Kategori

Tarih

Kategori

Dünyanın en önemli su geçiş yoları üzerinde bulunan İstanbul ve Çanakkale boğazı tarih boyunca devletlerarası ilişkilerde rekabet unsuru olarak önemini korumuştur. 15. Yüzyılın ortalarından itibaren İstanbul’un fethiyle başlayıp; Sinop, Trabzon ve Eflak- Boğdan’ın Türk egemenliğine geçmesiyle Karadeniz ve Marmara denizi bir iç deniz haline gelmişti. Karadeniz-Akdeniz arasında çok önemli bir geçiş alanı halinde bulunan boğazlarda tam bir Türk hâkimiyetinin başlamasıyla boğazlardan yabancı gemilerin geçişlerine izin verilmemiştir. Bu tarihten itibaren boğazlardan yabancı gemilerin geçişlerine kapalılığı sürekli bir kural haline getirilmişti. 16. yüzyıldan itibaren ilk önce 1536’da Fransa, 1579’da İngiltere ve 1598’de Hollanda’ya kapitülasyonların verilmesiyle boğazların yabancı gemilere kapalılığı ilkesi yumuşatılmıştır. Osmanlı devletinin güçlü olduğu dönemlerde verilen kapitülasyonlar Osmanlıya büyük faydalar sağlarken, Osmanlı’nın zayıfladığı dönemlerde kapitülasyonlar nedeniyle ilgili devletler boğazlar üzerinde baskı kurmaya başlamışlardır. 1699 Karlofça antlaşması ile Karadeniz’in statüsü değişmeye başlamıştır. Artık Ruslar, Karadeniz’e açılacak bir üst elde etmişlerdi. 1774 yılındaki Küçükkaynarca antlaşması sayesinde Ruslar, Karadeniz’de kendi gemileri ile ticaret yapmak ve ticaret gemilerini boğazlardan geçirmek hakkını elde etmişleridir. Bu durum Karadeniz ve boğazlardaki Türk egemenliği için bir dönüm noktasıdır. Ruslar, 1784’te Kırım’ı işgal ederek Karadeniz’e resmen yerleşmişlerdir. 1802 yılında Fransızlarla imzalanan Paris antlaşması ile Karadeniz’e Fransız gemilerinin girmelerine izin verilmiştir. İlk defa Karadeniz’e kıyısı olmayan bir devletin Karadeniz’e girme hakkının elde edilmesi boğazların uluslar arası bir statü kazanmasına neden olmuştur. 1829’daki Edirne antlaşması ile Ruslar, boğazlardan bütün devletlerin ticaret gemilerinin geçebileceğini Osmanlıya kabul ettirmiştir. Böylece boğazların kapalılığı ilkesi sona ermiştir. 1830 yılında Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanını bastırmakta zorlanan II. Mahmut, Ruslardan yardım istemiştir. II. Mahmut’un tarihe “denize düşen yılana sarılır.” sözüyle geçen meşhur sözü Osmanlı’nın çaresizliğinin bir göstergesidir. Bu fırsatı hemen değerlendiren Rus savaş gemileri hemen boğazlara demirlemiştir. 1833’de imzalanan Hünkâr İskelesi antlaşmasıyla Rus savaş gemileri boğazlardan geçme hakkını elde etmişlerdir. Böylece resmen boğazlar devletlerarası bir sorun haline gelmiştir. Akdeniz’de ve boğazlarda güçlü bir Rusya’nın çıkarlarına aykırı olduğunu gören diğer devletler boğazların statüsünü kendi çıkarlarına çevirmek için girişimde bulunmuşlardır. Bu girişimleri sonucunda 1841 yılında Londra Boğazlar antlaşması imzalanmıştır. İngiltere ve Fransa Hünkâr İskelesi antlaşması ile boğazların Rus savaş gemilerine açılmasından rahatsız olmuşlardır. Rusya’ya baskı yaparak bu antlaşmanın uygulanmasına izin vermemişlerdir. Antlaşması süresinin sekiz yıl sonra dolması üzerine hemen 1841’de Londra’da boğazlar ile ilgili bir konferans toplanmıştır. İlginçtir ki, konferansa sınırı olmamasına rağmen Avusturya ve Prusya da katılmıştır. Londra konferansının amacı boğazları Osmanlı ve Rus egemenliğinden çıkarıp Avrupalı devletlerin egemenliğine vermektir. Londra antlaşmasıyla boğazların koruyuculuğu beş devlete verilmişti. Bu durum boğazlarda yetkinin beş devlete verilmesi anlamına geliyordu ki, Osmanlı devleti boğazlar üzerindeki egemenliğini ciddi derecede kaybetmişti. Avrupalı devletler Londra antlaşması ile Rusların sıcak denizlere inme hayalini engellemişlerdir. Osmanlı devletinin devletlerarası rekabetten yaralanıp usta bir diplomasi ile varlığını sürdürdüğü iddiasının ne kadar geçersiz bir iddia olduğunu Londra boğazlar antlaşması göstermektedir. Osmanlı’nın varlığını sürdürmesi büyük devletlerin paylaşım sorunundan kaynaklanan bir durumdur. İlerleyen dönemlerde Rusya boğazların statüsünü kendi lehine çevirip savaş gemilerini boğazlardan geçirme girişimleri, İngiltere’nin karşı çıkmasıyla engellenmiştir. Birinci dünya savaşının çıkmasından hemen sonra Rusya’da Bolşevik ihtilalı meydana gelmiştir. İtilaf devletlerinden olan İngiltere ve Fransa bir an önce Ruslara yardım edip Çarlık Rusya’sının yönetimde kalıp kendi yanlarında savaşı sürdürme istekleri nedeniyle boğazları aşıp Rusya’ya yardım etmeye karar verdiler. 1915’de Çanakkale savaşı olarak anılan bu savaşta İngiltere ve Fransa çok ağır bir yenilgi almıştır. Böylece boğazları aşıp Rusya’ya yardım etme girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Bunu takip eden dönemlerde Osmanlı devletinin birinci dünya savaşında yenik sayılmasıyla İngilizler İstanbul’u 1918’de işgal ederek boğazlardaki hâkimiyeti ele geçirmişlerdir. Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde başlatılan kurtuluş savaşı ile Anadolu’da Türk egemenliği tekrar sağalmıştır. Ardından 1922’de İmzalanan Mudanya ateşkes antlaşması ile İngilizler boğazlar ve İstanbul’dan çekilmişlerdir. Boğazlardaki işgalin sona ermesine rağmen büyük devletlerin boğazlar üzerindeki talepleri sona ermemiştir. Kurtuluş savaşı sonrası imzalanan Lozan antlaşmasında boğazlar meselesi Türkler lehine tam olarak çözümlenememiştir. 24 Temmuz 1923’de Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Rusya ve Yugoslovya arasında “Boğazlar Sözleşmesi” yapılmıştı. Buna göre Çanakkale Boğazı’nın dğu ve batısında 20 kilometrelik bir alan ile İstanbul Boğazı’nın doğu ve batısında 15 kilometrelik alan ve Marmara denizindeki adalar askersiz hale getirilmiştir. Bu bölgelere askes yığma yasaklanmıştı. Bu bölgenin güvenliği Milletler Cemiyetine verilmişti. Bu statünün yürütülmesi için Türkiye başkanlığında ilgili devletlerden oluşan “Boğazlar komisyonu” kurulmuştu. Boğazlardaki komisyonun devam etmesinin karalaştırıldığı anlaşmayı Türkiye içine sindirememiştir. Türkiye, boğazlar üzerindeki egemenliğini sınırlayan bu sözleşmeyi o günün koşullarında kabul etmek zorunda kalmıştı. İlk bulduğu fırsatta boğazlardaki statünün değiştirilmesi için girişimde bulunacaktır. Türkiye’nin beklediği fırsat II. Dünya savaşı arifesinde gelmiştir. Türkiye, boğazlardaki komisyona bağlı olarak oluşan statüyü değiştirmek için Londra’da 24 Mart 1933’de toplanan “Silahların Azaltılması ve Sınırlandırılması Konferansında” dile getirmiş ama bir sonuç alamamıştır. Almanya’nın Versay antlaşmasını tanımadığını açıklaması üzerine Milletler Cemiyeti Konseyi, 17 Nisan 1935’de olağanüstü gündemle toplanmıştır. Türk Dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras, Türkiye’nin boğazların statüsünü değiştirmek isteğini dile getirmiştir. Akdeniz ve Avrupa’da Almanya ve İtalya kaynaklı bunalımlar Türkiye’nin haklılığını ortaya koymuştur. Bunun üzerine Türkiye, 10 Nisan 1936’da, Lozan antlaşmasında oluşturulan Boğazlar Sözleşmesi’nde imzası bulunan devletlere nota göndererek, Sözleşmenin 18. Maddesindeki boğazların çevresinin silahsızlandırılması hükmünün artık geçerliliğinin yitirdiğini dile getirerek bu maddenin kaldırılması gerektiğini belirtti. Türkiye’nin bu çağrısına başta İngiltere olmak üzere diğer üye devletler olumlu cevap verdi. İtalya dışında devletlerin olumlu karşılamaları üzerine Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirmek üzere 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montrö kentinde bir konferans toplandı. Bu konferansa Türkiye, Avustralya, İngiltere, Bulgaristan, Fransa, Yunanistan, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya katıldı. Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile boğazlarda Türk egemenliğini esas alan bir düzenleme yapılmıştır. Lozan’da kurulan Boğazlar komisyonu kaldırılmıştır. Boğazlar çevresinde askersiz bölge kararından vazgeçilmiştir. Türk askerlerinin boğazları kontrol edeceği kabul edilmiştir. Boğazlardan geçen yabancı ticaret ve savaş gemilerinin durumu Türkiye’nin siyasi durumu ve idaresine bağlanmıştır. Bu siyasi durumlar; barış hali, yakın savaş tehlikesi, savaş hali ve Türkiye’nin girmediği savaş hali olmak üzere dört bölüme ayrılmıştır. Böylece Türkiye boğazlardaki egemenliğini sınırlayan durumları usta diplomasisi sayesinde ortadan kaldırmıştır. Boğazlardan ticaret gemilerinin Montrö’ye göre serbest geçiş hakları belli bir süre sonra deniz trafiğine ve boğazları güvenliğine zarar vermeye başlamıştı. Türkiye, bu sorunu halletmek için 1 Eylül 1993’de Montrö çerçevesinde yeni “Boğazlar ve Marmara Denizi Trafik Düzenleme Tüzüğünü hazırladığını açıkladı. 1994 yılında Türkiye bir nota vererek Montrö’de boğazlarda ticaret gemilerinin sınırsız geçiş hakkı maddelerinin uygulamamasını istedi. Rusya’nın bütün itirazlarına rağmen Türkiye, boğazlarda ve Marmara Denizi’nde seyir, can, mal ve çevre düzenlemesini öngören “Boğazlar Tüzüğü”nü 1 Temmuz 1994’de uygulamaya koydu. Böylece boğazlarda yeni bir kazanım daha elde eden Türkiye, boğazlardaki tıkanıklığın aşılmasını ve güvenli geçişlerin sağlanması hakkını kazandı. Günümüzde Montrö sözleşmesinin yetersizliği ya da boğazların geçişlere ihtiyaç vermediği gibi bir takım tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmaları çıkaranlara 1994 yılında uygulanmaya başlayan “Boğazlar Tüzüğü”nü hatırlatmakta yarar vardır.

