Kategori

Eğitim

Kategori

1990’lı yıllara kadar eğitimde başarı IQ testleri temel alınarak belirleniyordu. Yani IQ’su yüksek olanlar zeki olarak nitelendiriliyor ve ona uygun bir eğitim ortamı sunulmaya çalışılıyordu. Ancak yapılan araştırmalar sonucunda IQ’nun başarıda sadece %20’lik bir etkisinin olduğu tespit edildi.iftresim2-1
Başarının gerçekleşmesinde etkili olan %80’lik faktörler içerisinde duygusal gelişimini önemli bir yerinin olduğu anlaşılmaya başlandı. Örneğini IQ’su çok yüksek birisi günlük hayatta en basit problemleri çözmede oldukça başarırız olduğu durumların sıklıkla yaşanması başarının aksamasındaki en önemli nedenler arasında gösterilebilir. Aynı şekilde yüksek IQ’ya sahip olup da sosyal ya da insani ilişkilerde başarısız olan birçok insan bulunmaktadır. Bu gibi örnekler duygusal zekânın önemini ortaya çıkarmaktadır.
1990’lı yıllara kadar duygusal zekâ konusunda ciddi bir çalıma yapılmamıştı. IQ testleri başarı için temel ölçüt alındığından duygusal gelişim göz ardı edilmekteydi. Duygusal zekâ konusunda ilk ciddi çalışmayı Daniel GOLEMAN yapmıştır. Goleman’ın yazdığı “Duygusal Zekâ EQ neden IQ’dan daha önemlidir?” kitabı dünya çapında büyük bir etki yapmıştır. Kitapta duygular tanımlanırken duyguya etki enen unsurlar örneklerle açıklanmıştır. Kitapta ana tema duyguların eğitilmesidir. Bu nedenle duygularını kontrol edemeyen bireylerin başarısızlığa uğrayacağı vurgusu sıkılıkla yapılmaktadır. Duygularımızla aklımızın nasıl birleştirileceği meselesi kitabın ana fikrini oluşturmaktadır.goleman_who_created_emotional_intelligence
Duyguların genetik olarak bir evrimi söz konusudur. Birçok temel duyguya insanların binlerce yılda elde ettikleri deneyimler sayesinde ulaşılmaktadır. İlk insanlar doğada sürekli hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Bu mücadele insanları yerine göre saldırgan, yerine göre korkak yerine göre de tutuk yapmaktadır. Günlük hayatımızda farkına varmadığımız bazı duygular bir evrim sonucu ortaya çıkmıştır. Örneğin karanlıktan korkmak ilk insanlardan günümüze uzanan bir yaşam mücadelesinin sonucudur. Duygunun temel sinir devrelerinin biyolojik tasarımı açısından, dünyaya birlikte geldiğimiz tasarım, son 5 ya da 500 değil, son 50.000 insan kuşağı boyunca işe yarayan şeyidir.dz01
Duyguların kontrol edilmesi için bazı yasalar ve dini kurallar ortaya çıkmıştır. Bu normlar insanların toplum olabilmeleri için elde ettikleri önemli atılımlardır. İlk etik yasaları ya da bildirileri,-Hammurabi Kanunu, Yahudilerin On Emiri, İmparator Aşoka’nın Fermanları- duygusal yaşamı yumuşatma, ehlileştirme, evcilleştirme çabaları olarak görülebilir.
Her duygunun fiziksel bir tepkimesi söz konusudur. Yani duygu her zaman bir hareket meydana getirmektedir. Bu duygusal tepkimeleri şöyle sıralamak mümkündür:
• Öfke hissedildiğinde, kan akışı bir silahı tutmayı ya da düşmana vurmayı kolaylaştırıcı şekilde ellere yönelir; kalp atışı hızlanır, adrenalin gibi harmanların hızlı salgılanmasıyla birlikte çevikçe hareket edecek güçte enerji meydana gelir.
• Korku hissedildiğinde, kan kaçmayı kolaylaştırmak için bacaklardaki büyük iskelet kaslarına yönelir ve sanki yüzdeki kan çekilir, bu da kanın donduğu hissini verir. Saklanmanın iyi bir alternatifi olduğu anlaşıldığında beden bir anlık donar.
• Mutluluğun oluşturduğu başlıca biyolojik değişken, beyine zararlı düşüncelerin gelmesinin engellenmesidir. Böylece fazla enerji harcamadan vücutta bir ferahlama duygusu oluşur.
• Sevgi ve cinsel tatmin sırasında korku ve öfkenin getirdiği savaş ve kaç duygularının tersi duygular yaşanır. Vücut gevşeme tepkisiyle işbirliğine daha açık hale dönüşür.
• Şaşkınlık sırasında kaşlar etrafta olup biteni daha hızlı ve detaylı görmek için kalkar.
• Tiksinme sırasında üst dudak yana kıvrılarak burun hafifçe buruşturulur. Böyle vücut kendini zehirli bir varlığa karşı korumuş olur.
• Üzülme sırasında vücuttaki enerji azalır ve zevk alıcı duygular engellenir. Bu enerji kaybı, üzüntüye kapılan ilk insanları, daha güvende oldukları yuvalarına yakın tutmuş olabilir.
Eski çağlardan günümüze uzanan bu duygusal süreçler günümüzdeki yoğun teknolojilerle bazen tam uyum sağlayamamaktadır. Eskiden hayatta kalmak için ani öfke patlamaları gereklilik iken günümüzde ani öfke patlamaları, felaketlere yol açabilir. Bu durum duygusal zihnin akılcı zihin tarafından kontrol edilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Aslından biz hem duygusal hem de akılcı bir zihne sahibiz. Birisi düşünüyor, diğeri hissediyor. Duygu düşünceler için, düşünceler duygular için vazgeçilmezdirler. Tutkular bu dengeyi sarstığında duygusal zihin üstünlük sağlar ve akılcı zihni etkisiz bırakır.
Her duygunun kendine özgü bir değeri ve önemi vardır. Tutkusuz bir hayat, yaşamın kendi zenginliklerinden kopuk ve yalıtılmış, donuk, çorak bir kayıtsızlık âlemine dönüşebilir. Duygular fazlasıyla bastırıldığında donukluk ve uzaklık yaratır. Kontrolden çıktığında, aşırı ısrarlı ve patolojik bir hale gelir.zeka25
Duygusal bozukluklular ya da saplantılar bir mizaç değildir. Çocukların yetişme dönemi birçok fırsat penceresini ortaya çıkarmaktadır. Duyusal aşırılıklar veya donukluklar uyun bir ilgi ve eğitim yoluyla makul seviyelere getirebilir. Toplum genelinde yaygın söylem olan “Can çıkar, huy çıkmaz!” sözü doğru değildir. Duygular eğitilebilir ve ehlîleştirilebilir. Duygular insanın kişiliğinin yansımasıdır. İyi bir kişiliğe sahip olmadan başarıya odaklanmak insanlık için felaketler oluşturabilir. Bu nedenle iyi ve makul bir insan daha başarılıdır.

