Kategori

Genel

Kategori

Osmanlı devletinin batı karşısında yaklaşık 250 yıl süren geri çekilişi gerek devlet yöneticilerinde gerekse de halkta büyük çöküntüye sebep olmuştu. Batının gelişen uygarlık düzeyinin gerisinde kalmak Türk toplumunda ciddi güven kayıpları oluşturuyordu.
18. yüzyıldan itibaren dünyayı etkisi altına alan Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı akımlar, dünyada o zamana kadar ifade edilmeyen birtakım sakıncalı düşünceleri ortaya çıkarmıştı. İlk defa özgürlük, eşitlik, adalet ve milliyetçilik gibi kavramlar dillendirilmeye başlanmıştı. Toplumların bireylerden oluştuğu, her bireyin kişiliğine bağlı bazı temel haklarının bulunduğu fikri hızla yayılmaktaydı. Bu durum totaliter devletlerin yıkılmasına, büyük imparatorlukların parçalanmasına sebep olmuştu.
Osmanlı devleti Fransız ihtilalinin ortaya çıkmasını ilk önce Avrupa’nın iç meselesi olarak algılamış ve bu duruma kayırsız kalmıştı. Ortaya çıkan fikirlerin kendilerini etkileyemeyeceğine inanıyor ve Avrupa’nın kendi iç sorunlarıyla uğraşmasını kendi menfaatine daha uygun görüyordu. Ancak, Osmanlı Devleti çok uluslu bir devletti. Fransız ihtilalinin tetiklediği milliyetçilik akımları en fazla Osmanlı devletinde yankı buldu. Farklı milletler birden bire ayaklanarak Osmanlı’dan teker teker ayrılmaya başladı. Osmanlı yöneticileri bu kopuşu durdurmak için birtakım önlemler aldıysa da, alınan önlemler çöküşü daha da hızlandırmıştır. Azınlıklara ve farklı etnik unsurlara verilen her taviz onların daha fazla pervasızca hareket etmesine neden oldu.
Fransız ihtilalinin getirdiği akımlar Osmanlı içerisindeki azınlıklarda hızla yayılırken Türker’de pek yankı bulmadı. Devletin asli ve kurucu unsuru Türkler, yüzyılların getirdiği baskı, zulüm, yoksulluk ve cehaletin etkisiyle sinmiş bir vaziyetteydiler. Azınlıklar hızla örgütlenirken Türkleri uyandıracak ya da örgütleyecek hiçbir faaliyet yoktu. Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı özgürlük, milliyetçilik, adalet ve eşitlik gibi kavramlar sadece, Türklerde yasaktı. Diğer unsurlar bu hakları Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla kolayca elde etmişlerdi.
Osmanlı’nın son döneminde Avrupa’yla ilişkilerde bir köprü görevi üstlenen Yunanistan, Mustafa Kemal’in doğum yeri olması bakımından da oldukça önemli bir konuma sahipti. Selanikli bir gümrük memurunun oğlu olan Mustafa Kemal, daha çocukluk yıllarında Türklerin içine düştüğü kötü durumlara bizzat tanık oldu. Azınlıkların gerek maddi gerekse de kültürel bakımdan Türklerden daha iyi konumda olmaları Mustafa Kemal’de milliyetçilik duygularının oluşmasına sebep oluyordu. Türklerin eğitim bakımından çok ilkel ve yetersiz durumda olması Mustafa Kemal’i okuma hususunda tetiklemiştir. Cehaletin Türk toplumunu esir alan durumu Mustafa Kemal’de büyük bir okuma isteği uyandırıyordu.
Mustafa Kemal 13 yaşında askeri okuldayken sınıfın en başarılı öğrencisi olmuştu. Özellikle tarih ve matematik derslerine özel bir ilgisi vardı. Bir taraftan da okul kütüphanesinde ne var ne yok neredeyse bütün kitapları okuyup bitirmişti. Ders saatlerinde öğretmenlerini doymak bilmez öğrenme isteği ve enerjisiyle şoke ediyordu. Kütüphaneden kitap üzerine kitap alıyordu. Askeri taktik ve stratejiyle ilgili tüm kitapları okuduğu gibi Clausewitz, Van Molke ve Napolyon’un kitaplarını özel bir ilgiyle okuyordu. Hatta Napolyon’un ŞAVAŞTA kitabını yedi kez okumuştu. Askeri okuldan sonra başladığı harp okulunda da büyük bir iştahla okumaya devam etti. O dönemler sıra dışı hatta yasak sayılan kitapları da büyük bir hevesle okumuştur. Özellikle Voltaire ve Rousseau’nun eserleri, Jhon Stuart Milles ve Hobbes’in yazılarını büyük bir ilgiyle okumuştu.
Bu yazarlar özgürlükten, serbestlikten ve Mustafa Kemal’in çocukluk yıllarına içinde büyüttüğü milliyetçilikten bahsediyordu. Jean Jacgues Rousseau’nun İNSANLAR ARASINDAKİ EŞİTSİZLİĞİN KAYNAĞI adlı eserini yasak olmasına rağmen arkadaşlarının arasında yüksek sesle okumuştu.
Mustafa Kemal’in okuduğu kitapların döneme damgasını vuran kitaplar olmasına ilaveten Türk toplumun geri kalmışlığına çare olacak reçete durumundaki yapıtlardı. Daha askeri okuldayken ulusal istençten bahseden konuşmalar yapması Mustafa kemal’in kişiliğindeki demokratik ruhun varlığını göstermektedir.
Okuduğu kitaplardan edindiği bilgi ve görgü sayesinde toplumun sorunlarına gerçekçi çözümler üretebilmiştir. Kemalizm ideali ile dünyaya örnek bir düşünce sitemi bırakmıştır. “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir,” diyerek Rousseau’nun öğretilerini hayat ilkesi haline getirmiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra meşhur Çankaya sofraları birçok bilim insanı ve yazarı ağırlayarak Kemalizm’in temellerin sağlam şekillere oturtmuştur.
Atatürk hayatı boyunca bağnazlık, yobazlık ve esaretle amansız bir şekilde mücadele etmiştir. Dünyada gericilikle bu denli mücadele edip de Mustafa Kemal kadar başarılı başka bir lider yoktur. Dünyada eğitime, bilime Mustafa Kemal kadar tutkulu başka bir lider yoktur. Mustafa Kemal’in çağının çok ilersinde bir lider olarak ortaya çıkmasını olan üstü bir temel dayandırmak çok anlamsızdır. Mustafa Kemal sahip olduğu bütün üstün vasıflarını kendi gayretleriyle elde etmiştir. Okuma tutkusu bu gayretlerinin en önemli ayağını teşkil etmektedir. Atatürkçülük ülkemizin tek kurtuluş yoludur. Atatürkçülüğün temeli de Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplarda yer almaktadır.

Sümer tabletlerinden anlaşıldığı kadarıyla “gökyüzünden yerküreye inenler” anlamına gelen Anunnakiler, şeklen insan gibi görünseler de, gerek boyları gerekse de insana göre çok uzun süren yaşamları nedeniyle insanüstü bir durum kazanmışlarıdır. Boyları 3-4 metre olan Anunnakiler, binlerce yıla dayanan uzun yaşam formlarına sahiptiler. Teknoloji bakımından binlerce yıl öncesinde bile günümüz teknolojisinden çok üstün bir yapıda olan Anunnakiler’in insanlara birçok bilimsel gelişmeyi öğrettiği yine Sümer tabletlerinden anlaşılmaktadır.
Anunnakilerin gelmiş olduğu gezegen bize hiç de uzak değildir. Güneş Sistemimiz’in onuncu gezegeni diye adlandırılan Nibiru, günümüzdeki ismiyle Planet X, bu uzaylı türün anavatanıdır. Nibiru gezegeninin yaşam özellikleri ve Anunnakiler’in teknolojik alandaki ileri seviyeleri onları ölümsüzlük derecesinde uzun ömürlü yapmıştır.
İnsanoğlunun dünyada nüfuslanması üç aşama şeklinde gerçekleşmiştir. Birinci dönemde insanın alet kullanmaya başladığı dönem, ikinci dönem insanın yerleşik hayata geçtiği dönem, üçüncü dönem de sanayi devrimi dönemidir. Bu üç dönem de nüfusta sıçramanın olduğu dönemdir. Özellikle sanayi devrimi sonrasında dünya nüfusu ilk defa bir milyarı aşmıştır. Yüzbinlerce yılda ancak bir milyara ulaşan dünya nüfusu, günümüzde 5-6 yılda bir milyar artmaktadır. Nüfusun bu kadar hızlı artması, yüksek doğum oranlarından ziyade ölüm oranlarının hızlı bir şekilde azalmasıdır. Aynı şekilde, insanın hayatta kalma süresi de giderek artmaktadır. Örneğin sadece 50 yıl önce ortalama ömür 40 iken günümüzde 60 yıla yükselmiştir. Gelişmiş ülkelerde bu ortalamalar 70-80 yıla kadar çıkmaktadır.
Modern zamanlarda insan ölümü artık çözülmesi gereken teknik bir sorun olarak görmeye başlamıştır. Öyle ki bilimsel çalışmalarla bile ilgisi olmayanlar artık ölümü teknik bir aksaklık olarak görmeye başlamışlardır. Yani bir hastalık, bir kaza, cinayet veya doğal afetin ölüme sebep olduğunu artık hemen hemen her kesim kabul etmektedir. Bilim camiasında ise her insanın yaşama hakkının son kullanma tarihinin olmadığı yönünde hükümler ağırlık kazanmaya başlamıştır. Ölümsüzlük ya da Anunnakiler gibi uzun ömürlü olunabilmeği konusunda ciddi çalışmalar devam etmektedir.
Özellikle 2013 yılından itibaren Google’un mühendislik yönetimine atanan Ray Kurzweil, ölümü çözmek için çalışmalara başlamıştır. Calico isminde bir şirket kuran Kurzweil, başka bir ölümsüzlük savunucusu Bill Maris’i yatırım fonlarını düzenlemek üzere görevlendirdi. Ocak 2015’de verdiği bir mülakatta 500 yaşına kadar yaşamanın mümkün olduğunu belirtmiştir. Bunun için de şirketin 2 milyar dolarlık portföyünün yüzde 36’sını hayat uzatma projelerine aktarmaktadır. Silikon Vadisi’nde, PayPal’ın kurucularından Peter Thinel, yakın zamanda sonsuza kadar yaşamayı planladığını söyledi.
