Yazar

Hakan Tunç

Tarama

CUMHURİYETİMİZ 100 YAŞINDA

Dünyadaki en meşru, en ahlaklı, en kutsal savaşlardan biri olan Türk kurtuluş savaşını kazanarak destansı bir mücadeleye imza atan mazlum milletlerin umudu Türk milletinin karakterine en uygun yönetim biçimi Cumhuriyetimiz bir asırlık şan ve şeref dolu tarihiyle  dimdik ayaktadır. Türklerin en büyük bayramı kutlu olsun.

 Bir millete, yitirmek üzere olduğu özgüveninin ve ulus bilincinin yeniden kazandırılması, bütün imkânsızlıklara rağmen verilen İstiklal Savaşı’nın zaferle sonuçlandırılması, yönetimde egemenliğin kayıtsız şartsız millete verilmesi ve her şeyden önemlisi; modern hukuk kurallarına dayanan çağdaş ve laik bir devletin tüm kurumlarıyla inşa edilmesi gibi başarıların, gerçekleşmesini sağlayan Mustafa Kemal Atatürk’e ne kadar minnet  etsek azdır.

Cumhuriyet yönetimi aradan geçen bir asra rağmen halen dünyanın en modern ve en çağdaş yönetimi olarak varlığını sürdürmektedir. Aradan geçen bunca zamana rağmen Türk milleti Cumhuriyeti kısa sürede benimsemiş ve sahiplenmiştir. Çünkü Cumhuriyeti hala çocuklarımızın saf ve masum gülüşleri gibi içten ve büyük coşkuyla kutluyoruz. Bu durum da Atatürk’ün Türk milletine ne kadar iyi tanıdığını ve sevdiğini ortaya koymaktadır.

 İçinde yaşadığı toplumun yapısını çok iyi bilen Atatürk, bilimsel değerlendirmeler ışığında Türk Ulusu’na en uygun yönetim biçiminin “Cumhuriyet” olduğunu anlamış ve bu yönetim biçimini yeğlemiştir. Cumhuriyet’in ilânı, Türk toplumu için tarihin en büyük dönüşümlerinden biridir. Kapalı ve totaliter rejimlerin güçlendiği bir dönemde, demokratik açılımları olanaklı kılacak Cumhuriyet rejiminin kurulması, Yüce Önder’in engin ileri görüşlülüğünün ve bireyi temel alan çağdaş düşüncesinin siyasal bir yansımasıdır. Egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun olduğu bu yeni yönetim biçimi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık bağı ile bağlı olan herkese birey olma hakkını vermiş ve sorumluluğunu yüklemiş; Türk Ulusu’na özgüvenini kazandırmıştır.
O’nun, ülkemizin kurtuluşu ve çağdaşlaşmasında oynadığı rol, tarihin akışına yön verecek büyüklüktedir. Atatürk Ulusumuza olduğu kadar insanlığa da malolmuştur. Çağdaşlaşma çabaları, tarihin en büyük aydınlanma hareketlerinden birini yaratmıştır.

Ancak unutulmaması ve gözden kaçırılmaması gereken nokta Cumhuriyet rejimi Türk milletine tepen inme bir rejim değildir. Türk milletinin binlerce yıllık bağımsızlık tutkusunun nişanesidir Cumhuriyet.

Cumhuriyetimizin temelinde Mete Han’ın dirayeti, dağı eğip de üzengi olup asılan, çeliği pek tutacak suyumuzu veren, toynaklarında kıvılcımlı nalları atlarımızı süren, sağrılarında çok bilişli ak kızlarımızla, oğlanlarımızla bir oynasan pusatlarımızla, kısraklarımızda bir nakışlı eğelerimizle, kopuzlarımızdaki iç çekişli türkülerimizle yaşayan Oğuz Kağan’ın mücadelesi, Bumin ve İstemi atalarımın birlik öğüdü, Selçuk atamın hediyesi, Ertuğrul babamın emaneti, Domaniç yaylağının asaleti, ÇÜN BiZ VAR iDiK ÇÜN BiZ VARIZ diyen Anadolu beylerinin beyi Osman’ın kararlılığı, Sancağa hilali nakşeden, denize karadan yürüyen, alevi semadan düşüren, çağ açıp çağ kapayan, toy kurup tuğlar diken, fethedip İstanbul’u Türk kılan Fatih’in bilgeliği, hiç uyumayan atlılarla, Karakalpaklarını alınlarına düşüren, arkadaşlarını yol üstünde bir ağacın yamacına, kardeşlerini buz tutmuş siperlerde, çocuklarını öfke yutmuş düşman elinde, analarını iki elleri Allah’a açılmış bırakan, babalarıyla cephede helalleşen, soğuktan ve alevli güneşten gözleri yaşaran Kuvvacılarımızın kanları vardır.

Cumhuriyete gidilen yolda çok büyük mücadeleler veren milletimiz Cumhuriyetin ilanından sonra da dünyada Türk mucizesi olarak anılacak önemli atılımlara imza atmıştır. Kanla irfanla kurulan Cumhuriyet Türkiye’si yüzlerce yıl süren yokluğun, açlığın ve savaşların pençesinde boğuşan Anadolu Türk insanın çabasıyla meydana gelmiştir. Cumhuriyet kurulduğunda Atatürk’ü kurtuluş savaşından daha zor bir dönem bekliyordu. Cumhuriyetin ilan edildiği gün savaştan yeni çıkmış Genç Cumhuriyet’in durumu şöyleydi:

  Doktor sayımız 337, sağlık memuru sayısı 434 ve 150 kadar ilçede doktor yoktu. Pek az şehirde eczane vardı. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyordu. Kırk bin köye karşılık diplomalı ebe sayımız 136’dı. Sadece 60 eczacı vardı ve bunların sadece sekizini Türkler işletiyordu.  Beş bin köyde sığır vebası vardı. Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtma, üç milyon kişi trahomlu idi. Bebek ölüm oranı yüzde 40’ın üstünde. Anne ölüm oranı yüzde 18 ve Ortalama ömür 40 yaştı.

Cumhuriyeti onca yokluğa rağmen sağlam bir temel üzerine kuran Atatürk, Cumhuriyet Türkiye’sinin güçlenmesi için inanılmaz bir çaba ve gayretin içerine girmiş ve emeğinin karşılığını fazlasıyla almıştır.

Dünya’da pek çok uzmanın dönemin şartlarına göre yaşama fırsatı vermediği Atatürk Türkiye’si şu atılımlara kısa sürede ulaşarak inanılmazı başarmıştır:

Şeker, çimento, kereste ve deri ürünlerinde milli ihtiyacın tümü, yünlü dokumanın yüzde 83’ü, pamuklu dokumanın yüzde 43’ü, kağıtın yüzde 32’si, cam eşyanın yüzde 63’ü milli üretimle karşılanmaya başlamıştı. Demir-çelik sanayi kurulmuştu. 46 büyük ölçekli fabrika kurumuştu. Ağır sanayi üretimi %152, toplam sanayi üretimi ise %80 arıtmıştı. Şeker üretimi ise 200 kat artmıştır. Tekstil üretimi ülke ihtiyacının %80’nini karşılar duruma gelmişti.   Madenler ve şirketler millileştirilerek milletin hizmetine sunulmuştu. Kalkınma hızı yüzde yirmilere yaklaştı. Devletin Osmanlı’dan devralınan borçtan başka borcu kalmamıştı. 5 milyon ton civarında olan buğday üretimi 9 milyon tona çıkarılmıştı.

Cumhuriyetin ilanın sonra Türk toplumu sosyal ve siyasal alanda çağdaşlarının çok ilerisinde kazanımlar elde etmiştir. Cumhuriyetle edrak-ı bi idrak olarak anlan Türk milleti Ne mutlu Türküm diyecek özgüveni kazanmıştı.

Cumhuriyeti koruma ve kollama görevini Atatürk gençlere emanet etmiştir. O’nun emanetine sahip çıkmak bizim var olma nedenimizdir. Unutmayın ki, Atatürk ve Cumhuriyetten vereceğiniz her taviz geleceğimizden vereceğimizden vereceğimiz bir tavizdir.

Canlılar dünyasında en yeni ve en kibirli olan insanlar, besin zincirinin temelini oluşturan bitkilere karşı küçümseyici tavırlarından hiç vazgeçmemişlerdir. İnsanların birbirlerini küçümseme cümlelerinden olan “ot gibi yaşamak” ve hayati fonksiyonlarını kaybetmeye yakın olan koma halindeki hastalar için “bitkisel hayat” tabirleri insanların bitkilerin dünyasına nasıl yabancı kaldığını göstermektedir. Hem bütün yaşamlarını bitkilere göre ayalaralar hem de birbirilerini aşağılarken bile bitki adlarını kullanarak hakaret ederler. Eğer insanlar bitkilerin yaşam mücadelesindeki etkisini görebilselerdi bütün övgü sözlerinde bitki betimlemeleri yaparlardı.

Dünyada canlı yaşamında en yeni canlılardan olan insanlar, dünyanın ilk canlıları olan bitkileri sessiz, faydalı ve güzel görünüm veren canlılar olduğunu düşünmüşler ve canlı sınıflamasında hayvanlardan sonra üçüncü sıraya oturturmuşlardır. Oysaki canlılar dünyasının yüzde doksan dokuzunu oluşturan bitkiler, canlıların günlük yaşam fonksiyonlarının yerine getirilmesinde vazgeçilmez bir unsurdur. Canlılar dünyasında bu denli etkili bir unsuru üçüncü sınıf canlı gurubuna sokmak insani kibrin bir ürünüdür.

