Yazar

Hakan Tunç

Tarama

Kapitalizm temelde rekabete dayalı olan ve güçlünün kazandığı bir düzendir. Üretim biçimlerinin rekabetçi bir yapıya bürünmesiyle kapitalizm etkililiğini geliştirmiştir. Başarının, maddi yaşam standartlarının yükselmesi olarak tanımlandığı sanayi devriminden bu yana, kapitalizm tek egemen ekonomik sistem olarak kalmıştır. Piyasa şartlarının belirleyici olduğu bu dönemde, açgözlülük ve bencillikten yararlanılarak yükselen yaşam standartlarının özendirilesi kapitalist sistemin ana omurgasını oluşturmaktadır. İnsan emeğin ve doğal varlıkların vahşice sömürülmesi kapitalizmin korkunç bir canavar olduğunu göstermektedir. Karın en üst düzeye çıkarılması mantığıyla hareket eden kapitalizm çevreye yaptığı baskı nedeniyle refah alanların her geçen gün daha da daralmasına neden olmaktadır.
Kamusal eşitliği ortadan kaldıran kapitalist sistem, kolektif yaşam biçimine evirilmiş insan topluluklarının yapısıyla büyük bir çelişki oluşturmaktadır. Zenginle yoksul arasındaki uçurumun artması sınıfsal farlılıkları artık daha belirgin fay kırıklıklarına dönüşmektedir. Toplumsal yapının kökenindeki derin tektonik katmanların üst tabakadan gelen baskılarını absorbe etme kapasitesi her geçen gün azalmaktadır. Tektonik katmanlardan geçen baskının ekonomik fay hatlarında şiddetli kırılmalara yol açacağı bariz bir şekilde önümüzde durmaktadır. Rakipsiz bir sistem olarak görülen kapitalizmin eşitliksiz yapısı kapitalizmin de sonunu getirebilir.
ABD’’li ünlü iktisatçı Lester C. Thurow 1996 yılında kaleme aldığı “Kapitalizmin Geleceği” adlı kitapta dünyayı etkisine alan kapitalizmin sonunun geldiğine ilişin öngörülerde bulunmuştur. Thurow’a göre bireycilik üzerine kurulu olan kapitalizm, bireyin doğasındaki kısa vadeli düşünme eğilimini dengeleyerek sosyal kuralları içermeyen bir sistem olduğu için kendini tehlikeye atmaktadır. Yine Thurow eserinde, kapitalizmin rakipsiz kalmasının yaratacağı sorunları şu şekilde dile getirmektedir: Tarihsel olarak, dışarıdan gelen askeri tehditler, içerdeki toplumsal huzursuzluklar ve alternatif ideolojiler, statükoda kazanılmış hakları aramak için bir bahane olarak kullanıldı. Bunlar kapitalizmin varlığını sürdürmesini ve gelişmesini sağlayan şeylerdi. Eğer kapitalizm tehdit edilmiş olmasaydı, Roosvelt başarı sağlayamazdı. . Aynı şekilde Paul Kenndy, dünyadaki varlıklı ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki uçurumun giderek arttığına dikkati çekmiş, yoksul ülkelerin varlıklı ülkelere yasadışı baskısını önlemek için yoksul ülkelerin sorunlarına eğilmek gerektiğini belirtmiştir . Paul Kenndy’in görüşlerini destekleyen New York Times gazetesi köşe yazarlarından Thomas Friedman şöyle demişti: “Kötü durumdaki komşunuzun ziyaretine gitmezseniz, o sizi ziyarete gelir” . Ayrıca dünyada mevcut sorunlara çevresel bir değerlendirme amacıyla kurulan ve her yıl yayımladığı “Dünyanın Durumu” serisiyle çevresel sorunları anlatan Worldwatch Enstitüsünün başyazarlarından olan Lester R. Brown da kapitalizmle ilgili bir takım öngörülerde bulunmuştur. Brown’a göre dünyanın mevcut kaynaklarının insanoğlunun sınırsız istekleri karşısında giderek yok olma tehlikesi altındadır. Özellikle kapitalist sistemin dünyanın mevcut kaynaklarını tüketme yolunda sarf ettiği yoğun üretim faaliyetleri ileri dönemlerde çevrenin bozulmasına paralel olarak dünyada ciddi gıda sorunlarının yaşanacaktır. Brown, kapitalizminin sonunu bu şekildeki bir kapitalist anlayışının getireceğinden bahsetmektedir . Yukarıdaki ifadeler kapitalizmin içinde bulunduğu çıkmazı göstermektedir. Zaten adil olmayan gücün adaletsiz kuralları günün birinde kendine de bulaşır.
Kapitalizmin sınırsız üretme ve tüketme istediğinin maliyetini daha çok doğal çevre ödeyecektir. Doğal kaynakların büyük bir bölümü tükenebilir kaynaklarıdır. Tüketmenin özendirildiği kapitalist sistem, doğal kaynakları yok ederek kendi geleceğini de tehlikeye atmaktadır.
Dünyanın pek çok bölgesinde su kullanımının su yataklarının sürdürülebilir verimi geçmesiyle birlikte, aşırı su çekimi yaygınlaşıyor. Irmaklar üzerinde de talepler yaygınlaşıyor hatta kimi ırmaklar bu aşırı kullanma nedeniyle denize ulaşamadan kurumaktadır. Bu durum beraberine dünya gıda üretimini etkilemektedir. Tarım alanları insanların kullandıkları içme suyuna kıyasla çok fazla su tüketmektedir. Örneğin bir ton tahıl üretimin için 1000 ton su kullanımı gerekmektedir. Tatlı su miktarının azalması beraberinde en çok gıda üretimini etkileyecektir.
Yeryüzünde mevcut bir döngü bulunmaktadır. Bu döngülerden en önemlisi karbon döngüsüdür. Özellikle bitkiler atmosferde fazladan bulunan karbonu bünyelerine çekerek dengelemeye çalışırlar. Ancak hem bitkilerin aşırı tahribi, hem de fosil yakıtlardan yayılan karbon miktarını artması küresel ısınmaya neden olmaktadır. Bu duruma dayanak olması bakımından şu trajik örneğin verilmesinde yarar vardır. “Son yüzyılda yaklaşık 30 bin bitki türünün hepsi yok olmuştur. İçinde yaşadığımız son yıllarda, bitki ve hayvan türlerinden günde 3 canlı türünün tükenmesi, Biyoçeşitlilik tahribinin derecesini göstermektedir.
Artan nüfus özellikle orman ürünlerine karşı talep patlamasına sebep olmaktadır. Hızlı ormansızlaşma beraberinde yeraltına sızması gereken su kütlelerinin akışı sonucu hem toprak aşınmasını tetikliyor, hem de yeraltındaki tatlı su kaynaklarının azalmasın sebep oluyor. Ormansızlaşmanın en belirgin etkisi Ekvatoral kuşakta bulunan Tropikal yağmur ormanlarının tahribiyle ortaya çıkmaktadır. Tropikal yağmur ormanlarının sadece fotosentezle CO2 bağlayarak, dünya iklimini düzenleme etkisinin yılda 3,7 trilyon dolarlık ekolojik değer ürettiği hesaplanmıştır.
Kutuplarda buzullar yeryüzündeki tatlı suların yüzde 68’ni oluşturmaktadır. Küresel sıcaklıklarda meydana gelecek sadece birkaç derecelik artış bu yüksek kütleli buzulların erimesine neden olacaktır. İlk bir metrelik yükselme 2075 yılında olacağı tahmin edilmektedir. Ancak atmosfere katılan karbon miktarında hiç azalma olmaksızın artışlar devam etmektedir. Karbonun artması dünyadan uzaya gitmesi gereken ısının daha da fazla tutulacağı anlamına gelmektedir. Yani 2075 yılında gerçekleşeceği söylenen öngörü çok iyimser bir öngörü olarak kalabilir. Dünyanın şu anki imkânlarla ancak 180 santimetre kalınlığında yükselmelerle baş etme kapasitesi vardır. Kıyılara set çekilmesi ve suların tahliye edilmesi gibi küçük ölçekli tedbirler bile milyarca dolar bütçe gerektirdiğinden küresel ölçekli deniz seviyesi yükselmelerinden en fazla etkilenecek yerlerin gelişmemiş ülkeler olduğunu şimdiden söyleyebiliriz.
Üretim ve kazanç ekseninde kuşatıldığımız kapitalizmden kurtulmadan geleceğimizi güvence altına almamız mümkün değildir. İnsanları mutlu etmekle tüketmenin aynı anlamda kullanılması çevresel felaketlerin de yoğun bir şekilde artmasına neden olacaktır. Dünya artık hızlı bir tahribin içine girmiştir. Bu durumda insanın sağlığı ve refahının çevreye saygılı Pazar anlayışının benimsemesiyle mümkün olacağın altını çizme istiyorum. Bundan dolayı da ilk iş olarak tüketim alışkanlıklarının sorgulanması gerekmektedir. Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmeden kapitalizmin getireceği yıkımlardan kurtulmamız mümkün değildir.

*sechaber.com

Temeli kurtuluş savaşına dayanan Türkiye Cumhuriyeti, her alanda çok önemli dönüşümlerin ve gelişimlerin olduğu bir süreçtir. Gerek cumhuriyete gidilen yol, gerekse de cumhuriyet sonrasında gerçekleşen olaylar, cumhuriyet dönemi kazanımlarının mucizevî kazanımlar olduğunu göstermektedir.

Osmanlı Devletinin yüzyıllara varan açlık, sefalet, savaş ve yıkım dönemi Anadolu’nun işgali ile sonlanmıştı. Avrupa karşısında iyice güç kaybeden Osmanlı ekonomisi, kapitülasyonlar, sarayın yaptığı şatafata dayalı gereksiz harcamalar, uzun süren savaşlar ve dışarıdan alınan borçlar nedeniyle 18. Yüzyılın sonlarına doğru iflas etmiştir. 1854 yılında ilk defa dışarıdan borç alan Osmanlı Devleti, 1865 yılına geldiğinde dış borçların yıllık ödemelerini de borç alarak ödeyebilmiştir. 1875 yılında devletin geliri aynı yıl ödenecek borçlardan daha azdı. Böylece devletin ödemesi gereken borçları 4 milyon liralık bölümü karşılıksız kalıyordu. Sonuçta devlet, 6 Ekin 1875’de iflasını açıklamıştır. 1881’de yayımlanan Muharrem kararnamesi ile alacaklı devletlerin Osmanlı Devleti’ni haczetmesi anlamına gelen Duyun-ı Umumiye (Genel borçlar idaresi) kurulmuştur. Bu idare Osmanlı Devleti gelirlerinin %20’sini yönetecek yetkiyi elde etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Türkiye’nin sırtındaki en büyük kamburlardan biri Duyun-ı Umumiye idaresi olmuştur. Bu idare resmen 1928’de kapatılmıştır. 1930-1954 döneminde Osmanlı’dan devralınan bütün borçlar ödenmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti kanla-irfanla kurulmuştur. Kurtuluş savaşı kan dökme pahasına yapılırken, Cumhuriyet irfanla ilan edilmiştir. Cumhuriyetin sağlam temellere oturması en başta ekonomi ayağının sağlam olmasıyla mümkün olmuştur. Dünyada bu denli harabe üzerine kurulu bir devletin, bırakın ekonomik büyümeyi gerçekleştirmesi, yaşaması bile pek görülen bir durum değildir. Büyük savaşta işgal edilmiş ve harabeye dönmüş, savaş sonrasında büyük ekonomik altılımlar gerçekleştirmiş devletler vardır. Ancak Türkiye gibi yüzyıllar süren yokluk, cahillik ve savaşların pençesinde boğulmuş bir devletin örneği yoktur. Türkiye’nin kurtuluş savaşı sonrası yaptıklarına mucize demek çok yerinde olacaktır.

