Kategori

Bilim

Kategori

Daha önce öğrenme stratejileri üzerine yazdığımız yazının devamı olarak öğrenme stratejilerine devam ediyoruz. Önceki yazılarda, öğrenme stratejisinin ne demek olduğu ve öğrenmeyi öğrenme konusunda açıklayıcı bilgiler verilmişti. Daha sonra öğrenmeyi öğrenme stratejilerinden dikkat stratejileri ve tekrar stratejileri anlatılmıştı. Daha sonra anlamlandırmayı arttıran stratejilere giriş yapılmış ve eklemleme stratejileri özetlenmişti. Bu yazıda anlamlandırmayı artıran stratejilerden örgütleme stratejileri ele alınarak bilgiler verilmeye çalışılacaktır. Konu yine öğrenmeyi öğrenme kavramı içinde değerlendirilecektir. Diğer stratejiler ilerleyen sayılarda anlatılacaktır.

Örgütleme Stratejileri: Örgütleme, düzenleme ya da bilgiyi gruplama, tutarlı yapılar oluşturma, kodlamaya yardım eden önemli bir süreçtir. Örgütleme, geniş ya da karmaşık bilgiler için öğrenme ve anımsamayı kolaylaştırıcı bir süreç olarak işlev görür. Yapıda yer alan bir kavram hem genel açıklamaları hem de belirli örnekleri öğrenme ve anımsamada bireye yardımcı olur. Örgütlemede bilginin yeniden düzenlenmesi, gruplanması işlemleri yer alır. Örneğin; papatya, ayakkabı, şeftali, tabak, kedi, gül çatal, erik, bluz, elma, bardak, kuş, yasemin, pantolon ve köpek sözcükleri ezberlenecekse, şu şekilde düzenlenebilir (Ulusoy, Güngör, Akyol, Subaşı, Ünver, & Koç, 2003).

Papatya    Ayakkabı        Kedi        Şeftali             Tabak

Gül        Bluz            Kuş        Erik            Bardak

Yasemin    Pantolon        Köpek        Elma            Çatal

Kaynak: (Ulusoy, Güngör, Akyol, Subaşı, Ünver, & Koç, 2003).

Örgütleme stratejileri de eklemleme stratejileri gibi, öğrencinin yeni materyali anlamlandırma düzeyini yükseltici stratejilerdir. Örneğin; önemli fikirleri, anahtar sözcükleri, kavramları not alma, özetleme, uzamsal temsilciler oluşturma, öğrencinin bilgiyi kendine göre yeniden organize ettiği öğrenme stratejileridir (Tay, 2002).

Not Alma: Gerek metnin kenarına not alma, gerekse öğretmenin ya da kitabın sunduğu bilgiyi yeniden organize ederek ayrı bir kâğıda not alma, öğrencinin önemli bilgiyi ayırt etmesini ve kendisi için daha anlamlı olacak şekilde organize etmesini gerektirir. Bu durumda, öğrencinin not alma stratejisini kullanması, hem dikkatini önemli bilgi üstünde yoğunlaştırmasını, hem de eski ve yeni bilgiler arasında ilişki kurmasını hem de bilgiyi kendisi için en anlamlı olacak biçimde yeniden örgütlemesini gerektirmekte ve sağlamaktadır. Sonuç olarak not alma, hem dikkat, hem eklemleme hem de örgütleme stratejisi olarak kullanılabilmektedir.

Not alma; öğrencinin daha sonra bilgiyi tekrar etme ve gözden geçirmesini hızlandırmakta ve kolaylaştırmaktadır. Ancak not alma, öğretmenin ağzından çıkan her şeyi kaydetme değildir. Etkili not alan öğrenciler, öncelikle öğretmenin söylediği ya da kitapta yazılı olan önemli fikirleri tanıyıp, kendine özgü bir biçimde özetleyen öğrencilerdir. Örneğin; öğrenci, not alacağı konunun ana hatlarını çıkarıp bu ana hatların içine önemli fikirleri yerleştirebilir. Ana hatlar öğretmen tarafından verilip öğrenci önemli fikirleri bu ana hatlar içine yerleştirebilir. Ayrıca not almayı ve daha sonra çalışmayı kolaylaştırmak için tablo ve matris çizilip daha sonra not almaya değer bilgi, bu tablo ya da matrisin içine yerleştirilebilir (Senemoğlu, 2002).