Genetik mühendisliği, onarıcı ilaçlar ve nano teknolojiler bu alanda gelecek vadetmektedir. Tahminler 2100 veya 2200 yılında ölümü yenme konusunda ciddi mesafelerin alınacağı yönde. Gelecekte sadece hastalıkları iyileştirmek için değil, ölen hücreleri yenilemek için de adımlar atılacağı yönde yüksek kanılar mevcuttur.
Ölümsüzlük üzerine yapılan çalışmalar herkesi kapsayacak nitelikte değildir. Bu iş için ciddi ödeneklerin verilmesi gerekmektedir. İnsan hayatının uzatılması ile gelişmişlik düzeyleri aynı doğrultudadır. Dokuların yenilenmesi çalışması çok farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Örneğin insanların yaşı ilerlese de yaşlanmamaları durumu ortaya çıkabilir. Ya da günümüzden çok kuvvetli çok sağlıklı daha iri cüsseli ve daha zeki nesiller genetik mühendisliğindeki çalışmalarla gerçekleşebilir. Buradaki esas sorun, dünyanın böyle bir nüfus baskısını kaldırıp kaldıramayacağı sorunudur. Belki de bu alanda ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak, şartlar bunu uygulamak için uygun olamayabilir.
Ünlü nüfus bilimci Malthus’un yaklaşık 150 yıl önce öngörülerinde dünyanın böyle bir nüfusu taşıyamayacağı, büyük bir açlık felaketinin geldiğini ve kitlesel ölümlerin yaygınlaşacağını söylemişti. Ama yeşil devrim olarak adlandırılan tarım devrimi ile birim alanda alınan verim en yüksek boyuta çıkarılarak dünyanın bir küresel gıda krizine maruz kalması engellenmişti. Günümüzde artan nüfus baskısına ölmeyen bir nüfusu eklediğimizde dünya kaynakları bu nüfus bakısına nasıl dayanabilir diye düşünüyoruz. Ama yine teknolojik gelişmelerin ne boyutta ilerleyeceğini kestiremiyoruz. Gelecekte hayvan çiftlikleri olmadan et üretimi, toprak olmadan tarımsal üretim ve su olmadan yetişen bitkiler gibi birçok genetik çalışma günümüzde devam etmektedir. Artan bu nüfus baskısının gıda ihtiyacı böyle karşılanabilir.
Ayrıca yerleşme yerleri konusu değerlendirildiğinde dünyanın yüzde yetmişi sularla kaplıdır. Bu alanlarda hiç yerleşme yoktur. Geleceğe yönelik Atlantis benzeri yerleşmeler için çalışmalar sürdürülmektedir. Sonuçta insanlar Anunnakiler’den kazandıkları bilgilerle Anunnakiler gibi olma yolunda çalışmalar yapmaktadır. Bu alanda atılacak en önemli çalışma insan hayatının uzatılması çalışmasıdır.

Fransız araştırmacı Pierre Conesa tarafından kaleme alınmış olan Dr. Saound et Mr. Djihad La diplomatie religieuse de l’Arabie saoudite ,2016 adlı kitap Suudi Arabistan devletinin dini diplomasisi hakkında ilginç bilgiler vermektedir. Söz konusu bilgilerden bir kısmını okuyuculara aktarmaya çalışacağım:
Osmanlılara karşı yarımadayı birleştirmek için Suud ailelerinin zaferi ancak Abdulvahhab ailesinin desteği ile mümkündü. Bu durum Osmanlılara karşı olduğu kadar, Arap kabilelerini birleştirmek için de Cihad ilanını meşru hale getiriyordu .Aynı zamanda peygamber soyundan gelen Mekke şerifine karşı kutsal alanların işgali Suud ailesinin yasallığını doğruluyor, böylece Suud ailesi hem kabilesel hem de dinsel bir meşruiyet kazanıyordu.
Suudi din diplomasisi politik sistem tarafından desteklenmektedir. Vahhabi ulema devletin doğuşundan itibaren devletin temel misyonunu İslam’ın Vahhabi versiyonunu dünyaya yaymak ve onun egemen olmasını sağlamak olarak görmektedr. Bu durumun gerçekleşebilmesi için Suudi ulema Vahhabilik kavramı yerine Selefilik kavramını kullanmayı tercih etmektedir.
Suudi yasalarına göre her Suudi vatandaşı İslamı, devleti ve toplumu korumakla mükelleftir. Devletin karşısında her zaman düşman olarak” Kafirler” vardır. Bu nedenle Cihad bütün eğitim kurumlarının temel felsefesini oluşturur.
Dünyada 50-60 milyon Vahhabi vardır. Günümüzde radikal dincilik/Vahhabilik bütün monoteist dinleri kirletmektedir. Bu kirlenmenin kaynağında Arabistan’ın finans desteği bulunmaktadır.
Nabil Mouline “ Les Clercs de l’İslam, Puf,2011” adlı kitabında diğer Arap ülkelerinin tersine Suudi İslam’ı halk katmanlarında İslam’ın marjinalliğine bir reaksiyon değil, 1960 ‘lı yıllarda İslam ve İslami dayanışma üzerine milli ve milletlerarası yasal/meşru bir stratejinin sonucudur.
Nasır’ın 1950-1960’da Müslüman Kardeşleri Mısır’dan sınırdışı etmesi ve onların Arabistan’a gelişleri Suudi Arabistan ulemasının hiç bilmediği ve karşılaşmadığı entelektüel bir anlayışı da beraberinde getirdi. Bu durum Arabistan’da Müslüman Kardeşler Selefiliği ile Vahhabi Kardeşliğinin karşılaşmasına neden oldu.
Mısırda gelişen Panislamist hareket Nasır’a karşı tavır aldı. Suudiler 1949-1952 yılında Dünya İslam Kongresi örgütünü kurdular. Zira Dünya İslam Birliği örgütü Nasır’ın kurduğu Arap Ligini parçalamak amacında idi (1956). Bu bir tür Panarap mahkemesi idi. Faysal buna İslam’la cevap verdi ve o da 1962 yılında İslam ligini kurdu. Bu durum bir tür Arap Soğuk savaşı(= guerre froide Arabe) idi . Her zaman olduğu gibi Şiiler bu statünün dışında kaldılar. Günümüzde bile bu Ligin temel amacının ne olduğu bilinmemektedir. Bu kuruluş 120 devlet ile Avrupa’da 50 cami ve kuruluşu kontrol etmektedir. Bu teşkilatın kontrolü tamamen Suudilerin elindedir.
Nasırcılığın egemen olduğu dönemde rekabet teolojik alana da sıçradı. Ezher Üniversitesi Suudi rejimini İslam’ın çok kritik bir versiyonu olan Vahhabilik kanalı ile-Birleşmiş Milletlerin de desteğini alarak-Arap çıkarlarına zarar vermekle suçladı. Hemen bu duruma cevap olarak Suudi devleti Medine İslam Üniversitesini kurdu(1961). Ezher’de okuyan öğrencileri de ayartıp oradan koparmak amacı ile onlara yüksek burs da dahil birçok olanaklar sağlayacaklarını vadettiler
1967 Arap-İsrail altı gün savaşı sonrası Arap Sosyalizmi çökünce Suudiler enerji piyasasında önemli bir yer edindiler ve bu durumu uzun zaman lehlerine kullandılar
Ancak 1979’da İran’da Humeyni devrimi Riyad için bir kabus oldu. Çünkü Şiiler dini ve tarihi bir aktör olarak yeniden sahneye çıktılar. Burada en önemli husus Arapların temsil ettiği Müslümanlığa karşı Şiiler ezilmiş Müslüman halklara devrimci karaktere sahip bir Müslümanlık sunuyorlardı.
İlerleyen Şiizmi hem Sünni Müslümanlık, hem de Arap milliyetçiliği açasından bir tehlike ve tehdit gören Suudi rejimi “ Her zaman daha çok din” fomülünü kullanarak krizden çıkmaya çalıştı; Kadınlar günü, Noel kutlamalarını ve namaz vakitlerinde satıcıların ticarethaneleri kapatıp namaza gitmelerini sağlamaya çalıştı.
Suudiler zamanla ideolojik temelli bir endüstri kurdular. Dünya İslam Birliği fakir ve az gelişmiş ülkeler başta olmak üzere oralarda birçok medrese ve kuran kursları açtılar, o ülkelere maaşlı imamlar gönderdiler. İşin en ilginç yanı; Dünyanın en hoşgörüsüz rejimine sahip olan Suudiler “ King Abdullah Bin Abdulaziz İnternatıonal Center for İnterreligious and Incultural Dialogue” açarak dinlerarası diyalogta aktif bir rol aldılar. Bu tutum en açık ifadesi ile diplomatik omurgasızlık ve(= C’est une diplomatie sans visage) yüzsüzlüktür.
En basit tanımı ile Vahhabilik: dini totalitarizmin islami formudur. Başka bir görüşe göre ise Vahhabilik, selefiliğin daha ırkçı ,kadın düşmanı, daha anti-semitik bir versiyonudur. Şunu bilmek gerekir; selefilikle Vahhabilik arasında bir çok fark vardır. En önemli fark ise Selefiler ritüalist insanlardır. Günlük hayatlarında önemli olan şeyler :üç parkmakla yemek yemek, suyu üç yudumda içmek, çayı soğutmak için ona üfürmemek, namazda elleri bağlarken peygamberi taklit etmek, her işte mutlaka sağ eli kullanmak…. Hiç şüphesiz selefiler arasında da Bizans papazlarının meleklerin cinsiyetini tartıştıkları gibi tartışma konuları da yok değildir.
Şiiler iç düşman olarak kabul edilmektedirler. 1928’de 800 Sünni ulema Şiilerin uyması gereken kurallarla ilgili fetvalar yayınlamış, Şiilerin beş vakit namaz kılmaları ve namazda sünni imamlara uymaları gerektiğini belirtmişlerdir. Bazı Vahhabi ulema ise nazilerin anti -semitik yazıları gibi Şiilerle ilgili hicivler kaleme almışlardır.
