Kategori

Genel

Kategori

Üretim sistemleri, tüketime dayalı bir temelde hızla artmaktadır. İhtiyaçtan daha çok isteğe dayalı bir tüketim modeli, insan neslinin de ciddi bir tehlikeye girmesine neden olabilecektir. Tüketme ve yok etmek ilişkisine dayalı vahşi kapitalizm anlayışı en temel gereksinimlerimizin bile karşılanmasında güçlükler yaşamamıza sebep olacak bir yönde gelişmektedir. Sürdürülebilir üretim modellerinin hayata geçmesine yönelik çevreci yaklaşımlar ihtiyaca dayalı bir tüketim anlayışıyla gelişebilir. Üretim sistemleri tüketilmesi gereken bir ihtiyaç şekline göre işlemektedir. Bir şeyin ihtiyaç haline gelmesi pazarlama sistemlerinin yoğun Kampanyalarıyla mümkün olabilmektedir. Birkaç gün içerisinde bozulacak bir ürünü yüzlerce yıl bozulmadan kalan ambalajların içine koymak aslında tüketim modellerinin sahteliğini ortaya koymaktadır.
Hızlı ve yoğun tüketim doğal kaynakların dönüşü mümkün olmayacak şekilde yok olmasına sebep olmaktadır. Aslında yaşadığımız yeryüzü kaynakları şimdilik ihtiyaçlarımızı karşılayabilir ama isteklerimizi karşılaması imkânsızdır. O halde yapılması gereken doğal kaynaklarını sınırsız olduğu anlayışından kurtulmaktır.
Sanayi devrimiyle beraber zirveye çıkan doğal kaynaklara yönelme, besin değeri olan gıda ürünlerini de etkilemeye başlamıştır. Endüstriyel tarım dediğimiz bu dönemde piyasacı bir üretim artışı meydana gelmiştir. Bir tarım ürününün kültürel çeşidi veya zenginliği yüksek verim elde etme amacıyla azalmaya başlamıştır. Yani daha az çeşitle daha çok üretime geçilmiştir. Örneğin; Çin’de 1949’da 10.000 buğday çeşidi varken, 1970’lerde sadece 1.000 adedi kalmıştır. ABD’de lahana çeşitlerinin %95 i, mısır çeşitlerinin %91 i, bezelye çeşitlerinin %94 ü, domates çeşitlerinin %81 i kaybolmuştur. FAO’nun 150 ülke raporuna dayanarak yayınladığı çalışmaya göre son yüzyılda dünya biyolojik çeşitliliğinin yaklaşık %75 i kaybolmuştur.
İlk bakışta yüksek verim maksadıyla biyolojik çeşit kaybı normal karşılanabilir ama uzun vadede meydana gelecek bir salgın hastalık ve kıtlık durumunda tür zenginliğinin önemi ağır hayati bedellerle anlaşılabilir. Nitekim bu olumsuzluğun etkileri artık görülmeye başlamıştır. FAO’nun 2008 tarihli bir raporuna göre daha önce Doğu Afrika ve Yemen’de görülen UG 99 kod adlı buğday pas hastalığının İran’da da görüldüğünü ve önlem alınmazsa Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Orta Asya ülkelerine yayılabileceğini duyurması ciddi bir gıda krizinin eşiğinde olduğumuzu göstermektedir. Araştırmalar pas hastalığının sebebinin verim artışı ve hastalık ve zararlıları önlemek için tek tip ürün türü olarak yapılan tarıma sokulan mono kültür anlayışı olduğunu göstermektedir. Az sayıda çeşidin bulunduğu bir tarım sisteminde tarımsal hastalık yayılma riski daha fazladır.
Geçtiğimiz yıllarda ülkemizde domateslerde görülen hastalık nedeniyle domates fiyatları aşırı artmıştı. Tarımsal hastalıklara bağlı olarak birçok gıda ürünün de fiyat artışları meydana gelecektir. BBC Mart 2007-2008 döneminde dünyada mısır fiyatlarının %31, soyanın %87, buğdayın fiyatının ise %130 arttığını duyurmuştur.
Dünya genelinde doğum oranları düşse de hayatta kalma süresi artmaktadır. Böylece nüfus artışı hızı hiç düşmemektedir. Dünya nüfusunun üç milyar daha artıp 10 milyar sınırına dayanacağı tahmin edilmektedir. Artan nüfus dünya gıda gereksinimlerinin daha da arması anlamına gelmektedir. Ayrıca kişi başı gıda tüketimi eskiye göre inanılmaz boyutlarda artmıştır. Böyle bir durumda önümüzdeki süreçte gıda temini oldukça güçleşecektir. Yapılan araştırmalara göre, artan nüfusun gıda gereksinimini karşılamak için önümüzdeki 50 yılda son 10.000 yılda üretilen besine eşit miktarda üretim yapılması gerekmektedir.
Dünya gıda üretiminin tamamına yakını sulanabilir verimli tarım arazilerinde yapılmaktadır. Artan nüfusun barınma ulaşım ve birtakım sosyal ihtiyaçlarının karşılanması için yeni yerleşim alanlarına ihtiyaç vardır. Bu yerler meralar, tarım arazileri ve ormanlardır. Bu alanlar, gıda gereksiniminin karşılandığı en önemli alanlardır. İlerde tarımsal üretim ve hayvancılık yapabilmek için çok kısıtlı alanlar kalacaktır. Yetersiz tarım alanlarına ilave olarak su kaynaklarının tükenmesi, toprağın aşırı işlenerek çoraklaşması ve ormanların yok edilmesine bağlı olarak gerçekleşecek sel nedeniyle meydana gelecek erozyon ve heyelan olayları tarımsal üretimde ciddi azalmamalara neden olacaktır. Eğer şimdiden tedbirler alınmazsa ilerde bizi büyük bir açlık felaketi beklemektedir.
İnsan neslinin en şanslı bireyleri olarak gelecek kuşaklara bırakacağımız pek bir şey kalmayacak gibi gözükmektedir. Çocuklarımız ve torunlarımız belki de hiçbir zaman bizim sahip olduğumuz olanaklara sahip olmayacaklar. Onlar bizim içtiğimiz temiz sulardan, sağlıklı gıdalardan ve temiz havadan yaralanamayacaklar. Belki de ilerde bunun hesabını bize soracaklar. Kendilerini hiçbir şey bırakmadığımız için bizi suçlayacaklardır.
Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmeden, nüfus artış hızını yavaşlatmadan ve rekabete dayalı sistemden vazgeçmeden bizim en temel sorunumuz olan gıda krizinden kurtulmamız mümkün değildir.

