Avrasyacılık, 1917 Rus Sosyalist devriminden sonraki göçmenlerin ideolojik ve toplumsal politik hareketidir. Bu hareket, Rus kültürünün, dünya kültürleri arasında Batı ve Doğu kültürleri özelliklerinin eşsiz bir karışımı olduğunu, bu yüzden aynı zamanda, hem Batıya hem de Doğuya ait olmakla beraber, gerçekte, ne Batı, ne de Doğu kültürü olduğunu iddia etmektedir.
Bu hareketin temsilcileri, Rus ve dünya kültürü ve tarihinin en derin, metafizik problemlerine büyük ilgi göstermelerine rağmen, soyut düşünürler değildiler. Sadece felsefi (kültürel ve tarihsel) değil, somut insani bilimlere de meyilliydiler. Avrasyacılığın kurucuları olan filolog ve dilbilimci prens N.S.Trubetskoy (1890 — 1938), R.O.Yakobson ile P.N.Savitskiy (1895 — 1965), coğrafyacı ve ekonomist; P.P.Suvuçinskiy (1892-1985), müzik ve edebiyat eleştirmeni; G.V. Florovskiy (1893 — 1979), kültür tarihçisi, ilahiyatçı ve patroloji uzmanı; G.V.Vernadskiy (1877-1973), tarihçi ve jeopolitikçi; N.N.Alekseyev, hukukçu ve politoloji uzmanı, toplum tarihçisi; V.N.İlyin, D.Sviatopolk-Mirskiy’di. Adı geçen kişiler “klasik” Avrasyacılığın (1921-1929) kurucu temsilcilerindendir. Her biri, kendi kültürel-tarihsel bilgi ve tecrübelerine dayanarak, analiz ve genellemeler yaparak, Rusya ve dünya tarih ve kültüründeki Batı ve Doğu diyalektiğiyle ilgili tarih ve kültür felsefesi meselelerini ele almaktaydılar.
Avrasyacılık fikrini savunanlar ilk başlarda klasik Avrasyacılık olarak nitelendirilen dönemde bölgesel konjonktürel konularla ilgilenmişler ve buna uygun değerlendirmeler yapmıştır. Dünya şartlarının değişimine bağlı olarak klasik Avrasyacılar alan geliştirerek Yeni Avrasyacılık fikrini ortaya çıkarmışlardır. Yeni Avrasyacılık düşüncesinin ortaya çıkmasında Lev N. Gumilöv’in önemli katkısı olmuştur. Gumilöv, “Avrasyacıların ana tarihsel ve metodolojik fikirleriyle mutabıktı. Fakat onların içinde kendisi için en önemli soruya cevabı bulamıyordu: Etnoslar (milletler) arasında olumlu veya olumsuz komplimenterliğin sebebi nedir? (komplimenterlik, Gumilöv ile icat edilen terim; bir milletin düğer millete ve kültürüne karşı doğal olarak gösterdiği sempati veya antipatidir). Onun fikrine göre etnoslar, doğal teşekkül oldukları için uzaydan gelen “enerjik itkilerine” maruz kalıyorlar. Bu itkiler “pasyonarlık efektinin”, yani yüksek etkinliğin, aşırı gerilmenin sebebi oluyor. Bu durumlarda etnosların “jenetik mütasyonları” oluyor ve sonucunda özel mizaçlı ve üstün istidatlı insanlar, “pasyonariler” doğuyorlar. Onlar da yeni etnosların, kültürlerin ve devletlerin kurucuları oluyorlar.” Şeklinde ifade etmekteydi.
Konumuzun temelini oluşturan yeni Arayıcılığın ideolojisinin gelişim aşamaları ve yan akımlarını şu başlıklarda sıralayabiliriz:![]()
1. Aşama (1985-90) “Sağcı Yeni Avrasyacılık” milliyetçi-muhafazakârlık hareketi.
2. Aşama (1991-1993) Yeni Avrasyacılık yurtsever muhalefetine yaklaşması
3. Aşama (1994-1998) Yeni Avrasyacılığın gelişmesi
4. Aşama (1998-2001) Yeni Avrasyacılık merkezi siyasi pozisyonuna gelmesi, yan politik kültür ve parti akımlarından ayrılma süreci bitmesi ve bağımsız bir akıma dönüşmesi
5. Aşama (2001-2002) “Radikal Merkez” pozisyonlarında “Avrasya” Rusya Toplumsal Siyasal Hareketinin kurulması.
6. Aşama (2002) “Avrasya” siyasal partisinin kurulması
7. Aşama (2016) Türkiye-Rusya yakınlaşması
Son 10 yılda yaptığı büyük atılımlarla dünya güçler dengesini değiştiren Rusya süper güç olma yolunda emin adımlarla ilerlemesi ABD’yi kaygılandırmıştır. 2004 yılından itibaren ABD Rusya’yı çevrelemeye başlamıştır. Ukrayna ve Gürcistan’da gerçekleşen kadife devrimler Rusya’ya yönelik ciddi tehditlerdi. Rusya adeta Karadeniz’in kuzeyine hapsedilmiş durumdaydı. Rusya 1990’lar sonrası yeniden yapılanma restorasyon dönemini Putin ile oldukça hızlı ve başarılı bir şekilde gerçekleştirdi. Kaynaklarını oldukça akıllı yatırımlarda kullanarak ülke ekonomisini hızlı bir onarım devresine soktu. Başta bilişim teknolojileri olmak üzere silah ve otomobil sanayiinde önemli atılımlara imza attı. Çin’in engellenemez yükselişi beraberinde Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin önemli atılımlara imza atması sonucu Şangay işbirliği örgütünün AB ve ABD’ye alternatif olmasına sebep oldu.
AB ve ABD’nin geleceklerinin ciddi sorgulandığı günümüzde Rusya’nın süper güç olma yolundaki çabalarına tanık olmaktayız. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren kendi bölgesinde önemli bir güç konumundaydı. Ancak AB ile ortaklık anlaşması çerçevesinde sürdürdüğü yarım asra dayalı mücadele Türkiye’yi bölgesel güç konumundan çıkararak bölgenin edilgen bir ülkesi haline getirmiştir. Hele hele ABD ile Sovyetler Birliği arasında gerçekleşen soğuk savaş döneminde Türkiye, ABD’nin ileri karakolu olarak görev almıştır. Böylece Türkiye bölgesel gelişmelerle ilgilenmek yerine ABD’nin rakiplerinden gelecek saldırılarla nasıl başa çıkacağını hesaplamakla vakit kaybetmiştir. ABD konusunda SSCB’nin açık meydan okumalarına ABD’den rahatlatıcı bir destek gelmemesi Türkiye’yi uluslararası alanda daha içe kapanık bir politika izlemeye sevk etmiştir. NATO üyesi olan Türkiye’nin en haklı olduğu davalardan birisi olan Kıbrıs meselende bırakın AB ve ABD’den yardım almayı, olanların saldırgan tutumlarından güç bela kendini koruyabilmiştir.
AB ve ABD sürekli Türkiye’nin aleyhine yönelik politikalar gütmüştür. Türkiye’nin iç meselelerin olan ve Türkiye’ye büyük bedeller ödeten PKK terörünün gizli ya da açıktan destekçisi durumundaki ABD ve AB Türkiye’yi hayal kırıklığına uğratmıştır. Ermeni meselesi AB ve ABD tarafından sürekli Türkiye’ye karşı bir sopa olarak kullanılmıştır. Türkiye’de rejim değişikliği hedefleyen dinci gurupların irticai faaliyetlerinin arkasında AB ve ABD’nin önemli desteklerinin olduğu yeni yeni anlaşılmaktadır.
Türkiye’de gerçekleşen 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi bardağı taşıran son damla olmuştur. Rusya sürekli batı blokunun bölgesel istikrarsızlığa sebep olduğunu savunmakta ve kendi topraklarının güvenliğinin batı bloku tarafında çevrelendiğini bunun da kendisi için ciddi bir tehdit olduğunu iddia etmekteydi. Türkiye de artık batı blokunun Türkiye’yi tehdit ettiğini anlamış durumdadır. Bu nedenle Rusya ile Türkiye ortak tehdide karşı birlikte hareket etme yolunda ciddi adımlar atmaktadırlar. İlk etapta bölgesel ekonomik işbirliği çerçevesinde başlatılan ikili ilişkilerin siyasi, sosyal ve askeri alanda da sürdürülmesi beklenmektedir.
Özellikle Rus siyaset bilimci Aleksandr Dugin tarafından geliştirilen yeni Avrasyacılık fikri, hayat bulmaya başlamıştır. Yeni Avrasyacılık ’da gelinen bu dönemi yedinci aşama olarak nitelendirmekteyiz. Nasıl Kurtuluş savaşı sırasında batı blokuna karşı mücadele eden Rusya ve Türkiye, çok büyük kazanımlar elde ettiyse günümüzde de batı blokuna karşı yolları kesişen bu iki bölgesel güç, işbirliği sayesinde önemli kazanımlar elde edecektir.