Not alma becerisi öğrencinin, aktif bir biçimde, anlatılan konu üzerinde düşünmesine ve özümsediği bilgileri uygun bir formda kâğıda aktarmasına yardımcı olmaktadır. Bu yönüyle not alma, ders dinlemeye yoğunlaşmayı sağlamaktadır. Aynı şekilde okurken not almada da bilginin işlenmesi ve yorumlanması söz konusu olduğundan bireysel çalışmanın etkililiği artmaktadır. Bu nedenle hem derste, hem de bireysel çalışmalarda not almak önemi büyüktür. Derste alınan notlar, dersin önemli bölümlerinin belirlenmesinde öğrenciye yardımcı olur. Derste öğretmenin anlattığı bazı bilgiler kitapta olmayabilir. Not almak bu yönüyle de öğrencilere avantaj sağlamaktadır (Yıldırım, Doğanay, & Türkoğlu, 2000), (Rowntree, 2000)    , (Özakpınar, 1998).

Özetleme: Öğrencinin yazılı materyali özetlemesi, etkili çalışma ya da öğrenme stratejilerinden biridir. Farklı öğrenme stratejileriyle ilgili yapılan çalışmaları gözden geçiren Presley ve arkadaşları (1989), özetlemenin kavramaya yardım ettiğini gösteren birçok kanıt bulmuşlardır. Özetleme, öğrencinin, bilgiyi anlamlandırmasına ve uzun süreli belleğe anlamlı olarak yerleştirmesine yardım etmektir. Çünkü özetleme öğrenciyi (Senemoğlu, 2002);

  1. Anlamak için okumaya,
  2. Önemli fikirleri ayırt etmeye,
  3. Bilgiyi kendi sözcükleriyle ifade etmeye yönlendirmektedir.

Özetlemenin gereği olan bu ilkeler, bilginin yeniden örgütlenmesini ve anlamlandırılmasını sağlamaktadır. Ancak, özetleme yeterliğinin kazanılması, öğretimi gerektirmekte ve zaman almaktadır. Özellikle ilkokul öğretmenleri, özet yapma konusunda kendileri model olarak öğrencilerine özetlemeyi öğretmelidirler.

Egen ve Kauchak’a (1992) göre, özetleme stratejisinde şu basamaklar izlenmelidir (Ulusoy, Güngör, Akyol, Subaşı, Ünver, & Koç, 2003);

  1. Metindeki önemsiz bilgiyi tanıma ve çıkarma,
  2. Metindeki ana fikri belirleme ve kendi sözcükleriyle ifade etme,
  3. Her paragraftaki en temel cümleyi seçme ve yeniden ifade etme,
  4. Metnin ana fikri ve yan fikirleri arasındaki ilişkileri, anlamını bozmadan, çok kısa olarak bütünleştirme.

Özetleme ile ilgili bu öğretim, zaman alıcı olmakla birlikte, yapılan araştırmalar, özetlemenin hatırlama ve kavramayı artırdığını göstermektedir.

Bir diğer Örgütleme Stratejisi de Uzamsal Temsilciler oluşturmadır.

Uzamsal Temsilciler Oluşturma

Bilgiyi hiyerarşik bir biçimde şematize etme, konunun ana hatlarını çıkarma, kavram şeması (haritası) ve ağı oluşturma etkili örgütleme stratejilerinden bazılarıdır (Tay, 2002).

Ana Hatları Oluşturma: Bölümün, ünitenin, konunun ya da okuduğu herhangi bir metnin ana hatların oluşturma, öğrencinin, o konudaki temel fikir ve yan fikirler arasındaki ilişkileri görmesine yardım etmektedir. Pek çok kitapta bölüm, ünite ya da konu başlarında o bölümde, ünitede, konuda işlenecek temel başlık ve alt başlıklar verilmektedir. Böylece okuyucunun, o bölümde işlenecek olan anahtar fikir (başlık) ve alt fikirler (alt başlıklar) arasındaki ilişkileri önceden gözden geçirmesine yardım edilebilmektedir (Senemoğlu, 2002). Kitapların ya da tezlerin içindekiler bölümü de konuların anlaşılmasına yardımcı olmaktadır.

