Kategori

Eğitim

Kategori

Stres günümüz insanının ve toplumlarının çok duyduğu bir sözcük, aynı zamanda çok da maruz kaldığı bir durumdur. Stresin etkileri üzerine birçok araştırma ve yazı bulunmaktadır. Bu yazımızda stresin bellek üzerine etkileri konusunda Scientific American Mind’da yayınlanan bir makalenin özeti sunulmaktadır. Konu bellek olunca işin içine herkes girmekte ancak işi öğrenme olan öğrencilerle zihinsel yoğunluğu olan işlerde çalışan yetişkinler için konu ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü bellek öğrenmede ve öğrenilmiş bilgileri geri çağırmada önemli görevler üstlenmektedir.

Stres yaratan bir unsur/durum ile karşılaşıldığında, beyindeki “uyarı düzenekleri” devreye girer ve bazı hormonların salgılanmasını tetikler. Bu hormonlar, diğer pek çok değişimin yanı sıra, kan basıncının yükselmesine, kalp atımının hızlanmasına, nefes ihtiyacının artmasına sebep olur. Etkiler, fizyolojik belirtilerle sınırlı değildir; bilişsel ve davranışsal boyutlarda da belirtiler gözlemlenir. Örneğin, öğrenme ve hatırlama becerilerimiz, yaşanan stresten anlamlı biçimde etkilenir. Günlerce hazırlanıp da bildiklerinizi unuttuğunuz sınavları veya üzerine uzun uzadıya düşündüğünüz parlak fikirlerin aklınıza bir türlü gelmediği iş görüşmelerini anımsayın.

Birçoğumuzun başına gelmiştir; sınavdan veya toplantıdan yalnızca birkaç saat sonra, hatırlanamayan bilgiler zihne akın eder. Bunun olası bir açıklaması; yaşanan stresin, başka bir deyişle, kaygının, hafızayı zayıflatması.

Ancak konu stres olunca, açıklamalar bu denli basit değil, çünkü stresin hafıza üzerindeki etkileri oldukça çeşitli. Stres, zihinsel işlevlerimizi her zaman olumsuz yönde etkilemiyor. Yapılan çalışmalar, duyumsanan psikolojik baskının, hatırlama becerilerini, kimi durumlarda zayıflattığını, kimi durumlarda ise güçlendirdiğini gösteriyor.

Bunun yanı sıra, stresten etkilenen bilişsel materyalin niteliği de denklemi değiştiriyor. Peki, stres, hatırlama becerilerimizi ne zaman zayıflatıyor, ne zaman geliştiriyor? Araştırmalar, stresin etkisinin, stres unsurunun deneyimlendiği zamanlama ve süreye bağlı olduğuna işaret ediyor.

2006 yılında Amsterdam Üniversitesi’nden Marian Joels ve meslektaşlarının yaptığı bir çalışma, stresin, yalnızca, hatırlanması istenen olay ile aynı anda veya hemen sonrasında deneyimlenmesi ve söz konusu olay ile aynı biyolojik sistemleri aktive etmesi durumunda hafızayı pekiştirdiğini ortaya koyuyor.

Stres, hatırlanması istenen olaydan önce veya dikkate değer bir süre sonra deneyimlendiğinde, yani adrenalin ve kortizol gibi stres hormonları, olay ile eşzamanlı olarak salgılanmadığında ve farklı sinir hücresi (nöron) bağlantıları uyarıldığında ise, hafızayı zayıflatıcı etkisi olduğunu gösteriyor. Araştırmacıların da dikkat çektikleri çok önemli bir koşul, stresin kısa süreli olarak deneyimlenmesi.

Tekrarlayıcı veya süreğen (kronik) biçimde stres unsuruna maruz kalındığında herhangi bir fayda görülmüyor; aksine, zarar görülüyor.

Joels ve arkadaşları, stresin hafıza üzerindeki zıt etkilerini açıklayan bir mekanizma önerdiler. Buna göre, bedenin stres ile karşılaşıldığında verdiği tekpi iki aşamalı oluyor. Önce, stres, dikkati arttıran ve beyin hücreleri arasındaki bağlantıları pekiştiren nöronların ve nöronlar arası iletişimi gerçekleştiren kimyasalların (nörotransmitterler) salgılanmasını sağlıyor. Ancak daha sonra, yaklaşık bir saat içerisinde, kortizol hormonu başka bir süreci başlatıyor ve dikkati desteklemek yerine, anıları sağlamlaştırmak üzere çalışıyor.

Böylelikle, stres yaratan deneyim ile ilişkisi olmayan yeni bilgilerin edinilmesi engelleniyor. Başka bir deyişle, nörobiyolojik süreçler sebebiyle, stres, başlangıçta algı ve öğrenmeyi kolaylaştırıyor; daha sonra ise zorlaştırıyor.

Daha önce de değindiğimiz üzere, stres, zamanlama ve süreye bağlı olduğu gibi, bilişsel materyalin niteliğine göre de farklı etkilere sebep oluyor. Hafızada, her deneyim rastgele ve tekdüze biçimde depolanmıyor. Araştırmacılar Mathias Schmidt ve Lars Schwabe’nin açıklamasından yararlanarak açıklarsak, hafızamız, deneyimlediğimiz ve öğrendiğimiz her şeyi içine attığımız büyük bir çekmece gibi değil; daha ziyade, her biri farklı nitelikte bilgiyi barındıran pek çok çekmecesi olan dev bir dolaba benziyor.

Beyinde depolanan bu bilgilerin bir kısmı; örneğin, hayat deneyimleri ile ilişkili olan anısal hafıza, strese karşı aşırı derecede duyarlı. 2005 yılında Düsseldorf Üniversitesi’nden Sabrina Kuhlman ve arkadaşlarının yürüttüğü bir araştırmada, duygusal veya nötr nitelikli bilişsel materyallerin hatırlanmasının, stresten nasıl etkilendiği araştırıldı. Deney gereği, öncelikle tüm katılımcılara çeşitli kelimelerin yazdığı bir liste verildi ve olumlu, olumsuz veya nötr içerikli bu kelimeleri ezberlemeleri istendi.

Ertesi gün, bir grup katılımcıya, bir dizi stres deneyimini içeren (nesnel anlamda zarar vermeyen) bir sosyal stres testi uygulandı ve kısa bir süre sonra her iki gruptan, önceki gün ezberledikleri kelimeleri hatırlamaları istendi. Deney içerikli strese maruz bırakılan ve bırakılmayan iki grup karşılaştırıldığında, stresin, nötr nitelikli kelimelerin hatırlanmasını etkilemezken, duygusal nitelikli kelimelerin hatırlanmasını anlamlı biçimde etkilediği görüldü. Strese maruz bırakılanlar, strese maruz bırakılmayan gruptakilere kıyasla daha az sayıda duygusal nitelikli kelime hatırlayabildiler. Bu çalışmanın da gösterdiği üzere, duygu yüklü bilgi ve deneyimler, stres hormonlarının hafıza üzerindeki etkilerine karşı oldukça duyarlı. Bunun bir sebebi, stres hormonlarının, duyguların işlenmesinde önemli rolü olan beyin yapısı amigdalayı harekete geçiriyor olması olabilir. Özetle; stresin azı karar, çoğu zarar; süre mühim. Ayrıca zamanlama çok önemli ve duygular işi karıştırıyor.

Stres hakkında burada sunulan bilgilerin yararlı olması dileğiyle, saygılar.

İbrahim GÜNGÖR

Kaynak: Schmidt, M. V., & Schwabe, L. (2011, Eylül/Ekim). Splintered by stress.

Scientific American Mind, 22(4), 22-29.(www.isteinsan.com.tr).

Daha önce öğrenme stratejileri üzerine yazdığımız yazının devamı olarak öğrenme stratejilerine devam ediyoruz. Önceki yazılarda, öğrenme stratejisinin ne demek olduğu ve öğrenmeyi öğrenme konusunda açıklayıcı bilgiler verilmişti. Daha sonra öğrenmeyi öğrenme stratejilerinden dikkat stratejileri ve tekrar stratejileri anlatılmıştı. Daha sonra anlamlandırmayı arttıran stratejilere giriş yapılmış ve eklemleme stratejileri özetlenmişti. Bu yazıda anlamlandırmayı artıran stratejilerden örgütleme stratejileri ele alınarak bilgiler verilmeye çalışılacaktır. Konu yine öğrenmeyi öğrenme kavramı içinde değerlendirilecektir. Diğer stratejiler ilerleyen sayılarda anlatılacaktır.

Örgütleme Stratejileri: Örgütleme, düzenleme ya da bilgiyi gruplama, tutarlı yapılar oluşturma, kodlamaya yardım eden önemli bir süreçtir. Örgütleme, geniş ya da karmaşık bilgiler için öğrenme ve anımsamayı kolaylaştırıcı bir süreç olarak işlev görür. Yapıda yer alan bir kavram hem genel açıklamaları hem de belirli örnekleri öğrenme ve anımsamada bireye yardımcı olur. Örgütlemede bilginin yeniden düzenlenmesi, gruplanması işlemleri yer alır. Örneğin; papatya, ayakkabı, şeftali, tabak, kedi, gül çatal, erik, bluz, elma, bardak, kuş, yasemin, pantolon ve köpek sözcükleri ezberlenecekse, şu şekilde düzenlenebilir (Ulusoy, Güngör, Akyol, Subaşı, Ünver, & Koç, 2003).

Papatya    Ayakkabı        Kedi        Şeftali             Tabak

Gül        Bluz            Kuş        Erik            Bardak

Yasemin    Pantolon        Köpek        Elma            Çatal

Kaynak: (Ulusoy, Güngör, Akyol, Subaşı, Ünver, & Koç, 2003).