Yedinci Avrasyacılık dönemi Türkiye açısından ayrı bir öneme sahiptir. Yıllardır batı himayesinde sürdürülen politikalar Türkiye’yi bölgesinde yalnızlaştırmıştır. Neredeyse Türkiye’nin hiç dost komşusunun kalmadığı bu dönem, Türkiye sınırlarının kuruluşundan beri en çok tehdit edildiği dönemdir. Bu tehditlerin temelinde bölgesel ihtilaflardan daha çok bölge dışı batılı blokun etkisini görmek mümkündür. Türkiye ve Rusya’nın içinde yer aldığı bölgenin istikrara kavuşmasının tek bir yolu kalmıştır: o da Avrasyacılık fikrinin bölgede hayata geçmesidir. İki ülkenin menfaatine gerçekleşecek bu yapı bölge dışı batılı güçleri şimdiden rahatsız etmeye başlamıştır.
1- Bolu Yedi Göller
Batı Karadeniz Bölgesi’nde Bolu’nun 42 km. kuzeyinde Zonguldak’ın güneyinde yer alan Milli Parka Ankara–İstanbul karayolunun 152. km’sindeki Yeniçağa ve 190. km’sindeki Bolu’dan kuzeye ayrılan yollarla ulaşılır. Kışın Bolu–Yedigöller güzergâhı (karla) kapalı olduğundan ulaşım, Yeniçağa–Mengen–Yazıcık veya Devrek- Yazıcık üzerinden yapılır.
1642 hektar büyüklüğündeki Yedigöller Havzası, 1965 yılında milli park olarak korumaya alınmıştır. Havza kayan kütlelerin vadilerin önlerini kapatması sonucu oluşan, yüzeysel ve yeraltı akışlarıyla birbirine bağlı, kuzeyden güneye 1500 m. mesafede sıralanmış 7 gölden oluşmuştur. Milli park içindeki “Köyyeri” mevkiinde yeni Bizans dönemine ait bulunan kalıntılardan, eski dönemlerde bölgenin bir yerleşim yeri olduğu anlaşılmaktadır.
2- İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı:
3155 hektarlık Milli park alanı, İğneada beldesi sınırları içerisinde yer almaktadır. İğneada, Marmara Bölgesi, Kırklareli İli Demirköy İlçesine bağlı, Bulgaristan ile sınırı olan bir sahil kasabasıdır. Demirköy’e 25 km uzaklıktadır. Yıldız (Istranca) Dağlarından Karadeniz sahillerine doğru akan derelerin taşıdığı alüvyonların birikmesi ve mevsimsel olarak sular altında kalması sonucunda milli parktaki longoz ormanları oluşmuştur.
3- Trabzon Sera Gölü
Sera Gölü, Trabzon’un Akçaabat ilçesi sınırları içerisinde bulunan bir heyelan set gölüdür. 21 Şubat 1950 salı günü sabahı saat 8 – 8.30 arasında şiddetli bir gürültüyle başlayan heyelan, yörede oldukça şiddetli bir şekilde duyulan yerel bir depreme yol açtı. sera vadisinin sol yamacından kayarak büyük kütleler halinde vadi tabanına yığılan enkaz, yaklaşık 650 m. uzunluğunda ve 350 m. genişliğinde ve 65 m. yüksekliğinde bir set oluşturdu. Bu setin ardından biriken sular 24 saat içinde 3 metreye yükseldi ve her gün 100 – 200 metre kadar genişleyerek araziyi kapladı. Heyelandan 18 gün sonra en yüksek kesimine kadar ulaşan sera deresi suları bu kesimde seti yaran bir gideğen ile akışını sürdürmeye başladı.
4- Artvin Karagöl Milli Parkı,
Türkiye’deki 42 Milli Park alanından birisidir ve Artvin’in Şavşat ilçesi sınırları içerisinde yer almakta olup iki ayrı sahadan oluşur: Bunlar Karagöl ve Sahara Yaylası’dır.
Karagöl, Şavşat ilçe merkezinin 45 km. kuzeyinde yer almaktadır. Sahara yaylası ise ilçe merkezine 17 km. uzaklıktadır. Karagöl ve çevresinde genel olarak paleojen ve neojen arazileri yer alır. Kayaçlar genellikle sedimenter kökenlidir. Karagöl ve çevresi yer yer vadilerle yarılmıştır. Bu yarılmalar yörede heyelan ve kütle hareketlerinin aktif olmasına neden olmaktadır. Karagöl, rotasyonel olarak kayan kütlenin gerisindeki çanakta biriken suların meydana getirdiği bir heyelan gölüdür. Göl çevresi ladin ve çamların meydana getirdiği yoğun ormanlarla kaplıdır. Ormanlarla çevrili olan Karagöl, ender manzara güzelliklerine sahiptir. Ayrıca gölün kuzeydoğusundaki Bagat mevkii ve çevresinde çim kayağı pisti niteliğine sahip alanlar vardır.
5- Kayseri Kapuzbaşı Şelalesi
Kayseri’nin Yahyalı ilçesine yaklaşık 80 km Adana Aladağ ve Kozan ilçelerine yaklaşık 40 km uzaklıkta bulunan Hacer ormanları 18 bin hektar alanı kapsamakta ve Aladağlar Milli Parkı sınırları içerisinde yer almaktadır. Kapuzbaşı Şelalesi’nin en önemli özelliği; kaynağından çıktığı şekilde aşağıya dökülmesidir.
Orta Toroslar üzerinde bulunan Demirkazık dağının güney ve doğuya uzanan kolları üzerinde yer alan bu ormanlar, Zamantı ırmağı istikametine uzanan 600–2000 m rakımlarında sürekli kar mıntıkası halindedir.
6- Düzköy (Haçka Obası) Yaylası.
Yaylaya, Trabzon’a 40 km. mesafedeki Düzköy ilçesinden güneye, 12 km’lik toprak yolla ulaşılır. 1784 m. yükseklikteki yaylada, altyapı hizmetleri tamamlanmış durumdadır. Temmuz ayının üçüncü Cuma günü Kadırga, 14 Ağustos’ta ise Karaabdal şenliklerinin yapıldığı yaylada, Haçkalı Baba Türbesi ilgi çekmektedir. Mevcut pansiyonlardada konaklanabilir. Her türlü yeme içme imkanı bulunmaktadır.
7- Erzincan Girlevik Şelalesi
Şelalesinin suyu Kalecik Köyü’ndeki kayalıklardan dokuz ayrı yerden kaynar ve bir dere yatağı vasıtası ile şelaleye kadar ulaşır. Şelalenin yüksekliği 30-40 m. olup, yöreye özgün taştan oluşan üç kademe halindedir.
Yaz aylarında çok sayıda turisti ağırlayan Girlevik Şelalesi, kışın da ayrı güzelliklere bürünüyor. İlçede yaşanan çetin kış şartlarında donarak şelale çevresinde oluşan buz sarkıtları izlemeye değer görüntüler oluşturmakta.
8- Tunceli Munzur Vadisi
Munzur Vadisi, Tunceli-Ovacık arasında, 42.000 Hektarlık bir alan 1971 yılında Milli Park olarak ilan edilmiştir. Türkiye’nin en büyük milli parklarından biri olan “Munzur Vadisi Milli Parkı”, Tunceli kent merkezine 8 Km. uzaklıkta başlayıp, vadi boyunca Munzur Dağlarına kadar uzanmaktadır. Kuzeyde 3300 metreye kadar yükselen Munzur Dağları, Mercan ve Munzur Suyu vadileri tarafından parçalanmıştır.Bu bölgenin milli park olarak ilan edilmesinde etken olan veriler, başta akarsu kaynakları ve gözeler olmak üzere zengin doğal veriler, endemik bitki türleri ve yöreye özgü hayvan türleri ile zenginleşen bitki örtüsü ve yaban hayvan varlığıdır. . Milli parkın kuzeyinde, Munzur Dağlarının üzerinde 2000-3000 metrelik zirvelerde yer alan krater gölleri, Ovacık düzlüğünde kaynayan gözeler ve kanyonlar ile vadi boyunca dökülen şelaleler parkın doğal değerlerini zenginleştirmektedir.
Munzur Vadisi Tunceli ilinde bulunan vadidir. Tunceli’nin Ovacık ilçesi Munzur Gözelerinden doğan Munzur Çayının, sarp vadileri aşarak aktığı çığırları kapsamaktadır. Yaklaşık olarak 1518 çeşit bitkiye evsahipliği yapmaktadır ve bunlardan 43 tanesi sadece bu bölgede bulunan endemik bitkilerdir.
9- Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı
Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, Çanakkale ili sınırları içerisinde, Gelibolu yarımadasının güney ucunda, Eceabat ilçesinin hemen hemen tamamını kapsayan ve Çanakkale Boğazı’nın Avrupa yakasında 33.000 hektarlık bir alanı içeren büyük bir parktır. 1973’te kurulmuş olup, Birleşmiş Milletler Milli Parklar ve Koruma Alanları listesinde yer almaktadır.