Günümüzün muhtemel en önemli sorunlarından biri gıda güvenliğidir. Artan dünya nüfusunun temel besin gereksinimlerinin karşılanması konusu dünya gündeminde uzun bir süredir varlığını korumaktadır. 1900’lü yıllarda öngörülen kıtlığın gerçekleşmemesi, yeşil devrim dediğimiz tarım ürünlerinin genetik yapılarının değiştirilmesiyle elde edilen üretim artışı sayesinde olmuştur. Tohum ıslahı, zayıf ya da dirençsiz tohumların ayıklanıp güçlü ve dayanıklı tohumların yaygınlaştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu verim tarımsal verimde ciddi artışların yaşanmasına sebep olmuş ve dünyada öngörülen gıda krizinin uzun bir dönem yaşanmasını engellemiştir.fft99_mf2858645
Günümüzde tarımsal üretim sistemleri GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) kısaca bitki ve hayvanların genetik mühendisliği teknikleriyle bilim adamlarınca oluşturulan yeni formları dediğimiz ürünler sayesinde gerçekleşmektedir. GDO’lu ürünler, bir ürünün daha uzun süreli dayanmasını sağladığı gibi birim alanda en yüksek verim artışlarının yaşanmasına da neden olmaktadır. Bu ürünler ayrıca iklimdeki düzensizliklerden kaynaklanan olumsuzlukları da engellemektedir. Örneğin GDO’lu buğdaylar hem kuraklığa daha dayanıklı hale gelmiştir. Yağışların yaz başlarına sarkmasıyla buğday başak tutamaz hale gelir. Halk arasında kınacık denilen bu hastalık ne nesil buğday tohumları sayesinde engellenmektedir.bugday-D64E-819D-B229
Daha kaliteli tohum elde etme isteği, güçlü ve verimli tohum çeşitlerinin güçsüz ve dayanıksız tohumların yerine geçmesine neden olmaktadır. Böylece birçok yerel tohum türü kaybolmaktadır. Bununla ilgili dünyada oldukça ilginç örnekler bulunmaktadır. Geçtiğimiz yüzyıldan bu yana, tarımsal ürünlerin genetik çeşitliliği %75 oranında azaldı. Çin’de 1940’lı yıllarda 10 bin çeşit buğday türü varken günümüzde tür sayısı 1000’nin altına düşmüştür. 1930’lu yıllarda yetiştirilen mısır bitkisinden bugün yalnızca %20’si bilinmektedir. 1980’liyıllarda Filipinler’de binlerce çeşit pirinç ekilirken günümüzde sadece iki çeşit pirinç ekilmektedir.
Bitiklerdeki tür çeşidinin azalmasına benzer bir örnek de hayvan çeşidinin azalmasında görmekteyiz. Son yüzyıl içerisinde besin üretiminde kullanılan 1000 hayvan cinsi yok oldu. Bu dünyadaki kümes ve sığır hayvanı cinsinin %15’ine denk gelmektedir. Ayrıca bu kayıpların 300 türden fazlası son 20 yılda meydana gelmiştir.
Gıda üretiminin temeli durumumdaki tarımsal üretim ve hayvan yetiştiriciliği, yüksek kaliteli tep tip üretim sistemine geçmektedir. Böylece topraklara daha fazla kimyasal ilaç ve gübre katılmaktadır. Toprağın ve suyun zehirlenmesine ilaveten bazı tarımsal hastalıkların ya da salgınların yaygınlaşması da söz konusudur. Tarımsal ürün ne kadar çeşitli olursa, bir hastalık ya da salgın sırasında telef olanların yerine yenisi gelebilir. Ancak verimi artırmak adına ürün çeşidinin azalması ve tarımsal tohumların ciddi bir pazar payına dönüşmesinden dolayı kısır tohum sistemine geçilmesi gelecekte olası açlık felaketlerini tetikleyebilir. Örneğin, 1970’de ABD mısır yapraklarından kaynaklanan bir hastalık nedeniyle mısır üreticileri 1 milyar dolara yakın zarar ettiler.gdo-2
Dünyada tarımsal ve hayvansal türlerin azalmasıyla yetiştirilen ürünlerin daha hızlı sınır değiştirmesi de aynı döneme denk gelmektedir. Küresel ticaretin ulaşım sistemlerindeki gelişmelere bağlı olarak hızla artmasıyla mal ve ünlerin dolaşımı da aynı hızla artmaktadır. Örneğin 1970’lerde, dünyada 1,5 trilyon dolar mal ve hizmet akışı olurken günümüzde bu değer 10 trilyon dolar seviyesine çıkmıştır. Aynı dönemde turistlik amaçlı yer değiştirmeler de %50 artarak 800 milyon kişiye yükselmiştir.
Türlerin yer değiştirmesi istilacı türlerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. İstilacı bir tür bir alana yayılarak oradaki ekosistemi bozduğu gibi tarımsal üretime de büyük zarar vermektedir. Örneğin son 200 yılda ABD’ye yaklaşık 50 bin yeni tür gelmiştir. Gelen bu türlerin yaklaşık 8 bin türünün istilacı türler olduğu düşünülmektedir. Meksika’da 500 yerli balık türünün 167’si nesli tehlikededir. Bunda ise %76’lık istilacı türlerin etkisi vardır. İstilacı türler ekonomiye de ciddi darbe indirmektedir. Örneğin, Çin’de istilacı türlerden yılda 15 milyar dolar civarında ekonomik kayıp yaşanmaktadır. ABD ise istilacı türler her yıl 138 milyar dolar civarında bir ekonomik kayba neden olmaktadır.
İstilacı türlerle mücadele de önemli bir maliyet getirmektedir. Bu konuda ciddi çalışma yapan Avrupa Birliği’nde biyolojik istilacılar için 102 proje geliştirildi ve bu projeler için 27 milyon Euro ödenek ayrılmıştır.75402
Biyolojik istilacılar bir yerdeki gen birikimine büyük zararlar vermektedir. Küreselleşme kaçınılmaz olarak biyolojik istilacıları tetiklemektedir. Ancak bir bölgenin gen zenginliğini temeli bitki çeşitliliğiyle ve canlı çeşitliliğiyle korunabilir. Üretimde kaliteyi artırmak adına özel geliştirilmiş tohumlar, ürün çeşitliliğini azaltmaktadır. Ürün çeşitliğinin azalması biyolojik istilalara karşı daha korunaksız hale gelmemize sebep olmaktadır. Hem bizim hem de çocuklarımız için türlerin çeşitliliğinin azaltılmasının önüne geçilmelidir.

Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Devlet işlerinin din kurallarına göre değil de yasa ve anayasa kurallarına göre işletilmesidir. Yasalar, anayasanın belirlediği ilklere göre oluşturulmaktadır. Anayasalar ise bir toplumsal mutabakat ürünü olup bağlayıcı temel ilkeler bütünüdür. Anayasalar, devlet gücünü elinde bulunduran erklere sınırsız yetki verilmesini engellemektedir. Güçler ayrılığı prensibine bağlı olarak devlet mekanizmasını elinde bulunduran kişi ve organların otoriter bir yönetime geçmesini anayasa engellemektedir. Anayasal sistemlerde kişi ve hak hürriyetleri güvence altına alınmıştır. Yasa ve anayasalar günün ihtiyaçlarına göre değiştirilebilir niteliktedir.sosyal_medya_da_cig_gibi_buyuyor_sen_de_katil_laiklik_adam_olmaktir_profil_resimlerimizi_bu_gorselle_degistiriyoruz_h82610_00e68
Din kurallarına göre yönetilen devletlerde anayasa ve yasalar din yorumuna göre belirlenir. Hukuk kurallarından sosyal ve ekonomik kurallara kadar bütün faaliyetler dini anlayışa göre oluşturulmaktadır. Bu durumda devletlerin dini yorumlayış biçimleri ya da devleti elinde bulunduran egemen sınıfın dini yorumlama biçimine göre yasa ve anayasa oluşturulur. Sosyal ekonomik ve siyasi farklılıklar göz ardı edilerek tek tip insan odaklı bir mekanizma, dini kurallara göre belirlenen yönetimlerin amacıdır. Devlet işleyişini sorgulamanın dini sorgulamakla eşdeğer tutulduğu bu yönetim biçimleri, dogmatik olduğundan, bir yasa ya da kanunu dönemin şartlarına göre değiştirmek oldukça güç olmaktadır. Bu durum, toplumsal sistemi tıkadığından devlet mekanizmasını daha hantal bir yapıya dönüştürmektedir.
Devlet vatandaşlarına ayrım gözetmeksizin eşit davrandığı sürece adil devlet olma vasfını korur. Din kurallarına göre yönetilen sistemlerde devlet, belli bir inancın temsilcisi olduğundan, diğer inanç guruplarının haklarının ihlal edilme ihtimali yüksektir. Devleti yönetenler, diğer inanç guruplarına, kamusal hizmetlerden yararlanma şartı olarak devletin resmi inancına geçmesini zorunlu kılabilir. Kamu hizmetlerinin adil yapılmamasından kaynaklanan huzursuzluklar yaygınlaşabilir.

laiklik-ilkesi-ve-kadinlarAynı devlet sınırları içesinde yaşayan insanlara ait ortak vatandaşlık kavramı, din esaslarına göre yönetilen devletlerin ümmetçi anlayışlarının daha ağır basmasıyla geçerliliğini yitirebilir. Böylece milli birlik ve beraberlik düşüncesi ciddi yara alır. İnsanlar inanan veya inanmayan ayrımına tabi tutulduğu gibi, aynı dinin farklı mezheplerine göre de bir ayrılığa tabi tutulabilir. Ülke içindeki birlik ve beraberlik ortak din, hatta ortak mezhep etrafında bir arada tutulmak istense bile dinin veya mezhebin farklı yorumları beraberliği zedeleyebilir. Dini kurallar, kutsal kitabın buyrukları veya peygamberin uygulamalarına göre şekillense de, bu kuralları veya uygulamaları ulema sınıfının yorumlama biçimleri etkileyebilir. Özellikle siyasi gücü veya otoriteyi elinde bulunduranların ulema sınıfına yaptıkları baskı nedeniyle dini fetvalarda keyfilikler yaşanabilir. Keyfi dini uygulamalarına bağlı olarak dine dayalı devlet anlayışından, devlete dayalı din anlayışına geçilebilir.

Toplumların gelişimde bilimsel uygulamalar önemli bir yer tutmaktadır. Din ise, bilimsel gelişmeleri kendilerine uygunluğu oranında kabul eder veya reddeder. Bu bağlamda düşünüldüğünde, bilimsel bir gelişmeyi dine uygunluk yönünden denetleyen ulema sınıfının bilimsel olgunluğu, ya da bilimsel gelişmeleri kavrama biçimleri yeterli olmayanlarda, bilimsel ilerlemelere ön yargılı bir bakış gerçekleşebilir. Bilimsel gelişmelerin sıkı bir denetime tabi tutulması, bilim insanları nezdinde bir baskıya dönüşür. Bu durum da bilimsel gelişmelerdeki özgünlüğü ortadan kaldırarak dar kalıplara hapsedilmiş ve taklide dayalı bir bilimsel üretkenliğe dönüşür. Bazı bilimsel gelişmeler din mantığıyla çelişebilir. Bu durum ulema sınıfı tarafından bilimin sadece çelişkili yönünü engellemek yerine o bilimin alanının tümden engellenmesi sorununu ortaya çıkarabilir. Örneğin evrim teorisinin dinsel bakımdan reddedilmesi gereken kısmının insanın tür değiştirerek evrildiği kısmıyken, evrim teorisinin tümden reddedilmesi durumunu ortaya çıkarmıştır. Böylece, Darwin’in ortaya attığı birçok bilimle ilgili metodolojik ilke de yok sayılmaktadır. Bu durum, bilimsel gelişmelerin ana yönteminin yok sayılması anlamına gelir. Dini esaslara göre yönetilen teokratik devletlerin, bilimsel gelişimleri geriden takip etmeleri bu anlayışla açıklanabilir.

