Kategori

Güncel

Kategori

Ulusların gelişmişlik durumlarını belirtmede eğitim sadece nicel olarak ifade edilecek bir unsur değildir. Toplumun ne kadarının okum-yazama bildiği, ne kadarının diplomalı olduğu gibi veriler elbette önemlidir. Ancak eğitim verilerinin niteliksel özelliklerine bakmaksızın sadece istatistiki verilere göre değerlendirme yapmak popülizmden başka bir şey değildir.
Eğitim hedeflerini birey merkezli olarak iki gurupta değerlendirmek gerekmektedir. Birci gurupta bireyin kendi yaşantıları yoluyla bireye kazandırılan istendik davranışlar; ikinci gurupta da bireyleri toplumun ihtiyaç duyduğu bilgi ve becerilere kavuşturmaktır. Bu durum eğitimde uygulanabilirliğin ne kadar önemli olduğu gösterir. Teorik bilgiler, pratik becerilerle pekiştirilmelidir. Yoksa sırf yönetmelikler yerine getirilsin diye sadece yazılı raporlarla eğitimi idame ettirmeye çalışmak, eğitime verilecek en büyük zararlardan biridir.
Eğitimin günübirlik siyasi kısır çekişmelerden kurtulup, çağdaş hedefler doğrultusunda uzun soluklu planlama ve uygulamalara göre yapılması gerekir. Çağın şartlarına göre eğitim sistemleri yenilenebilir hatta değiştirilebilir. Oysaki sadece yöneticilerin kendi rüştlerini ispatlaması için eğitim sisteminin kısa aralıklarla değiştirilmesi ilerde çok vahim sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin değiştirilen bir eğitim sisteminin başarı durumunun ölçülmesi için en az yirmi yıla ihtiyaç vardır. Çünkü çocuğun ilkokuldan başlayıp üniversiteye, oradan meslek hayatına atanması ve mesleki deneyimini kazanması en az yirmi yılı alacak bir süredir.
Eğitim bir süreçtir. Bu süreç hayat boyu ilerlemeye dayalı olarak sürekli gelişim eğiliminde olmalıdır. Eğitim bir gelecek tasarımı olduğundan yetişecek nesillere geçmişten dersler alıp gelecekte daha dikkatli olmaları öğretilir. Yenileşme diye geçmiş getirilmeye çalışılmamalıdır. Gerileşmeyi gelişme diye anlatmak irticadan başka bir şey değildir. Çoğu kez başımıza gelmiştir. Otobüse bindiğimizde otobüsün içi kalabalıksa şoför ön kısımlara yığılmaları engellemek için “lütfen geriye doğru ilerleyiniz!” der. Hâlbuki geriye doğru ilerlenmez; geriye doğru gerilenir. Eğitimde gerilemeyi ilerleme olarak algılamak da otobüs şoförünün düştüğü trajikomik durum gibidir.
Yukarda belirmeye çalıştığım unsurlar aslında Büyük Önder Atatürk’ün bizlere kazandırmayı amaçladığı eğitim hedefini yansıtmaktır. Dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkın eğitimine düşkün olmamıştır ve dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkını eğitememiştir.
Atatürk’ün dünyayı hayran bırakan destansı Kurtuluş Savaşı kadar önemli hatta daha zor mücadelesi Türk halkının eğitimi için yaptığı mücadeledir. Binlerce yıldır cahil kalmış bir halkı eğitmeye çalışmak her liderin harcı değildir. Aslında liderlerin en çok işine cahil kalmış halk gelir. Çünkü cahil halk asla sorgulamaz ve kayıtsız itaat içinde hareket eder. Ama eğitimli halk bilinçlidir ve hak ettiği hayat standartlarını ülkenin liderlerinden bekler. Eğitimli halk sorgulayıcıdır ve ülkeyi yönetenlerin keyfi davranışlarına tepki gösterirler. O yüzden liderler halkın eğitimine pek sıcak bakmazlar. Ancak, Atatürk Türk halkın eğitimini kendine bir görev olarak görmüştür. Atatürk’ün eğitimle ilgilenmesindeki gayeyi O’nun şu sözünden anlayabiliyoruz:
“Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sora gelecekler için çalışmaktır.”
Türkiye cumhuriyeti kurulduğunda okuma yazma oranlarının % 7 civarında olduğu, kadınlarda okuma yazmanın %0 1 civarında olduğu düşünülürse Atatürk’ün ne kadar zor bir göreve talip olduğunu anlayabiliriz. Kurtuluş savaşı sonrasında Atatürk’ün “En büyük arzum milli eğitim bakanı olarak çalışmak” sözünü anımsarsak O’nun eğitime olan ilgisini daha iyi kavramış oluruz.
Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün önderliğinde eğitimde baş döndürücü gelişmeler olmuştur. Cumhuriyetin ilk on yılında öğrenci sayısı 64 bini kadın olan 358 binden, 220 bin kadın olmak üzere toplam 656 bine yükselmiştir. Öğretmen sayısı aynı süre içinde 12 binden 19 bine yükselmiştir. Atatürk öğretmenlere her zaman çok büyük değer vermiştir. Öğretmenlere verdiği değeri 1925’te İzmir Erkek Öğretmen okulunda şöyle dile getirmiştir: “Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğitimden yoksun bir millet, henüz millet adını almak yeteneğini kazamamıştır.”
Atatürk sadece öğrencilerin eğitimiyle uğraşmadı. Eğitim seferberliğiyle bütün milleti eğitmek için çok yoğun bir mücadele vermiştir. Bu yüzden kendisine Başöğretmen denilmiştir. Halkın cahilliğini biran önce ortadan kaldırmak için dünyanın öğrenilmesi çok kolay olan Latin kökenli Türk alfabesini getirmiştir. Yöneticilerle halk arasındaki kopukluğu gidermek, dilimizin yabancı dillerin istilasından kurtulmasını sağlamak için dilde sadeleştirme ve özleşmeyi sağlamıştır. Türk halkını bilimsel gelişmeleri daha kolay anlayabilmesi için birçok bilimsel kavramın Türkçesini bizzat kendisi bulmuştur. Türk tarihinin temelini birkaç yüzyıla hapsedenlerin aksine Atatürk tarihimizi antik dönemlere kadar götürmüştür. İlk önce Türk Ocakları daha sonra da Haklevleri yoluyla Türk halkına yaygın eğitim yoluyla çok değerli bilgiler verilmesini sağlamıştır.
Atatürk dönemi her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da inanılmaz başarıların olduğu bir dönemdir. Ancak Atatürk’ün eğitime olan tutkusu o derece fazlaydı ki her şeyden bir eğitim faaliyeti çıkaracak bir alan oluşturabiliyordu. Örneğin Atatürk’le simgeleşen Sümerbank tesislerinde konferans salonları, tiyatro ve müzik salonları gibi işçilerin ve ailelerinin eğitimine yönelik pek çok kuruluş vardı.
Dünyanın en başarılı komutanlarından olan katıldığı hiçbir savaşı kaybetmeyen Atatürk, ordunun eğitilesine de özel bir önem vermiştir. Askere gelenlerden okuma yazma bilenler hem okuma yazma bilmeyen askerleri eğitiyorlar; hem de kırsal kesimlerde halka okuma yazma öğretiyorlardı.
Atatürk’ün eğitime verdiği önemi anlatmakla bitirmek mümkün değildir. Çünkü neredeyse aldığı her nefesi bir şeyler öğrenmek ve halka bir şeyler öğretmek amacıyla harcamıştır. Türk halkının gölünde Başöğretmen olan Atatürk, ebediyen bize öğretileriyle yol gösterecektir.