Dünyanın en köklü milletlerinden olan Türkler, gerek devlet yönetme biçimleri gerek de sosyal ve kültürel anlamda Dünya tarihine yön verecek büyük atılımlar içerisinde olmuştur. Kültürün maddi unsurlarından olan yapıtaşları Türk kültür ve medeniyetinin tarihsel serüvenlerini günümüze taşımışlardır.
Köklü Türk tarihinde dünyaya yön veren pek çok lider bulmak mümkündür. Bu liderleri yaptığı işlerle anıtlaştırmak için kurgan denilen Türklere özgü mezarlar mevcut olmuştur. Kurganlarda liderin hayat hikâyelerini bulmak mümkündür. Bir liderin hayatta en çok değer verdiği eşyaları, yaptığı savaşları simgeleyen yapıtları ve milletine verdiği mesajları kurganlarda bulmak mümkündür. Bu nedenle de Türklerin ölümsüz lideri Atatürk’ün kabri kurgan mantığına göre inşa edilmiştir.
Anıtkabir’in bir tepede yapılması, kişisel eşyalarının olduğu müze, balbal nitelikli kolonatlar, ağaç tabut, tabutlu defin, bayrak direği, at, kartal ve kılıç figürlü kabartmalar, mezar odası ile irtibatlı merdiven, mezar odasındaki kırmızı mezar taşı gibi somut sembolik uygulamalar Anıtkabir’in kurgan olduğunu göstermektedir.
Araştırmacı yazar Seyit Ali ERGEÇ ve mimar oğlu Taha Sergen ERGEÇ’in kaleme aldığı Anıtkabir’in Şifresi kitabı, Anıtkabirle ilgili yazılan en derli toplu bir kitap niteliğindedir. Bu eseri diğerlerinden farklı kılan şey, ilk defa bu eserde Anıtkabir’in antik dönemlerle güçlü bağlarının kurulmasıdır. Pek çok antik dönem eserinde olduğu gibi Anıtkabir’deki gizemli mesajlar binlerce yıl sonrasına ışık tutacak niteliktedir.
Atatürk’ün Maya medeniyetine özel önem verdiği herkesçe bilinen bir gerçektir. Anıtkabir’in yapımında bazı sayılara sıklıkla rastlanılmaktadır. Bu sayılar Maya medeniyetinin geliştirdiği uzay ve takvimle ilişkili olan 29.5, 52, 63, 72, 104, 144, 3744 ve 1366560 gibi sayılardır. Ayrıca büyük çoğunluğu Selçuklu yapılarda görülen gülbezekler, sekiz terkli kabara, kuş evleri, taş oluklar, mukarnas çatı saçakları, halı vekilim motifleri, kemer bağlantıları, mozaik alınlıkları, tonozlar, galeriler, kule çatılarındaki mızrak ucu, 12 meşale, iki katlı ve sekiz köşeli kabir odası, revaklar ve avlu tipi tören alanı gibi unsurlara Anıtkabir’de rastlamak mümkündür.
Anıtkabir her yönüyle Atatürk’ün izlerinin simgeleştiği bir yapıt haline gelmiştir. Bir insan hayatının resmedildiği bu derece büyük ve güzel yapıya başka bir yerde rastlamak mümkün değildir. Türk tarihinin binlerce yıllık evrimini Atatürk kişiliğinde harmanlayarak, geçmişle geleceğin bağlantısını Anıtkabir’de bulabilirsiniz.
Osmanlı devletinin en çok eleştirilen yönlerinden birisi, Türklerin azınlıklar kadar başarılı eserler veremediğidir. Osmanlının en başarılı mimarı bile devşirmedir. Bu konu dile getirildiğinde Osmanlı savunucuları, Türklerin yerleşik hayata geçmediği ve bu nedenle de mimarinin Türker’de gelişemediğini dile getirirler. Hâlbuki Cumhuriyet’le beraber Türklere her alanda fırsat verilmiştir. Azınlıkların Türkler üzerindeki baskısı ve ezici üstünlüğü Cumhuriyet’le ortadan kalkınca Türkler de Anıtkabir gibi muhteşem bir eser ortaya çıkarmıştır. Günümüzün moda tabiriyle Anıtkabir tamamen yerli ve millî bir eserdir. Bu eserin ortaya çıkarılmasında, mimar Emin ONAT, mimar Orhan ARDA, heykeltıraş Hüseyin Özkan ANKA, heykeltıraş Zühtü MÜRÜDOĞLU, heykeltıraş İlhan KOMAN, heykeltıraş Nusret SUMAN, heykeltıraş Kenan Ali YONTUNÇ, heykeltıraş Hakkı ATAMUTLU, hattat Emin BARIN, sahne tasarımcısı Tarık LEVENDĞLU, inşaat mühendisi Sabiha Rıfat GÜRYAMAN, müze koordinatörü Mehmet ÖZEL, ressam Turan EROL, ressam Aydın ERKMEN gibi pek çok değerli sanatçımız görev almıştır. Anıtkabir’in mimarisi Atatürk’ü en iyi tanıyanlardan Afet İNAN’ın belirlediği esaslara göre şekillenmiştir. Anıtkabir’de bulanan tarihi derinlik Afet İNAN’ın büyük bir tarihçi olduğunu kanıtlamaktadır. Kitabın yazarlarından ve aynı zamanda da mimar olan Taha Sergen ERGEÇ, Anıtkabir’in baş mimarı Emin ONAT’ın en büyük hayranlarından biridir. Kendisine mimarlık hayatında başarılar dileriz.
Anıtkabir’in planı ve yapıldığı yer tamamen Türk tarihinde önemli yeri olan kurgan mantığına göre belirlenmiştir. Anıtkabir’in bulunduğu yer olan Rasattepe eski bir Frig yerleşkesidir. Anıttepe’nin yükseltisi 907 metredir. Atatürk’ün kabrinin bulunduğu yer ise 905 metredir. Yani Atatürk’ün ölüm saati olan 9:05 ile 905 metre arasında bir bağ kurabiliriz.
Anıtkabir’e Aslanlı Yol denilen doğu yönünden girilmektedir. Yürüyüş yolunda asimetrik döşenmiş, döşeme aralıkları 5 santimetre olan taş döşeme yapılmıştır. Bu uygulama ziyaretçiyi başı önde yürümeye zorunlu kılmaktadır. Aslanlı Yol’a yüksekliği 4 metre olan 26 basamaklı bir merdiven ile çıkılmaktadır. 26 sayısı sembolik olarak 26 Ağustos’taki Büyük taarruza ithaf edilmiştir. 26 basamaklı merdiven 14 ve 12 basamak şeklinde bir sahanlıkla iki bölüme ayrılmıştır. Merdivenlerden sonraki 5 basamak ise 26 Ağustostan 5 gün sonra Yunan ordusunun bozguna uğradığını simgeler. Bir de merdiven yüksekliği 4 metre ile 26 basamak sayısını çarptığımızda 104 sayısı karşımıza çıkmaktadır. 104 sayısı Maya takviminde sık geçen bir sayı olup bir asrı ifade etmektedir.
Aslanlı Yol’da aslanlar arasındaki mesafe 28.60 metredir. Bu bölümün alanı ise 366 metrekaredir. Bu sayı da güneş takviminde yaşadığımız dört yılda meydana gelen bir artık yıl olan sayıdır. Aslanlı Yol’da 12 sağda, 12 de solda olmak üzere toplam 24 aslan heykeli vardır. Bu 24 heykel 24 Oğuz boyunu temsil etmektedir.
Aslanlı Yol bitiminde Tören Meydanı’na ulaşılmaktadır. Tören meydanı, TBMM ve Ankara Kalesi’nin kesiştiği aks üzerindedir. TBMM Genel kurul binasının Mozoleye uzaklığı 1920 metredir. 1920 aynı zamanda TBMM’nin kuruluş tarihidir. Mozolenin konumu mükemmel seçilmiştir. Anıtkabir inşaatının temel atma töreni 1944 yılında yapılmıştır. Bu nedenle mozolenin büyük sütunlarının yüksekliği 19,44 metre olarak belirlenmiştir. Atatürk’ün boyu 1.73 metredir. Bu sayıyı 19,44 ile çarptığımızda bize 33 metre yükseklikte olan bayrak direğinin yüksekliğini vermektedir.
Tören alanında mozoleye 42 basamaklı merdivenden çıkılmaktadır. Atatürk 42 yaşında Cumhuriyeti ilan etmiştir. 42 sayısını bir Maya asrı olan 104 ile çarptığımızda tören meydanındaki 373 kilim desenli anlanın ölçüsü olan 4368 sayısını vermektedir. Bayrak direğinin yükseltisini Atatürk’ün boyunun yüksekliğine böldüğümüzde 19,38 sayısı çıkmaktadır. Bu sayı Atatürk’ün ölüm tarihi olan 1938’i göstermektedir.
Anıtkabir’de Orhun abidelerinin izlerini de görmek mümkündür. Anıtkabir’in dış cephesinde Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve Onuncu Yıl Nutku’nun bulunması Orhun yazıtlarından esinlenildiğini göstermektedir. Şeref salonu yer döşemlerinde, tavan ve iç kolon süslemelerinde çok sayıda ok, yay, yaba, koçbaşı, koçboynuzu, bukağı, bereket ve kurtağzı motifleri Hun ve Göktürk kurganlarındaki motiflerin aynısıdır.
Mozole kaide planının uzun kenarı 72 metre ve kısa kenarı 52 metredir. Böylece alanı 3744 metrekare ediyor. 3744 sayısı Maya takviminde 365 ile çapılarak 1366560 sayısı elde edilmektedir. Maya takvimine göre bu Güneş kendi yörüngesi etrafında 3744 yılda ya da 1366560 günde dönmektedir.
Şeref salonu ölçüleri 32-60 metre ölçülerindedir. Böylece alanı 1920 metrekare etmektedir. Yani TBMM’nin kuruluş yılı elde edilmektedir. Anıt dış kolonat sayısı 40, köşe kolonat sayısı 4 ve giriş kolonat sayısı 4’dür. Bunların toplamı 48 eder. 48’in karesi alınırsa 2304 eder. Bu sayıyı 23-04 şeklinde okursak 23 Nisan’ı buluruz.
Araştırmacı yazar Seyit Ali ERGEÇ ve mimar oğlu Taha Sergen ERGEÇ’in kaleme aldığı Anıtkabir’in Şifresi kitabında Anıtkabirle ilgili burada belirtemediğim onlarca gizemi bulacaksınız. Akıcı, açık dili ile karmaşık konular bile kolay anlaşılır hale getirilmiştir. Kitapta Anıtkabir’le ilgili ilk defa göreceğiniz görsel bir şölenle karşılaşacaksınız. Ayrıca sayılar ve semboller çoğu yerde formüle edilerek daha akıcı bir anlatıma kavuşmuştur.
Anıtkabir’e defalarca giden biri olarak Anıtkabir’in şifresi kitabını okuduktan sonra oraya tekrar gitmem gerektiğini anladım. Tabi ki, yanımda Anıtkabir’in şifresi kitabı olmak kaydıyla…