Tablo 1. Ana Hatları Oluşturma

    2. YARATICILIK ………………………………….………..21

2.1. Yaratıcılık Kavramı………………………………………21

2.2.Psikolojik Ekollere Göre Yaratıcılık……..………………25

    2.2.1. Psikanalitik Ekol……………………………25

    2.2.2. Hümanistik Ekol……………………………26

    2.2.3. Çağrışımcı Ekol…………………………….27

    2.2.4.Gestaltçı Ekol………………………………28

    2.2.5. Faktöriyalist Ekol………………………….28

2.3.
Yaratıcılığın Boyutları……………………………………29

    2.3.1. Yaratıcı Ürün………………………………30

    2.3.2.Yaratıcı Ortam……………………………..31

    2.3.3.Yaratıcı Süreç……………………………….34

    2.3.4. Yaratıcı Kişilik……………………………..38

2.4.Yaratıcılık ve Zeka……………………………………….42

2.5. Yaratıcılık ve Cinsiyet……………………………………45

Kaynak; Kaynak (2006, 8).

Tablo 1’de ana hatların gösterilmesine örnek görülmektedir. Örnekte, yaratıcılığa ait kavramlar ve bu kavramların özelliklerini gösteren alt başlıklar görülmektedir. Ana hat sayesinde öğrenci konuyu bir bütün olarak görebilmekte, alt kavramları ya da basamakları ve ilgili kavrama ait türleri bir arada görebilmektedir. Bu ise kolay kavramayı mümkün hale getirmektedir.

Anlamlandırmayı artıran stratejilerden örgütleme stratejisini burada tamamlayarak bir virgül koyuyoruz. Anlamlandırmayı artıran diğer stratejilere gelecek yazıda devam edilecektir. Yararlı olması dileğiyle saygılarımı sunuyorum.

KAYNAKÇA

Özakpınar, Y. (1998). Verimli Ders Çalışmanın Psikolojik Koşulları. İstanbul: Epsilon Yayıncılık Hizmetleri.

Rowntree, D. (2000). Nasıl Ders Çalışacağını Öğren. (S. Yeniçeri, Çev.) İstanbul: Okyanus Yayıncılık.

Senemoğlu, N. (2002). Gelişim Öğrenme ve Öğretim, Kuramdan Uygulamaya. Ankara: Gazi Kitabevi.

Tay, B. (2002). İlköğretim 4. ve 5. Sınıf Öğrencilerinin Sosyal Bilgiler Dersinde Sınıf Ortamında Kullandıkları Öğrenme Stratejileri. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Ulusoy, A., Güngör, A., Akyol, A., Subaşı, G., Ünver, G., & Koç, G. (2003). Gelişim vei Öğrenme (2. Baskı b.). (A. Ulusoy, Dü.) Ankara, Ankara: Anı Yayıncılık.

Yıldırım, A., Doğanay, A., & Türkoğlu, A. (2000). Okulda Başarı İçin Ders Çalışma ve Öğrenme Yöntemleri. Ankara: Seçkin Yayıncılık.

Dünyanın en eski uygarlığı olan Sümerlilerin tarihi birçok gizemi barındırmaktadır. İlk medeniyet ürünlerinin burada verilesi ve günümüzde birçok buluşun temelinin Sümerlilere dayanması bilim dünyasının hala kafa yorduğu konular arasında gelmektedir.

Klasik tarih anlatımlarındaki kalıplara oturtulamayacak özelliklere sahip olan Sümerliler, ilk defa 1871 yılında keşfedilmiştir. Bu dönemden sonra Sümerlilerle ilgili yoğun çalışmaların yapıldığını görmekteyiz. Sümerliler ilgili araştırma yapan bilim insanlarından bazıları şöyledir: Gerhard Tychsen 1798, Friedrich Münter 1802, Georg Friedrich Grotefend, Sir Henry Wilson Eugène Burnouf ve Edward Hincks gibi oryantalistlerdi. Sümerlilerle ilgili yapılan araştırmalarda oldukça ilginç bulgulara ulaşılmaktaydı.