10- Sivas Sızır Şelalesi
Gerçek bir doğal güzellik olan Sızır Şelalesi, Sivas’ın Gemerek ilçesindedir. Şelalenin etrafı yeşilliklerle kaplı ve gerçekten kendine hayran bırakan bir manzarası var. Gürül gürül akan suyun sesi insanı dinlendiriyor. Su o kadar temiz ki rahatlıkla içebilirsiniz.
Sızır Şelalesinin bulunduğu bölge çok sayıda su kaynağı olan bir yer. Şelaleyi besleyen sular da şelaleye 500 m mesafeden çıkmaktadır. Sivas’a yaklaşık 133 km, Kayseri’ye ise 100 km ve Yozgat’a 142 km uzaklıktadır.
Ozonosfer ya da Ozon Tabakası, Stratosferin üst kısmında bulunan tabakadır. Ozon Tabakası Güneş’ten gelen morötesi ışınlardan olan UV-B ve UV-C gibi zararlı ışınları tutar. Ozon Tabakasının bu işlevi hayati açıdan çok önemlidir. Çünkü UV-B ve UV-C ışınları ölümcüldür.
Ozon (O3) üç adet oksijen atomundan oluşan şeffaf bir gazdır. Ozon tabakası ozon gazından oluşan ve atmosferin yukarı seviyelerinde başka bir deyişle yer yüzeyinden 50–85 km yüksekte bulunan bir tabakadır. Bu tabakanın temel rolü Ultraviyole (UV) ışınları olarak adlandırılan Güneş’in zararlı ışınlarına karşı bizleri korumasıdır. Ozon tabakası yeryüzüne doğru gelen bu zararlı ışınlara karşı bir filtre gibi davranır.
Dünya hayatı için yaşamsal öneme sahip olan ozon tabaksında incelme diye nitelendirilen bir delinme meydana gelmiştir. Böyle bir incelmeye birtakım faktörler neden olmaktadır. Atmosferde bulunan ozon tabakası çeşitli etkiler sonucu incelmektedir bu incelme delinme olarak adlandırılıyor. Ozon tabakasındaki incelmenin sebebi kloroflorokarbonlar (CFC)’dır. Bu ozon tabakası gittikçe inceliyor anlamındadır. Bunun sebebi bizlerin havaya saldığı kimyasallardır. Bu kimyasallar günlük yaşamımızda kullanırlar ve ozon tabakasına zarar verirler.
Çeşitli amaçlar için üretilen kloroflorokarbonlar (CFC) ozon tabakasını inceltmekte, bunun sonucunda çevre ve insan sağlığı olumsuz etkilenmektedir. Kloroflorokarbonlar (CFCs), tüm ozon tüketen maddeler içerisinde en fazla kullanılandır. İlk olarak 1920’lerde sülfürdioksidi soğutucu bir gaz gibi kullanmak için geliştirildi. Zehirleyici olmamaları, yanıcı olmamaları, kararlı doğası, ısıyı emme etkinlikleri onları 20. yüzyılda özellikle soğutucu alanında bir numaralı seçenek yaptı. Bu yıllarla başlayarak atmosferdeki kloroflorokarbon miktarı artmaktadır. Ozon tabakasına verdiği zararlardan dolayı 1987 yılında genetiği Montreal’de imzalanan bir protokol ile üretiminde sınırlandırma getirilmiştir. Bu kapsamda 1996 Ocak ayında yalnız astım ilaçları için gerekli küçük miktar kloroflorokarbon gazı dışında üretimi durdurulmuştur. Üretilmesi durdurulan kloroflorokarbon gazları yerine atmosferik ömrü daha az olan hidrofloroklorokarbon gazlarının kullanımı yaygınlaştırılmıştır. Hidrofloroklorokarbon gazlarının ömürleri kloroflorokarbon gazlarına göre daha kısa olduğu için ozon tabakasına verdiği zarar daha azdır.
Kullanım alanları; soğutucular, araba klimaları, köpük ürünleri, yalıtım maddeleri, mikroçipleri ve diğer elektronik aletleri temizlemek için çözücü, arınık gaz karışımlarında bir bileşim maddesi, sprey kutularında ileri doğru itici gibi pek çok değişik ürün yelpazesini içermektedir.
Her yıl yaklaşık 800.000 metrik ton kloroflorokarbon (CFC) atmosfere salıverilmektedir. Bunların atmosferde bozulmadan kalış ömürleri 100 yıldır ve yapılan anlaşmalar sonucu tüm dünyada kullanımdan kaldırılma tarihi ise 1996 olarak belirlenmiştir.
Ozon deliğinin ana sonucu yeryüzüne daha fazla UV ışınının (özellikle çok tehlikeli olan UV-B) ulaşmasıdır. UV ışınları güneş yanıklarına, deri kanserine sebep olabilir, gözlere zarar verebilir (katarakt) ve insanlarda bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olabilir. Bilindiği gibi bağışıklık sistemi hastalıklara karşı koymamızı sağlayan bir sistemdir. Bu sistem zayıfladığı zaman hastalıklarla savaşma yeteneğimiz de zayıflamış olacaktır.
UV ışınları sadece sağlığımızı etkilemekle kalmaz çevre üzerine de olumsuz etki yapabilir. Tarımsal üretimi azaltabilir, ayrıca deniz besin zincirini bozarak balık nüfusunu etkiler.
Antarktika üzerindeki ozon deliğinin kapladığı alan, ABD’nin yüzölçümünden daha büyüktür ve buranın tekrar doldurulması için on milyonlarca ton ozon gerekir. Bu miktarda ozonun nakliyesinin maliyeti bile astronomik olur.
Ozon tabasında tahminlerin aksine delinme durmaya hatta gerilemeye başladı. Bilim insanları Ozon tabakasında Antarktika üzerinde yaşanan incelmenin azalmaya başladığına dair ilk net kanıtlara ulaştıklarını açıkladı. Eylül 2015’te yapılan ölçümlerde, ozon tabakasındaki deliğin 2000’dekine kıyasla 4 milyon kilometrekare ufaldığı gözlemlendi. Bu yaklaşık olarak Hindistan’ın yüzölçümüne denk geliyor. Delikteki daralmanın en azından yarısının, ozona zararlı kimyasalların kullanımının aşamalı olarak azaltılması sayesinde gerçekleştiği düşünülüyor.
Deliğin özellikle Antarktika kıtası üzerinde oluşmasının nedeni ise aşırı soğuk hava ve bölgeye düşen güneş ışınlarının yoğunluğudur. BBC Türkçe’nin haberine göre; İngiliz bilim insanları Antarktika’nın yaklaşık 10 kilometre üzerindeki ozon tabakasının belirgin şekilde inceldiğini ilk olarak 1980’lerin ortalarında gözlemlemişlerdi. 1986’da ABD’li bilim insanı Susan Solomon, kloroflorokarbon (CFC) gazlarının ozon tabakasına zarar verdiğini kanıtlamıştı. Bu gazlar saç spreylerinden buzdolaplarına ve klimalara kadar birçok alanda kullanılıyor. 1987’de imzalanan Montreal protokolüyle CFC gazlarının kullanımına yönelik katı önlemler getirilmişti. 2000’lerden itibaren bu gazların üretimi ciddi şekilde düştü. CFC gazlarının atmosferdeki ömrünün 50-100 yıl olduğu tahmin ediliyor. Hali hazırda stratosferde (atmosferin 2. katmanı) bulunan CFC’lerin zaman içinde tamamen yok olmasıyla, ozon tabakasındaki deliğin daha da küçüleceği tahmin ediliyor.
Araştırmayı yürüten ekip, 2015’in Ekim ayında “ozon tabakasındaki deliğin rekor seviyeye ulaştığına” dair bulguların ise o dönemdeki volkanik faaliyetlerden kaynaklandığını belirtti. Şili’deki Calbuco Yanardağı geçen yıl Nisan ayında 43 yıl aradan sonra yeniden faaliyete geçmişti. Canlıların, güneşin ultraviyole ışınlarının zararından korunmasını sağlayan ozon tabakasının incelmesi deri kanseri ve katarakt vakalarının artmasına neden olduğu gibi, hayvanlar ve bitkiler için de tehlike oluşturuyor.
1- Mount Weather, Virginia, ABD
Mount Weather, Virginia, ABD Mount Weather bir felaket veya önlem alınması gereken acil durumlar esnasında devreye giren bir acil durum kompleksidir. Soğuk savaş dönemindeyken 1958 yılında Sovyet Rusya’nın Sputnik adlı uydusunu uzaya fırlatmasının ardından savunma amaçlı kurulmuştur.