Temeli kurtuluş savaşına dayanan Türkiye Cumhuriyeti, her alanda çok önemli dönüşümlerin ve gelişimlerin olduğu bir süreçtir. Gerek cumhuriyete gidilen yol, gerekse de cumhuriyet sonrasında gerçekleşen olaylar, cumhuriyet dönemi kazanımlarının mucizevî kazanımlar olduğunu göstermektedir.

Osmanlı Devletinin yüzyıllara varan açlık, sefalet, savaş ve yıkım dönemi Anadolu’nun işgali ile sonlanmıştı. Avrupa karşısında iyice güç kaybeden Osmanlı ekonomisi, kapitülasyonlar, sarayın yaptığı şatafata dayalı gereksiz harcamalar, uzun süren savaşlar ve dışarıdan alınan borçlar nedeniyle 18. Yüzyılın sonlarına doğru iflas etmiştir. 1854 yılında ilk defa dışarıdan borç alan Osmanlı Devleti, 1865 yılına geldiğinde dış borçların yıllık ödemelerini de borç alarak ödeyebilmiştir. 1875 yılında devletin geliri aynı yıl ödenecek borçlardan daha azdı. Böylece devletin ödemesi gereken borçları 4 milyon liralık bölümü karşılıksız kalıyordu. Sonuçta devlet, 6 Ekin 1875’de iflasını açıklamıştır. 1881’de yayımlanan Muharrem kararnamesi ile alacaklı devletlerin Osmanlı Devleti’ni haczetmesi anlamına gelen Duyun-ı Umumiye (Genel borçlar idaresi) kurulmuştur. Bu idare Osmanlı Devleti gelirlerinin %20’sini yönetecek yetkiyi elde etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Türkiye’nin sırtındaki en büyük kamburlardan biri Duyun-ı Umumiye idaresi olmuştur. Bu idare resmen 1928’de kapatılmıştır. 1930-1954 döneminde Osmanlı’dan devralınan bütün borçlar ödenmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti kanla-irfanla kurulmuştur. Kurtuluş savaşı kan dökme pahasına yapılırken, Cumhuriyet irfanla ilan edilmiştir. Cumhuriyetin sağlam temellere oturması en başta ekonomi ayağının sağlam olmasıyla mümkün olmuştur. Dünyada bu denli harabe üzerine kurulu bir devletin, bırakın ekonomik büyümeyi gerçekleştirmesi, yaşaması bile pek görülen bir durum değildir. Büyük savaşta işgal edilmiş ve harabeye dönmüş, savaş sonrasında büyük ekonomik altılımlar gerçekleştirmiş devletler vardır. Ancak Türkiye gibi yüzyıllar süren yokluk, cahillik ve savaşların pençesinde boğulmuş bir devletin örneği yoktur. Türkiye’nin kurtuluş savaşı sonrası yaptıklarına mucize demek çok yerinde olacaktır.

Kurtuluş savaşı sırasında verilen ekonomik mücadele de destansı bir mücadelededir. Yurdun önemli kısımlarının işgal edilmiş olması, çalışma çağında olanların önemli bir kısmının askerde olması ve TBMM’ye karşı isyanlar nedeniyle yer yer otoritenin sarsılmış olması ekonomik anlamda ciddi sıkıntılar doğurmuştur. Buna rağmen çok başarılı bir savaş ekonomisi sürdürülmüştür. Cephe gerisinde üretim faaliyetlerinin sürdürülmesi ve ticari faaliyetlerin yerine getirilmesi güvence altına alınmıştır. Herhangi bir gasp ya da yağma harekenin önüne geçilmiştir. Halktan istenen fedakârlıklara en başta Mustafa Kemal de uymuş ve en temel ihtiyaçlarını bile çok kısıtlı imkânlardan temin etmiştir. Askerin ihtiyaçları Tekâlif-i Milli emirlerine göre çok kolay yerine getirilmiştir. Milli mücadele için verilen ekonomik mücadele de amacına ulaşmıştır. Hatta milli mücadele döneminde alınan sıkı tedbirlerle Milli mücadele sonrasına biraz para bile kalmıştır. Kurtuluş savaşı sonrasında ülkenin imarında bu para kullanılmıştır.

Kurtuluş savaşı sonrası ülkenin durumu içler acısı bir haldeydi. Buna göre doktor sayımız 337, sağlık memuru sayısı 434’dü. 150 kadar ilçede doktor yoktu. Pek az şehirde eczane vardı. Salgın hastalıklar almış başını gitmişti. Bit bile çok ciddi bir sorundu. Nüfusun yüzde seksenine yakının yaşadığı kırsal bölgelerde diplomalı ebe sayımız sadece136 idi. Ülke genelinde 60 eczacı vardı ve bunların sadece sekizi Türk’tü. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtma, üç milyon kişi trahomlu. Bebek ölüm oranı yüzde 40’ın üstündeydi. Anne ölüm oranı yüzde 18, Ortalama yaşam süresi de 40 yaş civarındaydı. Nüfusun yüzde kırkından fazlası hasta olan geri kalan kısmı da oldukça sağlıksız bir hayat şartlarına sahip olan nüfustu. Un, şeker ve pamuk üretimi yerli ihtiyacın çok gerisindeydi. Şekeri sadece çok varlıklı kimseler tüketebiliyordu.

Sanayi diye nitelendirilen işletmelerin devlete ait olan kısmı %10’a bile ulaşmıyordu. Sanayi kesimindeki sermayenin de %85’i yabancıların elineydi. Dört mevsim kullanabileceğimiz yol yok denecek kadar azdı. Deniz ve demiryolları işletmelerinin neredeyse tamamı yabancıların elindeydi.

Yukarda verilen oldukça vahim göstergeler Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılı olan 1923’e aittir. Şimdiki durumumuzla bile kıyaslandığında ne büyük bir ekonomik altılım yaptığımız daha iyi anlayabiliriz.

Türkiye’nin bu enkazdan derhal kurulması için ekonomi alanında milli bir seferberlik yapıldığını görebiliriz. İlk olarak 17 Şubat-4 Mart tarihleri arasında Türkiye İktisat Kongresi toplanmıştır. İzmir İktisat Kongresi olarak da adlandırılan bu kongreye çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi temsilciliklerinden oluşan toplam 1135 kişi katılmıştır. Türkiye’nin ekonomisinde söz sahibi olan kişiler, ekonomik olarak ülkenin kurtuluş reçetesini ortaya çıkarmışlardır. Böylece %100 Milli ekonomi modeli oluşturulmuştur.

Devletin en büyük gelirlerinden olan ve çiftçilerden alınan aşar vergisi 1925 yılında kaldırılmıştır. Böylece tarımdan elde edilen gelir %33’den %10’a düşürülmüştür. Çok büyük ekonomik sıkıntılar içerisinde olan devletin vergi indirimine gitmesi hiç alışıldık bir durum değildir. Yani kemeri devlet sıkarak vatandaşı rahatlatmışlardır. Buna ilave olarak Ziraat Bankası’ndan çiftçilerin yaralanma durumlarında kolaylık sağlanmıştır. Böylece 1927’de bankanın çiftçilere verdiği kredi miktarı 17 milyon lira iken 1930’da verilen kredilerin toplamı 30 milyon liraya çıkmıştır. 1924’den itibaren kurulan tarım kooperatifleri ile çiftçilere destek sağlanmıştır. 1929 yılında dünyada meydana gelen ekonomik krizden köylümüzü korumak için 1932 yılında “Buğday Koruma Kanunu” çıkarılmıştır. Böylece 1930’da 5 milyon ton civarında olan buğday üretimi 9 milyon tona çıkarılmıştır.

5 Nisan 1925’de çıkarılan Şeker Kanunu ile şeker fabrikalarının kurulmasına izin verilmiştir. Böylece 1926’da Alpullu ve Uşak şeker fabrikaları, 1933’de Eskişehir, 1934’de Turhal şeker fabrikaları kurulmuştur. İlerleyen yıllarda şeker pancarı üretimi olan pek çok ilde şeker fabrikası kurulmuştur.

Günümüzde çok sık duyduğumuz yerli ve milli üretimi sağlamak için 15 Mayıs 1927’de Teşvik-i Sanayi kanunu çıkarılmıştır. Bu kanundan 435 kuruluş yaralanmıştır. Böylece yerli üretimde ciddi artışlar olmuştur. Buna bağlı olarak birçoğu halen üretime devam etmekte olan 46 büyük ölçekli fabrika kurumuştur. Bu fabrikalar içerisinde şeker fabrikaları, dokuma fabrikaları, kâğıt fabrikaları, çimento fabrikaları, çelik fabrikaları, sigara fabrikaları en önemli işletmemeler arasındadır.

Bütün bu fabrikalar sayesinde Türkiye’de 1929-1938 arasında ağır sanayi üretimi %152, toplam sanayi üretimi ise %80 arıtmıştır. Şeker üretimi ise 200 kat artmıştır. Tekstil üretimi ülke ihtiyacının %80’nini karşılar duruma gelmiştir. Özel sektörde üretilen ürün değeri 1927’de 15 milyon lira iken 1932 yılında 154 milyon liraya çıkmıştır.

Ekonomik verilere baktığımızda sadece Atatürk döneminde ticaret açığı vermediğimiz görürüz. Bu kadar sınırlı kaynaklarla böylesi mucizevî kalkınma Atatürk’ün dehası ve vatanseverliği sayesinde mümkün olabilmiştir. Ebedi önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün bizim için bir kurtarıcı olmasından çok daha öte bir anlamı olduğunu kavramımız gerekmektedir.

Yararlanılan kaynaklar:

  1. Turgut Özakman: Cumhuriyet 2
  2. Ahmet Necip Günaydın: Osmanlıdan Cumhuriyete Ekonomik Değişim
  3. Sinan Meydan: Akl-ı Kemal 1-2
  4. Nazmi Kal: Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar
  5. Yılmaz Özdil: Mustafa Kemal
  6. Yalın İstenç Kökütürk: Osman Gazi’den Atatürk’e