Quietist(=Allaha ancak aşk yolu ile ulaşılabileceğine inananlar) ve cihatçı selefiler için İslam devletinde Şiiler hiçbir mahkemeye çıkarılmadan ve yargılanmadan katledilmelidirler. Zira gerek Vahhabilikte, gerekse selefilikte ümmet sadece sünni Müslümanlardan oluşur. Medine Üniversitesi de bu durumu gerçekleştirmek için çalışmaktadırlar.
Quietist selefilik apolitiktir. Onlar devletlerin tanrı iradesi ile sona ereceğine inanmakta insani kanunların hükümsüzlüğünü kabul etmektedirler.
Riyad’ın dini diplomasisinden doğmuş olan Daeş’a (İşid) ve onun lideri Bağdadi’ye göre Suudiler, Sünni islamı ve kutsal yerleri koruyamadılar. Daeş’in ortaya çıkış nedeni bu durumu tersine çevirmek ve Asr-ı saadeti yeniden inşa etmektir. Bu nedenle Bağdadi, Ebu Bekir adını almıştır. Suudiler ise Daeş’e cephe alma yerine “Bana dokunma” demektedirler. Aslında Suudi Arabistan her zaman totaliter bir islamı propaganda etmektedir. Ne var ki. Batı çıkarları gereği bu durumu görmezlikten gelmektedir.
Suudiler peygamber soyundan gelmedikleri için hilafet müessesine sahip çıkamadılar. Önce kendileri kutsal yerlerin koruyucuları olarak daha sonrada Hadimü’l- harameyn olarak nitelediler. Bugün bu pozisyonlarını korumaktadırlar.
İşin en ilginç ve ironik yanı ise, Batılıların Krallığı Daeş’e karşı kurtarmaya çalışırken, Bütün Arap ordularının Şiileri bombalamaya devam etmeleridir.
Kitapta; Sovyetler Birliğinin yıkılması (1991) sonrasında Suudi Arabistan’ın Tataristan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’daki dini faaliyetlerini ele alan yazar, Suudilerin sözkonusu bölgelerdeki islami hareketleri desteklemek üzere birbuçuk milyar dolar bütçe ayırdığını belirtmekte Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde Türkiye’nin Arabistan’la rekabetinden bahsetmekte(?????….) ;Özbekistan ve Kırgrzistan’da Taliban destekli Hizbü’t-tahrir’in küçük hücreler halinde faaliyet gösterdiğini anlatmaktadır.
Sonuç olarak Suudi dini diplomasisi günümüzde İslam gibi gözüken radikalizm analizinde ilginç karadelikler oluşturuyor. Kitap Türkiye’deki din eğitiminin ulaşacağı nokta hususunda bir projeksiyon sunması açasından olduğu kadar. Din eğitimimizin bütün kuruluş ve kurumları ile Suudi Vahhabizmine nasıl evrildiğini göstermesi açısından da önemlidir
Gerek Ezher, gerekse Medine üniversitesinden mezun olan kimselerin Türkiye Cumhuriyeti’nde bakan ,müfti gibi görevlere getirildikleri düşünülünce nasıl milli kimliğimizden sıyrılarak Ortadoğulu bir halka dönüştüğümüz daha iyi anlaşılır.
Vahhabilerin Yıktıkları Cam/Mescidlerden bazıları:
Yazarın önemli tespitlerinden bazılarına da burada işaret etmek gerekir.Bu da Vahhabilerin iktidarı ele alınca Mekke ve Medine ‘de ortadan kaldırdıkları mescid, mezar ve evlerden bir kısmı:
Hz. Hamza’nın mezar ve mescidi
Hz. Fatıma Mescidi. Minareteyn mescidi ,Caferi Sadık mescid ve mezarı Medine’de Hendek savaşının yapıldığı alandaki dört mescid. Ebu Raşid, Selman-ı Farisi ve Ric’atü-ş Şems mescid ve camileri.
Yerle bir edilen mezar ve mezarlıklar: Medine’de Cennetü’l- baki, Mekke’de cennetü’l-mualla, Masa Kazım’ın annesinin mezarı, Peygamberimizin annesi Amine’nın mezarı hem yıkılmış, hem de 1998 yakılmıştır. Mekke’de Haşimoğulları mezarlığı,Hz. Hamza ve Uhud şehitlerinin mezarlığı, Cidde’de Hz. Havva’a ait olduğuna inanılan mezar ile peygamberimizin babasının mezarları
Bu tespitlere bakınca Türk hacıların mezarlar hususunda imamlar tarafından nasıl kandırıldıklarını görmek ilginç geliyor.

*Çeviri: Prof. Dr. Harun GÜNGÖR

Coğrafya insan hayatının şekillendiği bir alandır. İnsanların karakteri büyük bir oranda yaşadığı coğrafyaya göre şekillenir. Coğrafi şaftlar insan temelli başlayarak toplumların yapısını da şekillendirebilir. Bu nedenle gelenek görenekler, inanışlar ve toplumsal normlar coğrafyanın izlerini taşıyabilirler. Türk tarihi de, Türklerin yaşadığı coğrafyanın derin izleriyle kaplıdır. Her şeyden önce Türkleri mücadeleci kılan yaşadığı coğrafyanın zorluklarından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Türklerin yaşadığı çevrenin oldukça elverişli şartlara sahip olması da onu koruma duygusu nedeniyle Türklerin mücadeleci yönlerini geliştirmiştir.
Bu yazımızda, tarihi algı biçimlerimizden kaynaklanan bazı sıkıntıların günümüz olaylarındaki aksaklılara neden olduğu gerçeğinden hareket edilecektir. Bir kere Türk tarihi 600 yıllık veya 1400 yıllık bir tarih değil, en az 10.000 yıllık bir tarihtir. Tarihi ideolojik veya inanç boyutunda kesintiye uğratmak bilimin doğasına aykırı olduğu gibi milleti oluşturan tarih birliği vasfına da ihanettir. Bu durumu ilk anlayan büyük önder Atatürk’tür. Aslında O’nun öngörüleri çağımızın çok ilerisinde olduğu gibi, öngörülerinin temeli de bizim tarih algımızın göremeyeceği kadar derin ve köklü bir yapıdadır. Atatürk’ün, “Anadolu 7000 yıllık Türk beşiğidir” Anadolu’daki Türk varlığının Malazgirt Meydan Savaşından çok öncelere dayandığını göstermektedir. Tarihimizde aradığımız kahramanlar sadece birkaç yüzyıllık gerilerde değil binlerce yıl öncesinde yer almaktadır. Sanılanın aksine tarihi kahramanlarımız sadece erkeklerden ibaret değildir. Tarihe damga vurmuş çok önemli kadın kahramanlarımız da bulunmaktadır. Bu kahramanlardan biri Kafkaslar’da yaşamış Tomris, diğeri ise Ege tafralarında yaşamış Artemisya’dır.
Tomris, Hazar gölünün günbatısı yönünden Kafkasları içine alan uçsuz bucaksız bir ovada kurulmuş Massaget’lerin prensesidir. Massaget’ler, kocasının ölümünden sonra tahta geçmiş olan bir kraliçe Tomris tarafından yönetilmekteydi.
Perslerin imparatoru Kiros, Tomris’e elçiler göndererek kendisiyle evlenmeyi çok istediğini bildirdi. Ama Tomris biliyordu ki, onun asıl istediği kendisi değil, Massaget krallığı idi. Bu yüzden evlenme isteğini geri çevirdi. Kiros, istediğini kabul ettiremeyince ordusunu Aras nehri üzerine sürdü ve orada savaş hazırlıklarına başladı. Bunun üzerine Tomris, Kiros’a elçiler göndererek açıkça meydan okudu. Bunun üzerine Kiros,Tomris’e geri çekilmesini, çünkü ırmağı kendisinin aşacağını ve ona karşı yürüyeceğini bildirdi. Tomris, başta yaptığı öneriye uyarak geri çekildi, Kyros, krallığın yönetimini oğlu Kambyses’e bıraktı, Kroisos’u da ona emanet etti ve eğer Massaget’lere karşı açtığı sefer kötüye dönerse, onu elden geldiğince hoş tutması için sıkı emir verdi; bu emri verdikten sonra onları ülkesine gönderdi, kendisi de ordusuyla birlikte ırmağı aştı.
Kiros bir savaş hilesi düşündü. İlk önce arkerlik yeteneği zayıf genelde ayak takımından olan bir birliği Tomris’in üzerine gönderdi. Tomris’in oğlu Spargapises, ordunun üçte birlik kuvvetiyle Kiros’un çapulcu birliğinin üzerine yürüdü. Onları kısa sürede bozguna uğrattı ve zafer sarhoşluğuna kapılıp eğlenceye koyuldu. Bunu gören Kiros ani bir baskınla Tomris’in oğlunu esir aldı.
Kraliçe Tomris, ordusunun ve oğlunun başına gelenleri öğrenince Kiros’a bir haberci saldı ve çok sert bir mesaj gönderdi: “Kana doymayan kanlı katil Kyros, bu başarıyla şişinme; bu zaferi, içtiğiniz zaman sizin de aklınızı başınızdan alan, damarlarınıza indiği ölçüde ağzınıza kötü sözler çıkartan üzüm kazandı. Bu zehirdir diyorum, seni hilebazlıkla oğlumun efendisi yapan; bu güçlerin ölçüştüğü savaş değildir. Bak şimdi sana güzel bir öğüt vereyim, beni dinle, oğlumu bana geri ver, bir şeyler karıştırmadan çık git bu topraklardan, Massaget ordusunun üçte biri üzerinde kazandığın kaba zaferle yetin. Ama eğer bu dediğimi yapmazsan, Massaget’lerin efendisi olan Güneş adına ant içerim ki, kan dökmeye doymayan adam, seni ben kanla doyuracağım.”
Elçinin bu sözlerini Kiros önemsemedi. Kraliçe Tomris’in oğlu, Spargapises bağları çözülüp elleri serbest kalınca, hemen kendini öldürdü. Tomris, oğlunun öldüğünü öğrenince bütün kuvvetlerini topladı, Kiros’un üzerine yürüdü. Uzun süren kanlı çatışmanın sonunda Tomris, Kiros’un birliklerini bozguna uğratıp Kiros’u ölü ele geçirdi. Böylece Tomris dönemin şartlarına dünyanın en güçlü ordusunu yenilgiye uğratmış oldu.