Örgütleme stratejileri de eklemleme stratejileri gibi, öğrencinin yeni materyali anlamlandırma düzeyini yükseltici stratejilerdir. Örneğin; önemli fikirleri, anahtar sözcükleri, kavramları not alma, özetleme, uzamsal temsilciler oluşturma, öğrencinin bilgiyi kendine göre yeniden organize ettiği öğrenme stratejileridir (Tay, 2002).

Not Alma: Gerek metnin kenarına not alma, gerekse öğretmenin ya da kitabın sunduğu bilgiyi yeniden organize ederek ayrı bir kâğıda not alma, öğrencinin önemli bilgiyi ayırt etmesini ve kendisi için daha anlamlı olacak şekilde organize etmesini gerektirir. Bu durumda, öğrencinin not alma stratejisini kullanması, hem dikkatini önemli bilgi üstünde yoğunlaştırmasını, hem de eski ve yeni bilgiler arasında ilişki kurmasını hem de bilgiyi kendisi için en anlamlı olacak biçimde yeniden örgütlemesini gerektirmekte ve sağlamaktadır. Sonuç olarak not alma, hem dikkat, hem eklemleme hem de örgütleme stratejisi olarak kullanılabilmektedir.

Not alma; öğrencinin daha sonra bilgiyi tekrar etme ve gözden geçirmesini hızlandırmakta ve kolaylaştırmaktadır. Ancak not alma, öğretmenin ağzından çıkan her şeyi kaydetme değildir. Etkili not alan öğrenciler, öncelikle öğretmenin söylediği ya da kitapta yazılı olan önemli fikirleri tanıyıp, kendine özgü bir biçimde özetleyen öğrencilerdir. Örneğin; öğrenci, not alacağı konunun ana hatlarını çıkarıp bu ana hatların içine önemli fikirleri yerleştirebilir. Ana hatlar öğretmen tarafından verilip öğrenci önemli fikirleri bu ana hatlar içine yerleştirebilir. Ayrıca not almayı ve daha sonra çalışmayı kolaylaştırmak için tablo ve matris çizilip daha sonra not almaya değer bilgi, bu tablo ya da matrisin içine yerleştirilebilir (Senemoğlu, 2002).

Not alma becerisi öğrencinin, aktif bir biçimde, anlatılan konu üzerinde düşünmesine ve özümsediği bilgileri uygun bir formda kâğıda aktarmasına yardımcı olmaktadır. Bu yönüyle not alma, ders dinlemeye yoğunlaşmayı sağlamaktadır. Aynı şekilde okurken not almada da bilginin işlenmesi ve yorumlanması söz konusu olduğundan bireysel çalışmanın etkililiği artmaktadır. Bu nedenle hem derste, hem de bireysel çalışmalarda not almak önemi büyüktür. Derste alınan notlar, dersin önemli bölümlerinin belirlenmesinde öğrenciye yardımcı olur. Derste öğretmenin anlattığı bazı bilgiler kitapta olmayabilir. Not almak bu yönüyle de öğrencilere avantaj sağlamaktadır (Yıldırım, Doğanay, & Türkoğlu, 2000), (Rowntree, 2000)    , (Özakpınar, 1998).

Özetleme: Öğrencinin yazılı materyali özetlemesi, etkili çalışma ya da öğrenme stratejilerinden biridir. Farklı öğrenme stratejileriyle ilgili yapılan çalışmaları gözden geçiren Presley ve arkadaşları (1989), özetlemenin kavramaya yardım ettiğini gösteren birçok kanıt bulmuşlardır. Özetleme, öğrencinin, bilgiyi anlamlandırmasına ve uzun süreli belleğe anlamlı olarak yerleştirmesine yardım etmektir. Çünkü özetleme öğrenciyi (Senemoğlu, 2002);

  1. Anlamak için okumaya,
  2. Önemli fikirleri ayırt etmeye,
  3. Bilgiyi kendi sözcükleriyle ifade etmeye yönlendirmektedir.

Özetlemenin gereği olan bu ilkeler, bilginin yeniden örgütlenmesini ve anlamlandırılmasını sağlamaktadır. Ancak, özetleme yeterliğinin kazanılması, öğretimi gerektirmekte ve zaman almaktadır. Özellikle ilkokul öğretmenleri, özet yapma konusunda kendileri model olarak öğrencilerine özetlemeyi öğretmelidirler.

Egen ve Kauchak’a (1992) göre, özetleme stratejisinde şu basamaklar izlenmelidir (Ulusoy, Güngör, Akyol, Subaşı, Ünver, & Koç, 2003);

  1. Metindeki önemsiz bilgiyi tanıma ve çıkarma,
  2. Metindeki ana fikri belirleme ve kendi sözcükleriyle ifade etme,
  3. Her paragraftaki en temel cümleyi seçme ve yeniden ifade etme,
  4. Metnin ana fikri ve yan fikirleri arasındaki ilişkileri, anlamını bozmadan, çok kısa olarak bütünleştirme.

Özetleme ile ilgili bu öğretim, zaman alıcı olmakla birlikte, yapılan araştırmalar, özetlemenin hatırlama ve kavramayı artırdığını göstermektedir.

Bir diğer Örgütleme Stratejisi de Uzamsal Temsilciler oluşturmadır.

Uzamsal Temsilciler Oluşturma

Bilgiyi hiyerarşik bir biçimde şematize etme, konunun ana hatlarını çıkarma, kavram şeması (haritası) ve ağı oluşturma etkili örgütleme stratejilerinden bazılarıdır (Tay, 2002).

Ana Hatları Oluşturma: Bölümün, ünitenin, konunun ya da okuduğu herhangi bir metnin ana hatların oluşturma, öğrencinin, o konudaki temel fikir ve yan fikirler arasındaki ilişkileri görmesine yardım etmektedir. Pek çok kitapta bölüm, ünite ya da konu başlarında o bölümde, ünitede, konuda işlenecek temel başlık ve alt başlıklar verilmektedir. Böylece okuyucunun, o bölümde işlenecek olan anahtar fikir (başlık) ve alt fikirler (alt başlıklar) arasındaki ilişkileri önceden gözden geçirmesine yardım edilebilmektedir (Senemoğlu, 2002). Kitapların ya da tezlerin içindekiler bölümü de konuların anlaşılmasına yardımcı olmaktadır.

Tablo 1. Ana Hatları Oluşturma

    2. YARATICILIK ………………………………….………..21

2.1. Yaratıcılık Kavramı………………………………………21

2.2.Psikolojik Ekollere Göre Yaratıcılık……..………………25

    2.2.1. Psikanalitik Ekol……………………………25

    2.2.2. Hümanistik Ekol……………………………26

    2.2.3. Çağrışımcı Ekol…………………………….27

    2.2.4.Gestaltçı Ekol………………………………28

    2.2.5. Faktöriyalist Ekol………………………….28

2.3.
Yaratıcılığın Boyutları……………………………………29

    2.3.1. Yaratıcı Ürün………………………………30

    2.3.2.Yaratıcı Ortam……………………………..31

    2.3.3.Yaratıcı Süreç……………………………….34

    2.3.4. Yaratıcı Kişilik……………………………..38

2.4.Yaratıcılık ve Zeka……………………………………….42

2.5. Yaratıcılık ve Cinsiyet……………………………………45

Kaynak; Kaynak (2006, 8).

Tablo 1’de ana hatların gösterilmesine örnek görülmektedir. Örnekte, yaratıcılığa ait kavramlar ve bu kavramların özelliklerini gösteren alt başlıklar görülmektedir. Ana hat sayesinde öğrenci konuyu bir bütün olarak görebilmekte, alt kavramları ya da basamakları ve ilgili kavrama ait türleri bir arada görebilmektedir. Bu ise kolay kavramayı mümkün hale getirmektedir.

Anlamlandırmayı artıran stratejilerden örgütleme stratejisini burada tamamlayarak bir virgül koyuyoruz. Anlamlandırmayı artıran diğer stratejilere gelecek yazıda devam edilecektir. Yararlı olması dileğiyle saygılarımı sunuyorum.

KAYNAKÇA

Özakpınar, Y. (1998). Verimli Ders Çalışmanın Psikolojik Koşulları. İstanbul: Epsilon Yayıncılık Hizmetleri.

Rowntree, D. (2000). Nasıl Ders Çalışacağını Öğren. (S. Yeniçeri, Çev.) İstanbul: Okyanus Yayıncılık.

Senemoğlu, N. (2002). Gelişim Öğrenme ve Öğretim, Kuramdan Uygulamaya. Ankara: Gazi Kitabevi.

Tay, B. (2002). İlköğretim 4. ve 5. Sınıf Öğrencilerinin Sosyal Bilgiler Dersinde Sınıf Ortamında Kullandıkları Öğrenme Stratejileri. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Ulusoy, A., Güngör, A., Akyol, A., Subaşı, G., Ünver, G., & Koç, G. (2003). Gelişim vei Öğrenme (2. Baskı b.). (A. Ulusoy, Dü.) Ankara, Ankara: Anı Yayıncılık.

Yıldırım, A., Doğanay, A., & Türkoğlu, A. (2000). Okulda Başarı İçin Ders Çalışma ve Öğrenme Yöntemleri. Ankara: Seçkin Yayıncılık.