 
Emperyalizmin hayat bulduğu yerler genellikle halkın cahil kaldığı, demokrasinin işlemediği ve diktatör yöneticilerin bulunduğu yerlerdir. Emperyalizme ilk darbeyi Mustafa Kemal öncülüğündeki Türkler indirmiştir. Atatürk, Türk halkının işgale uğramasının en büyük sebebini cehalet olarak görmüştür. Bu nedenle daha kurtuluş savaşı yıllarındayken bile halkın eğitimiyle yakından ilgilenmiştir. Türk milletinin bir aydınlanma hareketi gerçekleştirmeden ekonomik ve siyasi bağımsızlığı elde edemeyeceğini görmüştür. Zaten kurtuluş savaşı sonrasında “Artık siperlerimiz kitaplardır. Asıl savaşımız cehalet iledir.” demesi onun yeni Türkiye’yi hangi temel üzerine kuracağını göstermektedir.
Atatürk milli egemenlik ilkesine çok önem veriyordu. Milli egemenlik ancak özgür bireylerin sahip olacağı bir yönetim şeklidir. Bireysel özgürleşme, ancak ve ancak laiklik temeli üzerine inşa edilebilir. Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına geldiği gibi din vicdan hürriyeti anlamına da gelebilir. Laiklikte esas, insanların inanıp inanmamaları değildir. Esas olan insanların vicdani kanaat hürriyetleridir. Nitekim Atatürk de milletimizi inançlarında serbest bırakmış ve bunu da laiklikle güvence altına almıştır.
Türkiye’de aydınlanma hareketlerinin ana dinamiğini laiklik ilkesi oluşturmaktadır. Eğitimin bilimsel ve çağdaş şartlarda gerçekleşmesi laiklik ilkesi sayesinde gerçekleşebilir. Ülkede fırsat eşitliğinin sağlanması için insanlarımızın ümmet veya kul olarak tanımlanması yerine vatandaşlık bağı çerçevesinde tanımlanmasına bağlıdır. Ümmetten millete giden yolun en büyük ayağı laiklikle gerçekleşebilir. Türkiye devletine vatandaşlık bağı esasına göre belirlenen Türk milleti kavramı, laiklik ilkesiyle milliliğini korur. Türk milliyetçiliği laiklik olmadan anılamaz. Bu nedenle laiklik ilkesi Atatürk’ün diğer ilkelerinin tamamlayıcısıdır.

Mustafa Kemal öncülüğünde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, tam bağımsızlık ilkesine dayanan çağdaşlaşma hedefini benimsemiş milli ve üniter bir devlettir. Yüzyıllardır cahil kalmış bir halkı gelişmiş medeniyetler seviyesine ulaştırma istencine sahip olan Mustafa Kemal, tam bağımsızlığın ancak ve ancak akıl bilim sayesinde gerçekleşeceğine inanıyordu. Mustafa Kemal’in eğitimle ilgili sayısız sözünün arasında şu sözü konumuzu daha anlaşılır kılacaktır: “Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder.”

Atatürk’ün eğitime olan düşkünlüğü bir çocuğun masumluğu ve heyecanı gibi içten olmuştur. Her gittiği yerde mutlaka okulları ziyaret etmiş, derslere girmiş öğrencilere sorular sorarak onların bilgi seviyelerini ölçmüş ve yurt dışına eğitim amacıyla gönderdiği öğrencilerle ayrı ayrı ilgilenmiştir. Yıllarca Atatürk’le silah arkadaşlığı yapmış, kader birliği yapmış İsmet İnönü de Atatürk’ün çağdaşlaşma hedefine uyup köy enstitülerinin kurulmasında onemli katkıları olmuştur.

foto7.

Köy enstitülerinin kurulması şu sekilde olmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 1935’teki IV. Kurultayı’nda İlköğretimin yaygınlaştırılması amacıyla bir dizi karar alındı. Bunların en önemlisi, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapan köy gençlerinin kısa bir eğitimden geçirilerek kendi köylerinde eğitmen olarak görevlendirilmesiydi. İlk uygulama 1936’da başladı ve 84 köylü genç Eskişehir’e bağlı Çifteler’de açılan bir kurstan sonra köy eğitmeni olarak görevlendirildi. Uygulamanın başarılı olması üzerine kursların sayısı artırıldı, eğitmenlere toprak, tohumluk ve tarım araç-gereci de verilerek bulundukları bölgede tarımsal çalışmalara öncülük etmeleri sağlandı. 1937’de konu daha kapsamlı bir biçimde ele alındı ve Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın hazırlattığı bir program çerçevesinde Eskişehir Çifteler’de (1937), İzmir Kızılçullu’da (1937), Edirne Kepirtepe’de (1938) ve Kastamonu Gölköy’de (1939) deneme niteliğinde dört Köy Öğretmen Okulu açıldı. Edirne’deki okul önce Karaağaç’ta öğretime başladı, sonra Kepirtepe’ye nakledildi.

Bu çalışma Hasan Ali Yücel’in milli eğitim bakanlığını üstlenmesiyle birlikte daha da genişletildi. Başlatılan yeni programın mimarı, dönemin ilköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç oldu. 17 Nisan 1940’ta çıkarılan 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu önceki deneme okullarının enstitüye dönüştürülmesini ve ayrıca 17 yeni köy enstitüsü açılmasını öngörüyordu. Bu okulların her birinin bir çevresi olacak ve bu çevre içinde yer alan illere, nüfusa göre öğrenci kontenjanı ayrılacaktı. Enstitülere, beş yıllık köy okullarını bitirenlerle üç yıllık okulları bitirenlerden iki yıllık hazırlık sınıfını başarıyla tamamlayanlar alınacaktı. Karma öğretim sistemine dayanan enstitülerin öğretim süresi beş yıldı. Öğrencilerin ilk üç yıllık başarı düzeylerine bakılarak en başarılılar öğretmenliğe, geri kalanlar öteki köy hizmetlerine yönlendirilecekti. Okullar aynı zamanda birer tarım işliği, sağlık ocağı olarak işlev görecek, çeşitli tohum ve tarım araçlarının ilk denemeleri buralarda yapılacaktı. 1942 yılında çıkarılan 4274 sayılı Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu’yla Enstitüler sağlam bir yapıya kavuştu. (Dr. Necdet Aysal, Anadolu Aydınlanma Hareketinin Doğuşu: Köy Enstitüleri)

Dünyada birçok ülkeye model olan köy enstitüleri Atatürk’ün hayaliydi. Köy enstitüleri sadece bir eğitim kurumu değildir. Bu kurumların içeriğinin çeşitliliği günümüz dünyasında geri kalmış toplumların bile sorunlarını giderecek bir yapıdadır.

251424_0

Ümmetten ulusa giden yolda köy enstitüleri, Türk halkını teba olmaktan çıkarıp sorumluluk bilincine sahip birey yapacak eğitim merkezleridir. Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu yıllarda halkın okuma yazma oranlarının yüzde onlara bile ulaşamadığı düşünülürse, köy enstitülerinin ne kadar önemli bir görev üstlendiklerin daha iyi anlayabiliriz.

Osmanlı devleti zamanında bazı şehirlerde özellikle son dönemlerinde bir takım okulların açıldığını görmekteyiz. Ancak, kırsal kesimlerde okullaşma hiç yoktu. Eğitim sadece belirli kentlerde yapılmaktaydı. Cumhuriyetin ilk yıllarında, halkın %70’i kırsal alanlarda yaşıyordu. Yani halkın 2/3’üköylerde yaşıyordu ve köylerde okul yoktu. Kırsal kesimlerdeki eğitim durumunun ivedilikle çözülmesi için köy enstitülerini kurulmasına karar verildi. Okulların kuruluş yerlerine bakıldığında, tarım için geniş arazilere sahip köylerin yanında kurulduklarını görmekteyiz. Okullar yatılı okul olduğundan, özellikle tren istasyonlarına yakın alanlarda köy enstitülerin kurulduğunu görmekteyiz.

Toplam 21 bölgede kurulan bu okullarda ilk başlarda akademik bir eğitim yerine daha çok uygulamaya dönük bir eğitim verildiğini görmekteyiz. Bu nedenle okullarda ´´iş için, iş içinde eğitim” sloganlarından hareket edilerek eğitim faaliyetleri yapılmıştır. Okul yerleşkelerinde, atölyeler, tavuk çiftlikleri, yatakhane, spor salonları, tiyatro salonları, uygulama bahçeleri, fırın, hamam, revir ve lojmanlar bulunmaktaydı. %50 temel eğitim, %50 uygulamalı eğitim yapılmaktaydı.

1940-1946 döneminde 15000 dönüm arazi, köy enstitüleri tarafından tarıma kazandırılmıştır. Aynı dönemde bu okullarda 750 bin fidan dikilmiştir. 12 bin dönümlük alanda bağ-bahçe yapılmıştır. Ayrıca, 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santrali, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane ve 100 kilometre yol yapılmıştır. Uygulama bahçeleri için sulama suyu bizzat öğrenciler tarafından getirilmiştir. Günümüzde birçok üniversiteden daha donanımlı bir yapıya sahip olan köy enstitüleri, maalesef günlük kısır siyasi tartışmalara heba edilmiş ve 1954 yılında kapatılmıştır. Her şeyden önce köy enstitüleri milli bir projedir. Yani tamamen ülke gerçeklerine uygun bir yapıdadır. Ülkenin ihtiyaçları ve halkın isteklerini karşılamak esasına dayanılarak yapılan bu güzide kurumlardan kimlerin zarar gördüğü bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Köy enstitülerinin kapatıldığında bu okullarda toplam 1308 kadın, 15943 erkek olmak üzere toplam 17251 köy öğretmeni yetişmiştir. (Nazmi Kal, Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar)

Türkiye’nin kurtuluş savaşı verip yediden yapılanma dönemi olan cumhuriyetin ilk yılları, bütün dünyayı hayretler içerisinde bırakacak eserlerin yapıldığı dönemdir. Bu çalışmalar gerek içte gerekse de dışta bazı çevrelerin çıkarlarını zedelemiştir. Ancak, günümüzde bile okullarımız, öğrencilerden bağış adına para toplarken, köy enstitüleri tamamen kendi imkânlarıyla ihtiyaçlarını karşılayabilmiştir. Aslında köy enstitüleri önemli bir eğitim hamlesi olduğu kadar ekonomik kalkınma modeli durumundadır. Yetiştirdiği binlerce öğrenci ile cumhuriyetin aydınlanma mantığı günümüze ulaşabilmiştir.