Sadece üst düzey devlet görevlilerinin kullanabildiği bu kompleks, hem yer altında hem de yer üstünde bulundurduğu alanlarıyla yüksek güvenlik sağlamaktadır. Washington’dan bir kaç dakikalık uçuşla erişilebilecek bu alana 11 Eylül saldırılarından sonra Dick Cheney buraya uçmuştur. Bölgede maksimum düzeyde koruma vardır ve dışarıdan kimse yakınlarına bile yaklaşamaz.
2- Woomera Yasak Bölgesi, Avustralya
Woomera Yasak Bölgesi, Avustralya Woomera yasak bölgesi adından da anlaşılacağı üzere girişin yasak olduğu bir bölgededir.
Bu bölgede Avustralya ordusu düşmanını yerle bir edecek aşırı silahlarını denemektedir ve bölge dünyanın kendi alanındaki en büyük bölgesidir. Ayrıca bölgede muazzam bir yer altı zenginliği de bulunmaktadır.
3- White’s Gentlemen’s Club
Londra’nın en eski ve özel kulübü, 18. yüzyılda popüler hale gelmiş bu kulübün üyeleri zengin ünlü ve soylu insanlar. Sıradan insanların bu kulübe girmesi yasak.
4- Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki in Shi Huang Türbesi
1974’te Çin Halk Cumhuriyeti’nin Shaanxi eyaletine bağlı Xi’an yakınlarında bir çiftçi tarafından bulunan, her birinin yüz ifadesi farklı olan ve büyük bir gizem taşıyan binlerce adet toprak askerin bulunduğu bu mekana girişler ve araştırmalar Çin Halk Cumhuriyeti tarafından kısıtlanmıştır. Bu gizemli heykellerin “İlklerin imparatoru” olarak bilinen Çin Şı Huang’ın mezarını koruduğuna inanılmaktadır. Boyları 183-195 santimetre arasında değişen toprak askerlerin bulunduğu kazı alanında çoğu hala toprak altında 8.000 asker, 520 atıyla birlikte 130 savaş arabası, 150 süvari atı bulunduğu tahmin edilmektedir.
5- Rusya’daki Mezhgorye bölgesi
Mezhgorye Rusya’da bulunan bir kasaba. Bu kasabadaki insanların Yamantaw dağında gizli işler yaptığına inanılıyor. Çünkü dışarıdan hiç kimse bu kasabaya giremiyor. Çevre bölgelerdeki anormal, dev kraterlerin varlığı da burada yıllardır nükleer çalışmaların yapıldığını işaret etmekte.
Kasabanın çok eski bir geçmişi de yok, 1979 yılında kurulmuş. Yamantaw dağı 1,640 metre yüksekliği ile Uralların en yüksek dağı ve bu bölgede Amerika tarafından desteklenen bir nükleer tesisin bulunduğu tahmin ediliyor. Amerikalılara bu kasabanın ne amaçla kullanıldığı sorulduğunda, Amerikan yetkililer, bu bölgenin birçok farklı şey olarak kullanıldığını söylemiş :
Rus hazinelerinin saklandığı bir depo, yemek deposu ve nükleer bir tehdit altında kalınırsa, liderlerin saklanabileceği bir sığınak. Sonuç olarak Mezhgorye bölgesi bu dünya için dev bir sır olmaya devam ediyor.
6- 39. Oda
Burası Kuzey Kore’nin en gizli kuruluşlarından biri. Kuzey Kore’nin kurucusu olan Kim Il-Sung’un ölümünden sonra başa geçen oğlu ve ailesinin paralarını kontrol etmek amacı ile kurulmuştur.
Kuzey Kore’de bütün Televizyon ve radyo kanalları tamamen devletin kontrolü altındadır ve bu aygıtlarla beyni yıkanan vatandaşların internet kullanması yasaktır. İnternetin bile yasak olduğu diktatörlükle yönetilen Kuzey Kore’de kara para aklama ve yolsuzluk gibi işlerin hükümet eliyle sürdürüldüğü düşünülen Büro 39’a girmenin cezası ölümdür ve ceza giren kişinin ailesine de uygulanır.
Söylenenlere göre burda İsviçre’den para transerferleri ve sahtecilik yapılıyormuş. Diğer iddalara göre de burdan tüm dünyaya uyuşturucu kaçakçılığının da yapıldığı söyleniyor. Kuzey Kore bu iddiaların hepsini reddetmiş olsa da 39. Oda’ya giriş tamamen yasak!
7- Mormon Kiliselerindeki Gizli Depo
Mormon Kiliselerinin merkezi Amerika’ nın Utah eyaletindedir. Yerin 600 metre altında bulunan depolarında dünyanın en büyük soyağacı kayıtları ve tarihi bilgiler korunmaktadır.
8- Cheyenne Dağı
Saf granit ve çelikle korunan Cheyenne Dağındaki kompleks Amerikan Uzay Komutanlığı ve Kuzey Amerika Ordusuna hizmet ediyor.
9- The Greenbrier
“Greenbrier Hotel” in altına inşaat edilmiş olan bu yerin amacı nükleer bir saldırı sırasında Amerikan kongre üyelerinin ve başkanın 30 yıl boyunca burada sığınacak olmasıdır.
10- New York Federal Rezerv Bankası
Deniz seviyesinin 60 metre altına inşa edilen banka Dünya altınlarının %25′ ini koruyor. Ve bankanın çevresinde keskin nişancılar bulunuyor.
11- Bold Lane Otoparkı
Buraya arabanızı park ettiğinizde hırsızlar konusunda kesinlikle endişe etmeyin. Çünkü burası İngiltere’ nin en güvenlikli yeri. Eğer elinizde otopark bileti yoksa içeriye giremezsiniz. İçeride hareket sensörleri bulunuyor. Eğer birisi arabalardan birini zorlasa alarm çalıyor ve otoparkta heryer kilitleniyor.
12- Roughs Kule / Havenco
2. Dünya Savaşı sırasında Alman uçak saldırılarına karşı inşa edilmiş denizin ortasında bulunan bir kale. Ayrıca bir grup gencin ülke yasalarından sıkılıp, burada SEALAND adında bir devlet kurduğu yerdir. 2008 yılında kapatıldı.
13- Fort Knox: ABD
22 ton çelik kapı ile korunan Kentucky de bulunan Fort Knox, Amerikan’ ın altın rezervlerini ve tarihi eserlerinin korunduğu yer.
14- Metro-2: Rusya
Moskova’da bulunan Metro-2 ,Moskova ana metrosuna paralel uzanan ancak oldukça gizli olan metro sisteminin resmi olmayan adı. Metronun yapımına Stalin döneminde başlandı D-6 kod adı verildi. Savunma Bakanlığı tarafından işletiliyor. Metro-2’nin uzunluğu halk metrosununkiyle aynı ve 50 ile 200 metre arasında bir derinliğe sahip. Metro’nu , Kremlin ve Federal Güvenlik Servisi Müdürlüğü yer altı şehriyle bağlantı olduğu söyleniyor.
15- Japonya’daki The Ise Grand Shrine (Büyük İsa Mabedi)
Japonya’daki en kutsal türbedir. Güneş tanrıçası Amaterasu’ya adanmıştır ve MÖ 4. yüzyıldan bu yana varlığını sürdürmektedir. Buraya giriş sıkıca kısıtlanmış durumda, sadece Japon imparatorluğu ailesinden gelen rahip veya rahibelerin girişine izin var. Ancak ziyaretçiler 4 metre uzunluğundaki odun çitlerin ardından görebiliyor.
16- Pine Geçidi: Avusturalya
Avusturalya’nın yasaklı bölgesi Pine Gap Avustralya’nın Alice Springs şehrinin 18 kilometre güneybatısında, Avustralya’nın merkezinde Avustralya ve Amerika tarafından işletilen bir uydu izleme istasyonu.
17- Negev Nükleer Araştırma Merkezi: Avusturalya
Tesis, ana anteni koruyan 14 radoma sahip oldukça geniş bir bilgisayar ağından oluşuyor ve 800’den fazla çalışanı var. Tesisin lokasyonu oldukça önemli. Amerika’nın Çin, Rusya ve Orta Doğu’yu gözetleyen casus uydularını kontrol ediyor. Avustralya’nın merkezinde olmasının nedeni casus gemilerinin uluslararası suları geçmeden sinyal yakalaması için oldukça uzak olması.
18- Niihau: Hawai
Yöreye özgü vahşi yaşamı koruma amaçlı çoğu ziyaretçiye kapalı egzotik Hawaii adası. Niihau, yerleşime müsait en büyük yedinci Hawaii adası. Bu adada hiçbir yol asfaltlı değil. Ayrıca burada su tesisatı, elektrik, mağaza veya restoran da yok. Bugün ada hala yerliler, ada sahipleri, davetliler ve Amerikan donanma personeli haricinde herkese kapalı. Üzerinden helikopterle dolaşmaya kısmen izin verilse de helikopterin yaklaşması veya fazla alçalması da kesinlikle yasak.