Sevgili Gök Türk’ün uzun süredir üzerinde çalıştığı Niburu gezegeni ve oradan dünyamıza gelen kadim atalarımız olan Annunakiler’in hayatı bu günlerde dünyanın geleceği konusunda dramatik benzerlikleriyle dikkatimi çekmeye başlamıştır.
Günümüzden yaklaşık 450 bin yıl önce Niburu gezegeninin atmosferik ortamında yırtılma meydana gelmişti. Yüksek teknolojiye ve medeniyete sahip olan Niburular, yaptıkları incelemelerle bu sorunun altını toz haline getirip atmosferin yüksek bir yerinden püskürtülmesiyle halledileceğini tespit etmişlerdi. Ancak kendi gezegenlerinde bunu sağlayacak yeterli miktarda altın bulunmadığı için, altının yoğun olarak bulunduğu dünyaya gelmişlerdi. Dünyadan elde ettikleri altınla kendi atmosferik ortamlarını düzeltmeye başlamışlardı. Sonuçta Niburu gezegeninde atmosferik ortamdan kaynaklanan sorunun bittiğine dair herhangi bir bilgi olmadığına göre dünyadan halen Niburu’ya altın taşındığı değerlendirilmektedir.
Konu çok derin ve karmaşık olduğundan okuyucularımızı bu konuda ülkemizde en yetkili araştırmalar yapan Gök Türk’ün üç kitabını okumaya salık veririm.
Dünyamız yaklaşık 4,6 milyar yıl yaşındadır. Uzun bir jeolojik evrim sonucunda günümüzdeki yaşamsal alan meydana gelmiştir. Dünyanın canlı küre haline gelmesini sağlayan en önemli etken dünyanın atmosfer özelliğidir. Atmosferin de dünya gibi, oluşumunda bir evrim olduğu değerlendirilmektedir. Yerkürenin sıvı olan toz ve gaz bulutlarından olan ilk oluşum safhasında atmosfer yoktu. Daha sonra ilk bitiklerin sular içinde oluşmasıyla milyonlarca yıl sürecek fotosentezle oksijen meydana geldi. Sonuçta atmosferik gazlar günümüzdeki sabit yapısına kavuştular. Atmosferdeki sabit gazların yüzde 78’i azot ve yüzde 21’de oksijendir. Geriye kalan yüzde 1’lik kısımda değişken miktara sahip olan gazlardır. Bu değişken gazlardan en önemlileri su buharı ve karbon dioksittir. (CO2)
Su buharının döngüsü buharlaşma, terleme, yoğuşma ve yağış şeklinde gerçekleşir. Bu döngü bağıl nem miktarının yıllık ve günlük değişiklilerinin oransal olarak artıp azalması şeklinde gerçekleşir. Bir damla su yılda ortalama 42 defa atmosferle yer arasında gidip gelir. Bu döngünün artıp azalmasının dünyanın iklimleri üzerinde kaygı verici bir etkisi henüz yoktur. Şuanda insanlığı korkudan en önemli gelişme atmosferdeki karbon miktarının artmasın bağlı olarak meydana gelecek küresel ısınmadır.
Karbonun miktarında meydana gelecek artmalar ilerde dünyamızın daha da ısınmasına sebep olacaktır. Dünyanın ısınmasından en fazla etkilenecek olan buzulların erimesiyle deniz seviyelerinde meydana gelecek olası yükselmelerdir. 510 milyon kilometre kare alana sahip dünyamızın üçte ikisi sularla kaplıdır. Suların yüzde 97’si tuzludur. Geri kalan yüzde üçü de tatlı sulardır. Tatlı suların yüzde 68’i buzullar, yüzde 31’i yeraltı suları geri kan yüzde 0,02’si de yüzsuları dediğimiz göller, bataklıklar ve nehirlerdir. Buradan da anlaşıldığı gibi tatlı suların oranı çok azdır. Ancak bu oran bile milyarca insan ve canlı için en temel yaşam kaynağıdır.
Kutuplarda bulunan muazzam yapıdaki buzullar yeryüzündeki tatlı suların yüzde 68’ni oluşturmaktadır. Küresel sıcaklıklarda meydana gelecek sadece birkaç derecelik artış bu yüksek kütleli buzulların erimesine neden olacaktır. Yapılan değerlendirmelere göre atmosferdeki bir-iki derecelik artışlarda buzulların erimesine bağlı olarak deniz seviyeleri birkaç metre yükselebilir. Deniz seviyelerinin bir-iki metre yükselmesi bile dünya için felakettir. Kıyılarda buluna yüzsek verimli tarım alanlarının sularla kaplanması ve sahil yerleşim alanlarının denizler tarafından istila edilmesi milyonlarca insan ya ölecek ya da bulundukları yerlerden tahliye edileceklerdir. Ayrıca, gıda üretiminde önemli düşüler olacağından bu olay bütün dünyada ciddi bir ekonomik krizin yaşanmasına sebep olacaktır. Söylediğimiz öngörülerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini tartışmak bile çok gereksizdir. Çünkü bütün veriler dünyanın son buzul çağdan bu yana en hızlı ısı artışlarının olduğunu göstermektedir. Bu durumda tek soru deniz seviyelerinin ne kadar ve hangi hızda yükselebileceği olmalıdır.
Denizlerde ilk bir metrelik yükselme 2075 yılında olacağı tahmin edilmektedir. Ancak atmosfere katılan karbon miktarında hiç azalma olmaksızın artışlar devam etmektedir. Karbonun artması dünyadan uzaya gitmesi gereken ısının daha da fazla tutulacağı anlamına gelmektedir. Yani 2075 yılında gerçekleşeceği söylenen öngörü çok iyimser bir öngörü olarak kalabilir. Dünyanın şu anki imkânlarıyla ancak 180 santimetre kalınlığında deniz yükselmeleriyle baş etme kapasitesi vardır. Kıyılara set çekilmesi ve suların tahliye edilmesi gibi küçük ölçekli tedbirler bile milyarca dolar bütçe gerektirdiğinden küresel ölçekli deniz seviyesi yükselmelerinden en fazla etkilenecek yerlerin gelişmemiş ülkeler olduğunu şimdiden söyleyebiliriz.
Dünyada geçmiş dönemlerde de deniz seviyeleri yükselmişti. Ancak hiçbir dönemde insan etkisinde kaynaklanan bir yükselme söz konusu olmamıştır. Günümüzde yükselmenin durdurulması neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bugün atmosfere karbon salınmalarının en büyük nedeni olan otomobili dünyanın en geri kalmış ülkelerin hakları da talep etmeye başlamıştır. Ya da Amerikalılar her evde en az iki araç alışkanlılarından asla vazgeçmek niyetinde değiller. Dünya nüfusu hızla artmaktadır. Önceden binlerce yılda gerçekleşen nüfus artışları günümüzde sadece birkaç yılda gerçekleşmektedir. İnsanlar artık ortalama olarak daha uzum ömre sahipler. Eskisi gibi salgın hastalıklarla kitlesel ölümler yoktur. Bu durum nüfusun ikiye katlanma sürelerini düşürmektedir. Gelecekte atmosfere salınan karbon oranları iki katına çıkacaktır. Böylece deniz seviyeleri daha da yükselecektir.
Burada üzerinde pek durulmayan bir konu da deniz sularının sıcaklıklarındaki muhtemel artışlardır. Bu artışlar deniz tabanlarındaki suyun da ısınmasına neden olacağından suyun ısı değişim dengesi bozulacak ve birçok deniz suyu zehirlenecektir. Aslında bizi bekleyen en sinsi tehlike de budur. Atmosfere yayılan denizdeki zehirler birçok insanın ölümüne neden olabilir.
Küresel iklim değişiklerinin gelecekte daha büyük ve çeşitli sorunlar getireceği tartışma götürmez gerçeklerdir. Biz de Niburular gibi atmosferik sorunları çözebilecek miyiz, ya da onlar gibi uzayda kendimize koloniler kurarak halklarımızın yok oluşlarını önleyebilecek miyiz?
Günümüzde bu soruların cevabı çok zor görülüyor. Sümer tabletlerinde belirtilen, birçok kutsal metinde de anlatılan yeni bir Nuh tufanı bizi bekliyor. Acaba ENKİ yine bize yardım edecek mi?

Bir zaman girdabı içinde savrulmak ne demek? Zamanın birbirine geçmiş formları arasında sürekli geçmişle gelecek arasında bir döngünün içerisinde gidip gelmek, anlamsız tesadüflerin anlam kazanmasını sağlayabilir. Bugün yaşanılanların geçmişte oluşturulan bir plana göre şekillenmesi ve geleceğinden bugünden bilinmesi bizleri aslında çıkmazlara sürüklemektedir.
Kadim bilgilerle şekillenen gerçek ve derin bilim, ana akım bilimle gerçekler hayal dünyasına itilerek geçmişin gizemli çalışmaları efsaneler olarak anılmaktadır. Bu nedenle gerçek aydınlanma geçmişte üzeri örtünen ışığın geleceğimizi aydınlatmasına izin vermekle mümkün olabilir.

Bu güne kadar yaptığı sayısız çalışma ile kendini geçmişin aydınlatılmasına adayan Gök Türk, yeni bir eserle okuyucusuna keyifli ve zor bir yol sunmaktadır. Anlatımın akıcığı ve ilginç konulara değinmesi okuru keyifli bir şekilde kitabın için çekerken, gerçeklerle yüzleşmenin getirdiği sorumluluk okuyucu bazen, zor içinden çıkılmaz yollara sürüklemektedir. Aslında her şeyin sarmal bir simülasyonla yönlendirildiği gerçeği insanın bağımız iradeye sahip olma tutkusunu derinden etkileyebilecek bir çıkmaza götürmektedir. 1999 yılında dünyada çok büyük yankı uyandıran ve halen günümüzde de konuşulan THE MATRİX filminde bir sahnede insan kurgusal simülasyona bağımlılığı söyle dile getirilişti: Filimin kahramanı Neo’ya “Kadere inanıyor musun?” Diye bir soru sorulduğunda Neo “Hayır” diyor. Peki, neden inanmadığı sorulduğunda, “İnsanın kendi yaşantısını kontrol edemeyeceği gerçeğinden nefret ediyorum.” diye bir cevaplıyordu Neo. Aslında aklıyla hareket eden herkesin en büyük kaygısı iradesi dışında bir şeylerin kendilerini yönlendirilmeleridir. Girdiğimiz bir sarmalın içerisinde yaptığımız her reddediş başka bir sarmalla yeni bir yönlendirilme alanı olarak karşımıza çıkarıyor. Peki, neden böyle bir açmazın içerisindeyiz diye düşünüp çaresiz kaldığımızda imdadımıza Gök Türk yetişiyor ve bize, bizi bizden daha iyi bilen bir sitem tarafından yönlendirildiğimizi; bu yönlendirilmelerin bizlere çok büyük katkılarının olduğunu anlatıyor.

Gök Türk’ün Türkiye’de birçok bakımdan ilk sayılabilecek bu üçüncü kitabı, benzer şekilde ilk iki romanındaki anlatılar üzerene kurulu bir eserdir. Eğer Gök Türk’ün ikili romanı olan Amon Ra ve Anunnakiler’le teması okuduysanız, son kitabı olan Sümer’in Göksel Ataları Anunnakiler’i okuduktan sonra iki romanını da tekrar okumanızı tavsiye ederim. Çünkü bu kitabı okuduktan sonra, okuyacağınız iki roman sizde daha farklı bir etki yapacaktır.

Gök Türk’ün son kitabı birçok yerleşik kalıbı ya da ana akım bilimi neredeyse yerle bir edecektir. Yazar birçok konuya ezber bozar biçimde çok cesurca değinmiştir. Kitap genelde yeni bir çağa girişten bahsetmektedir. Yeniçağa girerken birçok şeyin değişeceğini insanlığın başka bir evreye geçeceği sıklıkla dile getirilmektedir. Harrrari’nin Homo Deus kitabında belirtmeye çalıştığı Homo Sapiens sınıfının daha üstünde bir insan sınıfının oluşacağını Gök Türk, ayağı yere daha sağlam basan delillerle anlatmaya çalışmıştır. Bu denenle yazar kitabı için “Bilgisinden çok emin olan okur için bu çalışma bir anlam taşımayacaktır.” demektedir. Yani ana akım bilgi ve inançla donatılmış kişiler kendilerini Gök Türk’ün müjdelediği değişim evresinde bulamayacaklardır.

Değişim tartışmasız bir şekilde gereçleşecektir. Kitapta dünyanın nasıl değişime hazırlandığı, özellikle son 500 yıllık dönemde adım adım değişime nasıl gidildiği bazen okuyucu dehşete düşüren ifadelerle, bazen de tartışma götürmez örneklerle anlatılmıştır. Ancak günümüzde değişim çok daha fazla hissedilir olmuş ve insanlık yavaş yavaş değişime alıştırılmaya başlanmıştır. Gerek sezgisel yollardan gerekse doğrudan değişimin ayak seslerini duymaktayız.