Dünya sanayi devrimiyle beraber çok hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Bu dönemden sonra emek yoğun üretim tarzları hızlı ve seri üretim şeklimde gerçekleşmeye başlamıştır. Böylelikle yoğun teknolojilere sahip olan ülkeler hızlı üretim yoluyla daha fazla ve daha ucuz üretim olanaklarına kavuşmuşlardır. Bu durum gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasında çok ciddi gelir dağlımı dengesizliğine sebep olmaktadır. Dünya kaynaklarının yüzde seksenini dünya nüfusunun sadece yüzde yirmilik kısmının tüketiyor olması, ya da dünyadaki en zengin yüzde 1’lik kesimin mal varlığı, gelecek yıl geri kalanların toplam mal varlığına denk düşecek olması gelir dağılımındaki dengesizliği ortaya koymaktadır.

Gelir dağılımındaki asimetrik durum, dünya kaynaklarının kullanımı ve çevresel etkileri değerlendirdiğimizde de buna benzer sonuçlarla karşılaşmaktayız. Yani çevre gelişmiş ülkelerin tüketim alışkanlıklarından dolayı hızla tükenmektedir. Dünyanın en yoksul ülkelerinde günlük gelirin bir doların bile altında olduğu yaklaşık bir milyar nüfusun dünya kaynaklarının kullanımına etkisi hemen hemen hiç yok gibidir. Yani o ülkelerde, insanları en mutlu eden şey, geceleyin yatağa yattıklarında karınlarının tok olarak girmeleridir.

Yoksulluğun yüksek olduğu yerlerde insanlara çevre hassasiyeti veremezsiniz. Bütün ilgisinin yiyecek bulmak üzerine odaklayan bir insana dünyanın karşı karşıya kaldığı küresel çevre sorunlarından bahsedemezsiniz. O insanların çevreye verdiği hasarı engelleyemezsiniz. Örneğin dağ köyünde yaşayan bir orman köylüsü ağaç keserken bunun çevresel yönünü yaşam şartlarının ağırlığı nedeniyle hiç sorgulayamaz. Ya da hayvancılık yapan bir köylünün hayvanlarını yaymak için gittiği korulukların ekolojik yönden nasıl zarar gördüğü konusunda hassasiyet bekleyemezsiniz. O sadece kendi yaşam mücadelesine odaklanmıştır.

Çevreci yaşam önerileri insanların temel gereksinimlerinin karşılanmasıyla bir anlam bulacaktır. Kötü durumdaki koşumuza yardım etmezsek, o bizden ne pahasına olursa olsun yardım almaya çalışacaktır. Yasa dışı göçlerin, kaçakçılığın ve terörün yaygın olduğu ülkelerde insanların temel gereksinimlerini karşılayamadıklarını görmekteyiz. Bu gün dünyada bir milyar nüfus, günlük gelirin 1 doların altında gelirle yaşamaktadır. Bu nüfus en kötü durumdaki komşumuzdur. Bu insanlar beslenme, barınma ve tıp ihtiyaçlarına ilave olarak içecek temiz su bulma konusunda da oldukça yetersiz durumdadır. Bu insanlardan çevresel duyarlılık istiyorsak, en başta onları doyurulmamız gerekmektedir.

Son yıllarda ekolojik borçlanma da olarak nitelendirilen bu durum dünya çevre sorunlarının halledilmesi için önemli bir adım olacaktır. Bir ülkenin doğal kaynağı bütün dünyanın ekolojik yapısına etki ediyorsa, dünya ülkelerinin o ülkeye bir bedel ödemeleri gerekmektedir. Nasıl ki bizler caddelerimizin temizlenmesi, park ve bahçe yapımı gibi nedenlerle çevre vergisi ödüyorsak dünya devletleri de küresel ekolojiye katkı sağlayan ülkelere çevre vergisi ödemek zorundadır.

Dünyada kaynaklarının neredeyse tamamına sahip olup da, en temel gereksinimlerini bile karşılamaktan aciz toplumlardan çevresel duyarlılık beklemek insafsızlıktır. Çevresel bedeli en fazla gelişmiş toplumlar ödemek zorundadır. Böylece devletler arsındaki gelir dağılımı uçurumunun azalmasıyla yasadışı olaylarda da önemli oranda azalacaktır. Bu durum, devletlerin güvenlik önlemleri için oluşturdukları bütçe harcamamalarını önemli oranda azaltacaktır. Dünya devletlerinin silahlanma giderlerinin yüze onu bile küresel çevre sorunlarını çözebilir.

Dünya kaynakları adil bir paylaşımla herkesi mutlu etmeye yetecek potansiyele sahiptir. Devletlerin hırs ve rekabete dayalı sömürü düzenine son verip asıl tehlikenin farkına varmaları gerekmektedir. Temiz bir çevrede yaşamanın bedeli ilerde inanılmaz maliyetli hale gelebilir. Gelecek nesillerin ihtiyacı olan günümüz kapitalist sistemin dayattığı tüketim alışkanlıkları değildir. Gelecek nesillere karşı en büyük sorumluğumuz onlara temiz bir çevre bırakmaktır. Ekolojik vergilendirmeyle uluslar arası dayanışma artacağı gibi, insanlar da daha tatminkar hale gelerek çevre üzerindeki aşırı baskıları ortadan kaldıracaklardır.

Bu yıl da sınav döneminin sonuna yaklaşmaktayız. Ancak süreç orada bitmiyor. Sınav sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte hem TEOG için hem de LYS için tercih dönemi başlayacak. TEOG’da öğrenciler kendi gelecekleri açısından en iyi ortaöğretim kurumuna girmek için tercihte bulunacaklar ancak, bu doğrudan bir meslek tercihi anlamına gelmemektedir. LYS’de ise tercihler üniversite ve ilgili program tercihi gibi görünse de aslında bir meslek seçimi (tercihi) yapılmaktadır. TEOG bir doğrudan bir meslek seçimi olmadığı için bu konuyu bir kenara bırakarak, LYS sonrası meslek tercihleri ile ilgili bilgiler verilmeye çalışılacaktır.

LYS sonrası meslek tercihlerinde birçok etken rol oynamaktadır. Genelde gençler olayı basite indirgeyerek üniversite, üniversitenin bulunduğu şehir, mesleğin kazancı gibi konularla sınırlı olduğunu düşünseler de aslında konu karmaşık ve üzerinde çeşitli kuramların geliştirildiği bir konudur. Tabi ki amacımız burada meslek seçimi kuramları hakkında bilgi vermek değil ancak konu ile ilgili bilgi edinmek isteyenler Prof. Dr. Yıldız Kuzgun’un ÖSYM yayınlarından Rehberlik ve Psikolojik Danışma kitabından yararlanabilirler. Gençler LYS sonrasında tercih yaparlarken bazıları öncelikle bulundukları şehirden uzaklaşarak ve çoğunlukla büyük şehirlerde okumayı arzulamaktadırlar. Bu isteğin temelinde bağımsız olma, kendi ayakları üzerinde durma isteği vb. diğer istekler bulunabilir. Ancak bu gençler üniversite ve program tercihinde etkenlerin bir kısmını göz ardı ederek tercih yapıyorlar anlamına gelir. Bu ise sağlıklı bir tercih olmaz. En doğru tercih en fazla etkeni dikkate alan ve o etkenlerle ilgili olarak bilgi sahibi olunduğunda yapılan tercihtir.

Peki, gençler meslek seçme işini ortaöğretimin son yılında bir zorunluluk olarak mı yapmaktadırlar? Eğitim sisteminin gereği olarak evet ama gelişim süreci açısından bakıldığında hayır. Hayır, çünkü aslında meslek seçimi bir gelişim sürecini ifade eder. Yeşilyaprak’a (2000) göre mesleki gelişim süreci, çocuklukta bir eslek fikrinin oluşmaya başlamasından itibaren, yetişkinlikte bir meslek sahibi oluncaya kadar geçen gelişim evrelerini kapsar. Artık günümüzde, bireyin bir meslek seçmesinin bir anda verilen bir karar olmadığı, mesleki gelişim süreci içinde biçimlenip ortaya çıktığı kabul edilen bir anlayıştır.

Mesleki gelişim süreci çocukluktan yetişkinliğe kadar geçen sürede değişik aşamalardan geçmektedir. Birey bir meslek seçimi yapıncaya kadar, hem kendi gelişiminin getirdiği değişik durumların hem de içinde yaşadığı aile ve toplumun etkileri altında kalmıştır, bir etkileşim yaşamıştır. Bu etkilenmeyle oluşan mesleki gelişim süreci 5 aşamada yaşanır (Yeşilyaprak, 2000)..

  1. Uyanış ve Farkında Olma: Bu dönem çocukta meslek bilincinin oluşmaya başladığı dönemdir. Okul öncesi dönemden başlayarak ilköğretim 1. kademeyi kapsar (5-12 yaş arası). Çocuk bu dönemde, çevresindeki insanların farklı uğraşları olduğunu, çeşitli mesleklerin varlığını görmeye ve anlamaya başlar. İlköğretim 1. kademenin son yılına doğru çocuk, kendisi ve diğer insanlar arasında ilgiler, yetenekler, amaçlar ve motivasyon yönünden farklılıkların ve benzerliklerin farkına varmaya başlar.
  2. Meslekleri Keşfetme ve Araştırma: Bu dönem ilköğretim ikinci kademe yıllarını kapsar (12-15 yaş arası). Çocuk bu dönemde kişilerin ve mesleklerin ortak olan yönlerini ve farklı nitelikleri üzerinde daha çok bilgi sahibi olmaya, yeni yönleri keşfetmeye ve anlamaya başlar.
  3. Karar Verme: Gencin lise yıllarını kapsayan bu dönemde artık kendisi ve meslekler hakkında oluşturduğu algılara dayanarak, bilgileri değerlendirerek eşleştirmeye, birbirine uydurmaya ve geleceğe ilişkin idealler oluşturmaya başlar. Bu ideal ve düşünceler başlangıçta geçici olabilir ancak giderek daha açık ve temel bir plan yapmaya başlar ve genç mesleki kararını oluşturur.
  4. Hazırlık: 18-23 yaşları arasını kapsayan bu dönemde birey, seçtiği alan, okul veya yaptığı etkinliklerle mesleğe hazırlanmaya başlar. Meslekle ilgili beceriler geliştirmeye, bilgi birikimi oluşturmaya ve o alanda mesleki tutumlar geliştirerek mesleği icra etmeye hazır hale gelir.
  5. İşe Yerleşme: Bireyin iş dünyasında yerini alarak çalışmaya başladığı dönemdir. Bu dönemde birey, kazandığı bilgi ve becerileri uygulama alanına koyar. Mesleği icra ederken bir yandan da mesleki gelişimi sürdürür.