19- Jiangsu Ulusal Güvenlik Eğitim Müzesi: Çin
Çin casusluk tarihiyle ilgili en gizli belgelere sahip. 1927’de itibaren 1980’e kadar olan süreçteki tüm dokümanlara sahip. İçerisinde mini tabancalar, ruj şeklinde görünen silahlar, minyatür kameralar, gizli dinleme dökümleri ve iskambil desteleri arasında saklanmış haritalar gibi birçok şey de bulunuyor. Çinli bile olsanız fotoğraf çekmeniz kesinlikle yasak.
20- Zion’lu Lady Mary Kilisesi (Etiopya)
İçerisinde Kitap-ı Mukaddes’e ait çok kutsal bir nesneyi muhafaza ettiğinden sadece deneyimli bir rahibin girmesine izin verilen kilise. Sandığın kutsallığından ötürü sadece seçilmiş deneyimli bir rahibin girmesine izin veriliyor onun dışında buraya ne girmek ne de yaklaşmak mümkün.
Yirminci yüzyılın ilk yarısında iki Dünya Savaşı yaşayan Avrupa kıtası, 35 milyon insanını kaybetmiş, harap şehirler işsizler, sakatlar ordusu ve sarılacak derin boyutları olan sosyal yararlarla baş başa kalmıştır. Avrupa’nın düşman kardeşleri, artık barışın büyülü havasını birleşmelerle, anlaşmalarla pekiştirmeli ve yaymalıdırlar bu düşünce, İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill’in Zürih Üniversitesinde 1946 yılında yapmış olduğu konuşmada “Birleşik Avrupa” benzeri bir yapılanmanın oluşturulması özleminde kendini belli etmiştir.
Aslında iki büyük savaş yaşayan daha sonra bu savaşın yıkıcı sonuçlarını bir daha yaşamamak için oluşturulan AB düşüncesi bir uygarlık modeli olmaktan ziyade zorunlu bir birliktelik olduğu izlemini vermektedir.
Her ne kadar bu aşamada Avrupa’nın nihai doğu sınırları ne sağlam biçimde tanımlanabilir ne de tespit edilebilirse de en geniş anlamda Avrupa Hıristiyan geleneğinden kaynaklanan bir ortak uygarlıktır.
18 Nisan 1951’de Almanya şansölyesi ve Dışişleri Bakanı Adenaur, Belçika Dışişleri Bakanı Paul Van Zecland, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman, İtalya Dışişleri Bakanı Sforza, Lüksemburg Büyük Dukalığı Dışişleri Bakanı Bach ve Hollanda Kraliyet Dışişleri Bakanı Stikker tarafından imzalanan Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür Çelik Topluluğu(AKÇT) kurularak, bugünkü Avrupa Birliğinin temeli atılmış oldu.
“Genel bir iktisadi Birlik ve Nükleer Alanda Bir Birlik Kurulması İmkânları” başlıklı rapor, üye ülkelerin Dışişleri bakanlarının 29 Mayıs 1956 tarihli Venedik Toplantısında kabul edilmiştir. Bu rapor, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Antlaşmalarının hazırlanmasına temel olmuştur. Böylece 25 Mart 1957’de Roma Antlaşması imzalanmış ve AET hayata geçmiştir. Türkiye 1961 yılında bu topluluğa resmen müracaat etmiştir. Aradan geçen yıllara bu kat edilen mesafelere bakılırsa, Türkiye’nin gerek ulus-devlet yapısı, gerekse ekonomik yapısının yara aldığını söylemek yanlış olmaz. 1960’lı yıllarda Avrupa’nın en büyük sorununun nüfus yapısının kendini yenileyecek yeterlilikte olmadığı, birliğinde bu konuda acil önlemler alması gerektiği, Fransız Parlamenterler tarafından vurgulanmıştı. “Avrupa nüfusu zaman içinde çok az artıyor ve artış oranı da her yıl düşüyor. Ölüm oranı hemen hemen değişmemekte ve önemli bir değişken oluşturmamaktadır. Buna karşılık doğum oranı sürekli düşmektedir.” AB’de 1995’te 76,3 milyon olan atmış yaşın üstündeki nüfusun, beklenmedik gelişmeler olmadığı takdirde, 2006 yılından sonra hızla artarak 2025 de 113,5 milyona ulaşacağına gösteriyor. Aynı dönem içinde 20 yaşından genç kişilerin sayısında,9,5 milyon (% 11 ) azalma görülüyor.
AET’nin ilk genişlemesi 1973 yılında başlamıştır. Bu tarihten itibaren AET genişleme yönünde ciddi çalışmalar yapmıştır.7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan ve Maastricht Antlaşması olarak bilinen, resmi adıyla “Avrupa Birliği Anlaşması” ile birlik kendine yeni bir vizyon belirlemiştir. AET’nin yeni adı AB olmuştur.
AB aşaması içerik olarak birlik üyeleri tekbir devlete dönüştürmenin amaçları doğrultusunda birliğe bir takım ortak politikalar benimsetme yönünde faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu faaliyetlerin başında ortak bir para politikasının oluşturulması gelmektedir. Ortak para konusunda büyük ölçüde başarı sağlanmıştır. AB’nin ortak amaçlarından biride ortak tarım politikalarının oluşturulmasıdır. Bu konuda sıkıntılar bulunsa da ortak tarım politikaları konusunda çalışmalar sürdürülmektedir. AB’nin en çok önem verdiği konulardan olan Avrupa Hukuku alanında önemli adımlar atılmıştır. “Avrupa Birliğine üye ülkeleri, birliğe bağlayan 31 başlıktan oluşan ve sürekli gelişen Hukuk Çerçevesi “Müktesebat” adını alır. AB Müktesebatı sayesinde ortak hukuk kurallarının oluşturulması ve oluşturulan sistemle birliğin karar mekanizmalarının tek yapılılığa dönüştürülmesi ve alınan kararlarda daha enerjik bir uygulama safhasının oluşması amaçlanmaktadır.
Avrupa ülkelerinde ortak bir anayasa hedefiyle Avrupa Birleşik Develeri oluşturma çabası 2004 yılında yapılan referandumlarla reddedilmişidir. Bu gelişme Avrupa’da birlik kurma çabalarına ilk darbeyi indirilmişti. Aslında Avrupa birliği ülkelerinde 2003 yılında ABD’nin Irak işgali sırasında da bazı çatlaklar oluşmuş ancak bu durum fazla ön plana çıkmamıştı. İngiltere’nin öncülüğündeki ülkeler, ABD’nin Irak işgaline destek verirken Almanya ve Fransa’nın öncülüğündeki ülkeler işgale karşı çıkmıştı. Avrupa da ilan edilmemiş siyasi kutuplaşma ABD tarafından ortaya çıkarılmış oluyordu.
Avrupa birliğinin ortak para birimine geçerek EURO bölgesi oluşturma fikri de İngiltere tarafından reddedilerek Avrupa’daki ortak para birimine tam geçmesi gerçekleşememiştir. Ekonomik olarak gerçekleşen bu durumun siyasi bakımdan bir takım sonuçları olmuştur. En başta ortak para birimi hedefini bile tam gerçekleştiremeyen birlik ülkeleri güvenirliklerini kaybetmiştir.
Avrupa birliği ülkelerinin en ciddi sorunlarında birisi gelişmiş batı ülkelerin haklarının gelişmemiş doğu ülkelerine yardım konusunda isteksiz oluşlarıdır. Millî gelir bakımından önemli farlar bulunan batı Avrupa ülkelerinde yaşayanlar, doğulu birlik ülkeleriyle kazançlarını bölüşmek istemiyorlar.
Geçen hafta İngiltere’de yapılan referandumla, İngilizlerin Avrupa birliğinden ayrılmak istemelerinin en önemli nedeni, sterlin sayesinde elde ettikleri zenginlikleri EURO nedeniyle fakir kalmış haklarla paylaşmak istememeleridir. Bu durum Almanya için de geçerlidir. Birliğin en güçlü ülkesi durumundaki Almanyalar elde ettikleri kazançları şımarık Yunanlılara yedirmek istemiyor. İngiltere’nin birlikten ayrılma kararı bir turnusol etkisi yaratır mı gelecekte göreceğiz. Ancak perşembenin gelişi çarşambamdan belli olur. Yorulmuş dinamizmini kaybetmiş zengin batı, artık fedakârlık yapmak istemiyor. Avrupa haklarına vaat edilen ihtişamlı yaşam bir türlü gerçekleşmemektedir. Üstelik mülteci kriziyle başı iyice derde giren birlik ülkeleri, sınırlar arası serbest dolaşımdan huzursuz olmaya başlamışlardır. Bu minvalde Avrupa’nın geleceği bir nevi Suriye’nin geleceğine bağlıdır.
Kadına yönelik şiddet haberlerinde son yıllarda ciddi artışlar olmaktadır. Bu haberlerde ülkemizin dünyada özellikle de Avrupa’da ilk sıralarda yer aldığı konusu ağırlık kazanmaktadır. Ancak burada bir durum göz ardı edilmektedir. Türkiye’de kadına yönelik şiddetin eski dönemlerle kıyaslanması fazla yapılmamaktadır.