Trafik, kirlilik seviyesi ve enerji kullanımı gibi birçok kriter sayesinde akıllı şehir statüsüne erişen şehirler arasında geleceğe en hazır 10 şehir sıralaması yapıldı
EasyPark Group adlı girişimin yaptığı sıralamada geleceğe en hazırlıklı şehir sıralaması yapıldı. Business Insider’ın haberine göre Wi-Fi erişim noktaları, akıllı telefon kullanım oranı; park sistemleri, trafik sensörleri gibi birçok kriterin yanı sıra temiz enerji ve çevre odaklı şehirler kapsamında dünya genelinde 500 şehir incelendi. Şehirler 18 kategoride sınıflandırılırken; mevcut inceleme sonucunda geleceğe en hazır şehrin Kopenhag olduğu ortaya çıktı. Liste rapor içerisinde Kopenhag’da temiz enerjiye yatırım yapıldığı ve şehirdeki karbon salınımının yüzde sıfıra düşürülmesinin de planlandığı belirtildi.
İşte araştırmaya göre geleceğe en hazır 10 şehir:
10- Melbourne


Avustralya’da bulunan şehir ilgili rapor listeye kent kapsamında bulunan donanımlı internet ağı sayesinde girdi.

9- Cenevre


Cenevre’de toplu taşıma sistemlerinde enerji tasarrufuna önem veriliyor.

8- Amsterdam


Hollanda’nın başkenti olan Amsterdam’da şehir hayatına ve toplumsal kolektif çalışmalarına yönelik birçok platform bulunuyor.

7- San Francisco


Dünyanın teknoloji başkenti olarak nitelenen şehir liste rapor içerisinde girişimciliğin şehri olarak yer aldı.

6- Tokyo


Tokyo, her yıl 14 milyar yolcunun seyahat ettiği toplu taşıma hatlarına sahip

5- Boston


Üniversiteleri ile meşhur olan şehir, eğitimiyle ön planda.

4- Zürih


İsviçre’de yer alan şehir yeşil alan düzenlemesi ile çevreci kent olarak biliniyor.

3- Stockholm


Şehir, yenilenebilir enerji kaynakları kullanımında Avrupa’nın birçok şehrinin ilerisinde yer alıyor.

2- Singapur


Singapur, dünyanın en ucuz toplu taşımasına sahip.

1- Kopenhag


Listenin zirvesinde yer alan Kopenhag, rapor içerisinde temiz enerjiye yatırım yapılan şehir olarak yer alıyor.

KAYNAK: SÖZCÜ GAZETESİ-15KASIM 2017

Milletlerin genetik hafızası bazı simgelerde saklıdır. Uzun bir tarihsel dönüşüm ve gelişim bazen milletlerin kökenini bulmakta zorluk çekmelerine neden olabilir. Köken araştırması geleceğin daha net görünmesini sağlayabilir. Geçmiş deneyimler, geleceğe ışık saçabilir.

Toplumlar, bazen ideolojik kaygılar nedeniyle kökenlerinden uzaklaşabilirler. Günübirlik siyasi çekişmeler, toplumları tarihin sadece belli dönemine hapsetmeye sebep olabilir. Ancak, millet oluşumu ve millet sevgisi mutlaka bilimsel bir temele göre şekillenmelidir. Ulu Önder Atatürk’ün oluşturmaya çalıştığı bilimsel milliyetçilik, Türk milletinin üstün vasıflarını ortaya çıkarmak amacındadır. Avrupa merkezli tarih anlayışında Türk milletini kötü gösterme gayretleri ön plana çıkmaktadır. Türker’e barbar nitelemesi yaparak Türk milletinin tarihi zenginliği etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. Türklerin sadece savaşçı toplumlar olduğu hiçbir zaman bir medeniyet oluşturamayacağı argümanı Avrupalı tarih anlayışında ağır basmaktadır.

Atatürk, bu anlayışı yıkmak için çok yoğun mücadele etmiştir. Neredeyse hayatının son on yılını Türklerin köken araştırmaları için ayırmıştır. Köken konusunda önemli bulgular elde ettiği anlaşılmasına rağmen belli bir kesim tarafından Ata’nın mirasına yoğun bir şekilde saldırı başlatmıştır. Bu saldırılardan Ulu Önder’in tarih çalışmaları da nasibini almıştır. Atatürk’ün sanki bir sanal bir efsane yaratmak gayretinde olduğu iddia edilerek köken araştırmaları uzun bir süre rafa kaldırılmıştır. Ancak günümüzde Ata’nın mirasına her türlü engellemeye rağmen ciddi derecede sahip çıkan araştırmacılar vardır. Bu araştırmacılar artık yavaş yavaş kamuoyunun ilgisini de üzerlerine toplamaya başlamışlardır.

Araştırmalarıyla çok değerli sonuçlara ulaşan başta Göktürk Ramu olmak üzere Seyit Ali Ergeç ve Çiçek Sekban Tüfekçi’nin köken araştırmaları geleceğimize ışık tutacaktır. Her şeyden önce bu üç araştırmacı Atatürk’ün bilimsel milliyetçiliğini özümsemiş kişilerdir. Yaptıkları onlarca köken çalışması Türk Milliyetçiliğini bilimsel temele oturtmak adına çok değerli çalışmalardır.

Köken çalışmaları konusunda Göktürk Ramu ve Seyit Ali Ergeç’in seiz ışık yada sekiz uç ile ilgili çalışmları dikkatle izlenmelidir. Türk milletini sadece Osmanlıya indirgemek milletimize yapılacak en büyük haksızlıktır. Atatürk’ün ne kadar ileri görüşlü bir lider olduğunu burada uzun uzadıya anlatmaya gerek yoktur. Şu kadarını söyleyebiliriz ki, Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün en büyük dayanağı tarihsel derinlik algısından gelmektedir. Dünya daha Sümer medeniyetini bilmezken Atatürk, Türk milletinin Sümerlilerle yakınlığı konusunda ciddi araştırmalara başlamıştır. Bize de yarım bıraktığı araştırmaları devam etmemizi ister gibi Sümer isimlerini günlük hayatımızın her alanına yerleştirmeye çalışmıştır. Tük tarihinde sadece Atatürk kökenimizi Sümerlilere dayandırmıştır.