Bu savaş günümüzde kadını eksik veya yetersiz gören anlayışa verilecek en güzel cevaplardan biridir. Kadını ikinci sınıf yerine koyan anlayışın hüküm sürdüğü toplumlar asla ama asla Tomris gibi karhamalar çıkaramazlar.
Gelelim şimdi Anadolu’da çıkan güçlü kadın karakterlerinden ikincisi olan ARTEMİSYA’ya… Artemisya tarihte bilinen ilk kadın amiraldir ve Karya denilen Dalaman Çayından başlayıp Aydın’ı kapsayan yerin prensesidir. Kayra’nın ilk başkenti Milas’tır. Sonrasında ise Halikarnassos (Bodrum) başkent ı olmuştur. Kayra denizcilikte çok ileri bir toplum haline gelmişti ve ana erkil bir yapıda Kadınlar tarafından yönetilmiştir. Kayralıların Türk kökenli olacağı konusunda iddialar bulanmaktadır. Bu iddiaların temeli Kayralıların Etrüslerden geldiği iddiasıdır. Ünlü tarihçi Heredot’a göre Etrüskler Anadolu’dan (Lidya) İtalya’ya göç etmişlerdir, bunun yanı sıra pek çok tarihçi de Etrüskler ile özellikle Truva başta olmak üzere Anadolu uygarlıklarının âdetleri arasında bağ kurmaktadır. Bu sebeplerden dolayı Etrüsklerin kökeninin Küçük Asya yani Anadolu uygarlıklarına dayandığını savunurlar. Dolayısıyla Etrükslerin Türk kökenli olması Kayralıların Türk olduğu kanısını güçlendirmektedir. Şayet Türk olmasalar bile bizim coğrafyada yaşamış ve bu coğrafyaya iz bırakmış bir toplum olmaları nedeniyle bizi yakından ilgilendirmektedir.
M.Ö. 480 yılında Kayralıların kralı ölmüştü. Kralın oğlunun yaşı küçük olduğu için ülkeyi Artemisya yönetmeye başlamıştı. Artemisya girişken bir ruha ve erkekçe bir korkusuzluğa sahip bir kadın olarak anılıyordu. Artemisya, Lygdamis’in kızıydı. Baba tarafından Bodrumlu, ana tarafından Giritliydi. Büyük Pers kralı Xerxes’in Yunanistan seferine amiral olarak katılmıştır. Beş gemi ile savaşa katılmıştı. Gemileri ve savaşçıları çok ünlüydü. Pers kralına en iyi fikirler veren oydu.
MÖ.480 yılında Persler ve Yunanlılar arasında tarihte bilinen ilk deniz savaşı olarak anılan Salamis Savaşı yapıldı. Yunanlılar Salamis adası yakınlarına çekildikten sonra Pers donanmasına karşı üstün geldiler. Pers gemilerinin hepsi batırıldı. Savaşı kıyıdan izleyen Pers kralı Xerxes Yunanistan’ı terk etmek zorunda kalmıştır. Beş gemisiyle Pers donanmasına katılan Artemisia, kahramanca savaşarak bu savaşta hiçbir kayıp vermeden Yunan donanmasını yarıp geçmeyi başarmıştır. Dönemin şartları değerlendirildiğinde Pers ordusunun tamamen yok olmasına karşın Artemisya’nın kayıp vermeden çekilmesi önemli başarıdır.
Anadolu tarih boyunca hep mücadele ve savaş alanı olmuştur. Anadolu da pek çok kahraman, komutan ve devlet adamı çıkmıştır. Bunlar içerisinde en önemlisi ve en sonuncusu Mustafa Kemal Atatürk’tür. Atatürk’ün verdiği ulusal kurtuluş savaşının dünyada eşi benzeri yoktur. Atatürk’ün karakterini en iyi betimleyen kavram bağımsızlıktır. Ulusların, devletlerin bağımsızlığının temelinin bireyin bağımsızlında olduğuna inanmaktadır. Bu denenler Atatürk mücadelesinin büyük bir bölümünü bireylerin bağımsızlığı esasına göre yapmıştır. Bireylerin bağımsızlığında ise en önemli ayak kadınların bağımsızlığıdır. Atatürk Türk kadının bağımsızlığı tekrar elde etmesi için çk yoğun bir mücadele gerçekleştirmiştir. Aslında Atatürk’ün amacı kadınlarımızı Artemisya ve Tomris gibi güçlü bireyler haline getirmekti. Türk kadınını öven ona itibar kazandırmaya çalışan onlarca sözünde büyük önderin bu mücadelesini bulmak mümkün olmuştur.
Kadına değer veren toplumların medeniyet seviyesinde ne durumda olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin en ihtişamlı dönemi hiç şüphesiz ki Atatürk dönemidir. Ancak Cumhuriyet tarihimize baktığımızda hiçbir dönem kadınlarımız Atatürk dönemi kadar hak elde edememişlerdir.
Tomris ve Artemisya örnekleri de göstermektedir ki kadın asla eksik yaratılmamıştır. Kadının aklı kısa değildir. Bilakis kadının aklını kısa görenlerin aklından şüphe etmek gerekir. 20. Yüzyılın en büyük lideri Atatürk, kadının değerini anlayan sayılı liderlendendir. Bu da bize verilmiş bir ödevdir. Toplumlumuzun temeli kadındır..

Ülkemiz orta kuşakta önemli bir kavşak noktasında bulunmaktadır. Gerek iklim, gerekse bitki çeşitşlşliği yönünden tarihin her döneminde cazibe merkezi haline gelmiştir. Bu vasfını günümzde de sürdürmesie karşın son zamanlarda gerek doğal gerekse de beşeri şartlarda meydana gelen olaylar nedeniyle tarımsal üretimde ciddi kayıplar yaşamaya başlamıştır.
Türkye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olması ve sahip olduğu akarsular, Türkiye’yi maalesef su zengini bir ülke yapmıyor. Dağların genel hatlarıyla doğu batı doğrultusunda uzanması ve yükseltinin doğuya ve iç kesimlere doğru artması deniz etkisinin iç kısımlara ulaşmasını engeller. Bu durum, Türkiye’nin büyük bir bölümünün yarı kurak iklim şartlarına sahip olmasına neden olur. Böylece Türkiye’de kişi başına düşen su miktarı dünya ortlamasının altındadır.
Buna ilaveten küresel iklim değişikliklerinden kaynaklanan etkiler nedeniyle Türkiye’ye düşen yağış miktarında önemli azalmalar meydana gelmektedir. Yapılan derlendirmelere göre, yağış ortlamaları Türkiye’de 630 milimetre civarındayken 2000 yılından itibaren ülkemize düşen yağışlarda yüzde 10 civarında bir azalma söz konusu olmuştur. Küresel iklim değişikliklerinde yaşanan bu olumsuzlukların daha da artacağı değerlendirildiğinde önümüzdeki yıllarda daha kurak bir dönemin gelmesi söz konusudur.
Türkiye nüfusunun gerek hızlı artışı, gerekse de tarım alanlarının korunması konusunda yaşanan yönetimsel zaafiyetler nedeniyle tarım alanlarımız hızla azalmaktadır. Örneğin, 2000 yılında tarım alanlarımız 27 milyon 856 bin hektar idi. Günümüzde nerdeyse tarım alanlarımızda 5 milyon hektarlık bir azalma söz konusu olmuştur. Aynı şekilde çayır ve meralık alanlarımızın yaklaşık yüzde 10’dan fazlasını kaybetmiş durumdayız. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Antalya Ticaret Borsası (ATB) verilerine göre, 2014 sonu itibarıyla Türkiye’de ekilen ve dikilen tarım alanı 23 milyon 943 bin hektar, çayır ve mera arazileriyle toplam tarım alanı da 38 milyon 560 bin hektar olarak belirlendi.
Tarım alanlarımızın amaç dışı kullanımı son yıllarda önemli artışar göstermektedir. Buna küresel iklim şartlarında meydana gelen değişiklikleri de katınca Türkiye’nin önümüzdeki dönemde ciddi bir gıda kiriziyle karşı karşıya kalacağı tahmin edilmektedir. 2004 yılında 17 milyon 962 bin hektar olan tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerin alanı 2014 yılında 15 milyon 789 bin hektar alana gerilemesi üretimde de ciddi azlamaların olacağını göstermektedir. Türkiye’nin son yıllarda en temel gıda ürünlerini bile dışardan almaya başlaması geleceğimiz için daha ciddi kirizlerin olacağının göstergesidir.
Artık Türkiye bir zamanlar üretimde dünyanın en önemli üretici ülkesi durumunda olduğu tarım ürünlerinin bir kısmını dışardan satın almaya başlamıştır. Şöle ki; 2014 yılına ait TÜİK raporlarına göre soğan ithalatı 29 kat, lahana ithalatı 39 kat, nar ithalatı %136, karpuz ithalatı %122, kırmızı mercimek ithalatı %179, Antep fıstığı ithalatı %63, mandalina ithalatı %63, kaysı ithalatı %54, bezelye ithalatı %29, pirinç ithalatı %47, kuru fasulye ithalatı %38 yeşil mercimek ithalatı %29 ve nohut ithalatı %27 artmıştır. Dünya fındık üretiminin %78’ine sahip olan ülkemiz 6 bin ton fındık ithal etmiştir. 4 milyon 100 bin ton buğday ve 6 ton çavdar ithal edilmiştir.
Yukardaki değerlerin önümüzdeki yıllarda daha da artacağı aşikârdır. Çünkü tarım alanlarımız giderek azalıyor, köyden kente göç korkunç boyutlara ulaşmış durumda ve küresel iklim değişiklikleri artık tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.
Türkiye günümüzde hâlihazırda mevcut potansiyelini kullanarak olası bir gıda krizinin üstesinden gelmektedir. Ancak, bu potansiyellerin de gelecekte tükeneceği açıktır. O zaman artan nüfusun gıda talebi nasıl karşılanacaktır? Bence ülke olarak kafa yormamız gereken en hassas ve önemli konu gıda olmalıdır. Bugün insanları sahip oldukları hemen hemen her şeyden vazgeçmeye ikna edebilirsiniz, ama insanları asla gıdalarından vazgeçmeye ikna edemezsiniz.