Bitikleri sadece canlı statüsüne koyup onun bir canlıdan daha öte zeki, düşünebilen, stratejiler geliştirebilen ve iletişim kurabilen canlılar olduğunu, dünyada düşünmeyi sadece kendi egosu içine hapsetmiş olan insanlar çoğunlukla reddetmektedir. Bitkilerin zeki canlılar olduğunu anlatmak için Stefano Mancuso ve Alessandra Viola BİTKİ ZEKÂSI kitabını yazmışlardır. Kitap, bitkilerin zeki canlılar olduğu, kendi aralarında iletişim yapabildikleri, köklerinden en tepesindeki yaprağa kadar bilgi aktarma kabiliyetlerinin olduğu, çevresinde bulunan bitkilerden kendi türleri ile farklı türleri ayırma kabiliyetlerinin bulunduğu, tuzak kurarak avlanma kabiliyetlerinin olduğu, iklim geçişleri sırasında kuraklığa ve aşırı yağmurlara karşı tedbirler alabilen canlılar olduğundan bahsetmektedir. Kitap, insani pek çok yeteneğin daha gelişmiş halinin bitkilerde bulunduğunu anlatılmaktadır.

Akıllı olmayı kendinden başka hiçbir canlıya yakıştırmayan insanların, bitkilerin aklı olmadığını düşünmeleri insanların bu konuda fazla akıl yürütemediğini göstermektedir. Yaşanılan bir soruna çözüm üretmede başarılı olmayı akıl olarak değerlendirirsek bitkilerin bu konuda ne kadar akıllı olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Bitkiler insanlar ve hayvanlar gibi hareket kabiliyeti bulunmayan canlılardır. Hareket kabiliyetlerinin olmamasına rağmen bitkiler bir sorun karşısında, insanlar ve hayvanlardan daha üstün iyi stratejiler geliştirebilmektedirler. Bitkiler insanlar ve hayvanlar gibi yürüyemeseler, koşamasalar da gerek kökleri gerek dalları ve gerekse yapraklarıyla yetişmeleri için en uygun yerlere yönelebilmektedirler. Örneğin kökleri sayesinde su bulacakları yerlere yönlenirken dalları ve yaprakları sayesinde güneş ve ışığı bulacak yerlere yönlenmektedirler. Bitkilerin saklanma ve taklit yeteneklerini en iyi çiftçiler bilirler. Bitkiler hem tarım ürünlerini taklit ederek, hem de tarım ürününün hemen dibinde yetişerek kendilerini çok güzel gizleyebilirler.

İnsanlar ve hayvanlar yaşamsal faaliyetlerini beş duyu organı sayesinde sürdürdüler. Bu duyu organları vücutlarının değişik yerlerine toplanmış vaziyette sürdürdüler. Bitkilerin ise görünürde böyle bir duyu organları yoktur. Ancak bitkilerin yaşamsal faaliyetlerine bakıldığında bizlerden daha gelişmiş 15 duyu organına sahip olduğu görülecektir. Üstelik bitiklerin bu duyu organları insanlar ve hayvanların olduğu gibi farklı yerlere toplanmamıştır. Bir dal ya da kökte bu duyu organlarının hepsi bulunabilmektedir. Bazen bitkiler,  köküne kadar kesilse bile yeniden yeşerip büyümeye başlamaları, ya da bitkilerin kesilen dallarının ekildiğinde büyümesi bitiklerin bu 15 duyu organlarının bitkinin her yerinde bulunduğunun delildir.

Bitikler, akciğeri olmadan nefes alabilirler, ağız ve mideleri olmadan beslenebilirler, iskeleti olmadan dik dururlar, beyinleri olmadan karar verirler, gözleri olmadan ışığın geldiği yönü bulurlar, burunları olmadan zararlı ve faydalı kokuları anlarlar ve bazen tehlike durumuna göre özel koku yayarlar, derisi olmadan hissedebilirler. Bizim beş duyu organımızla yaptıklarımızı yapabilme kabiliyetlerine ilave olarak bitkiler, su ve toprağın kimyasal analizlerini yapabilmektedir. Bitkiler yerçekiminin etkisini hesaplayarak büyüme stratejilerin ona göre şekillendirebilmektedirler. Ses çıkarmadan birbirleriyle bazı kimyasal salgılar yoluyla iletişim kurabilmektedirler. Mevsim geçişlerini anlayabilmekte ve dünyanın yıllık hareketlerine uygun gelişim gösterebilmektedirler. Bitkilerin her bir kök ucu yerçekimi, sıcaklık, nem, elektriksel alan, ışık, basınç, kimyasal değişimler, zehirli madde varlığı, ses titreşimleri, oksijen ve karbondioksit varlığı ya da yokluğu gibi sayısız parametreleri tespit eder. Bütün bunları organize bir biçimde yapmak güçlü zekâ gerektiren bir durumdur. Üstelik bu zekâ seviyesi, bizim çok iyi eğitim almış bireylerden bile daha analitik düşünme kabiliyetine sahiptir. Eğer bitkilerin zekâsı olmasaydı aynı türde bulunan bütün bitkiler farklı şartlarda ve ortamlarda aynı hareket etmek zorunda kalırlardı. Hâlbuki bitkiler çok yakın alanlarda bile farklı davranmaktadırlar. Bu durum bitiklerin kedine has özgün zekâlarıyla ilgilidir.

Bitikler zeki canlılara özgü duygusal tepkiler de gösterebilmektedirler. Sevecen davranışların olduğu ortamlarda daha hızlı gelişme gösterdiğiyle ilgili araştırmalar yapılmıştır.  Nasıl ki insanlar içinde sürekli pozitif düşünen ve davranın insanlar çevresindeki insanlara huzur verirse, bitikler de çevresindeki insanlara huzur vermektedir. Artık duygusal sağlatım araçları içerisinde bitkiler önemli bir konuma gelmiştir.

Bitkilerin hayatta kalma mücadelesi için elde ettiği kazanımlar sayesinde, besin zinciri sistemi mükemmel işleyerek, insanlar ve hayvanların hayatta kalmalarına olanak sağlamaktadır. Bitiklerin elde ettiği kazanımlarla bizler sadece beslenmemiz için gıda elde etmiyoruz. Hasatlıklarımızın tedavisinde ve yaraların iyileştirilmesinde ürettiğimiz ilaçların neredeyse tamamı bitkilerden elde edilmektedir. Ayrıca bitkiler ruhsal hasatlıkların tedavisinde doğal bir sağlatım aracı olarak kullanılmaktadırlar.

Bitiklerin sahip olduğu donamı yeni yeni kavramaya başladık. En zor şartlarda hayatta kalma başarısı gösteren bitkilerin genetik kotlarından geleceğe yönelik bir takım süründürülebilir modeller geliştirilebilir. Bitkiler hiçbir kaynağı israf etmediği gibi doğaya geri kazanım sağlayarak dünyadaki yaşam döngüsünün devamlılığına katkı sağlamaktadır.

Teknolojik gelişmeler ile artan üretim sistemleri insanların tüketim alışkanlıklarını kökünden değiştirmiştir. İhtiyaç fazlası üretim ve gereksiz tüketimin getirdiği atık sorunu dünyanın geleceğini tehdit etmektedir. Bu durumda doğaya hiç zarar vermeden doğal sistemlere katkı sağlayan bitiklerin üretim sistemleri taklit edilmelidir. Bitki zekâsının insani pek çok sorunun giderilmesinde kullanılması için yoğun araştırma çalışmaları yapılmalıdır. Bitikleri sadece dünyadaki ekosistemin sürekliliği için görmek bitki zekâsını küçümsemekten başka bir şey değildir. Bitki zekâsı bizim zekâ derecelendirme ölçeklerinin çok üstünde bir yapıdadır. Bu üstün yapıdan ne kadar yararlanırsak o kadar rahat ederiz.  

Rusya’nın tarihsel politikaları güney hat üzerinden sıcak denizlere açılma çabaları üzerine kurulmuştur. 17. Yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ve 18. yüzyılda gerçek şeklini alan Rusların sıcak denizlere ulaşma hedefi, sonraki dönemlerde Rus dış politikanın ana omurgası haline gelmiştir.

Dünyanın Akdeniz merkezli güç mücadelesi olarak gerçekleşen olaylar, coğrafi keşifler dönemine kadar yoğun bir şekilde kendisini hissettirmişti. Coğrafi keşifler sonrasında kısmı olarak önemini kaybeden Akdeniz merkezli güç mücadeleleri, Süveyş kanalının açılmasından sonra tekrar eski haline dönmüştür.

Rusya 17. Yüzyıldan sonra bu mücadele sahasında aktif bir şekilde bulunmuştur. İngiltere ve Fransa, Rusya’yı Akdeniz’den uzak tutmak için zaman zaman Osmanlı devletine destek olmuşlardır. Osmanlı devleti de büyük güçler arasında yaşanan bu güç mücadelesi sayesine varlığını korumayı başarmıştır. Bu durum Osmanlının yaptığı diplomatik bir başarı olarak değerlendirilemez. Büyük devletlerarasındaki mücadele Osmanlı devletinin yaşamasını zorunlu kılmıştı.

Birinci dünya savaşına kadar İngiltere ve Fransa’nın öncülüğündeki devletler Akdeniz’de Rusya gibi güçlü bir devlet yerine Osmanlı gibi söz dinleyen güçsüz bir devletin varlığını tercih ettiklerinden, Osmanlı devleti varlığını koruyabilmiştir. Ancak Almanya ve İtalya’nın bu mücadeleye katılması, Osmanlı devletini yaşatma düşüncesi yerine bir an önce paylaşma düşüncesini ortaya çıkarmıştır. Birinci dünya öncesinde yapılan gizli antlaşmalarla Osmanlı devletinin paylaşılması kararlaştırılmıştı. Aslında hedef Akdeniz üzerinde söz sahibi olma çabasıydı.