 

 

 

“Türk milletinin en yaygın kullandığı sekiz ışın kaynağını araştırmacı yazar Göktürk Ramu, Sümerliler ’de bulmuştur. Sekiz uca ilave olarak bazı renk ve dolguların da Sümer’den başlayıp Türklere uzanan yelpazesini Göktürk Ramu şöyle özetlemektedir: Sekiz uçlu sembollerin pek çok farklı anlamı olmakla birlikte, en bilinen anlamı Türkleri temsil ettiğidir. Birçok Türk kültüründe sekiz köşeli yıldız bulunmaktadır (Azerbaycan Bayrağı gibi). Büyük Selçuklunun bayrağı da sekiz köşeli yıldız içinde çift başlı kartaldır. Altı köşeli yıldız deyince nasıl ki Yahudi gelir akla, sekiz köşeli yıldızda da Türkler akla gelmektedir.

Ancak en kabul gören görüşlerden birisi bir tanrıçayı işaret etmektedir; Akkadca İştar, Sümerce İnanna olarak bilinen tanrıçadır. Ürdün’ de Tell-Ghassul kazı alanında bulunmuş bir duvar resmindeki bu sekiz köşeli yıldız aynı zamanda Venüs gezegenini simgelemektedir. Bu gezegen İnanna’nın gezegenidir. Simgelerdeki duvar resminin rekonstrüksiyonu şu anda Kudüs müzesinde bulunmaktadır. Sümerlilerde güneş simgesi yaygın kullanılan bir simgedir. Bu simge Sümer’in güneş tanrısı Samaş’tan gelmektedir. Samaş ile İnanna ikiz kardeştir. Sekiz uç ve güneş birleşmesi Samaş ile İnanna birleşmesini ifade etmektedir. İnanna Türk mitolojisinde AYİZİT’tir. Lacivert taşı üzerine güneş motifi lacivert taşı tabletlerde en çok geçen taştır. Bu simge Lapis Lazuli olarak da bilinmektedir. İnanna ile ilgili metinlerde lacivert taşı bolca bulunmaktadır.”

Türklerin kullandığı simgeler konusunda sayısız araştırmaya imza atan araştırmacı yazar Seyit Ali Ergeç sekiz ışık simgesinin içeriğini şöyle açıklamaktadır.
“Güneşin ışığı olarak tasvir edilmiş 8 ışık ise kadim Türk tarihinin kutsal sembolüdür. Ahiret (ya da öteki alem) inancının önemini ve değerini ortaya koyar. Her bir ışık beşer olarak olgun insan olmanın 8 unsurunu tasvir eder. Bunlar, sadakat sahibi olmak, şükretmek, sabır göstermek, doğru şeyler yapmak, merhametli olmak, şefkat duymak ve cesur olmaktır.”

Tarihi şan ve şerefle dolu, her dönem dünya siyasi gündemine damgasını vurmuş Türk milletinin tarihsel kökeni yok sayılamayacak gerçeklerle doludur. Köken araştırması sadece Türkler açısından değil bütün milletler açısından çok önemlidir. Hele hele yaşadığı her dönem dünyada derin izler bırakmış Türklerin kökeninin araştırılması bir insanlık meselesidir.

Temeli kurtuluş savaşına dayanan Türkiye Cumhuriyeti, her alanda çok önemli dönüşümlerin ve gelişimlerin olduğu bir süreçtir. Gerek cumhuriyete gidilen yol, gerekse de cumhuriyet sonrasında gerçekleşen olaylar, cumhuriyet dönemi kazanımların mucizevî kazanımlar olduğunu göstermektedir.

Muhteşem Osmanlı dedikleri dönemden, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün Avrupalı devletlerin güvencesine verildiği ve Duyunu Umumiye idaresine geçilerek Osmanlı’nın bütün gelirlerinin alacaklı devletler tarafından haczedildiği döneme uzanan yıkım yıllarını okumadan ve anlamadan cumhuriyet kazanımlarını idrak etek mümkün değildir. En sonda söylenmesi gerekeni en başata söyleyecek olursak; Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın bir devamı değil; Osmanlının yıkıntılarından, küllerinden ortaya çıkan bir kor alevdir. Yaklaşık 250 yıl Avrupa karşısında gerileyen aciz bir devlet yerinde dünyada saygı duyulan modernleşme ve çağdaşlaşma hareketleriyle dünyanın hayranlıkla izlediği bir devlet durumuna gelmek mucizevî bir başarıdır.

Bilimsel ve vicdani değerlendirmelere göre Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve cumhuriyet dönemi atılımları hem çok özgün, hem de çok başarılı bir dönemdir. Cumhuriyet dönemi, uluslararası toplumda çok saygın bir dönem olduğu tescillense de maalesef kendi kamu oyumumuzda hak ettiği değeri bulamamaktadır.

Cumhuriyete gidilen yolun başlangıcı 1699’da imzalanan Karlofça antlaşmasıdır. Karlofça’dan sonra Osmanlı, Avrupalı devletlerin elinde adeta şamar oğlanı haline dönmüştü. Yıkılmasına kesin gözle bakılan Osmanlı devleti, Avrupalı devletlerin paylaşım sorunu nedeniyle I. dünya savaşına kadar ayakta kalabilmiştir. O dönemin emperyalist devletleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı’nın paylaşılmasıyla ortaya çıkacak belirsizliği göze alamamaları nedeniyle Osmanlı devletinin yaşamasına izin vermişlerdir. Bu dönem birilerinin iddia ettiği gibi Osmanlı devletinin Avrupalı güç dengelerinden yararlanarak elde ettiği bir diplomasi zaferi değil, Avrupalı devletlerin paylaşım konusundan anlaşamamalarından kaynaklanan bir durumdur. Ancak, Almanya ve İtalya’nın siyasi biriliklerini tamamlamasıyla güçler dengesi değiştiğinden Avrupalı devletler, aralarında imzaladıkları gizil antlaşmalarla Osmanlı devletini paylaşmışlardır. I. Dünya savaşına bu paylaşım planları neden olmuştur. Artık hasta adam olarak nitelendirdikleri Osmanlı devleti biran önce paylaşılmalıydı.