Son yıllarda kadına yönelik şiddet konusunda daha sağlıklı araştırmalar ve değerlendirmeler yapılmaktadır. Ayrıca kadınlarımız artık uğradıkları şiddeti eskiye oranla daha kolay dile getirmeye başlamışlardır. Kadınların mağduriyetlerini daha kolay anlatmasında kuşkusuz ki toplum baskısının bir nevi azalması etkili olmaktadır. Eskiden kadının mağduriyetinde ilk hedefte olan kadındı. Şiddete uğramış bir kadın toplum tarafında adeta linç edilirdi. Özellikle cinsel şiddete uğrayan kadınlara toplum intihardan başka bir kurtuluş çaresi bırakmazdı. Cinsel istismar veya cinsel şiddete maruz bir kadının varsa evlilik hayatı sona erer, işinden atılır, toplumdan dışlanır ve uğradığı şiddet alenen dillendirildiğinden kadının toplum karşısında rencide edilmesi sağlanırdı. Kadına şiddet uygulayan erkeğe fazla bir yaptırım yapılmaz ve işlediği suç kadın mağduriyetinin artmasıyla aklanırdı.

Günümüzde yapılan birçok araştırmada kadına yönelik şiddetin giderek arttığı kanısı yaygınlaşmaktadır. Ancak burada üzerinde durmamız gereken nokta kadına şiddet konusunun eskisine göre daha fazla kayıt altına alınmaktadır. Aslında kaotik bir durumla karşılaşıyoruz. Artışın eskiyle kıyaslandığı zaman fazla bir değişikliğin olamadığı yönündedir. Kadının iş, eğitim ve sosyal alanda aktifleşmesi, kendini eşiti birey olarak görmeye başlaması, kadınlarda hak arama bilincinin oluşmasını sağlamaktadır. Eskiden birçok yerde alenen kadının fiziksel şiddete tabi olduğunu görürdük. O zaman yayın inanç eşi veya babası tarafından şiddete maruz kalan bir kadına toplum, bu durumu aile içi bir mesele olarak baktığı için fazla müdahale etmezdi. Eşine veya kızına şiddet uygulayan bir erkeği şikâyet etmek birçok kişinin aklının ucuna bile gelmezdi. Dolayısıyla gerek emniyet gerekse hastane kayıtlarında kadına uygulanan şiddetle ilgili fazla bir veri bulunmazdı. Toplumda “eşidir döver de sever de” anlayışı hâkim olduğundan kadına uygulanan şiddeti sorun olarak algılanması fazla yaygın değildi.
Kadınlar aile ortamında erkek egemen bir anlayışla yetiştirildiklerinden, erkeğin kadına uyguladığı şiddeti, erkeğin bir hakkı olarak algılardı. Günümüzde birçok kadının hala erkeğin üstün olduğuna inanması, kadının çocukluğundan itibaren erkek egemen bir anlayışla yetiştirilmesinden kaynaklanmaktadır.
Kadınlar ekonomik bağımsızlıklarını elde etmeleriyle, artık uğradıkları şiddeti daha kolay dile getirmeye başlamışlardır. Özellikle kadınlara sağlanan iş güvenliği sayesinde kadınlar uğradıkları mağduriyet için eskisinden daha fazla şikâyetçi olmaya başlamışlardır.
Eskiden boşanan bir kadının her türlü şiddeti ve taciz hak ettiği anlayışı oldukça yaygındı. Boşanma sadece erkeğe mahsus bir hak olarak algılandığından, hangi sebeple olursa olsun boşanan bir kadın dul yaftasıyla toplum tarafından cezalandırıldı. Çok daha eski dönemlerde bir kadının erkeğin evine beyaz gelinlikle gelip ancak ve ancak beyaz kefenle çıkacağı inancı yaygındı. Böylece bir kadın aile içinde ne kadar işkence ve şiddete maruz kalırsa kalsın boşanma diye bir haktan asla söz edemezdi.

Eskiden aileler genellikle çok kalabalık bir yapıdaydı. Bir evde anne- baba, gelin-damat bir arada bulunduğundan aile mahremiyeti pek mümkün olmazdı. Kalabalık, çok çocuklu ailelerde kadının uğradığı şiddeti dile getireceği ne zamanı vardı, ne de imkanı. Böylece hemen hemen her ailede meydana gelen kadın şiddeti çoğu kez kayıt altına alınamazdı. Kadına yönelik şiddet sadece cinayet durumunda dile getirilirdi. Cinayet durumunda bile erkek masum gösterilmeye çalışılırdı.
Günümüzde ülkeminiz, maalesef dünyada kadına yönelik şiddet konuşunsa çok kötü durumdadır. Ancak kadına yönelik şiddetin fazla olması cumhuriyetle birlikte gelişen bir sorun değildir. Aksine cumhuriyet kazanımları sayesinde kadınlarımızın daha da bilinçlenmesiyle şiddete karşı daha korunaklı hale gelmişlerdir. Çıkarılan birçok yasa özellikle kadın mağduriyetini gidermek içindir. Yasalar kadınlar lehine çok önemli haklar içermektedir. Sorun yasalarda değil, tolumun algısındadır.
Kadının bilinçlenmesiyle, kadınlarda hak arama düşüncesi daha da yaygınlaşacaktır. Bazı kesimlerin başta karma eğitim olmak üzere, kadını toplumdan dışlama çabaları erkek egemen zihniyetlerinin devamlılığını sağlama amacından kaynaklanır. Toplumdan dışlanmış, sinmiş ve cahil bırakılmış kadın onlara kölelik yapabilir. Bu yüzden kadına yönelik şiddetin azaltılması için kadın, toplumda, çevrede, sokakta, okulda ve işyerinde daha fazla bulunmak zorundadır.

Yasalar, kadını korumaya yönelik birçok kazanım içerse de bazı yasa uygulayıcıların erkek egemen, cinsiyetçi tavırları nedeniyle geçmişi artmayan kadın mağduriyetlerine tanık olmaktayız. Kadın dayanışması, uygulamalardan kaynaklanan mağduriyetleri giderecektir. Yeter ki kadınlarımız bilinçlensin.
Toplumların ya da devletlerin gelişmişlik göstergesinde birçok ölçüt kullanılmaktadır. Bu kriterler genellikle ekonomik gelişmişlik düzeyine ya da tüketim biçimi ve miktarına göre belirlenmektedir. Kişi başına düşen milli gelirden tutun da su, elektrik, et ve kitap sayısına kadar birçok kıstas gelişmişliğin göstergesi olarak kullanılmaktadır. Hâlbuki gelişmiş toplumluda esas olan insani gelişimdir. Bir toplumun gelişip gelişmediğini anlamak için o toplumun insana verdiği değere bakmak yeterlidir. Bu bağlamda gelişmiş toplumlarda insanlar cinsiyetçi bir bakış açısına göre ayırt edilmezleler. Gerek yasalar gerekse de sosyal ilişkilerde cinsiyetçi bir yaklaşım söz konusu olmaz.
Kadın, toplumların gelişmişlik kriterlerinde en önemli ayağı oluşturmaktadır. Kadının iş, eğitim ve sosyal alanlarda ön planda tutulduğu toplumlar kesinlikle gelişmiş toplumlardır. Çünkü kadını benimsemek için ona bir değer atfetmek, onunla toplumsal ilişkileri ve sorumlulukları ortak paylaşmak mümkün olabilir. Diğer taraftan gelişmemiş toplumlarda, insani ilişkiler kesin bir cinsiyetçi yaklaşımla şekillendirilmektedir. İş, eğitim ve sosyal alanda kadın neredeyse hiç yoktur. Bu tür toplumlarda kadına verilen en büyük statü sadece annelik vasfıdır. Ev kadını olup kocasını mutlu eden ve anne olan bir kadın iyi bir kadın sayılmaktadır. Sosyal alanda kadınının kendisini göstermesi erkeğin egemenlik haklarına bir tehdit olarak algılanmaktadır.
Toplumsal üretim biçimleri geri kalmış toplumlarda erkek egemen bir anlayışla yürütüldüğü için üretim tarzlarında sığlık ve laçkalık söz konusudur. “Kadın erkeğin emanetindedir” anlayışıyla hareket edildiği için kadının sosyal ortamlarda kendini göstermesi engellenmektedir. Ancak bu durum kadının çalışmaz olduğu anlamına gelmez. Söz konusu tekil amaç erkeğin memnun edilmesi olduğundan ev işlerinde gerekirse kadın en ağır işleri yapar anlayışı vardır. Ev işleri, çocuk bakımı, erkeğin memnuniyeti sadece kadının sorumluluğundadır. Buna ilave olarak erkeklerde aynı ortamlarda çalışmamak kaydıyla, erkeğin harcamalarına katkıda bulunmak adına kadın, halı dokur, el işleri yapar, tarlada, bağda ve bahçede ürünlerin yetişmesi ve hasat edilmesinde çalışmak gibi ağar işler de kadının sorumluluğunda olur. Kadın sosyal ve hukuksal anlamda da katı bir ayrıma tabi tutulur. Kadının boşanma hakkı, miras hakkı ve eğitim ve öğretim hakkı yoktur. Kadının giyiminden, eğitimine medeni haklarından hukuksal siyasi haklarına kadar birçok unsur erkeğin mutlak hakimiyeti altındadır.