Kurtuluş savaşı sırasında verilen ekonomik mücadele de destansı bir mücadelededir. Yurdun önemli kısımlarının işgal edilmiş olması, çalışma çağında olanların önemli bir kısmının askerde olması ve TBMM’ye karşı isyanlar nedeniyle yer yer otoritenin sarsılmış olması ekonomik anlamda ciddi sıkıntılar doğurmuştur. Buna rağmen çok başarılı bir savaş ekonomisi sürdürülmüştür. Cephe gerisinde üretim faaliyetlerinin sürdürülmesi ve ticari faaliyetlerin yerine getirilmesi güvence altına alınmıştır. Herhangi bir gasp ya da yağma harekenin önüne geçilmiştir. Halktan istenen fedakârlıklara en başta Mustafa Kemal de uymuş ve en temel ihtiyaçlarını bile çok kısıtlı imkânlardan temin etmiştir. Askerin ihtiyaçları Tekâlif-i Milli emirlerine göre çok kolay yerine getirilmiştir. Milli mücadele için verilen ekonomik mücadele de amacına ulaşmıştır. Hatta milli mücadele döneminde alınan sıkı tedbirlerle Milli mücadele sonrasına biraz para bile kalmıştır. Kurtuluş savaşı sonrasında ülkenin imarında bu para kullanılmıştır.

Kurtuluş savaşı sonrası ülkenin durumu içler acısı bir haldeydi. Buna göre doktor sayımız 337, sağlık memuru sayısı 434’dü. 150 kadar ilçede doktor yoktu. Pek az şehirde eczane vardı. Salgın hastalıklar almış başını gitmişti. Bit bile çok ciddi bir sorundu. Nüfusun yüzde seksenine yakının yaşadığı kırsal bölgelerde diplomalı ebe sayımız sadece136 idi. Ülke genelinde 60 eczacı vardı ve bunların sadece sekizi Türk’tü. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtma, üç milyon kişi trahomlu. Bebek ölüm oranı yüzde 40’ın üstündeydi. Anne ölüm oranı yüzde 18, Ortalama yaşam süresi de 40 yaş civarındaydı. Nüfusun yüzde kırkından fazlası hasta olan geri kalan kısmı da oldukça sağlıksız bir hayat şartlarına sahip olan nüfustu. Un, şeker ve pamuk üretimi yerli ihtiyacın çok gerisindeydi. Şekeri sadece çok varlıklı kimseler tüketebiliyordu.

Sanayi diye nitelendirilen işletmelerin devlete ait olan kısmı %10’a bile ulaşmıyordu. Sanayi kesimindeki sermayenin de %85’i yabancıların elineydi. Dört mevsim kullanabileceğimiz yol yok denecek kadar azdı. Deniz ve demiryolları işletmelerinin neredeyse tamamı yabancıların elindeydi.

Yukarda verilen oldukça vahim göstergeler Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılı olan 1923’e aittir. Şimdiki durumumuzla bile kıyaslandığında ne büyük bir ekonomik altılım yaptığımız daha iyi anlayabiliriz.

Türkiye’nin bu enkazdan derhal kurulması için ekonomi alanında milli bir seferberlik yapıldığını görebiliriz. İlk olarak 17 Şubat-4 Mart tarihleri arasında Türkiye İktisat Kongresi toplanmıştır. İzmir İktisat Kongresi olarak da adlandırılan bu kongreye çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi temsilciliklerinden oluşan toplam 1135 kişi katılmıştır. Türkiye’nin ekonomisinde söz sahibi olan kişiler, ekonomik olarak ülkenin kurtuluş reçetesini ortaya çıkarmışlardır. Böylece %100 Milli ekonomi modeli oluşturulmuştur.

Devletin en büyük gelirlerinden olan ve çiftçilerden alınan aşar vergisi 1925 yılında kaldırılmıştır. Böylece tarımdan elde edilen gelir %33’den %10’a düşürülmüştür. Çok büyük ekonomik sıkıntılar içerisinde olan devletin vergi indirimine gitmesi hiç alışıldık bir durum değildir. Yani kemeri devlet sıkarak vatandaşı rahatlatmışlardır. Buna ilave olarak Ziraat Bankası’ndan çiftçilerin yaralanma durumlarında kolaylık sağlanmıştır. Böylece 1927’de bankanın çiftçilere verdiği kredi miktarı 17 milyon lira iken 1930’da verilen kredilerin toplamı 30 milyon liraya çıkmıştır. 1924’den itibaren kurulan tarım kooperatifleri ile çiftçilere destek sağlanmıştır. 1929 yılında dünyada meydana gelen ekonomik krizden köylümüzü korumak için 1932 yılında “Buğday Koruma Kanunu” çıkarılmıştır. Böylece 1930’da 5 milyon ton civarında olan buğday üretimi 9 milyon tona çıkarılmıştır.

5 Nisan 1925’de çıkarılan Şeker Kanunu ile şeker fabrikalarının kurulmasına izin verilmiştir. Böylece 1926’da Alpullu ve Uşak şeker fabrikaları, 1933’de Eskişehir, 1934’de Turhal şeker fabrikaları kurulmuştur. İlerleyen yıllarda şeker pancarı üretimi olan pek çok ilde şeker fabrikası kurulmuştur.

Günümüzde çok sık duyduğumuz yerli ve milli üretimi sağlamak için 15 Mayıs 1927’de Teşvik-i Sanayi kanunu çıkarılmıştır. Bu kanundan 435 kuruluş yaralanmıştır. Böylece yerli üretimde ciddi artışlar olmuştur. Buna bağlı olarak birçoğu halen üretime devam etmekte olan 46 büyük ölçekli fabrika kurumuştur. Bu fabrikalar içerisinde şeker fabrikaları, dokuma fabrikaları, kâğıt fabrikaları, çimento fabrikaları, çelik fabrikaları, sigara fabrikaları en önemli işletmemeler arasındadır.

Bütün bu fabrikalar sayesinde Türkiye’de 1929-1938 arasında ağır sanayi üretimi %152, toplam sanayi üretimi ise %80 arıtmıştır. Şeker üretimi ise 200 kat artmıştır. Tekstil üretimi ülke ihtiyacının %80’nini karşılar duruma gelmiştir. Özel sektörde üretilen ürün değeri 1927’de 15 milyon lira iken 1932 yılında 154 milyon liraya çıkmıştır.

Ekonomik verilere baktığımızda sadece Atatürk döneminde ticaret açığı vermediğimiz görürüz. Bu kadar sınırlı kaynaklarla böylesi mucizevî kalkınma Atatürk’ün dehası ve vatanseverliği sayesinde mümkün olabilmiştir. Ebedi önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün bizim için bir kurtarıcı olmasından çok daha öte bir anlamı olduğunu kavramımız gerekmektedir.

Yararlanılan kaynaklar:

  1. Turgut Özakman: Cumhuriyet 2
  2. Ahmet Necip Günaydın: Osmanlıdan Cumhuriyete Ekonomik Değişim
  3. Sinan Meydan: Akl-ı Kemal 1-2
  4. Nazmi Kal: Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar
  5. Yılmaz Özdil: Mustafa Kemal
  6. Yalın İstenç Kökütürk: Osman Gazi’den Atatürk’e