Yukarda karamsar tablosunu çizdiğimiz durumlar, yakın gelecekte Türkiye’nin bir kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Tarih boyunca birçok kıtlık felaketi atlatmış bir milletiz. Ancak, günümüzde yaşanan kıtlık felaketinin etkisi geçmiş dönemlerden daha fazla hasar verecektir. Çünkü refaha alışmış bir toplumun hiç refah görmemiş bir topluma nazaran dayanma gücü oldukça zayıftır.

Tarihin tozlu sayfaları arasında kalmış, Massagetlerin Kraliçesi “Tomris’i anlamak Türk tarihinin kökeninde kadınların ne kadar önemli bir ere sahip olduğunu idrak etmemizi sağlayacaktır. . Massagetlerin İskitlerin (Skythler) bir kolu olduğu gibi bir Azeri aşireti olduğu iddiaları da bulunmaktadır. Bu durum da Massagetlerin Kraliçesi Tomris’in Türk kökenli olduğunu kanıtlamaktadır. Bir taraftan günümüzden 2545 yıl öncesine yani M.Ö. 529 yılında dönemin şartlarında dünyanın en güçlü devleti olan Perslere diz çöktüren Tomris, diğer taraftan da dönemin en güçlü devletlerine diz çöktüren Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihe iz bırakan özelliklerine bakmakta fayda vardır.
Tomris, eşini kaybettikten sonra tek uğraşı oğlu Spargapises’in eğitimi olmuştu. Oğlunu bir an önce ülkeyi yönetecek kıvama getirme gayreti içerisindeydi. Anca ülke yönetimini de aksatmadan gelişmeleri yakından takip etmekteydi. O dönemde ülke için en büyük tehdit olan Pers Ordusu’nun Aras Nehrine doğru ilerlemesi Tomris’i harekete geçirdi.
Kendi ordusunun kurmaylarıyla yapılan toplantı sonucunda Perslilere barış teklif etme kararı çıkmıştı. Şimdi ise bir metin yazması ve Perslilerin Büyük Kralı Kiros’a yollaması gerekiyordu. Bu metni yazarken en ufak korku ibaresi olmamalıydı. Hem cesur bir metin olmalı hem de barışa razı edici bir tarz kullanmalıydı. Aklında onlarca fikir uçuşuyordu ama bu fikirlerden en öne çıkanı Kiros’un evlilik teklifiydi. Kiros’un bilmem kaçıncı eşi olup ülkesini Kiros’un eline verirse halkını büyük bir kırımdan kurtarabilirdi. Kiros’un Babillilere yaptıkları ortadayken böyle bir fedakârlık yapmalı mıydı? Ancak az sonra bu düşünce uçup gitti. Çünkü bunun bir hile olduğu besbelliydi. Şu anda savaşarak belki ölmek vardı evet ama diğer türlüsü sadece Kiros’un inisiyatifine kalacaktı.
Bunun üzerine yazıcılarını çağırttı ve Pers imparatoru Kiros’a açıkça meydan okuyan bir mektup yazdırttı. Tomris’in ültimatomundan sonra Pers ordusu Aras’ın öbür yanına geçti ve ordugâh kurdu. Kiros, ordususun önüne çapulcu takımını koydu ve asıl vurucu gücü nehre doğru geri çekti. Amacı Massaget’leri yani Tomris’in ordusunu bu çapulcu takımıyla o yoracak sonra da asıl vurucu güçle üstlerine yürüyüp işi bitirecekti.
Savaş hazırlıkları artık bitmişti ve son hazırlıklar için tüm komutanlar kraliçe çadırında toplanmıştı. Tomris arkadaşları ve komutanlarıyla vedalaştıktan sonra ordunun önüne çıktı ve şanına yaraşır bir konuşma yaptı. Konuşmasında bu hat aşılırsa geride bekleyen annelerin ve kızların uğrayacağı tecavüzleri, erkek çocukların hadım edilip Pers saraylarında köle olacağını bir bir anlattı. Haksızda sayılmazdı. Persliler içinde en yaygın ticaret küçükken iğdiş edilen erkek çocukların yüksek paralarla satılmasıydı. Ele geçirilen topraklardan köleleştirilen insanlarla bu iş bir sektör haline getirilmişti.
Massaget ordusunun üçte biri Tomris’in oğlu Spargapises önderliğinde saldırıya geçti ve ordu bu ilk savaştan büyük bir galibiyetle ayrıldı. Ancak bu Perslilerin bir tuzağıydı ve asıl ordularıyla saldıra geçip Spargapises’i esir aldılar. Spargapises bulduğu ilk fırsatta canına kıydı. Bu haberi alan Tomris derin bir kedere boğuldu. Sonra ordusuyla Pers ordusunun üzerine yürüdü ve Aras nehri kıyısında Kiros’un ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Bir kadının, bir annenin gerektiğinde ne kadar güçlü olabileceğini anlatan bu hikâyeden günümüze geldiğimizde fikren binlerce yıl öncesine göre daha yobaz düşüncelerin hala yaşadığına tanık olmaktayız.
Bir kere kadın eksik yaratılmamıştır. Eksik olan bilinçtir, şuurdur, vicdandır ve insaniyettir. Kadını ikinci plana atmak en büyük insanlık düşmanlığıdır.
Hayatını savaş meydanlarında geçirmiş ve her bulduğu fırsatta ülkesinin kalkınması için olan üstü çaba harcayan Mustafa Kemal Atatürk, Türk kadınına haklarını vermek için birçok atılama imza atmıştır. Atatürk’ün “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, yükselmeye layıksın.” sözü tarihe ışık tutacak bir sözüdür. Türk kadının değerini anlaması onun binlerce yıllık tarih birikimine sahip çıktığının bir göstergesidir. Atatürk kadınlarımızı kilitlendiği kafeslerinde kurtarıp onları binlerce yıl öncesindeki layık olduğu yere topluma eşit ve hür birey olduğu yere geri göndermiştir.
Atatürk’le kadın cariye, köle ve görevi sadece kocasını memnun etmek olduğu anlayıştan kurtulmuştur. Atatürk Türk kadının içindeki Tomris ruhunu tekrar diriltmiştir. Bu nedenle kadınlarımız kendi kimliklerini sadece 600 yıllık tarih birikimine göre değil de binlerce yıllık birikimlerine bakarak bulmak zorundalar..

0006088972_10İnsanlık tarihi düz mantık sistemine göre yazıldığı için konular basit sebep sonuç ilişkisi üzerine sıralanmaktadır. Basit bulgulardan elde edilen sonuçlar, fazla kafa karışıklığına izin vermeden yazılmaktadır. Tarihi olaylar insanların deneme yanılma esasına göre bilgi birikimi elde ettiği mantığıyla hareket etmektedir. Düz mantığa göre doğru görünen bu ilke derin mantığa göre birçok çelişkiyi barındırmaktadır.
Yüzbinlerce yıl ilkel şartlarda yaşayan insanların yakın bir dönemde modernleşmeye geçmesi mantık ilkelerini zorlamaktadır. Ayrıca üzerinden binlerce yıl geçmesine rağmen antik dönem tarihindeki gizemin hala açıklanamıyor olması tarih anlatımındaki tutarsızlıkları göstermektedir. Ya bir şey bilmiyoruz; ya da bir şeyi bilmememiz gerekiyor.
Antik dönemleri sadece dinler tarihi bakış açısına göre değerlendirip, putperest veya çok tanrılı dinler dönemi olarak nitelemek olayı sulandırmaktan başka bir şey değildir. İnsanlığın kökeni antik dönemin şifrelerinde saklıdır. Bu manada konuya antik dönem temelinde yaklaşmak, daha gerçekçi bir bakış sergilememizde neden olacaktır.
Son yıllarda yaptığı eşsiz çalışmalarla insanlığın kökeni ile ilgili konuları okuyucunun beğenisine sunan Göktürk Ramu, tarihçilere tarih dersi vermektedir. Anlamak için algılamak, algılamak için görmek, görmek için bulunmak ilkesiyle hareket eden Göktürk, yaptığı çalışmalarla ezber bozmaya devam etmektedir.12507251_1115393775151131_7225513077457186573_n
Geleceği geçmişin mistik havasına gizlenen gerçeklerin ışında arayan Göktürk, metodolojik olarak bir tarihi yorumlara yeni bir bakış açısı getirmiştir. Göktürk Ramu’nun çizgisinden hareket edersek, bizim referans noktamız Sümerlilerdir.