Dünyada eşi benzeri olmayan bir liderlik vasfına sahip olan Mustafa Kemal Atatürk, toplumların gelişmişlik seviyesinde kadının yerini çok iyi kavramıştır. Bu nedenle Cumhuriyeti ve devrimleri kadını özgürleştirmek ve kadın statü vermek temeline kurmuştur. Atatürk Türk kadınına verdiği hakları, önceden kazanılmış hakların geri iadesi şeklinde değerlendirmiştir. Türk kadının eskiden beri asil olduğunu, erkeklerle aynı haklara sahip olduğunu dile getirmiştir. Hatta bunu kanıtlamak için İbn Batuta’nın “Seyahatnamesi”ni yakın çevresiyle paylaşmıştır.
İbn Batuta, 14.yüzyılda Anadolu’yu gezerek, ünlü seyahatnamesinde ülkemizin o yıllardaki yaşayışı hakkında değerli bilgiler veren, önemli bir Arap gezgindir. İbn Batuta’nın seyahatnamesinde Anadolu ve Türk insanı hakkında birçok değerlendirme yapıldığı gibi kadınlar konusunda da ayrı bir değerlendirme yapılmıştır. Buna göre ibn Batuta’nın eserinde Türk kadını şu şekilde ifade edilmiştir:
“Bu ülkede kadınlar erkeklerden kaçmazlar. Yola çıkacağımız zaman kadınlar akraba ve hane halkındaymışçasına bizimle vedalaşırlar, bu ayrılıktan dolayı üzüntülerini gözyaşlarını dökerek belirtirler.” diyerek kadınların toplumdaki yaşayışa katkılarını övmektedir.
Atatürk, ibn Batuta’nın eserindeki bu kısmı yakın çevresiyle paylaşarak, Türk kadının yüzyıllar önce kaybettiği hakları tekrar kazandıracağını dile getirmiştir. Bu konuyla ilgili Atatürk’ün şu sözü önelidir:
“Milletimiz güçlü bir millet olmaya azmetmemiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan dolayı, kadınlarımız ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğrenim basamaklarından geçeceklerdir. Kadınlar toplum yaşamında erkeklerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır.”
Atatürk Türk kadının hak ettiği saygın yeri alması için kadınlar şu hakları vermiştir: 1924 yılında Eğitim Öğretim Hakkı verilmişidir. 1925 çıkarılan “Kılık Kıyafet Kanunu” ile kadınların giyim konusundaki mağduriyetleri giderilmiştir. 1926 kabul edilen “İsviçre Medeni Kanunu” ile kadın hakları hukuksal bir statüye dönüşmüştür. 1930 yılında kadınlara “Seçme Hakkı” verilmiştir. Bu hak dünyanın birçok gelişmiş ülkesinden daha önce verilmiştir. 1933 yılında kadınlara seçilme haklarından ilki olan “Muhtar Seçilme Hakkı” verilmiştir. 1934 yılında kadınlara aynı erkekler gibi “Seçme ve Seçilme Hakkı” verilmiştir.
Osmanlı toplumunda hemen hemen hiçbir toplumsal ve siyasal hakkı bulunmaya kadınlara Medeni Kanun’la bazı haklar tanınmış olmakla birlikte, siyasal haklar açısından bir değişiklik yapılmamıştı. Atatürk’ün girişimiyle kadınların iktisadi ve siyasal yaşama katılmaları yönünde bir dizi değişiklik yapılarak, 1930’lardan sonra kadına çok önemli haklar verilmiştir.
Dünyanın diğer gelişmiş toplumlarında da kadın hakları söz konusudur. Ancak kadınlar bu yerlerde haklarını elde etmek için çok yoğun bir mücadele dönemi geçirmiştir. Bizde ise birçok kadının haberinin bile olmadı haklar, bizzat Atatürk tarafından kadınlara verilmiştir. Atatürk bu durumu toplumun baskın anlayışıyla çelişme pahasına yapmıştır. Bu nedenle Atatürk’ün kadınlara verdiği hakları dönemin şartları çerçevesinde değerlendirirsek bu hakların ne kadar değerli haklar olduğunu anlarız. Günümüzde birçok kadın elde ettiği statünün Atatürk tarafından verildiğinin farkında bile değildir. Bu nedenle Atatürkçülük sadece bizim bir çağdaşlaşma hedefimiz değil, aynı zamanda bütün dünya insanlığının umududur.
Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Devlet işlerinin din kurallarına göre değil de yasa ve anayasa kurallarına göre işletilmesidir. Yasalar, anayasanın belirlediği ilklere göre oluşturulmaktadır. Anayasalar ise bir toplumsal mutabakat ürünü olup bağlayıcı temel ilkeler bütünüdür. Anayasalar, devlet gücünü elinde bulunduran erklere sınırsız yetki verilmesini engellemektedir. Güçler ayrılığı prensibine bağlı olarak devlet mekanizmasını elinde bulunduran kişi ve organların otoriter bir yönetime geçmesini anayasa engellemektedir. Anayasal sistemlerde kişi ve hak hürriyetleri güvence altına alınmıştır. Yasa ve anayasalar günün ihtiyaçlarına göre değiştirilebilir niteliktedir.
Din kurallarına göre yönetilen devletlerde anayasa ve yasalar din yorumuna göre belirlenir. Hukuk kurallarından sosyal ve ekonomik kurallara kadar bütün faaliyetler dini anlayışa göre oluşturulmaktadır. Bu durumda devletlerin dini yorumlayış biçimleri ya da devleti elinde bulunduran egemen sınıfın dini yorumlama biçimine göre yasa ve anayasa oluşturulur. Sosyal ekonomik ve siyasi farklılıklar göz ardı edilerek tek tip insan odaklı bir mekanizma, dini kurallara göre belirlenen yönetimlerin amacıdır. Devlet işleyişini sorgulamanın dini sorgulamakla eşdeğer tutulduğu bu yönetim biçimleri, dogmatik olduğundan, bir yasa ya da kanunu dönemin şartlarına göre değiştirmek oldukça güç olmaktadır. Bu durum, toplumsal sistemi tıkadığından devlet mekanizmasını daha hantal bir yapıya dönüştürmektedir.
Devlet vatandaşlarına ayrım gözetmeksizin eşit davrandığı sürece adil devlet olma vasfını korur. Din kurallarına göre yönetilen sistemlerde devlet, belli bir inancın temsilcisi olduğundan, diğer inanç guruplarının haklarının ihlal edilme ihtimali yüksektir. Devleti yönetenler, diğer inanç guruplarına, kamusal hizmetlerden yararlanma şartı olarak devletin resmi inancına geçmesini zorunlu kılabilir. Kamu hizmetlerinin adil yapılmamasından kaynaklanan huzursuzluklar yaygınlaşabilir.
Aynı devlet sınırları içesinde yaşayan insanlara ait ortak vatandaşlık kavramı, din esaslarına göre yönetilen devletlerin ümmetçi anlayışlarının daha ağır basmasıyla geçerliliğini yitirebilir. Böylece milli birlik ve beraberlik düşüncesi ciddi yara alır. İnsanlar inanan veya inanmayan ayrımına tabi tutulduğu gibi, aynı dinin farklı mezheplerine göre de bir ayrılığa tabi tutulabilir. Ülke içindeki birlik ve beraberlik ortak din, hatta ortak mezhep etrafında bir arada tutulmak istense bile dinin veya mezhebin farklı yorumları beraberliği zedeleyebilir. Dini kurallar, kutsal kitabın buyrukları veya peygamberin uygulamalarına göre şekillense de, bu kuralları veya uygulamaları ulema sınıfının yorumlama biçimleri etkileyebilir. Özellikle siyasi gücü veya otoriteyi elinde bulunduranların ulema sınıfına yaptıkları baskı nedeniyle dini fetvalarda keyfilikler yaşanabilir. Keyfi dini uygulamalarına bağlı olarak dine dayalı devlet anlayışından, devlete dayalı din anlayışına geçilebilir.