Ankara’da bozkırın ortasında yer yer bataklıklar, çöplerin ve hayvan leşlerinin iç içe bulunduğu mümbit bir arazide Atatürk, ziraatçı Tahsin Coşkan’la gezmektedir. Bu kötü araziden oldukça etkilenen Atatürk, Tahsin Coşkan’a gel Tahsin burayı ağaçlandıralım diyor. Arazi şartlarını iyi bilen Tahsin Coşkan hemen itiraz ediyor. Aman paşam burası mümbit bir arazidir, burada hiçbir şey yetişmez diyor. Bu cevap Atatürk’ün hiç de hoşuna gitmiyor. İçinde mutlaka bir şeyler yapılması gerektiği inancını hep koruduğundan olayın üstüne gitmeye karar veriyor. Hayatında yenilgi ve yılgınlık bilmeyen Mustafa Kemal, vatanın kurtuluşunda gösterdiği olağanüstü gayretleri vatan topraklarının iyileştirilmesi için göstermeye başlayacaktır. Hemen ziraatçılardan kurulan bir heyet topluyor. Heyet Atatürk’ün isteği üzerine bu arazide incelemelerine başlıyor. İncelemeleri sonucunda bir rapor hazırlarlar. Rapor tam da Tahsin Coşan’ın tahminleriyle paralellik gösteriyor. Atatürk ise, ziraatçıların verdiği raporla yetinmeyip köylülerin yanına gider ve bu alada ağaç yetişip yetişmeyeceğini sorar. Köylüler bir testiyi alırlar ve toprağa gömerler. Testinin su çektiğini görünce Atatürk’ün yanına gelirler burada ağaç yetişeceğinin müjdesini veriler. Atatürk de köylülerin getirdiği kabın üzerine “vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez.” yazısını yazar. Böylece Anadolu’nun ortasındaki çorak ve bataklık arazi Atatürk orman çiftliğine dönüştürülmüş olur.

1925’de büyük ölçüde bataklık ve sazlıklarla kaplı olan 55.000 dekarlık alanda Mustafa Kemal Paşa’nın talimatı ile fidan yetiştirme, bahçecilik, bağcılık ve hayvancılık gibi faaliyetler çiftlik sahasının içinde yapılmaya başladı. Çiftlikteki tarım ve hayvancılık faaliyetleri doğrultusunda bünyesinde endüstriyel tesisler de kuruldu. 1933 yılında çiftlikte kurt, tilki, çakal, ayı, domuz, süne, kımıl gibi tarıma ve insana zarar veren hayvanların teşhiri amacıyla bir hayvanat bahçesi kurulmuştu. Bu minyatür hayvanat bahçesinin çok ilgi çekmesi üzerine Necdet Pençe’nin projesini çizdiği modern bir hayvanat bahçesi oluşturuldu ve günümüzde halen hizmete devam eden hayvanat bahçesi 1940 yılında hizmete girdi. 32 hektarlık bir alanda kurulu olan hayvanat bahçesi Türkiye’nin en büyük hayvanat bahçesiydi. Ankara Ticaret Odası tarafından Atatürk’ün Selanik‘te doğduğu evin birebir kopyası çiftlik arazisi üstüne yaptırılarak 1981’de “Atatürk Orman Çiftliği Atatürk Evi Müzesi” adıyla ziyarete açılmıştı. 1988 yılında anıt-park niteliğindeki Devlet mezarlığı, Atatürk Orman Çiftliği içinde hizmete girdi.

Cumhuriyetin ilk yıllarında insanüstü gayretlerle yapılan Atatürk Orman Çiftliği o tarihten itibaren değişik kurulara satılarak önemli oranda küçülmüştür. Kurulduğu yıllarda 55,5 bin dekar olan arazinin 22 bin 276 dekarı satılmıştır. Günümüzde ise 13 bin 700 dekar arazisi bulunmaktadır. 2006 yılında 5524 sayılı Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü Kanunu’nda değişiklik yapılarak Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne belli amaçlarla kullanımı için yetki verilmiştir.

Özellikle sanayileşme sonucunda gerek Dünya’nın enerji alanlarını kontrol altına almak, gerekse enerji koridorlarına yakın alanları denetlemek amacıyla birtakım stratejiler geliştirilmiştir. Geliştirilen bu stratejiler Dünya’nın hâkimiyetine açılan jeopolitik terimler üzerinde durulmuştur. Dünya hâkimiyetinin coğrafi bütünlüğü ile sağlanabileceğinden ortaya çıkan belli başlı düşünürler şunlardır;

19. yüzyıl sonlarına doğru, bir devletin büyüklüğünün kıyılarının uzunluğu ve limanlarının özelliği ile ölçülebileceğine dolayısıyla uluslar arası ilişkilerin düzenlenmesinde ve Dünya politikasının kontrolünde kesin faktörün deniz egemenliği olduğuna Alfred Thayer Mahan, ulusal yayılmanın denizlere yönelmesi gerektiğini, çünkü deniz egemenliğinin ABD’yi Dünya egemenliğine götürebileceğini söylemişti.

Buna karşılık Britanyalı coğrafyacı Mackinder 20. yüzyılın başında jeopolitik anlayışa kara gücünü ön planda tutan yeni bir anlayış getirdi. Mackinder’in, “Hearthland” adını verdiği bu teorisinde Doğu Avrupa ile merkezi Sibirya’dan oluşan alanı elinde tutan bir ulusun Dünya egemenliğini sağlayabileceğini, çünkü Avrasya’nın “Kalp yeri” durumundaki bu coğrafya parçasının Dünya politikasının ekseni olduğunu öne sürdü.

Yani Mackinder, Volga ile Urallar arasını dünya adasının merkezi kabul etmişti. Daha sonra Doğu Avrupa’ya hâkim olan merkez bölgesini kontrol eder, merkez bölgesine hâkim olan dünya adasını kontrol eder, dünya adasını hâkim olan Dünya’yı kontrol eder, şeklinde, “Kara Egemenliği” teorisini öne sürmüştü.

Mackinder’den sonra Amerikalı Jeopolitikçi Nichas Spkyman ise, jeopolitiği ABD’nin çıkarları açısından incelemiş, Dünya politikasında, bazı değişikliklere rağmen Mackinder’in tezlerini kabul etmiş, doğu yarım kürenin tek başına bir gücün eline geçmesinin batı için felaket olacağını söylemişti. Merkez olarak Uralların batısını öngörüyor, bu bölgeyi çevreleyen, Rusya dışındaki Balıktan Karadeniz’e ve Akdeniz’e kadar uzanan Doğu Avrupa ülkeleri ile Türkiye, İran, Irak, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin, Kore ve Doğu Sibirya’yı “Kenar kuşak” olarak adlandırılmış ve bu bölgeleri kara kuvvetleri ile deniz kuvvetleri arasında bir tampon bölge olarak mütalaa etmiştir.

Soğuk savaş sonunda “Medeniyetler Çatışması” teziyle Dünya Jeopolitikçilerini derin düşüncelere salan Huntington, Dünya’daki sekiz medeniyetten olan, Batı, Konfüçyüs, Japon, İslam, Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve Afrika medeniyetleri, gelecekte birini diğerinden ayıran fay kırıkları boyunca mücadele edeceğini iddia etmiştir.

1990’lı yılların sonlarına doğru Amerikalı stratejist Brzezinski’nin yazdığı “Büyük Satranç Tahtası” adlı eseri dünya hâkimiyeti teorilerine yeni bir boyut kazandırmıştır. Buna göre ABD, dış politikasında, teknoloji, iletişim, enformasyon, ticaret ve finansı geliştirmesine ek olarak Avrasya’daki etkisini, siyasal hakemliğini yapacağı istikrarlı bir kıtasal dengenin yaratılması yönünde kullanmalıdır. Bu yüzden Avrasya, küresel üstünlük mücadelesinin sürdürüldüğü bir satranç tahtasıdır. Amerikan politikasının nihai hedefi, iyi huylu ve uzun vadeli eğilimlerle, ortaklaşa küresel bir topluluk oluşturma hedefine sahip olmalıdır. Fakat Avrasya’ya egemen olma ve Amerika’ya meydan okuma yeterliliğine sahip bir rakibin ortaya çıkmaması şarttır.

Rumeli’de Hazan Mevsimi romanı İlesam-Akçağ Roman Yarışması’nda birincilik ödülü aldı. 2016 yılı Ocak ayında Akçağ Yayınevi tarafından kitap hâline getirildi ve okuruyla buluştu.

Mehmet Necati Demircan, dedesinden dinlediği hüzünlü savaş öykülerini hiç unutmamış. Balkan Savaşı’na katılıp Bulgarların eline esir düşen Ahmet Demircan, şahit olduğu olayları ağlayarak anlatırmış. Seksen yaşındaki dedesinin kurumuş göz pınarlarından süzülen yaşlar, yıllar sonra yazarın etkileyici üslubuyla okurun ruhuna dokunuyor.

İki yılı aşan bir araştırma, inceleme sürecinden sonra romanın yazım aşamasına geçilmiş. Tarihî gerçeklikle kurmaca gerçeklik harmanlanmış. Başarılı betimlemeler vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son döneminde yönetim kademesinde bulunan İttihatçılar gözlerimizin önünde canlanıveriyor.

Tarih bir bilim dalıdır, roman ise sanat eseri. Romanda öncelik bilgilendirme değil, insanda estetik haz uyandırmadır. Tarih bilimi; aşk, ihanet, ihtiras gibi insan gerçeğinden uzak durur. Bu nedenle soyut kalır. Roman bu boşluğu tamamlar, tarihi somutlaştırır.