Sümerlilerin kökenleri konusu daha netlik kazanmamıştır. Sümer dilinin kökeni de diğer diller gibi aydınlatılamamıştır. Sümerlilerin Sami dilleri gurubundan geldiği iddia edilse de bu konuda daha netlik sağlanamamıştır. Bu kadar gizemli kozmik yapıdaki Sümerlilere Atatürk’ün önem vermesinin sebebi ne olabilir? Üstelik Atatürk zamanında Sümerlilerle ilgili yeterince net bilgiler yoktu. O dönemde daha Sümer dili çözülememişti. Çünkü Sümer’den türemiş bir dil günümüzde kullanılmamaktadır. Sümer dilinin okunmasını Asur kıralı Asurbanipal’a borçluyuz. Ancak günümüzde önemi yeni yeni anlaşılmaya başlayan Sümerlilerin Atatürk tarafından benimsenmesi Atatürk’ün dehasının ve ileri görüşlülüğünün bir kanıtıdır.

Günümüzde gerçekleşen birçok teknolojik buluşun kökeni Sümerlilere dayanmaktadır. Yazının bulunmasından takvime, tekerlek ve uzay çalışmalarına kadar birçok yenilik Sümerliler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Sümerlilerin o dönem medeniyet seviyesindeki geldiği durumu Nippur’lu Ludigirra şöyle ifade etmekteydi : “Bu güzel ülkemize her taraftan göz diktiler. Göklere uzanan basamaklı kulelerimizin, görkemli tapınaklarımızın, arı gibi işleyen çarşılarımızın, her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, boy ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, dolup taşan iskelelerimizin, her tür bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar”

O halde bilim Sümer’de boşalmıştır demenin hiçbir sakıncası yok. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” diyen Atatürk’ün Sümerlilere ilgi duymasından daha olağan ne olabilir ki?

Atatürk Sümerlilere olan ilginin halk nezdinde de güncel tutulması ve yayılması için birçok çalışma yapmıştır. İlk olarak Sümer kelimesini halk dilinde güncel tutmak için Sümerbank’ı 11 Temmuz 1933’de yani cumhuriyetin 10. Yılında kurmuştur. 20 milyon TL sermaye ile kurulan Sümerbank tamamen yerli imkânlarla oluşturulmuştur. Sümerbank sanayileşme sürecinde kurulacak kamusal ve özel teşebbüslerde devlet desteğini sağlayacaktı. Bu nedenle Türkiye’de sanayileşme Sümerbank ile başlamıştır.

1933 yılında kabul edilen birinci beş yıllık kalkınma planında yer alan önemli işletmelerin kuruluşunu Sümerbank üstlendi. Bu doğrultuda Bakırköy Bez fabrikasının büyütülmesi, Konya Ereğli’de 16500 iğlik ve 300 tezgâhlı ince kumaş fabrikası, Kayseri’de 33000 iğilik ve 1050 tezgâhlı kumaş fabrikası, Nazilli’de 29000 iğlik ve 650 tezgâhlı basma fabrikasının kurulmasına ilaveten Merinos yünü işleyecek fabrikaların kurulması, demir sanayi, bakır madenlerinin işlenmesi, kükürt madeninin işletilmesi, porselen fabrikası, klor fabrikaları, kâğıt ve suni ipek fabrikaları gibi Türkiye sanayisinin temellerini Sümerbank atmıştır. Nasıl ki bilim Sümerlilerle başalarsa Türkiye’de de sanayi Sümerbank’la başlamıştır.

Atatürk bilimsel yönden gerek kendisinin gerekse de Türk Tarih Kurumu nezlinde yaptırdığı çalışmalarla Sümerliler hakkında bilgi elde etme gayretinde olmuştur. Atatürk’ün Türk tarih tezi ve güneş dil teorileri dünyadaki Sümerlilerle ilgili bir çok çalışmasının yanlış yönlendirmelerine cevap niteliğinde olmuştur.

Bugün insanlık temelini Sümer’de ararken Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atan Atatürk’ün Sümerlilere olan ilgisi o’nu daha da yüceltmektedir.

Eğitim kurumlarını farklı şekillerde değerlendirmek mümkündür. Kimine göre insanlığın gelişimi, toplumun zenginleşmesi, gelişmiş toplum olmanın gereği olarak değerlendirilirken, kimilerine göre ise insanların girişimciliğini engelleyen, onu dar kalıplara sıkıştıran, insan zihninin yaratıcı düşünmesini engelleyen durağan kurumlar olarak değerlendirilmektedir.