I. Dünya savaşına eski gücüne kavuşmak ümidiyle giren Osmanlı devleti, Mustafa Kemal’in savaştığı cepler dışında ciddi bir başarı elde edememiştir. Müttefik olduğu devletlerin yenilmesi üzerine Osmanlı devleti de yenik sayılmıştır. Tarihimizin yüz karası olan Mondros ateşkes antlaşmasıyla Sevr antlaşması Osmanlı yöneticiler tarafından imzalamıştır. Her öngörüsünde haklı çıkan Mustafa Kemal, Mondros ateşkes antlaşmasına ilk itiraz eden kişidir. Bu antlaşmamanın Türk milleti için felaket olacağını bildirip milli bir kurtuluş savaşı başlatmak için Anadolu’ya gitmiştir.

Dünyanın en meşru savaşlarından biri olan Kurtuluş savaşı, Mustafa Kemal’in önderliğinde başlamıştır. Türk halkının olağanüstü gayretleriyle yurdumuz düşmandan temizlenerek Misakı Milli sınırlarımıza kavuştuk. Yüzlerce yıl Osmanlı idaresinde yoksul kalan Anadolu bir de işgal ile adeta harabeye dönüşmüş durumdaydı. Mustafa Kemal önderliğindeki Türk halkı, hem Sevr anlaşmasını, hem de bu antlaşmayı imzalayanları tarihin çöplüğüne atmıştır.
Türk milleti hiçbir zaman esareti kabul etmemiştir. Bağımsızlığına düşkün olan milletimize en çok yakışan yönetim şekli de milli egemenliğe dayalı, yani bireylerin özgürlüğüne dayalı olan Cumhuriyet rejimidir. Bu topraklarda yaşamanın bedelini çok ağır ödeyen milletimize Mustafa Kemal, cumhuriyeti armağan etmiştir. Büyük Önder’in de belirttiği gibi Türk milleti az zamanda çok ve büyük işler başarmıştır. Bunların en büyüğü ise cumhuriyettir.

29 Ekim 1923’de Cumhuriyet Türkiye Büyük Millet Meclisinde büyük bir coşkuyla ilan edilmiştir. Ancak, harabe halinde devralınan Anadolu’nun bir an önce imar edilmesi, savaş yaralarının sarılması, Osmanlı’dan devralınan borçların ödenmesi, ülkemize gelen göçmenlerin yerleştirilmesi ve Türkiye’nin çağdaş bir ülke olması için yapılması gereken çok zor ve zahmetli işler Mustafa Kemal’in önünde duruyordu. Aslında savaştan daha zor meselelerdi bunlar. Batılı yazarların “Türk Mucizesi” diye nitelendirdikleri cumhuriyet dönemi ekonomi atılımlarını aşağıda belirteceğim iki farklı raporla açıklamak istiyorum.

Birinci rapor, Cumhuriyet’in ilanından bir gün sonra yani 30 Ekim 1923 günü dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e sunduğu rapordur. Bu rapor Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi koşullarda kurulduğunu net bir şekilde göstermektedir.

“Şu andaki doktor sayımız 337, sağlık memuru sayısı 434, 150 kadar ilçede doktor yok. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Ebe sayısı çok az. Kırk küsur bin köye karşılık diplomalı ebe sayımız 136. Sadece 60 eczacı var ve sadece sekizi Türk. Beş bin köyde sığır vebası var. Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtma, üç milyon kişi trahomlu. Bebek ölüm oranı yüzde 40’ın üstünde. Anne ölüm oranı yüzde 18. Ortalama ömür 40 yaş.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin. Komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerinde. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk sermayesidir. Osmanlı’dan sadece dört fabrika kaldı. Bunlar, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri fabrikaları. Sanayi işletmelerinin yüzde 96’sında motor yok. 10 işçiden fazla işçi çalıştıran, sadece 280 işyeri var ve bunların da 250’sini yabancıların elinde. Kişi başına milli gelir 45 dolar. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta var. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yok. Otomobil sayısı bin 490.
Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyor. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul ve sadece 23 lise var. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlı. Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yok…” liste böyle uzayıp gidiyor. Her fırsatta ağızlarından salyalar akarak cumhuriyete laf atanların bu rapordan haberleri yoktur herhalde!

Gelelim Cumhuriyet’in ilanından 15 yıl sonra yani Atatürk’ün son günlerini yaşadığı 1938 yılına. Dönemin başbakanı Celal Bayar’ın dönemin cumhurbaşkanı Atatürk’e verdiği rapor, cumhuriyetin mucizevî gelişmişliğini gözler önüne sermektedir. Ancak 1938’de İsmet İnönü’nün başbakan olmaması bu başarıda onun payının olmadığı anlamına gelmemelidir. “Cumhuriyetin ekonomik mucizesinde” Atatürk’le İsmet İnönü’nün çok büyük katkıları olmuştur. İşte 1938 yılındaki rapor:

“Bütçe çoktandır açık vermiyor, gelir fazlası veriyor. Artık, şeker, çimento, kereste ve deri ürünlerinde milli ihtiyacın tümü, yünlü dokumanın yüzde 83’ü, pamuklu dokumanın yüzde 43’ü, kağıtın yüzde 32’si, cam eşyanın yüzde 63’ü milli üretimle karşılanıyor. Demir-çelik sanayi kuruldu. Güçlü Ankara radyosu ile yurt dışına yayın yapacak radyo Cumhuriyet bayramına yetiştirildi. Madenler ve şirketler millileştirilerek milletin hizmetine sunuluyor. Kalkınma hızı yüzde yirmilere yaklaştı. Devletin Osmanlı’dan devralınan borçtan başka borcu yok…”
Cumhuriyetin ilanıyla Türkiye her alanda inanılmaz atılımlar yapmıştır. Bu altılımlar, Atatürk ve O’nun seçtiği kişilerin maharetleriyle gerçekleşmiştir. Dünyada bu kadar hızlı dönüşüm ve ilerleme gerçekleştiren başka devlet yoktur. Yani bir kurtuluş savaşı yapıp böylesine büyük işlere imza atan başka bir devlet yoktur.

Cumhuriyet kazanımları Türkiye Cumhuriyeti’nin temelidir. Cumhuriyetimiz Atatürk sayesinde çok sağlam bir temele oturmuştur. Atatürk sonrasında bu temele adeta savaş açılmış ver her kazanım kasıtlı istismar edilerek etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. Ancak, onca yıkıma rağmen ülkemiz halen Cumhuriyet kazanımlarıyla varlığını korumaktadır. Son söz olarak belirtelim ki, Atatürk ve Cumhuriyet kazanımlarından vereceğimiz her taviz geleceğimizden vereceğimiz bir tavizdir.

Gezegenimiz hakkında her şeyi bildiğimizi düşünüyoruz, ancak gerçekten öyle mi? Bilim adamları elbette uzayda çok şey keşfetti. Ama hala daha gezegenimizde keşfedilecek çok şey olduğuna inanıyorlar.