Birinci dünya savaşı Rusya’yı Akdeniz’den uzaklaştırma hedefleri üzerine çıkmışken birinci dünya savaşının bitmesi de Rusya’yı yaşatma çabalarıyla sonuçlanmıştır. Tarihsel paradokslar tarihsel çıkar mücadelelerinden başka bir şey değildir.

Birinci dünya savaşından sonra kutulan Sovyetler Birliği, jeopolitik denklemleri de gözeterek zaman zaman Türkiye’den toprak taleplerinde bulunmuştur.  İkinci dünya savaşı sırasında Sovyet Rusya Türkiye’nin savaşa dâhil olması için Türkiye’ye baskı yapmıştır. İkinci dünya savaşından sonra Türkiye’den Kars Ardahan ve Boğazları isteyen Sovyet Rusya’nın boğazlar üzerindeki taleplerinden vazgeçmediğini görmekteyiz.

1990’lı yılda Sovyetler Birliğinin dağılması, Rusya’nın Akdeniz’e inme hedeflerini geçici olarak ertelemesine neden olmuştur. Ancak 2000’li yıllardan itibaren hızlı bir şekilde toparlanan Rusya, ilk etapta Karadeniz üzerindeki hâkimiyetini geliştirip, tekrar Akdeniz üzerine yayılmacı politikalarına yönelme çabalarına girişmiştir.

Rusya, Karadeniz’e en büyük sınırı olan Türkiye’den daha fazla sınıra sahibi olma amacıyla ilk olarak doğalgaz kozunu kullanarak Gürcistan’ı üzerinde hâkimiyet kurmaya çalıştı.  Ancak batılı güçlerin Gürcistan’daki yeni yönetime aşırı derecede destek verme görüntüsü, Gürcü yönetimine aşırı güvenden kaynaklanan pervasızca hareket etme ortamı sağladı. Sonuç olarak Gürcistan Aphazya’yı işgal ederek Rusya’nın Gürcistan’a müdahale etmesine zemin hazırladı. Rusya’nın ön bahçesi olarak gördüğü Kafkaslarda yer alan Gürcistan’a müdahalesi dünyayı yeni bir soğuk savaşa girdirmiştir.

Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi Kafkasların soğuk savaş sonrası oluşan ABD lehine oluşan üstünlüğünün bittiği anlamına gelmektedir. Bölgedeki güçler dengelenmeye başlamıştır. Rusya Gürcistan’a müdahalesinin getirdiği güvenle Karadeniz’de önemli bir üs olan Kırımı ilhak etmiştir. Rusya’nın Kırıma işgali batının önemli bir müddefiki olan Ukrayna’nın çevrelenmesini sağlamıştır.

Avrasya satranç tahtasında önemli bir yere sahip olan Ukrayna, Rusya’nın Avrasyalı bir imparatorluk hedefin ulaşmasına sağlayacak bir kilittir. Ukrayna olmadan Rusya’nın hâkimiyeti Avrasya ile sınırlı olabilir. Ancak Ukrayna’yı ele geçirmiş bir Rusya Akdeniz’e açılacak önemli bir üs elde edecektir. Bu durum Rusya’yı küresel bir imparatorluğa dönüşecektir. Batı müddefiki olan Ukrayna’nın bağımsızlığını kaybetmesi, batının Avrasya’daki hâkimiyetine ciddi darbe vuracaktır. Bu durum da batıyı Polonya üzerende üslenmeye itecektir. Avrupa sınırlarından Avrasya’ya müdahale etmek zorun kalacak batılı güçler için Ukrayna’nın kaybedilmesi kabul edilemez bir durumdur.

Ukrayna aynı zamanda Rusya’nın dünyaya açılan kapısı durumundadır. Rus doğalgazının dünyaya pazarlaması şu anda Ukrayna üzerinden gerçekleşmektedir. Batılı devletler Ukrayna’nın bu konumunu kullanarak Rusya üzerine baskı kurma çabasına giriştirler. Rusya bu baskılara karşı Ukrayna’yı devre dışı bırakacak doğalgazı Avrupa’ya alternatif bir yoldan götürecek kuzey akım 2 projesini gündeme getirdi. Bu proje önemli oranda tamamlansa da ABD’nin baskısıyla hayata geçirilememektedir. Batının Ukrayna üzerinden Rusya’yı dize getirme çabalarına Rusya Ukrayna’yı işgal girişimiyle yanıt vermiştir.

Aslında Rus çıkarları için Ukrayna sadece bir amaçtır. Tarihsel olarak değerlendirdiğimizde Rusya’nın esas hedefi Akdeniz’e hâkim olmaktır. Akdeniz tarihte hiç olmadığı kadar dünya gündeminde yer almaktadır. Daha önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi Akdeniz’in son zamanlarda öneminin artmasının sebebi keşfedilen ve çıkarılmayı bekleyen olağanüstü miktardaki doğalgaz ve petroldür. ABD jeolojik araştırmalar merkezinin tahminine göre Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve İsrail arasında kalan bölge olan LEVANT HAVZA’SI diye bilinen bölgede 3,45 triyon metreküp doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol rezervinin bulunduğu açıklanmıştır. Bu rapor dünyanın en büyük doğal gaz rezervinin Akdeniz olduğunu göstermektedir. Yine aynı raporda Kıbrıs adası çevresinde 8 milyar varil petrol rezervi bulunmaktadır. Bunun da maddi değeri yaklaşık 400 milyar dolardır.

Rusya, ABD’nin Irak’ı işgali sırasında, işgale diplomatik tepki dışında bir tepki gösterememişti. Ancak, artık Rusya dünya dengelerini değiştirecek güce ulaştığına inanmaktadır. ABD’nin Irak’tan sonra Suriye’ye yayılma politikansa izin vermeyen Rusya, Suriye üzerinde Akdeniz’e açılacak bir koridor elde etmiştir. Ancak Rusya’nın Suriye ile bağlantısını sağlayacak direkt bir sınır komşuluğu yoktur. Suriye ile ilgili bütün bağlantılarını, Türkiye’nin havayolu, demiryolu, denizyolu ve karayolunu kullanarak sürdürmektedir. Bu nedenle Rusya küresel hedefleri için Türkiye’ye bağımlı durumdadır. Türkiye ile en ciddi diplomatik krizleri çıktığı dönemde bile ilişkilerini sürdürmesinin sebebi Suriye üzerinden Akdeniz’deki güç mücadelesinden kopmamak istemesidir.

Rusya’nın Gürcistan, Kırım ve Ukrayna hattı üzerinden Karadeniz’e yayılma çabaları, Karadeniz üzerinde daha fazla söz sahibi olup, 1833 yılı Hünkâr İskelesi antlaşması yoluyla boğazlarda elde ettiği kazanımları tekrar kazanması çabası olarak değerlendirebiliriz. Rusya’nın Türkiye’ye jeopolitik bağımlılığına karşı yaptığı hamle ise Türkiye’yi Rusya’ya; enerji, tarım, askeri ve turizm üzerinden ekonomik olarak bağımlı hale getirmek olmuştur. Bu saydığımız unsurlardan askeri alanı hariç tutarsa Türkiye Rusya’ya bağımlı durumdadır. Ukrayna meselesinin halledilmesinden sonra Türkiye’nin hedefe oturacağı tartışıma götürmez bir gerçektir.

Türkiye batıya alternatif politikalar üretme amacıyla Rusya’nın sıcak denizlere ulaşma hedeflerine ciddi katkı sağlamış durumdadır. Türkiye’nin Ukrayna’ya sattığı silahların, Rusya’nın Ukrayna’da tam hâkimiyeti sağlamasından sonra Rusya tarafından Türkiye’ye baskı yapması için bir mazeret olarak kullanacağını değerlendirebiliriz.

Dünya konjonktürü ikinci dünya savaşı öncesindeki gerilimlere benzer bir manzaraya dönüşmüştür. Yapılan hamleler ikinci dünya savaşı öncesini anımsatmaktadır. Bu durumda Türkiye’nin de yapması gereken 1936’da Montrö ile başlayıp ikinci dünya savaşında tarafsızlık politikasını izleyerek sürüdüğü başarılı dış politikasını tekrar hayata geçirmesi gerekir. Çünkü aynı tas, aynı hamam.

Zaman, insan algısının ötesinde sınırsız ve kesintisiz bir devinimle akarken maziyi korkunç bir iştahla yutarak akıyor. Bir zaman girdabında önümüze sunulan masalımsı oyunlarıyla avunurken, gerçeği perdeleyenler, kahramanları kahırlarıyla ördürüyorlar. Herkes gerçeği konuştuğunu söylüyor ama gerçek, büyük çabaların yalancılar eliyle yutulduğu unutulmuşluğa terk ediliyor. Mehmet Necati Demircan’ın tarihe ışık tutan Elçibey romanı gerçekler üzerindeki yalan perdelerini aralayan bir belgedir. 

Amaç, ideal, ülkü ya da mefkûre denilen ifadenin bazı ağızlarda tiksintiye dönüşen söylemi, Azerbaycan’ın kurucu önderi Ebulfez Elçibey’in hayatında gerçek yerini bularak sahte kahramanlara layık olduğu yeri göstermektedir. Elçibey’in hayatına yakışır anlatımı yazar Demircan usta bir üslupla okuyucuya ulaştırıyor. Romanın anlatım şekliyle Elçibey’in karakteri birbirleriyle örtüşmektedir. Kitabın anlatımı, Elçibey’in hayatı gibi süsten ve gösteriden uzak, sade ve yalın bir anlatımdır. Ancak kitapta verilen tarihi ve jeopolitik bilgiler Elçibey’in ufku gibi oldukça geniştir. İki farklı uçta yer alan bu anlatımları sade ve anlaşılır bir şekilde aktarmak yazarın ustalığını ortaya koymaktadır. 