Aslında eğitim kurumlarını olumsuz değerlendirenler daha çok okulların program merkezli eğitim verdiği zamanlarda (örneğin günümüzden 50-60 yıl öncesinde) şiddetli eleştiriler getiriyorlardı. Program merkezli eğitim kurumlarında öğrencilerin kendi bireyselliğinden (ilgi ve yeteneklerinden) ziyade programlardaki hedeflere ulaşıp ulaşmadıkları daha önemliydi. Ancak insanoğlunun her bir bireyinin farklı ilgi ve yetenek alanlarında farklı düzeylerde olduğu gerçeği fark edilemediği için öğrencilerin tek seçeneği vardı, o da bütün derslerde başarılı olmak. Çok yetenekli oldukları halde okul başarıları düşük olan insanların sayısı fazlaydı ve bu durum eğitim kurumlarına yönelik yapılan eleştirileri bir noktada haklı kılıyordu.

Geleneksel eğitim anlayışının ve yapısının bazı toplumsal sorunları çözememesi ve ilerleme sağlayamaması da sorgulandı. Ayrıca bilimsel gelişmeye ve buna paralel olarak sosyal bilimlere (eğitim, psikoloji vb.) yönelik yapılan araştırmalara aktarılan kaynaklar arttıkça yeni bilgilere, sonuçlara ulaşıldı. Var olan eğitim yapısıyla toplumsal gelişmeye cevap verilemeyeceği görüldüğünde eğitimde yeni arayışlara gidildi. Eğitim programları güncellendi, eğitime farklı yaklaşımlar geliştirildi. Bunun sonucu olarak öğrenci merkezli eğitim yaklaşımları güçlendi ve benimsendi. Program merkezli yaklaşımdan öğrenci merkezli yaklaşıma bir geçiş yaşandı. Eğitimde bir noktada başarısızlıktan çok başarı ölçülür hale geldi. İnsanların farklı alanlarda farklı yetenek düzeylerinde oldukları gerçeği, insanların toplumda yeteneklerine uygun olarak yer edinmelerinin önünü açtı. Yani toplumsal hareketliliğin motorunu insanların yeteneklerine göre eğitim görmeleri ve çalışmaları oluşturdu.

Gelinen bu noktada eğitim programlarının öğrencinin sadece bilişsel gelişimini değil onun sosyal ve duygusal gelişimlerini de desteklemesi amaçlanmıştır. Bu amaca gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkelere göre daha çok yaklaşmıştır. Eğitim programlarının içine bilişsel gelişimi destekleyici kazanımların yanı sıra öğrencilerin her şeyden önce insan olduğu gerçeğinden hareketle onların hayatları boyunca işlerine yarayacak yaşam becerileri de eklemişlerdir. Öğrenci okul yılları boyunca eğitim programlarında yer alan bilişsel kazanımlar yanında çeşitli yaşam becerileri de edinmektedir. Hatta insan kaynağının önemini bilen ülkeler liderlik eğitimini bile okullarda vermektedirler. Liderlik eğitimi, zaman yönetimi, başarılı insanın temel özellikleri vb. gibi konulardaki beceriler okulla birlikte kazandırılmaktadır. Ülkeler geliştikçe, toplumlar her yönüyle daha karmaşık hale geldikçe eğitimin önemi daha da büyümektedir. Günümüzden 50-60 yıl önce eğitim kurumlarından yararlanmadan toplumda önemli bir noktaya gelmek mümkün olabiliyordu. Günümüzde ise iyi eğitimli ve özgün fikirleri olan kişiler daha genç yaşta zengin olabiliyorlar.