*sechaber.com

Üretim sistemleri, tüketime dayalı bir temelde hızla artmaktadır. İhtiyaçtan daha çok isteğe dayalı bir tüketim modeli, insan neslinin de ciddi bir tehlikeye girmesine neden olabilecektir. Tüketme ve yok etmek ilişkisine dayalı vahşi kapitalizm anlayışı en temel gereksinimlerimizin bile karşılanmasında güçlükler yaşamamıza sebep olacak bir yönde gelişmektedir. Sürdürülebilir üretim modellerinin hayata geçmesine yönelik çevreci yaklaşımlar ihtiyaca dayalı bir tüketim anlayışıyla gelişebilir. Üretim sistemleri tüketilmesi gereken bir ihtiyaç şekline göre işlemektedir. Bir şeyin ihtiyaç haline gelmesi pazarlama sistemlerinin yoğun Kampanyalarıyla mümkün olabilmektedir. Birkaç gün içerisinde bozulacak bir ürünü yüzlerce yıl bozulmadan kalan ambalajların içine koymak aslında tüketim modellerinin sahteliğini ortaya koymaktadır.
Hızlı ve yoğun tüketim doğal kaynakların dönüşü mümkün olmayacak şekilde yok olmasına sebep olmaktadır. Aslında yaşadığımız yeryüzü kaynakları şimdilik ihtiyaçlarımızı karşılayabilir ama isteklerimizi karşılaması imkânsızdır. O halde yapılması gereken doğal kaynaklarını sınırsız olduğu anlayışından kurtulmaktır.
Sanayi devrimiyle beraber zirveye çıkan doğal kaynaklara yönelme, besin değeri olan gıda ürünlerini de etkilemeye başlamıştır. Endüstriyel tarım dediğimiz bu dönemde piyasacı bir üretim artışı meydana gelmiştir. Bir tarım ürününün kültürel çeşidi veya zenginliği yüksek verim elde etme amacıyla azalmaya başlamıştır. Yani daha az çeşitle daha çok üretime geçilmiştir. Örneğin; Çin’de 1949’da 10.000 buğday çeşidi varken, 1970’lerde sadece 1.000 adedi kalmıştır. ABD’de lahana çeşitlerinin %95 i, mısır çeşitlerinin %91 i, bezelye çeşitlerinin %94 ü, domates çeşitlerinin %81 i kaybolmuştur. FAO’nun 150 ülke raporuna dayanarak yayınladığı çalışmaya göre son yüzyılda dünya biyolojik çeşitliliğinin yaklaşık %75 i kaybolmuştur.
İlk bakışta yüksek verim maksadıyla biyolojik çeşit kaybı normal karşılanabilir ama uzun vadede meydana gelecek bir salgın hastalık ve kıtlık durumunda tür zenginliğinin önemi ağır hayati bedellerle anlaşılabilir. Nitekim bu olumsuzluğun etkileri artık görülmeye başlamıştır. FAO’nun 2008 tarihli bir raporuna göre daha önce Doğu Afrika ve Yemen’de görülen UG 99 kod adlı buğday pas hastalığının İran’da da görüldüğünü ve önlem alınmazsa Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Orta Asya ülkelerine yayılabileceğini duyurması ciddi bir gıda krizinin eşiğinde olduğumuzu göstermektedir. Araştırmalar pas hastalığının sebebinin verim artışı ve hastalık ve zararlıları önlemek için tek tip ürün türü olarak yapılan tarıma sokulan mono kültür anlayışı olduğunu göstermektedir. Az sayıda çeşidin bulunduğu bir tarım sisteminde tarımsal hastalık yayılma riski daha fazladır.
Geçtiğimiz yıllarda ülkemizde domateslerde görülen hastalık nedeniyle domates fiyatları aşırı artmıştı. Tarımsal hastalıklara bağlı olarak birçok gıda ürünün de fiyat artışları meydana gelecektir. BBC Mart 2007-2008 döneminde dünyada mısır fiyatlarının %31, soyanın %87, buğdayın fiyatının ise %130 arttığını duyurmuştur.
Dünya genelinde doğum oranları düşse de hayatta kalma süresi artmaktadır. Böylece nüfus artışı hızı hiç düşmemektedir. Dünya nüfusunun üç milyar daha artıp 10 milyar sınırına dayanacağı tahmin edilmektedir. Artan nüfus dünya gıda gereksinimlerinin daha da arması anlamına gelmektedir. Ayrıca kişi başı gıda tüketimi eskiye göre inanılmaz boyutlarda artmıştır. Böyle bir durumda önümüzdeki süreçte gıda temini oldukça güçleşecektir. Yapılan araştırmalara göre, artan nüfusun gıda gereksinimini karşılamak için önümüzdeki 50 yılda son 10.000 yılda üretilen besine eşit miktarda üretim yapılması gerekmektedir.
Dünya gıda üretiminin tamamına yakını sulanabilir verimli tarım arazilerinde yapılmaktadır. Artan nüfusun barınma ulaşım ve birtakım sosyal ihtiyaçlarının karşılanması için yeni yerleşim alanlarına ihtiyaç vardır. Bu yerler meralar, tarım arazileri ve ormanlardır. Bu alanlar, gıda gereksiniminin karşılandığı en önemli alanlardır. İlerde tarımsal üretim ve hayvancılık yapabilmek için çok kısıtlı alanlar kalacaktır. Yetersiz tarım alanlarına ilave olarak su kaynaklarının tükenmesi, toprağın aşırı işlenerek çoraklaşması ve ormanların yok edilmesine bağlı olarak gerçekleşecek sel nedeniyle meydana gelecek erozyon ve heyelan olayları tarımsal üretimde ciddi azalmamalara neden olacaktır. Eğer şimdiden tedbirler alınmazsa ilerde bizi büyük bir açlık felaketi beklemektedir.
İnsan neslinin en şanslı bireyleri olarak gelecek kuşaklara bırakacağımız pek bir şey kalmayacak gibi gözükmektedir. Çocuklarımız ve torunlarımız belki de hiçbir zaman bizim sahip olduğumuz olanaklara sahip olmayacaklar. Onlar bizim içtiğimiz temiz sulardan, sağlıklı gıdalardan ve temiz havadan yaralanamayacaklar. Belki de ilerde bunun hesabını bize soracaklar. Kendilerini hiçbir şey bırakmadığımız için bizi suçlayacaklardır.
Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmeden, nüfus artış hızını yavaşlatmadan ve rekabete dayalı sistemden vazgeçmeden bizim en temel sorunumuz olan gıda krizinden kurtulmamız mümkün değildir.

Dünyanın en köklü milletlerinden olan Türkler, gerek devlet yönetme biçimleri gerek de sosyal ve kültürel anlamda Dünya tarihine yön verecek büyük atılımlar içerisinde olmuştur. Kültürün maddi unsurlarından olan yapıtaşları Türk kültür ve medeniyetinin tarihsel serüvenlerini günümüze taşımışlardır.
Köklü Türk tarihinde dünyaya yön veren pek çok lider bulmak mümkündür. Bu liderleri yaptığı işlerle anıtlaştırmak için kurgan denilen Türklere özgü mezarlar mevcut olmuştur. Kurganlarda liderin hayat hikâyelerini bulmak mümkündür. Bir liderin hayatta en çok değer verdiği eşyaları, yaptığı savaşları simgeleyen yapıtları ve milletine verdiği mesajları kurganlarda bulmak mümkündür. Bu nedenle de Türklerin ölümsüz lideri Atatürk’ün kabri kurgan mantığına göre inşa edilmiştir.
Anıtkabir’in bir tepede yapılması, kişisel eşyalarının olduğu müze, balbal nitelikli kolonatlar, ağaç tabut, tabutlu defin, bayrak direği, at, kartal ve kılıç figürlü kabartmalar, mezar odası ile irtibatlı merdiven, mezar odasındaki kırmızı mezar taşı gibi somut sembolik uygulamalar Anıtkabir’in kurgan olduğunu göstermektedir.
Araştırmacı yazar Seyit Ali ERGEÇ ve mimar oğlu Taha Sergen ERGEÇ’in kaleme aldığı Anıtkabir’in Şifresi kitabı, Anıtkabirle ilgili yazılan en derli toplu bir kitap niteliğindedir. Bu eseri diğerlerinden farklı kılan şey, ilk defa bu eserde Anıtkabir’in antik dönemlerle güçlü bağlarının kurulmasıdır. Pek çok antik dönem eserinde olduğu gibi Anıtkabir’deki gizemli mesajlar binlerce yıl sonrasına ışık tutacak niteliktedir.
Atatürk’ün Maya medeniyetine özel önem verdiği herkesçe bilinen bir gerçektir. Anıtkabir’in yapımında bazı sayılara sıklıkla rastlanılmaktadır. Bu sayılar Maya medeniyetinin geliştirdiği uzay ve takvimle ilişkili olan 29.5, 52, 63, 72, 104, 144, 3744 ve 1366560 gibi sayılardır. Ayrıca büyük çoğunluğu Selçuklu yapılarda görülen gülbezekler, sekiz terkli kabara, kuş evleri, taş oluklar, mukarnas çatı saçakları, halı vekilim motifleri, kemer bağlantıları, mozaik alınlıkları, tonozlar, galeriler, kule çatılarındaki mızrak ucu, 12 meşale, iki katlı ve sekiz köşeli kabir odası, revaklar ve avlu tipi tören alanı gibi unsurlara Anıtkabir’de rastlamak mümkündür.
Anıtkabir her yönüyle Atatürk’ün izlerinin simgeleştiği bir yapıt haline gelmiştir. Bir insan hayatının resmedildiği bu derece büyük ve güzel yapıya başka bir yerde rastlamak mümkün değildir. Türk tarihinin binlerce yıllık evrimini Atatürk kişiliğinde harmanlayarak, geçmişle geleceğin bağlantısını Anıtkabir’de bulabilirsiniz.
Osmanlı devletinin en çok eleştirilen yönlerinden birisi, Türklerin azınlıklar kadar başarılı eserler veremediğidir. Osmanlının en başarılı mimarı bile devşirmedir. Bu konu dile getirildiğinde Osmanlı savunucuları, Türklerin yerleşik hayata geçmediği ve bu nedenle de mimarinin Türker’de gelişemediğini dile getirirler. Hâlbuki Cumhuriyet’le beraber Türklere her alanda fırsat verilmiştir. Azınlıkların Türkler üzerindeki baskısı ve ezici üstünlüğü Cumhuriyet’le ortadan kalkınca Türkler de Anıtkabir gibi muhteşem bir eser ortaya çıkarmıştır. Günümüzün moda tabiriyle Anıtkabir tamamen yerli ve millî bir eserdir. Bu eserin ortaya çıkarılmasında, mimar Emin ONAT, mimar Orhan ARDA, heykeltıraş Hüseyin Özkan ANKA, heykeltıraş Zühtü MÜRÜDOĞLU, heykeltıraş İlhan KOMAN, heykeltıraş Nusret SUMAN, heykeltıraş Kenan Ali YONTUNÇ, heykeltıraş Hakkı ATAMUTLU, hattat Emin BARIN, sahne tasarımcısı Tarık LEVENDĞLU, inşaat mühendisi Sabiha Rıfat GÜRYAMAN, müze koordinatörü Mehmet ÖZEL, ressam Turan EROL, ressam Aydın ERKMEN gibi pek çok değerli sanatçımız görev almıştır. Anıtkabir’in mimarisi Atatürk’ü en iyi tanıyanlardan Afet İNAN’ın belirlediği esaslara göre şekillenmiştir. Anıtkabir’de bulanan tarihi derinlik Afet İNAN’ın büyük bir tarihçi olduğunu kanıtlamaktadır. Kitabın yazarlarından ve aynı zamanda da mimar olan Taha Sergen ERGEÇ, Anıtkabir’in baş mimarı Emin ONAT’ın en büyük hayranlarından biridir. Kendisine mimarlık hayatında başarılar dileriz.
Anıtkabir’in planı ve yapıldığı yer tamamen Türk tarihinde önemli yeri olan kurgan mantığına göre belirlenmiştir. Anıtkabir’in bulunduğu yer olan Rasattepe eski bir Frig yerleşkesidir. Anıttepe’nin yükseltisi 907 metredir. Atatürk’ün kabrinin bulunduğu yer ise 905 metredir. Yani Atatürk’ün ölüm saati olan 9:05 ile 905 metre arasında bir bağ kurabiliriz.
Anıtkabir’e Aslanlı Yol denilen doğu yönünden girilmektedir. Yürüyüş yolunda asimetrik döşenmiş, döşeme aralıkları 5 santimetre olan taş döşeme yapılmıştır. Bu uygulama ziyaretçiyi başı önde yürümeye zorunlu kılmaktadır. Aslanlı Yol’a yüksekliği 4 metre olan 26 basamaklı bir merdiven ile çıkılmaktadır. 26 sayısı sembolik olarak 26 Ağustos’taki Büyük taarruza ithaf edilmiştir. 26 basamaklı merdiven 14 ve 12 basamak şeklinde bir sahanlıkla iki bölüme ayrılmıştır. Merdivenlerden sonraki 5 basamak ise 26 Ağustostan 5 gün sonra Yunan ordusunun bozguna uğradığını simgeler. Bir de merdiven yüksekliği 4 metre ile 26 basamak sayısını çarptığımızda 104 sayısı karşımıza çıkmaktadır. 104 sayısı Maya takviminde sık geçen bir sayı olup bir asrı ifade etmektedir.
Aslanlı Yol’da aslanlar arasındaki mesafe 28.60 metredir. Bu bölümün alanı ise 366 metrekaredir. Bu sayı da güneş takviminde yaşadığımız dört yılda meydana gelen bir artık yıl olan sayıdır. Aslanlı Yol’da 12 sağda, 12 de solda olmak üzere toplam 24 aslan heykeli vardır. Bu 24 heykel 24 Oğuz boyunu temsil etmektedir.
Aslanlı Yol bitiminde Tören Meydanı’na ulaşılmaktadır. Tören meydanı, TBMM ve Ankara Kalesi’nin kesiştiği aks üzerindedir. TBMM Genel kurul binasının Mozoleye uzaklığı 1920 metredir. 1920 aynı zamanda TBMM’nin kuruluş tarihidir. Mozolenin konumu mükemmel seçilmiştir. Anıtkabir inşaatının temel atma töreni 1944 yılında yapılmıştır. Bu nedenle mozolenin büyük sütunlarının yüksekliği 19,44 metre olarak belirlenmiştir. Atatürk’ün boyu 1.73 metredir. Bu sayıyı 19,44 ile çarptığımızda bize 33 metre yükseklikte olan bayrak direğinin yüksekliğini vermektedir.
Tören alanında mozoleye 42 basamaklı merdivenden çıkılmaktadır. Atatürk 42 yaşında Cumhuriyeti ilan etmiştir. 42 sayısını bir Maya asrı olan 104 ile çarptığımızda tören meydanındaki 373 kilim desenli anlanın ölçüsü olan 4368 sayısını vermektedir. Bayrak direğinin yükseltisini Atatürk’ün boyunun yüksekliğine böldüğümüzde 19,38 sayısı çıkmaktadır. Bu sayı Atatürk’ün ölüm tarihi olan 1938’i göstermektedir.
Anıtkabir’de Orhun abidelerinin izlerini de görmek mümkündür. Anıtkabir’in dış cephesinde Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve Onuncu Yıl Nutku’nun bulunması Orhun yazıtlarından esinlenildiğini göstermektedir. Şeref salonu yer döşemlerinde, tavan ve iç kolon süslemelerinde çok sayıda ok, yay, yaba, koçbaşı, koçboynuzu, bukağı, bereket ve kurtağzı motifleri Hun ve Göktürk kurganlarındaki motiflerin aynısıdır.
Mozole kaide planının uzun kenarı 72 metre ve kısa kenarı 52 metredir. Böylece alanı 3744 metrekare ediyor. 3744 sayısı Maya takviminde 365 ile çapılarak 1366560 sayısı elde edilmektedir. Maya takvimine göre bu Güneş kendi yörüngesi etrafında 3744 yılda ya da 1366560 günde dönmektedir.
Şeref salonu ölçüleri 32-60 metre ölçülerindedir. Böylece alanı 1920 metrekare etmektedir. Yani TBMM’nin kuruluş yılı elde edilmektedir. Anıt dış kolonat sayısı 40, köşe kolonat sayısı 4 ve giriş kolonat sayısı 4’dür. Bunların toplamı 48 eder. 48’in karesi alınırsa 2304 eder. Bu sayıyı 23-04 şeklinde okursak 23 Nisan’ı buluruz.
Araştırmacı yazar Seyit Ali ERGEÇ ve mimar oğlu Taha Sergen ERGEÇ’in kaleme aldığı Anıtkabir’in Şifresi kitabında Anıtkabirle ilgili burada belirtemediğim onlarca gizemi bulacaksınız. Akıcı, açık dili ile karmaşık konular bile kolay anlaşılır hale getirilmiştir. Kitapta Anıtkabir’le ilgili ilk defa göreceğiniz görsel bir şölenle karşılaşacaksınız. Ayrıca sayılar ve semboller çoğu yerde formüle edilerek daha akıcı bir anlatıma kavuşmuştur.
Anıtkabir’e defalarca giden biri olarak Anıtkabir’in şifresi kitabını okuduktan sonra oraya tekrar gitmem gerektiğini anladım. Tabi ki, yanımda Anıtkabir’in şifresi kitabı olmak kaydıyla…