Bir kurgu düzeni içinde işleyen hayatımızda, kurguyu değiştirecek gücümüz yok ama kurguyu anlayacak kapasitemiz vardır. Bu kapasiteyi adeta bir mehdi misyonuyla anlatmaya çalışan Göktürk, okurlarını değişime hazırlanmaya bilimsel verilerle davet etmektedir. Var olanı sonlandırmaksızın var olanın varlığını anlamlandırmak üzerine kurulu bu kitap, içinden çıkamadığımız bir kurguda yönümüzü bulmamızı sağlayacaktır. Günlük hayatta karşılaştığımız tuhaflıkların değişimin ayak sesleri olduğunu anlayabiliriz. Düşünen ve sorgulaya bir birey için aslında daha da büyük ipuçları vardır. Gök Türk bu ipuçlarında büyük bir urgana çevirerek düşüncelerimiz önündeki ketleri bir bir aşmamızı sağlıyor.

Dünyanın 450 bin yıl önce dünya dışı gelişmiş bireyler tarafından şekillendirildiği artık tartışma götürmez gerçektir. Bu etkiyi yapanların Niburu (Planet X) gezegenlerinden gelenler olduğunu araştırmacı yazar Görk Türk sayesinde artık hemen hemen herkes bilmektedir. İnsanlığın bugünkü seviyeye gelmesini Niburu gezegeninden gelen Anunnakiler sağlamıştır. Kendi gezegenleri için insanlardan yararlanan Niburular insanları hem genetik olarak, hem de sosyal ve kültürel olarak geliştirmişleridir.

Günümüzden 10500 yıl önce Anunnunakiler Piramit savaşıyla iki klan olarak kümelenmişlerdi. 4000 yıl önce aralarındaki gerilimleri bitirerek bir antlaşmaya varmışlardı. Artık dünya yönetimi klanlar arasında el değiştirecek ve göksel sistemin presesyon evreleri klanların yönetim süreleri ve sıralarını belirleyecekti. 12 takımyıldızı ve 2160 yıllık sürelerle klanlar arasında yönetim paylaşımı yapılmıştı. Enlil’in göksel Boğası’ndan sora sırayı Enki klanından Marduk’un Koç çağı başlamıştı. Hemen ardından Enlil klanından Sin, Balık çağının lideri olmuş ve günümüze kadar Onikiler konseyinin liderliğini yaparak dünyayı yönetmişitr. Ve artık bilim ve teknolojinin haki olacağı Enki’nin Kova çağına girmek üzereyiz. Son 500 yılda meydana gelen bilimsel ve siyasal gelişmeler Kova çağına giriş hazırlıkları olarak değerlendirilmelidir.

Gök Türk’ün kitabı bizi Kova çağına hazırlayan bir uyum kitabıdır. Yazarın kitabında Enki’ye ayrı bir önem atfetmesi beni çok etkilemiştir. Enki’nin bilimsel gelişmelere ve insan haklarına duyduğu ilgi ve saygı beni, bu geçiş dönemiyle Osmanlı’dan modern Türkiye’nin kurulduğu geçiş dönemi arasında bir bağlantı yapmama sebep oldu. Osmanlı devletinin yönetim anlayışı tamamen Sin’in oluşturduğu yönetim anlayışı gibi teokratik ve monarşik bir yapıda olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti ise Ulu Önder Atatürk’ün öncülüğünde ulusal egemenliğe dayalı aklı ve bilimi esas alan seküler bir devlettir. Yani Atatürk’le Enki arasında Gök Türk’ün kitabında bahsedilen konulara dayanarak inanılmaz benzerlikler kurdum. Buradan bir değerlendirme yaparsak, acaba Enki’nin Kova çağına girişin en büyük göstergesi Atatürk mü? diye bir soru sormak istiyorum. Şuna inanıyorum ki gelecek dönemin en sevilen ve sözlerine en çok itibar edilen lideri Atatürk olacaktır. Yani Kova çağı bir bakıma Atatürk’ün çağı olacaktır.

Sonuç olarak okuru çok derinden etkileyecek birçok farklı konuyu usta bir şekilde ana konu etrafında birleştiren yazar ilk kitaplarında olduğu gibi takdiri fazlasıyla hak etmektedir. Emin olun bütün gizemli olaylar üzerindeki esrar perdesi, kitabı okuduktan sonra aralanacaktır ve hiçbir şeyin tesadüfen oluşmadığını anlayacaksınız. Bir solukta okunacak ve hayatımıza yön verecek bu değerli eseri bizlerle buluşturduğu için araştırmacı yazar Gök Türk’e teşekkür derim.

 

Trafik, kirlilik seviyesi ve enerji kullanımı gibi birçok kriter sayesinde akıllı şehir statüsüne erişen şehirler arasında geleceğe en hazır 10 şehir sıralaması yapıldı
EasyPark Group adlı girişimin yaptığı sıralamada geleceğe en hazırlıklı şehir sıralaması yapıldı. Business Insider’ın haberine göre Wi-Fi erişim noktaları, akıllı telefon kullanım oranı; park sistemleri, trafik sensörleri gibi birçok kriterin yanı sıra temiz enerji ve çevre odaklı şehirler kapsamında dünya genelinde 500 şehir incelendi. Şehirler 18 kategoride sınıflandırılırken; mevcut inceleme sonucunda geleceğe en hazır şehrin Kopenhag olduğu ortaya çıktı. Liste rapor içerisinde Kopenhag’da temiz enerjiye yatırım yapıldığı ve şehirdeki karbon salınımının yüzde sıfıra düşürülmesinin de planlandığı belirtildi.
İşte araştırmaya göre geleceğe en hazır 10 şehir:
10- Melbourne


Avustralya’da bulunan şehir ilgili rapor listeye kent kapsamında bulunan donanımlı internet ağı sayesinde girdi.

9- Cenevre


Cenevre’de toplu taşıma sistemlerinde enerji tasarrufuna önem veriliyor.

8- Amsterdam


Hollanda’nın başkenti olan Amsterdam’da şehir hayatına ve toplumsal kolektif çalışmalarına yönelik birçok platform bulunuyor.

7- San Francisco


Dünyanın teknoloji başkenti olarak nitelenen şehir liste rapor içerisinde girişimciliğin şehri olarak yer aldı.

6- Tokyo


Tokyo, her yıl 14 milyar yolcunun seyahat ettiği toplu taşıma hatlarına sahip

5- Boston


Üniversiteleri ile meşhur olan şehir, eğitimiyle ön planda.

4- Zürih


İsviçre’de yer alan şehir yeşil alan düzenlemesi ile çevreci kent olarak biliniyor.

3- Stockholm


Şehir, yenilenebilir enerji kaynakları kullanımında Avrupa’nın birçok şehrinin ilerisinde yer alıyor.

2- Singapur


Singapur, dünyanın en ucuz toplu taşımasına sahip.

1- Kopenhag


Listenin zirvesinde yer alan Kopenhag, rapor içerisinde temiz enerjiye yatırım yapılan şehir olarak yer alıyor.

KAYNAK: SÖZCÜ GAZETESİ-15KASIM 2017

Temeli kurtuluş savaşına dayanan Türkiye Cumhuriyeti, her alanda çok önemli dönüşümlerin ve gelişimlerin olduğu bir süreçtir. Gerek cumhuriyete gidilen yol, gerekse de cumhuriyet sonrasında gerçekleşen olaylar, cumhuriyet dönemi kazanımların mucizevî kazanımlar olduğunu göstermektedir.

Muhteşem Osmanlı dedikleri dönemden, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün Avrupalı devletlerin güvencesine verildiği ve Duyunu Umumiye idaresine geçilerek Osmanlı’nın bütün gelirlerinin alacaklı devletler tarafından haczedildiği döneme uzanan yıkım yıllarını okumadan ve anlamadan cumhuriyet kazanımlarını idrak etek mümkün değildir. En sonda söylenmesi gerekeni en başata söyleyecek olursak; Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın bir devamı değil; Osmanlının yıkıntılarından, küllerinden ortaya çıkan bir kor alevdir. Yaklaşık 250 yıl Avrupa karşısında gerileyen aciz bir devlet yerinde dünyada saygı duyulan modernleşme ve çağdaşlaşma hareketleriyle dünyanın hayranlıkla izlediği bir devlet durumuna gelmek mucizevî bir başarıdır.

Bilimsel ve vicdani değerlendirmelere göre Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve cumhuriyet dönemi atılımları hem çok özgün, hem de çok başarılı bir dönemdir. Cumhuriyet dönemi, uluslararası toplumda çok saygın bir dönem olduğu tescillense de maalesef kendi kamu oyumumuzda hak ettiği değeri bulamamaktadır.

Cumhuriyete gidilen yolun başlangıcı 1699’da imzalanan Karlofça antlaşmasıdır. Karlofça’dan sonra Osmanlı, Avrupalı devletlerin elinde adeta şamar oğlanı haline dönmüştü. Yıkılmasına kesin gözle bakılan Osmanlı devleti, Avrupalı devletlerin paylaşım sorunu nedeniyle I. dünya savaşına kadar ayakta kalabilmiştir. O dönemin emperyalist devletleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı’nın paylaşılmasıyla ortaya çıkacak belirsizliği göze alamamaları nedeniyle Osmanlı devletinin yaşamasına izin vermişlerdir. Bu dönem birilerinin iddia ettiği gibi Osmanlı devletinin Avrupalı güç dengelerinden yararlanarak elde ettiği bir diplomasi zaferi değil, Avrupalı devletlerin paylaşım konusundan anlaşamamalarından kaynaklanan bir durumdur. Ancak, Almanya ve İtalya’nın siyasi biriliklerini tamamlamasıyla güçler dengesi değiştiğinden Avrupalı devletler, aralarında imzaladıkları gizil antlaşmalarla Osmanlı devletini paylaşmışlardır. I. Dünya savaşına bu paylaşım planları neden olmuştur. Artık hasta adam olarak nitelendirdikleri Osmanlı devleti biran önce paylaşılmalıydı.