Ülkemizde ise durum maalesef gelişmiş ülkelerdekine paralel olamıyor. Bunun çeşitli nedenleri var kuşkusuz ancak birçok yazıya konu olan sınav odaklı eğitim eğitimimizin en kötü yanını oluşturmaktadır. İlköğretimin ilk birkaç yılı hariç öğrenciler sürekli bir sınav baskısı altında yetişmektedir. Bu baskıyı sadece öğrenciler değil, aileler, öğretmenler ve yöneticiler de yaşamaktadır. Sınav odaklı eğitim nedeniyle bilişsel yönden gelişmiş ancak duygusal, sosyal yönden zayıf kalmış, her zaman gereksinim duyacağı çeşitli yaşam becerilerinden yoksun gençler mezun olmaktadır. Bu durum sosyal hayatımıza zarar vermektedir. Daha ilköğretim yıllarında güzel yazı yazma alışkanlığı, güzel sanatlara hayranlık, zaman yönetimi, verimli çalışma becerileri, duygusal kararlılık, liderlik, kişisel ve sosyal sorumluluk alabilme, kendini ifade edebilme, sağlıklı iletişim kurabilme, ekip çalışması vb. gibi yaşam becerileri kazanması gerekiyor. Ortaöğretimde bunlara ek olarak kariyer planlaması, kariyer yönetimi vb. yeni beceriler edinerek mezun olması gerekiyor. Ancak bilişsel alandaki öğrenme performansına verilen önem öğrencinin diğer boyutlar açısından gelişmesini engellemektedir.

Sonuç olarak öğrenci merkezli eğitime geçmemize rağmen sonuçlar noktasında ülke olarak sıkıntılarımız bulunmaktadır. 21. Yüzyılda Türkiye’nin ve Türk gençlerinin dünyada biz de varız diyebilmesi için sadece bilişsel yönden değil, duygusal, sosyal vb. diğer yönlerden de yeteneklerinin her zerresinin iyi eğitilmesi, etkinlik temelli yani yaşantıya dayalı bir eğitim sürecinden geçmesi gerekmektedir. Türk gençliği kendini her yönüyle yetiştirerek, geliştirerek atalarına layık olabilir. Çünkü dünyaya medeniyet yayan ataları döneminin hep en iyileri arasında olmuştu. Sevgi ve saygılarımla…

Terör bir toplumun mevcut düzenini bozarak o toplumunda kargaşa ortamı oluşturmayı amaçlar. Mısır şurubu da insanın genel vücut düzenini bozarak vücudun işleyişini bozmaktadır. Kronik hastalıkların son zamanlarda büyük bir artış göstermesinde mısır şurubu kullanımının arması etkili olmuştur.

Gıda güvenliği konusu uluslararası toplumu ilgilendiren en önemli konulardan birisi haline gelmiştir. Gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasında sadece gelir dağılımı farkı yoktur. İki toplum arasında bilinç farkı da önemli farklılıklar arasında yer almaktadır. İnsan sağılığında beslenmenin çok önemli yeri bulunmaktadır. Gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasında beslenme konusundaki duyarlılık çok farlıdır. Ölümlerin %70’nin beslenme ile ilgili olduğu düşünüldüğünde gelişmiş toplumlarda hayatta kalma süresinin fazla olmasının nedeni daha kolay anlaşılabilir.

Şeker insanın günlük tükettiği gıdalar içerisinde önemli bir yere sahiptir. Şekerli gıdaların giderek yaygınlaşmasıyla şekeri daha ucuz elde ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Aslında şekerli gıdalar temel ihtiyaç maddesi yerine keyif verici madde durumuna dönüşmektedir. Günlük kullanımı hızla yaygınlaşan şekeri daha ucuz yollardan elde etmek için yapay yollardan  mısır şurubu üretilmektedir. Mısır şurubunun özelliklerine bakarsak insan sağlığının nasıl bir tehlikede olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu

Mısır nişastası maddesinin enzimler arayıcılığıyla daha küçük parçalara ayrılmasıyla elde edilen çay şekerine alternatif bir tatlandırıcı olarak üretilen maddeye yüksek fruktozlu mısır şurubu denir. Bu madde çay şekerinden (sakaroz) daha ucuz elde edilmektedir. Böylece bazı gıdalarda istenilen düzeyde tatlandırıcı olarak kullanılmaktadır. Günlük hayatta oldukça yaygın tüketimi olan ve ticari değeri yüksek gazlı ve meyveli içecekler başta olmak üzere çikolata, kek, şekerleme, reçel, marmelat, bisküvi, bebek maması ve tatlandırıcı jöle gibi birçok üründe yaygın olarak kullanılmaktadır.

Aslında fruktoz basit şeker olarak meyvelerin bünyesinde bulanmaktadır. Fruktozun yani mısır şurubunun sağlık üzerinde zararlı olabilecek etkisi çok azdır. Yüksek fruktozlu mısır şurubu ise işlenerek elde edilen tatlandırıcıdır. Bu tatlandırıcıdaki nişastada bulunan şeker doğal olarak elde edilmemektedir. Doğal olmayan ürünlerin sağlımızı nasıl tehdit ettiği gerçeğinden  yola çıkarak yüksek fruktozlu mısır şurubunun da aynı derecede zararlı etkilerinin olduğu daha kolay anlaşılmalıdır.