Ulusların gelişmişlik durumlarını belirtmede eğitim sadece nicel olarak ifade edilecek bir unsur değildir. Toplumun ne kadarının okum-yazama bildiği, ne kadarının diplomalı olduğu gibi veriler elbette önemlidir. Ancak eğitim verilerinin niteliksel özelliklerine bakmaksızın sadece istatistiki verilere göre değerlendirme yapmak popülizmden başka bir şey değildir.
Eğitim hedeflerini birey merkezli olarak iki gurupta değerlendirmek gerekmektedir. Birci gurupta bireyin kendi yaşantıları yoluyla bireye kazandırılan istendik davranışlar; ikinci gurupta da bireyleri toplumun ihtiyaç duyduğu bilgi ve becerilere kavuşturmaktır. Bu durum eğitimde uygulanabilirliğin ne kadar önemli olduğu gösterir. Teorik bilgiler, pratik becerilerle pekiştirilmelidir. Yoksa sırf yönetmelikler yerine getirilsin diye sadece yazılı raporlarla eğitimi idame ettirmeye çalışmak, eğitime verilecek en büyük zararlardan biridir.
Eğitimin günübirlik siyasi kısır çekişmelerden kurtulup, çağdaş hedefler doğrultusunda uzun soluklu planlama ve uygulamalara göre yapılması gerekir. Çağın şartlarına göre eğitim sistemleri yenilenebilir hatta değiştirilebilir. Oysaki sadece yöneticilerin kendi rüştlerini ispatlaması için eğitim sisteminin kısa aralıklarla değiştirilmesi ilerde çok vahim sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin değiştirilen bir eğitim sisteminin başarı durumunun ölçülmesi için en az yirmi yıla ihtiyaç vardır. Çünkü çocuğun ilkokuldan başlayıp üniversiteye, oradan meslek hayatına atanması ve mesleki deneyimini kazanması en az yirmi yılı alacak bir süredir.
Eğitim bir süreçtir. Bu süreç hayat boyu ilerlemeye dayalı olarak sürekli gelişim eğiliminde olmalıdır. Eğitim bir gelecek tasarımı olduğundan yetişecek nesillere geçmişten dersler alıp gelecekte daha dikkatli olmaları öğretilir. Yenileşme diye geçmiş getirilmeye çalışılmamalıdır. Gerileşmeyi gelişme diye anlatmak irticadan başka bir şey değildir. Çoğu kez başımıza gelmiştir. Otobüse bindiğimizde otobüsün içi kalabalıksa şoför ön kısımlara yığılmaları engellemek için “lütfen geriye doğru ilerleyiniz!” der. Hâlbuki geriye doğru ilerlenmez; geriye doğru gerilenir. Eğitimde gerilemeyi ilerleme olarak algılamak da otobüs şoförünün düştüğü trajikomik durum gibidir.
Yukarda belirmeye çalıştığım unsurlar aslında Büyük Önder Atatürk’ün bizlere kazandırmayı amaçladığı eğitim hedefini yansıtmaktır. Dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkın eğitimine düşkün olmamıştır ve dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkını eğitememiştir.
Atatürk’ün dünyayı hayran bırakan destansı Kurtuluş Savaşı kadar önemli hatta daha zor mücadelesi Türk halkının eğitimi için yaptığı mücadeledir. Binlerce yıldır cahil kalmış bir halkı eğitmeye çalışmak her liderin harcı değildir. Aslında liderlerin en çok işine cahil kalmış halk gelir. Çünkü cahil halk asla sorgulamaz ve kayıtsız itaat içinde hareket eder. Ama eğitimli halk bilinçlidir ve hak ettiği hayat standartlarını ülkenin liderlerinden bekler. Eğitimli halk sorgulayıcıdır ve ülkeyi yönetenlerin keyfi davranışlarına tepki gösterirler. O yüzden liderler halkın eğitimine pek sıcak bakmazlar. Ancak, Atatürk Türk halkın eğitimini kendine bir görev olarak görmüştür. Atatürk’ün eğitimle ilgilenmesindeki gayeyi O’nun şu sözünden anlayabiliyoruz:
“Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sora gelecekler için çalışmaktır.”
Türkiye cumhuriyeti kurulduğunda okuma yazma oranlarının % 7 civarında olduğu, kadınlarda okuma yazmanın %0 1 civarında olduğu düşünülürse Atatürk’ün ne kadar zor bir göreve talip olduğunu anlayabiliriz. Kurtuluş savaşı sonrasında Atatürk’ün “En büyük arzum milli eğitim bakanı olarak çalışmak” sözünü anımsarsak O’nun eğitime olan ilgisini daha iyi kavramış oluruz.
Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün önderliğinde eğitimde baş döndürücü gelişmeler olmuştur. Cumhuriyetin ilk on yılında öğrenci sayısı 64 bini kadın olan 358 binden, 220 bin kadın olmak üzere toplam 656 bine yükselmiştir. Öğretmen sayısı aynı süre içinde 12 binden 19 bine yükselmiştir. Atatürk öğretmenlere her zaman çok büyük değer vermiştir. Öğretmenlere verdiği değeri 1925’te İzmir Erkek Öğretmen okulunda şöyle dile getirmiştir: “Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğitimden yoksun bir millet, henüz millet adını almak yeteneğini kazamamıştır.”
Atatürk sadece öğrencilerin eğitimiyle uğraşmadı. Eğitim seferberliğiyle bütün milleti eğitmek için çok yoğun bir mücadele vermiştir. Bu yüzden kendisine Başöğretmen denilmiştir. Halkın cahilliğini biran önce ortadan kaldırmak için dünyanın öğrenilmesi çok kolay olan Latin kökenli Türk alfabesini getirmiştir. Yöneticilerle halk arasındaki kopukluğu gidermek, dilimizin yabancı dillerin istilasından kurtulmasını sağlamak için dilde sadeleştirme ve özleşmeyi sağlamıştır. Türk halkını bilimsel gelişmeleri daha kolay anlayabilmesi için birçok bilimsel kavramın Türkçesini bizzat kendisi bulmuştur. Türk tarihinin temelini birkaç yüzyıla hapsedenlerin aksine Atatürk tarihimizi antik dönemlere kadar götürmüştür. İlk önce Türk Ocakları daha sonra da Haklevleri yoluyla Türk halkına yaygın eğitim yoluyla çok değerli bilgiler verilmesini sağlamıştır.
Atatürk dönemi her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da inanılmaz başarıların olduğu bir dönemdir. Ancak Atatürk’ün eğitime olan tutkusu o derece fazlaydı ki her şeyden bir eğitim faaliyeti çıkaracak bir alan oluşturabiliyordu. Örneğin Atatürk’le simgeleşen Sümerbank tesislerinde konferans salonları, tiyatro ve müzik salonları gibi işçilerin ve ailelerinin eğitimine yönelik pek çok kuruluş vardı.
Dünyanın en başarılı komutanlarından olan katıldığı hiçbir savaşı kaybetmeyen Atatürk, ordunun eğitilesine de özel bir önem vermiştir. Askere gelenlerden okuma yazma bilenler hem okuma yazma bilmeyen askerleri eğitiyorlar; hem de kırsal kesimlerde halka okuma yazma öğretiyorlardı.
Atatürk’ün eğitime verdiği önemi anlatmakla bitirmek mümkün değildir. Çünkü neredeyse aldığı her nefesi bir şeyler öğrenmek ve halka bir şeyler öğretmek amacıyla harcamıştır. Türk halkının gölünde Başöğretmen olan Atatürk, ebediyen bize öğretileriyle yol gösterecektir.