Toplumların gelişimde bilimsel uygulamalar önemli bir yer tutmaktadır. Din ise, bilimsel gelişmeleri kendilerine uygunluğu oranında kabul eder veya reddeder. Bu bağlamda düşünüldüğünde, bilimsel bir gelişmeyi dine uygunluk yönünden denetleyen ulema sınıfının bilimsel olgunluğu, ya da bilimsel gelişmeleri kavrama biçimleri yeterli olmayanlarda, bilimsel ilerlemelere ön yargılı bir bakış gerçekleşebilir. Bilimsel gelişmelerin sıkı bir denetime tabi tutulması, bilim insanları nezdinde bir baskıya dönüşür. Bu durum da bilimsel gelişmelerdeki özgünlüğü ortadan kaldırarak dar kalıplara hapsedilmiş ve taklide dayalı bir bilimsel üretkenliğe dönüşür. Bazı bilimsel gelişmeler din mantığıyla çelişebilir. Bu durum ulema sınıfı tarafından bilimin sadece çelişkili yönünü engellemek yerine o bilimin alanının tümden engellenmesi sorununu ortaya çıkarabilir. Örneğin evrim teorisinin dinsel bakımdan reddedilmesi gereken kısmının insanın tür değiştirerek evrildiği kısmıyken, evrim teorisinin tümden reddedilmesi durumunu ortaya çıkarmıştır. Böylece, Darwin’in ortaya attığı birçok bilimle ilgili metodolojik ilke de yok sayılmaktadır. Bu durum, bilimsel gelişmelerin ana yönteminin yok sayılması anlamına gelir. Dini esaslara göre yönetilen teokratik devletlerin, bilimsel gelişimleri geriden takip etmeleri bu anlayışla açıklanabilir.
Emperyalizmin hayat bulduğu yerler genellikle halkın cahil kaldığı, demokrasinin işlemediği ve diktatör yöneticilerin bulunduğu yerlerdir. Emperyalizme ilk darbeyi Mustafa Kemal öncülüğündeki Türkler indirmiştir. Atatürk, Türk halkının işgale uğramasının en büyük sebebini cehalet olarak görmüştür. Bu nedenle daha kurtuluş savaşı yıllarındayken bile halkın eğitimiyle yakından ilgilenmiştir. Türk milletinin bir aydınlanma hareketi gerçekleştirmeden ekonomik ve siyasi bağımsızlığı elde edemeyeceğini görmüştür. Zaten kurtuluş savaşı sonrasında “Artık siperlerimiz kitaplardır. Asıl savaşımız cehalet iledir.” demesi onun yeni Türkiye’yi hangi temel üzerine kuracağını göstermektedir.
Atatürk milli egemenlik ilkesine çok önem veriyordu. Milli egemenlik ancak özgür bireylerin sahip olacağı bir yönetim şeklidir. Bireysel özgürleşme, ancak ve ancak laiklik temeli üzerine inşa edilebilir. Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına geldiği gibi din vicdan hürriyeti anlamına da gelebilir. Laiklikte esas, insanların inanıp inanmamaları değildir. Esas olan insanların vicdani kanaat hürriyetleridir. Nitekim Atatürk de milletimizi inançlarında serbest bırakmış ve bunu da laiklikle güvence altına almıştır.
Türkiye’de aydınlanma hareketlerinin ana dinamiğini laiklik ilkesi oluşturmaktadır. Eğitimin bilimsel ve çağdaş şartlarda gerçekleşmesi laiklik ilkesi sayesinde gerçekleşebilir. Ülkede fırsat eşitliğinin sağlanması için insanlarımızın ümmet veya kul olarak tanımlanması yerine vatandaşlık bağı çerçevesinde tanımlanmasına bağlıdır. Ümmetten millete giden yolun en büyük ayağı laiklikle gerçekleşebilir. Türkiye devletine vatandaşlık bağı esasına göre belirlenen Türk milleti kavramı, laiklik ilkesiyle milliliğini korur. Türk milliyetçiliği laiklik olmadan anılamaz. Bu nedenle laiklik ilkesi Atatürk’ün diğer ilkelerinin tamamlayıcısıdır.
Türkçe kökenli olan Balkanlar, sarp, geçit vermez dağlık arazi anlamına gelmektedir. Meriç ve Tuna nehirleri arasında kalan bu engebeli alanı Avrupalı coğrafyacılar jeopolitik bir alan olarak Balkanlar diye nitelendirmişlerdir. Siyasi anlamda ise etnik ve mezhepsel gerilimlerin yüksek olduğu zor bir alan olarak da balkanlar adı kullanılmaktadır.
Bu karışık coğrafyaya en etkili Türk akınları 14. Yüzyıldan itibaren başlamış ve bunu takibenden yıllarda balkanlar yoğun bir Türk yerleşim alanı haline gelmiştir. Türklerin balkanlarda iskânlarına bağlı olarak burada yaşayan yerel unsurlarla çok etkileşim kurulmuştur. Bu durumu Osmanlı devlet idaresinin en üst birimlerinde de görmek mümkündür. Şöyle ki, Osmanlı sadrazamlarının 33’ü Arnavut, 12’si Boşnak, 5’i Hırvat, 7’si Rum ve birer de Hersek’i, Dalmaçyalı, Bulgar ve Sırp kökenliydi.
Osmanlı devletinin batılı devletler karşısında sürekli güç kaybetmesi, Fransız ihtilalinin çıkardığı bağımsızlık ve milliyetçilik akımlarına önlem alamaması yüzünden 19. Yüzyıl Türkler için Balkanlarda felaket yılları olacaktır. 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşından sonra artan Bulgar baskıları ile Türkmen göçleri başlamıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra 200 bin Türk Bulgaristan’dan Edirne’ye göç etmiştir. Daha sonraki dönemlerde Türklerin göçü bir milyonu geçmiştir. Sadece balkan savaşlarının olduğu dönemde göçlerin 440 bine ulaştığı görülmektedir. Bu göçler 19892a kadar devam etmiştir. Böylece Balkanlardaki Türk varlığı baskı yoluyla büyük bir oranda azalmıştır.
1870-71 yılları dünya siyaseti açısından önemli dönüm noktalarıdır. Bu dönemde İtalya ve Almanya’nın yeni sömürgecilik politikaları dünya güç dengelerini derinden etkilemiştir. Devletler arası sömürgecilik rekabeti devletleri büyük ittifaklar kurmaya itmiştir. Büyük güçler arasındaki rekabetin getirdiği boşluğu değerlendiren balkan devletleri Osmanlı devletinin de sorunlarından yaralanarak 1912’de birleşerek Osmanlıya savaş açmışlardır. Böylece Balkan Türklerinin en büyük insanlık felaketini yaşadıkları Balkan savaşları başlayacaktır.
8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesiyle savaş bir anda bütün balkan yarımadasına yayılacaktır. 16 Ekim 1912’de Sırplar Kosova’yı işgal etti. 18 Ekim 1912’de Bulgarlar Osmanlıya saldırdı. 23 Ekim 1912’de Osmanlı birlikleri yunanlıların karşısında manastırın kuzeyine çekildi. 9 Kasım 1912’de yunanlılar Selanik’i ele geçirdi. 13 Ocak 1913’de yapılan Londra konferansında Osmanlı devleti Edirne’nin kaybedilmesini onayladı. 23 Ocak 1913De İttihat ve Terakki Partisi hükümeti kurdu ve Londra konferansının karalarını reddetti. 30 Mayıs 1913’de Londra antlaşmasının imzalanmasıyla I. Balkan savaşı sona erdi.
30 Haziran 1913’de II. Balkan savaşı başladı. Amaç I. Balkan savaşında en kazançlı çıkan Bulgaristan’da pay almaktı. Bu durumu fırsat bilen Osmanlı devleti 12 Temmuz 1913’de Bulgaristan’a savaş ilan etti. Böylece Doğu Trakya’da kaybettiği toprakları geri geldi. 30 Temmuz 1913’de imzalanan Bükreş antlaşmasıyla balkan savaşları sona erdi.

Balkan savaşlarının sonuçları kadar savaşın gidişatında meydana gelen olaylar bakımında değerlendirildiğinde her iki durum da Türkler için tam bir yıkım olmuştur. Bu durumu Çanakkale savaşlarında değerlendiren Mustafa Kemal “İçinizde Balkan savaşlarının utancını yaşamaktansa ölmeyecek kimse yoktur. Eğer öyle düşünmeyenler varsa onları kendi ellerimizle öldürürüz diye tepki göstermiştir.
Balkan savaşlarının bilançosuna bakacak olursak Osmanlı devletinin en çok zarar eden devlet olduğunu görmekteyiz. Osmanlı devleti 50 bin ölü 100 bin yaralı ve 115 bin esir vermiştir. Buna karşılık yunanlılar topraklarını %68 Karadağlılar %62 oranında genişlettiler. Sırbistan topraklarını iki kat daha genişletirken Bulgarlar II. Balkan savaşında yenilmesine rağmen topraklarını %16 genişletmiştir.
Balkan savaşlarının Osmanlı devleti tarafından kaybedilmesinde etkili olan faktörlerden biri de Ordu içerisindeki düzenin bozulmasıdır. Özellikle Subayların siyasete bulaşmış olmaları Ordu düzenini işlemez hale getirmiştir. Balkan savaşlarını sevk ve idare edecek yetenekli bir komuta heyetinin de bulunmaması yenilginin daha ağır olmasına neden olmuştur.