Kuşkusuz bu süreci açıklayan, farklı şekilde ele alan görüşler de vardır. Mesleki gelişim sonucunda meslek seçimi görünen görünmeyen, bilinçli bilinçsiz birtakım etkenlerin etkisi ile yapılır. Peki, sağlıklı meslek tercihi nasıl yapılır?

SAĞLIKLI MESLEK SEÇİMİ

    Sağlıklı meslek seçimi demek, bireyin kendisi için önemli olan faktörleri dikkate alarak, göz önünde tutarak meslek seçimi yapması demektir. Meslek seçimini etkileyen önemli faktörleri şöyle sıralayabiliriz.

  1. Yetenek: Sağlıklı bir meslek seçimini belirleyen etmenlerden biri olan yetenek, belli bir alandaki öğrenme gücü olarak ifade edilebilir. Bireyler arasında yetenek farklılığı olduğu gibi bireyin sahip olduğu yetenek düzeyleri arasında da önemli farklar vardır. Meslekler genel zekâ, sayısal, sözel, soyut, mekanik ve görsel algılama (uzay ilişkileri) yetenekleri açısından üst, orta ve alt düzeyde farklılık gösterirler. Önemli olan, bireyin bu farklı yeteneklerden hangisinde üst, orta ve alt düzeyde olduğunun farkına varması; bir başka deyişle kendini tanımasıdır. Ancak bireyin sadece sahip olduğu yetenekleri tanıması, sağlıklı bir seçim için yeterli değildir. Yönelmeyi düşündüğü mesleklerin de ne tür ve ne düzeyde yetenek gerektirdiğini bilmesi ve kendi yetenekleri ile mesleğin gerektirdiği yetenekleri uzlaştırabilmesi gerekir (Kızıltan, 2005).
  2. İlgi: Meslek seçiminde ilgilerin de göz önünde bulundurulması önemlidir. İlgi, bir kimsenin özel bir çaba harcamadan hatta kısıtlayıcı koşullar altında dahi, dikkat ettiği, gözlemlediği ve zevk alarak yaptığı faaliyetlerdir. Ekonomik kazanç ve ihtiyaçların meslek yoluyla karşılanması kadar ilgiler de mesleki doyumda rol oynar (Kuzgun, 1988).
  3. Cinsiyet,
  4. Akademik özgeçmiş (akademik başarı ya da başarısızlık),
  5. Sosyo-ekonomik durum,
  6. Psikolojik ihtiyaçlar,
  7. Tutumlar,
  8. Değerler,
  9. Kişilik özellikleri gibi…

Meslek seçimi; şansa bağlı, anlık bir olgu değil, yukarıda aşamaları açıklandığı gibi bir süreçtir. Seçimin sağlıklı olması; bireyin kendini ve meslekleri objektif olarak tanıyabilmesine, bilgi toplamasına, karar verme becerilerini geliştirebilmesine, kararları için plan yapabilmesine ve uygulayabilmesine bağlıdır. Ancak Türk gençliği için bu seçim sanıldığından daha da zor olmaktadır. Sevgilerimle…

Kaynakça:

  1. Kızıltan, Gonca; http://www.egitim.com/aile/0651/0651.4/0651.4.ayinkonusu.goncakiziltan.p01.asp 06.11.2005
  2. Kuzgun, Yıldız; Rehberlik ve Psikolojik Danışma. ÖSYM Eğitim Yayınları. Ankara, 1988.
  3. Yeşilyaprak, Binnur; Eğitimde Rehberlik Hizmetleri. Nobel Yayın Dağıtım. Ankara, 2000.

4-7 Haziran tarihleri Çanakkale’ye geziye gittik. İlk olarak tarihi dokusu yüksek, buram buram Osmanlı kokan, Osmanlı’nın ilk başkenti Bursa’yı ziyaret ettik. Osmanlı Devletinin şekillendiği, kurumsallaştığı Bursa’da birbirinden değerli Türk-İslam eserlerini gördük. Aslında ilk uğrak yerimiz olan Bursa’nın Osmanlı’nın kuruluş yeri olması, Çanakkale’nin ise Osmanlı’nın yıkılmadan önce can çekiştiği son yer olması ilginç bir birleştirme oldu bizler için. 5 Haziran akşamı Bursa gezisini tamamlayıp Çanakkale’ye hareket ettik.

Çanakkale’ye yaklaştığımızda gün batımına yakın bir zaman dilimindeydik. Ufuk çizgisine yaklaşan güneşin kızıl koyuluğunun deniz üzerinde belli belirsiz yakamozlara dönüştüğü yorgun ışıklarının hafif çiseltili yağışın ardından oluşan aydınlıkların üzerini kapladığı bir Çanakkale manzarasıyla Çanakkale’ye girdik.

Çanakkale Lapseki iskelesinden Gelibolu’ya deniz otobüsüyle geçtik. Çanakkale boğazı akşam karanlığında başka bir güzeldi. Bir yanda binlerce tonluk yük gemileri, bir yanda apartman görünümündeki yolcu gemilerinin denize yansıyan ışıkları ve kaşımızda Gelibolu Yarımadası’nın ışıklarının denize yansıması… Gezi heyetinin hayran bakışlarıyla Gelibolu kadar sessiz bir şekilde devam etti.

Uzaktan gördüğümüz mütevazı ışıklarının ardındaki Gelibolu, oraya inmemizle birlikte her karış toprağında bir destanın yattığı asil duruşuyla karşıladı bizleri. Akşam yemeği için kısa bir molanın ardından savaş alanını gezmeye başladık.

Çanakkale ruhunun aralıksız içimizde yaşatılması için otobüslerde sürekli Gelibolu’daki savaş alanları hakkında bilgi veriliyordu. Böylece Gelibolu’ya geldikten sonra zihninizin sadece Çanakkale savaşlarıyla meşgul olması sağlanıyordu.

Şehitlik alanında ilk ziyaret yerimiz Kilitbahir kalesi ve Sarıkule oldu. Kilitbahir kalesinin önüne geldik. Kale büyük bir kalp biçimindeydi. Kilitbahir kalesine ziyaret zamanının akşam seçilmesinin nedenini bu saatler kale önünün çok tenha oluşu ve hiçbir kargaşa yaşanmadan anlatımın kolay olmasıydı.

Kilitbahir kalesinin denizin kilidi anlamına gelmektedir ve Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılmıştır. Kilitbahir kalesinin hemen arkasında yani batısında Namazgâh tabyalarına geçtik.

Bu tabyalar boğazın güvenliği için 1770 yılında inşa edilmeye başlanmış ve 1892 yılında II. Abdülhamit zamanında son şeklini almıştır. Çanakkale’de bulunan diğer tabyalarla hemen hemen aynı özellikte bulunan Namazgah tabyasını akşamın sessiz uğultusunda gezmek başka bir ruh haline sürükledi bizleri. Tabyanın sırtı denize dönük hilal biçimindeydi. İç kısmının kenarlarında cephanelik ve askerleri sığınaklar; orta kısımlarda ise dev obüsler ve top mermisinin taşındığı raylar bulunuyordu. Dönemin şartlarına göre mühendislik harikası olarak inşa edilen bu yapıların en dikkat çekici kısmı iç kısmındaki kalın duvarın üstünde 2-3 metre kalınlığındaki toprak örtüsüdür. Böylece gelen top mermileri toprak tarafında absorbe edilerek etkisiz hale getirilmektedir.

Yoğun bilgi ve duygu yükünün ağırlaştırdığı bedenimiz, bir tarafı Ege denizine bir tarafı da boğaza bakan Seddülbahir köyündeki mütevazı otelde deliksiz uykuya dalarak Çanakkale’de olmanın tarifsiz tadını yaşadı.

Sabah yedide kahvaltımızı yaparak Bigalı köyüne hareket ettik. Bigalı köyü adeta yaşan bir tarihtir. Etrafında bulunan zeytin ağaçları buranın bir Ege tipi köy olduğunu göstermektedir. Köydeki evler genelde iki katlı taş evlerdir. Köyün bu hale kavuşmasında dönemin Kara Kuvvetleri komutanı İlker Başbuğ’un çabalarını takdir etmek gerek. İlker Başbuğ’un talimatıyla OPET’in de destekleyici olmasıyla Bigalı köyü baştan aşağı restore edilerek tarihi dokusuna kavuşturulmuştur.

Bigalı köyünün önemi, Mustafa Kemal’in karargah olarak kullandığı evin bu köyde olmasından kaynaklanmaktadır. İki katlı sade olan bu evin dünya tarihinin seyrini değiştiren yer olması insanı hayretler içerisinde bırakıyor. En ilginci Mustafa Kemal’in çalışma odasının bulunduğu yer idi. Bu odada bir sandalye küçük bir minder, yerde sade bir kilim ve cevizden yapılma bir gardırop vardı.

abide-ve-askerlerBigalı köyünden ayrılarak Kocatepe Hastane şehitliğini gezdik. Savaşın en korkunç yüzünü bu hastane şehitliğinde gördük. Çünkü hastanede tedavi gören onlarca yaralı ve hastanın bombardıman sonucunda şehit olmuştur. İnsan bu kadar canileşebilir mi? Bize insanlık dersleri vermeye kalkanların nasıl da insanlıktan çıktıklarına tanık oluyoruz.

Bigalı köyünden sonra sırasıyla 57. Alay şehitliği, Cesaret tepe, Arıburnu yarları, Conkbayrı ve siperler ve Kocaçimen tepeyi gezdik. Bu yerler savaşın en şiddetli olduğu, karşılıklı siperlerin kimi yerlerde 8 metreye kadar düştüğü ve havada mermilerin birbirinin içine geçtiği yerlerdi.