Milletlerin genetik hafızası bazı simgelerde saklıdır. Uzun bir tarihsel dönüşüm ve gelişim bazen milletlerin kökenini bulmakta zorluk çekmelerine neden olabilir. Köken araştırması geleceğin daha net görünmesini sağlayabilir. Geçmiş deneyimler, geleceğe ışık saçabilir.

Toplumlar, bazen ideolojik kaygılar nedeniyle kökenlerinden uzaklaşabilirler. Günübirlik siyasi çekişmeler, toplumları tarihin sadece belli dönemine hapsetmeye sebep olabilir. Ancak, millet oluşumu ve millet sevgisi mutlaka bilimsel bir temele göre şekillenmelidir. Ulu Önder Atatürk’ün oluşturmaya çalıştığı bilimsel milliyetçilik, Türk milletinin üstün vasıflarını ortaya çıkarmak amacındadır. Avrupa merkezli tarih anlayışında Türk milletini kötü gösterme gayretleri ön plana çıkmaktadır. Türker’e barbar nitelemesi yaparak Türk milletinin tarihi zenginliği etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. Türklerin sadece savaşçı toplumlar olduğu hiçbir zaman bir medeniyet oluşturamayacağı argümanı Avrupalı tarih anlayışında ağır basmaktadır.

Atatürk, bu anlayışı yıkmak için çok yoğun mücadele etmiştir. Neredeyse hayatının son on yılını Türklerin köken araştırmaları için ayırmıştır. Köken konusunda önemli bulgular elde ettiği anlaşılmasına rağmen belli bir kesim tarafından Ata’nın mirasına yoğun bir şekilde saldırı başlatmıştır. Bu saldırılardan Ulu Önder’in tarih çalışmaları da nasibini almıştır. Atatürk’ün sanki bir sanal bir efsane yaratmak gayretinde olduğu iddia edilerek köken araştırmaları uzun bir süre rafa kaldırılmıştır. Ancak günümüzde Ata’nın mirasına her türlü engellemeye rağmen ciddi derecede sahip çıkan araştırmacılar vardır. Bu araştırmacılar artık yavaş yavaş kamuoyunun ilgisini de üzerlerine toplamaya başlamışlardır.

Araştırmalarıyla çok değerli sonuçlara ulaşan başta Göktürk Ramu olmak üzere Seyit Ali Ergeç ve Çiçek Sekban Tüfekçi’nin köken araştırmaları geleceğimize ışık tutacaktır. Her şeyden önce bu üç araştırmacı Atatürk’ün bilimsel milliyetçiliğini özümsemiş kişilerdir. Yaptıkları onlarca köken çalışması Türk Milliyetçiliğini bilimsel temele oturtmak adına çok değerli çalışmalardır.

Köken çalışmaları konusunda Göktürk Ramu ve Seyit Ali Ergeç’in seiz ışık yada sekiz uç ile ilgili çalışmları dikkatle izlenmelidir. Türk milletini sadece Osmanlıya indirgemek milletimize yapılacak en büyük haksızlıktır. Atatürk’ün ne kadar ileri görüşlü bir lider olduğunu burada uzun uzadıya anlatmaya gerek yoktur. Şu kadarını söyleyebiliriz ki, Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün en büyük dayanağı tarihsel derinlik algısından gelmektedir. Dünya daha Sümer medeniyetini bilmezken Atatürk, Türk milletinin Sümerlilerle yakınlığı konusunda ciddi araştırmalara başlamıştır. Bize de yarım bıraktığı araştırmaları devam etmemizi ister gibi Sümer isimlerini günlük hayatımızın her alanına yerleştirmeye çalışmıştır. Tük tarihinde sadece Atatürk kökenimizi Sümerlilere dayandırmıştır.

 

 

 

“Türk milletinin en yaygın kullandığı sekiz ışın kaynağını araştırmacı yazar Göktürk Ramu, Sümerliler ’de bulmuştur. Sekiz uca ilave olarak bazı renk ve dolguların da Sümer’den başlayıp Türklere uzanan yelpazesini Göktürk Ramu şöyle özetlemektedir: Sekiz uçlu sembollerin pek çok farklı anlamı olmakla birlikte, en bilinen anlamı Türkleri temsil ettiğidir. Birçok Türk kültüründe sekiz köşeli yıldız bulunmaktadır (Azerbaycan Bayrağı gibi). Büyük Selçuklunun bayrağı da sekiz köşeli yıldız içinde çift başlı kartaldır. Altı köşeli yıldız deyince nasıl ki Yahudi gelir akla, sekiz köşeli yıldızda da Türkler akla gelmektedir.

Ancak en kabul gören görüşlerden birisi bir tanrıçayı işaret etmektedir; Akkadca İştar, Sümerce İnanna olarak bilinen tanrıçadır. Ürdün’ de Tell-Ghassul kazı alanında bulunmuş bir duvar resmindeki bu sekiz köşeli yıldız aynı zamanda Venüs gezegenini simgelemektedir. Bu gezegen İnanna’nın gezegenidir. Simgelerdeki duvar resminin rekonstrüksiyonu şu anda Kudüs müzesinde bulunmaktadır. Sümerlilerde güneş simgesi yaygın kullanılan bir simgedir. Bu simge Sümer’in güneş tanrısı Samaş’tan gelmektedir. Samaş ile İnanna ikiz kardeştir. Sekiz uç ve güneş birleşmesi Samaş ile İnanna birleşmesini ifade etmektedir. İnanna Türk mitolojisinde AYİZİT’tir. Lacivert taşı üzerine güneş motifi lacivert taşı tabletlerde en çok geçen taştır. Bu simge Lapis Lazuli olarak da bilinmektedir. İnanna ile ilgili metinlerde lacivert taşı bolca bulunmaktadır.”

Türklerin kullandığı simgeler konusunda sayısız araştırmaya imza atan araştırmacı yazar Seyit Ali Ergeç sekiz ışık simgesinin içeriğini şöyle açıklamaktadır.
“Güneşin ışığı olarak tasvir edilmiş 8 ışık ise kadim Türk tarihinin kutsal sembolüdür. Ahiret (ya da öteki alem) inancının önemini ve değerini ortaya koyar. Her bir ışık beşer olarak olgun insan olmanın 8 unsurunu tasvir eder. Bunlar, sadakat sahibi olmak, şükretmek, sabır göstermek, doğru şeyler yapmak, merhametli olmak, şefkat duymak ve cesur olmaktır.”

Tarihi şan ve şerefle dolu, her dönem dünya siyasi gündemine damgasını vurmuş Türk milletinin tarihsel kökeni yok sayılamayacak gerçeklerle doludur. Köken araştırması sadece Türkler açısından değil bütün milletler açısından çok önemlidir. Hele hele yaşadığı her dönem dünyada derin izler bırakmış Türklerin kökeninin araştırılması bir insanlık meselesidir.

Temeli kurtuluş savaşına dayanan Türkiye Cumhuriyeti, her alanda çok önemli dönüşümlerin ve gelişimlerin olduğu bir süreçtir. Gerek cumhuriyete gidilen yol, gerekse de cumhuriyet sonrasında gerçekleşen olaylar, cumhuriyet dönemi kazanımların mucizevî kazanımlar olduğunu göstermektedir.

Muhteşem Osmanlı dedikleri dönemden, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün Avrupalı devletlerin güvencesine verildiği ve Duyunu Umumiye idaresine geçilerek Osmanlı’nın bütün gelirlerinin alacaklı devletler tarafından haczedildiği döneme uzanan yıkım yıllarını okumadan ve anlamadan cumhuriyet kazanımlarını idrak etek mümkün değildir. En sonda söylenmesi gerekeni en başata söyleyecek olursak; Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın bir devamı değil; Osmanlının yıkıntılarından, küllerinden ortaya çıkan bir kor alevdir. Yaklaşık 250 yıl Avrupa karşısında gerileyen aciz bir devlet yerinde dünyada saygı duyulan modernleşme ve çağdaşlaşma hareketleriyle dünyanın hayranlıkla izlediği bir devlet durumuna gelmek mucizevî bir başarıdır.

Bilimsel ve vicdani değerlendirmelere göre Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve cumhuriyet dönemi atılımları hem çok özgün, hem de çok başarılı bir dönemdir. Cumhuriyet dönemi, uluslararası toplumda çok saygın bir dönem olduğu tescillense de maalesef kendi kamu oyumumuzda hak ettiği değeri bulamamaktadır.

Cumhuriyete gidilen yolun başlangıcı 1699’da imzalanan Karlofça antlaşmasıdır. Karlofça’dan sonra Osmanlı, Avrupalı devletlerin elinde adeta şamar oğlanı haline dönmüştü. Yıkılmasına kesin gözle bakılan Osmanlı devleti, Avrupalı devletlerin paylaşım sorunu nedeniyle I. dünya savaşına kadar ayakta kalabilmiştir. O dönemin emperyalist devletleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı’nın paylaşılmasıyla ortaya çıkacak belirsizliği göze alamamaları nedeniyle Osmanlı devletinin yaşamasına izin vermişlerdir. Bu dönem birilerinin iddia ettiği gibi Osmanlı devletinin Avrupalı güç dengelerinden yararlanarak elde ettiği bir diplomasi zaferi değil, Avrupalı devletlerin paylaşım konusundan anlaşamamalarından kaynaklanan bir durumdur. Ancak, Almanya ve İtalya’nın siyasi biriliklerini tamamlamasıyla güçler dengesi değiştiğinden Avrupalı devletler, aralarında imzaladıkları gizil antlaşmalarla Osmanlı devletini paylaşmışlardır. I. Dünya savaşına bu paylaşım planları neden olmuştur. Artık hasta adam olarak nitelendirdikleri Osmanlı devleti biran önce paylaşılmalıydı.

I. Dünya savaşına eski gücüne kavuşmak ümidiyle giren Osmanlı devleti, Mustafa Kemal’in savaştığı cepler dışında ciddi bir başarı elde edememiştir. Müttefik olduğu devletlerin yenilmesi üzerine Osmanlı devleti de yenik sayılmıştır. Tarihimizin yüz karası olan Mondros ateşkes antlaşmasıyla Sevr antlaşması Osmanlı yöneticiler tarafından imzalamıştır. Her öngörüsünde haklı çıkan Mustafa Kemal, Mondros ateşkes antlaşmasına ilk itiraz eden kişidir. Bu antlaşmamanın Türk milleti için felaket olacağını bildirip milli bir kurtuluş savaşı başlatmak için Anadolu’ya gitmiştir.