Elçibey’i okuyan her vatansever, Elçibey’de mutlaka kendi hayatından bir kesit bulacaktır. Çünkü Elçibey, gerçekten bir halk adamıdır. Yaşantısının halktan farklı bir yönü yoktur. Ancak Elçibey, aynı zamanda aydın bir entelektüeldir. Günümüz siyasilerinin halktan olma görüntüsü altında, yaptığı pespayelikleri Elçibey’in hayatında hiçbir zaman bulamazsanız. Halkın adamı olmak demek, ağzı bozuk, görgüsüz, cahil ya da savruk olmak demek değildir. Halkın adamı olmak halkın değerleriyle barışık olmak kadar halka öncü olmak da demektir. Halkın ilerisinde olarak halkı ileriye götürmekle, halkın seviyesini geriye götürmek arasında ciddi bir fark bulunmaktadır. Elçibey halk içinde her zaman ağrılığını ve beyefendiliğini korumuş biridir. Hiçbir zaman halkının karşısında gülünç duruma düşmemiştir. Bilgisi ve görgüsüyle düşmanlarının bile saygısını kazanmayı başarmıştır.

Elçibey her zaman kimsesizlerin kimsesi olurken, kendi kimsesizliğini hiç kimseye sezdirmeden davasının yolunda ilerlemiştir. Cefasını çektiği davasından sefa namına hiçbir şey yaşamamıştır. Dava adamlığı lafının arkasına sığınarak davadan menfaat elde etmeye çalışanlara davaya adanmışlığın ne olduğunu Elçibey’in hayatı göstermiştir. 

Elçibey’in zorlu hayatında her yeni engel bir sonraki gelecek engellere basamak görevini sürdürmüştür. Her aştığı engel bir önceki engeli aratacak kadar zorluklar getiriyordu. Elçibey yaşadığı zorluklara hiç sitem etmeden Azerbaycan’ın bağımsız ve güçlü bir devlet olması yönündeki inancını içinde hep taşıyarak hareket etmiştir.  

Yazar Mehmet Necati Demircan, Elçibey’in hayat hikayesini ele aldığı romanında, dönemin olaylarını bütün gerçekliğiyle gözler önüne sermektedir. Hatta o dönemin tanıklarının bile ilk defa duyacağı pek çok olayı yazarın romanında rahatlıkla görmek mümkün olmaktadır. Yazar hem Elçibey’in yaşadığıdönemi resmetmiş hem de olayların tarihsel temelini romanın akışını bozmadan ustaca yansıtmayı başarmıştır. Okuyucuyu farklı mekân ve zamanlar arasındaki karmaşadan akıcı ve özgün anlatımıyla kurtarıyor böylece üçlü zaman algısının doyumsuz tadını yaşamak mümkün oluyor. Tasvir edilen yerlerin zihinsel berraklığı, yazarın ayrıntıları yakalama gücü sayesinde gerçekleşmektedir. 

Kitapta anlatılan kişiler ve onların mensup olduğu hayat tarzları o ortamlarda yaşayan bir insanın yazabileceği kadar güzel değerlendirmeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Konu bütünlüğü her bölümde korunmuş ve gereksiz ayrılardan özenle kaçılmıştır. Kitabın tamamında günümüz bazı piyasa yazarlarının sırf bir eser yazmak amacıyla yaptığı basitliklere bu eserin hiçbir yerinde rastlanmamıştır. Okuyucuyu hep büyük bir heyecanla sürükleyen bu yapıtın içeriği gerek anlatılan olaylar gerekse de verilen bilgilerle sürekli sürprizlerle karşımıza çıkmaktadır.

Elçibey’in hayatı sürekli acı ve mücadeleyle geçmiştir. Olayların gerçekliği okuyucuyu yoğun bir duygu seline sevketektedir. Öyle ki bazı ideolojik yayımlarda sadece o ideolojiye gönül verenlerin etkileneceği duygular, yazarın romanında ayrım yapmaksızın herkesi aynı duygu selinin içine hapsetmektedir. Çünkü Elçibey demokrasi sevdalısı bir liderdir. Yaşam ilkesini insan haklarının evrensel temelleri üzerine inşa etmişti. Bu nedenle Elçibey’in ve temelde Azerbaycan halkının yaşadığı trajedi insanlığın bir trajedisidir. Çünkü en temel insan hakkı olan yaşam hakkına kast edenler ile bunlar arasında varlık yokluk mücadelesi verenler arasındaki mücadele romanının özünü oluşturmaktadır. 

Hemen hemen her romanda yazar okuyucuyu romana bağlamak için kadın ve erkek ilişkisine bağlı bir aşk hikayesi ortaya atar. Yazar Demircan romanında böyle bir yönteme hiç başvurmamıştır. Çünkü eser tamamen gerçek bir hikaye üzerine kurulu bir romandır. Diğer taraftan Elçibey’in hayatı zaten bir aşk hikâyesidir. Elçibey vatan aşkının vücut bulmuş şeklidir. Vatanına Elçibey kadar aşkla bağlı insanı bulmak kolay değildir. Yazar da bu aşk hikâyesini romanında ustaca işlemiştir.

Bir davada başarılı olmak için sadece haklı olmanın yetmediği, güçlü olmanın da başarının ayrılmaz bir parçası olduğunu Elçibey’inin hayat hikâyesinde ibretle okumaktayız. Güçlü olmak, gücü ele geçirmekten çok, gerçeği güçlü hale getirmekle ilgilidir. Elçibey her zaman haklıydı ama gücü ele geçiremediği için haklılığını yayma imkanı bulamamıştır. İhanetlerin entrikaların masum bir ruha verdiği etkiyi romanda Elçibey’in gücü ele geçirememedeki kaldığı çaresizliğini gözler önüne sermektedir.

Türk birliğinin Türk olmanın ötesinde Türk’ten olmak ve Türk için olmak anlamına geldiğini romanda, Haydar Aliyev ve Nur Sultan Nazarbayev’in ihanetinde daha güzel anlıyoruz. Türkçülüğün vicdani boyutunu iki liderin Azerbaycan halkına ihanetinde anlıyoruz. 

Elçibey, yaşatmak için yaşamıştır. Bir milleti yaşatmak, onun yaşama istediğinden daha fazlaydı. Nitekim nükseden sağlık sorunlarını önemsemeden son nefesine kadar davasının peşinde koşmuştur. Elçibey yaşadığı dönemde refah içinde yaşamak için pek çok fırsat elde etmiştir. Ama hiçbir zaman ulusunun menfaatlerini kendi menfaatlerinin üzerinde görmemiştir. 

Elçibey’in hayatı boyunca en çok dert ettiği konulardan biri Karabağ meselesidir. Karabağ’ın özgürlüğüne kavuşması en büyük arzularından biriydi. Karabağ bölgesinde yaşanan Ermeni zulmü ve zulme Rusya’nın destek vermesi, bizim anlamamakta ısrar ettiğimiz ibretlik bir hadisedir. Gücümüzü kaybettiğimizde başımıza nelerin geleceğini Karabağ olayları bize göstermiştir. O yüzden devletimizin ve milletimizin güçlü olması hayati bir melesledir. 

Elçibey vatan millet uğruna ömrünü feda eden bir kahramandır. Elçibey’in aramızdan ayrılması onu yok etmeyecektir. Yaptıklarıyla hep içimizde yaşayacaktır. Elçibey gerçekten yaşayıp yalandan ölenlerdendir.  Elçibey’in şanına yakışır romanı yazan Mehmet Necati Demircan, onun anılarının ölümsüzleşmesine neden olan değerli bir eser ortaya çıkarmıştır. Yeni nesiller bu eser sayesinde geleceğe daha emin adımlarla ilerleyecektir.

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye’de çağdaşlaşma hareketi amaçlamıştır. Bunu gerçekleştirmek için bilimsel ve planlı bir kalkınma modeliyle harekete geçmiştir. Yaptığı her atılım günübirlik siyasi polemiklere girmeden uzun araştırmalar değerlendirmeler ve planlamalar sonunda ortaya çıkmıştır. Türk toplumu için başlattığı sayısız yenileşme hareketlerinden biri de tarımsal yenileşme hareketleridir. Türkiye gibi coğrafi potansiyeli mükemmel olan bir ülkenin kendi kendine yeterli olamaması oldukça manidardır.

Atatürk’ün bütün dünyaya karşı verdiği amansız kurtuluş mücadelesine ek olarak milletimizin bir daha bağımsızlık mücadelesi vermemesi için başlattığı yenileşme hareketleri de bütün dünyaca hayranlık uyandırmaktadır. Türk toplumunda tarımın ne kadar önemli bir yerde bulunulduğunu çok iyi kavrayan Atatürk, tarıma sistematik yöntem getirerek tarımsal verimliliği en üst seviyeye çıkarmayı amaçlamıştır.

Kalkınmanın tabandan yani köyden başlaması gerektiğini düşünen Atatürk,Türkiye’nin gerçek anlamda çağdaşlaşması için her şeyiyle çağdaş köyler kurulması gerektiğini düşünmüştür. Bu amaçla bizzat üzerinde kafa yorduğu İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ni geliştirmiştir.3 Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nin amacı “çağdaş” ve “çevreci” bir köy yaratmaktır.4

 İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, daire yerleşim planına sahiptir. Daire planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiştir. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir “oklama tahtasını” andırmaktadır. Merkezden çevreye doğru helezonim bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür.

 Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel–han, çocuk bahçesi ve fabrika dâhil toplam 43 yapı bulunmaktadır. Plana göre köyün orta yerine yapılacak anıtın etrafında sosyal tesisler, terzi, bakkal, berber gibi mekânlar yer alacaktır.

  Planın tam merkezinde bir “anıt” vardır. Merkezin hemen sağına “Köy Meydanı” yerleştirilmiştir. Köy Meydanı’nda ise “Köy Parkı” ve “Çocuk Bahçesi” vardır. Köy Parkının ve Çocuk Bahçesinin çevresinde ise oyun yeri, telefon, itfaiye, çeşme, havuz ve tuvalet göze çarpmaktadır. Planın sağında, en dış çemberden dışa doğru açılan alanda çok geniş bir koruluk vardır. Koruluğun sonundaki çayın kenarında kuzeyde değirmenler, güneyde ise “yaş ve kuru yonca ile hayvan pancar tarlası” görülmektedir. Planın sağ üst köşesinde “Hayvan Mezarlığı” , sol üst köşesinde ise “Asi mezarlık” vardır. Planın yine sol üst köşesinde “Kireç ve taş ocaklarına yer verilmiştir.

 Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü’nde yer alan kurumlar, yapılar ve alanlar şunlardır:

Okul ve Tatbikat Bahçesi, Öğretmen Evi, Halk Odası (CHP Kurağı), Köy Konağı,  Konuk Odası, Okuma Odası, Konferans Salonu, Otel Han, Çocuk Bahçesi, Köy Parkı, Telefon Santralı ve Köy Söndürgesi, Radyolu Köy Gazinosu, Ebe ve Sağlık Kurucusu, Tarımbaşı, Hayvan Sağlık Kurucusu, Sosyal Kurumlar, Ziraat ve Et İşleri Müzesi, Gençler Kulübü, Hamam, Etüv Makinesi (Buğu s.) Köy Yunak Yeri, Cami, Revir, Kooperatifler, Köy, Dükkanları, Spor Alanı, Damızlık Tavuk, Tavşan ve Arı İstasyonları, Damızlık Ahır (Aygır ve Boğa), Kanara, Mandıra, Değirmenler, Fabrika, Asri Mezarlık, Hayvan Mezarlığı, Kireç, Taş, Tuğla ve Kiremit Ocakları, Yonca ve Hayvan Pancar Tarlası, Koruluk, Köy Gübreliği, Fenni Ağıl, Pazar Yeri ve Köy Zahire Locası, Aşım Durağı, Panayır Yeri,  Selektör Binası.

Bir yerleşim yeri için A’dan Z’ye her şeyin düşünüldüğü bu proje benzer günümüzde örnek şehirsel yerleşmeler planlanmaktadır. Nasıl Sümerler yaptığı buluşlarla insanlığı şaşırtmaktaysa Atatürk de dehasıyla hala insanlığı şaşırtmaktadır.

3] Atatürk’ün üzerinde çalışarak uygulanmasını istediği bu proje, Afet İnan’ın “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı 1933” ve Cumhuriyetin Ellinci Yılı İçin Köylerimiz” adlı kitaplarında yer almıştır. 

[4] Ayrıntılı bilgi için http://cumhuriyettarihimiz.blogspot.com.tr/2015/08/ataturkun-ideal-cumhuriyet-koyu-projesi.html adresine bakabilirsiniz.



SSCB’nin son dönemlerinde devleti yeniden yapılandırma anlamına gelen perestroyka, fikri son gelişmeler ışığında Kafkaslarda uygulanmak istenmektedir. Küresel güçlerin dünya hâkimiyetinin sağlanmasında köprübaşı olarak gördükleri Kafkaslar etnik gerilimler ve enerji mücadelelerinin körüklediği oldukça girift sahalar konumuna gelmektedir. Kafkaslar soğuk savaş sonrası döneminde yeni bir dağılma eşiğine gelinmiştir. Kafkaslardaki bu kargaşa ortamı hiç şüphesiz ki Türkiye’yi oldukça derinden etkileyecektir.

Dünya hâkimiyetinin çatırdamaya başladığı ABD ile eski gücüne kavuşma isteyen Rusya Kafkaslar üzerinden güç gösterilerine başlamış durumdadırlar. İki güç soğuk savaş dönemini anımsatan çıkışlarını yapmaktan asla çekinmemektedirler. Bu durum bölgedeki tansiyonun giderek artmasına sebep olmaktadır.

Kafkaslarda meydan gelen bu olayların tarihsel dayanaklarına bakmadan bölge ile ilgili gerçekçi değerlendirmeler yapmak mümkün değildir.    “1991 yılı dünya tarihinde hızlı ve beklenmeyen gelişmelerin yaşandığı bir yıl olmuştur. Gorbaçov’un glasnost ve perestroyka politikaları Sovyetlerin dağılma sürecini hızlandırmış, imparatorluğu kurtarma arayışları başlamıştır. Gorbaçov’un hazırladığı Yeni Konfederasyon teklifine karşılık Boris Yeltsin yeni bir Birlik tezini ileri sürmüş ve 8 Aralık 1991 tarihinde Rusya, Ukrayna ve Belarus liderleri bir araya gelerek, SSCB’nin resmen dağıldığını, buna karşılık Bağımsız Devletler Topluluğu’nun kurulduğunu açıklamışlardır. Slav birliği olarak kurulan BDT, daha sonra Türk Cumhuriyetlerinin yanı sıra Moldova, Gürcistan ve Ermenistan’ın da katılımıyla 12 ülkenin yer aldığı bir topluluk haline gelmiştir.[1]

Sovyet egemenliğinin birden bire sona ermesiyle dünyada bir şaşkınlık yaşanmıştır. Bu duruma hazırlıksız yakalanan ülkelerin başında gelen Türkiye bölgeyle ilgili gerçekçi politikalar sürdürmek yerine duygusal ve ideolojik söylemlerle bölgeye intibak etmeye çalışmıştır. Böylece Kafkaslar ve gerideki Türk cumhuriyetleri Rusya, Çin ve ABD’nin nüfuz mücadelesi alanına girmiştir.

Yıllarca demir perde arkasında bekleyen Kafkaslar ve Orta Asya, bünyesinde bulundurdukları olağanüstü zenginliklerle dünya gündeminin ilk sıralarına oturmaya başladılar. “100 yıl önce dünyanın en çok petrol üreten ülkesi Bakü iken, o zamanlar Orta Asya’nın karbonhidrat zenginlikleri bilinmiyordu. Bu nedenle Ortadoğu’da petrol uğruna oynanan oyunlar Orta Asya’da oynanmamıştı. Belki bu nedenlerdi ki, 31 Ağustos 1907’de Rus Dışişleri bakanı Kont Alexander Izvolsky ile İngiliz elçisi Sir Arthur Nicholson Petersburg’ta bölgenin kaderini belirleyen bir antlaşmaya imza koymuşlardı. Bu gizli antlaşmaya göre Rus hükümeti Afganistan’daki İngiliz nüfuzunu kabul etmiş, Londra da Orta Asya’nın Çar’ın arka bahçesi olmasını taahhüt etmişti.[2]   1917’de başlayan Bolşevik ihtilali ve birkaç yıl sonra Sovyet Sosyalizminin yerleşmesiyle o döneme kadar “Türkistan” diye anılan Orta Asya da Sovyetlerin ön bahçesi haline gelmişti.[3]

1990’lardan itibaren Kafkaslarla ilgili yeni mücadele alanları oluşmaya başladı. ABD’nin bölgeye ilgisini çekinmeden dile getirmesi Rusya’yı yeni arayışlara itmişti. Rusya ABD’nin bölgedeki etkinliğine acil müdahale edecek bölgenin enerji akışını kendi isteği doğrultusunda bir güzergâha oturtmak için Çeçenistan’ı işgal etti. Ne var ki bu fiili durum Bakü-Ceyhan Boru Hattı projesini engelleyemedi. Bakü-Ceyhan Boru Hattının tamamlanmasıyla Kafkaslar dünyaya enerji kaynaklarıyla açılma imkânı buldu. Böylece hem küresel şirketler hem de bazı misyoner örgütler Kafkaslara yerleştiler. Kafkaslarda ABD’nin etkinliğini arttıran bir diğer olay da Gürcistan’da Soros destekli hükümet değişikliği olayı idi. Bu duruma uzun süre sessiz kalan Rusya, ilkönce doğalgaz kozunu kullanarak Gürcistan’ı kendi yanına çekmeye çalıştı. Ancak yeni yönetimin batıya aşırı güveni onu geri döşümü olmayan hatalar yapmasına sebep oldu. Gürcistan’ın Aphazya’yı işgal etmesi Rusya’nın çok sert tepki göstermesiyle bölgedeki gerilim en yüksek noktasına ulaştı. 90’lı yıllar boyunca kendi iç meseleleriyle uğraşan Rusya Putin yönetimiyle hızlı bir kalkınma dönemine girmiş ve küresel aktörler arasına girdiğini kanıtlamıştı. Doğal olarak ön bahçesi olarak saydığı Kafkaslara kayıtsız kalması beklenemezdi. Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi dünyanın yeni bir soğuk savaşa girdiğinin açık göstergesiydi.

Türkiye nasıl SSCB’nin dağılmasına hazırlıksız yakalandıysa Rusya’nın da bölgede tekrardan bir aktör olarak yer almasına da hazırlıksız yakalandı. Rusya’nın Gürcistan’a saldırmasıyla telaşa kapılan Türkiye panik atak tepkiler vermekten başka bir şey yapamamıştır. Hazırladığı çözüm paketleri hiçbir yerde ciddiye alınmamıştır. Bu durum Türkiye’nin bölgeyle olan hem tarihsel bağlarına hem coğrafi yakınlığına oldukça tezat bir durum arz etmektedir. Üstelik ABD gemilerinin Karadeniz’e girmeleri Montrö antlaşmasının meşruiyetini tartışmalı hale getirmiştir.