Araştırıldıkça Dünya ile ilgili bildiğimizi sandığımız aslında tam olarak bilmediğimiz birçok şeyle karşılaşıyoruz. İşte bunlardan bazıları…

EVEREST DAĞI GERÇEKTEN DÜNYANIN EN YÜKSEK DAĞI DEĞİLDİR

Hawaii’de bulunan Mauna Kea Yanardağı deniz seviyesinden 4.205 m yüksekliğe sahiptir. Bununla birlikte, yanardağın en büyük kısmı deniz seviyesinin altında kalıyor. Tabandan zirveye kadar ölçülen Mauna Kea, Everest Dağı’ndan 1,355 m daha yüksek yani 10,203 m yüksekliğindedir.

DÜNYA ATMOSFERİNİN KESİN BİR SINIRI VARDIR


Karman hattı, deniz seviyesinden 100 km yükseklikteki uluslararası kabul görmüş bir hattır. Dünya atmosferi seviyesi çok daha yüksek olmasına rağmen, bu çizgi Atmosferi ve dış mekan arasındaki sınır olarak Dünya Hava Sporları Federasyonu tarafından kabul edildi.

DÜNYA ÜZERİNDEKİ EN KURAK YER ANTARKTİKA’DA BULUNUR

Genel olarak, dünyanın en kurak alanının binlerce yıldır yağış almayan Şili’deki Atacama Çölü olduğuna inanılıyor. Ancak Antarktika’daki McMurdo Kuru Vadileri yaklaşık 2 milyon yıldır hiç yağmur almadı. Buradaki rüzgar 320 km / saat hızlara ulaşabilir.

TATLI SU DÜNYA ÜZERİNDEKİ TÜM SUYUN YALNIZCA % 3’ÜNÜ TEMSİL EDER


Okyanuslar ve denizler Dünya’nın suyunun %97’sini tutar. Tuzlu okyanus suları içmek için uygun değildir. Suyun geri kalan % 3’ü tatlı sudur. Bunun %70 i buzullarda ve %20 si Baykal Gölü’nde toplanmaktadır.

DÜNYANIN EN ESKİ TAPINAĞI YAKLAŞIK 12000 YAŞINDA


Bilinen en eski tapınak olan Göbekli Tepe, Şanlıurfa’da bulunmaktadır. Araştırmacılar, sütunlardaki oymaların kabaca 11.000 yıl önce kuyruklu yıldız çarpmasının gezegenimiz üzerinde ani bir sıcaklık düşüşüne neden olduğunu kanıtladığını düşünüyorlar.

AY BİR ZAMANLAR DÜNYA’NIN BİR PARÇASIYDI


İsveçli bilim adamları, 4.36 milyar yıl önce Dünya gezegeninin, bir kuyruklu yıldız ile çarpıştığı hipotezini ortaya attılar ve bunun da Dünya’nın tek kalıcı doğal uydusunun oluşumuna neden olduğunu öne sürüyorlar.

250 MİLYON YIL İÇİNDE YERYÜZÜNDEKİ KITALAR TEKRAR BİR ARAYA GELECEKLER

Bildiğimiz gibi Pangea, 335-175 milyon yıl önce var olan bir süper kıtadır. Bu kıta Laurasia ve Gondwana’yı oluşturan iki farklı kıtaya ayrıldı. Daha sonra, bu ikisi yedi kıtayı oluşturmak üzere ayrıldı. Ancak bilim adamları, kıtaların yaklaşık 250-300 milyon yıl sonra tekrar bir araya geleceklerini ve Pangea Ultima olarak adlandırılan tek bir süper kıtaya dönüşeceğini düşünüyorlar.

TEK HÜCRELİ BİR ORGANİZMA İLK KİTLE YOK OLUŞUNA NEDEN OLDU

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü bilim insanları, Dünya üzerindeki tüm canlıların neredeyse % 90’ını yok eden kitlesel yok oluşu açıklayan bir teori önermektedir.

Methanosarcina adında bir bakteri, 252 milyon yıl önce okyanuslarda aniden ortaya çıktı ve böylelikle böceklerin yok olmasını sağladı. Ayrıca Arkozorlara gelişmek için eşsiz bir fırsat verdi.

DÜNYA’NIN BÜYÜK ÇOĞUNLUĞU KARANLIKTA BULUNUR


Bildiğimiz gibi, Okyanuslar gezegenimizin yüzeyinin %71’ini kaplar. Güneş ışığına maruz kalan suyun derinliği 200 m’den fazla değil, bu nedenle suyun geri kalan kısmı daimi olarak karanlıktır. Bu nedenle, günün herhangi bir saatinde gezegenimizin çoğu karanlıktadır.

İKİ KOMŞU ÜLKE ARASINDA 24 SAATLİK BİR ZAMAN FARKI OLABİLİR


Amerikan Samoa’sı Kiribati’nin bir parçası olan Line Adalarından yalnızca 2.000 km uzaklıkta olmasına rağmen, iki komşu arasındaki zaman farkı 25 saattir.

NASA’nın Kepler Uzay Teleskobu geçenlerde galaksimizdeki bir yıldızın yaşanabilir bölgesi içinde yörüngede dönen bir Dünya benzeri gezegen keşfetti. Kepler-186f, Cygnus takımyıldızı içerisinde ve gezegenimize yaklaşık beş yüz ışıkyılı uzaklıkta. Kepler-186f olarak adlandırılan bu Dünya benzeri gezegen, bizden 500 ışık yılı uzaklıkta, kırmızı cüce yıldız Kepler-186’nın yörüngesinde yer alıyor. Bu küçük yıldız, Güneş’in enerjisinin yalnızca yüzde 4’üne sahip. Kepler-186f, bu yıldıza mükemmel bir uzaklıkta yer alıyor. Burada yaşamın ön koşulu suyun ne donacağı ne de buharlaşacağı bir yüzey var. Yine de su olup olmadığı henüz bilinmiyor.

Yaşanabilir bölge, Goldilocks bölgesi olarak da bilinir. Bu bölge astronomi ve astrobiyolojide, bir gezegenin, yıldızına olan uzaklığının, gezegenin yüzeyinde sıvı su bulundurabilmesine olanak tanıdığı alandır. Yaşanabilir bölgenin sınırları, Dünya’nın biyosferi, Güneş Sistemi’ndeki yeri ve Güneş’ten aldığı ışınımsal enerji gibi miktarını bildiğimiz nicelikler kullanılarak bulunur. Gezegenin yüzeyinde sıvı su bulunması, hayat için çok büyük bir önem teşkil eder, bu nedenle yaşamsal bölgede bulunan doğal özelliklerin ve objelerin Dünya benzeri akıllı yaşam formlarının yerlerinin belirlenmesinde çok önemli bir yol oynadığına inanılır.