Sümerliler evreni gök-atmosfer-yer üçlüsünün birliğinde aradılar. Onlar “Dünyanın ve insanların yaratılışı” ile diğer mitlerinde dünyanın oluşumunu bile tasavvur etmişlerdi. Dünyanın oluşumuna kadar insanların, hayvanların, bitkilerin olmaması, ucu bucağı görünmeyen Okyanusu – Nammu’yu dünyanın başlangıcı olarak tarif etmişlerdir. Nammu Sümer mitolojisinde Su Tanrısı olarak bilinir. Nammu sırayla Gök ve Yeri hayata getirmiştir. Sümerler sırasıyla onları An ve Ki olarak adlandırmışlar. An ve Ki’nin nikahından Enlil (atmosfer, rüzgar, hava) meydana gelmiş ve onlar birbirinden ebedi ayrılmıştır. Bunun yanı sıra, An ve Kinin beraber hayatından Anunnakiler (An + Ki = Evren) meydana gelmiş, Gök ve Yerin bağlantısı kurulmuştur. An ve Ki’nin birbirinden ayrıldığı anı Evrenin şekillenmesinin başlangıcı olarak kabul etmişlerdir.s-f26b08011b0544b861a3abc6886ec180048c73c6
Sümerlerin “dünyanın yaratılışı” ile ilgili mitinde Güneş sisteminin oluşumu açıklanmıştır. İlk kez Güneş (Utu) ve onun uydusu Merkür (Kişar) arasında öncelikle eski Nibiru (Nammu) gezegeni ile, sonra ise 3 çift gezegenle birleşmiştir: Güneş ve Nibiru arasında Venüs (Enanna) ve Mars (Nergal), Nibiru arkasında Jüpiter (Enlil) ve Satürn (Ninlil), Güneş’ten daha uzakta Uran (An) ve Neptün (Enki) teşekkül bulmuştur. Son iki gezegen sırasıyla 1781 yılında ve 1846 yılında yeni dönem astronomlar tarafından keşfedilmiştir. Ancak Sümerliler birkaç bin yıl önce onların ilk tasvirini tanrılar sisteminde verdiler. Bu sistemde tanrılar hem birbirini çekiyor, hem de itiyorlardı. Sonraları zıtlıkların birliği ve mücadelesi gibi bilime dâhil edilmiş felsefi yasanın içeriğini ilk kez onlar yazmışlardı. Örneğin, Enlil ve Ninlil oranı Jüpiter ve Satürn, Enlil ve Enki – Jüpiter ve Neptün, ayrıca dağıtmak ve kurmak yaklaşımı olarak tarif edilmiştir. Bu demektir ki, zıtlıklar birbirini reddettikleri kadar da birbirini gerektirir. Eğer bu olmasaydı, Sümerlilerin Güneş sistemi hakkında konuşmak mümkün olmazdı. Çünkü her sistem, aynı zamanda, Güneş sistemi de onu oluşturan unsurların karşılıklı ilişki ve etkisinden ibarettir. Kararlı olmayan sistemin merkezinde duran Nammudan 11 uydu oluşmuştur. Sümerliler Plüton’u Satürn’ün yanında tasvir ederek, onun uydusu olduğunu belirttiler. Sümerlilere göre, Mars ve Jüpiter arasında hiç bilmediğimiz büyük bir gezegen bulunmaktadır. Onlar bu gezegeni Nibiru olarak adlandırmışlardır. Nibiru kesişen anlamına geliyor. Nibirunun çok büyük yörüngesi var ve 3600 yılda bir Mars ve Jüpiter’in arasından geçiyor. Sümer metinlerine göre, Anunnakiler gelmiş, Gök ve Yerin bağlantısı kurulmuştur. Anunnakiler 445 bin yıl önce işte bu gezegenden dünyamıza gelmişlerdir.
Dünya dışında yaşam olduğuna dair birçok metin bulunan Sümer tabletlerinde Nibiru diye bir gezegenden bahsedilmektedir. Bu metinlerden yola çıkan Göktürk AMON RA kitabında Nibiru gezegeninden dünyaya gelenlerden ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Buna göre Nibiru’da çevresel bir sorun başlamıştı. Gittikçe incelen atmosfer tabakasını korumak için Anunnakiler altından yapılmış kalkanlar hazırladı (modern uzay gemilerde astronotları radyasyondan korumak için kullanılır). Anunnakilere altın gerekiyordu. Aradıkları altın yedinci gezegen – yani Dünya’da bulundu ve ilk kez dünyamıza geldiler. İlk olarak Anunnakiler pahalı metali Fars Körfezinde suyun altından çıkarmaya çalıştı. İlk başarısızlıktan sonra Güney-Doğu Afrika’da bir maden inşa ettiler. 300 bin yıl önce Anunnakiler genetik işlemler yardımıyla özel işçiler, yani Homo sapiensleri (akıllı insan) yaratmışlardır. Uzaylılar Homo sapienslere bilgi ve becerilerini öğrettiler. Zaman geçtikçe iki uygarlığın, yani uzaylı ve yerlilerin kavuşma süreci başladı. Sonuçta, Homo sapiens ve Anunnakilerin ortak çocukları dünyaya geldi. İmha olmuş Nibiru gezegeninin varlığı Amerikalı astronomlar tarafından da kabul etmektedirler. Onlar Güneş sistemi etrafında, Mars ve Jüpiter gezegenleri arasından geçen eliptik yörüngede gezegen kalıntıları keşfettiler.untitled
Annunakilerle ilgili bilgileri daha eğlenceli ve kalıcı öğrenmenin yolu Göktürk Ramu’nun yayımlamış olduğu iki muhteşem romanı AMON RA ve SON ÇAĞRI romanlarını okumaktır. Bugüne kadar Anunnakiler hakkında yüzlerce çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalar salt bilgilere dayalı anlatımlarla oldukça teknik konular şeklindeydi. Göktürk Ramu bu bilgileri kurgu haline getiren iyi bir sentezcidir.
Göktürk, yaptığı çalışmaların herkese ulaşması konusunda da birçok faaliyet gerçekleştirmektedir. Gerek sosyal medya üzerinden gerekse de verdiği seminerle yediden yetmişyediye bilgi birikimini aktarmaktadır. Göktürk Ramu’yu takip etmek geçmişle gelecek arasındaki köprüde ilerlemektir.

Türkiye genç oluşumlu bir kara parçasıdır. Oluşumunu bu jeolojik zamanda (4. Zaman) tamamlaması Türkiye’de tektonik hareketlerin fazla olmasına sebep olmaktadır. Tektonik hareketlerin en önemlileri volkanıma ve depremlerdir.
Türkiye, yakın jeolojik döneme kadar yani 4. Jeolojik zamana kadar birçok volkanik hareketin etkisinde kalmıştır. Ancak volkanik sahalar günümüzde aktif volkanik sahlar durumunda değildir. Depremler ise Türkiye’nin jeolojik oluşum sürecinde her zaman faaliyetlerine devam etmişlerdir.
Türkiye’nin genç oluşumlu bir yapıda olasıyla tektonik hareketler canlılığını sürdürmektedir. Tektonik gerilimler depremler yoluyla yeryüzünde hissedilmektedir. Bu bakımdan Türkiye dünyanın önemli deprem kuşakları üzerinde yer almaktadır. Hatta Türkiye’nin yüzde yetmişinin aktif deprem kuşağında olduğu söylenebilir. Deprem tehlikesi Türkiye’de beş dereceli deprem alanlarına bölünerek tespit edilmiştir. Birinci ve ikinci dereceden deprem tehlikesinin bulunduğu sahalar en aktif fay kırıklıklarının bulunduğu sahalarla paralellik göstermektedir. Bu sahalar;
KAF (Kuzey Anadolu Fay Kuşağı)
BAF (Batı Anadolu Fay Kuşağı)
DAF veya GAF (Doğu Anadolu veya Güneydoğu Anadolu Fay Kuşağı)turkiye-deprem-haritasi
Marmara Bölgesi genel itibariyle Kuzey Anadolu Fay Kuşağı üzerinde yer aldığından burada çook sayıda gerek maddi hasarı, gerekse de can kaybının yüksek olduğu şiddetli depremler olmuştur. Bu hattın uzunluğu yaklaşık 1100 kilometredir. KAF, sağ yönlü ve doğrultu atımlı aktif fay hattıdır. Yaklaşık Van Gölünden Saros Körfezine kadar tüm kuzey Anadolu’yu keser. Tek bir faydan oluşmaz, pek çok parçadan oluşan fay zonudur. Van Gölü’nün kuzeyinden itibaren Erzincan, Tokat, Amasya, Gerede, Bolu, Adapazarı, İzmit Körfezi ve Marmara Denizi’nden, Saros Körfezi’ne kadar uzanır. Ülkemizde depremlerin en çok görüldüğü kuşak burasıdır. İzmit, Adapazarı, Düzce, Bolu, Çankırı, Niksar, Erbaa, Erzincan, Erzurum, Pasinler bu kuşak üzerinde yer alır. Yıllara göre KAF üzerinde oluşan depremlere bakıldığında hattın ne kadar aktif olduğu daha iyi anlaşılabilir:
İsim Büyüklük
1939 Erzincan
8.3
1942 Niksar-Erbaa
6.9
1943 Tosya-Ladik
7.7
1944 Bolu-Gerede
7.5
1949 Karlıova
7.9
1951 Kurşunlu
6.8
1957 Bolu- Abant
6.8
1966 Varto
6.6
1967 Bolu- Mudurnu
7.0
1971 Bingöl
6.8
1992 Erzincan
7.0
1999 İzmit
7.4
1999 Düzce
7.2
2010 Elazığ
6.0
2011 Van
7.2
Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Kuzey_Anadolu_Fay_Hatt%C4%B1 (1 Eylül 2016 verisi)
Fay hattında; parçalanmış-ezilmiş kayaçlar, soğuk ve sıcak su kaynakları, gölcükler, traverten oluşumları, genç volkan konilerine rastlanır.
Fayın bazı kısımları depremler sırasında 0,5-1,5 m düşey, 1,5-4,3 m yatay atımlar yapmıştır. Genç Kuvaterner zamanından itibaren 800-1000 m yatay atım yaptığı ötelenen genç vadi yataklarından tespit edilmiştir.
Kuzey Anadolu Fay hattı üzerinde meydana gelen depremler, bu hat üzerinde yeni depremlerin olacağını göstermektedir. Bu konuda başta Kandilli rasathanesi olmak üzere çok ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Ancak teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin depremi en fazla 16 saniye öncesinden haber verebilmektedir. Çok kısa süreli gibi görünen bu durumda gerekli tedbirlerin alınmasıyla çok büyük felaketler önlenebilir. Özellikle 7-8 saniye önceden insanın kendini emniyete alabileceği yaşamsal tedbirleri alabilir. Örneğin doğalgaz ve elektrik hattının kesilmesi birçok felaketi önleyebilir. Ya da kendimizi emniyete alabileceğimiz pozisyona gelmemiz için yeterli bir süredir 7-8 saniyelik zaman.17-agustos-marmara-depremi_0
Depremin olduktan sonra yaşamla ölüm arasında çok ince bir çizgi bulunmaktadır. Ancak depreme karşı yapılacak en önemli tedbir yaşadığımız alanları deprem yönetmeliğine uygun hala getirmektir. Tedbirli olmak bizim için yaşamsal bir önemdedir. Konu Marmara olunca hiç tereddüt edilmeden harekete geçilmelidir. Kuzey Anadolu Fayı üzerindeki hareketler Marmara’da kesin bir depremin olacağını göstermektedir. Kandilli Rasathanesi’nin MARSITE diye nitelendirilen bir projesinde projede Adalar bölgesi ile ilgili dikkat çekici veriler elde edildi. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nden Prof. Nurcan Meral Özel’in açıkladığı projede, Adalar fayında en çok 7 büyüklüğünde deprem üretecek enerji biriktiği ve Kuzey Anadolu fayı Kuzey kolunun Marmara içinde farklı özellikler içeren parçalardan oluştuğu ve her bir parçanın ayrı enerji birikimi içinde olması nedeniyle de kırılmanın tek bir noktada gerçekleşmeyeceği dolayısıyla büyük bir fay üzerindeki bir kırılmadan değil, küçük faylar üzerinde bir kırılma yaşanacağı belirtildi.