Montrö Boğazlar sözleşmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik zaferidir. Montrö ile 1841 yılından beri boğazlarda Türk hâkimiyetini kısıtlayan nedenler ortadan kaldırılmıştır. Günümüzde Montrö kazanımlarını boşa çıkaracak boş ve gereksiz çabalara tanık olmaktayız. Montrö’nün tartışmaya açılması sadece Türkiye’nin egemenlik haklarını tartışmaya açmayacaktır. Karadeniz’e kıyıdaş olan bütün devletlerin egemenlik hakları da tartışmaya açıldığı gibi dünya barışı da ciddi tehlikeye girecektir. Kafkaslarda güç mücadelelerinin yön değiştirmesi Montrö’nün geçerliliğini yitirmesine bağlıdır.  

Kafkaslar artık soğuk savaş sonrası oluşan ABD lehine durumda değildir. Bölgedeki güçler dengelenmeye başlamıştır. Rusya yaptığı sert çıkışla hiç de hafife alınmayacak bir güç olduğunu göstermiştir. Türkiye, Kafkaslarda meydana gelecek değişimden en fazla etkilenecek durumdadır. Türkiye jeopolitik konumuna ilaveten uyguladığı dengeli politikalar nedeniyle yıllarca yakın bölgesinde istikrarın teminatı olmuştu. ABD lehine yapılacak her hamle bölgeyi ateş çemberine döndürecektir.             


[1] Fatih TURHAN, Türkiye – Türk Cumhuriyetleri Ekonomik ve Ticari İlişkileri, s.104

[2] Lutz Kıeveman; Yeni Büyük Oyun: Orta Asya Kan ve Petrol, Çev. Hür Güldü, Everst Yayınları, İstanbul 2004, s. 297.

[3] Celalettin Yavuz, Avrasya Jeopolitiğinde Merkez kayması: Türklerin Enerji Kaynakları İçin Büyük Oyunlar, 2023 Dergisi, 15 Ekim 2006, Sayı: 66, s. 15

Güneşin en berrak renklerinin Kızılırmak büklümüne eğildiği ışıltısı, kuzeyden Bucak hizası boyunca bir başka aydınlatır Üzerlik köyünü.  Köye adını veren Üzerlik otu, sabah aydınlığının tütsüsü olur; köyü kem gözlerden korumak istercesine. Köyü çevreleyen verimli topraklar, köylünün alın teriyle sulandıkça bir başka canlanır hasat zamanı. Güneşin aydınlık yüzü değdiği zaman tarlada çalışan köylüsüne, adeta ödül verir gibi bronz madalyasını takıyor ten renklerine.

Binlerce yıllık geleneğin Anadolu coğrafi bütünlüğü milli kültürümüzün renkleriyle öyle bütünleşmiş ki Üzerlik Köyünde, coğrafya ve milletin et ile tırnak gibi kaynaştığının ispatlarcasına bir görünüm oluşmuş. Konar-göçebe kültürün zengin dil öbekleri köylünün hafızasına öyle kazınmış ki yüzlerce yıldan beri hep varlığını koruyarak nesilden nesile aynen aktarılabilmiştir.

İnsanı temel alan köklü kültürel kimliğimiz içerisinde minik bir damla olan Üzerlik köyünün kültürel hazinesinde insana verilen değeri çok rahat bulmak mümkün olmuştur. Bazen bir ağıtla ortaya çıkan yoğun sevgi seli bezenmiş duygu yükü hüzünlendirirken insanları, bazen de bir mani ile güzel söz öbekleri tatmin olmuş ruhsal birikimleri yansıtır köyde. Bundan dolayı milli kültürümüzün en güzel örneklerinden olan sözlü edebiyatımıza ait olan bin bir güzellikleri köyün yoğun duygu seli yüklü insanlarında kolayca bulmak mümkündür. İnsanların sessiz çığlıklarında gizli olan bu dizeler, hem köyün geçirdiği sosyolojik evrimi, hem insani ilişkilerin mahiyetini hem de köylünün üstün zekâ yapısını göstermesi bakımından geleceğe ışık tutacak değerler niteliğindedir. Bunlarla ilgili sayısız örnekten birkaçını kısaca şöyle sıralayabiliriz:

Köyde Yusuf ve Hatem adında iki kardeşin seferberlikte şehit olması üzerine anası Zeynep yaktığı ağıtta şöyle haykırıyor:

Sabah oldu tan yelleri ışıdı

El uzattı kekilini gaşıdı

Gara Yusufum a Hatemim ölünce

Bilemedin mi yalan dünya boşudu

12 Eylülden sonra okuma-yazma seferberliği başlatılır. Köyün okulunda kurs gören yaşlı kadınlar okumada zorluk çekince Ayşe adındaki kadın şöyle mırıldanır:

Kadir gelir usul usul               Cetveli çaldın da

Yazımızda arar kusur             Öğündün mü Kadir Hocaya

Biz imzamızı atıyoruz Meryem anama mı darıldın

Sizin talebeler nasıl                Aklı varmıyor heceye

Aslan Hayran köyde yaşanan olayları gurbetteki arkadaşına şöyle aktarır:

Nüfusumuz yaklaştı iki bine              Daha tutulmadı dana çobanı

Bu dönem iyi çalıştı kabine               Anap’a kaydı Doğruyol tabanı

Sağlık evi yaptık Pur’un dibine         Belediyeye verdik Koç Şabanı

Şükür köylü onu da gördü inan         Yolcu otobüsü sürdü inan

Binlerce yıllık devasa kültürel birikimimiz içerisinde küçük bir damla olan Üzerlik köyünün anacak küçük bir bölümünü bu satırlara yansıtmak mümkün olabildi. Hâlbuki köyün birbirinden güzel o kadar özelliği var ki bunları anlatmak burada mümkün değil. Ülkemizde bulunan 35 bin civarındaki köyün de Üzerlik köyü gibi aynı yapıda faklı detayda binlerce özelliği bulunmaktadır. Geleceğe ancak köklü birikimlerimizi iyi değerlendirerek sağlam adımlarla ulaşabiliriz. Bu nedenle milli kültürümüzde çok büyük yeri ve önemi olan köylerimiz ve köylülerimizi asla unutmamalıyız…    

Aydınlanma, çağının ana fikri, akıl aracılığıyla doğru bilgilere ulaşılabileceği ve bu doğru bilgi ile de toplumsal yaşamın düzenlenebileceğidir. Diğer yandan bilim alanındaki önemli gelişmeler de aydınlanma çağına öncülük eder ve bu çağda ayrıca çok yoğun yeni bilimsel gelişmeler kaydedilir.

Aydınlanma hareketleri toplumların dönüşümünde önemli bir unsurdur. Genel itibariyle toplumsal kalkınmanın sağlandığı bu aşamanın oluşması oldukça güç şartlarda gerçekleşmektedir. Asıl önemli olan toplumsal gelişmenin anahtarı durumundaki aydınlanma hareketlerinin toplumsal ihtiyaç haline getirilmesidir. Bu toplumsal güdünün sağlanması ortak toplumsal ihtiyaç etrafında birleşmekle mümkün olur.

Bir toplumu oluşturan bireyler toplumun refahını ve mutluluğunu kendi refah ve mutluluğundan daha üstün saydıkları takdirde toplumsal kalkınma gerçekleşebilir. Yani bir kitle hareketi bireyselcilikten toplumcuğa doğru yönelirse başarı kazanır. Aydınlanma ise başlı başına toplumsal kalkınma dinamiklerinin önünün açılmasıdır. Toplumu çağdaş bir seviyeye sokarak toplumsal kalkınmayı gerçekleştirmek aydınlanmacı hareketin amacıdır.

Aydınlamacı hareketlerin gelişmesinde toplumsal birlik ve beraberliğin çok büyük katkıları olmuştur. Bu bakımdan milliyetçilik hareketlerinin yaygınlaştığı toplumlarda aydınlanma hareketleri daha hızlı bir şekilde gerçekleşmektedir.

Milliyetçilik hareketleri toplumsal bir bütünlük sağlar. Toplumların ortak yapılarının güçlenmesi ve zenginleşmesi milliyetçilik hareketlerinin yaygınlaşmasına bağlıdır. Yaşadığı toplumun refahının söz konusu olduğu durumlarda bireyler ortak duygu etrafında birleşmeyi milliyetçilik hareketleriyle gerçekleştirirler.

Aydınlanma hareketleri, hiç kuşkusuz, toplumsal refahı getirecektir. Bu nedenle milliyetçilik hareketlerinin başladığı yerlerde aydınlanma hareketleri de başlar. Fransız ihtilalı ile yayılışa geçen milliyetçilik hareketleri Avrupa’da aydınlanma anlamında çok hızlı dönüşümlerin yaşanmasına neden olmuştur. Aynı şekilde Japonya’da milliyetçi hareketler yaygınlaşmasaydı, Japonya’nın II. Dünya Savaşından sonra yeniden kalkınması mümkün olmayacaktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye’yi inanılmaz bir modernleşme sürecine sokmasında da, hiç kuşkusuz, milliyetçi bir heyecanın büyük etkisi olmuştur.

Türkiye’nin kuruluş felsefesinde bulunan Türk milletçiliği düşüncesi, Türkiye’nin çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkma idealinin bir aracıdır. Bu nedenle Türk milliyetçilik hareketini gerici, şoven ya da ırkçı olarak tanımlamak tamamen deli saçmasıdır.

Nasıl bir milliyetçilik?