I. Dünya savaşına eski gücüne kavuşmak ümidiyle giren Osmanlı devleti, Mustafa Kemal’in savaştığı cepler dışında ciddi bir başarı elde edememiştir. Müttefik olduğu devletlerin yenilmesi üzerine Osmanlı devleti de yenik sayılmıştır. Tarihimizin yüz karası olan Mondros ateşkes antlaşmasıyla Sevr antlaşması Osmanlı yöneticiler tarafından imzalamıştır. Her öngörüsünde haklı çıkan Mustafa Kemal, Mondros ateşkes antlaşmasına ilk itiraz eden kişidir. Bu antlaşmamanın Türk milleti için felaket olacağını bildirip milli bir kurtuluş savaşı başlatmak için Anadolu’ya gitmiştir.

Dünyanın en meşru savaşlarından biri olan Kurtuluş savaşı, Mustafa Kemal’in önderliğinde başlamıştır. Türk halkının olağanüstü gayretleriyle yurdumuz düşmandan temizlenerek Misakı Milli sınırlarımıza kavuştuk. Yüzlerce yıl Osmanlı idaresinde yoksul kalan Anadolu bir de işgal ile adeta harabeye dönüşmüş durumdaydı. Mustafa Kemal önderliğindeki Türk halkı, hem Sevr anlaşmasını, hem de bu antlaşmayı imzalayanları tarihin çöplüğüne atmıştır.
Türk milleti hiçbir zaman esareti kabul etmemiştir. Bağımsızlığına düşkün olan milletimize en çok yakışan yönetim şekli de milli egemenliğe dayalı, yani bireylerin özgürlüğüne dayalı olan Cumhuriyet rejimidir. Bu topraklarda yaşamanın bedelini çok ağır ödeyen milletimize Mustafa Kemal, cumhuriyeti armağan etmiştir. Büyük Önder’in de belirttiği gibi Türk milleti az zamanda çok ve büyük işler başarmıştır. Bunların en büyüğü ise cumhuriyettir.

29 Ekim 1923’de Cumhuriyet Türkiye Büyük Millet Meclisinde büyük bir coşkuyla ilan edilmiştir. Ancak, harabe halinde devralınan Anadolu’nun bir an önce imar edilmesi, savaş yaralarının sarılması, Osmanlı’dan devralınan borçların ödenmesi, ülkemize gelen göçmenlerin yerleştirilmesi ve Türkiye’nin çağdaş bir ülke olması için yapılması gereken çok zor ve zahmetli işler Mustafa Kemal’in önünde duruyordu. Aslında savaştan daha zor meselelerdi bunlar. Batılı yazarların “Türk Mucizesi” diye nitelendirdikleri cumhuriyet dönemi ekonomi atılımlarını aşağıda belirteceğim iki farklı raporla açıklamak istiyorum.

Birinci rapor, Cumhuriyet’in ilanından bir gün sonra yani 30 Ekim 1923 günü dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e sunduğu rapordur. Bu rapor Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi koşullarda kurulduğunu net bir şekilde göstermektedir.

“Şu andaki doktor sayımız 337, sağlık memuru sayısı 434, 150 kadar ilçede doktor yok. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Ebe sayısı çok az. Kırk küsur bin köye karşılık diplomalı ebe sayımız 136. Sadece 60 eczacı var ve sadece sekizi Türk. Beş bin köyde sığır vebası var. Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtma, üç milyon kişi trahomlu. Bebek ölüm oranı yüzde 40’ın üstünde. Anne ölüm oranı yüzde 18. Ortalama ömür 40 yaş.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin. Komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerinde. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk sermayesidir. Osmanlı’dan sadece dört fabrika kaldı. Bunlar, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri fabrikaları. Sanayi işletmelerinin yüzde 96’sında motor yok. 10 işçiden fazla işçi çalıştıran, sadece 280 işyeri var ve bunların da 250’sini yabancıların elinde. Kişi başına milli gelir 45 dolar. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta var. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yok. Otomobil sayısı bin 490.
Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyor. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul ve sadece 23 lise var. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlı. Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yok…” liste böyle uzayıp gidiyor. Her fırsatta ağızlarından salyalar akarak cumhuriyete laf atanların bu rapordan haberleri yoktur herhalde!

Gelelim Cumhuriyet’in ilanından 15 yıl sonra yani Atatürk’ün son günlerini yaşadığı 1938 yılına. Dönemin başbakanı Celal Bayar’ın dönemin cumhurbaşkanı Atatürk’e verdiği rapor, cumhuriyetin mucizevî gelişmişliğini gözler önüne sermektedir. Ancak 1938’de İsmet İnönü’nün başbakan olmaması bu başarıda onun payının olmadığı anlamına gelmemelidir. “Cumhuriyetin ekonomik mucizesinde” Atatürk’le İsmet İnönü’nün çok büyük katkıları olmuştur. İşte 1938 yılındaki rapor:

“Bütçe çoktandır açık vermiyor, gelir fazlası veriyor. Artık, şeker, çimento, kereste ve deri ürünlerinde milli ihtiyacın tümü, yünlü dokumanın yüzde 83’ü, pamuklu dokumanın yüzde 43’ü, kağıtın yüzde 32’si, cam eşyanın yüzde 63’ü milli üretimle karşılanıyor. Demir-çelik sanayi kuruldu. Güçlü Ankara radyosu ile yurt dışına yayın yapacak radyo Cumhuriyet bayramına yetiştirildi. Madenler ve şirketler millileştirilerek milletin hizmetine sunuluyor. Kalkınma hızı yüzde yirmilere yaklaştı. Devletin Osmanlı’dan devralınan borçtan başka borcu yok…”
Cumhuriyetin ilanıyla Türkiye her alanda inanılmaz atılımlar yapmıştır. Bu altılımlar, Atatürk ve O’nun seçtiği kişilerin maharetleriyle gerçekleşmiştir. Dünyada bu kadar hızlı dönüşüm ve ilerleme gerçekleştiren başka devlet yoktur. Yani bir kurtuluş savaşı yapıp böylesine büyük işlere imza atan başka bir devlet yoktur.

Cumhuriyet kazanımları Türkiye Cumhuriyeti’nin temelidir. Cumhuriyetimiz Atatürk sayesinde çok sağlam bir temele oturmuştur. Atatürk sonrasında bu temele adeta savaş açılmış ver her kazanım kasıtlı istismar edilerek etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. Ancak, onca yıkıma rağmen ülkemiz halen Cumhuriyet kazanımlarıyla varlığını korumaktadır. Son söz olarak belirtelim ki, Atatürk ve Cumhuriyet kazanımlarından vereceğimiz her taviz geleceğimizden vereceğimiz bir tavizdir.

Zaman, insan algısının ötesinde sınırsız ve kesintisiz bir devinimle maziyi korkunç bir iştahla yutarak akıyor. Bir zaman girdabında önümüze sunulan masalımsı oyunlarla avunurken, gerçeğin peşinden gidenler ve onu yakalayanlar bizi masal diyarlarının köleleri haline getiriyorlar. Herkes gerçeği aradığını zannediyor ama kimisi yaşadığı rüya âleminin hiçbir zaman sonlanamaması nedeniyle rüyaları gerçek zannediyor. Gerçeğin peşinde koşan azınlıktaki ayrıcalıklı kesim rüyalar âleminin sahte hazlarıyla avunmak yerine gerçeğin ıstırap dolu serüvenine kendini bırakıyorlar.

Göktürk Ramu’nun belleğimize açtığı kıvılcımın izinden giden Çiçek Sekban Tüfekçi, ARİ romanı ile gerçeklerin üzerindeki sis perdesini önemli oranda aralamıştır. Gerçeğe uzanmanın bir sayfa ya da bir satır kadar yaklaşmamızı sağlayan bu roman üslup olarak da kendini fark ettirecek yapıdadır. Yazarın söz öbeklerinden oluşan cümleler ve onu oluşturan sayfalar bütünü nadide el işlemesi oya gibi estetik hazzını sürekli tatmanızı sağlıyor.

Roman, Göktürk Ramu ile bütünleşerek önemli bir seminer sunumu gibi yoğun bir bilgi aktarımı yapmaktadır. Ancak, antik dönemlerden başlayıp köken araştırmalarını kozmik ve kozmolojik olaylarla bütünleştirip günümüzün siyasi olaylarına kadar geniş yelpazede devam eden geniş yelpazesini büyük bir aşkla taçlandırmak okurun takdirini artırmaktadır.

İnsanlık tarihi boyunca şairlerin, ozanların, ressamların, sanatçıların ve yazarların uzun uzun anlatmaya çalıştığı aşkı yazar sadece birkaç cümleye sığdırmayı başarmış. Yazarın aşkı anlattığı birkaç bölümden örnek vermek istiyorum:
“…Beynimden salgılanan seretonim, yani mutluluk hormonunun kısa süre içinde yüreğimde nasıl bir melankoliye dönüştüğünü hissettikçe ürperiyordum. Başlangıçta sevimli gelen, sonrasında ise korkularla dolu sinisi histi bu. Adı aşktı, tıpkı ölüm korkusu gibi.” Başka bir yerde ise aşkı şöyle tanımlamaktaydı. “Aşk, bahar gelince çiçeği fark etmek değil, kışın ortasında bir kardeleni ısıtabilmekti.”

İnsanın iç çekişleri ruhunda, gönlünde yarım kalmış öbekler tatminsiz duyguların duranlığı ve sıradanlığı, her yeniye eski özlemi katan gönül arayışları yazarın usta kaleminde romanda adeta sihirli sözcüklere dönüşüyor. Neredeyse her sayfada slogan haline gelebilecek bir cümle bulabiliyorsunuz.

Bir milletin temellerini günümüz tarih anlayışıyla öğrenmenin mümkün olmadığını anlatan yazar, Türk milletinin birkaç bin yıllık geçmişe değil de çok daha eski bir geçmişe dayandığını kanıtlamaya çalışmaktadır. Türk milletinin dünyanın en eski kadim milletlerinden olduğunu romanı okurken gurla göreceksiniz.

Türk tarihine Sümer tarihi temelinde bakan yazar, bu hususta otorite olmuş araştırmacılardan azami ölçüde yaralanmıştır. James Churchward, Kazım Mirşan, Haluk Tercan, Sinan Meydan, Göktürk Ramu, Ali Narçın, Muazzez İlmiye Çığ, Zecharia Sitchin, H.G. Wells gibi köken konusunda meşhur araştırmacıları yazar ARİ romanına toplamıştır.