NE ANLAMA GELİYOR?
“Hayatın var olduğu tek bir gezegeni biliyoruz – Dünya. NASA’nın California’daki Moffett Field’taki Ames Araştırma Merkezi’ndeki SETI Enstitüsünde araştırmacı bilim adamı Elisa Quintana, “Güneş sistemimizin dışındaki hayatı araştırdığımızda, Dünya’yı taklit eden özelliklere sahip gezegenleri bulmaya odaklanıyoruz” dedi.

DÜNYA İLE KARŞILAŞTIRMA

Daha önce bilinen yaşanabilir bir bölgede Dünya özelliklerine en yakın gezegen 1.4 Dünya yarıçapı ile Kepler-62f idi. Kepler-186f bir M-cüce yıldızın, Kepler-62f ise K-tipi bir yıldızın çevresinde yörüngede. G-Yıldızların yaşanabilir bölgelerindeki (Kepler-186’yı değil, Güneş’i içeren bir sınıf) Dünya boyutundaki gezegenlerdeki atmosferik evrim üzerine bir çalışma, 0.8-1.15 Dünya yarıçapındaki gezegenlerin iç katmanlarındaki hidrojeni tutamayacak kadar küçük ama Dünya gibi bir ikincil atmosferi tutacak kadar büyük.

Ames’te Bay Area Çevre Araştırma Enstitüsünün araştırmacı bilim adamı Thomas Barclay, Yaşanılabilir bölgede olmak bu gezegenin yaşanabilir olduğunu bildiğimiz anlamına gelmiyor, dedi. “Gezegendeki sıcaklık, gezegenin hangi tür atmosfere sahip olmasına bağlıdır. Kepler-186f, Dünya ikizinden çok bir Dünya kuzeni olarak düşünülebilir, Dünya’ya benzeyen pek çok özelliği vardır.”

Uzaktan yaşanabilir gezegen arayışındaki bir sonraki adımlar arasında, gerçek bir Dünya ikizini aramak ve Güneş benzeri bir yıldızın yaşanabilir bölgesi içinde bir yörüngede gezen Dünya boyutundaki gezegenler ve bunların kimyasal bileşimlerini ölçmek yer almaktadır. Aynı anda ve sürekli olarak 150.000’den fazla yıldızın parlaklığını ölçen Kepler Uzay Teleskobu, NASA’nın yıldızlar arasında güneş gibi yıldızların çevresinde dünya boyutunda gezegenleri bulma yeteneğine sahip ilk görevidir.

Son dönemlerde yapılan bilimsel çalışmalar, kütle çekim ve kuantum etkilerinin elektromanyetik alanın simetrisini bozarak, simetrinin evrenimizde mümkün olmadığını ortaya koydu. Eğer sonuçlar doğrulanırsa evrenin kökenini öğrenmek için daha fazla araştırma yapmak zorunda kalabiliriz. Kütle çekimi ve elektromanyetizma ile ilgili bu yılın mart ayında Physical Review Letters`de yayınlanan, Louisiana Eyalet Üniversitesi (LSU) ve Valencia Üniversitesi’nden fizikçilerin liderlik yaptığı bir araştırmada, elektromanyetizma üzerine klasik teorilerin cevapsız bıraktıkları sorulara yeni yanıtlar sunmaktadır. Eğer araştırma bu sırrın bazı kısımlarını çözmeyi başarırsa, evrenin kökenine dair yeni kapılar açabilmemize de olanak sağlayabilir. Işık da dahil olmak üzere tüm elektromanyetik dalgalar, manyetik ve elektrik alanlardan oluşmaktadır. Yaklaşık 150 yıldır bilim adamları, elektrik ve manyetizmanın aslında aynı madalyonun iki farklı yüzü olduğu fikrini kabul ederler. Michael Faraday mıknatısları döndürerek elektrik alan üretti, aynı şekilde elektrik akımını kullanarak manyetik alan oluşturdu. Bu durum zaten bu ikilinin birbiriyle ilişkili olduğu sonucunu çıkartır. James Clerk Maxwell, Faraday’ın deneyimlerini ele alarak, onları klasik elektromanyetizma teorisine çevirdi, böylece optik, manyetizma ve elektrik üzerine çalışmak için ortak bir çerçeve sunmuş oldu.

Aslında Elektromanyetizmanın sırrı, manyetik yüklerin yokluğunun altında yatıyor. Maxwell Teorisi, simetri kavramına göre çalışır ve mıknatısların yüklere sahip olduğunu varsayar. Bunun yanı sıra, doğada bu zamana kadar izole edilmiş manyetik yükler bulunamamıştır ve manyetik yüklere benzer davranışlar sergileyen bir şey laboratuvarda yapay olarak elde edilmiş olsa da, bu tam olarak şimdilik manyetik yük anlamına gelmez. Eğer manyetik yükler gerçekte yoksa, Maxwell’in simetri teorisi mümkün olamaz. Araştırma, manyetik monopol olarak da bilinen, izole edilmiş manyetik yüklerin neden bulunmadığına dair fikir üretti. Çünkü Kütle çekim ve kuantum etkileri, elektromanyetik alanın simetrisine bozmaktalar. Manyetik monopol var olsun veya olmasın, kütle çekim simetriyi her daim bozuyor. Bu oldukça şaşırtıcı bir olaydır. Burada esas sonuç ise, simetrinin evrenimizde asla temel düzeyde bulunamayacağı olmalıdır, çünkü kütle çekim her yerdedir.

Big Bang

Bu araştırma, evrenin kökeni gibi diğer işleyişleri etkileyebilecek birçok temel bilimsel sonuçlara meydan okuyor. Uydular, Büyük Patlama sırasında yayılan ve evrenin tarihi hakkında oldukça değerli ipuçları sunan kozmik mikrodalga arka plan ışımasına dair bilgiler toplamaktadır. Şimdiye kadar kozmik mikrodalga arka plan ışıması verilerini analiz eden bilim adamları, evrendeki kütle çekim alanının kozmik mikrodalga arka plan ışımasının fotonların frekansları üzerinde herhangi bir etkisi olmadığını düşünüyorlardı. Ama yine de, bu ancak elektromanyetik simetrinin varlığının geçerli olduğu sürece mümkündür. Eğer durum bu değilse, evrenin evrimi sırasında kozmik mikrodalga arka plan ışıması fotonların frekanslarının sürekli değiştirmiş olmalıdır. Bu araştırmanın doğruluğu ispat edilirse, bilim adamları kozmik mikrodalga arka plan ışıması bilgilerini yeni yöntemlerle yeniden analiz etmek zorunda olacaklar. Grubun gelecekte odaklanmayı düşündüğü araştırmalar ise, değişen frekansın ne kadar olduğu ve bilim adamlarının bu yeni asimetrik gerçeklikle mücadele etmek üzere analizlerini nasıl düzenleyebilecekleri üzerine olacaktır.