*sechaber.com

Küreselleşme sınır tanımaz bir hızla gelişirken insanın yaşamsal sınırları giderek daralmaktadır. Kırsaldan kente doğru yönelen yoğun göç dalgasını da içine katarsak küreselleşme hem üretim tarzlarında hem de kültürel alanlarda tek tip bir yapılanmaya evrilmektedir. Geleneksel üretim tazları terk edilerek tamamen piyasacı bir anlayışa göre şekillenen üretim biçimleri sağlığımızı ciddi derecede tehdit etmeye başlamıştır. Yerelde oluşan çok zengin kültürel birikim, popüler kültüre dönüşmekte ve insanlarda tüketime dayalı ortak bir yapıya bürünmektedir.
Küreselleşme sanki yeni bir din haline gelmiş ve bu dinin mabetleri de AVM’ler olmuştur. Her gün milyonlarca insan bu AVM’leri tavaf etmektedir. Yerele ait her şeyin acımasızca yok edildiği bu yeni düzende, insanlar geleneksel üretim biçimlerine dönme arayışı içine girmişlerdir. Çünkü kalabalık kentlerde gürültü kirliliğinden hava kirliliğine, sağlıksız gıdalardan sağlıksız su tüketimine kadar pek çok şeyle mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Kanserojen maddelerin tüketimine dayalı kanser vakalarında görülen inanılmaz artışlar insanlığı tedirgin etmektedir. Piyasacı yaklaşımların getirdiği yoz- dejenere kültür, kentlerde ciddi suç patlamalarına neden olmaktadır.
Çözümsüzlüğü üreten kapitalist sistem, kendi içinde bu sisteme direnme isteğinde bir gurup ortaya çıkarmıştır. Bu Grup Küresel Ekoköyler Ağı (GEN)’dır. Bu açıdan baktığımızda ekoköylerin toplumdaki hasarı onarma ve gezegenimizin limitleri dahilinde yaşama konusunda bize yol göstereceğini söylemek yanlış olmaz. Ekoköyler dünyayı etkileyen çevre hareketlerinin çok önemli bir ayağıdır ve geleneksel yaşam şekillerinin yeniden canlandırılması için yerelin canlandırılması amacındadır.
Ekoköyler tam teşekküllü toplumun küçük birimlerini oluşturacak şekilde tasarlanmıştır. İnsan etkinliklerinin zararsız bir şekilde doğa ile bütünleştiği, sağlıklı insan gelişimini destekleyen, başarılı bir şekilde kesintisiz olarak sürebilecek yerleşimler elde etmek ekoköy sakinlerinin hedefleridir.
Ekoköylerde temel amaç çevrenin iyileştirilmesidir. Sosyal yaşamanın güçlendirilmesi adına ortak yaşam alanlarını çoğaltmaya ve bireysel eşya kullanımını en aza indirmeye çalışırlar. Böylece doğadan daha az madde temin ederek daha fazla kişinin yararlanması sağlanır. Yerel üretimler desteklenerek yerel ekonomiler canlandırılmaya çalışılır. Yerel ekonomilerin canlandırılması, ulaşım giderlerinde ciddi azalmalara sebep olacağından ürünler de ucuz elde edilebilmektedir. Ulaşımdan kaynaklanan çevreye salınan karbon miktarlarının azalması küresel iklim değişkelikleriyle mücadelede iyi bir etki yaratacaktır.
Eköyle klasik köy anlayışından faklı bir yapıdadır. Ekoköy hareketinde bilim, teknoloji ve eğitim bir kent ortamını aratmayacak kadar yoğundur. Birçok ekoköy üniversitelerle işbirliği yapmaktadır. Yine köylerin çoğunluğu kendi elektriğini yenilenebilir ve tükenmez enerji kaynakları olarak nitelendirilen güneş ve rüzgâr enerjisinden elde etmektedir. Ekoköylerde tiyatro, konser ve toplantı gibi faaliyetler günlük hayatın sıradan faaliyetleri arasında yer alır.
Ekoköyler, orada yaşayanların temel ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılama anlayışına dönük üretim yapan yerlerdir. Bu yerler,  çevrenin koşulları göz önünde bulundurularak toprağa dayalı organik üretim yaparlar. Köylülerin ihtiyaçlarını karşılamak için ortak bankaları ve kendilerine ait para birimleri bile vardır. Kurulan ağlar sayesinde ihtiyaç fazlası ürünler satılarak köye ekonomik kazanç sağlanır.
Ekoköyler dünyanın pek çok yerinde bulunmaktadır. Bu yerler arasında en meşhurları, Hindistan’daki Auroville, Senegal’daki Mbam ve Faoune, Almanya’daki Sieben Linden, ABD’deki Ithaca ve Brezilya’daki Ecoovila ekoköyüdür. Bu ekoköyleri kısaca incelemekte fayda vardır.
Hindistan’daki Auroville ekoköyünde ilk yerleşenler su pompası ve enerji üretmesi için araziye yel değirmenleri monte etti. Köylüler, güneş enerjisi ve biyokütle elde etmek için çok çalıştı ve bu çabalarının sonunda Auroville, Hindistan’daki en büyük alternatif enerji sistemleri merkezi haline geldi. Bu alternatif enerji sistemleri arasında en dikkat çekeni monte edildiğinde mutfak çatısından günde 1000 öğün yemek pişirmeye yetecek enerjiyi üreten 15 metre çapındaki güneş toplayıcısıdır.
Almanya’daki Sieben Linden ekoköyünün elektrik enerjisini fotovoltik paneller karşılamaktadır. Sıcak su ihtiyacı için güneş enerjisi kullanılmaktadır. Köy kendi sebze ihtiyacının %75’nin kendi imkanlarıyla organik üretimle elde etmektedir.
ABD’deki Ithaca ekoköyünde en dikkat çeken uygulama, sahip olunan arabaların ortak kullanımını sağlayan araba havuzudur. Böylece daha az araçla daha fazla iş yapma imkânı elde edilmiştir. Ithaca ekoköy arazisinin %95’inde organik tarım, otlak, orman arazisi ve sulak alan için ortak alanlar mevcuttur. Burada yaşayan bir aile ekoköy destekli bir üretimle haftada 1000 kişiyi besleyecek sebze ve meyve üretebilmektedir.
Brezilya’daki Ecoovila ekoköyünde bütün evler güneş enerjisinden en iyi şekilde yararlanmak için güneşe göre konumlandırılmıştır. Güneşten elde edilen enerjiyi gece de kullanmak için şömineli merkezi bir ısıtma sistemi tasarlanmıştır. Sıcak su genelde güneş panellerinden elde edilmektedir. Evler,  klima kullanımına gerek kalmayacak şekilde tasarlanmıştır. Evler, yer altı bölümleriyle yüzeydeki kanallardan geçen hava akımlarıyla serinletilir. Ayrıca, yazın evlerin serin kalmasını sağlayan estetik görünüme sahip çim çatılar kullanılmaktadır. Kanalizasyon sistemi biyolojik bir arıtma sistemi olan sazlıklar vasıtasıyla arıtılır. Arıtılan sular bahçelerde yetiştirilen ürünleri sulamakta kullanılır.
Örneklerde görüldüğü gibi ekoköy sakinleri birlikte yemek yiyen, araç gereçlerini ulaşım vasıtalarını ortak kullanan dayanışma ruhunun üst seviyede olduğu mutlu insanlardır. Çevrenin temiz, yiyeceklerin temiz ve sağlıklı olduğu huzur dolu alanlar aslında pek çoğumuzun hayalini ettiği yerledir. Bir nevi post-modern İMECE merkezleridir. Ekoköyler şehirlerin yoğunluğundan ve stresinden kurtulacak yerler olduğu gibi dünyanın küresel iklim değişikliklerine karşı mücadele edilecek yerledir.
Ülkemizde henüz kurumsal bir ekoköy sistemi yok, ama insanlarda eko-evlere doğru yoğun bir ilginin olduğu gözlemlenmektedir. Eko-evlerin ilerde ekoköyleri dönüşmesi gerekmektedir. Hatta eko-şehirler de olmalıdır. Yoksa çocuklarımıza bırakacağımız bir çevremiz olmayacağı gibi, kendi yaşam alanlarımızı da kaybedeceğiz.

Teknolojik ilerlemeler toplumsal yönelişleri belirlediği gibi toplumları yönlendirmek isteyenleri etkileyebilir. İletişim bilişim sistemlerindeki gelişmeler bireysel farklılıkların daha da belirgin yaşanabileceği izlenimlerini verse de kendine yabancılaşmış ve özgünlüğünü kaybetmekte olan tek tip insan yapısına evirilmesine neden olacak durumlar da yaşanabilmektedir. Neyin iyi ya da kötü olduğu, hatta neyin güzel veya çirkin olduğu kişisel değerlendirmeler yerine büyük bir verinin sistemli bir şekilde mesajlarıyla bireyselliği kolektif ikna mekanizmasına döndürebilmektedir. Bu durumda insanların algıları bir merkezin isteklerine göre yönlendirilebilir mi sorusu gündeme gelmektedir. Ya da insanları artık ikna etmeye gerek duymadan yönlendirmek mümkün olabilir mi diye de sormak mümkündür.
Bu gibi sorularımızı çok isabetli bir şekilde Yuval Noah HARARİ “Dijital Diktatörlük” olarak kavramlaştırmıştır. Bu çarpıcı kavram aslında gelecekte çok sık duyacağımız bir kavram olarak karşımıza çıkacaktır. Teknolojik ilerlemelerin baş döndürücü bir hızda gelişmesi, teknolojik çeşitliliğin artması anlamına gelmez. Teknolojide tekdüzeliğe doğru bir gidiş olmaktadır. Yeni teknolojiler yerine mevcut olanın iyileştirildiği bir inavasyon dönemi yaşamaktayız. Emek yoğun üretim tarzından, sistem-bilişim üzerine kurulu dijital gelişim dönemine geçmekteyiz. Bu durum insani özgün–yaratıcı üretim sistemini sonlandırabilir. Çalışmayan araştırmayan insanda özgünlük yaratıcılık azalabilir. Üretim sistemleri insanın sıradanlaşmasına ve tekdüze bir insan tipine dönüşmesine yol açabilir.
İnsan neslinin varoluşundan beri süregelen sınıfsal mücadelede yeni bir döneme girmek üzereyiz. Demokrasi en ciddi sınavlarından birini vermek durumundadır. Halkın egemenliğine dayanan çoğulculuk ilkesine göre belirlenen bir sistem olan demokrasi, kişisel hak ve hürriyetlerin güvencesidir. Herkesin her istediğini yapabildiği sınırsız bir özgülük ortamının gerçekleşmesi asla mümkün değildir. Ama bazı kesimler başkalarının hak ve hürriyetlerini çiğneme pahasına sınırsız özgürlük istemektedirler. Gücü ele geçirmenin kitlelileri yönetmekle eşdeğer olduğunu düşünen otoriteleşme yanlısı kişiler vardır. Bu kişiler, isteklerini gerçekleştirmek için artık kitleleri ikna etmek zorunda olmadıklarını düşünüyorlar. Otoriteleşme dijital sistemlerle yeni bir boyut kazanacaktır.
Kitle iletişim araçlarının gelişimi insanlar arasında kolay iletişim yapmanın ötesinde insanları iletişim sistemlerine hapseder bir yapıya gerçekleşmektedir. Özellikle insana ait algoritma verilerinin bir data merkezinde toplanmasıyla bütün davranışların daha kolay analiz edilmesini sağlanacaktır. Gerek sosyal paylaşım sitelerinde, gerekse de günlük hayatta giderek hayatımızda daha fazla yer eden yapay zeka ürünleri davranışlarımızın daha kolay yönlendirilmesini sağlayacaktır. Bu sistemlerin güçlü bir otoritenin kontrolüne girmesi, otoritenin kalıcılaşmasını sağlayabilir.
Yakın vadede saydığımız bu durumlar, orta ve uzun vadede daha sorunlu durumlara dönüşebilir. Yapay zeka yapımı güvenlik sistemleri insanı devreden çıkaran askeri ve polis gücüne dönüşebilir. Acımasız, kanun dışı ve aşırı güç kullanmaya dayalı emirler ya da talimatlar insani vicdan muhakemesinden geçip yerine getiremeyebilir. Fakat verilen komutları hiç sorgulamadan yapan ve herhangi bir duygusal özeliğe sahip olmayan yapay zekâ ürünü güvenlik güçleri en insanlık dışı emirleri bile sorgusuz sualsiz yerine getirebilir. Üstelik bu emirleri yerine getirirken hiçbir karşılık beklemeden yerine getirecektir. Böylesi yapay zekâ ürünlerinin otoriter kişilerin eline geçmesi ihtimali çok yüksektir.
Büyük şirket sahipleri ve politik liderler, yönetme güçlerini ellerinde bulundurmak için kitleleri ikna etmeleri gerekmektedir. Çünkü onların isteklerini yerine getirmek için insan gücüne dayalı büyük bir kitleye ihtiyaçları vardır. Bir siyasi liderin ihtiyaç duyduğu asker gücü kadar bir patronun da işçiye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçlar yapay zekâ ürünü robotlarla giderildiğinde, bir siyasi lider yönetim gücünü devam ettirmek için seçmenlerinin oyuna ihtiyaç duymayacak, ya da bir patron şirketinin yüksek kazançla üretim yapması için işçilere ihtiyaç duymayacaktır.
İşçiye ya da askere ihtiyaç duymayan bir patron ve yönetici otoriter yaklaşımlarından dolayı hesap vermek zorunda kalmayacaktır. Bir şeyi yaptırırken başkalarına onaylatma gereği duymayan bir yöneticinin zalimleşeceği muhakkaktır. Teknolojik ilerlemeler her konuda önemli dönüşümler sağlayacağı gibi demokraside de önemli dönüşümler sağlayacaktır. Hatta bu durum demokrasinin sonunu da getirebilir.
Seçmenler ve işçi sınıfı için daha zor bir süreç gerçekleşecektir. Yapay zekâ sistemleri sayesinde ihtiyaç duyulmayan seçmen ve işçi sınıfı ne yapacak? Hak ihlali var diye kime tepki gösterecekler? Olmayan bir işçi sınıfı ile olmayan bir seçmen sınıfı neyin dayanışmasını yapıp, neye tepki gösterecekler? Anlamını yitirmiş bir sınıfsal yapının anlamlı yapacağı hemen hemen hiçbir şey kalmayabilir.
Yönetici sınıfın yapay zekâ gücünden yararlanması, maddi olanaklar nedeniyle daha kolaydır. Bu gücü vatandaşları denetlemek, izlemek, muhalif hareketleri bastırmak için kullanırsa çok vahim sonuçlar ortaya çıkacaktır. Tarih boyunca insanlık, çok büyük bedeller ödeme uğruna belli haklar elde etti. Bu hakların devam etmesi kamuoyu denilen muazzam bir denetim mekanizması ile sürdürülebiliyordu. Yapay zekâ teknolojileri ile kamuoyunun desteğine ihtiyaç duymayan yöneticiler daha da otoriter davranışlar gösterecektir. Üstelik bu sınıfın elindeki olanaklarla daha uzun ve sağlıklı bir hayata kavuşmaları tarihin sonunu kendi lehlerine göre getireceklerini göstermektedir.