Yazar romanın giriş bölümünde başarılı betimlemelerle Rumeli coğrafyasını bir tablo tadında gözler önüne seriliyor:

Vardar’ın yolculuğu Şar Dağı’ndan başlar. Başı dumanlı dağların doruklarından çıktığı yolculuğunda bereketi, doğurganlığı, hırçınlığı, gem vurulmazlığı taşır aşağılara. Bu maceralı yolculuk, ovaya inince bir çileye dönüşür, eski ihtişamını kaybeder. Sudan çıkmış balığa döner, bir o yana atar kendini, bir bu yana. Rumeli’nin ortasında döner durur, ovada menderesler çizer. Mendereslerin kimi yerlerinde sazlıklar, bataklıklar bulunur. (s. 5)

Tarihî roman yazmak, zor ve zahmetli bir iş… Geri planında uzun soluklu çalışma yatıyor. Arşiv taraması, makalelerin, incelemelerin okunması, kaynak kişilerle yapılan görüşmeler bu çalışmalardan bazıları. Rumeli’de Hazan Mevsimi’ni okudukça emperyalist güçlerin uygulama planlarında bir farklılık göremiyorsunuz:

Vali, olaydan haberdar edilince jandarma birliğini de yanına alarak Üsküp köylerini didik didik etti. Söylenenler doğruydu. VMRO adlı gizli örgüt bölgeyi haraca kesmişti. Kendisine ait silahlı adamları vardı. Esnaftan vergi topluyordu. Bulgar ailelerin erkek çocuklarını zorla askere alıyordu. Evlerden örgüt propagandası yapan yayınlar, silahlar, bombalar çıkmıştı. Osmanlı bunun farkına ancak bir ihbar sonucu varabilmişti. Durum çok ciddiydi. (s. 19)

Tarihçilerin dahi farklı değerlendirdiği bir dönemi romanlaştırmak oldukça sıkıntılı bir süreç. Eleştirilere karşılık verebilmek için romanda anlatılanların belgelendirilmesi gerekiyor. Roman, sanatsal bir metin olduğu hâlde bilimsel bir metin gibi değerlendiriyor.

Romanda tarihî gerçeklik kurgusal gerçekliğe dönüşüyor. Yazar, tarihî olayları tarihî gerçekliğe sadık kalarak vermek için olağanüstü bir çaba harcamış. Çünkü Türk okuru yazardan tarihî romanın tarihî gerçeklere uygun olarak yazılmasını bekliyor. Romanda yer yer geri dönüş tekniği uygulanıyor. Örneğin Saru Saltuk’un türbesi tanıtılırken Saru Saltuk’un Rumeli’ye geliş öyküsü folklorik bir özellikte anlatılıyor:

Hıristiyanlar için kutsal olan Sveti Naum Manastırı Müslümanlar için de kutsaldır. Hacı Bektaşi Veli’den “Sarı Saltuk, seni Rum’a saldık.” sözüyle el alan Sarı Saltuk, bir seccade üzerinde Ohri Gölü’nü geçerek, Sveti Naum Manastırı’nın bulunduğu bölgeye gelmiş, burayı yurt tutmuştur. Sarı Saltuk’a gönülden bağlı Bektaşiler her Cuma türbeyi ziyaret ederler. Cuma günleri Sarı Saltuk’ta panayır kurulur. (s. 41)

Romancı, tarihe mal olmuş bir gerçeklikten hareket eder fakat tarihçi gibi nesnel davranamaz. Yazar, geçmişi romanın ögeleri olan olay örgüsü, kişiler, zaman ve mekâna bağlı olarak yeniden kurgular, muhayyilesinde şekillendirir ve okuyucuya aktarır. Romanda tarihin karanlıkta kalmış boşlukları kurmacanın yardımıyla doldurur:

Niyazi’nin çocukluk yılları Resne’de geçti. Zaman zaman Resne’ye hâkim tepelere çıkar, ufka bakar, uzaktaki tepelerin bulutlar içerisinde kaybolan siluetlerini görür, dünyayı Resne’den ibaret sanırdı. Büyüdükçe dünya da büyüdü. Ufukların ötesindeki dünyaların farkına vardı. Zamanla kardeşleri Osman, Murtaza, Lütfiye ve Güllü dünyaya geldi, aile büyüdü. (s.42)

Türk edebiyatında geçmişten günümüze çok sayıda tarihî roman yazıldı. Yazılmaya da devam edecek. Bazı romancılar tarihi popüler hale getirdi. Aşk, macera ve cinsellikle süslenen tarih okura roman olarak sunuldu. Okur, tarihî roman tozuna bulanmış macera romanı okudu. Çalakalem romanlar yazıldı. Kimi tarihî romanda tarih sadece zemin olarak kullanıldı. Bazı romanlarda ise bir dönem ele alınarak geniş kapsamlı olarak anlatıldı.

Rumeli’de Hazan Mevsimi’nde Rus Konsolos Rostkovski’nin öldürülmesi ve gelişen olaylar bir Osmanlı-Rus savaşının önlenmesi uğruna verilen tavizleri gözler önüne seriyor. Bukova’dan Manastır’a dönen Konsolos, kendisine selam vermediklerini ileri sürerek Nüzhetiye Karakolu önünde nöbet tutan askerlere hakaret edip, kamçıyla vurmaya başlıyor. İtişip kakışma esnasında silah ateş alıyor, Konsolos ölüyor. Ardından yaşanan gelişmeleri romandan izleyelim:

Sultan Abdülhamit, olaydan duyduğu derin üzüntüyü ifade etmek için Rus Çarı Nikola’ya bir taziye telgrafı çekti. 11 Ağustos 1903 tarihli telgrafta olaya karışan jandarmaların yargılanması için divan-ı harbin kurulduğunu, başta Vali olmak üzere olayla ilgili görevlilerin görevden alındığı, haklarında soruşturma açıldığı Konsolos Rostkovski’nin ailesine tazminat ödeneceği belirtiliyordu. (s. 109)

İki asker hakkında idam kararı verilir.

… Rusya Konsolosluk yetkilileri idam kararının Nüzhetiye Caddesi’nde konsolosun vurulduğu yerde halka açık olarak uygulanmasını istiyorlardı. Bununla da yetinmeyerek iki bölük askerin de idam sırasında hazır bulunmasını istiyorlardı. Sadaret, Rus konsolosluk yetkililerinin isteklerinin istedikleri şekilde yerine getirilmesini istedi.

Romanda şahıs kadrosu çok geniş tutulmuş. Kimler yok ki… Enver Bey (Paşa), Talat Bey (Paşa), Kazım Bey (Karabekir), Resneli Niyazi bey gibi tarihe mal olmuş gerçek kişilerin yanı sıra birçok kurgu kahraman… Bütün bu kahramanlar; beş yüz sekiz sayfalık romanda Selanik, Resne, Manastır, Edirne gibi çok geniş bir coğrafyada olay örgüsüne bağlı olarak kendi serüvenlerini yaşıyorlar. Kimi zaman onları gece karanlığında İttihat ve Terakkiye katılış merasiminde kimi zaman Rumeli dağlarında eşkıya kovalarken görüyoruz.

Meşrutiyetin ilanıyla bütün sorunların çözüleceğini düşünen İttihatçılar, Meşrutiyet sonrasında yola birlikte çıktıkları Bulgar, Sırp, Rum çetecilerin ihanetleriyle karşılaşıyorlar. Müslüman Arnavutların dinmek bilmeyen isyanları İttihatçıları hırpalıyor.

Bu durum romanın 335. sayfasında yazar anlatıcının anlatımıyla ifade ediliyor:

Rumeli’deki Arnavut isyanları aradan geçen dört yıla rağmen sürüp gidiyordu. Arnavutlar huzursuzdu. İttihat ve Terakkiye meydan okuyorlardı. Dört yılda dört isyan yaşanmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti bir yandan bu isyanları bastırmaya çalışırken öte yandan muhalefet, Mecliste İttihatçıların başarısızlıklarını acımasızca eleştiriyordu. İttihatçılar için çember gittikçe daralıyordu. Bu kuşatılmışlık onları gittikçe sertleştiriyordu.

İttihatçılar, iktidarı bırakmak zorunda kalıyor. Bütün Balkanlar kaybediliyor. Düşman Çatalca önlerine geliyor. Ülkenin içinde bulunduğu bu acı tabloda bile İstanbul’da iktidar oyunlarının büyüsüne kapılanlar gerçekleri görüp anlayamıyor.

Balkan Savaşı’nın trajik görüntüleri okuyucuda acı bir tat bırakıyor. Yaşadığımız bu toprakların son kalemiz olduğunu anlıyoruz. Bu tanıtım yazısında romanın olay örgüsü hakkında fazla ayrıntıya girmekten kaçınıldı. Bundan sonrası için söz okuyucuda…


Eğitim kurumlarını farklı şekillerde değerlendirmek mümkündür. Kimine göre insanlığın gelişimi, toplumun zenginleşmesi, gelişmiş toplum olmanın gereği olarak değerlendirilirken, kimilerine göre ise insanların girişimciliğini engelleyen, onu dar kalıplara sıkıştıran, insan zihninin yaratıcı düşünmesini engelleyen durağan kurumlar olarak değerlendirilmektedir.

Aslında eğitim kurumlarını olumsuz değerlendirenler daha çok okulların program merkezli eğitim verdiği zamanlarda (örneğin günümüzden 50-60 yıl öncesinde) şiddetli eleştiriler getiriyorlardı. Program merkezli eğitim kurumlarında öğrencilerin kendi bireyselliğinden (ilgi ve yeteneklerinden) ziyade programlardaki hedeflere ulaşıp ulaşmadıkları daha önemliydi. Ancak insanoğlunun her bir bireyinin farklı ilgi ve yetenek alanlarında farklı düzeylerde olduğu gerçeği fark edilemediği için öğrencilerin tek seçeneği vardı, o da bütün derslerde başarılı olmak. Çok yetenekli oldukları halde okul başarıları düşük olan insanların sayısı fazlaydı ve bu durum eğitim kurumlarına yönelik yapılan eleştirileri bir noktada haklı kılıyordu.