Çanakkale deniz savaşları anlatılırken en meşhur konulardan birisinin Nusret Mayın gemisinin boğaza döşediği mayınlar konusudur. Bugüne kadar Nusret mayın gemisiyle ilgili onlarca hurafeye dayalı hikâye dinledik. Ancak Çanakkale gezimiz sırasında bu konunun bilimsel olarak en doğru bir şekilde değerlendirilmesine tanık olduk. Öncelikle Nusret Mayın gemisinin boğazlara döşediği mayınlar, bize Türk kıvrak zekâsını, üstün yeteneğini, azmini, sabrını ve cesaretini göstermiştir. Mayınlar tamamen deniz savaşlarının gerektirdiği bilgi ve tecrübeye göre döşenmiştir. Düşmana en büyük zararı veren bu mayınların hangi noktalara hangi hizada ve kaç adet döşeneceği çok ince hesaplamaların ürünü olduğunu gördük.

Gezinin en önemli yeri Şehitlik yürüyüşü ve Zığındere vadisi gezi olmuştur. Şehitlik yürüyüşüne önce akşam 21.00’de başladık.

Akşamın karanlığı her tarafı kaplamış, ay ışığının aydınlattığı loş ve hafif rüzgârlı bir havada Zığındere yokuşundan şehitlik yürüyüşüne başladık. İlk olarak büyük bir Türk bayrağının altındaki bulunan şehitliğin yanında Zığındere’nin önemi hakkında bilgi aldık. Savaşın en yoğun geçtiği en çok kayıpların verildiği yerdir Zığındere. Her metrekaresinde onlarca şehit yatmaktadır. Bu yüzden attığımız her adımda altımızda yatan şehitlerin varlığını hissederek yürüyorduk. Yaklaşık bir kilometre yürüyeceğimiz bu alanda herkes telefonlarını kapattı. Herkese hiç konuşmadan sadece rüzgârın uğultusu altında şehitlerin ruhunu hissederek yürüdük. Yürüyüş yapığımız yokuş asfalt döşenmiş bir yoldu. Bu yokuştan yaklaşık 500 metre aşağı doğru yürüdük. Yokuşun bittiği yerde sağ istikametimizde kuru ve hafif dik yamaçlı vadi içerisine girdik. Bu vadi Zığındere’nin içiydi. bu dere gerek serin olması gerekse de kumullu olması nedeniyle savaşta şehitlerin gömüldüğü yer olduğunu belitti. Derenin içinde yaklaşık 300 metre ilerledik. Orada oturup şehitlerin ruhuna Fatiha okuduk. Son olarak Oradan Çanakkale’de yaptırılan ilk şehitliğe de gittikten sonra gezimize sonlandırdık.

    Her ülke şu ya da bu yönü ile diğer ülkelerin tehdidi altındadır. Ülkelerin durumuna göre bu tehditler açık ya da gizli olabilir. Yani eğer güçlü bir ülke iseniz tehditler daha gizli ve ilişkiler dostane yürütülür. Fakat eğer zayıf bir ülke iseniz tehditler daha açık ve diğer ülkelerle ilişkileriniz daha çok taviz vermek üzerine kurulur. Bu nedenle her ülke güçlü bir pozisyonda bulunmak için stratejiler benimser, taktikler geliştirir. Bunları gerçekleştirmek için de politikalar yürütür.

    Tehditler denince genellikle ülkelerin birbirinden toprak istemesi akla gelir. Ancak gerçekte toprak istemek en son aşamadır. Tehditler duyarlı konulara yöneltilmiş olacağı için duyarlılık araştırması ile tehdit belirlemesi beraber düşünülmelidir.

    Duyarlılık kendi düzeyindeki tehdidin ilk kaynağını oluşturur ve genellikle geçerli bir yetersizliğin sonucu olarak belirir. Duyarlılığa yönelik tehdit ise tehdit için kullanılacak olan vasıtalar ve tehdit edilen hedeflerle açıklık kazanır. Nelerin tehdit altında olduğu (tehdit hedefleri) ve tehdidin etkili olabilmesi için nelerden, hangi vasıtalardan (tehdit vasıtaları) yararlanılacağı bilinmelidir. Tehdidin vasıtaları ve hedefleri ile birlikte açığa çıkarılmasına, tanınmasına yardımcı olacak tek disiplin ise jeopolitiktir. Çünkü jeopolitik düzeydeki incelemelerde, sorunlara geniş ve bütün alt birimleri dikkate alan bir yöntemle çözüm aranmaktadır. Tehdit mevcut güçleri vasıta olarak kullanır. Tehdidin karşı taraftaki hedefleri de aynı tür güçlerdir. Araç ve hedef iki ayrı uçta olduğu halde, her ikisinin de güç unsurları, alt birimleri aynıdır. Çünkü her ikisi de güç unsurlarıdır. Gücün alt birimleri, tehdit vasıtalarının ve aynı zamanda tehdit hedeflerinin alt birimleridir. Kullanılan unsurların benzerleri hedef alınmaktadır. Askeri, ekonomik, sosyal ve politik güçler kullanılmakta ve karşı tarafın aynı güçleri hedef alınmaktadır. Bu güçler aynı zamanda jeopolitiğin unsurları ve tehdidin kaynaklarıdır.

    Burada jeopolitiğin değişmeyen ve değişen unsurundan bahsetmek yerinde olur. Jeopolitiğin değişmeyen unsurları olan aynı zamanda coğrafi gücü oluşturan coğrafi konum, coğrafi bütünlük, stratejik kaynakları ile saha ve coğrafi özelliklerdir. Jeopolitiğin değişen unsurları ise sosyal, ekonomik, askeri ve politik değerler olarak özetlenebilir. Tam bu noktada jeopolitiğin değişen unsurlarını bir arada ve bütün olarak tutan gücün kültür olduğunu belirtmek isterim. Bu nedenle kültür çok önemlidir.

    Burada kültürün tanımını vererek devam edelim. Kültürün etimolojik açıdan kökenine inilirse, Latince’de tarım anlamına gelen Cultura kelimesinden geldiği görülmektedir. Batı dillerinde daha sonra Culture olarak kullanılan bu kelimenin zamanımıza kadar gelen Osmanlıca karşılığı hars kelimesidir. Diğer taraftan Avrupa’da kültür terimini 19.Yüzyılın sonunda İngiliz Antropologları, etnografya tarafından incelenen toplumlara özgü olan düşünce, eylem biçimleri, inançlar, değer sistemleri, simgeler ve tekniklerin tümünü anlatmak üzere kullanmışlardır. Sosyolojide kültür kavramı, etkileşimlere yön veren senaryo ve rollerin işleyişinin daha iyi anlaşılmasına yardım eden bir kavram olarak kullanılmaktadır. Kültür terimini bu anlamda ilk kez kullanan İngiliz Antropologu E.B.Taylor, kültürün ünlü ve bugün de geçerli olan bir tanımını yapmıştır; kültür, etnografyadaki en geniş anlamında, bilgi, sanat, hukuk, ahlak, töre ve tüm diğer yetenek ve alışkanlıkları içeren karmaşık bütün”dür. Kültür ve medeniyet farklı kavramlardır.

    Kültürün insanları bir arada tutan bu özelliğinden dolayı tehdit ilk önce kültüre karşı yapılmaktadır. Bu nedenle önce kültürün içi boşaltılmakta, insanların farklı düşünüp, farklı hareket etmeleri sağlanmakta ve zaman içinde kültürün içinde alt kültür adacıkları meydana getirilmektedir. Daha sonra insanlar aynı ülke içinde yaşamalarına, tarih ve dil birliği içinde olmalarına rağmen farklı düşünüp farklı hisseden, birbirine karşı ve hatta düşman haline getirilmektedirler. Bu nedenle bir ülke için kendi kültürünü koruması, geliştirmesi, hayati bir öneme sahiptir. Ülkemiz de kendi kültürünü geliştirecek, destekleyecek ve koruyacak faaliyetleri gerçekleştirmelidir. Hatta yerli kültürel ürünlerin üretimini ve tüketimi artırılmalıdır. Bunun için gerekiyorsa sübvansiyon uygulanmalıdır. Türk milleti olarak aynı şeyleri düşünüp aynı şeyleri hissetmek istiyorsak yani bölünmez bütünlüğümüzü korumak istiyorsak kültürümüze sahip çıkıp, yeni kültürel ürünlerle gençliğimizi kazanmalıyız. Biz bu boşluğu dolduramazsak günümüz dünyasının egemen güçleri bunu severek ve isteyerek dolduracaktır.

Bu noktada medyaya büyük görevler düşmektedir. Medya bu gün dördüncü güç olarak anılmaktadır. Medya kamuoyu oluşturmada ve insanların duygu ve düşüncelerinin şekillenmesinde son derece etkili bir araçtır. Bu nedenle medyamızın sahipleri ve onu denetleyecek devlet organları sosyal sorumluluk içinde hareket ederek, kültürümüzü destekleyen, onu zenginleştiren ve geliştiren programlara, yapımlara, ürünlere ağırlık vermelidir. Günümüz dünyasında ticari kurumların artık sosyal sorumlulukları da olduğu, sadece kar etme esasına dayalı bir düzenin eksik olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle ticari kurumlar olan medya kurumları ve devletimiz, kültürümüz için ortak çaba içinde olmalıdırlar. Medyanın etkisini göz ardı etmeyelim, Amerikalı bilim adamı Joseph A. DeVito, medyanın insan ilişkilerinde yaptığı etkiyi şöyle özetliyor; medya iş yerindeki iş ortamındaki ilişkileri, eşler arası ilişkileri, genel anlamda insan ilişkilerini ve hatta cinsiyet rollerini bile etkilemektedir.