Yazarın Atatürk’e özel bir ilgisini olduğunu romanın hemen başında anlamak mümkündür. Özellikle Atatürk’ün bilimsel temele sokmaya çalıştığı Türk milliyetçiliği ilkesini yazarın çok iyi idrak ettiği anlamaktayız. Türk milliyetçiliğini, millet esasına dayandıran yazar, ırkçı kavmiyetçi ve ümmetçi yaklaşımları kesinlikle reddetmektedir. Türk dili ve tarihinin araştırılmasında önemli katkıları olan Agop Dilaçar’a geniş yer vermesi yazarın gerçek bir Atatürk milliyetçisi olduğunu kanıtlamaktadır.

Romanda bir zaman makinesinin içinde seyahat halindesiniz. Zamanın birbirinden kopardığı örgüleri roman tamir ederek birleştirmektedir. Yazarın zaman ve mekândan kaynaklanan ayrı parçaları, vücudun ayrı ayrı organları arsındaki uyum gibi bir araya getirmesi okuyucuda hayranlık duygusunu uyandırmaktadır.

Yakın dönemimize damgasını vuran aydınlatılmayı bekleyen birçok faili meçhul cinayetler, ARİ romanında olay yeri inceleme sorumluluğunda ele alınmıştır. 2007 yılında meydana gelen Atlas Jet’e ait bir uçağın şaibeli bir şekilde düşmesi, roman kahramanlarının ana gündemleri arasında yerelması romanın yakın dönemi aydınlatan bir belgesel olduğu izlenimini vermektedir. Bu konuyla ilintili olarak romanda geçen şu diyalog ülkemizin başına nasıl bir belanın musallat olduğunu göstermektedir. “…Bir Ortadoğu ülkesinde kahramanlık yapmanın bedelinin çok ağır olduğunu biliyorum. Unu yapanların yalnızca üç seçeneği vardır. Ya oyunu sana verilen kurallar listesine göre oynarsın, ya bir anda yalancı durumuna getirilirisin ki bu hayatını kurtarır, ya da canından olursun başka seçenek yoktur.”

Aşk ve bilim çoğu zaman iki huysuz kardeştir. Kolay kolay bir araya gelmezler. ARİ romanında bu iki huysuz kardeş hep birada bulunmaktadır. Bir dramı bilimsel anlatımlarla süslemek romana ilginç bir çekicilik katmaktadır. Roman büyük bir trajediye sebep olan bir araştırma tutkusunu konu almaktadır. Romanın önemli karakterlerinden Reşat Yenidoğan’ın tamamen vatansever duygularla yaptığı araştırmaları birinilerinin huzurunu kaçırmıştır. Bu durum büyük bir aile dramına ve ömür boyu seveceği aşkını kaybetmesine sebep olmaktadır. Atatürk’e büyük bir sevgi besleyen Reşat Bey, torunu olan Zümrüt’ü iyi bir vatansever olarak yetiştirmiştir. Romanın asıl kahramanı Zümrüt, Atatürk’ün değerlerine bağlı bir cumhuriyet kadınıdır. Kadın haklarını sadece örtünme özgürlüğü olarak gören dar beyinlilerin Cumhuriyet kadını zümrütten öğreneceği çok şey bu romanda.

Toryum konusunun antik dönemlerden beri çok önemli kaynak olduğu romanda sıkılıkla dile getirilmiştir. Özellikle fosil yakıtlara bağlılığın giderek arttığı günümüzde alternatif enerji kaynakları küresel güçlerin öncelikleri arasında yer almaktadır. Yakın döneme baktığımızda neredeyse çıkan bütün savaşların enerji kaynaklarını kontrol etmek amacıyla çıktığı görülmektedir. Hatta “Bir damla kana bir damla petrol!” sloganıyla dünya savaşının çıktığını bilmekteyiz. Nükleer enerji çok önemli bir enerjidir. Fakat gerek kullanılması gerekse de atıklarının depolanmasından kaynaklanan çok büyük riskleri vardır. Hâlbuki toryumdan yapılacak enerji üretiminde herhangi bir risk oluşturacak durum yoktur. Türkiye’nin dünya toryum rezervlerinin yarıdan fazlasına sahip olması, Türkiye üzerinde oynanan kirli oyunların sebebidir. Romanda toryumla ilgili çok çarpıcı bilgiler bulunmaktadır.

ARİ romanı alışagelmiş birçok piyasacı yapıtın çok ötesinde bir amaç ya da ideal için yazılan bir romandır. Roman bir kurgudan ziyade gerçek bir kesitin canlandırması gibidir. Roman yazarı Çiçek Sekban Tüfekçi ve romanın oluşmasında çok büyük katkısı bulunan bilge Göktürk Ramu’nun vatansever duyguları herkesin malumudur. Yüreğinde bir parça vatanseverlik duygusuna sahip olan herkesin elinde bulunması gereken başucu kitaplardan birisidir. ARİ romanı.

Göktürk Ramu’yu 15 yıldan beri tanıyan biri olarak romanda Göktürk’ün kişiliğinin çok gerçekçi aktarıldığını söyleyebilirim. Roman o kadar akıcı ve heyecan dolu bir yapıt ki, romanın sonuna yaklaştıkça okuma hızımı kasıtlı olarak epeyce yavaşlattım. Çünkü bu heyecan dalgasının bitmesini hiç istemiyordum. Ancak yazar romanın sonunda bir sürpriz yaparak, ARİ romanın daha başlangıç olduğunu okuyucuya duyuruyor.

Yazar Çiçek Sekban Tüfekçi’ye böyle nadide bir eser bıraktığı için çok teşekkür ederim. Çocuklarım büyüdüklerinde onlara bu romanı okumayı şiddetle tavsiye edeceğim. Yazarın sabırsızlıkla kaybolan ikinci ve üçüncü tabletle ilgili romanını bekliyorum.

Osmanlı devletinin batı karşısında yaklaşık 250 yıl süren geri çekilişi gerek devlet yöneticilerinde gerekse de halkta büyük çöküntüye sebep olmuştu. Batının gelişen uygarlık düzeyinin gerisinde kalmak Türk toplumunda ciddi güven kayıpları oluşturuyordu.
18. yüzyıldan itibaren dünyayı etkisi altına alan Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı akımlar, dünyada o zamana kadar ifade edilmeyen birtakım sakıncalı düşünceleri ortaya çıkarmıştı. İlk defa özgürlük, eşitlik, adalet ve milliyetçilik gibi kavramlar dillendirilmeye başlanmıştı. Toplumların bireylerden oluştuğu, her bireyin kişiliğine bağlı bazı temel haklarının bulunduğu fikri hızla yayılmaktaydı. Bu durum totaliter devletlerin yıkılmasına, büyük imparatorlukların parçalanmasına sebep olmuştu.
Osmanlı devleti Fransız ihtilalinin ortaya çıkmasını ilk önce Avrupa’nın iç meselesi olarak algılamış ve bu duruma kayırsız kalmıştı. Ortaya çıkan fikirlerin kendilerini etkileyemeyeceğine inanıyor ve Avrupa’nın kendi iç sorunlarıyla uğraşmasını kendi menfaatine daha uygun görüyordu. Ancak, Osmanlı Devleti çok uluslu bir devletti. Fransız ihtilalinin tetiklediği milliyetçilik akımları en fazla Osmanlı devletinde yankı buldu. Farklı milletler birden bire ayaklanarak Osmanlı’dan teker teker ayrılmaya başladı. Osmanlı yöneticileri bu kopuşu durdurmak için birtakım önlemler aldıysa da, alınan önlemler çöküşü daha da hızlandırmıştır. Azınlıklara ve farklı etnik unsurlara verilen her taviz onların daha fazla pervasızca hareket etmesine neden oldu.
Fransız ihtilalinin getirdiği akımlar Osmanlı içerisindeki azınlıklarda hızla yayılırken Türker’de pek yankı bulmadı. Devletin asli ve kurucu unsuru Türkler, yüzyılların getirdiği baskı, zulüm, yoksulluk ve cehaletin etkisiyle sinmiş bir vaziyetteydiler. Azınlıklar hızla örgütlenirken Türkleri uyandıracak ya da örgütleyecek hiçbir faaliyet yoktu. Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı özgürlük, milliyetçilik, adalet ve eşitlik gibi kavramlar sadece, Türklerde yasaktı. Diğer unsurlar bu hakları Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla kolayca elde etmişlerdi.
Osmanlı’nın son döneminde Avrupa’yla ilişkilerde bir köprü görevi üstlenen Yunanistan, Mustafa Kemal’in doğum yeri olması bakımından da oldukça önemli bir konuma sahipti. Selanikli bir gümrük memurunun oğlu olan Mustafa Kemal, daha çocukluk yıllarında Türklerin içine düştüğü kötü durumlara bizzat tanık oldu. Azınlıkların gerek maddi gerekse de kültürel bakımdan Türklerden daha iyi konumda olmaları Mustafa Kemal’de milliyetçilik duygularının oluşmasına sebep oluyordu. Türklerin eğitim bakımından çok ilkel ve yetersiz durumda olması Mustafa Kemal’i okuma hususunda tetiklemiştir. Cehaletin Türk toplumunu esir alan durumu Mustafa Kemal’de büyük bir okuma isteği uyandırıyordu.
Mustafa Kemal 13 yaşında askeri okuldayken sınıfın en başarılı öğrencisi olmuştu. Özellikle tarih ve matematik derslerine özel bir ilgisi vardı. Bir taraftan da okul kütüphanesinde ne var ne yok neredeyse bütün kitapları okuyup bitirmişti. Ders saatlerinde öğretmenlerini doymak bilmez öğrenme isteği ve enerjisiyle şoke ediyordu. Kütüphaneden kitap üzerine kitap alıyordu. Askeri taktik ve stratejiyle ilgili tüm kitapları okuduğu gibi Clausewitz, Van Molke ve Napolyon’un kitaplarını özel bir ilgiyle okuyordu. Hatta Napolyon’un ŞAVAŞTA kitabını yedi kez okumuştu. Askeri okuldan sonra başladığı harp okulunda da büyük bir iştahla okumaya devam etti. O dönemler sıra dışı hatta yasak sayılan kitapları da büyük bir hevesle okumuştur. Özellikle Voltaire ve Rousseau’nun eserleri, Jhon Stuart Milles ve Hobbes’in yazılarını büyük bir ilgiyle okumuştu.
Bu yazarlar özgürlükten, serbestlikten ve Mustafa Kemal’in çocukluk yıllarına içinde büyüttüğü milliyetçilikten bahsediyordu. Jean Jacgues Rousseau’nun İNSANLAR ARASINDAKİ EŞİTSİZLİĞİN KAYNAĞI adlı eserini yasak olmasına rağmen arkadaşlarının arasında yüksek sesle okumuştu.
Mustafa Kemal’in okuduğu kitapların döneme damgasını vuran kitaplar olmasına ilaveten Türk toplumun geri kalmışlığına çare olacak reçete durumundaki yapıtlardı. Daha askeri okuldayken ulusal istençten bahseden konuşmalar yapması Mustafa kemal’in kişiliğindeki demokratik ruhun varlığını göstermektedir.
Okuduğu kitaplardan edindiği bilgi ve görgü sayesinde toplumun sorunlarına gerçekçi çözümler üretebilmiştir. Kemalizm ideali ile dünyaya örnek bir düşünce sitemi bırakmıştır. “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir,” diyerek Rousseau’nun öğretilerini hayat ilkesi haline getirmiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra meşhur Çankaya sofraları birçok bilim insanı ve yazarı ağırlayarak Kemalizm’in temellerin sağlam şekillere oturtmuştur.
Atatürk hayatı boyunca bağnazlık, yobazlık ve esaretle amansız bir şekilde mücadele etmiştir. Dünyada gericilikle bu denli mücadele edip de Mustafa Kemal kadar başarılı başka bir lider yoktur. Dünyada eğitime, bilime Mustafa Kemal kadar tutkulu başka bir lider yoktur. Mustafa Kemal’in çağının çok ilersinde bir lider olarak ortaya çıkmasını olan üstü bir temel dayandırmak çok anlamsızdır. Mustafa Kemal sahip olduğu bütün üstün vasıflarını kendi gayretleriyle elde etmiştir. Okuma tutkusu bu gayretlerinin en önemli ayağını teşkil etmektedir. Atatürkçülük ülkemizin tek kurtuluş yoludur. Atatürkçülüğün temeli de Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplarda yer almaktadır.