Dünya örneklerinde de belirttiğimiz gibi milliyetçilik hareketleri toplumsal aydınlanmada önemli bir rol üstlenmektedir. O halde toplumsal kalkınmada etkisinin çok önemli olduğu bu milletçilik düşüncesinin doğru tahlil edilmesi ve uygulanması çok önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda, Atatürk’ün belirlediği Türk Milliyetçiliği düşüncesinin çok iyi algılanması gerekmektedir. Atatürk’ün “Dünyanın bize hürmet göstermesini bekliyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milletimize bu hürmeti hissen, fikren ve fiilen bütün ef’al ve harekâtımızla gösterelim. Bilelim ki milli benliği bulunmayan milletler, başka milletlerin şikârıdır.”sözünün Türk milliyetçiliği düşüncesinin temelini oluşturacağı kanaatindeyiz.

Milliyetçilik anlayışının oluşabilmesi için milleti oluşturan unsurların iyi tahlil edilmesi gerekmektedir. Bir ülkenin asli unsurunu o ülkede yaşayan ve adına millet ya da ulus dediğimiz topluluk temsil eder. Millet; vatan, dil, kültür ve ülkü birliğiyle birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal topluluktur. Bu açıdan bakıldığında milleti oluşturan unsurları şu şekilde ifade etmek mümkündür:

Maddi unsurlar: Soy birliği, vatan birliği ve ekonomi birliğidir.

Manevi unsurlar: Dil birliği, din birliği ve dilek birliğidir.

Milleti oluşturan unsurlar, toplusal birliği ve beraberliği; milliyetçilik anlayışı da bu biriliğin ve beraberliğin daha da pekişmesini sağlamaktadır. Bu açıdan balkıdığında, aydınlamacı hareketlerin toplum nezlinde daha etkin bir şekilde yaygınlaşabilmesi için mutlaka milliyetçi bir harekete ihtiyaç duymaktadır. Topluma yön veren aydın sınıfının milliyetçi bir düşünceye sahip olması, aydınlanmacı hareketin toplumun eğilimleri doğrultusunda şekillenmesine neden olur. Bu konuya ışık tutması bakımından Atatürk’ün şu sözünü iyi anlaşılmalıdır. “Aydınlarımız, milletimi en mutlu yapayım der. Başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapayım der. Ama düşünmeliyiz ki, böyle bir teori hiçbir devirde muvaffak olmuş değildir. Bir millet için saadet olan bir şey, başka bir millet için felâket olabilir. Aynı sebep ve şartlar birini mutlu ettiği hâlde diğerini bedbaht edebilir. Onun için millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, keşiflerinden, gelişmelerinden istifade edelim, ama unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz.

Hiçbir aydınlanmacı hareket, milliyetçi bir yapı olmadan başarılı olamayacağı gibi; hiçbir milliyetçi hareketin de aydınlanmacı bir amaç gütmeden yaşabilmesi mümkün değildir. Aydınlanma, toplumun çağa uygun bir yapıya büründürülmesidir. Bu nedenle milliyetçi anlayışılar çağın gereklerini özümsemiş olmalı ve kendini çağa uygun bir şekilde yapılandırmalıdır. Salt söz öbekleri ve sloganlara bağlı bir milliyetçilik anlayışı yerine toplumun ihtiyaç duyduğu kalkınma hedeflerini yerine getirecek bir güven ortamı yaracak eylem safhasına geçmiş milliyetçilik anlayışı, ancak aydınlanmacı anlayışla sağlanabilir.

Toplumumuzun bekası için mutlaka Türk milliyetçiliğinin yaşatılması gerekmektedir. Toplumsal doku ancak Türk milliyetçiğiyle korunabilir. Toplumsal birliği oluşturmada kullanılan bu anlayışla Türk milletinin muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma ülküsü yerine getirilebilir.

Dünyaca ünlü Türk yazar Cengiz Aytmatov’un vefat etmesinin üzerinden on yıldan fazla zaman geçmesine rağmen eserleri hala en çok ilgi görenler arasına yer almaktadır. Bu durum Aytmatov’u zamanının çök ötesinde bir yazar haline getirmektedir. Eserleri Türk dünyasındaki siyasi, sosyal ve kültürel olaylar temelinde şekillense de etkileri bütün dünyayı içine alacak çaptadır.

Hemen hemen her eserinde Türklerin Sovyet zulmüne maruz kalan etkilerini, dönemin baskıcı ortamının da etkisiyle değişik bir şekilde dillendirmiş olmasıdır. Bu dillendirmede en çok etkili olan sözcüğü “Mankurtlaşmak” sözcüğüdür. Baskı ve zulmün insanı benliğinden koparıp tamamen bilinci yitirerek köle haline girmesi şeklinde anlatılan mankurtlaştırmak tabiri bütün dünyaca Cengiz Aytmatov’un sayesinde bilinmeye başlamıştır.

Cengiz Aytmatov’un en önemli eseri Gün Olur Asra Bedel romanıdır. Roman aslında hem ismi hem de içeriği bakımından kozmik bir romandır. Bir günde bir asra sığan olayları çok ustaca ele almasıyla romanında dünya içinde paralel evren modellerinin oluşturmuştur.

Kitabın esas kozmolojik yönünü kitapta geçen Orman Göğsü gezegeninden olan insanlarla dünyalı astronotlar arasındaki diyaloglardır. Buna göre Amerika ve Rusya “Demiburg” olarak adlandırılan bir projeyi ortaklaşa gerçekleştirmişleridir. Burada “Tramplen” diye anılan yörüngede “Parite” diye bir uzay istasyonu kurulmuştur. Bu istasyon için Parite 1-2 ile Parite 2-1 olarak kodlanan iki görevli astronot veya kozmonot gönderilmiştir. Bu iki uzay adamının tanımlanmış görevi istasyon üzerinden maden kaynaklarını araştırmaktır. Proje normal seyrinde ilerlerken Parite 1-2 ve Parite 2-1’deki iki kozmonotla irtibat kesilir. Kayıp kozmonotlarla tekrar irtibat kurmak için iki astronot daha gönderilir.

 Sonradan uzaya gönderilen iki kozmonot ilginç bir gerçekle yüz yüze gelirler. Kayıp iki kozmonot “Orman Göğsü” diye bir gezegen keşfetmişlerdir. Bu gezegen şaşırtıcı bir güzelliktedir buradaki yaşam formları dünyaya çok benzemektedirler. Tıpkı sevgili Göktürk’ün “Son Çağrı” kitabında tasvir ettiği Niburu gezegeni gibi gezendir Orman Göğsü gezegeni. Orman Göğsü gezegeninde yaşayanlar da tıpkı Niburu gezegeninde yaşayanlar gibi oldukça gelişmiş bir uygarlığa sahiptir.

Orman Göğsü gezegeninde yaşayanlar aynı Niburular gibi dünya’ya yaşayan insanlardan daha uzun ömürlü daha gelişmiş fiziksel özelliklere sahiptir. Göktürk’ün kitaplarında belirtilen Niburular,   kendi gezegenleri için insanlardan yararlananmışlar, bunun karşılığı olarak insanları hem genetik olarak, hem de sosyal ve kültürel olarak geliştirmişleridir. Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanı da benzer bir kurgu üzerine şekillenmektedir. Burada anlatılan Orman Göğsü gezegeninde yaşayanlar insanlara teknolojik yardım yapmayı ve yaşam standartlarını yükselmeyi teklif ederler.  Göktürk’ün kitaplarında belirttiği Niburu’dan gelen Anunnakiler, insanlara gen müdahalesi yaparak onları daha zeki canlılar haline getirmişleridir. Dünya’da gerçekleşen hemen hemen her buluşun altına Anunnakilerin katkısı bulunmaktadır. Yine Göktürk’ün kitaplarında dünyada bazı seçilmişlerin Annunakilerin yanında onlarla beraber insanlığın iyiliği ve huzuru için çalışmaya başladıkları sıkça anlatılmaktadır. Aytmatov’un kitabında da benzer hikâye bulunmaktadır. Orman Göğsü’ne giden kozmonotlar orada yaşamaya karar verirler ve Dünya’da yaşayanlara aralarındaki ihtilafları sonlandırmalarını, günlük siyasi çekişmelerin çok anlamsız şeyler olduğunu anlatırlar. Göktürk’ün kitaplarında Niburu gezegeninden gelen ENKİ’nin soğuk savaşın bitmesinde ve nükleer silahların azaltılması antlaşmasında etkili olduğu anlatılmaktadır.

Cengiz Aymatov’un Gün Olur Asra Bedel romanı ilk defa 1980 yılında yayımlanmıştır. Romanın yayımlanmasından yedi yıl sonra Sovyetler Birliği devlet başkanı Mikhail Sergeyevich Gorbachev ve ABD devlet başkanı Ronald Reagan arasında menzili 500 ile 5 bin 500 kilometre arasında olan ve karadan havaya atılabilen orta menzilli tüm nükleer ve konvansiyonel balistik füzelerin yasaklanmasını hedefleyen bir antlaşma imzalanmıştır. Gorbachev’un o yıllarda yaptığı bir demeçte, eğer dünya üzerindeki mevcut tehdidi görebilseydiniz aranızdaki bütün sorunları çözüme kazandırırdınız mealinde bir açıklama yapmıştır. Bu açıklama Aytmatov’un kitabındaki açıklamaya benzerlik göstermektedir.

Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanında tam telaffuz etmese de büyük oranda Niburu gezegenini anlatmıştır. Romanın yazıldığı dönemde ne kadar yüksek bir öngörüye sahip olduğunu yaşanan siyasi ve teknolojik gelişmeler defalarca kanıtlamaktadır. Türk dünyasının gururu, dünyaca ünlü yazar Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanını Enki’nin Kova çağının başlangıcının müjdecisi olarak değerlendirmek gerekmektedir. Roman içeriği aslında önümüzdeki yıllarlarda gündemi en çok işgal eden konuları kapsamaktadır. Gün Olur Asra Bedel romanı asırlarca gündemde kalacaktır.

Hayatımızı daha bağımsız hale getireceği düşünülen teknolojik gelişmeler bizleri teknolojik sistemlere daha da bağımlı hale getirmektedir. Günümüzde hemen hemen her birey, her yeri kaplayan esrarengiz teknolojik örümcek ağlarına yakalanmış durumdadır. Bu ağlar hareketlerimizi ya kontrol ediyor ya da sınırlıyor. Özgürlüğün ve özgünlüğün yaşam alanı olan mahremiyet alanlarımız, insan faaliyetlerini kolaylaştırmak adına ortadan kaldırılmaktadır. Bu sistemden kurtulmak adına yaptığımız en ufak kıpırdanışımız bile bizi sistemin dışına iterek hayattan ve çevreden yalıtımlı izole bir hayat yaşamaya mahkûm ediyor.

Sistemin ağaları insan yapımı yazılımlarla yapılırken, bu yazılımlar insan hayatına yön veren en etkili unsurlar haline geliyor. İnsan mı teknolojiye yön veriyor, yoksa teknoloji mi insan hayatına yön veriyor? Sarmalı bile teknolojinin hayatımıza kattığı anlam karmaşalarından biridir.  

Hayatımızı kolaylaştıran ve hayatımıza dokunan yapay zekâ teknolojileri, bize bir şeyi kolay elde edebilecek olanakları verirken bizim de kolayca denetlenmemizin önünü açacaktır. Örneğin en sıradan paylaşımları takipçisi olduğumuz kitlelerle paylaşırken kendi verilerimizi de büyük algoritmalara teslim ettiğimizin pek farkına varmıyoruz. Afrika ve Amerika’ya gelen beyaz ırkın, yerlilerin liderlerini çok basit renkli boncuklarla kandırıp ellerindeki toprakları alması gibi, basit veri paylaşımları bize ait olan her unsurun elimizden çıkmasına neden olacak bir veri kaybına dönüşebilir.

İnsan faaliyetleri, insanların olaylara karşı vücut tarafından salgılanan algoritmalara göre belirlenir. Tıpkı DNA dizilimi şiflerinin çözümü gibi veri algoritmalarının çözülmesiyle, insanın iç dünyasına ait hiçbir gizem kalmayacaktır. Duygularını en başarılı şekilde gizleyen soğukkanlı insanların bile bütün duyguları vücut algoritmalarının çözümü ile gizemini kaybedecektir. Bu durum, bizi bizden daha iyi bilen dijital sistemler ile gerçekleşecektir.

Bizi bizden daha iyi bilen dijital sistemler hayatımızda önemli kolaylıkların oluşmasını sağlayacaktır. Vücut algoritmalarının bir data merkezinde toplanması ve bu dataların erişime açılmasıyla hemen hemen bütün hastalıklarda ön teşhis dönemi başlayacaktır. Yani bir çocuğun 40’lı yaşlardan sonra ortaya çıkacak kronik hastalıkları daha çocuğun ergenlik çağına bile girmeden teşhis edilip erken tedavi süreci başlatılarak belki de birçok kronik hastalık ortadan kaldırılacaktır. Bu durum bizim algoritmalarımızı daha kolay paylaşmamıza sebep olacaktır. Ancak erişime açılan algoritmaları elinde bulunduran sistem veya onun arkasındaki güç bizi istediği gibi yönlendirmeye başlayacaktır.

Biyoteknoloji ve bilgi teknolojileri sayesinde insani emek yoğun üretim getiren sistemler hayatımızdan büyük bir oranda çıkarılacaktır. Buna bağlı olarak milyarlarca insan işsiz kalacaktır. İşçi sınıfının ortadan kalkmasıyla işçi dayanışması ve işçi hakları da önemini kaybedecektir. Verilen emirleri sorgusuz sualsiz yerine getirecek robotik teknolojiler sayesinde acımasız patronlar yaygınlaşacaktır. Büyük veri algoritmalarını büyük oranda ele geçirecek bir avuç elitist sayesine dijital diktatörlükleri ortaya çıkaracaktır.

Sistem üreten insan sistemin kölesi haline gelmektedir. Sistem piyasa mantığına göre hareket etmektedir. Tüketim ve Pazar ekonomisi sistemin başlıca yaşama biçimidir. Piyasayı elinde tutan yatırımcılar ve onlara yeni yatırım alanı oluşturma görevindeki mühendislerin hayatı anlama gayesindeki filozoflar gibi bir dertleri yoktur. İnsanlığı kurtaracak veya insanlığın iyiliğine hizmet edecek bir buluşu geliştirme gibi bir dertleri de yoktur. Sadece mevcut kazançlarına geliştirme derdinle olan azınlık bir şekçin gurubun eline olan dijital teknolojiler yüzünden hem dünyamız hem de insanlık tehlike altındadır.  

İnsanlık tarihi dünyayı anlama ve dünya kaynaklarını kontrol etme çabası üzerine kuruludur. Ancak insanın iç dünyasını anlamak ve onu kontrol etme yönünde ciddi bir çaba yoktu. Biyoteknoloji ve bilişim teknolojisi sayesinde iç dünyamızı anlama ve kontrol elde yönünde ciddi faaliyet alanı ortaya çıkacaktır. Vücut verilerimizi kayıt altına alan sistemler sayesinde insanın iç dünyasını denetim altına almak mümkün olabilmektir. Kolumuzdaki saatler, bileklikler, gözümüze taktığımız lensler ya da iç çamaşırlarımız bütün kan değerlerimizden tansiyon değerlerine, kolesterol değerlerinden böbrek değerlerine kadar bütün vücut fonksiyonlarını kayıt altına alabilecektir. Böylece hem hastalıkların erken teşhisi mümkün olurken hem de vücut algoritmalarının şifresi çözüldüğünden insanlar istenilen davranış kalıplarına büründürülebilecektir. Bu durum gelişmemiş ülkelerin insanları akıllı telefonları ile zengin insanların en gelişmiş şehir hastanelerinde aldığından çok daha iyi bir sağlık hizmetine ulaşabilmelerine olanak sağlayacaktır. Anacak otoriter rejimlerin eline geçen algoritmaların toplandığı data merkezleri sayesinde diktatörler sadece ne hissettiğinizi bilmekle kalmayacak; size ne isterse onu hissettirebileceklerdir. Böylece diktatörler, ne kadar baskıcı olursa olsunlar vatandaşlara kendilerini sevmelerini sağlayabileceklerdir.

Bilimsel gelişmeler günümüze kadar çok zahmetli bir bilgi toplama sonucunda yapılmaktaydı. Bilimsel üretkenliğin şartların zorlamasına bağlı olarak yavaş gerçekleştiği durumlarda bile bilim insanlarının büyük bir saygınlığı vardı. Artık bilgiye ulaşma konusunda zahmetli bilgi toplama işlemini zahmetsiz bir şekilde Google’den temin ediyoruz. Yani bilgiyi aramıyoruz; Google’lı arıyoruz. Bilimsel güvenirlik, kanıtlanabilirlik gibi kavramların yerini Google aramalarında en üstte çıkan sonuçlarlar alıyor. Böyle devam ederse geriletilmiş insanlara dönüşebiliriz.

Biyoteknoloji alanındaki gelişmelere ekonomik bakımdan iyi durumda olan insanlar daha kolay ulaşacaklardır. Bu sayede bir çocuğa daha anne karnındayken müdahale edilerek çocuğun daha sağlıklı, daha gelişmiş ve fiziksel yönden daha güzel bir yapıda olması sağlanabilir. Yani ekonomik sınıfsal farlılıklar yeni tarz biyolojik sınıfsal farlıklara dönüşebilir. Günümüze kadar zenginlik, tüketime dayalı bir statü farklılığı iken gelecekte fiziksel üstünlük şeklinde bir statü farlılığına dönüşebilir. Böylece insanlık ekonomik ve siyasi kastlara ilave olarak biyolojik kastlara da ayrılabilir.

İnsanların yaşadığı çevre koşulları insanların beş duyu organını çalıştırmasını zorunlu kılmaktadır. Teknolojik gelişmeler bazı fiziksel aktiviteleri ortadan kaldırdığından dolayı bazı duyu organlarımız işlevlerini kaybedebilirler. Dijital teknolojiler bizi koklama ve dokunma duyularından uzaklaştırmaktadır. Bir manzarayı görebiliyoruz ama ona ne dokunabiliyor de onu koklayabiliyoruz. Bunlar yerine akıllı telefonlarımıza ve bilgisayarlarımızın içinde boğulup gidiyoruz. Kullanılmayan uzuvların ilerde insanda ne gibi fizyolojik dönüşümler getireceği belirsizdir. Ancak suratları akıllı telefonlara yapışmış zombi görünümlü insanlarla karşılaşmak pek olası görülüyor

Teknolojik gelişmeler ve yapay zekâ teknolojileri sayesinde insanlık neredeyse bütün dünyanın içine sığdığı bir kutuya hapsolmak durumuyla karşı karşıyadır. Daha çok kişi tanıyoruz, daha çok şey biliyoruz. Ama en yakınımızdakilerle bile sohbet etme yeteneğini kaybediyoruz. Aşırı gıda tüketimi bedenimizi obezite yapıp yaşam kalitemizi önemli oranda düşürmektedir. Aşırı teknoloji kullanımının da yaşam kalitemizi düşüreceğe benziyor.

@sechaber2060