Dünyanın en meşru savaşlarından biri olan Kurtuluş savaşı, Mustafa Kemal’in önderliğinde başlamıştır. Türk halkının olağanüstü gayretleriyle yurdumuz düşmandan temizlenerek Misakı Milli sınırlarımıza kavuştuk. Yüzlerce yıl Osmanlı idaresinde yoksul kalan Anadolu bir de işgal ile adeta harabeye dönüşmüş durumdaydı. Mustafa Kemal önderliğindeki Türk halkı, hem Sevr anlaşmasını, hem de bu antlaşmayı imzalayanları tarihin çöplüğüne atmıştır.
Türk milleti hiçbir zaman esareti kabul etmemiştir. Bağımsızlığına düşkün olan milletimize en çok yakışan yönetim şekli de milli egemenliğe dayalı, yani bireylerin özgürlüğüne dayalı olan Cumhuriyet rejimidir. Bu topraklarda yaşamanın bedelini çok ağır ödeyen milletimize Mustafa Kemal, cumhuriyeti armağan etmiştir. Büyük Önder’in de belirttiği gibi Türk milleti az zamanda çok ve büyük işler başarmıştır. Bunların en büyüğü ise cumhuriyettir.

29 Ekim 1923’de Cumhuriyet Türkiye Büyük Millet Meclisinde büyük bir coşkuyla ilan edilmiştir. Ancak, harabe halinde devralınan Anadolu’nun bir an önce imar edilmesi, savaş yaralarının sarılması, Osmanlı’dan devralınan borçların ödenmesi, ülkemize gelen göçmenlerin yerleştirilmesi ve Türkiye’nin çağdaş bir ülke olması için yapılması gereken çok zor ve zahmetli işler Mustafa Kemal’in önünde duruyordu. Aslında savaştan daha zor meselelerdi bunlar. Batılı yazarların “Türk Mucizesi” diye nitelendirdikleri cumhuriyet dönemi ekonomi atılımlarını aşağıda belirteceğim iki farklı raporla açıklamak istiyorum.

Birinci rapor, Cumhuriyet’in ilanından bir gün sonra yani 30 Ekim 1923 günü dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e sunduğu rapordur. Bu rapor Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi koşullarda kurulduğunu net bir şekilde göstermektedir.

“Şu andaki doktor sayımız 337, sağlık memuru sayısı 434, 150 kadar ilçede doktor yok. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Ebe sayısı çok az. Kırk küsur bin köye karşılık diplomalı ebe sayımız 136. Sadece 60 eczacı var ve sadece sekizi Türk. Beş bin köyde sığır vebası var. Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtma, üç milyon kişi trahomlu. Bebek ölüm oranı yüzde 40’ın üstünde. Anne ölüm oranı yüzde 18. Ortalama ömür 40 yaş.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin. Komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerinde. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk sermayesidir. Osmanlı’dan sadece dört fabrika kaldı. Bunlar, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri fabrikaları. Sanayi işletmelerinin yüzde 96’sında motor yok. 10 işçiden fazla işçi çalıştıran, sadece 280 işyeri var ve bunların da 250’sini yabancıların elinde. Kişi başına milli gelir 45 dolar. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta var. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yok. Otomobil sayısı bin 490.
Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyor. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul ve sadece 23 lise var. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlı. Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yok…” liste böyle uzayıp gidiyor. Her fırsatta ağızlarından salyalar akarak cumhuriyete laf atanların bu rapordan haberleri yoktur herhalde!

Gelelim Cumhuriyet’in ilanından 15 yıl sonra yani Atatürk’ün son günlerini yaşadığı 1938 yılına. Dönemin başbakanı Celal Bayar’ın dönemin cumhurbaşkanı Atatürk’e verdiği rapor, cumhuriyetin mucizevî gelişmişliğini gözler önüne sermektedir. Ancak 1938’de İsmet İnönü’nün başbakan olmaması bu başarıda onun payının olmadığı anlamına gelmemelidir. “Cumhuriyetin ekonomik mucizesinde” Atatürk’le İsmet İnönü’nün çok büyük katkıları olmuştur. İşte 1938 yılındaki rapor:

“Bütçe çoktandır açık vermiyor, gelir fazlası veriyor. Artık, şeker, çimento, kereste ve deri ürünlerinde milli ihtiyacın tümü, yünlü dokumanın yüzde 83’ü, pamuklu dokumanın yüzde 43’ü, kağıtın yüzde 32’si, cam eşyanın yüzde 63’ü milli üretimle karşılanıyor. Demir-çelik sanayi kuruldu. Güçlü Ankara radyosu ile yurt dışına yayın yapacak radyo Cumhuriyet bayramına yetiştirildi. Madenler ve şirketler millileştirilerek milletin hizmetine sunuluyor. Kalkınma hızı yüzde yirmilere yaklaştı. Devletin Osmanlı’dan devralınan borçtan başka borcu yok…”
Cumhuriyetin ilanıyla Türkiye her alanda inanılmaz atılımlar yapmıştır. Bu altılımlar, Atatürk ve O’nun seçtiği kişilerin maharetleriyle gerçekleşmiştir. Dünyada bu kadar hızlı dönüşüm ve ilerleme gerçekleştiren başka devlet yoktur. Yani bir kurtuluş savaşı yapıp böylesine büyük işlere imza atan başka bir devlet yoktur.

Cumhuriyet kazanımları Türkiye Cumhuriyeti’nin temelidir. Cumhuriyetimiz Atatürk sayesinde çok sağlam bir temele oturmuştur. Atatürk sonrasında bu temele adeta savaş açılmış ver her kazanım kasıtlı istismar edilerek etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. Ancak, onca yıkıma rağmen ülkemiz halen Cumhuriyet kazanımlarıyla varlığını korumaktadır. Son söz olarak belirtelim ki, Atatürk ve Cumhuriyet kazanımlarından vereceğimiz her taviz geleceğimizden vereceğimiz bir tavizdir.

Zaman, insan algısının ötesinde sınırsız ve kesintisiz bir devinimle maziyi korkunç bir iştahla yutarak akıyor. Bir zaman girdabında önümüze sunulan masalımsı oyunlarla avunurken, gerçeğin peşinden gidenler ve onu yakalayanlar bizi masal diyarlarının köleleri haline getiriyorlar. Herkes gerçeği aradığını zannediyor ama kimisi yaşadığı rüya âleminin hiçbir zaman sonlanamaması nedeniyle rüyaları gerçek zannediyor. Gerçeğin peşinde koşan azınlıktaki ayrıcalıklı kesim rüyalar âleminin sahte hazlarıyla avunmak yerine gerçeğin ıstırap dolu serüvenine kendini bırakıyorlar.

Göktürk Ramu’nun belleğimize açtığı kıvılcımın izinden giden Çiçek Sekban Tüfekçi, ARİ romanı ile gerçeklerin üzerindeki sis perdesini önemli oranda aralamıştır. Gerçeğe uzanmanın bir sayfa ya da bir satır kadar yaklaşmamızı sağlayan bu roman üslup olarak da kendini fark ettirecek yapıdadır. Yazarın söz öbeklerinden oluşan cümleler ve onu oluşturan sayfalar bütünü nadide el işlemesi oya gibi estetik hazzını sürekli tatmanızı sağlıyor.

Roman, Göktürk Ramu ile bütünleşerek önemli bir seminer sunumu gibi yoğun bir bilgi aktarımı yapmaktadır. Ancak, antik dönemlerden başlayıp köken araştırmalarını kozmik ve kozmolojik olaylarla bütünleştirip günümüzün siyasi olaylarına kadar geniş yelpazede devam eden geniş yelpazesini büyük bir aşkla taçlandırmak okurun takdirini artırmaktadır.

İnsanlık tarihi boyunca şairlerin, ozanların, ressamların, sanatçıların ve yazarların uzun uzun anlatmaya çalıştığı aşkı yazar sadece birkaç cümleye sığdırmayı başarmış. Yazarın aşkı anlattığı birkaç bölümden örnek vermek istiyorum:
“…Beynimden salgılanan seretonim, yani mutluluk hormonunun kısa süre içinde yüreğimde nasıl bir melankoliye dönüştüğünü hissettikçe ürperiyordum. Başlangıçta sevimli gelen, sonrasında ise korkularla dolu sinisi histi bu. Adı aşktı, tıpkı ölüm korkusu gibi.” Başka bir yerde ise aşkı şöyle tanımlamaktaydı. “Aşk, bahar gelince çiçeği fark etmek değil, kışın ortasında bir kardeleni ısıtabilmekti.”

İnsanın iç çekişleri ruhunda, gönlünde yarım kalmış öbekler tatminsiz duyguların duranlığı ve sıradanlığı, her yeniye eski özlemi katan gönül arayışları yazarın usta kaleminde romanda adeta sihirli sözcüklere dönüşüyor. Neredeyse her sayfada slogan haline gelebilecek bir cümle bulabiliyorsunuz.

Bir milletin temellerini günümüz tarih anlayışıyla öğrenmenin mümkün olmadığını anlatan yazar, Türk milletinin birkaç bin yıllık geçmişe değil de çok daha eski bir geçmişe dayandığını kanıtlamaya çalışmaktadır. Türk milletinin dünyanın en eski kadim milletlerinden olduğunu romanı okurken gurla göreceksiniz.

Türk tarihine Sümer tarihi temelinde bakan yazar, bu hususta otorite olmuş araştırmacılardan azami ölçüde yaralanmıştır. James Churchward, Kazım Mirşan, Haluk Tercan, Sinan Meydan, Göktürk Ramu, Ali Narçın, Muazzez İlmiye Çığ, Zecharia Sitchin, H.G. Wells gibi köken konusunda meşhur araştırmacıları yazar ARİ romanına toplamıştır.

Yazarın Atatürk’e özel bir ilgisini olduğunu romanın hemen başında anlamak mümkündür. Özellikle Atatürk’ün bilimsel temele sokmaya çalıştığı Türk milliyetçiliği ilkesini yazarın çok iyi idrak ettiği anlamaktayız. Türk milliyetçiliğini, millet esasına dayandıran yazar, ırkçı kavmiyetçi ve ümmetçi yaklaşımları kesinlikle reddetmektedir. Türk dili ve tarihinin araştırılmasında önemli katkıları olan Agop Dilaçar’a geniş yer vermesi yazarın gerçek bir Atatürk milliyetçisi olduğunu kanıtlamaktadır.

Romanda bir zaman makinesinin içinde seyahat halindesiniz. Zamanın birbirinden kopardığı örgüleri roman tamir ederek birleştirmektedir. Yazarın zaman ve mekândan kaynaklanan ayrı parçaları, vücudun ayrı ayrı organları arsındaki uyum gibi bir araya getirmesi okuyucuda hayranlık duygusunu uyandırmaktadır.