Geleneksel eğitim anlayışının ve yapısının bazı toplumsal sorunları çözememesi ve ilerleme sağlayamaması da sorgulandı. Ayrıca bilimsel gelişmeye ve buna paralel olarak sosyal bilimlere (eğitim, psikoloji vb.) yönelik yapılan araştırmalara aktarılan kaynaklar arttıkça yeni bilgilere, sonuçlara ulaşıldı. Var olan eğitim yapısıyla toplumsal gelişmeye cevap verilemeyeceği görüldüğünde eğitimde yeni arayışlara gidildi. Eğitim programları güncellendi, eğitime farklı yaklaşımlar geliştirildi. Bunun sonucu olarak öğrenci merkezli eğitim yaklaşımları güçlendi ve benimsendi. Program merkezli yaklaşımdan öğrenci merkezli yaklaşıma bir geçiş yaşandı. Eğitimde bir noktada başarısızlıktan çok başarı ölçülür hale geldi. İnsanların farklı alanlarda farklı yetenek düzeylerinde oldukları gerçeği, insanların toplumda yeteneklerine uygun olarak yer edinmelerinin önünü açtı. Yani toplumsal hareketliliğin motorunu insanların yeteneklerine göre eğitim görmeleri ve çalışmaları oluşturdu.

Gelinen bu noktada eğitim programlarının öğrencinin sadece bilişsel gelişimini değil onun sosyal ve duygusal gelişimlerini de desteklemesi amaçlanmıştır. Bu amaca gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkelere göre daha çok yaklaşmıştır. Eğitim programlarının içine bilişsel gelişimi destekleyici kazanımların yanı sıra öğrencilerin her şeyden önce insan olduğu gerçeğinden hareketle onların hayatları boyunca işlerine yarayacak yaşam becerileri de eklemişlerdir. Öğrenci okul yılları boyunca eğitim programlarında yer alan bilişsel kazanımlar yanında çeşitli yaşam becerileri de edinmektedir. Hatta insan kaynağının önemini bilen ülkeler liderlik eğitimini bile okullarda vermektedirler. Liderlik eğitimi, zaman yönetimi, başarılı insanın temel özellikleri vb. gibi konulardaki beceriler okulla birlikte kazandırılmaktadır. Ülkeler geliştikçe, toplumlar her yönüyle daha karmaşık hale geldikçe eğitimin önemi daha da büyümektedir. Günümüzden 50-60 yıl önce eğitim kurumlarından yararlanmadan toplumda önemli bir noktaya gelmek mümkün olabiliyordu. Günümüzde ise iyi eğitimli ve özgün fikirleri olan kişiler daha genç yaşta zengin olabiliyorlar.

Ülkemizde ise durum maalesef gelişmiş ülkelerdekine paralel olamıyor. Bunun çeşitli nedenleri var kuşkusuz ancak birçok yazıya konu olan sınav odaklı eğitim eğitimimizin en kötü yanını oluşturmaktadır. İlköğretimin ilk birkaç yılı hariç öğrenciler sürekli bir sınav baskısı altında yetişmektedir. Bu baskıyı sadece öğrenciler değil, aileler, öğretmenler ve yöneticiler de yaşamaktadır. Sınav odaklı eğitim nedeniyle bilişsel yönden gelişmiş ancak duygusal, sosyal yönden zayıf kalmış, her zaman gereksinim duyacağı çeşitli yaşam becerilerinden yoksun gençler mezun olmaktadır. Bu durum sosyal hayatımıza zarar vermektedir. Daha ilköğretim yıllarında güzel yazı yazma alışkanlığı, güzel sanatlara hayranlık, zaman yönetimi, verimli çalışma becerileri, duygusal kararlılık, liderlik, kişisel ve sosyal sorumluluk alabilme, kendini ifade edebilme, sağlıklı iletişim kurabilme, ekip çalışması vb. gibi yaşam becerileri kazanması gerekiyor. Ortaöğretimde bunlara ek olarak kariyer planlaması, kariyer yönetimi vb. yeni beceriler edinerek mezun olması gerekiyor. Ancak bilişsel alandaki öğrenme performansına verilen önem öğrencinin diğer boyutlar açısından gelişmesini engellemektedir.

Sonuç olarak öğrenci merkezli eğitime geçmemize rağmen sonuçlar noktasında ülke olarak sıkıntılarımız bulunmaktadır. 21. Yüzyılda Türkiye’nin ve Türk gençlerinin dünyada biz de varız diyebilmesi için sadece bilişsel yönden değil, duygusal, sosyal vb. diğer yönlerden de yeteneklerinin her zerresinin iyi eğitilmesi, etkinlik temelli yani yaşantıya dayalı bir eğitim sürecinden geçmesi gerekmektedir. Türk gençliği kendini her yönüyle yetiştirerek, geliştirerek atalarına layık olabilir. Çünkü dünyaya medeniyet yayan ataları döneminin hep en iyileri arasında olmuştu. Sevgi ve saygılarımla…

Rus araştırmacı Pierre Kouznietsov “La Lutte des Civilisations et des Langues dans l’Asie
Centrale, Paris 1912.353.s”
adlı doktora tezinde geçmişten XIX. yüzyıla kadar Rus Türkistanı diye adlandırdığı günümüz Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin yer aldığı bölgeler ve orada yaşayan halklarla ilgili önemli bilgiler vermektedir. Kitabın ön sözünde çalışmasının iki ana bölümden oluştuğunu ifade eden yazar, birinci bölümde M.W. Barthold’un le Turkestan a l’epoque de l’invasion mongol adlı eserini esas aldığını, ikinci bölümde ise araştırmayı bizzat kendisinin yaptığını anlatmakta, özellikle Kokand Hanlığı dönemi örf, adet ve geleneklerle ilgili olarak da V.P. Nalivkine’nin* araştırmalarını esas aldığını belirtmektedir.

Biz bu yazımızda Türk tarih ve kültürü ile ilgili önemli bilgilerin yer aldığı bu kitaptan bazı tespitleri hiçbir yoruma tabi tutmadan aktarmaya çalışacağız.

Geçmişte Orta Asya’nın bir çok kavim tarafından işgal edildiğini, bu coğrafyada yaşayan halkların bir çok kültür ve dinle ( Zerdüştilik, Budizm, Maniheizm, Nesturi
Hıristiyanlık, İslam) karşılaştıklarını anlatan yazar, Orta Asya’yı etkileyen ilk medeniyetin Mazdaizm esası üzerine kurulmuş olan İran medeniyeti olduğunu ifade etmektedir.(s.15).X. yüzyılda Maveraünnehr’in İranlılarla meskun olduğunu, Zerdüştiliğin merkezi olan Belh şehrinin Arap coğrafyacıları tarafından ” Ümmü’l-Bilad” olarak anıldığını(s.17),Samaniler döneminde ise Belh ,Semerkand ve Buhara şehirlerine ” dünyanın kraliçesi“(s.18) denildiğini ifade etmektedir. Ancak Arap ordularının Buhara’yı işgali sonrasında Buharalıları göçe zorladıklarını anlatan yazar, Mazdaizme inan bu göçmen ve zengin Buharalılar(=Keş kuşan)ın 700 yüz şatodan oluşan yeni bir şehir kurduklarından söz etmektedir(s.22) Bu şatoların duvarlarında çeşitli resimler buluyordu. Zerdüştiler bu resimlerin kendilerini cin/peri gibi çeşitli ruhani varlıkların zararlarından koruyacağına inanıyorlardı. Samaniler döneminde hala bu şatolardan bir kaçı mevcuttu. Tacik kelimesinin anlamı ile ilgili olarak Tacik kelimesi ortaya çıkısından itibaren etnik ve politik bir anlam ifade etmez. O, Zerdüşti öğretiye inanan kişi demektir. Zira kelimenin ilk hecesinde bulunan “Taç” bildiğimiz Taç anlamındadır. Hıristiyanlar nasıl Haç; Müslümanlar da nasıl Türban takıyorlarsa Zerdüştiler de Taç takıyorlardı demekte, VIII. yüzyılda Eba Müslim döneminde Bikh –Afarid=Makh-Afarid adlı Zerdüşti bir reformatörün de ortaya çıkışı ile ilgili bilgiler vermektedir.(s.22)

Araştırma esnasında zerdüşti kalıntıların bulunduğunu ifade eden araştırmacı bu duruma kanıt olarak yöre halkı arasında “moug=mag” kelimesinin kullanıldığını anlatmaktadır(s.23-24)Arap istilası öncesi Maveraünnehr’de bir çok devletçikler bulunduğunu Semerkand ve Fergana idarecilerine ‘dohkon=,dikhan denildiğini ifade eden araştırmacı arap istilası öncesi Sogdluların Sasani paralarını örnek alarak para bastıklarını anlatmaktadır .

Bizans imparatoru II. Justinen ile Türk hakanı Dizavul/İstemi yabgu arasındaki ilişkiyi de Sogdlular sağlıyordu.(s27).