    Evet, tehditle, jeopolitikle kültürün ne ilgisi var demeyelim, görüldüğü gibi her kavram birbiriyle yakından ilgili. Tehdit olarak algılayışımızda hep askeri tehdit akla gelir ancak görüyoruz ki bütün tehditler önce kültüre, daha sonra toprağa yöneliktir. Yani her şey toprak ve kültür içindir. Topraklarımız ve kültürümüz bize yönelik tehditlerin uç noktası ve aynı zamanda gücümüzün doğurgan kaynaklarıdır. Sahip olduğumuz değerlerin ve tarihi özel görevimizin bize yüklediği büyük sorumlulukla ilgili bilincin yaygınlaşması, her Türk’ün beynine kazıması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki Türkiye Cumhuriyetinin kaynağı yüksek Türk kültürüdür. Sevgilerimle…

Kaynakça

  1. Çeçen, Anıl. (1984). Kültür ve Politika. Hil Yay., İstanbul.
  2. DeVito, J. A. (2004). The Interpersonal Communication Book. (Tenth Edition). Boston. Pearson Education Inc.
  3. İlhan, Suat. (2003). Jeopolitik Duyarlılık. Ötüken Yay. İstanbul.
  4. Kocadaş, Bekir. (2005). Kültür ve Medya. Bilig. 34: s. 1-13.

Stres günümüz insanının ve toplumlarının çok duyduğu bir sözcük, aynı zamanda çok da maruz kaldığı bir durumdur. Stresin etkileri üzerine birçok araştırma ve yazı bulunmaktadır. Bu yazımızda stresin bellek üzerine etkileri konusunda Scientific American Mind’da yayınlanan bir makalenin özeti sunulmaktadır. Konu bellek olunca işin içine herkes girmekte ancak işi öğrenme olan öğrencilerle zihinsel yoğunluğu olan işlerde çalışan yetişkinler için konu ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü bellek öğrenmede ve öğrenilmiş bilgileri geri çağırmada önemli görevler üstlenmektedir.

Stres yaratan bir unsur/durum ile karşılaşıldığında, beyindeki “uyarı düzenekleri” devreye girer ve bazı hormonların salgılanmasını tetikler. Bu hormonlar, diğer pek çok değişimin yanı sıra, kan basıncının yükselmesine, kalp atımının hızlanmasına, nefes ihtiyacının artmasına sebep olur. Etkiler, fizyolojik belirtilerle sınırlı değildir; bilişsel ve davranışsal boyutlarda da belirtiler gözlemlenir. Örneğin, öğrenme ve hatırlama becerilerimiz, yaşanan stresten anlamlı biçimde etkilenir. Günlerce hazırlanıp da bildiklerinizi unuttuğunuz sınavları veya üzerine uzun uzadıya düşündüğünüz parlak fikirlerin aklınıza bir türlü gelmediği iş görüşmelerini anımsayın.

Birçoğumuzun başına gelmiştir; sınavdan veya toplantıdan yalnızca birkaç saat sonra, hatırlanamayan bilgiler zihne akın eder. Bunun olası bir açıklaması; yaşanan stresin, başka bir deyişle, kaygının, hafızayı zayıflatması.

Ancak konu stres olunca, açıklamalar bu denli basit değil, çünkü stresin hafıza üzerindeki etkileri oldukça çeşitli. Stres, zihinsel işlevlerimizi her zaman olumsuz yönde etkilemiyor. Yapılan çalışmalar, duyumsanan psikolojik baskının, hatırlama becerilerini, kimi durumlarda zayıflattığını, kimi durumlarda ise güçlendirdiğini gösteriyor.

Bunun yanı sıra, stresten etkilenen bilişsel materyalin niteliği de denklemi değiştiriyor. Peki, stres, hatırlama becerilerimizi ne zaman zayıflatıyor, ne zaman geliştiriyor? Araştırmalar, stresin etkisinin, stres unsurunun deneyimlendiği zamanlama ve süreye bağlı olduğuna işaret ediyor.

2006 yılında Amsterdam Üniversitesi’nden Marian Joels ve meslektaşlarının yaptığı bir çalışma, stresin, yalnızca, hatırlanması istenen olay ile aynı anda veya hemen sonrasında deneyimlenmesi ve söz konusu olay ile aynı biyolojik sistemleri aktive etmesi durumunda hafızayı pekiştirdiğini ortaya koyuyor.

Stres, hatırlanması istenen olaydan önce veya dikkate değer bir süre sonra deneyimlendiğinde, yani adrenalin ve kortizol gibi stres hormonları, olay ile eşzamanlı olarak salgılanmadığında ve farklı sinir hücresi (nöron) bağlantıları uyarıldığında ise, hafızayı zayıflatıcı etkisi olduğunu gösteriyor. Araştırmacıların da dikkat çektikleri çok önemli bir koşul, stresin kısa süreli olarak deneyimlenmesi.

Tekrarlayıcı veya süreğen (kronik) biçimde stres unsuruna maruz kalındığında herhangi bir fayda görülmüyor; aksine, zarar görülüyor.

Joels ve arkadaşları, stresin hafıza üzerindeki zıt etkilerini açıklayan bir mekanizma önerdiler. Buna göre, bedenin stres ile karşılaşıldığında verdiği tekpi iki aşamalı oluyor. Önce, stres, dikkati arttıran ve beyin hücreleri arasındaki bağlantıları pekiştiren nöronların ve nöronlar arası iletişimi gerçekleştiren kimyasalların (nörotransmitterler) salgılanmasını sağlıyor. Ancak daha sonra, yaklaşık bir saat içerisinde, kortizol hormonu başka bir süreci başlatıyor ve dikkati desteklemek yerine, anıları sağlamlaştırmak üzere çalışıyor.

Böylelikle, stres yaratan deneyim ile ilişkisi olmayan yeni bilgilerin edinilmesi engelleniyor. Başka bir deyişle, nörobiyolojik süreçler sebebiyle, stres, başlangıçta algı ve öğrenmeyi kolaylaştırıyor; daha sonra ise zorlaştırıyor.

Daha önce de değindiğimiz üzere, stres, zamanlama ve süreye bağlı olduğu gibi, bilişsel materyalin niteliğine göre de farklı etkilere sebep oluyor. Hafızada, her deneyim rastgele ve tekdüze biçimde depolanmıyor. Araştırmacılar Mathias Schmidt ve Lars Schwabe’nin açıklamasından yararlanarak açıklarsak, hafızamız, deneyimlediğimiz ve öğrendiğimiz her şeyi içine attığımız büyük bir çekmece gibi değil; daha ziyade, her biri farklı nitelikte bilgiyi barındıran pek çok çekmecesi olan dev bir dolaba benziyor.

Beyinde depolanan bu bilgilerin bir kısmı; örneğin, hayat deneyimleri ile ilişkili olan anısal hafıza, strese karşı aşırı derecede duyarlı. 2005 yılında Düsseldorf Üniversitesi’nden Sabrina Kuhlman ve arkadaşlarının yürüttüğü bir araştırmada, duygusal veya nötr nitelikli bilişsel materyallerin hatırlanmasının, stresten nasıl etkilendiği araştırıldı. Deney gereği, öncelikle tüm katılımcılara çeşitli kelimelerin yazdığı bir liste verildi ve olumlu, olumsuz veya nötr içerikli bu kelimeleri ezberlemeleri istendi.

Ertesi gün, bir grup katılımcıya, bir dizi stres deneyimini içeren (nesnel anlamda zarar vermeyen) bir sosyal stres testi uygulandı ve kısa bir süre sonra her iki gruptan, önceki gün ezberledikleri kelimeleri hatırlamaları istendi. Deney içerikli strese maruz bırakılan ve bırakılmayan iki grup karşılaştırıldığında, stresin, nötr nitelikli kelimelerin hatırlanmasını etkilemezken, duygusal nitelikli kelimelerin hatırlanmasını anlamlı biçimde etkilediği görüldü. Strese maruz bırakılanlar, strese maruz bırakılmayan gruptakilere kıyasla daha az sayıda duygusal nitelikli kelime hatırlayabildiler. Bu çalışmanın da gösterdiği üzere, duygu yüklü bilgi ve deneyimler, stres hormonlarının hafıza üzerindeki etkilerine karşı oldukça duyarlı. Bunun bir sebebi, stres hormonlarının, duyguların işlenmesinde önemli rolü olan beyin yapısı amigdalayı harekete geçiriyor olması olabilir. Özetle; stresin azı karar, çoğu zarar; süre mühim. Ayrıca zamanlama çok önemli ve duygular işi karıştırıyor.

Stres hakkında burada sunulan bilgilerin yararlı olması dileğiyle, saygılar.

İbrahim GÜNGÖR

Kaynak: Schmidt, M. V., & Schwabe, L. (2011, Eylül/Ekim). Splintered by stress.

Scientific American Mind, 22(4), 22-29.(www.isteinsan.com.tr).

Daha önce öğrenme stratejileri üzerine yazdığımız yazının devamı olarak öğrenme stratejilerine devam ediyoruz. Önceki yazılarda, öğrenme stratejisinin ne demek olduğu ve öğrenmeyi öğrenme konusunda açıklayıcı bilgiler verilmişti. Daha sonra öğrenmeyi öğrenme stratejilerinden dikkat stratejileri ve tekrar stratejileri anlatılmıştı. Daha sonra anlamlandırmayı arttıran stratejilere giriş yapılmış ve eklemleme stratejileri özetlenmişti. Bu yazıda anlamlandırmayı artıran stratejilerden örgütleme stratejileri ele alınarak bilgiler verilmeye çalışılacaktır. Konu yine öğrenmeyi öğrenme kavramı içinde değerlendirilecektir. Diğer stratejiler ilerleyen sayılarda anlatılacaktır.

Örgütleme Stratejileri: Örgütleme, düzenleme ya da bilgiyi gruplama, tutarlı yapılar oluşturma, kodlamaya yardım eden önemli bir süreçtir. Örgütleme, geniş ya da karmaşık bilgiler için öğrenme ve anımsamayı kolaylaştırıcı bir süreç olarak işlev görür. Yapıda yer alan bir kavram hem genel açıklamaları hem de belirli örnekleri öğrenme ve anımsamada bireye yardımcı olur. Örgütlemede bilginin yeniden düzenlenmesi, gruplanması işlemleri yer alır. Örneğin; papatya, ayakkabı, şeftali, tabak, kedi, gül çatal, erik, bluz, elma, bardak, kuş, yasemin, pantolon ve köpek sözcükleri ezberlenecekse, şu şekilde düzenlenebilir (Ulusoy, Güngör, Akyol, Subaşı, Ünver, & Koç, 2003).