Dünya sanayi devrimi ile inanılmaz bir değişim sürecine girdi. Binlerce yılda yaşanan köklü değişimler birkaç on yılda gerçekleşmeye başladı. Sanayileşme ilk etapta az emek yoğun üretim süreci olmuştu. Bu dönemde yeni üretim sistemleri dediğimiz icatlar ön planda yer almaktaydı.
İlerleyen dönemlerde icatlarda sona yaklaşılırken yeni sürümler, iyileştirmeler anlamına gelen inavasyon dönemine geçilmişidir. Artık ürün geliştirme daha öncelikli hale gelmiştir. Firmalar AR-GE çalışmaları inavasyon üzerine odaklanmaktadır. Böylece hem üretimde çeşitlenme artmış hem de birçok yeni alan meydana gelmiştir. Örneğin artık telefonun üzerine yeni bir iletişim aracı keşfetmeye gerek yok. Telefon ilk önce telsiz telefon olarak geliştirildi, sonra cep telefonlarına dönüştürüldü ve son olarak da insanlık tarihinde yeni bir çığır açan akıllı telefonlara dönüştü.
Akıllı telefonlar aslında insanı dünyaya bağlayan mobil ağları insanın cebine sığdırması gibi görünse de insanın bütün faaliyetlerini gözetleyen büyük gözü cebinde gezdirmesi de anlamına gelir. Artık insanın her türlü faaliyetlerini gören ve insanı ona göre yönlendiren bir ağ sistemi mevcut. Yani insan adına karar veren bir sistem geliştirilmektedir.
Teknolojik gelişmeler sayesinde bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay hale gelmiştir. Bilimsel araştırma basamaklarının internet ağı sayesinde inanılmaz bir hızda ilerlediğine tanık olmaktayız. Bu gelişmeler neredeyse insanın beynini kullanmasına gerek kalmayacak biçimde ilerlemektedir. Bundan daha da ileri gelişmeler insanın öngörüsünü aşacak bir boyuta ulaşmış durumdadır. Artık sanattan edebiyata, spordan sağlığa, ekonomiden sosyal ilişkilere kadar birçok farklı alanla ilgili insanın yerini alacak sistemler geliştirilmektedir. Devasa kamusal binalarda yapılabilecek birçok faaliyet sadece akıllı telefonlarla yapılabilecektir.
Akıllı telefonlar, kol saatleri ve iç çamaşırlara yerleştirilen aletlerle birçok yaşamsal veriyi kaydetmek mümkün hale gelmiştir. Bazı ilaç firmaları gözlere takılan lenslerle kandaki glikoz seviyelerini ölçmektedirler. Cep telefonları vasıtasıyla günübirlik nabız seviyesi ölçülebilmektedir. Bu tür uygulamaların önümüzdeki dönemlerde daha da artacağı aşikârdır.
Günümüzde teknoloji insanları hacklemiştir. Yani insanı insandan daha iyi bilmektedir. Bu durum insanın özgün karar vermesini etkileyecektir. Çünkü insanı kendisinden bile daha iyi bilen teknolojik aletlerle yönlendirilmeğe başlamıştır. Bu aletler kararlarında insana göre daha az hata yapacaktır. Bütün alternatifleri değerlendiren bu sistemler hataları sıfıra indirgeyebilir.
İnsanın duygusal etkileşiminden tutun da sosyal ilişkilerine, beslenme alışkanlıklarına kadar hemen hemen her şeyi denetleyebilecek bu sistemlerle insan iradesine gerek kalmayacaktır. Örneğin bir kişi evleneceği eşi seçerken karşı cinsten duygusal bir haz alıp almadığına bakar. Ancak bütün fizyolojik aktivitelerini yeni tip teknoloji aletlerin denetimine veren insana bu aletler karşı cinsten ne derece etkilendiğini vücudundaki fiziksel tepkilere göre rapor verecektir. Böylece eş seçiminde daha hatasız seçim mümkün olabilecektir. Vücudundaki biyokimyasal özelliklere etkilere göre vücudun hangi gıdalara ihtiyaç duyduğu ve bu gıdaların ne oranda tüketilmesi gerektiği insana rapor olarak sunulacaktır. Böylece beslenmeden kaynaklanan birçok rahatsızlığın önüne geçilecektir. Hatta oy vereceği siyasi partinin kendi bünyesine ne kadar uygun olup olmadığından tutun da, arkadaşlık ilişkileri kurarken kimlerin kendisiyle daha uyumlu olacağına kadar birçok konuda yen nesil teknolojilerin yönlendirici olacağı beklenmektedir.
Günlük hayatta insan faaliyetlerini zora zokan hemen hemen her şey gelişmiş otomasyon sistemleri sayesinde ortadan kaldırılacaktır. Örneğin trafik sıkışıklığında yaşanan aksaklıklar gelişmiş bir otonomaysan sistemi sayesinde halledilecektir. Bütün araçları takılan bir sistemle trafik sıkışıklığının olduğu yerler belirtilecek ve araçlar sıkışıklığın olmadığı yerler yönlendirilecektir. Bu durumda bütün araçların alternatif bir alana yönlendirilmesi o alanda da sıkışıklığa neden olabilir. Sistem bunun da çözümünü bularak araçların yarısını farklı bir alana yarısını da farklı bir alana yönlendirerek trafik sıkışıklığının önüne geçecektir.
İnsanların veri paylaşımı arttıkça yeni nesil yazılımlarla günlük hayatta daha sağlıklı ve daha başarılı bir döneme geçileceği aşikârdır. Artık bizi bizden daha iyi bilen sistem yazılımları geliştirilmektedir. Büyük bir göz yaptığımız her hareketi hem denetliyor hem de yönlendiriyor. Bu durum insan iradesi artık kullanım ömrünü tamamladı mı sorusunu akla getirmektedir.
Arkadaş seçiminden eş seçimine kadar geniş alanda yönlendirici yazılımlar irademizin sonunu getirecektir. İşin daha da ilginç tarafı yeni yazılımlar hem şiir yazabiliyor hem de müzik besteleyebiliyor. Üstelik ilk denemelerinde gayet başarılı ürünler ortaya çıkardılar. Günlük hayatta insan uğraşılarını hemen hemen ele alacak bir işletim sistemi geliştirilmektedir. Bu durum çok ciddi bir işsizler ordusu ve yetenekleri hızla körelen bir insan neslini ortaya çıkarabilir. Üstelik yeni nesil yazlımlar bilimsel birçok aktiviteyi insandan daha başarılı yapabilecek konumdadır. O zaman gelecekte insanların fizik, kimya, biyoloji ve matematik gibi temel bilimleri öğrenmesine gerek kalmayacaktır.
Cep telefonlarıyla bünyemizi ele geçirmeye başlayan yeni nesil teknolojiler ilerde insanların daha başarılı verimli işleri yapmasına neden olabilir. Ancak iradesi elinden alınan insan gelecekte ne kadar özgür olabilir?