Adalar’daki enerji birikimin son derece yüksek olduğunu belirten Prof. Dr. Özel; “Körfez depreminden yani 1999 depreminden önce kaydedilen gerilimden daha fazla bir yüksekliğe ulaştığını” söyledi.
Bu açıklama Marmara’da daha büyük ölçüde bir deprem olacağını göstermektedir. Dünyada deprem tecrübesinin yüksek olduğu ülkemizde depremde can kayıplarının olağan olduğu algısından, hasarsız deprem algısına biran önce geçilmelidir. Unutulmamadır ki, dünyada ülkemiz gibi çok aktif deprem sahalarında yaşayıp hemen hemen hiç kayıp vermeden yaşayan ülkeler de bulanmaktadır. Bu nedenle deprem dedenin, Ahmet Mete Işıkara’nın “Deprem öldürmez, çürük bina öldürür.” Sözünün ne kadar yerinde bir söz olduğunu daha iyi anlayabiliriz.795645_detay

Avrasyacılık, 1917 Rus Sosyalist devriminden sonraki göçmenlerin ideolojik ve toplumsal politik hareketidir. Bu hareket, Rus kültürünün, dünya kültürleri arasında Batı ve Doğu kültürleri özelliklerinin eşsiz bir karışımı olduğunu, bu yüzden aynı zamanda, hem Batıya hem de Doğuya ait olmakla beraber, gerçekte, ne Batı, ne de Doğu kültürü olduğunu iddia etmektedir.moskova-795x397
Bu hareketin temsilcileri, Rus ve dünya kültürü ve tarihinin en derin, metafizik problemlerine büyük ilgi göstermelerine rağmen, soyut düşünürler değildiler. Sadece felsefi (kültürel ve tarihsel) değil, somut insani bilimlere de meyilliydiler. Avrasyacılığın kurucuları olan filolog ve dilbilimci prens N.S.Trubetskoy (1890 — 1938), R.O.Yakobson ile P.N.Savitskiy (1895 — 1965), coğrafyacı ve ekonomist; P.P.Suvuçinskiy (1892-1985), müzik ve edebiyat eleştirmeni; G.V. Florovskiy (1893 — 1979), kültür tarihçisi, ilahiyatçı ve patroloji uzmanı; G.V.Vernadskiy (1877-1973), tarihçi ve jeopolitikçi; N.N.Alekseyev, hukukçu ve politoloji uzmanı, toplum tarihçisi; V.N.İlyin, D.Sviatopolk-Mirskiy’di. Adı geçen kişiler “klasik” Avrasyacılığın (1921-1929) kurucu temsilcilerindendir. Her biri, kendi kültürel-tarihsel bilgi ve tecrübelerine dayanarak, analiz ve genellemeler yaparak, Rusya ve dünya tarih ve kültüründeki Batı ve Doğu diyalektiğiyle ilgili tarih ve kültür felsefesi meselelerini ele almaktaydılar.
Avrasyacılık fikrini savunanlar ilk başlarda klasik Avrasyacılık olarak nitelendirilen dönemde bölgesel konjonktürel konularla ilgilenmişler ve buna uygun değerlendirmeler yapmıştır. Dünya şartlarının değişimine bağlı olarak klasik Avrasyacılar alan geliştirerek Yeni Avrasyacılık fikrini ortaya çıkarmışlardır. Yeni Avrasyacılık düşüncesinin ortaya çıkmasında Lev N. Gumilöv’in önemli katkısı olmuştur. Gumilöv, “Avrasyacıların ana tarihsel ve metodolojik fikirleriyle mutabıktı. Fakat onların içinde kendisi için en önemli soruya cevabı bulamıyordu: Etnoslar (milletler) arasında olumlu veya olumsuz komplimenterliğin sebebi nedir? (komplimenterlik, Gumilöv ile icat edilen terim; bir milletin düğer millete ve kültürüne karşı doğal olarak gösterdiği sempati veya antipatidir). Onun fikrine göre etnoslar, doğal teşekkül oldukları için uzaydan gelen “enerjik itkilerine” maruz kalıyorlar. Bu itkiler “pasyonarlık efektinin”, yani yüksek etkinliğin, aşırı gerilmenin sebebi oluyor. Bu durumlarda etnosların “jenetik mütasyonları” oluyor ve sonucunda özel mizaçlı ve üstün istidatlı insanlar, “pasyonariler” doğuyorlar. Onlar da yeni etnosların, kültürlerin ve devletlerin kurucuları oluyorlar.” Şeklinde ifade etmekteydi.
Konumuzun temelini oluşturan yeni Arayıcılığın ideolojisinin gelişim aşamaları ve yan akımlarını şu başlıklarda sıralayabiliriz:thumbmaker
1. Aşama (1985-90) “Sağcı Yeni Avrasyacılık” milliyetçi-muhafazakârlık hareketi.
2. Aşama (1991-1993) Yeni Avrasyacılık yurtsever muhalefetine yaklaşması
3. Aşama (1994-1998) Yeni Avrasyacılığın gelişmesi
4. Aşama (1998-2001) Yeni Avrasyacılık merkezi siyasi pozisyonuna gelmesi, yan politik kültür ve parti akımlarından ayrılma süreci bitmesi ve bağımsız bir akıma dönüşmesi
5. Aşama (2001-2002) “Radikal Merkez” pozisyonlarında “Avrasya” Rusya Toplumsal Siyasal Hareketinin kurulması.
6. Aşama (2002) “Avrasya” siyasal partisinin kurulması
7. Aşama (2016) Türkiye-Rusya yakınlaşması
Son 10 yılda yaptığı büyük atılımlarla dünya güçler dengesini değiştiren Rusya süper güç olma yolunda emin adımlarla ilerlemesi ABD’yi kaygılandırmıştır. 2004 yılından itibaren ABD Rusya’yı çevrelemeye başlamıştır. Ukrayna ve Gürcistan’da gerçekleşen kadife devrimler Rusya’ya yönelik ciddi tehditlerdi. Rusya adeta Karadeniz’in kuzeyine hapsedilmiş durumdaydı. Rusya 1990’lar sonrası yeniden yapılanma restorasyon dönemini Putin ile oldukça hızlı ve başarılı bir şekilde gerçekleştirdi. Kaynaklarını oldukça akıllı yatırımlarda kullanarak ülke ekonomisini hızlı bir onarım devresine soktu. Başta bilişim teknolojileri olmak üzere silah ve otomobil sanayiinde önemli atılımlara imza attı. Çin’in engellenemez yükselişi beraberinde Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin önemli atılımlara imza atması sonucu Şangay işbirliği örgütünün AB ve ABD’ye alternatif olmasına sebep oldu.
AB ve ABD’nin geleceklerinin ciddi sorgulandığı günümüzde Rusya’nın süper güç olma yolundaki çabalarına tanık olmaktayız. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren kendi bölgesinde önemli bir güç konumundaydı. Ancak AB ile ortaklık anlaşması çerçevesinde sürdürdüğü yarım asra dayalı mücadele Türkiye’yi bölgesel güç konumundan çıkararak bölgenin edilgen bir ülkesi haline getirmiştir. Hele hele ABD ile Sovyetler Birliği arasında gerçekleşen soğuk savaş döneminde Türkiye, ABD’nin ileri karakolu olarak görev almıştır. Böylece Türkiye bölgesel gelişmelerle ilgilenmek yerine ABD’nin rakiplerinden gelecek saldırılarla nasıl başa çıkacağını hesaplamakla vakit kaybetmiştir. ABD konusunda SSCB’nin açık meydan okumalarına ABD’den rahatlatıcı bir destek gelmemesi Türkiye’yi uluslararası alanda daha içe kapanık bir politika izlemeye sevk etmiştir. NATO üyesi olan Türkiye’nin en haklı olduğu davalardan birisi olan Kıbrıs meselende bırakın AB ve ABD’den yardım almayı, olanların saldırgan tutumlarından güç bela kendini koruyabilmiştir.
AB ve ABD sürekli Türkiye’nin aleyhine yönelik politikalar gütmüştür. Türkiye’nin iç meselelerin olan ve Türkiye’ye büyük bedeller ödeten PKK terörünün gizli ya da açıktan destekçisi durumundaki ABD ve AB Türkiye’yi hayal kırıklığına uğratmıştır. Ermeni meselesi AB ve ABD tarafından sürekli Türkiye’ye karşı bir sopa olarak kullanılmıştır. Türkiye’de rejim değişikliği hedefleyen dinci gurupların irticai faaliyetlerinin arkasında AB ve ABD’nin önemli desteklerinin olduğu yeni yeni anlaşılmaktadır.
Türkiye’de gerçekleşen 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi bardağı taşıran son damla olmuştur. Rusya sürekli batı blokunun bölgesel istikrarsızlığa sebep olduğunu savunmakta ve kendi topraklarının güvenliğinin batı bloku tarafında çevrelendiğini bunun da kendisi için ciddi bir tehdit olduğunu iddia etmekteydi. Türkiye de artık batı blokunun Türkiye’yi tehdit ettiğini anlamış durumdadır. Bu nedenle Rusya ile Türkiye ortak tehdide karşı birlikte hareket etme yolunda ciddi adımlar atmaktadırlar. İlk etapta bölgesel ekonomik işbirliği çerçevesinde başlatılan ikili ilişkilerin siyasi, sosyal ve askeri alanda da sürdürülmesi beklenmektedir.dugin
Özellikle Rus siyaset bilimci Aleksandr Dugin tarafından geliştirilen yeni Avrasyacılık fikri, hayat bulmaya başlamıştır. Yeni Avrasyacılık ’da gelinen bu dönemi yedinci aşama olarak nitelendirmekteyiz. Nasıl Kurtuluş savaşı sırasında batı blokuna karşı mücadele eden Rusya ve Türkiye, çok büyük kazanımlar elde ettiyse günümüzde de batı blokuna karşı yolları kesişen bu iki bölgesel güç, işbirliği sayesinde önemli kazanımlar elde edecektir.