*sechaber.com

Üretim sistemleri, tüketime dayalı bir temelde hızla artmaktadır. İhtiyaçtan daha çok isteğe dayalı bir tüketim modeli, insan neslinin de ciddi bir tehlikeye girmesine neden olabilecektir. Tüketme ve yok etmek ilişkisine dayalı vahşi kapitalizm anlayışı en temel gereksinimlerimizin bile karşılanmasında güçlükler yaşamamıza sebep olacak bir yönde gelişmektedir. Sürdürülebilir üretim modellerinin hayata geçmesine yönelik çevreci yaklaşımlar ihtiyaca dayalı bir tüketim anlayışıyla gelişebilir. Üretim sistemleri tüketilmesi gereken bir ihtiyaç şekline göre işlemektedir. Bir şeyin ihtiyaç haline gelmesi pazarlama sistemlerinin yoğun Kampanyalarıyla mümkün olabilmektedir. Birkaç gün içerisinde bozulacak bir ürünü yüzlerce yıl bozulmadan kalan ambalajların içine koymak aslında tüketim modellerinin sahteliğini ortaya koymaktadır.
Hızlı ve yoğun tüketim doğal kaynakların dönüşü mümkün olmayacak şekilde yok olmasına sebep olmaktadır. Aslında yaşadığımız yeryüzü kaynakları şimdilik ihtiyaçlarımızı karşılayabilir ama isteklerimizi karşılaması imkânsızdır. O halde yapılması gereken doğal kaynaklarını sınırsız olduğu anlayışından kurtulmaktır.
Sanayi devrimiyle beraber zirveye çıkan doğal kaynaklara yönelme, besin değeri olan gıda ürünlerini de etkilemeye başlamıştır. Endüstriyel tarım dediğimiz bu dönemde piyasacı bir üretim artışı meydana gelmiştir. Bir tarım ürününün kültürel çeşidi veya zenginliği yüksek verim elde etme amacıyla azalmaya başlamıştır. Yani daha az çeşitle daha çok üretime geçilmiştir. Örneğin; Çin’de 1949’da 10.000 buğday çeşidi varken, 1970’lerde sadece 1.000 adedi kalmıştır. ABD’de lahana çeşitlerinin %95 i, mısır çeşitlerinin %91 i, bezelye çeşitlerinin %94 ü, domates çeşitlerinin %81 i kaybolmuştur. FAO’nun 150 ülke raporuna dayanarak yayınladığı çalışmaya göre son yüzyılda dünya biyolojik çeşitliliğinin yaklaşık %75 i kaybolmuştur.
İlk bakışta yüksek verim maksadıyla biyolojik çeşit kaybı normal karşılanabilir ama uzun vadede meydana gelecek bir salgın hastalık ve kıtlık durumunda tür zenginliğinin önemi ağır hayati bedellerle anlaşılabilir. Nitekim bu olumsuzluğun etkileri artık görülmeye başlamıştır. FAO’nun 2008 tarihli bir raporuna göre daha önce Doğu Afrika ve Yemen’de görülen UG 99 kod adlı buğday pas hastalığının İran’da da görüldüğünü ve önlem alınmazsa Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Orta Asya ülkelerine yayılabileceğini duyurması ciddi bir gıda krizinin eşiğinde olduğumuzu göstermektedir. Araştırmalar pas hastalığının sebebinin verim artışı ve hastalık ve zararlıları önlemek için tek tip ürün türü olarak yapılan tarıma sokulan mono kültür anlayışı olduğunu göstermektedir. Az sayıda çeşidin bulunduğu bir tarım sisteminde tarımsal hastalık yayılma riski daha fazladır.
Geçtiğimiz yıllarda ülkemizde domateslerde görülen hastalık nedeniyle domates fiyatları aşırı artmıştı. Tarımsal hastalıklara bağlı olarak birçok gıda ürünün de fiyat artışları meydana gelecektir. BBC Mart 2007-2008 döneminde dünyada mısır fiyatlarının %31, soyanın %87, buğdayın fiyatının ise %130 arttığını duyurmuştur.
Dünya genelinde doğum oranları düşse de hayatta kalma süresi artmaktadır. Böylece nüfus artışı hızı hiç düşmemektedir. Dünya nüfusunun üç milyar daha artıp 10 milyar sınırına dayanacağı tahmin edilmektedir. Artan nüfus dünya gıda gereksinimlerinin daha da arması anlamına gelmektedir. Ayrıca kişi başı gıda tüketimi eskiye göre inanılmaz boyutlarda artmıştır. Böyle bir durumda önümüzdeki süreçte gıda temini oldukça güçleşecektir. Yapılan araştırmalara göre, artan nüfusun gıda gereksinimini karşılamak için önümüzdeki 50 yılda son 10.000 yılda üretilen besine eşit miktarda üretim yapılması gerekmektedir.
Dünya gıda üretiminin tamamına yakını sulanabilir verimli tarım arazilerinde yapılmaktadır. Artan nüfusun barınma ulaşım ve birtakım sosyal ihtiyaçlarının karşılanması için yeni yerleşim alanlarına ihtiyaç vardır. Bu yerler meralar, tarım arazileri ve ormanlardır. Bu alanlar, gıda gereksiniminin karşılandığı en önemli alanlardır. İlerde tarımsal üretim ve hayvancılık yapabilmek için çok kısıtlı alanlar kalacaktır. Yetersiz tarım alanlarına ilave olarak su kaynaklarının tükenmesi, toprağın aşırı işlenerek çoraklaşması ve ormanların yok edilmesine bağlı olarak gerçekleşecek sel nedeniyle meydana gelecek erozyon ve heyelan olayları tarımsal üretimde ciddi azalmamalara neden olacaktır. Eğer şimdiden tedbirler alınmazsa ilerde bizi büyük bir açlık felaketi beklemektedir.
İnsan neslinin en şanslı bireyleri olarak gelecek kuşaklara bırakacağımız pek bir şey kalmayacak gibi gözükmektedir. Çocuklarımız ve torunlarımız belki de hiçbir zaman bizim sahip olduğumuz olanaklara sahip olmayacaklar. Onlar bizim içtiğimiz temiz sulardan, sağlıklı gıdalardan ve temiz havadan yaralanamayacaklar. Belki de ilerde bunun hesabını bize soracaklar. Kendilerini hiçbir şey bırakmadığımız için bizi suçlayacaklardır.
Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmeden, nüfus artış hızını yavaşlatmadan ve rekabete dayalı sistemden vazgeçmeden bizim en temel sorunumuz olan gıda krizinden kurtulmamız mümkün değildir.