Arapların Orta Asya’yı işgalleri bölge etnoğrafyasında dikkate değer bir etki yapmadığı gibi, politik ve kültürel alanda da fazla bir etki yapamadı. Emevi komutanları /valileri daha çok Orta Asya’yı kendilerini zenginleştirecek bir vergi deposu olarak gördüler. Ancak İslam, Sasani bürokrasisi üzerine kurulmuş olan Abbasi iktidarında Orta Asya’da devlet dini haline gelebildi( s.29)

Orta Asya’da şehirlerin Şehristan denilen merkez, Rabat ve etrafında yer alan kalelerden üç katmanlı bir biçimde oluştuğunu anlatan yazar, söz konusu dönemlerde sokakların taşlarla döşeli olduğunu, şehirlerin içinden su kanalları geçtiğini ifade etmektedir. Semerkand ve Buhara’da hükümdar sarayı “Registan” adı verilen meydanda bulunurdu. Daha sonra kaleler Orda adı ile anılmaya başladı. Semerkand ve Buhara da hala Registan mevcuttur(s.36-37).

Arap istilasından sonra Farsça popüler dil olarak kalırken, özellikle Maveraünnehr’de Arapça edebi dil olarak kullanıldı.(s,39).Arap istilalarına rağmen İslamiyet belli bir süre entellektüeller arasında gelişemedi.

Arap istilaları öncesinde Maveraünnehr ve Orta Asya Türklerin egemenliği altında idi. Türk hakanları Bizanslılarla politik ilişki içerisinde bulunuyordu. Doğu Türk ülkeleri batıya göre daha yüksek bir refah içinde idiler. Ancak 7 12 de Semerkant’ı İşgal eden Araplar Soğdluları buradan sürdüler. Soğdlulara , Arapların ” Ebu müzahim” adını verdikleri Sulu Kağan (716-737) sahip çıktı. Orta Asya Samanilerden sonra Karahanlıların egemenliği altına girdi. Samaniler, Tahiriler ve Safarilerin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra Orta Asya tamamen Türklerin egemenliği altına girdi. Türk- Moğol istilası, Arap istilası sonrası yeşeren İran kültürüne büyük bir darbe vurdu.(s.51) Yazar, Veselovskiy’ Biruni’nin Arap istilası sırasında Arapların İslam’ın yayılmasını kolaylaştırmak amacı Harezm kütüphanelerini yaktıklarını ifade etmektedir(S.39). böyle bir olay da Moğol istilası sırasında Buhara , Semerkant ve Belh .kütüphanelerinin başına da gelmiştir( 55).

Yazar, bir çok doğu bilimcinin Türklerle Moğollar arasındaki akrabalık bağlarının çok güçlü olmasından dolayı XIII, yüzyılda gelişsen Moğol yayılmacılığının sadece Moğollara mal edilemeyeceğini, aynı zamanda bunun bir Türk hareketi olduğunu ifade ettiklerini anlatmaktadır(s.57)

Bütün bu gelişmelere rağmen Farsça Orta Asya’da edebi dil olarak devam ederken, Türkçe vernaküler dil olarak kaldı. Türkler ev yapım tarzları da dahil bir çok nesnel kültür unsurlarını İranlılardan aldılar. Samaniler döneminde köleler genellikle Türklerden oluşuyordu. Türklerin hakimiyetinde durum tamamen tersine döndü; bu defa köleler İranlılardan oluştu. İran ve Turanlılar arasındaki kin o kadar büyüdü ki, XVI .yüzyılda Molla Semsü’d-din Herati Şiilerin kafir oldukları ve pazarlar da satılabilecekleri ile ilgili fetva yayınladı(s.70-71 vd). İşte bu tarihten itibaren Orta Asya Türk hakanları kendilerini ” Sünniliğin Mudafii” olarak kabul ve ilan ettiler.

Timur dönemi Orta Asya’nın en müreffeh dönemi idi. Askeri teşkilat Türk usulü kalırken kadınların sosyal hayata katılımları söz konusu idi.

Zamanla Orta Asya’da İslam hukuku uygulanmaya, el kesimi, recm gibi cezaların Kokand hanlığı döneminde uygulandığı görülmektedir(s.99) Bu uygulamaların belki de en korkuncu ölüme mahkum edilmiş suçluların kale burçlarından atılmaları idi(s.99)

Orta Asya’da öğretilen her sanatın bir pir‘i vardı. Dervişlik ve tekkeler yeterince yaygındı. Bu tekke şeyhlerinin Osmanlı veya Arap olması çok önemli idi. Dini hayatta ziyaret yerleri (= Mazalar) önemli bir yer tutuyordu. Hatta bu ziyaret yerleri dileklerin ve isteklerin ne olduğuna göre ayrılmıştı. Örneğin Namangan’da bulunan iki mazar/ ziyaret yeri çok önemli idi. Çocuk sahibi olmak isteyenler Bava –Ata‘ya, zenginlik isteyenler ise Poço-Ata‘ adı ile anılan ziyaret yerlerine giderlerdi. Hatta Aravan’da bir kaya üzerinde bulunan ve atlı bir şövalyeyi andıran resim, kayanın altında bir su kaynağı ve üzerine çıkılan küçük bir çukur vardı. Oranın yerli halkı bütün bu mekanları kutsal bilir ve kayadaki resmin de Hz. Ali’ ye ait olduğuna inanırlardı.(s.125).Bu tür ziyaret mekanları sayısız denilecek kadar çoktu.

Kadınlar mescide gitmezlerdi. Ülke yerlileri Müslümanlığın kendilerine zorla kabul ettirildiğini ifade ediyorlardı. II.Katerina döneminde Müslüman Tatar misyonerlerin din yolu ile kendilerini asimile edeceği düşüncesinden hareketle söz konusu faaliyetlerden rahatsız olan Kırgızlar, bu durumu engellemesi için Çar’a başvurmuşlarsa da Rus çarı Müslümanlığı idolatriden Hıristiyanlığa geçişte ara bir dönem olarak gördüğü için duruma müdahalede bulunmamıştır(s.66).

Orta Asya’da panteist sufizm yeterince yaygındı. Hatta bu sufizmi Arabo-occidantale Arap etkisi ile gelişmiş batı sufizmi; irano-hindou /orientale Fars- hind etkisi ile gelişmiş doğu sufizmi olarak ayırmak mümkündür.. Söz konusu doğu sufizmi daha orijinal bir biçim arzetmektedir(s.131 )Ahmet Yesevi, Bahauddin Nakşıbendi vb. sufiler mevcuttu. Bu tarikatlarda bir sufinin katedeceği aşamalar;Şeriat, Tarikat ve Hakikat esastı. Göçebeler sufizme daha yatkındılar.

Orta Asya Türkleri arasında iyi-kötü ruhlara inanış oldukça yaygındı. Periler, güzellikleri dillere destan varlıklardı. Onlar faziletli/saygıdeğer insanları korurlardı. Cin,Dev, İblis,Seytan, Albastı,Adjina bunların en tanınmışları idi. Albastı yaşlı ,kıllı ve çirkin bir kadın olarak tasavvur edilir, .izbe yerlerde,,terkedilmiş bahçeler ve çiçekler arasında yaşardı. Adjina ise, saçları sarı, dev gibi büyük bir kadın şeklinde düşünülürdü. O her istediği şekle /biçime dönüşebilir, her dona girebilirdi. Bunların dışında da birçok mitik varlık tasavvuru mevcuttu.(s.142-145)

Medreseler oldukça yaygındı. Her ne kadar medreselerde matematik, fizik kozmoloji gibi bilimler okutulsa da, eğitimin esasını din eğitimi oluştururdu. Babalar çocuklarını medrese hocalarına”la chair
(de notre enfant) est a vous, les os sont a nous=)”eti sizin, kemikleri bizim” diye teslim ederlerdi. Avrupada Latince ve Grekçe öğretildiği gibi burada da Arapça eğitim dili olarak öğretilmekte idi. Hatta o dönemde Orta Asya’da entellektüel bir Müslüman için en kutsal dil Arapça idi. Dillerle ilgili şöyle bir anlayış mevcuttu:

Arapça şerafet,

-Farsça necaset

-Türkçe kabahat denilirdi(s.165).

Medreselede okutulan ders kitapları ilgili bir değerlendirme yapan yazar, Müslümanların okuttukları tarih, coğrafya ve kozmoğrafya kitapları saçma ve fantastik hikayelerle dolu idi demekte bu konu ile ilgili olarak dünyanın yaratılışı ve konumu hakkında Abdullah b. Mes’ud’un Hz. Muhammed’e dünya neyin üzerinde bulunuyor? diye sorduğu soruya verilen cevabı göstermekte, medreselerin bu hali ile hem Müslümanlığın çöküşüne hem de medeniyetin yok olmasına neden olan kurumlar olacağına işaret etmektedir.

Osmanlılarla Orta Asya arasındaki dini ve politik(?) ilişkiler daha çok Orta Asya’dan hacca gitmek isteyen hacılar yolu ile sağlanıyordu. Bu hacılar İstanbul’a geliyor, tekkelerde konaklıyor , daha sonrada hacca gidiyor dönüşte de aynı yolu takip ediyorlardı(s.299).

Yazar,1895-1896 yıllarda ilginç bir kişiliğe sahip Osmanlı vatandaşı Mir Sadık Kari’nin oğlu olan Hoca Abdu-Celil in Ming –tepe ‘nin tanınmış İşan’ı Madali’ye verilmek üzere sakal-ı şerif’le birlikte bir ferman, altın bir yüzük ve yeşil bir bayrak getirdiğini anlatmaktadır (295).Bütün bu olaylar 1898 yılına kadar Ruslardan gizli kalmıştır.