Yedinci Avrasyacılık dönemi Türkiye açısından ayrı bir öneme sahiptir. Yıllardır batı himayesinde sürdürülen politikalar Türkiye’yi bölgesinde yalnızlaştırmıştır. Neredeyse Türkiye’nin hiç dost komşusunun kalmadığı bu dönem, Türkiye sınırlarının kuruluşundan beri en çok tehdit edildiği dönemdir. Bu tehditlerin temelinde bölgesel ihtilaflardan daha çok bölge dışı batılı blokun etkisini görmek mümkündür. Türkiye ve Rusya’nın içinde yer aldığı bölgenin istikrara kavuşmasının tek bir yolu kalmıştır: o da Avrasyacılık fikrinin bölgede hayata geçmesidir. İki ülkenin menfaatine gerçekleşecek bu yapı bölge dışı batılı güçleri şimdiden rahatsız etmeye başlamıştır.

1- Bolu Yedi Göller
Batı Karadeniz Bölgesi’nde Bolu’nun 42 km. kuzeyinde Zonguldak’ın güneyinde yer alan Milli Parka Ankara–İstanbul karayolunun 152. km’sindeki Yeniçağa ve 190. km’sindeki Bolu’dan kuzeye ayrılan yollarla ulaşılır. Kışın Bolu–Yedigöller güzergâhı (karla) kapalı olduğundan ulaşım, Yeniçağa–Mengen–Yazıcık veya Devrek- Yazıcık üzerinden yapılır.
1642 hektar büyüklüğündeki Yedigöller Havzası, 1965 yılında milli park olarak korumaya alınmıştır. Havza kayan kütlelerin vadilerin önlerini kapatması sonucu oluşan, yüzeysel ve yeraltı akışlarıyla birbirine bağlı, kuzeyden güneye 1500 m. mesafede sıralanmış 7 gölden oluşmuştur. Milli park içindeki “Köyyeri” mevkiinde yeni Bizans dönemine ait bulunan kalıntılardan, eski dönemlerde bölgenin bir yerleşim yeri olduğu anlaşılmaktadır.yedigollersonbahar
2- İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı:
3155 hektarlık Milli park alanı, İğneada beldesi sınırları içerisinde yer almaktadır. İğneada, Marmara Bölgesi, Kırklareli İli Demirköy İlçesine bağlı, Bulgaristan ile sınırı olan bir sahil kasabasıdır. Demirköy’e 25 km uzaklıktadır. Yıldız (Istranca) Dağlarından Karadeniz sahillerine doğru akan derelerin taşıdığı alüvyonların birikmesi ve mevsimsel olarak sular altında kalması sonucunda milli parktaki longoz ormanları oluşmuştur.igneada-longoz-ormanları
3- Trabzon Sera Gölü
Sera Gölü, Trabzon’un Akçaabat ilçesi sınırları içerisinde bulunan bir heyelan set gölüdür. 21 Şubat 1950 salı günü sabahı saat 8 – 8.30 arasında şiddetli bir gürültüyle başlayan heyelan, yörede oldukça şiddetli bir şekilde duyulan yerel bir depreme yol açtı. sera vadisinin sol yamacından kayarak büyük kütleler halinde vadi tabanına yığılan enkaz, yaklaşık 650 m. uzunluğunda ve 350 m. genişliğinde ve 65 m. yüksekliğinde bir set oluşturdu. Bu setin ardından biriken sular 24 saat içinde 3 metreye yükseldi ve her gün 100 – 200 metre kadar genişleyerek araziyi kapladı. Heyelandan 18 gün sonra en yüksek kesimine kadar ulaşan sera deresi suları bu kesimde seti yaran bir gideğen ile akışını sürdürmeye başladı.sera gölü
4- Artvin Karagöl Milli Parkı,
Türkiye’deki 42 Milli Park alanından birisidir ve Artvin’in Şavşat ilçesi sınırları içerisinde yer almakta olup iki ayrı sahadan oluşur: Bunlar Karagöl ve Sahara Yaylası’dır.
Karagöl, Şavşat ilçe merkezinin 45 km. kuzeyinde yer almaktadır. Sahara yaylası ise ilçe merkezine 17 km. uzaklıktadır. Karagöl ve çevresinde genel olarak paleojen ve neojen arazileri yer alır. Kayaçlar genellikle sedimenter kökenlidir. Karagöl ve çevresi yer yer vadilerle yarılmıştır. Bu yarılmalar yörede heyelan ve kütle hareketlerinin aktif olmasına neden olmaktadır. Karagöl, rotasyonel olarak kayan kütlenin gerisindeki çanakta biriken suların meydana getirdiği bir heyelan gölüdür. Göl çevresi ladin ve çamların meydana getirdiği yoğun ormanlarla kaplıdır. Ormanlarla çevrili olan Karagöl, ender manzara güzelliklerine sahiptir. Ayrıca gölün kuzeydoğusundaki Bagat mevkii ve çevresinde çim kayağı pisti niteliğine sahip alanlar vardır.Karagöl-Sahara-Milli-Parkı-Artvin1
5- Kayseri Kapuzbaşı Şelalesi
Kayseri’nin Yahyalı ilçesine yaklaşık 80 km Adana Aladağ ve Kozan ilçelerine yaklaşık 40 km uzaklıkta bulunan Hacer ormanları 18 bin hektar alanı kapsamakta ve Aladağlar Milli Parkı sınırları içerisinde yer almaktadır. Kapuzbaşı Şelalesi’nin en önemli özelliği; kaynağından çıktığı şekilde aşağıya dökülmesidir.
Orta Toroslar üzerinde bulunan Demirkazık dağının güney ve doğuya uzanan kolları üzerinde yer alan bu ormanlar, Zamantı ırmağı istikametine uzanan 600–2000 m rakımlarında sürekli kar mıntıkası halindedir.Kapuzbaşı-Şelalesi-Nerede
6- Düzköy (Haçka Obası) Yaylası.
Yaylaya, Trabzon’a 40 km. mesafedeki Düzköy ilçesinden güneye, 12 km’lik toprak yolla ulaşılır. 1784 m. yükseklikteki yaylada, altyapı hizmetleri tamamlanmış durumdadır. Temmuz ayının üçüncü Cuma günü Kadırga, 14 Ağustos’ta ise Karaabdal şenliklerinin yapıldığı yaylada, Haçkalı Baba Türbesi ilgi çekmektedir. Mevcut pansiyonlardada konaklanabilir. Her türlü yeme içme imkanı bulunmaktadır.haçkalı baba yaylası
7- Erzincan Girlevik Şelalesi
Şelalesinin suyu Kalecik Köyü’ndeki kayalıklardan dokuz ayrı yerden kaynar ve bir dere yatağı vasıtası ile şelaleye kadar ulaşır. Şelalenin yüksekliği 30-40 m. olup, yöreye özgün taştan oluşan üç kademe halindedir.girlevik-selalesi. erzincan

Yaz aylarında çok sayıda turisti ağırlayan Girlevik Şelalesi, kışın da ayrı güzelliklere bürünüyor. İlçede yaşanan çetin kış şartlarında donarak şelale çevresinde oluşan buz sarkıtları izlemeye değer görüntüler oluşturmakta.
8- Tunceli Munzur Vadisi
Munzur Vadisi, Tunceli-Ovacık arasında, 42.000 Hektarlık bir alan 1971 yılında Milli Park olarak ilan edilmiştir. Türkiye’nin en büyük milli parklarından biri olan “Munzur Vadisi Milli Parkı”, Tunceli kent merkezine 8 Km. uzaklıkta başlayıp, vadi boyunca Munzur Dağlarına kadar uzanmaktadır. Kuzeyde 3300 metreye kadar yükselen Munzur Dağları, Mercan ve Munzur Suyu vadileri tarafından parçalanmıştır.Bu bölgenin milli park olarak ilan edilmesinde etken olan veriler, başta akarsu kaynakları ve gözeler olmak üzere zengin doğal veriler, endemik bitki türleri ve yöreye özgü hayvan türleri ile zenginleşen bitki örtüsü ve yaban hayvan varlığıdır. . Milli parkın kuzeyinde, Munzur Dağlarının üzerinde 2000-3000 metrelik zirvelerde yer alan krater gölleri, Ovacık düzlüğünde kaynayan gözeler ve kanyonlar ile vadi boyunca dökülen şelaleler parkın doğal değerlerini zenginleştirmektedir.
Munzur Vadisi Tunceli ilinde bulunan vadidir. Tunceli’nin Ovacık ilçesi Munzur Gözelerinden doğan Munzur Çayının, sarp vadileri aşarak aktığı çığırları kapsamaktadır. Yaklaşık olarak 1518 çeşit bitkiye evsahipliği yapmaktadır ve bunlardan 43 tanesi sadece bu bölgede bulunan endemik bitkilerdir.tunceli munzur
9- Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı
Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, Çanakkale ili sınırları içerisinde, Gelibolu yarımadasının güney ucunda, Eceabat ilçesinin hemen hemen tamamını kapsayan ve Çanakkale Boğazı’nın Avrupa yakasında 33.000 hektarlık bir alanı içeren büyük bir parktır. 1973’te kurulmuş olup, Birleşmiş Milletler Milli Parklar ve Koruma Alanları listesinde yer almaktadır.gelibolu milli parkı
10- Sivas Sızır Şelalesi
Gerçek bir doğal güzellik olan Sızır Şelalesi, Sivas’ın Gemerek ilçesindedir. Şelalenin etrafı yeşilliklerle kaplı ve gerçekten kendine hayran bırakan bir manzarası var. Gürül gürül akan suyun sesi insanı dinlendiriyor. Su o kadar temiz ki rahatlıkla içebilirsiniz.
Sızır Şelalesinin bulunduğu bölge çok sayıda su kaynağı olan bir yer. Şelaleyi besleyen sular da şelaleye 500 m mesafeden çıkmaktadır. Sivas’a yaklaşık 133 km, Kayseri’ye ise 100 km ve Yozgat’a 142 km uzaklıktadır.sızır şelalesi