Papatya    Ayakkabı        Kedi        Şeftali             Tabak

Gül        Bluz            Kuş        Erik            Bardak

Yasemin    Pantolon        Köpek        Elma            Çatal

Kaynak: (Ulusoy, Güngör, Akyol, Subaşı, Ünver, & Koç, 2003).

Örgütleme stratejileri de eklemleme stratejileri gibi, öğrencinin yeni materyali anlamlandırma düzeyini yükseltici stratejilerdir. Örneğin; önemli fikirleri, anahtar sözcükleri, kavramları not alma, özetleme, uzamsal temsilciler oluşturma, öğrencinin bilgiyi kendine göre yeniden organize ettiği öğrenme stratejileridir (Tay, 2002).

Not Alma: Gerek metnin kenarına not alma, gerekse öğretmenin ya da kitabın sunduğu bilgiyi yeniden organize ederek ayrı bir kâğıda not alma, öğrencinin önemli bilgiyi ayırt etmesini ve kendisi için daha anlamlı olacak şekilde organize etmesini gerektirir. Bu durumda, öğrencinin not alma stratejisini kullanması, hem dikkatini önemli bilgi üstünde yoğunlaştırmasını, hem de eski ve yeni bilgiler arasında ilişki kurmasını hem de bilgiyi kendisi için en anlamlı olacak biçimde yeniden örgütlemesini gerektirmekte ve sağlamaktadır. Sonuç olarak not alma, hem dikkat, hem eklemleme hem de örgütleme stratejisi olarak kullanılabilmektedir.

Not alma; öğrencinin daha sonra bilgiyi tekrar etme ve gözden geçirmesini hızlandırmakta ve kolaylaştırmaktadır. Ancak not alma, öğretmenin ağzından çıkan her şeyi kaydetme değildir. Etkili not alan öğrenciler, öncelikle öğretmenin söylediği ya da kitapta yazılı olan önemli fikirleri tanıyıp, kendine özgü bir biçimde özetleyen öğrencilerdir. Örneğin; öğrenci, not alacağı konunun ana hatlarını çıkarıp bu ana hatların içine önemli fikirleri yerleştirebilir. Ana hatlar öğretmen tarafından verilip öğrenci önemli fikirleri bu ana hatlar içine yerleştirebilir. Ayrıca not almayı ve daha sonra çalışmayı kolaylaştırmak için tablo ve matris çizilip daha sonra not almaya değer bilgi, bu tablo ya da matrisin içine yerleştirilebilir (Senemoğlu, 2002).

Not alma becerisi öğrencinin, aktif bir biçimde, anlatılan konu üzerinde düşünmesine ve özümsediği bilgileri uygun bir formda kâğıda aktarmasına yardımcı olmaktadır. Bu yönüyle not alma, ders dinlemeye yoğunlaşmayı sağlamaktadır. Aynı şekilde okurken not almada da bilginin işlenmesi ve yorumlanması söz konusu olduğundan bireysel çalışmanın etkililiği artmaktadır. Bu nedenle hem derste, hem de bireysel çalışmalarda not almak önemi büyüktür. Derste alınan notlar, dersin önemli bölümlerinin belirlenmesinde öğrenciye yardımcı olur. Derste öğretmenin anlattığı bazı bilgiler kitapta olmayabilir. Not almak bu yönüyle de öğrencilere avantaj sağlamaktadır (Yıldırım, Doğanay, & Türkoğlu, 2000), (Rowntree, 2000)    , (Özakpınar, 1998).

Özetleme: Öğrencinin yazılı materyali özetlemesi, etkili çalışma ya da öğrenme stratejilerinden biridir. Farklı öğrenme stratejileriyle ilgili yapılan çalışmaları gözden geçiren Presley ve arkadaşları (1989), özetlemenin kavramaya yardım ettiğini gösteren birçok kanıt bulmuşlardır. Özetleme, öğrencinin, bilgiyi anlamlandırmasına ve uzun süreli belleğe anlamlı olarak yerleştirmesine yardım etmektir. Çünkü özetleme öğrenciyi (Senemoğlu, 2002);

  1. Anlamak için okumaya,
  2. Önemli fikirleri ayırt etmeye,
  3. Bilgiyi kendi sözcükleriyle ifade etmeye yönlendirmektedir.

Özetlemenin gereği olan bu ilkeler, bilginin yeniden örgütlenmesini ve anlamlandırılmasını sağlamaktadır. Ancak, özetleme yeterliğinin kazanılması, öğretimi gerektirmekte ve zaman almaktadır. Özellikle ilkokul öğretmenleri, özet yapma konusunda kendileri model olarak öğrencilerine özetlemeyi öğretmelidirler.

Egen ve Kauchak’a (1992) göre, özetleme stratejisinde şu basamaklar izlenmelidir (Ulusoy, Güngör, Akyol, Subaşı, Ünver, & Koç, 2003);

  1. Metindeki önemsiz bilgiyi tanıma ve çıkarma,
  2. Metindeki ana fikri belirleme ve kendi sözcükleriyle ifade etme,
  3. Her paragraftaki en temel cümleyi seçme ve yeniden ifade etme,
  4. Metnin ana fikri ve yan fikirleri arasındaki ilişkileri, anlamını bozmadan, çok kısa olarak bütünleştirme.

Özetleme ile ilgili bu öğretim, zaman alıcı olmakla birlikte, yapılan araştırmalar, özetlemenin hatırlama ve kavramayı artırdığını göstermektedir.

Bir diğer Örgütleme Stratejisi de Uzamsal Temsilciler oluşturmadır.

Uzamsal Temsilciler Oluşturma

Bilgiyi hiyerarşik bir biçimde şematize etme, konunun ana hatlarını çıkarma, kavram şeması (haritası) ve ağı oluşturma etkili örgütleme stratejilerinden bazılarıdır (Tay, 2002).

Ana Hatları Oluşturma: Bölümün, ünitenin, konunun ya da okuduğu herhangi bir metnin ana hatların oluşturma, öğrencinin, o konudaki temel fikir ve yan fikirler arasındaki ilişkileri görmesine yardım etmektedir. Pek çok kitapta bölüm, ünite ya da konu başlarında o bölümde, ünitede, konuda işlenecek temel başlık ve alt başlıklar verilmektedir. Böylece okuyucunun, o bölümde işlenecek olan anahtar fikir (başlık) ve alt fikirler (alt başlıklar) arasındaki ilişkileri önceden gözden geçirmesine yardım edilebilmektedir (Senemoğlu, 2002). Kitapların ya da tezlerin içindekiler bölümü de konuların anlaşılmasına yardımcı olmaktadır.

Tablo 1. Ana Hatları Oluşturma

    2. YARATICILIK ………………………………….………..21

2.1. Yaratıcılık Kavramı………………………………………21

2.2.Psikolojik Ekollere Göre Yaratıcılık……..………………25

    2.2.1. Psikanalitik Ekol……………………………25

    2.2.2. Hümanistik Ekol……………………………26

    2.2.3. Çağrışımcı Ekol…………………………….27

    2.2.4.Gestaltçı Ekol………………………………28

    2.2.5. Faktöriyalist Ekol………………………….28

2.3.
Yaratıcılığın Boyutları……………………………………29

    2.3.1. Yaratıcı Ürün………………………………30

    2.3.2.Yaratıcı Ortam……………………………..31

    2.3.3.Yaratıcı Süreç……………………………….34

    2.3.4. Yaratıcı Kişilik……………………………..38

2.4.Yaratıcılık ve Zeka……………………………………….42

2.5. Yaratıcılık ve Cinsiyet……………………………………45

Kaynak; Kaynak (2006, 8).

Tablo 1’de ana hatların gösterilmesine örnek görülmektedir. Örnekte, yaratıcılığa ait kavramlar ve bu kavramların özelliklerini gösteren alt başlıklar görülmektedir. Ana hat sayesinde öğrenci konuyu bir bütün olarak görebilmekte, alt kavramları ya da basamakları ve ilgili kavrama ait türleri bir arada görebilmektedir. Bu ise kolay kavramayı mümkün hale getirmektedir.

Anlamlandırmayı artıran stratejilerden örgütleme stratejisini burada tamamlayarak bir virgül koyuyoruz. Anlamlandırmayı artıran diğer stratejilere gelecek yazıda devam edilecektir. Yararlı olması dileğiyle saygılarımı sunuyorum.

KAYNAKÇA

Özakpınar, Y. (1998). Verimli Ders Çalışmanın Psikolojik Koşulları. İstanbul: Epsilon Yayıncılık Hizmetleri.

Rowntree, D. (2000). Nasıl Ders Çalışacağını Öğren. (S. Yeniçeri, Çev.) İstanbul: Okyanus Yayıncılık.

Senemoğlu, N. (2002). Gelişim Öğrenme ve Öğretim, Kuramdan Uygulamaya. Ankara: Gazi Kitabevi.

Tay, B. (2002). İlköğretim 4. ve 5. Sınıf Öğrencilerinin Sosyal Bilgiler Dersinde Sınıf Ortamında Kullandıkları Öğrenme Stratejileri. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Ulusoy, A., Güngör, A., Akyol, A., Subaşı, G., Ünver, G., & Koç, G. (2003). Gelişim vei Öğrenme (2. Baskı b.). (A. Ulusoy, Dü.) Ankara, Ankara: Anı Yayıncılık.

Yıldırım, A., Doğanay, A., & Türkoğlu, A. (2000). Okulda Başarı İçin Ders Çalışma ve Öğrenme Yöntemleri. Ankara: Seçkin Yayıncılık.