Fruktozun sindirimi ve emilmesi şekerdeki glikozdan farklıdır. Fruktoz  glikoz taşıyıcılarla bağırsaklardan emilmekte daha sonra da kan damarlarına dağıtılmaktadır. Şekerdeki glikozun aksine fruktozun emilmesi içindeki moleküllerin daha küçük parçalara ayrılmasını gerektirmez. Böylece ayrılmayan ya da parçalanmayan fruktoz , karaciğere aşırı şekilde depolanmaktadır. Früktoz karaciğerde karbonhidrat mekanizmasını önemli derecede etkilemektedir. Vücuda alınılan az miktarda fruktoz  eklenmesi, karaciğerde glikojen depolanmasını ve üretimini artırmakta böylece şeker hastalarında sorunlar çıkarmaktadır.Aşırı fruktoz karaciğerde yağ birikimini artırmaktadır. Karaciğerdeki yağ birikmesi birçok kronik hastalığın tetikleyicisidir.

Normal şekerdeki glikoz doyum hissine katkıda bulunur. Böylece fazla tüketimi engellenir. Fruktoz ise doyum hissini etkilemediği için kilo alma ve şişmanlığa neden olmaktadır.

Yüksek kan basıncı olan hastalarda fruktoz tüketimi bu hastalıkları daha riskli hale getirmektedir. Son yıllarda artış gösteren gut hastalığında yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerinin tüketilmesinin etkisi vardır.

Yüksek fruktozlu mısır şurubunun son yıllarda kullanımının yaygınlaşmasına bağlı olarak bu katkı maddesinin sağlı üzerindeki etkileri daha sık araştırma konusu haline gelmiştir. Yapılan araştırmalara göre bu madde en çok obezite hastalığına neden olmaktadır. Vücuda alınan normal şekerin bir bölümü daha sonra kullanılmak üzere enerji olarak depolanmaktadır. Ancak aşırı fruktoz vücutta doğrudan yağ olarak depolanmaktadır. Bu durumda aşırı şişmanlık olan obeziteye neden olmaktadır. Ülkemizde gelişim çağındaki çocuklarda görülen bekitenin yaygınlaşmasında aşırı fruktoz  tüketimi etkilidir. Kandaki yağ seviyesinin artmasında normal şekere göre yüksek fruktozlu mısır şurubunun etkisi daha fazladır. Fruktoz tüketiminin yaygınlaşmasıyla dolaylı olarak kalp ve damar hastalıkları, yüksek tansiyon ve kolesterol gibi hastalıklarda ciddi artışlar gözlenmektedir. Üstelik bu hastalıkların orta yaş üstü hastalıkları olduğu kabul edilirse, çocuklarda bile görülmeye başlaması durumun vahametini ortaya çıkarmaktadır.

Yüksek fruktozlu mısır şurubunun içerisinde az da olsa cıvatespit edilmiştir. Civanın insan bünyesinde çok ciddi hasar yaptığı bilinmektedir. Vücuda alınan civanın artması ya da birikmesine bağlı ciddi kanser vakalarının olduğu bilinmektedir.

Arıcılık yapanlar arılarına belli oranda şekerli sıvılardan vermektedirler. Fruktozun  normal şekerden daha ucuza elde edilmeyle arıcılar çoğunlukla şekeri froktozdan elde etmektedirler. Arılarda son yılarda büyük kitlesel ölümler gerçekleşmektedir. Bu kitlesel arı ölümlerinde yüksek fruktozlu mısır şurubunun etkisi bulunmaktadır.

Değerlendirme

Yüksek fruktozlu mısır şurubu ucuz elde edilmesi, şekerden daha tatlı olması, taşınmasının ve kullanılmasının daha kolay olması gibi nedenlerle ticari kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünleri doyma hissini yavaşlattığından şişmanlığa neden olur. İnsülin salgısı düşük olduğundan kanda daha uzun süreli kalır ve kanın insülin seviyesini bozarak şeker hastalığına neden olur. Ürünlerin lezzet ve tüketim kalitesini etkilediğinden aşırı gıda tüketimine neden olmaktadır. Ucuz üretilmesi nedeniyle de piyasada haksız rekabete neden olmaktadır.