Enerji konusu insanlık tarihi boyunca hep gündemde olan bir konudur. Özellikle son 150 yılda Dünya’da meyana gelen bütün önemli olaylar enerji mücadelesiyle ilgilidir. Enerji kaynaklarının denetim altına alınması, enerji üretimi ve tüketimi dünya devletlerinin en öncellikli konuları arasında varlığını sürdürmektedir.
Ateşin bulunmasında günümüze kadar insanlık tarihi, enerji kaynaklarını elde etmekle meşgul olmuşlardır. İlk dönemlerde odun en önemli enerji kaynağıyken, kömürün bulunmasıyla enerji elde etme biçimi farklı bir boyuta gelmiştir. Sonra da petrol en önemli enerji kaynağı haline gelmiştir.
Enerji üretimi ve tüketiminin dünya güç dengelerini etkilemesiyle dünya hâkimiyeti konusunda yeni mücadele alanları ortaya çıkmıştır. Enerji üreten ülkeler ve enerji kullanan ülkeler arasındaki temel farkı belirleyen gelişmişlik düzeyi devletlerarası rekabetin ana unsuru haline gelmiştir. Buna göre enerji kaynaklarına sahip olmakla onu kullanmak arasındaki ilişki, ülkelerin sanayileşme göstergeleri haline gelmiştir. Yani dünya hâkimiyeti enerji kullanma biçimine göre gerçekleşmektedir.
20. Yüzyıldan itibaren dünya gündeminde kendisini göstermeye başlayan fosil yakıtlara ulaşma mücadelesi, dünya hâkimiyeti anlayışının yeniden yorumlanmasına sebep olmuştur. Bu yeni yapılanmada sanayileşme hamlesini tamamlayıp bir an önce enerji alanlarını denetim alma anlayışı sömürgecilik hareketlerinin doğmasına sebep olmuştu. Böylece dünya tarihinin en kanlı ve trajik olayları arasında yer alan iki dünya savaşı meydana gelmişti. Etkileri hala hissedilen bu kanlı savaşlar enerji kaynaklarının elde edilmesinin devletler açısından ne kadar hayati olduğunu gözler önüne sermektedir.
Uzun yıllar fosil kaynaklarla enerji ihtiyacı giderilmeye çalışılmıştır. Ancak nükleer enerjinin ortaya çıkardığı muazzam enerji fark edilince büyük devletler hemen nükleer güç elde etme çabasına girmişleridir. Art arada pek çok ülkede çok sayıda nükleer santral inşa edilmiştir. Mucize enerji olarak nitelendirilen bu enerji kaynağının çevreye herhangi bir zararlı etkisinin olamadığı dillendirilmişti. Ancak nükleer reaktörlerin çalışma sürelerinin 60 yıl civarında olduğu ortaya çıkınca aslında nükleer enerjinin çok büyük riskleri de beraberinde getirdiği anlaşılmaya başlamıştır. Nükleer santrallerdeki küçük bir sızıntının bile felaketle sonuçlanacağı ortaya çıkmıştır. Hele hele Çernobil’de meydana gelen facia birçok devletin nükleer enerjiye yönelmedeki kararının gözden geçirilmesine sebep olmuştur.
Nükleer santrallerin gerek kurulumu, gerek, işletilmesi ve gerekse de atıkların depolanması büyük maliyetler gerektirmektedir. Ayrıca nükleer santrallerin çalışması sırasında önemli bir miktarda suya ihtiyaç duyulmaktadır. İşlenen kaynar suların da atık su olarak döküldüğü yerlerde canlı hayatı zarar görebilmektedir.
İşin en korkunç kısmı ise nükleer santrallerin hasar görme olasılığıdır. Herhangi bir doğal afet sırasında santrallerin ciddi zarar gördüğünü dünyanın en yüksek teknolojilerine sahip olan Japonya’da bile meydana gelmesi nükleer santrallerin güvenirliliğini tartışmaya açmaktadır. İlaveten ülkeler arasındaki savaş ihtimali, terör saldırısı gibi durumlarda da santraller ciddi zarar görebilirler. Santrallerden gerçekleşen sızıntı sonucunda büyük felaketler yaşanmaktadır. Çernobil kazasından onlarca yıl geçmesine rağmen zararlı etkileri hala devam etmektedir.
Nükleer santrallerin ucuz bir enerji kaynağı olduğu sürekli dillendirilmektedir. Ancak santrallerin kurulumu milyarca dolara mal olmaktadır. Kurulan santrallerde eğitim seviyesi çok yüksek olan yüksek maaşlı kişiler çalışmak zorundadır. Santrallerin soğutma işlemleri ve olası radyasyon sızıntısına karşı alınacak önlemler de ciddi maliyetler gerektirmektedir. Belli aralıklarla yapılması gereken periyodik bakımların da yüksek maliyetleri bulunmaktadır. Bir de bu santrallerin 50 -60 yıl gibi ömrü bulunmaktadır. Bir santralin yapımından yaklaşık 20-30 yıl gibi süre sonraki geliri santralin yapım maliyetini finansa edebilmektedir. Anadolu’da “Ettiğin hayır ürküttüğün kurbağa değmez!” diye bir deyim vardır. Ucuz enerji denilen nükleer santrallerin hiç de ucuz olmadığı anlaşılmaktadır.
Dünyadaki gelişmeleri takip edecek olursa nükleer enerjinin gereksiz ve zararlı bir enerji kaynağı olduğu daha iyi anlaşılabilir. Şöyle ki; Kanada 1975, ABD 1978, Almanya 1982’den beri nükleer santrallere yatırım yapmayı durdurmuştur. Bu dönemde Avusturya, Filipinler ve Brezilya’da yapımı tamamlanan nükleer santraller faaliyete geçmeden kapatılmıştır. Şimdi düşünebiliriz, bir santrale milyarlarca dolar yatırıyorsunuz, inşaatını bitiriyorsunuz ve santralleri kapatıyorsunuz. Biraz mantık ilkelerini zorlayan bir durum ama, “zararın neresinden dönerseniz kar!” mantığıyla hareket edildiğini anlamaktayız. Yine, İtalya, İngiltere, İspanya, Finlandiya, Rusya, Çin, En¬donezya, Küba, Tayland ve Vietnam gibi ülkeler gelecekte kurmalarını düşündükleri nükleer santral planlarından vazgeçtiler ve yatırım bütçelerini farklı alanlara kaydırdılar. Tabii aklımıza ilerde nükleer santral yapma planından vazgeçen ama Türkiye’ye nükleer santrali kuracak olan Rusya geliyor. Kendi ülkesine santral kurmaktan vazgeçen Rusya bizdeki nükleer santral ihalesini alıyor. Bu durum Kore savaşında yenilen ABD’nin Kore’den çıkarmakta zorlandığı savaş atığı silahları Türkiye’ye satması gibi bir durum kanımca. Listeye Portekiz, İrlanda, Lük¬semburg, Danimarka, Yunanistan, İsviçre, Hollan¬da, İskoçya ve Yeni Zelan¬da gibi ülkelerin de yeni santraller kurmama kararını ekleyince nükleer enerjinin gereksiz olduğu daha iyi anlaşılır. Kişi başına gelirin en yüksek olduğu ülkelerden İsveç, mevcut olan bütün santrallerini kapatma kararı almıştır. Almanya, Fransa ve ABD gibi ülkeler de önümüzdeki yıllarda nükleer santrallerini kapatma planları yapmaktadır.
Nükleer santraller her zaman riskli durumdadırlar. Sızıntı veya kaza olma olasılığı dünyanın her yerinde vardır. Yapılan araştırmalara göre dünyada ortalama 12,5 yılda Çernobil ya da Fu¬kuşima gibi bir nükleer kaza yaşanmaktadır.
Alternatif enerji kaynaklarından özellikle yenilenebilir enerji kaynakları potansiyeli bakımından Türkiye çok avantajlı bir konumdadır. Özellikle rüzgâr, güneş ve sıcak su enerji kaynağı olan jeotermal enerji kaynağı potansiyeli yönünden Türkiye, dünyada özellikle de Avrupa’da çok ileri durumdadır. Yapılan değerlendirmelere göre Türkiye yenilenebilir enerji kaynaklarıyla enerji ihtiyacını büyük ölçüde karşılayabilecek kapasiteye sahiptir.
Türkiye’nin nükleer enerjiye geçmesini savunanlar, bunun stratejik bir adım olduğunu özellikle ilerde nükleer silah yapma becerisine ulaşmak için bir adım niteliğinde olduğunu ve nükleer silaha sahip Türkiye’nin dünyada caydırıcı bir güç olacağını iddia ediyorlar. Hâlbuki nükleer santral ile nükleer silah yapma çok farklı şeylerdir. Her şeyden önce nükleer silah yapak için çok iyi eğitilmiş personele ihtiyaç vardır. Bütün nükleer teknoloji ve personeli Rusya’dan aldığımız düşünüldüğünde bu hayalin anlamsız olduğu anlaşılacaktır.
Türkiye’ye nükleer santrali Rusya yapacaktır. Ancak Rusya ile ilişkilerimizin bozulması durumunda nükleer santralin durumunun ne olacağı net değildir. Nükleer santralin denize yakın bir yere yapılması da ayrıca bir tartışma konusudur. İlerde deniz seviyelerinde gerçekleşmesi muhtemel yükselimler sırasında nükleer santrallerin nasıl etkileneceği muammadır. Nükleer santralden çıkan sıcak suların deniz ekosistemine yapacağı etki araştırılmış değildir. Belki de en kötüsü, deniz kenarına yapın bir santral dış saldırılara karşı açık hedef durumundadır. Böylesi bir saldırıya karşı nasıl bir önlem alınacağı belirsizdir.
Türkiye’ye yapılacak nükleer santralin olası risklerinden bahsetmeye çalıştık bu yazımızda. Bunu yazarken de hiçbir dış mihrakla herhangi bir bağlantımın bulunmadığını şimdiden belirtmek istiyorum. Maksat bu ülkede yaşamaksa, çocuklarımızın ve torunlarımızın huzurlu yaşadığını görmek gayesinde olduğumuzu belirtmek isterim.