Sovyetler Birliği öncesi Türkistan’la ilgili önemli bilgiler içeren bu tez çalışması özellikle Kokand hanlığı tarih ve kültürünün anlaşılması açısından dikkat çekmektedir. Söz konusu kitapla 1907 yılında Orta Asya’yı gezen, Özbek bir baba ve Başkurt bir anneden doğan fikir/düşünce adamı Abdurreşid İbrahim’in ” Alem-i İslam” adlı eserinde o dönem Buhara medreselerinde verilen eğitimin örtüştüğünü görmek mümkündür. Konu ile ilgili olarak Abdurreşid İbrahim “…. Umum Buhara ahalisinde bu fikir baki ise de ilmen bunun aksinedir. Usulü tedris berbad. Bir kitabın mukaddimesini beş sene de tahsil iderler. Yirmi-otuz sene medrese odasında oturur ,bütün ömrünü alat lisan tahsilinde geçirir, tahsil hıtamında iki kelime arabi tekellüm edemediği gibi bir satırda arabiyü’l-ibare bir şey yazmak iktidarına da malik değildir..Usulü tahsil çok acınacak bir haldedir. “demektedir(s.17)

*-V.P.Nalivkine,Chrestomathie sart et persane approprie aux programmes de l’ecole normale
du Turkestan, Tachkent,1887; V.P. Nalivkine, Histoire sommaire du khanat de Kokand, Kazan 1886(rusça); V.P. Nalivkine&M.V. Nalivkina, Condition de la femme indigene du Fergana, Kazan 1885 ( rusça).


Doğadaki çocuk, soyu tehlikede olan bir türdür ve çocukların sağlığı ile yeryüzünün sağlığı birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.” diyor Richard Louv Doğadaki son çocuk adlı kitabında. Kitabın yazarı, kendi çocuğunun “bizler neden sizler kadar mutlu değiliz”? sorusu ürerine yazdığını belirtiyor. Yazar, çocuğunun kendi çocukluğunda olduğu gibi balık tutma, ormanda kamp yapma gibi hiçbir hikâyelerinin olmadığından yakındığı belirtiliyor.

Kitapta insanların ruh sağlığında doğal çevrenin rolü örneklerle açıklanmıştır. Kitapta anlatılan konularda kendimi bulduğumu ve günümüz çocuklarıyla ilgili karşılaştırma fırsatı yakaladığımı belirtmek istiyorum.

Günümüzde yetişen çocuklarla kendi çocukluğumu kıyasladığımda ne kadar şanslı bir çocukluk devresi geçirdiğimi daha iyi anlıyorum. Bizim çocukluğumuzda şimdiki çocukların sahip olduğu maddi imkânlara sahip değildik. Hatta anne ve babalarımız şimdiki çocukların üstüne düştüğü gibi üstümüze düşmüyordu. Yeri geldiğinde büyüklerin yaptıkları işleri bile yapıyorduk. Şimdiki çocuklar kadar çok kıyafetimizi yoktu. Haftalık diye bir şeyi hiç bilmedik. Sadece bayramlarda el öptükten sonra harçlıklarla yetinirdik. Bizim akranlar için en büyük lüks, mahallenin bakkalından gidip gazoz almaktı. Bize yılda sadece iki kez kıyafet alınırdı, o da kurban ve ramazan bayramı öncesindeydi. Bazen bayramdan iki ay önce kıyafet alınsa da o kıyafeti bayrama kadar özenle saklar, bayram günü de erkenden kalkıp bayramlık kıyafetlerimizi giyerek bayramlaşma töreninden sonra coşkuyla sokaklara koşardık. Bayram günü giydiğimiz yeni kıyafetlerin mutluluğu hiçbir şeyde yoktu. Ne kadar sıkıntıya düşsek de hep elimizde olanları değerlendirerek olumsuzlukları eğlenceye çevirmesini bilirdik. Bizlere yerince oyuncak alınmadı ama bizler kendi ellerimizle yapardık oyuncakları. Üstelik yaptığımız oyuncaklar ya inşaat atığı malzemeler ya da evlerimizde eskiyen kullanılmayan malzemelerden oluşurdu. Çünkü hayallerimiz zengindi. Çünkü bizler doğanın çocuklarıydık.

Richard Louv kitabında bizim durumumuzu şöyle belirtiyor: “Çocuk doğada özgürlük, hayal gücü için alan genişliği ve mahremiyeti bulur. Bu düzeyde doğa, açıklamaların ötesine geçer, alçak gönüllüğü öğretir.” Evet, doğa bize alçak gönüllüğü öğretmişti. Mevsim ne olursa olsun, hava şartları ne olursa olsun biz hep doğadaydık.

Mart ayının sonlarına doğru dağların güney yamaçlarında Navruz (Nevruz) toplardık. Navruz toplamak çocuklar arasında bir prestij unsuruydu. Çünkü navruzu bulmak uyanıklık ve zekâgerektiren bir durumdu. Navruz toplamaya giden bir çocuk onu bulmak için sabrı, azmi ve mücadeleyi öğrenirdi. Navruz toplamaya topluca gidildiğinden dayanışma ruhu küçük yaşlarda içimize işlemişti. Navruz çıktıktan sonra köyün meralarında kangal yemlik, şeker dikeni tarla tapanı, ebe gömeci, dingil gana, hardal ve madımak gibi lezzetli bitkiler çıkardı. Onları toplar afiyetle yerdik. Bazen topladıklarımızı eve getirir, annelerimizin yaptığı yufkalara dürerek afiyetle yerdik. Mayıs ayına doğru köyün altı kilometre uzağında bulunan Oğlak kulağı dağında ekşi tadı olan oğak kulağı otunu toplamaya giderdik. Birkaç ay sonra kenger sakızı bitkisinin yaprağını kesip ondan çıkan sütle kenger sakızı yapardık. Haziran ayından itibaren bahar yağmurlarının sona ermesiyle beraber köyümüzün yakınından geçen Kızılırmak’a gider, orada saatlerce yüzer, kumla oynar ve taş yüzdürürdük. Köyde harman yeri denilen boş alanlarda çelik (çomak), fırın kızdı, ayağım yağlı, taraf taraf, güvercin taklası, lalempe ve çekirdek gibi köyümüze özgü oyunlar oynardık. Bu oyunlar için en az 10 kişi olması gerektiği düşünülürse ne kadar sosyal yönümüzün olduğu daha iyi anlaşılabilir. Güz mevsimine doğru hasat zamanlarında bağ ve bahçelerin hasatlarında büyüklerimize yardım ederdik. Tabi bizden öncekilerin hasat dönemlerinde çok eğeleneli oyunlar oynadığını büyüklerimizden duyardık. O zaman en büyük eğlencelerimizden biri de hasat edilen ayçiçeğinin sapını toprak yollarda sürmekti. Dağlarda çiriş denilen bitki odunlaşıp kuruduğunda onları toplar, yılgın (ılgın) denilen çalılardan yaptığımız yaylara ok olarak kullanarak okçuluk oynardık. Kışın da yaptığımız kızaklarla köyde kaymadığımız yamaç bırakmazdık.

Çocukluğumuzda yaptığımız bütün bu etkinlikleri sadece köyde büyüdüğümüz için yapmadık. Anne ve babalarımızın hoşgörüsü ve güven duygusu sayesinde yaptık. Çünkü onlar doğayı bir tehdit olarak görmediler. Onlar oynarken üstümüzü kirletmemize öfkelenmediler. Üstelik annelerimizin şimdiki gibi çamaşır makineleri bile yoktu. Richard Louv’un kitabında bu durum çok güzel özetlenmiş: “Toplumumuz çocuklara ve gençlere doğrudan doğa deneyimlerinden uzak durmayı öğütlüyor.”

Ailelerin temizlik takıntısı ve doğa korkusu yüzünden çocuklar doğadan koparılıyor. Çocuklar eve ya da alışveriş merkezlerine hapsedilerek sanal eğlencelerle avutuluyorlar. Bu yüzden çocuklar, davranış bozuklukları, dikkat eksikliği, saldırganlık, algı bozukluğu ve obezite gibi birçok sorunla mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Bu olumsuzluklara karşı en büyük terapi doğadır. Yazarın dediği gibi: “Burada konuştuğumuz şey, kendileri doğanın içinde büyümüş olan birçoğumuzun gerçekleştirdiği dönüşüm. Şimdi ise doğa artık yok!”

Anneler ve babalar, lütfen Richard Louv’un Doğadaki Son Çocuk kitabını okuyun ve kendi çocukluğunuzu çocuklarınıza yaşatın.

Günümüzün karmaşık dünyasında, genel geçer kabul gören eğitimin ya da kişisel özelliklerin yanı sıra yaratıcılık, çok değer verilen bir özellik haline gelmiştir. Bilgi çağında yaratıcılık her zamankinden daha hayati bir öneme sahiptir. Günümüz iş yaşamında yaratıcı insanların katkıları ve buldukları çözümler büyük yararlar sağlamaktadır. Bir otomobil fabrikasında tasarım mühendislerin eseri olsa da, orada çalışan işçilerin sürece katılarak yaratıcı becerilerini işe koşmaları sayesinde şirketler büyük tasarruflarda bulunmakta ya da verimliliklerini arttırmaktadırlar. Artık bütün dünya yaratıcı bir insanın kendileri için ne kadar büyük bir yarar sağladığının farkındadır.

