.

Küresel ısınma son buzul çağından beri gerçekleşmektedir. Ancak son yıllarda iklim değişikliklerinde insan etkisinin önemli bir faktör olduğu görülmektedir. Geçen 40 yılda gerçekleşen artışın son 1000 yılın herhangi bir dönemindeki artıştan daha büyük olması küresel ısınmadaki insan etkisinin korkunç boyutlara ulaştığının kanıtıdır. Küresel ısınma en fazla kutuplardaki buzulları etkileyecektir.  Buzullar ısınmanın artmasıyla hızla eriyecek ve buna bağlı olarak deniz seviyeleri yükselecektir. Kıyı kemsinde yaşayan milyonlarca insan ya göç etmek zorunda kalacak ya da ani su baskınları nedeniyle hayatlarını kaybedecektir. Başka kötü bir senaryoya göre kıyı kemsinde yapılan tarımsal faaliyetler sona erecektir. En verimli tarım alanlarının kıyı kesimlerindeki delta ovaları olduğu düşünüldüğünde küresel ısınmanın büyük bir açlık felaketi getireceği açıktır.

Küresel ısınmayla sadece kutuplardaki buzullar erimeyecektir. Yüksek dağlarda daimi kar sınırı üzerine bulunan onlarca metre kalınlığındaki buzul kütleleri eriyerek kara içlerinde büyük sel felaketlerine neden olacaktır. Ani sel baskıları buzulların normal erimesine göre oluşan yer altı su birikimlerine zarar verecektir. Böylece büyük yerleşmelerin yakınlarında içme suyu sıkıntıları ortaya çıkacaktır. Kuraklığa bağlı artış bitki örtüsünün cılızlaşmasına ya da yok olmasına neden olacak böylece, erozyon nedeniyle toprak kayıpları daha da artacaktır.

Küresel iklim değişikliğinin etkisi günümüzde hissedilmeye başlamıştır. Dünyanın pek çok yerinde iklim değişikliğine bağlı felaket haberleri gelmeye başlamıştır. Bu haberlerden birkaçı şöyledir:

  • Küresel ısınma sonucu Büyük Okyanusta bulun Kribati Bölgesindeki Tarawa ve Abanuea adlı iki ada okyanus suları altında kalmıştır.
  • Hint Okyanusundaki Maldiv adaları içinde yer alan 200’e yakın ada, deniz seviyelerinin yükselmesi üzerine yok olama tehlikesiyle karşı karıyadır.
  • Dünyadaki her on buzuldan birine sahip olan Peru buzullarının dörtte bir erimiştir.
  • Alaska buzullarının eridiği terlerde yeni bitki türleri yetişmeye başlamıştır.
  • Dünyada her yıl altı milyon hektarlık alan çölleşmektedir.

İklim değişiklikleri sadece deniz seviyelerinin yükselmesi ya da gıda krizine neden olmayacaktır. İklim değişiklikleri gerek uluslar arası alanda gerekse de ulusal düzeyde ciddi güvenlik sorunlarına neden olacaktır. İklim değişikliklerinin güvenlik üzerindeki etkilerini ulusal güvenlik açısından ilk defa değerlendiren kişi Pentagon’da oldukça etkin görevlerde bulunmuş Peter Schwartz ve yardımcısı Dougan Randall’dır. Bu kişilerin Pentagon’a hazırladıklarları raporlarda, dünyanın en büyük sıcaklık taşıyıcılarından Gulf Stream sıcak su akıntılarının durması, yavaşlaması üzerinde durmuşlardır. Buna göre Gulf Steam Sıcak Su Akıntısı, Kuzey Yarım Küre’de Ekvatoral kuşak üzerinde Kuzey Batı Avrupa’ya doğru akmaktadır. Sıcak su akıntısı nedeniyle Kutup kuşağına yakın halde bulunan Kuzey Batı Avrupa kıyılarında ılıman bir iklim yaşanmaktadır. Kutuplardaki buzulların erimesiyle deniz ve okyanuslara daha fazla tatlı su karışacak, böylece Gulf Stream sıcak su akıntısı yön değiştirecektir. Bu durum Kuzey Batı Avrupa’nın kutup iklimi kuşağına girmesine neden olacaktır. Küresel ısınma küresel bir soğumayı ortaya çıkaracaktır. Dünyanın en zengin ülkelerinin bulunduğu kuşak olan Kuzey Batı Avrupa ülkelerinin buzul çağına girmesinin dünya ekonomisi üzerindeki etkisi tam hesaplanmamakla birlikte zararın korkunç bir boyutta olacağı tahmin edilmektedir. Ne zaman küresel bir ekonomik kriz çıksa arkasından büyük bir savaş ortaya çıkmaktadır. Bazı devletler için savaş ekonomisi krizden çıkmanın tek yolu olsa da böylesi bir ekonomik krizden savaş ekonomisinin kurulamayacağı muhakkaktır.