Sümer tabletlerinden anlaşıldığı kadarıyla “gökyüzünden yerküreye inenler” anlamına gelen Anunnakiler, şeklen insan gibi görünseler de, gerek boyları gerekse de insana göre çok uzun süren yaşamları nedeniyle insanüstü bir durum kazanmışlarıdır. Boyları 3-4 metre olan Anunnakiler, binlerce yıla dayanan uzun yaşam formlarına sahiptiler. Teknoloji bakımından binlerce yıl öncesinde bile günümüz teknolojisinden çok üstün bir yapıda olan Anunnakiler’in insanlara birçok bilimsel gelişmeyi öğrettiği yine Sümer tabletlerinden anlaşılmaktadır.
Anunnakilerin gelmiş olduğu gezegen bize hiç de uzak değildir. Güneş Sistemimiz’in onuncu gezegeni diye adlandırılan Nibiru, günümüzdeki ismiyle Planet X, bu uzaylı türün anavatanıdır. Nibiru gezegeninin yaşam özellikleri ve Anunnakiler’in teknolojik alandaki ileri seviyeleri onları ölümsüzlük derecesinde uzun ömürlü yapmıştır.
İnsanoğlunun dünyada nüfuslanması üç aşama şeklinde gerçekleşmiştir. Birinci dönemde insanın alet kullanmaya başladığı dönem, ikinci dönem insanın yerleşik hayata geçtiği dönem, üçüncü dönem de sanayi devrimi dönemidir. Bu üç dönem de nüfusta sıçramanın olduğu dönemdir. Özellikle sanayi devrimi sonrasında dünya nüfusu ilk defa bir milyarı aşmıştır. Yüzbinlerce yılda ancak bir milyara ulaşan dünya nüfusu, günümüzde 5-6 yılda bir milyar artmaktadır. Nüfusun bu kadar hızlı artması, yüksek doğum oranlarından ziyade ölüm oranlarının hızlı bir şekilde azalmasıdır. Aynı şekilde, insanın hayatta kalma süresi de giderek artmaktadır. Örneğin sadece 50 yıl önce ortalama ömür 40 iken günümüzde 60 yıla yükselmiştir. Gelişmiş ülkelerde bu ortalamalar 70-80 yıla kadar çıkmaktadır.
Modern zamanlarda insan ölümü artık çözülmesi gereken teknik bir sorun olarak görmeye başlamıştır. Öyle ki bilimsel çalışmalarla bile ilgisi olmayanlar artık ölümü teknik bir aksaklık olarak görmeye başlamışlardır. Yani bir hastalık, bir kaza, cinayet veya doğal afetin ölüme sebep olduğunu artık hemen hemen her kesim kabul etmektedir. Bilim camiasında ise her insanın yaşama hakkının son kullanma tarihinin olmadığı yönünde hükümler ağırlık kazanmaya başlamıştır. Ölümsüzlük ya da Anunnakiler gibi uzun ömürlü olunabilmeği konusunda ciddi çalışmalar devam etmektedir.
Özellikle 2013 yılından itibaren Google’un mühendislik yönetimine atanan Ray Kurzweil, ölümü çözmek için çalışmalara başlamıştır. Calico isminde bir şirket kuran Kurzweil, başka bir ölümsüzlük savunucusu Bill Maris’i yatırım fonlarını düzenlemek üzere görevlendirdi. Ocak 2015’de verdiği bir mülakatta 500 yaşına kadar yaşamanın mümkün olduğunu belirtmiştir. Bunun için de şirketin 2 milyar dolarlık portföyünün yüzde 36’sını hayat uzatma projelerine aktarmaktadır. Silikon Vadisi’nde, PayPal’ın kurucularından Peter Thinel, yakın zamanda sonsuza kadar yaşamayı planladığını söyledi.
Genetik mühendisliği, onarıcı ilaçlar ve nano teknolojiler bu alanda gelecek vadetmektedir. Tahminler 2100 veya 2200 yılında ölümü yenme konusunda ciddi mesafelerin alınacağı yönde. Gelecekte sadece hastalıkları iyileştirmek için değil, ölen hücreleri yenilemek için de adımlar atılacağı yönde yüksek kanılar mevcuttur.
Ölümsüzlük üzerine yapılan çalışmalar herkesi kapsayacak nitelikte değildir. Bu iş için ciddi ödeneklerin verilmesi gerekmektedir. İnsan hayatının uzatılması ile gelişmişlik düzeyleri aynı doğrultudadır. Dokuların yenilenmesi çalışması çok farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Örneğin insanların yaşı ilerlese de yaşlanmamaları durumu ortaya çıkabilir. Ya da günümüzden çok kuvvetli çok sağlıklı daha iri cüsseli ve daha zeki nesiller genetik mühendisliğindeki çalışmalarla gerçekleşebilir. Buradaki esas sorun, dünyanın böyle bir nüfus baskısını kaldırıp kaldıramayacağı sorunudur. Belki de bu alanda ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak, şartlar bunu uygulamak için uygun olamayabilir.
Ünlü nüfus bilimci Malthus’un yaklaşık 150 yıl önce öngörülerinde dünyanın böyle bir nüfusu taşıyamayacağı, büyük bir açlık felaketinin geldiğini ve kitlesel ölümlerin yaygınlaşacağını söylemişti. Ama yeşil devrim olarak adlandırılan tarım devrimi ile birim alanda alınan verim en yüksek boyuta çıkarılarak dünyanın bir küresel gıda krizine maruz kalması engellenmişti. Günümüzde artan nüfus baskısına ölmeyen bir nüfusu eklediğimizde dünya kaynakları bu nüfus bakısına nasıl dayanabilir diye düşünüyoruz. Ama yine teknolojik gelişmelerin ne boyutta ilerleyeceğini kestiremiyoruz. Gelecekte hayvan çiftlikleri olmadan et üretimi, toprak olmadan tarımsal üretim ve su olmadan yetişen bitkiler gibi birçok genetik çalışma günümüzde devam etmektedir. Artan bu nüfus baskısının gıda ihtiyacı böyle karşılanabilir.
Ayrıca yerleşme yerleri konusu değerlendirildiğinde dünyanın yüzde yetmişi sularla kaplıdır. Bu alanlarda hiç yerleşme yoktur. Geleceğe yönelik Atlantis benzeri yerleşmeler için çalışmalar sürdürülmektedir. Sonuçta insanlar Anunnakiler’den kazandıkları bilgilerle Anunnakiler gibi olma yolunda çalışmalar yapmaktadır. Bu alanda atılacak en önemli çalışma insan hayatının uzatılması çalışmasıdır.