Dünyanın en köklü milletlerinden olan Türkler, gerek devlet yönetme biçimleri gerek de sosyal ve kültürel anlamda Dünya tarihine yön verecek büyük atılımlar içerisinde olmuştur. Kültürün maddi unsurlarından olan yapıtaşları Türk kültür ve medeniyetinin tarihsel serüvenlerini günümüze taşımışlardır.
Köklü Türk tarihinde dünyaya yön veren pek çok lider bulmak mümkündür. Bu liderleri yaptığı işlerle anıtlaştırmak için kurgan denilen Türklere özgü mezarlar mevcut olmuştur. Kurganlarda liderin hayat hikâyelerini bulmak mümkündür. Bir liderin hayatta en çok değer verdiği eşyaları, yaptığı savaşları simgeleyen yapıtları ve milletine verdiği mesajları kurganlarda bulmak mümkündür. Bu nedenle de Türklerin ölümsüz lideri Atatürk’ün kabri kurgan mantığına göre inşa edilmiştir.
Anıtkabir’in bir tepede yapılması, kişisel eşyalarının olduğu müze, balbal nitelikli kolonatlar, ağaç tabut, tabutlu defin, bayrak direği, at, kartal ve kılıç figürlü kabartmalar, mezar odası ile irtibatlı merdiven, mezar odasındaki kırmızı mezar taşı gibi somut sembolik uygulamalar Anıtkabir’in kurgan olduğunu göstermektedir.
Araştırmacı yazar Seyit Ali ERGEÇ ve mimar oğlu Taha Sergen ERGEÇ’in kaleme aldığı Anıtkabir’in Şifresi kitabı, Anıtkabirle ilgili yazılan en derli toplu bir kitap niteliğindedir. Bu eseri diğerlerinden farklı kılan şey, ilk defa bu eserde Anıtkabir’in antik dönemlerle güçlü bağlarının kurulmasıdır. Pek çok antik dönem eserinde olduğu gibi Anıtkabir’deki gizemli mesajlar binlerce yıl sonrasına ışık tutacak niteliktedir.
Atatürk’ün Maya medeniyetine özel önem verdiği herkesçe bilinen bir gerçektir. Anıtkabir’in yapımında bazı sayılara sıklıkla rastlanılmaktadır. Bu sayılar Maya medeniyetinin geliştirdiği uzay ve takvimle ilişkili olan 29.5, 52, 63, 72, 104, 144, 3744 ve 1366560 gibi sayılardır. Ayrıca büyük çoğunluğu Selçuklu yapılarda görülen gülbezekler, sekiz terkli kabara, kuş evleri, taş oluklar, mukarnas çatı saçakları, halı vekilim motifleri, kemer bağlantıları, mozaik alınlıkları, tonozlar, galeriler, kule çatılarındaki mızrak ucu, 12 meşale, iki katlı ve sekiz köşeli kabir odası, revaklar ve avlu tipi tören alanı gibi unsurlara Anıtkabir’de rastlamak mümkündür.
Anıtkabir her yönüyle Atatürk’ün izlerinin simgeleştiği bir yapıt haline gelmiştir. Bir insan hayatının resmedildiği bu derece büyük ve güzel yapıya başka bir yerde rastlamak mümkün değildir. Türk tarihinin binlerce yıllık evrimini Atatürk kişiliğinde harmanlayarak, geçmişle geleceğin bağlantısını Anıtkabir’de bulabilirsiniz.
Osmanlı devletinin en çok eleştirilen yönlerinden birisi, Türklerin azınlıklar kadar başarılı eserler veremediğidir. Osmanlının en başarılı mimarı bile devşirmedir. Bu konu dile getirildiğinde Osmanlı savunucuları, Türklerin yerleşik hayata geçmediği ve bu nedenle de mimarinin Türker’de gelişemediğini dile getirirler. Hâlbuki Cumhuriyet’le beraber Türklere her alanda fırsat verilmiştir. Azınlıkların Türkler üzerindeki baskısı ve ezici üstünlüğü Cumhuriyet’le ortadan kalkınca Türkler de Anıtkabir gibi muhteşem bir eser ortaya çıkarmıştır. Günümüzün moda tabiriyle Anıtkabir tamamen yerli ve millî bir eserdir. Bu eserin ortaya çıkarılmasında, mimar Emin ONAT, mimar Orhan ARDA, heykeltıraş Hüseyin Özkan ANKA, heykeltıraş Zühtü MÜRÜDOĞLU, heykeltıraş İlhan KOMAN, heykeltıraş Nusret SUMAN, heykeltıraş Kenan Ali YONTUNÇ, heykeltıraş Hakkı ATAMUTLU, hattat Emin BARIN, sahne tasarımcısı Tarık LEVENDĞLU, inşaat mühendisi Sabiha Rıfat GÜRYAMAN, müze koordinatörü Mehmet ÖZEL, ressam Turan EROL, ressam Aydın ERKMEN gibi pek çok değerli sanatçımız görev almıştır. Anıtkabir’in mimarisi Atatürk’ü en iyi tanıyanlardan Afet İNAN’ın belirlediği esaslara göre şekillenmiştir. Anıtkabir’de bulanan tarihi derinlik Afet İNAN’ın büyük bir tarihçi olduğunu kanıtlamaktadır. Kitabın yazarlarından ve aynı zamanda da mimar olan Taha Sergen ERGEÇ, Anıtkabir’in baş mimarı Emin ONAT’ın en büyük hayranlarından biridir. Kendisine mimarlık hayatında başarılar dileriz.
Anıtkabir’in planı ve yapıldığı yer tamamen Türk tarihinde önemli yeri olan kurgan mantığına göre belirlenmiştir. Anıtkabir’in bulunduğu yer olan Rasattepe eski bir Frig yerleşkesidir. Anıttepe’nin yükseltisi 907 metredir. Atatürk’ün kabrinin bulunduğu yer ise 905 metredir. Yani Atatürk’ün ölüm saati olan 9:05 ile 905 metre arasında bir bağ kurabiliriz.
Anıtkabir’e Aslanlı Yol denilen doğu yönünden girilmektedir. Yürüyüş yolunda asimetrik döşenmiş, döşeme aralıkları 5 santimetre olan taş döşeme yapılmıştır. Bu uygulama ziyaretçiyi başı önde yürümeye zorunlu kılmaktadır. Aslanlı Yol’a yüksekliği 4 metre olan 26 basamaklı bir merdiven ile çıkılmaktadır. 26 sayısı sembolik olarak 26 Ağustos’taki Büyük taarruza ithaf edilmiştir. 26 basamaklı merdiven 14 ve 12 basamak şeklinde bir sahanlıkla iki bölüme ayrılmıştır. Merdivenlerden sonraki 5 basamak ise 26 Ağustostan 5 gün sonra Yunan ordusunun bozguna uğradığını simgeler. Bir de merdiven yüksekliği 4 metre ile 26 basamak sayısını çarptığımızda 104 sayısı karşımıza çıkmaktadır. 104 sayısı Maya takviminde sık geçen bir sayı olup bir asrı ifade etmektedir.
Aslanlı Yol’da aslanlar arasındaki mesafe 28.60 metredir. Bu bölümün alanı ise 366 metrekaredir. Bu sayı da güneş takviminde yaşadığımız dört yılda meydana gelen bir artık yıl olan sayıdır. Aslanlı Yol’da 12 sağda, 12 de solda olmak üzere toplam 24 aslan heykeli vardır. Bu 24 heykel 24 Oğuz boyunu temsil etmektedir.
Aslanlı Yol bitiminde Tören Meydanı’na ulaşılmaktadır. Tören meydanı, TBMM ve Ankara Kalesi’nin kesiştiği aks üzerindedir. TBMM Genel kurul binasının Mozoleye uzaklığı 1920 metredir. 1920 aynı zamanda TBMM’nin kuruluş tarihidir. Mozolenin konumu mükemmel seçilmiştir. Anıtkabir inşaatının temel atma töreni 1944 yılında yapılmıştır. Bu nedenle mozolenin büyük sütunlarının yüksekliği 19,44 metre olarak belirlenmiştir. Atatürk’ün boyu 1.73 metredir. Bu sayıyı 19,44 ile çarptığımızda bize 33 metre yükseklikte olan bayrak direğinin yüksekliğini vermektedir.
Tören alanında mozoleye 42 basamaklı merdivenden çıkılmaktadır. Atatürk 42 yaşında Cumhuriyeti ilan etmiştir. 42 sayısını bir Maya asrı olan 104 ile çarptığımızda tören meydanındaki 373 kilim desenli anlanın ölçüsü olan 4368 sayısını vermektedir. Bayrak direğinin yükseltisini Atatürk’ün boyunun yüksekliğine böldüğümüzde 19,38 sayısı çıkmaktadır. Bu sayı Atatürk’ün ölüm tarihi olan 1938’i göstermektedir.
Anıtkabir’de Orhun abidelerinin izlerini de görmek mümkündür. Anıtkabir’in dış cephesinde Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve Onuncu Yıl Nutku’nun bulunması Orhun yazıtlarından esinlenildiğini göstermektedir. Şeref salonu yer döşemlerinde, tavan ve iç kolon süslemelerinde çok sayıda ok, yay, yaba, koçbaşı, koçboynuzu, bukağı, bereket ve kurtağzı motifleri Hun ve Göktürk kurganlarındaki motiflerin aynısıdır.
Mozole kaide planının uzun kenarı 72 metre ve kısa kenarı 52 metredir. Böylece alanı 3744 metrekare ediyor. 3744 sayısı Maya takviminde 365 ile çapılarak 1366560 sayısı elde edilmektedir. Maya takvimine göre bu Güneş kendi yörüngesi etrafında 3744 yılda ya da 1366560 günde dönmektedir.
Şeref salonu ölçüleri 32-60 metre ölçülerindedir. Böylece alanı 1920 metrekare etmektedir. Yani TBMM’nin kuruluş yılı elde edilmektedir. Anıt dış kolonat sayısı 40, köşe kolonat sayısı 4 ve giriş kolonat sayısı 4’dür. Bunların toplamı 48 eder. 48’in karesi alınırsa 2304 eder. Bu sayıyı 23-04 şeklinde okursak 23 Nisan’ı buluruz.
Araştırmacı yazar Seyit Ali ERGEÇ ve mimar oğlu Taha Sergen ERGEÇ’in kaleme aldığı Anıtkabir’in Şifresi kitabında Anıtkabirle ilgili burada belirtemediğim onlarca gizemi bulacaksınız. Akıcı, açık dili ile karmaşık konular bile kolay anlaşılır hale getirilmiştir. Kitapta Anıtkabir’le ilgili ilk defa göreceğiniz görsel bir şölenle karşılaşacaksınız. Ayrıca sayılar ve semboller çoğu yerde formüle edilerek daha akıcı bir anlatıma kavuşmuştur.
Anıtkabir’e defalarca giden biri olarak Anıtkabir’in şifresi kitabını okuduktan sonra oraya tekrar gitmem gerektiğini anladım. Tabi ki, yanımda Anıtkabir’in şifresi kitabı olmak kaydıyla…