Yakın dönemimize damgasını vuran aydınlatılmayı bekleyen birçok faili meçhul cinayetler, ARİ romanında olay yeri inceleme sorumluluğunda ele alınmıştır. 2007 yılında meydana gelen Atlas Jet’e ait bir uçağın şaibeli bir şekilde düşmesi, roman kahramanlarının ana gündemleri arasında yerelması romanın yakın dönemi aydınlatan bir belgesel olduğu izlenimini vermektedir. Bu konuyla ilintili olarak romanda geçen şu diyalog ülkemizin başına nasıl bir belanın musallat olduğunu göstermektedir. “…Bir Ortadoğu ülkesinde kahramanlık yapmanın bedelinin çok ağır olduğunu biliyorum. Unu yapanların yalnızca üç seçeneği vardır. Ya oyunu sana verilen kurallar listesine göre oynarsın, ya bir anda yalancı durumuna getirilirisin ki bu hayatını kurtarır, ya da canından olursun başka seçenek yoktur.”

Aşk ve bilim çoğu zaman iki huysuz kardeştir. Kolay kolay bir araya gelmezler. ARİ romanında bu iki huysuz kardeş hep birada bulunmaktadır. Bir dramı bilimsel anlatımlarla süslemek romana ilginç bir çekicilik katmaktadır. Roman büyük bir trajediye sebep olan bir araştırma tutkusunu konu almaktadır. Romanın önemli karakterlerinden Reşat Yenidoğan’ın tamamen vatansever duygularla yaptığı araştırmaları birinilerinin huzurunu kaçırmıştır. Bu durum büyük bir aile dramına ve ömür boyu seveceği aşkını kaybetmesine sebep olmaktadır. Atatürk’e büyük bir sevgi besleyen Reşat Bey, torunu olan Zümrüt’ü iyi bir vatansever olarak yetiştirmiştir. Romanın asıl kahramanı Zümrüt, Atatürk’ün değerlerine bağlı bir cumhuriyet kadınıdır. Kadın haklarını sadece örtünme özgürlüğü olarak gören dar beyinlilerin Cumhuriyet kadını zümrütten öğreneceği çok şey bu romanda.

Toryum konusunun antik dönemlerden beri çok önemli kaynak olduğu romanda sıkılıkla dile getirilmiştir. Özellikle fosil yakıtlara bağlılığın giderek arttığı günümüzde alternatif enerji kaynakları küresel güçlerin öncelikleri arasında yer almaktadır. Yakın döneme baktığımızda neredeyse çıkan bütün savaşların enerji kaynaklarını kontrol etmek amacıyla çıktığı görülmektedir. Hatta “Bir damla kana bir damla petrol!” sloganıyla dünya savaşının çıktığını bilmekteyiz. Nükleer enerji çok önemli bir enerjidir. Fakat gerek kullanılması gerekse de atıklarının depolanmasından kaynaklanan çok büyük riskleri vardır. Hâlbuki toryumdan yapılacak enerji üretiminde herhangi bir risk oluşturacak durum yoktur. Türkiye’nin dünya toryum rezervlerinin yarıdan fazlasına sahip olması, Türkiye üzerinde oynanan kirli oyunların sebebidir. Romanda toryumla ilgili çok çarpıcı bilgiler bulunmaktadır.

ARİ romanı alışagelmiş birçok piyasacı yapıtın çok ötesinde bir amaç ya da ideal için yazılan bir romandır. Roman bir kurgudan ziyade gerçek bir kesitin canlandırması gibidir. Roman yazarı Çiçek Sekban Tüfekçi ve romanın oluşmasında çok büyük katkısı bulunan bilge Göktürk Ramu’nun vatansever duyguları herkesin malumudur. Yüreğinde bir parça vatanseverlik duygusuna sahip olan herkesin elinde bulunması gereken başucu kitaplardan birisidir. ARİ romanı.

Göktürk Ramu’yu 15 yıldan beri tanıyan biri olarak romanda Göktürk’ün kişiliğinin çok gerçekçi aktarıldığını söyleyebilirim. Roman o kadar akıcı ve heyecan dolu bir yapıt ki, romanın sonuna yaklaştıkça okuma hızımı kasıtlı olarak epeyce yavaşlattım. Çünkü bu heyecan dalgasının bitmesini hiç istemiyordum. Ancak yazar romanın sonunda bir sürpriz yaparak, ARİ romanın daha başlangıç olduğunu okuyucuya duyuruyor.

Yazar Çiçek Sekban Tüfekçi’ye böyle nadide bir eser bıraktığı için çok teşekkür ederim. Çocuklarım büyüdüklerinde onlara bu romanı okumayı şiddetle tavsiye edeceğim. Yazarın sabırsızlıkla kaybolan ikinci ve üçüncü tabletle ilgili romanını bekliyorum.

Osmanlı devletinin batı karşısında yaklaşık 250 yıl süren geri çekilişi gerek devlet yöneticilerinde gerekse de halkta büyük çöküntüye sebep olmuştu. Batının gelişen uygarlık düzeyinin gerisinde kalmak Türk toplumunda ciddi güven kayıpları oluşturuyordu.
18. yüzyıldan itibaren dünyayı etkisi altına alan Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı akımlar, dünyada o zamana kadar ifade edilmeyen birtakım sakıncalı düşünceleri ortaya çıkarmıştı. İlk defa özgürlük, eşitlik, adalet ve milliyetçilik gibi kavramlar dillendirilmeye başlanmıştı. Toplumların bireylerden oluştuğu, her bireyin kişiliğine bağlı bazı temel haklarının bulunduğu fikri hızla yayılmaktaydı. Bu durum totaliter devletlerin yıkılmasına, büyük imparatorlukların parçalanmasına sebep olmuştu.
Osmanlı devleti Fransız ihtilalinin ortaya çıkmasını ilk önce Avrupa’nın iç meselesi olarak algılamış ve bu duruma kayırsız kalmıştı. Ortaya çıkan fikirlerin kendilerini etkileyemeyeceğine inanıyor ve Avrupa’nın kendi iç sorunlarıyla uğraşmasını kendi menfaatine daha uygun görüyordu. Ancak, Osmanlı Devleti çok uluslu bir devletti. Fransız ihtilalinin tetiklediği milliyetçilik akımları en fazla Osmanlı devletinde yankı buldu. Farklı milletler birden bire ayaklanarak Osmanlı’dan teker teker ayrılmaya başladı. Osmanlı yöneticileri bu kopuşu durdurmak için birtakım önlemler aldıysa da, alınan önlemler çöküşü daha da hızlandırmıştır. Azınlıklara ve farklı etnik unsurlara verilen her taviz onların daha fazla pervasızca hareket etmesine neden oldu.
Fransız ihtilalinin getirdiği akımlar Osmanlı içerisindeki azınlıklarda hızla yayılırken Türker’de pek yankı bulmadı. Devletin asli ve kurucu unsuru Türkler, yüzyılların getirdiği baskı, zulüm, yoksulluk ve cehaletin etkisiyle sinmiş bir vaziyetteydiler. Azınlıklar hızla örgütlenirken Türkleri uyandıracak ya da örgütleyecek hiçbir faaliyet yoktu. Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı özgürlük, milliyetçilik, adalet ve eşitlik gibi kavramlar sadece, Türklerde yasaktı. Diğer unsurlar bu hakları Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla kolayca elde etmişlerdi.
Osmanlı’nın son döneminde Avrupa’yla ilişkilerde bir köprü görevi üstlenen Yunanistan, Mustafa Kemal’in doğum yeri olması bakımından da oldukça önemli bir konuma sahipti. Selanikli bir gümrük memurunun oğlu olan Mustafa Kemal, daha çocukluk yıllarında Türklerin içine düştüğü kötü durumlara bizzat tanık oldu. Azınlıkların gerek maddi gerekse de kültürel bakımdan Türklerden daha iyi konumda olmaları Mustafa Kemal’de milliyetçilik duygularının oluşmasına sebep oluyordu. Türklerin eğitim bakımından çok ilkel ve yetersiz durumda olması Mustafa Kemal’i okuma hususunda tetiklemiştir. Cehaletin Türk toplumunu esir alan durumu Mustafa Kemal’de büyük bir okuma isteği uyandırıyordu.
Mustafa Kemal 13 yaşında askeri okuldayken sınıfın en başarılı öğrencisi olmuştu. Özellikle tarih ve matematik derslerine özel bir ilgisi vardı. Bir taraftan da okul kütüphanesinde ne var ne yok neredeyse bütün kitapları okuyup bitirmişti. Ders saatlerinde öğretmenlerini doymak bilmez öğrenme isteği ve enerjisiyle şoke ediyordu. Kütüphaneden kitap üzerine kitap alıyordu. Askeri taktik ve stratejiyle ilgili tüm kitapları okuduğu gibi Clausewitz, Van Molke ve Napolyon’un kitaplarını özel bir ilgiyle okuyordu. Hatta Napolyon’un ŞAVAŞTA kitabını yedi kez okumuştu. Askeri okuldan sonra başladığı harp okulunda da büyük bir iştahla okumaya devam etti. O dönemler sıra dışı hatta yasak sayılan kitapları da büyük bir hevesle okumuştur. Özellikle Voltaire ve Rousseau’nun eserleri, Jhon Stuart Milles ve Hobbes’in yazılarını büyük bir ilgiyle okumuştu.
Bu yazarlar özgürlükten, serbestlikten ve Mustafa Kemal’in çocukluk yıllarına içinde büyüttüğü milliyetçilikten bahsediyordu. Jean Jacgues Rousseau’nun İNSANLAR ARASINDAKİ EŞİTSİZLİĞİN KAYNAĞI adlı eserini yasak olmasına rağmen arkadaşlarının arasında yüksek sesle okumuştu.
Mustafa Kemal’in okuduğu kitapların döneme damgasını vuran kitaplar olmasına ilaveten Türk toplumun geri kalmışlığına çare olacak reçete durumundaki yapıtlardı. Daha askeri okuldayken ulusal istençten bahseden konuşmalar yapması Mustafa kemal’in kişiliğindeki demokratik ruhun varlığını göstermektedir.
Okuduğu kitaplardan edindiği bilgi ve görgü sayesinde toplumun sorunlarına gerçekçi çözümler üretebilmiştir. Kemalizm ideali ile dünyaya örnek bir düşünce sitemi bırakmıştır. “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir,” diyerek Rousseau’nun öğretilerini hayat ilkesi haline getirmiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra meşhur Çankaya sofraları birçok bilim insanı ve yazarı ağırlayarak Kemalizm’in temellerin sağlam şekillere oturtmuştur.
Atatürk hayatı boyunca bağnazlık, yobazlık ve esaretle amansız bir şekilde mücadele etmiştir. Dünyada gericilikle bu denli mücadele edip de Mustafa Kemal kadar başarılı başka bir lider yoktur. Dünyada eğitime, bilime Mustafa Kemal kadar tutkulu başka bir lider yoktur. Mustafa Kemal’in çağının çok ilersinde bir lider olarak ortaya çıkmasını olan üstü bir temel dayandırmak çok anlamsızdır. Mustafa Kemal sahip olduğu bütün üstün vasıflarını kendi gayretleriyle elde etmiştir. Okuma tutkusu bu gayretlerinin en önemli ayağını teşkil etmektedir. Atatürkçülük ülkemizin tek kurtuluş yoludur. Atatürkçülüğün temeli de Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplarda yer almaktadır.