Küresel iklim değişiklikleri en çok gıda üretimini etkileyecektir. Gıda krizi dünya çapında ciddi çatışmaları ortaya çıkarabilir. Küresel bir çatışma gıda kaynaklarının kirlenmesine ya da yok olmasına neden olabilir. Gıda kaynaklarının zarar görmesi savaşlardan daha fazla ölümlerin olmasına sebep olmaktadır. Örneğin 2000 yılında silahlı çatışmalarda 300 bine yakın kişi hayatını kaybetmişti. Ancak her yıl suların kirlenmesi nedeniyle daha fazla insan hayatını kaybetmektedir.

Küresel iklim değişikliklerinin ortaya çıkaracağı çatışma senaryolarının gerçekleşme ihtimalleri giderek artmaktadır. Bu çatışmalardan kurtulmanın en önemli yolu öngörülen iklim değişikliklerini ve bu değişikliklerin insan sağlığı üzerindeki olası etkilerini en aza indirmektir. Bunun için de insan kaynaklı sera gazı salınımlarını azaltmak ve bitki örtüsünü çoğaltmaktır. Günümüzde bütün dünyayı etkisine alan Corona virüsü, küresel iklim değişikliklerini durduracağına dair bazı çevrelerde iyimser bir hava oluşturmaktadır. Virüsün bulaşma riski nedeniyle sosyal mesafe önlemlerine bağlı olarak pek çok ülkede sera gazı yayan üretim tesislerinden önemli bir kısmı üretimlerini ya azalmışlardır, ya da durdurmuşlardır. Aynı şekilde evde kal uygulaması nedeniyle milyonlarca araç trafiğe çıkmamıştır. Bu gelişmeler elbette ki küresel iklim değişiklikleri için olumludur. Ancak küresel iklim değişikliklerinin neden olduğu zararın önlenmesi için 10 yıl boyunca atmosfere hiç sera gazı yayılmamalıdır. Bu durum günümüz şartlarında olası değildir.  O halde küresel iklim değişikliklerine bağlı gerçekleşecek olası çatışma senaryolarından kaçınmanın pek mümkün olmadığı bir durumla karşı karşıyayız.

Çevreci bilimcilerin oluşturdukları çatışma senaryoları şöyle sıralayabiliriz:

        2020-2025Güneydoğu Asya’da Burma, Laos, Vietnam, Hindistan ve Çin’de bitevi çatışmalar olur.İran Körfezi ve Hazar Havzası’ndaki çatışmalardan dolayı petrol fiyatları artar. Fransa ve Almanya Ren nehrine erişim konusunda çatışırlar.Suudi Arabistan’daki iç çatışmalardan dolayı ABD ve Çin donanmaları çatışmaya girer.  
2020-2030Cezayir, Fas, Mısır ve İsrail gibi Akdeniz ülkelerine göç hızlanır. Çin ve Japonya arasındaki tansiyon artar.Avrupa nüfusunun yaklaşık yüzde onu başka ülkelere göç eder.

Yukarıda belirtilen çatışmalar bir öngörü olsa da bu konuda uzmanların ciddi ciddi kafa yordukları anlaşılmaktadır. İklim değişikliklerini en çok gıda üretimini etkileyecek bu durum da ciddi bir gıda krizini ortaya çıkaracaktır. Bizi kaçınılmaz bir felaket beklemektedir. Ancak ülkeler arasında kalıcı bir işbirliği sayesinde olası kötü senaryoların etkisini azaltmak mümkündür. Sürdürülebilir bir üretim anlayışı, kaynakların adil paylaşılması ve tüketime dayalı mutluluk anlayışından vazgeçilmesiyle belki de bu kötü senaryoları tersine çevirmek mümkün olabilir.