Yaratıcı düşünme neden önemlidir? Yaratıcı düşünmenin bazen tehlikeli olduğu belirtilmiş, bazen de yaratıcı düşünme, insanı başarıya götüren, zihinsel fonksiyonlarını en iyi şekilde geliştiren bir yetenek olarak görülmüştür. Yaratıcı düşünme yeteneği gerçekten çok büyük bir kuvvettir. Yaratıcı düşünme sayesinde insanlık televizyonu, radyoyu, bilgisayarı, uzay gemisini kazanmıştır. Edebiyat, sanat, müzik ve mimari eserler onun sayesinde doğmuştur. Yaratıcı düşünme, zihinsel yönden sağlıklı olabilmek açısından önemli olduğu kadar, eğitimde ve mesleki alanda başarı için de gereklidir.

Yaratıcılık süreci, tüm duyuşsal ve düşünsel etkinliklerde, her türlü çalışma ve uğraşın içerisinde vardır. Yaratıcılık yalnız sanatsal süreçlerde ya da sanat eğitimi ve öğretimine ilişkin etkinliklerde rol oynayan bir yeti olmayıp, insan yaşamının ve insanlığın gelişiminin tüm yönlerinde yer alan temel bir yetenektir. İnsan tarafından tamamlanmış her işte yaratıcılık temel öğe olarak bulunmaktadır.

Literatüre bakıldığında yaratıcılık kavramının uzun süre, sanat ve bilim ile birlikte kullanıldığı görülür. Yine geçmiş literatürde yaratıcılık, güzel sanatlar, sanatçılar, bilim ve teknikte yeni buluşlar yapan bilim adamları veya mucitlere özgü bir ayrıcalık, bir sihir olarak düşünülmekteyken, artık günümüzde her bireyde, yaşamın her düzeyinde var olan bir yetenek olarak kabul edilmektedir. Genetik faktörler ile birlikte kişilik özellikleri, toplumsal ve kültürel etmenler yaratıcı yeteneğin gelişmesini etkilemektedir.

    Okullar yaratıcı düşüncelerin köreltildiği kurumlar olarak değerlendirilmekle birlikte aynı zamanda yaratıcılıklarının geliştirilebileceği bir potansiyeli de sunmaktadır. Günümüz eğitim anlayışında öğrenciyi merkez alan yaklaşımların kabul görmesiyle birlikte bu potansiyel daha iyi anlaşılmaktadır. Son olarak Milli Eğitim Bakanlığı ilköğretim programını değiştirmiş ve derslerin ortak amaçları arasına yaratıcı düşünmenin geliştirilmesini bir amaç olarak koymuştur.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaratıcı düşünmenin geliştirilmesini ders programlarına amaç olarak koyması ile her şey halledilmiş olmamaktadır. Sonuçta bu amacı gerçekleştirmede öğretmenler ve yöneticiler çok önemli görevler yüklenmektedirler. Yıllar yılı devam eden öğretim programlarından sonra alınan bir karar ile çocukların ve gençlerin yaratıcı düşünme yeteneklerinin gelişeceğini söylemek iyimserlik olur. Çünkü öğretmenlerin bu yeni amaç doğrultusunda hizmetiçi eğitimden geçirilmesi, kendilerini yenilemeleri ve bazı eski alışkanlıklarını terk etmeleri gerekmektedir. Bunun dışında Türk Milli Eğitim Sisteminin sınav temelli (OKS ve ÖSS) oluşu bu amaçlara ulaşmayı engelleyen önemli unsurlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Türkiye’de yaratıcı düşünme konusu üzerinde yeterince araştırmalar yapılarak Türk milletinin yaratıcı düşünme konusundaki durumu yeterince incelenememiştir. Bu noktada eğitim kurumlarındaki durum da genel olarak yeterince araştırılamamıştır. Okulların yaratıcı düşünme potansiyeli dikkate alındığında mevcut durumun bilinmesinin önemi ortaya çıkmaktadır.

Konunun bir de ekonomik boyutu vardır. Çok uluslu şirketler konunun önemini çok önceden kavradıkları için bünyelerinde birçok milletten yetenekli insanları istihdam etmektedirler. Türkiye’de de önemli şirketler konunun önemini kavrayarak personelini yaratıcı düşünme eğitimine almakta, onların potansiyelinden daha fazla yararlanma noktasında eğitim yatırımları yapmaktadırlar. Çünkü yaratıcı düşünme düzeyi yüksek personel, daha fazla verim ve dolayısıyla daha fazla gelir demektir. Son yıllarda hızla gelişen Kayseri ve Kayserili şirketlerin de konunun önemini kavrayarak yaratıcı düşünmeye önem vermeleri, personellerini bu konuda eğitimlere tabi tutmaları büyük yarar sağlayacaktır. Günümüz ekonomi dünyası küresel rekabet çağına dönüşmüştür. Bu acımasız yarışta yaratıcı düşünme düzeyi yüksek personel her zaman büyük üstünlük sağlayacak bir unsurdur. Bu nedenle yaratıcı düşünme konusu büyük önem taşımaktadır.

Varlığını hissettiğimiz ama yok saydığımız unsurlar, yaşamımıza yön verdiğimiz düzenimizin düzensiz yansımalarıdır bir bakıma. Tekdüze hayatımızın tanımlanmış ritimlerinde ritim dışı başkalıklar aslında yaşamın temelinin şifreleridir.

Varlığımızı var olduğumuz için algılıyoruz. Ama varlık ötesi hislerimizi yaşasak bile tarif edemiyoruz. En belirgin yaşanmışları algılamaya çalışırken, belirginliğin daha ötesindeki içsel algıları anlamlandıramadığımız için, onun yüceliğinde, mistik hezeyanlarımızın kaygısızlığını yaşıyoruz.

Yaşamı temelden sorgulayan Son Çağrı kitabı, yaklaşık 250 kitabın, onlarca konferansın, yüzlerce güvenilir internet sitelerindeki araştırmaların, günler ve geceler boyu süren özverili çalışmaların ürünüdür. Gök Türk mahlasını kullanan yazarın tıpkı kitabın ana fikri etrafında şekillendirdiği gibi uzun bir geçmişe dayanan ilginin, içsel algıların şekillendiği hayal ürünü olmasına rağmen, delilerin ortaya çıkardığı gerçeklerin dışa yansıyarak ardındaki fulü görüntülerin açığa çıkmasını sağlamıştır bu yapıtta.

İnsanların aslında hücrelerinin bir genetik kopya merkezleri olduğu ve bu genler sayesinde bizlerin binlerce yılda edinilen deneyimleri olması bu kitabında sanki genetik olarak depolanmış bilgilerin dışavurumu algısının yaşatmaktadır.

Zamanınaslında algıdan ibaret olduğu yaşanılan anın yaşanılacakların ve yaşanmışların bir kaşımınım olduğu gerçeğine ulaşmaktayız. Zaman git gelleri arasında gözden kaçan ufak ayrıntıların, bir işaret ya bir simge olduğunu bu yapıtta görmek mümkündür. Gerçek olarak algıladığımız aslında bu yönde algılamamızı sağlayan geçici uyarıcılardır. Gerçek algıların gerçekleri gizlemek için bir simülasyon olduğu izlemine bu kitapta fazlasıyla kapılmaktayız.

Antik çağlardan günümüze uzanan uzun yolcuğun aslında zaman duvarlarında ne kadar kısa mesafeler olduğunu idrak etmek, günübirlik geçici hırsların ne kadar boş unsurlar olduğunu anlamımızı sağlıyor. Son çağrı kitabı hayata felsefi bakmanın yani sorgulamanın bir kullanım kılavuzudur. Günlük çekişmelerle pespaye olmuş ruhumuzu dinginliğe kavuşturacak bir esintidir Son Çağrı kitabı. Kitaptaki çağrı aslında insanın özünü bulması için bir uyarıcıdır. Bu uyarıcıyı Atatürk yıllar önce görmüş ve ömrünün son demlerinde onu bulmak için çalışmıştır.

Mitolojilere, efsanelere ve antik dönemlere bilim kurgu mantığıyla bakan bu kitap aslında bu kadar farklı zaman dilimlerinin bir bütünden ibaret olduğu algısını yerleştirmektedir zihnimize.

Okuyucuyu farklı mekân ve zamanlarla arasındaki karmaşadan akıcı ve özgün anlatımıyla kurtaran bu yapıtta üçlü zaman algısının doyumsuz tadını yaşamak mümkün olmaktadır. Tasvir edilen yerlerin zihinsel berraklığı yazarın ayrıntıları yakalama gücü sayesinde gerçekleşmektedir.

Son Çağrı kitabı içeriği bakımından belgesel roman tarzında yazılmış bir kitaptır. Genelde batılı yazarlarda gördüğümüz bu içerik ve üslubu ülkemizde çok başarılı bir şekilde aktaran Gök Türk, bizim milli gururunuzu okşamaktadır.

Kitapta anlatılan kişiler ve onların mensup olduğu hayat tarzları o ortamlarda yaşayan bir insanın yazabileceği kadar güzel değerlendirmelerolarak karşımıza çıkmaktadır. Konu bütünlüğü her bölümde korunmuş ve gereksiz ayrılardan özenle kaçılmıştır. Kitabın tamamında günümüz bazı piyasa yazarlarının sırf bir eser yamak amacıyla yaptığı basitliklere bu eserin hiçbir yerinde rastlanmamıştır. Okuyucuyu hep büyük bir heyecanla sürükleyen bu yapıtın içeriği gerek anlatılan olaylar gerekse de verilen bilgilerle hep sürprizlerle karşımıza çıkmaktadır.

Büyük bir keyifle okuyacağınız bu kitap, sizlere farklı bir eser okumanın da ayrıcalığını yaşatacaktır. Mavi Kalem yayın evi tarafından basılan bu kitabı D&R mağazalarından temin edebilirsiniz.