Sümer tabletlerinden anlaşıldığı kadarıyla “gökyüzünden yerküreye inenler” anlamına gelen Anunnakiler, şeklen insan gibi görünseler de, gerek boyları gerekse de insana göre çok uzun süren yaşamları nedeniyle insanüstü bir durum kazanmışlarıdır. Boyları 3-4 metre olan Anunnakiler, binlerce yıla dayanan uzun yaşam formlarına sahiptiler. Teknoloji bakımından binlerce yıl öncesinde bile günümüz teknolojisinden çok üstün bir yapıda olan Anunnakiler’in insanlara birçok bilimsel gelişmeyi öğrettiği yine Sümer tabletlerinden anlaşılmaktadır.
Anunnakilerin gelmiş olduğu gezegen bize hiç de uzak değildir. Güneş Sistemimiz’in onuncu gezegeni diye adlandırılan Nibiru, günümüzdeki ismiyle Planet X, bu uzaylı türün anavatanıdır. Nibiru gezegeninin yaşam özellikleri ve Anunnakiler’in teknolojik alandaki ileri seviyeleri onları ölümsüzlük derecesinde uzun ömürlü yapmıştır.
İnsanoğlunun dünyada nüfuslanması üç aşama şeklinde gerçekleşmiştir. Birinci dönemde insanın alet kullanmaya başladığı dönem, ikinci dönem insanın yerleşik hayata geçtiği dönem, üçüncü dönem de sanayi devrimi dönemidir. Bu üç dönem de nüfusta sıçramanın olduğu dönemdir. Özellikle sanayi devrimi sonrasında dünya nüfusu ilk defa bir milyarı aşmıştır. Yüzbinlerce yılda ancak bir milyara ulaşan dünya nüfusu, günümüzde 5-6 yılda bir milyar artmaktadır. Nüfusun bu kadar hızlı artması, yüksek doğum oranlarından ziyade ölüm oranlarının hızlı bir şekilde azalmasıdır. Aynı şekilde, insanın hayatta kalma süresi de giderek artmaktadır. Örneğin sadece 50 yıl önce ortalama ömür 40 iken günümüzde 60 yıla yükselmiştir. Gelişmiş ülkelerde bu ortalamalar 70-80 yıla kadar çıkmaktadır.
Modern zamanlarda insan ölümü artık çözülmesi gereken teknik bir sorun olarak görmeye başlamıştır. Öyle ki bilimsel çalışmalarla bile ilgisi olmayanlar artık ölümü teknik bir aksaklık olarak görmeye başlamışlardır. Yani bir hastalık, bir kaza, cinayet veya doğal afetin ölüme sebep olduğunu artık hemen hemen her kesim kabul etmektedir. Bilim camiasında ise her insanın yaşama hakkının son kullanma tarihinin olmadığı yönünde hükümler ağırlık kazanmaya başlamıştır. Ölümsüzlük ya da Anunnakiler gibi uzun ömürlü olunabilmeği konusunda ciddi çalışmalar devam etmektedir.
Özellikle 2013 yılından itibaren Google’un mühendislik yönetimine atanan Ray Kurzweil, ölümü çözmek için çalışmalara başlamıştır. Calico isminde bir şirket kuran Kurzweil, başka bir ölümsüzlük savunucusu Bill Maris’i yatırım fonlarını düzenlemek üzere görevlendirdi. Ocak 2015’de verdiği bir mülakatta 500 yaşına kadar yaşamanın mümkün olduğunu belirtmiştir. Bunun için de şirketin 2 milyar dolarlık portföyünün yüzde 36’sını hayat uzatma projelerine aktarmaktadır. Silikon Vadisi’nde, PayPal’ın kurucularından Peter Thinel, yakın zamanda sonsuza kadar yaşamayı planladığını söyledi.
Genetik mühendisliği, onarıcı ilaçlar ve nano teknolojiler bu alanda gelecek vadetmektedir. Tahminler 2100 veya 2200 yılında ölümü yenme konusunda ciddi mesafelerin alınacağı yönde. Gelecekte sadece hastalıkları iyileştirmek için değil, ölen hücreleri yenilemek için de adımlar atılacağı yönde yüksek kanılar mevcuttur.
Ölümsüzlük üzerine yapılan çalışmalar herkesi kapsayacak nitelikte değildir. Bu iş için ciddi ödeneklerin verilmesi gerekmektedir. İnsan hayatının uzatılması ile gelişmişlik düzeyleri aynı doğrultudadır. Dokuların yenilenmesi çalışması çok farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Örneğin insanların yaşı ilerlese de yaşlanmamaları durumu ortaya çıkabilir. Ya da günümüzden çok kuvvetli çok sağlıklı daha iri cüsseli ve daha zeki nesiller genetik mühendisliğindeki çalışmalarla gerçekleşebilir. Buradaki esas sorun, dünyanın böyle bir nüfus baskısını kaldırıp kaldıramayacağı sorunudur. Belki de bu alanda ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak, şartlar bunu uygulamak için uygun olamayabilir.
Ünlü nüfus bilimci Malthus’un yaklaşık 150 yıl önce öngörülerinde dünyanın böyle bir nüfusu taşıyamayacağı, büyük bir açlık felaketinin geldiğini ve kitlesel ölümlerin yaygınlaşacağını söylemişti. Ama yeşil devrim olarak adlandırılan tarım devrimi ile birim alanda alınan verim en yüksek boyuta çıkarılarak dünyanın bir küresel gıda krizine maruz kalması engellenmişti. Günümüzde artan nüfus baskısına ölmeyen bir nüfusu eklediğimizde dünya kaynakları bu nüfus bakısına nasıl dayanabilir diye düşünüyoruz. Ama yine teknolojik gelişmelerin ne boyutta ilerleyeceğini kestiremiyoruz. Gelecekte hayvan çiftlikleri olmadan et üretimi, toprak olmadan tarımsal üretim ve su olmadan yetişen bitkiler gibi birçok genetik çalışma günümüzde devam etmektedir. Artan bu nüfus baskısının gıda ihtiyacı böyle karşılanabilir.
Ayrıca yerleşme yerleri konusu değerlendirildiğinde dünyanın yüzde yetmişi sularla kaplıdır. Bu alanlarda hiç yerleşme yoktur. Geleceğe yönelik Atlantis benzeri yerleşmeler için çalışmalar sürdürülmektedir. Sonuçta insanlar Anunnakiler’den kazandıkları bilgilerle Anunnakiler gibi olma yolunda çalışmalar yapmaktadır. Bu alanda atılacak en önemli çalışma insan hayatının uzatılması çalışmasıdır.