Sevgili Gök Türk’ün uzun süredir üzerinde çalıştığı Niburu gezegeni ve oradan dünyamıza gelen kadim atalarımız olan Annunakiler’in hayatı bu günlerde dünyanın geleceği konusunda dramatik benzerlikleriyle dikkatimi çekmeye başlamıştır.
Günümüzden yaklaşık 450 bin yıl önce Niburu gezegeninin atmosferik ortamında yırtılma meydana gelmişti. Yüksek teknolojiye ve medeniyete sahip olan Niburular, yaptıkları incelemelerle bu sorunun altını toz haline getirip atmosferin yüksek bir yerinden püskürtülmesiyle halledileceğini tespit etmişlerdi. Ancak kendi gezegenlerinde bunu sağlayacak yeterli miktarda altın bulunmadığı için, altının yoğun olarak bulunduğu dünyaya gelmişlerdi. Dünyadan elde ettikleri altınla kendi atmosferik ortamlarını düzeltmeye başlamışlardı. Sonuçta Niburu gezegeninde atmosferik ortamdan kaynaklanan sorunun bittiğine dair herhangi bir bilgi olmadığına göre dünyadan halen Niburu’ya altın taşındığı değerlendirilmektedir.
Konu çok derin ve karmaşık olduğundan okuyucularımızı bu konuda ülkemizde en yetkili araştırmalar yapan Gök Türk’ün üç kitabını okumaya salık veririm.
Dünyamız yaklaşık 4,6 milyar yıl yaşındadır. Uzun bir jeolojik evrim sonucunda günümüzdeki yaşamsal alan meydana gelmiştir. Dünyanın canlı küre haline gelmesini sağlayan en önemli etken dünyanın atmosfer özelliğidir. Atmosferin de dünya gibi, oluşumunda bir evrim olduğu değerlendirilmektedir. Yerkürenin sıvı olan toz ve gaz bulutlarından olan ilk oluşum safhasında atmosfer yoktu. Daha sonra ilk bitiklerin sular içinde oluşmasıyla milyonlarca yıl sürecek fotosentezle oksijen meydana geldi. Sonuçta atmosferik gazlar günümüzdeki sabit yapısına kavuştular. Atmosferdeki sabit gazların yüzde 78’i azot ve yüzde 21’de oksijendir. Geriye kalan yüzde 1’lik kısımda değişken miktara sahip olan gazlardır. Bu değişken gazlardan en önemlileri su buharı ve karbon dioksittir. (CO2)
Su buharının döngüsü buharlaşma, terleme, yoğuşma ve yağış şeklinde gerçekleşir. Bu döngü bağıl nem miktarının yıllık ve günlük değişiklilerinin oransal olarak artıp azalması şeklinde gerçekleşir. Bir damla su yılda ortalama 42 defa atmosferle yer arasında gidip gelir. Bu döngünün artıp azalmasının dünyanın iklimleri üzerinde kaygı verici bir etkisi henüz yoktur. Şuanda insanlığı korkudan en önemli gelişme atmosferdeki karbon miktarının artmasın bağlı olarak meydana gelecek küresel ısınmadır.
Karbonun miktarında meydana gelecek artmalar ilerde dünyamızın daha da ısınmasına sebep olacaktır. Dünyanın ısınmasından en fazla etkilenecek olan buzulların erimesiyle deniz seviyelerinde meydana gelecek olası yükselmelerdir. 510 milyon kilometre kare alana sahip dünyamızın üçte ikisi sularla kaplıdır. Suların yüzde 97’si tuzludur. Geri kalan yüzde üçü de tatlı sulardır. Tatlı suların yüzde 68’i buzullar, yüzde 31’i yeraltı suları geri kan yüzde 0,02’si de yüzsuları dediğimiz göller, bataklıklar ve nehirlerdir. Buradan da anlaşıldığı gibi tatlı suların oranı çok azdır. Ancak bu oran bile milyarca insan ve canlı için en temel yaşam kaynağıdır.
Kutuplarda bulunan muazzam yapıdaki buzullar yeryüzündeki tatlı suların yüzde 68’ni oluşturmaktadır. Küresel sıcaklıklarda meydana gelecek sadece birkaç derecelik artış bu yüksek kütleli buzulların erimesine neden olacaktır. Yapılan değerlendirmelere göre atmosferdeki bir-iki derecelik artışlarda buzulların erimesine bağlı olarak deniz seviyeleri birkaç metre yükselebilir. Deniz seviyelerinin bir-iki metre yükselmesi bile dünya için felakettir. Kıyılarda buluna yüzsek verimli tarım alanlarının sularla kaplanması ve sahil yerleşim alanlarının denizler tarafından istila edilmesi milyonlarca insan ya ölecek ya da bulundukları yerlerden tahliye edileceklerdir. Ayrıca, gıda üretiminde önemli düşüler olacağından bu olay bütün dünyada ciddi bir ekonomik krizin yaşanmasına sebep olacaktır. Söylediğimiz öngörülerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini tartışmak bile çok gereksizdir. Çünkü bütün veriler dünyanın son buzul çağdan bu yana en hızlı ısı artışlarının olduğunu göstermektedir. Bu durumda tek soru deniz seviyelerinin ne kadar ve hangi hızda yükselebileceği olmalıdır.
Denizlerde ilk bir metrelik yükselme 2075 yılında olacağı tahmin edilmektedir. Ancak atmosfere katılan karbon miktarında hiç azalma olmaksızın artışlar devam etmektedir. Karbonun artması dünyadan uzaya gitmesi gereken ısının daha da fazla tutulacağı anlamına gelmektedir. Yani 2075 yılında gerçekleşeceği söylenen öngörü çok iyimser bir öngörü olarak kalabilir. Dünyanın şu anki imkânlarıyla ancak 180 santimetre kalınlığında deniz yükselmeleriyle baş etme kapasitesi vardır. Kıyılara set çekilmesi ve suların tahliye edilmesi gibi küçük ölçekli tedbirler bile milyarca dolar bütçe gerektirdiğinden küresel ölçekli deniz seviyesi yükselmelerinden en fazla etkilenecek yerlerin gelişmemiş ülkeler olduğunu şimdiden söyleyebiliriz.
Dünyada geçmiş dönemlerde de deniz seviyeleri yükselmişti. Ancak hiçbir dönemde insan etkisinde kaynaklanan bir yükselme söz konusu olmamıştır. Günümüzde yükselmenin durdurulması neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bugün atmosfere karbon salınmalarının en büyük nedeni olan otomobili dünyanın en geri kalmış ülkelerin hakları da talep etmeye başlamıştır. Ya da Amerikalılar her evde en az iki araç alışkanlılarından asla vazgeçmek niyetinde değiller. Dünya nüfusu hızla artmaktadır. Önceden binlerce yılda gerçekleşen nüfus artışları günümüzde sadece birkaç yılda gerçekleşmektedir. İnsanlar artık ortalama olarak daha uzum ömre sahipler. Eskisi gibi salgın hastalıklarla kitlesel ölümler yoktur. Bu durum nüfusun ikiye katlanma sürelerini düşürmektedir. Gelecekte atmosfere salınan karbon oranları iki katına çıkacaktır. Böylece deniz seviyeleri daha da yükselecektir.
Burada üzerinde pek durulmayan bir konu da deniz sularının sıcaklıklarındaki muhtemel artışlardır. Bu artışlar deniz tabanlarındaki suyun da ısınmasına neden olacağından suyun ısı değişim dengesi bozulacak ve birçok deniz suyu zehirlenecektir. Aslında bizi bekleyen en sinsi tehlike de budur. Atmosfere yayılan denizdeki zehirler birçok insanın ölümüne neden olabilir.
Küresel iklim değişiklerinin gelecekte daha büyük ve çeşitli sorunlar getireceği tartışma götürmez gerçeklerdir. Biz de Niburular gibi atmosferik sorunları çözebilecek miyiz, ya da onlar gibi uzayda kendimize koloniler kurarak halklarımızın yok oluşlarını önleyebilecek miyiz?
Günümüzde bu soruların cevabı çok zor görülüyor. Sümer tabletlerinde belirtilen, birçok kutsal metinde de anlatılan yeni bir Nuh tufanı bizi bekliyor. Acaba ENKİ yine bize yardım edecek mi?

Bir zaman girdabı içinde savrulmak ne demek? Zamanın birbirine geçmiş formları arasında sürekli geçmişle gelecek arasında bir döngünün içerisinde gidip gelmek, anlamsız tesadüflerin anlam kazanmasını sağlayabilir. Bugün yaşanılanların geçmişte oluşturulan bir plana göre şekillenmesi ve geleceğinden bugünden bilinmesi bizleri aslında çıkmazlara sürüklemektedir.
Kadim bilgilerle şekillenen gerçek ve derin bilim, ana akım bilimle gerçekler hayal dünyasına itilerek geçmişin gizemli çalışmaları efsaneler olarak anılmaktadır. Bu nedenle gerçek aydınlanma geçmişte üzeri örtünen ışığın geleceğimizi aydınlatmasına izin vermekle mümkün olabilir.

Bu güne kadar yaptığı sayısız çalışma ile kendini geçmişin aydınlatılmasına adayan Gök Türk, yeni bir eserle okuyucusuna keyifli ve zor bir yol sunmaktadır. Anlatımın akıcığı ve ilginç konulara değinmesi okuru keyifli bir şekilde kitabın için çekerken, gerçeklerle yüzleşmenin getirdiği sorumluluk okuyucu bazen, zor içinden çıkılmaz yollara sürüklemektedir. Aslında her şeyin sarmal bir simülasyonla yönlendirildiği gerçeği insanın bağımız iradeye sahip olma tutkusunu derinden etkileyebilecek bir çıkmaza götürmektedir. 1999 yılında dünyada çok büyük yankı uyandıran ve halen günümüzde de konuşulan THE MATRİX filminde bir sahnede insan kurgusal simülasyona bağımlılığı söyle dile getirilişti: Filimin kahramanı Neo’ya “Kadere inanıyor musun?” Diye bir soru sorulduğunda Neo “Hayır” diyor. Peki, neden inanmadığı sorulduğunda, “İnsanın kendi yaşantısını kontrol edemeyeceği gerçeğinden nefret ediyorum.” diye bir cevaplıyordu Neo. Aslında aklıyla hareket eden herkesin en büyük kaygısı iradesi dışında bir şeylerin kendilerini yönlendirilmeleridir. Girdiğimiz bir sarmalın içerisinde yaptığımız her reddediş başka bir sarmalla yeni bir yönlendirilme alanı olarak karşımıza çıkarıyor. Peki, neden böyle bir açmazın içerisindeyiz diye düşünüp çaresiz kaldığımızda imdadımıza Gök Türk yetişiyor ve bize, bizi bizden daha iyi bilen bir sitem tarafından yönlendirildiğimizi; bu yönlendirilmelerin bizlere çok büyük katkılarının olduğunu anlatıyor.

Gök Türk’ün Türkiye’de birçok bakımdan ilk sayılabilecek bu üçüncü kitabı, benzer şekilde ilk iki romanındaki anlatılar üzerene kurulu bir eserdir. Eğer Gök Türk’ün ikili romanı olan Amon Ra ve Anunnakiler’le teması okuduysanız, son kitabı olan Sümer’in Göksel Ataları Anunnakiler’i okuduktan sonra iki romanını da tekrar okumanızı tavsiye ederim. Çünkü bu kitabı okuduktan sonra, okuyacağınız iki roman sizde daha farklı bir etki yapacaktır.

Gök Türk’ün son kitabı birçok yerleşik kalıbı ya da ana akım bilimi neredeyse yerle bir edecektir. Yazar birçok konuya ezber bozar biçimde çok cesurca değinmiştir. Kitap genelde yeni bir çağa girişten bahsetmektedir. Yeniçağa girerken birçok şeyin değişeceğini insanlığın başka bir evreye geçeceği sıklıkla dile getirilmektedir. Harrrari’nin Homo Deus kitabında belirtmeye çalıştığı Homo Sapiens sınıfının daha üstünde bir insan sınıfının oluşacağını Gök Türk, ayağı yere daha sağlam basan delillerle anlatmaya çalışmıştır. Bu denenle yazar kitabı için “Bilgisinden çok emin olan okur için bu çalışma bir anlam taşımayacaktır.” demektedir. Yani ana akım bilgi ve inançla donatılmış kişiler kendilerini Gök Türk’ün müjdelediği değişim evresinde bulamayacaklardır.

Değişim tartışmasız bir şekilde gereçleşecektir. Kitapta dünyanın nasıl değişime hazırlandığı, özellikle son 500 yıllık dönemde adım adım değişime nasıl gidildiği bazen okuyucu dehşete düşüren ifadelerle, bazen de tartışma götürmez örneklerle anlatılmıştır. Ancak günümüzde değişim çok daha fazla hissedilir olmuş ve insanlık yavaş yavaş değişime alıştırılmaya başlanmıştır. Gerek sezgisel yollardan gerekse doğrudan değişimin ayak seslerini duymaktayız.

Bir kurgu düzeni içinde işleyen hayatımızda, kurguyu değiştirecek gücümüz yok ama kurguyu anlayacak kapasitemiz vardır. Bu kapasiteyi adeta bir mehdi misyonuyla anlatmaya çalışan Göktürk, okurlarını değişime hazırlanmaya bilimsel verilerle davet etmektedir. Var olanı sonlandırmaksızın var olanın varlığını anlamlandırmak üzerine kurulu bu kitap, içinden çıkamadığımız bir kurguda yönümüzü bulmamızı sağlayacaktır. Günlük hayatta karşılaştığımız tuhaflıkların değişimin ayak sesleri olduğunu anlayabiliriz. Düşünen ve sorgulaya bir birey için aslında daha da büyük ipuçları vardır. Gök Türk bu ipuçlarında büyük bir urgana çevirerek düşüncelerimiz önündeki ketleri bir bir aşmamızı sağlıyor.