Fransız araştırmacı Pierre Conesa tarafından kaleme alınmış olan Dr. Saound et Mr. Djihad La diplomatie religieuse de l’Arabie saoudite ,2016 adlı kitap Suudi Arabistan devletinin dini diplomasisi hakkında ilginç bilgiler vermektedir. Söz konusu bilgilerden bir kısmını okuyuculara aktarmaya çalışacağım:
Osmanlılara karşı yarımadayı birleştirmek için Suud ailelerinin zaferi ancak Abdulvahhab ailesinin desteği ile mümkündü. Bu durum Osmanlılara karşı olduğu kadar, Arap kabilelerini birleştirmek için de Cihad ilanını meşru hale getiriyordu .Aynı zamanda peygamber soyundan gelen Mekke şerifine karşı kutsal alanların işgali Suud ailesinin yasallığını doğruluyor, böylece Suud ailesi hem kabilesel hem de dinsel bir meşruiyet kazanıyordu.
Suudi din diplomasisi politik sistem tarafından desteklenmektedir. Vahhabi ulema devletin doğuşundan itibaren devletin temel misyonunu İslam’ın Vahhabi versiyonunu dünyaya yaymak ve onun egemen olmasını sağlamak olarak görmektedr. Bu durumun gerçekleşebilmesi için Suudi ulema Vahhabilik kavramı yerine Selefilik kavramını kullanmayı tercih etmektedir.
Suudi yasalarına göre her Suudi vatandaşı İslamı, devleti ve toplumu korumakla mükelleftir. Devletin karşısında her zaman düşman olarak” Kafirler” vardır. Bu nedenle Cihad bütün eğitim kurumlarının temel felsefesini oluşturur.
Dünyada 50-60 milyon Vahhabi vardır. Günümüzde radikal dincilik/Vahhabilik bütün monoteist dinleri kirletmektedir. Bu kirlenmenin kaynağında Arabistan’ın finans desteği bulunmaktadır.
Nabil Mouline “ Les Clercs de l’İslam, Puf,2011” adlı kitabında diğer Arap ülkelerinin tersine Suudi İslam’ı halk katmanlarında İslam’ın marjinalliğine bir reaksiyon değil, 1960 ‘lı yıllarda İslam ve İslami dayanışma üzerine milli ve milletlerarası yasal/meşru bir stratejinin sonucudur.
Nasır’ın 1950-1960’da Müslüman Kardeşleri Mısır’dan sınırdışı etmesi ve onların Arabistan’a gelişleri Suudi Arabistan ulemasının hiç bilmediği ve karşılaşmadığı entelektüel bir anlayışı da beraberinde getirdi. Bu durum Arabistan’da Müslüman Kardeşler Selefiliği ile Vahhabi Kardeşliğinin karşılaşmasına neden oldu.
Mısırda gelişen Panislamist hareket Nasır’a karşı tavır aldı. Suudiler 1949-1952 yılında Dünya İslam Kongresi örgütünü kurdular. Zira Dünya İslam Birliği örgütü Nasır’ın kurduğu Arap Ligini parçalamak amacında idi (1956). Bu bir tür Panarap mahkemesi idi. Faysal buna İslam’la cevap verdi ve o da 1962 yılında İslam ligini kurdu. Bu durum bir tür Arap Soğuk savaşı(= guerre froide Arabe) idi . Her zaman olduğu gibi Şiiler bu statünün dışında kaldılar. Günümüzde bile bu Ligin temel amacının ne olduğu bilinmemektedir. Bu kuruluş 120 devlet ile Avrupa’da 50 cami ve kuruluşu kontrol etmektedir. Bu teşkilatın kontrolü tamamen Suudilerin elindedir.
Nasırcılığın egemen olduğu dönemde rekabet teolojik alana da sıçradı. Ezher Üniversitesi Suudi rejimini İslam’ın çok kritik bir versiyonu olan Vahhabilik kanalı ile-Birleşmiş Milletlerin de desteğini alarak-Arap çıkarlarına zarar vermekle suçladı. Hemen bu duruma cevap olarak Suudi devleti Medine İslam Üniversitesini kurdu(1961). Ezher’de okuyan öğrencileri de ayartıp oradan koparmak amacı ile onlara yüksek burs da dahil birçok olanaklar sağlayacaklarını vadettiler
1967 Arap-İsrail altı gün savaşı sonrası Arap Sosyalizmi çökünce Suudiler enerji piyasasında önemli bir yer edindiler ve bu durumu uzun zaman lehlerine kullandılar
Ancak 1979’da İran’da Humeyni devrimi Riyad için bir kabus oldu. Çünkü Şiiler dini ve tarihi bir aktör olarak yeniden sahneye çıktılar. Burada en önemli husus Arapların temsil ettiği Müslümanlığa karşı Şiiler ezilmiş Müslüman halklara devrimci karaktere sahip bir Müslümanlık sunuyorlardı.
İlerleyen Şiizmi hem Sünni Müslümanlık, hem de Arap milliyetçiliği açasından bir tehlike ve tehdit gören Suudi rejimi “ Her zaman daha çok din” fomülünü kullanarak krizden çıkmaya çalıştı; Kadınlar günü, Noel kutlamalarını ve namaz vakitlerinde satıcıların ticarethaneleri kapatıp namaza gitmelerini sağlamaya çalıştı.
Suudiler zamanla ideolojik temelli bir endüstri kurdular. Dünya İslam Birliği fakir ve az gelişmiş ülkeler başta olmak üzere oralarda birçok medrese ve kuran kursları açtılar, o ülkelere maaşlı imamlar gönderdiler. İşin en ilginç yanı; Dünyanın en hoşgörüsüz rejimine sahip olan Suudiler “ King Abdullah Bin Abdulaziz İnternatıonal Center for İnterreligious and Incultural Dialogue” açarak dinlerarası diyalogta aktif bir rol aldılar. Bu tutum en açık ifadesi ile diplomatik omurgasızlık ve(= C’est une diplomatie sans visage) yüzsüzlüktür.
En basit tanımı ile Vahhabilik: dini totalitarizmin islami formudur. Başka bir görüşe göre ise Vahhabilik, selefiliğin daha ırkçı ,kadın düşmanı, daha anti-semitik bir versiyonudur. Şunu bilmek gerekir; selefilikle Vahhabilik arasında bir çok fark vardır. En önemli fark ise Selefiler ritüalist insanlardır. Günlük hayatlarında önemli olan şeyler :üç parkmakla yemek yemek, suyu üç yudumda içmek, çayı soğutmak için ona üfürmemek, namazda elleri bağlarken peygamberi taklit etmek, her işte mutlaka sağ eli kullanmak…. Hiç şüphesiz selefiler arasında da Bizans papazlarının meleklerin cinsiyetini tartıştıkları gibi tartışma konuları da yok değildir.
Şiiler iç düşman olarak kabul edilmektedirler. 1928’de 800 Sünni ulema Şiilerin uyması gereken kurallarla ilgili fetvalar yayınlamış, Şiilerin beş vakit namaz kılmaları ve namazda sünni imamlara uymaları gerektiğini belirtmişlerdir. Bazı Vahhabi ulema ise nazilerin anti -semitik yazıları gibi Şiilerle ilgili hicivler kaleme almışlardır.
Quietist(=Allaha ancak aşk yolu ile ulaşılabileceğine inananlar) ve cihatçı selefiler için İslam devletinde Şiiler hiçbir mahkemeye çıkarılmadan ve yargılanmadan katledilmelidirler. Zira gerek Vahhabilikte, gerekse selefilikte ümmet sadece sünni Müslümanlardan oluşur. Medine Üniversitesi de bu durumu gerçekleştirmek için çalışmaktadırlar.
Quietist selefilik apolitiktir. Onlar devletlerin tanrı iradesi ile sona ereceğine inanmakta insani kanunların hükümsüzlüğünü kabul etmektedirler.
Riyad’ın dini diplomasisinden doğmuş olan Daeş’a (İşid) ve onun lideri Bağdadi’ye göre Suudiler, Sünni islamı ve kutsal yerleri koruyamadılar. Daeş’in ortaya çıkış nedeni bu durumu tersine çevirmek ve Asr-ı saadeti yeniden inşa etmektir. Bu nedenle Bağdadi, Ebu Bekir adını almıştır. Suudiler ise Daeş’e cephe alma yerine “Bana dokunma” demektedirler. Aslında Suudi Arabistan her zaman totaliter bir islamı propaganda etmektedir. Ne var ki. Batı çıkarları gereği bu durumu görmezlikten gelmektedir.
Suudiler peygamber soyundan gelmedikleri için hilafet müessesine sahip çıkamadılar. Önce kendileri kutsal yerlerin koruyucuları olarak daha sonrada Hadimü’l- harameyn olarak nitelediler. Bugün bu pozisyonlarını korumaktadırlar.
İşin en ilginç ve ironik yanı ise, Batılıların Krallığı Daeş’e karşı kurtarmaya çalışırken, Bütün Arap ordularının Şiileri bombalamaya devam etmeleridir.
Kitapta; Sovyetler Birliğinin yıkılması (1991) sonrasında Suudi Arabistan’ın Tataristan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’daki dini faaliyetlerini ele alan yazar, Suudilerin sözkonusu bölgelerdeki islami hareketleri desteklemek üzere birbuçuk milyar dolar bütçe ayırdığını belirtmekte Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde Türkiye’nin Arabistan’la rekabetinden bahsetmekte(?????….) ;Özbekistan ve Kırgrzistan’da Taliban destekli Hizbü’t-tahrir’in küçük hücreler halinde faaliyet gösterdiğini anlatmaktadır.
Sonuç olarak Suudi dini diplomasisi günümüzde İslam gibi gözüken radikalizm analizinde ilginç karadelikler oluşturuyor. Kitap Türkiye’deki din eğitiminin ulaşacağı nokta hususunda bir projeksiyon sunması açasından olduğu kadar. Din eğitimimizin bütün kuruluş ve kurumları ile Suudi Vahhabizmine nasıl evrildiğini göstermesi açısından da önemlidir
Gerek Ezher, gerekse Medine üniversitesinden mezun olan kimselerin Türkiye Cumhuriyeti’nde bakan ,müfti gibi görevlere getirildikleri düşünülünce nasıl milli kimliğimizden sıyrılarak Ortadoğulu bir halka dönüştüğümüz daha iyi anlaşılır.
Vahhabilerin Yıktıkları Cam/Mescidlerden bazıları:
Yazarın önemli tespitlerinden bazılarına da burada işaret etmek gerekir.Bu da Vahhabilerin iktidarı ele alınca Mekke ve Medine ‘de ortadan kaldırdıkları mescid, mezar ve evlerden bir kısmı:
Hz. Hamza’nın mezar ve mescidi
Hz. Fatıma Mescidi. Minareteyn mescidi ,Caferi Sadık mescid ve mezarı Medine’de Hendek savaşının yapıldığı alandaki dört mescid. Ebu Raşid, Selman-ı Farisi ve Ric’atü-ş Şems mescid ve camileri.
Yerle bir edilen mezar ve mezarlıklar: Medine’de Cennetü’l- baki, Mekke’de cennetü’l-mualla, Masa Kazım’ın annesinin mezarı, Peygamberimizin annesi Amine’nın mezarı hem yıkılmış, hem de 1998 yakılmıştır. Mekke’de Haşimoğulları mezarlığı,Hz. Hamza ve Uhud şehitlerinin mezarlığı, Cidde’de Hz. Havva’a ait olduğuna inanılan mezar ile peygamberimizin babasının mezarları
Bu tespitlere bakınca Türk hacıların mezarlar hususunda imamlar tarafından nasıl kandırıldıklarını görmek ilginç geliyor.

*Çeviri: Prof. Dr. Harun GÜNGÖR