Fransız araştırmacı Pierre Conesa tarafından kaleme alınmış olan Dr. Saound et Mr. Djihad La diplomatie religieuse de l’Arabie saoudite ,2016 adlı kitap Suudi Arabistan devletinin dini diplomasisi hakkında ilginç bilgiler vermektedir. Söz konusu bilgilerden bir kısmını okuyuculara aktarmaya çalışacağım:
Osmanlılara karşı yarımadayı birleştirmek için Suud ailelerinin zaferi ancak Abdulvahhab ailesinin desteği ile mümkündü. Bu durum Osmanlılara karşı olduğu kadar, Arap kabilelerini birleştirmek için de Cihad ilanını meşru hale getiriyordu .Aynı zamanda peygamber soyundan gelen Mekke şerifine karşı kutsal alanların işgali Suud ailesinin yasallığını doğruluyor, böylece Suud ailesi hem kabilesel hem de dinsel bir meşruiyet kazanıyordu.
Suudi din diplomasisi politik sistem tarafından desteklenmektedir. Vahhabi ulema devletin doğuşundan itibaren devletin temel misyonunu İslam’ın Vahhabi versiyonunu dünyaya yaymak ve onun egemen olmasını sağlamak olarak görmektedr. Bu durumun gerçekleşebilmesi için Suudi ulema Vahhabilik kavramı yerine Selefilik kavramını kullanmayı tercih etmektedir.
Suudi yasalarına göre her Suudi vatandaşı İslamı, devleti ve toplumu korumakla mükelleftir. Devletin karşısında her zaman düşman olarak” Kafirler” vardır. Bu nedenle Cihad bütün eğitim kurumlarının temel felsefesini oluşturur.
Dünyada 50-60 milyon Vahhabi vardır. Günümüzde radikal dincilik/Vahhabilik bütün monoteist dinleri kirletmektedir. Bu kirlenmenin kaynağında Arabistan’ın finans desteği bulunmaktadır.
Nabil Mouline “ Les Clercs de l’İslam, Puf,2011” adlı kitabında diğer Arap ülkelerinin tersine Suudi İslam’ı halk katmanlarında İslam’ın marjinalliğine bir reaksiyon değil, 1960 ‘lı yıllarda İslam ve İslami dayanışma üzerine milli ve milletlerarası yasal/meşru bir stratejinin sonucudur.
Nasır’ın 1950-1960’da Müslüman Kardeşleri Mısır’dan sınırdışı etmesi ve onların Arabistan’a gelişleri Suudi Arabistan ulemasının hiç bilmediği ve karşılaşmadığı entelektüel bir anlayışı da beraberinde getirdi. Bu durum Arabistan’da Müslüman Kardeşler Selefiliği ile Vahhabi Kardeşliğinin karşılaşmasına neden oldu.
Mısırda gelişen Panislamist hareket Nasır’a karşı tavır aldı. Suudiler 1949-1952 yılında Dünya İslam Kongresi örgütünü kurdular. Zira Dünya İslam Birliği örgütü Nasır’ın kurduğu Arap Ligini parçalamak amacında idi (1956). Bu bir tür Panarap mahkemesi idi. Faysal buna İslam’la cevap verdi ve o da 1962 yılında İslam ligini kurdu. Bu durum bir tür Arap Soğuk savaşı(= guerre froide Arabe) idi . Her zaman olduğu gibi Şiiler bu statünün dışında kaldılar. Günümüzde bile bu Ligin temel amacının ne olduğu bilinmemektedir. Bu kuruluş 120 devlet ile Avrupa’da 50 cami ve kuruluşu kontrol etmektedir. Bu teşkilatın kontrolü tamamen Suudilerin elindedir.
Nasırcılığın egemen olduğu dönemde rekabet teolojik alana da sıçradı. Ezher Üniversitesi Suudi rejimini İslam’ın çok kritik bir versiyonu olan Vahhabilik kanalı ile-Birleşmiş Milletlerin de desteğini alarak-Arap çıkarlarına zarar vermekle suçladı. Hemen bu duruma cevap olarak Suudi devleti Medine İslam Üniversitesini kurdu(1961). Ezher’de okuyan öğrencileri de ayartıp oradan koparmak amacı ile onlara yüksek burs da dahil birçok olanaklar sağlayacaklarını vadettiler
1967 Arap-İsrail altı gün savaşı sonrası Arap Sosyalizmi çökünce Suudiler enerji piyasasında önemli bir yer edindiler ve bu durumu uzun zaman lehlerine kullandılar
Ancak 1979’da İran’da Humeyni devrimi Riyad için bir kabus oldu. Çünkü Şiiler dini ve tarihi bir aktör olarak yeniden sahneye çıktılar. Burada en önemli husus Arapların temsil ettiği Müslümanlığa karşı Şiiler ezilmiş Müslüman halklara devrimci karaktere sahip bir Müslümanlık sunuyorlardı.
İlerleyen Şiizmi hem Sünni Müslümanlık, hem de Arap milliyetçiliği açasından bir tehlike ve tehdit gören Suudi rejimi “ Her zaman daha çok din” fomülünü kullanarak krizden çıkmaya çalıştı; Kadınlar günü, Noel kutlamalarını ve namaz vakitlerinde satıcıların ticarethaneleri kapatıp namaza gitmelerini sağlamaya çalıştı.
Suudiler zamanla ideolojik temelli bir endüstri kurdular. Dünya İslam Birliği fakir ve az gelişmiş ülkeler başta olmak üzere oralarda birçok medrese ve kuran kursları açtılar, o ülkelere maaşlı imamlar gönderdiler. İşin en ilginç yanı; Dünyanın en hoşgörüsüz rejimine sahip olan Suudiler “ King Abdullah Bin Abdulaziz İnternatıonal Center for İnterreligious and Incultural Dialogue” açarak dinlerarası diyalogta aktif bir rol aldılar. Bu tutum en açık ifadesi ile diplomatik omurgasızlık ve(= C’est une diplomatie sans visage) yüzsüzlüktür.
En basit tanımı ile Vahhabilik: dini totalitarizmin islami formudur. Başka bir görüşe göre ise Vahhabilik, selefiliğin daha ırkçı ,kadın düşmanı, daha anti-semitik bir versiyonudur. Şunu bilmek gerekir; selefilikle Vahhabilik arasında bir çok fark vardır. En önemli fark ise Selefiler ritüalist insanlardır. Günlük hayatlarında önemli olan şeyler :üç parkmakla yemek yemek, suyu üç yudumda içmek, çayı soğutmak için ona üfürmemek, namazda elleri bağlarken peygamberi taklit etmek, her işte mutlaka sağ eli kullanmak…. Hiç şüphesiz selefiler arasında da Bizans papazlarının meleklerin cinsiyetini tartıştıkları gibi tartışma konuları da yok değildir.
Şiiler iç düşman olarak kabul edilmektedirler. 1928’de 800 Sünni ulema Şiilerin uyması gereken kurallarla ilgili fetvalar yayınlamış, Şiilerin beş vakit namaz kılmaları ve namazda sünni imamlara uymaları gerektiğini belirtmişlerdir. Bazı Vahhabi ulema ise nazilerin anti -semitik yazıları gibi Şiilerle ilgili hicivler kaleme almışlardır.
Quietist(=Allaha ancak aşk yolu ile ulaşılabileceğine inananlar) ve cihatçı selefiler için İslam devletinde Şiiler hiçbir mahkemeye çıkarılmadan ve yargılanmadan katledilmelidirler. Zira gerek Vahhabilikte, gerekse selefilikte ümmet sadece sünni Müslümanlardan oluşur. Medine Üniversitesi de bu durumu gerçekleştirmek için çalışmaktadırlar.
Quietist selefilik apolitiktir. Onlar devletlerin tanrı iradesi ile sona ereceğine inanmakta insani kanunların hükümsüzlüğünü kabul etmektedirler.
Riyad’ın dini diplomasisinden doğmuş olan Daeş’a (İşid) ve onun lideri Bağdadi’ye göre Suudiler, Sünni islamı ve kutsal yerleri koruyamadılar. Daeş’in ortaya çıkış nedeni bu durumu tersine çevirmek ve Asr-ı saadeti yeniden inşa etmektir. Bu nedenle Bağdadi, Ebu Bekir adını almıştır. Suudiler ise Daeş’e cephe alma yerine “Bana dokunma” demektedirler. Aslında Suudi Arabistan her zaman totaliter bir islamı propaganda etmektedir. Ne var ki. Batı çıkarları gereği bu durumu görmezlikten gelmektedir.
Suudiler peygamber soyundan gelmedikleri için hilafet müessesine sahip çıkamadılar. Önce kendileri kutsal yerlerin koruyucuları olarak daha sonrada Hadimü’l- harameyn olarak nitelediler. Bugün bu pozisyonlarını korumaktadırlar.
İşin en ilginç ve ironik yanı ise, Batılıların Krallığı Daeş’e karşı kurtarmaya çalışırken, Bütün Arap ordularının Şiileri bombalamaya devam etmeleridir.
Kitapta; Sovyetler Birliğinin yıkılması (1991) sonrasında Suudi Arabistan’ın Tataristan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’daki dini faaliyetlerini ele alan yazar, Suudilerin sözkonusu bölgelerdeki islami hareketleri desteklemek üzere birbuçuk milyar dolar bütçe ayırdığını belirtmekte Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde Türkiye’nin Arabistan’la rekabetinden bahsetmekte(?????….) ;Özbekistan ve Kırgrzistan’da Taliban destekli Hizbü’t-tahrir’in küçük hücreler halinde faaliyet gösterdiğini anlatmaktadır.
Sonuç olarak Suudi dini diplomasisi günümüzde İslam gibi gözüken radikalizm analizinde ilginç karadelikler oluşturuyor. Kitap Türkiye’deki din eğitiminin ulaşacağı nokta hususunda bir projeksiyon sunması açasından olduğu kadar. Din eğitimimizin bütün kuruluş ve kurumları ile Suudi Vahhabizmine nasıl evrildiğini göstermesi açısından da önemlidir
Gerek Ezher, gerekse Medine üniversitesinden mezun olan kimselerin Türkiye Cumhuriyeti’nde bakan ,müfti gibi görevlere getirildikleri düşünülünce nasıl milli kimliğimizden sıyrılarak Ortadoğulu bir halka dönüştüğümüz daha iyi anlaşılır.
Vahhabilerin Yıktıkları Cam/Mescidlerden bazıları:
Yazarın önemli tespitlerinden bazılarına da burada işaret etmek gerekir.Bu da Vahhabilerin iktidarı ele alınca Mekke ve Medine ‘de ortadan kaldırdıkları mescid, mezar ve evlerden bir kısmı:
Hz. Hamza’nın mezar ve mescidi
Hz. Fatıma Mescidi. Minareteyn mescidi ,Caferi Sadık mescid ve mezarı Medine’de Hendek savaşının yapıldığı alandaki dört mescid. Ebu Raşid, Selman-ı Farisi ve Ric’atü-ş Şems mescid ve camileri.
Yerle bir edilen mezar ve mezarlıklar: Medine’de Cennetü’l- baki, Mekke’de cennetü’l-mualla, Masa Kazım’ın annesinin mezarı, Peygamberimizin annesi Amine’nın mezarı hem yıkılmış, hem de 1998 yakılmıştır. Mekke’de Haşimoğulları mezarlığı,Hz. Hamza ve Uhud şehitlerinin mezarlığı, Cidde’de Hz. Havva’a ait olduğuna inanılan mezar ile peygamberimizin babasının mezarları
Bu tespitlere bakınca Türk hacıların mezarlar hususunda imamlar tarafından nasıl kandırıldıklarını görmek ilginç geliyor.

*Çeviri: Prof. Dr. Harun GÜNGÖR