Dünyanın 450 bin yıl önce dünya dışı gelişmiş bireyler tarafından şekillendirildiği artık tartışma götürmez gerçektir. Bu etkiyi yapanların Niburu (Planet X) gezegenlerinden gelenler olduğunu araştırmacı yazar Görk Türk sayesinde artık hemen hemen herkes bilmektedir. İnsanlığın bugünkü seviyeye gelmesini Niburu gezegeninden gelen Anunnakiler sağlamıştır. Kendi gezegenleri için insanlardan yararlanan Niburular insanları hem genetik olarak, hem de sosyal ve kültürel olarak geliştirmişleridir.

Günümüzden 10500 yıl önce Anunnunakiler Piramit savaşıyla iki klan olarak kümelenmişlerdi. 4000 yıl önce aralarındaki gerilimleri bitirerek bir antlaşmaya varmışlardı. Artık dünya yönetimi klanlar arasında el değiştirecek ve göksel sistemin presesyon evreleri klanların yönetim süreleri ve sıralarını belirleyecekti. 12 takımyıldızı ve 2160 yıllık sürelerle klanlar arasında yönetim paylaşımı yapılmıştı. Enlil’in göksel Boğası’ndan sora sırayı Enki klanından Marduk’un Koç çağı başlamıştı. Hemen ardından Enlil klanından Sin, Balık çağının lideri olmuş ve günümüze kadar Onikiler konseyinin liderliğini yaparak dünyayı yönetmişitr. Ve artık bilim ve teknolojinin haki olacağı Enki’nin Kova çağına girmek üzereyiz. Son 500 yılda meydana gelen bilimsel ve siyasal gelişmeler Kova çağına giriş hazırlıkları olarak değerlendirilmelidir.

Gök Türk’ün kitabı bizi Kova çağına hazırlayan bir uyum kitabıdır. Yazarın kitabında Enki’ye ayrı bir önem atfetmesi beni çok etkilemiştir. Enki’nin bilimsel gelişmelere ve insan haklarına duyduğu ilgi ve saygı beni, bu geçiş dönemiyle Osmanlı’dan modern Türkiye’nin kurulduğu geçiş dönemi arasında bir bağlantı yapmama sebep oldu. Osmanlı devletinin yönetim anlayışı tamamen Sin’in oluşturduğu yönetim anlayışı gibi teokratik ve monarşik bir yapıda olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti ise Ulu Önder Atatürk’ün öncülüğünde ulusal egemenliğe dayalı aklı ve bilimi esas alan seküler bir devlettir. Yani Atatürk’le Enki arasında Gök Türk’ün kitabında bahsedilen konulara dayanarak inanılmaz benzerlikler kurdum. Buradan bir değerlendirme yaparsak, acaba Enki’nin Kova çağına girişin en büyük göstergesi Atatürk mü? diye bir soru sormak istiyorum. Şuna inanıyorum ki gelecek dönemin en sevilen ve sözlerine en çok itibar edilen lideri Atatürk olacaktır. Yani Kova çağı bir bakıma Atatürk’ün çağı olacaktır.

Sonuç olarak okuru çok derinden etkileyecek birçok farklı konuyu usta bir şekilde ana konu etrafında birleştiren yazar ilk kitaplarında olduğu gibi takdiri fazlasıyla hak etmektedir. Emin olun bütün gizemli olaylar üzerindeki esrar perdesi, kitabı okuduktan sonra aralanacaktır ve hiçbir şeyin tesadüfen oluşmadığını anlayacaksınız. Bir solukta okunacak ve hayatımıza yön verecek bu değerli eseri bizlerle buluşturduğu için araştırmacı yazar Gök Türk’e teşekkür derim.

 

Ulusların gelişmişlik durumlarını belirtmede eğitim sadece nicel olarak ifade edilecek bir unsur değildir. Toplumun ne kadarının okum-yazama bildiği, ne kadarının diplomalı olduğu gibi veriler elbette önemlidir. Ancak eğitim verilerinin niteliksel özelliklerine bakmaksızın sadece istatistiki verilere göre değerlendirme yapmak popülizmden başka bir şey değildir.
Eğitim hedeflerini birey merkezli olarak iki gurupta değerlendirmek gerekmektedir. Birci gurupta bireyin kendi yaşantıları yoluyla bireye kazandırılan istendik davranışlar; ikinci gurupta da bireyleri toplumun ihtiyaç duyduğu bilgi ve becerilere kavuşturmaktır. Bu durum eğitimde uygulanabilirliğin ne kadar önemli olduğu gösterir. Teorik bilgiler, pratik becerilerle pekiştirilmelidir. Yoksa sırf yönetmelikler yerine getirilsin diye sadece yazılı raporlarla eğitimi idame ettirmeye çalışmak, eğitime verilecek en büyük zararlardan biridir.
Eğitimin günübirlik siyasi kısır çekişmelerden kurtulup, çağdaş hedefler doğrultusunda uzun soluklu planlama ve uygulamalara göre yapılması gerekir. Çağın şartlarına göre eğitim sistemleri yenilenebilir hatta değiştirilebilir. Oysaki sadece yöneticilerin kendi rüştlerini ispatlaması için eğitim sisteminin kısa aralıklarla değiştirilmesi ilerde çok vahim sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin değiştirilen bir eğitim sisteminin başarı durumunun ölçülmesi için en az yirmi yıla ihtiyaç vardır. Çünkü çocuğun ilkokuldan başlayıp üniversiteye, oradan meslek hayatına atanması ve mesleki deneyimini kazanması en az yirmi yılı alacak bir süredir.
Eğitim bir süreçtir. Bu süreç hayat boyu ilerlemeye dayalı olarak sürekli gelişim eğiliminde olmalıdır. Eğitim bir gelecek tasarımı olduğundan yetişecek nesillere geçmişten dersler alıp gelecekte daha dikkatli olmaları öğretilir. Yenileşme diye geçmiş getirilmeye çalışılmamalıdır. Gerileşmeyi gelişme diye anlatmak irticadan başka bir şey değildir. Çoğu kez başımıza gelmiştir. Otobüse bindiğimizde otobüsün içi kalabalıksa şoför ön kısımlara yığılmaları engellemek için “lütfen geriye doğru ilerleyiniz!” der. Hâlbuki geriye doğru ilerlenmez; geriye doğru gerilenir. Eğitimde gerilemeyi ilerleme olarak algılamak da otobüs şoförünün düştüğü trajikomik durum gibidir.
Yukarda belirmeye çalıştığım unsurlar aslında Büyük Önder Atatürk’ün bizlere kazandırmayı amaçladığı eğitim hedefini yansıtmaktır. Dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkın eğitimine düşkün olmamıştır ve dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkını eğitememiştir.
Atatürk’ün dünyayı hayran bırakan destansı Kurtuluş Savaşı kadar önemli hatta daha zor mücadelesi Türk halkının eğitimi için yaptığı mücadeledir. Binlerce yıldır cahil kalmış bir halkı eğitmeye çalışmak her liderin harcı değildir. Aslında liderlerin en çok işine cahil kalmış halk gelir. Çünkü cahil halk asla sorgulamaz ve kayıtsız itaat içinde hareket eder. Ama eğitimli halk bilinçlidir ve hak ettiği hayat standartlarını ülkenin liderlerinden bekler. Eğitimli halk sorgulayıcıdır ve ülkeyi yönetenlerin keyfi davranışlarına tepki gösterirler. O yüzden liderler halkın eğitimine pek sıcak bakmazlar. Ancak, Atatürk Türk halkın eğitimini kendine bir görev olarak görmüştür. Atatürk’ün eğitimle ilgilenmesindeki gayeyi O’nun şu sözünden anlayabiliyoruz:
“Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sora gelecekler için çalışmaktır.”
Türkiye cumhuriyeti kurulduğunda okuma yazma oranlarının % 7 civarında olduğu, kadınlarda okuma yazmanın %0 1 civarında olduğu düşünülürse Atatürk’ün ne kadar zor bir göreve talip olduğunu anlayabiliriz. Kurtuluş savaşı sonrasında Atatürk’ün “En büyük arzum milli eğitim bakanı olarak çalışmak” sözünü anımsarsak O’nun eğitime olan ilgisini daha iyi kavramış oluruz.
Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün önderliğinde eğitimde baş döndürücü gelişmeler olmuştur. Cumhuriyetin ilk on yılında öğrenci sayısı 64 bini kadın olan 358 binden, 220 bin kadın olmak üzere toplam 656 bine yükselmiştir. Öğretmen sayısı aynı süre içinde 12 binden 19 bine yükselmiştir. Atatürk öğretmenlere her zaman çok büyük değer vermiştir. Öğretmenlere verdiği değeri 1925’te İzmir Erkek Öğretmen okulunda şöyle dile getirmiştir: “Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğitimden yoksun bir millet, henüz millet adını almak yeteneğini kazamamıştır.”
Atatürk sadece öğrencilerin eğitimiyle uğraşmadı. Eğitim seferberliğiyle bütün milleti eğitmek için çok yoğun bir mücadele vermiştir. Bu yüzden kendisine Başöğretmen denilmiştir. Halkın cahilliğini biran önce ortadan kaldırmak için dünyanın öğrenilmesi çok kolay olan Latin kökenli Türk alfabesini getirmiştir. Yöneticilerle halk arasındaki kopukluğu gidermek, dilimizin yabancı dillerin istilasından kurtulmasını sağlamak için dilde sadeleştirme ve özleşmeyi sağlamıştır. Türk halkını bilimsel gelişmeleri daha kolay anlayabilmesi için birçok bilimsel kavramın Türkçesini bizzat kendisi bulmuştur. Türk tarihinin temelini birkaç yüzyıla hapsedenlerin aksine Atatürk tarihimizi antik dönemlere kadar götürmüştür. İlk önce Türk Ocakları daha sonra da Haklevleri yoluyla Türk halkına yaygın eğitim yoluyla çok değerli bilgiler verilmesini sağlamıştır.
Atatürk dönemi her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da inanılmaz başarıların olduğu bir dönemdir. Ancak Atatürk’ün eğitime olan tutkusu o derece fazlaydı ki her şeyden bir eğitim faaliyeti çıkaracak bir alan oluşturabiliyordu. Örneğin Atatürk’le simgeleşen Sümerbank tesislerinde konferans salonları, tiyatro ve müzik salonları gibi işçilerin ve ailelerinin eğitimine yönelik pek çok kuruluş vardı.
Dünyanın en başarılı komutanlarından olan katıldığı hiçbir savaşı kaybetmeyen Atatürk, ordunun eğitilesine de özel bir önem vermiştir. Askere gelenlerden okuma yazma bilenler hem okuma yazma bilmeyen askerleri eğitiyorlar; hem de kırsal kesimlerde halka okuma yazma öğretiyorlardı.
Atatürk’ün eğitime verdiği önemi anlatmakla bitirmek mümkün değildir. Çünkü neredeyse aldığı her nefesi bir şeyler öğrenmek ve halka bir şeyler öğretmek amacıyla harcamıştır. Türk halkının gölünde Başöğretmen olan Atatürk, ebediyen bize öğretileriyle yol gösterecektir.