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerinin kullanımında gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasında ciddi anlayış farklılıkları bulunmaktadır. Gelişmiş ülkelerde yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerinin ithalatına ciddi kısıtlamalar öngören kota uygulamaları yaygınlaşmaktadır. Yine bu ülkelerde içinde mısır şurubu bulunan ürünler, sigarada olduğu gibi uyarıcı etiketlerle satılmaktadır. Gelişmişülkelerdeyüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerini sağlık üzerinde etkileri konusunda da araştırma faaliyetleri yaygınlaşmaktadır.

Sonuç

Yüksek fruktozlu mısır şurubu ile şeker, yapay yollarla elde edilmektedir. Bu özelliğiyle yapay ya da sentetik uyuşturucu olan bonzayiye benzemektedir. Fruktozlu ürünler insan sağlığı üzerinde ciddi riskler oluşturmaya başlamıştır. İlerde daha büyük sorunlar çıkaracağı günümüzdeki kullanımının yaygınlaşmasından anlaşabilmektedir.

Küreselleşmenin sınır tanımaz hale gelmesiyle tarım politikaları  artık ülkelerin iç meselesi olmaktan çıkmıştır. Çünkü tarımsal gıda ürünleri çok kısa zamanda dünyanın her yerine kolayca yayılabilmektedir. Günümüz dünyasının en önemli sorunu gıda beslenme sorunudur. Dünya da güvenlikten sağlığa kadar birçok sorunu temelinde gıda faktörü yatmaktadır. En temel hak insanın yaşama hakkıdır. Yaşama hakkının önemli parçası beslenmedir. Bu ne denli uluslararası platformlarda beslenme konusu mercek altına alınmalıdır.

Tarımı sadece büyük güçlerin çıkarları için üretim aracı olmaktan kurtarmalıyız. Bu gün devler, güya insanları korumak adına silahlanmaya trilyonlarca dolar ödenek ayırmaktadır. Hâlbuki bu ödeneğin çok az bir kısmıyla dünyadaki gıda beslenme sorumları halledilebilir. En başta yapılması gereken iş sağlıklı gıda üretimini güvence altına almaktır. Dünya kaynakları sağlıklı ve organik üretim için yeterlidir. Yetersiz olan kaynak büyük güçlerin daha fazla kazanma hırsları için olan kaynaktır.

 

Doğadaki çocuk, soyu tehlikede olan bir türdür ve çocukların sağlığı ile yeryüzünün sağlığı birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.” diyor Richard Louv Doğadaki son çocuk adlı kitabında. Kitabın yazarı, kendi çocuğunun “bizler neden sizler kadar mutlu değiliz”? sorusu ürerine yazdığını belirtiyor. Yazar, çocuğunun kendi çocukluğunda olduğu gibi balık tutma, ormanda kamp yapma gibi hiçbir hikâyelerinin olmadığından yakındığı belirtiliyor.

Kitapta insanların ruh sağlığında doğal çevrenin rolü örneklerle açıklanmıştır. Kitapta anlatılan konularda kendimi bulduğumu ve günümüz çocuklarıyla ilgili karşılaştırma fırsatı yakaladığımı belirtmek istiyorum.

Günümüzde yetişen çocuklarla kendi çocukluğumu kıyasladığımda ne kadar şanslı bir çocukluk devresi geçirdiğimi daha iyi anlıyorum. Bizim çocukluğumuzda şimdiki çocukların sahip olduğu maddi imkânlara sahip değildik. Hatta anne ve babalarımız şimdiki çocukların üstüne düştüğü gibi üstümüze düşmüyordu. Yeri geldiğinde büyüklerin yaptıkları işleri bile yapıyorduk. Şimdiki çocuklar kadar çok kıyafetimizi yoktu. Haftalık diye bir şeyi hiç bilmedik. Sadece bayramlarda el öptükten sonra harçlıklarla yetinirdik. Bizim akranlar için en büyük lüks, mahallenin bakkalından gidip gazoz almaktı. Bize yılda sadece iki kez kıyafet alınırdı, o da kurban ve ramazan bayramı öncesindeydi. Bazen bayramdan iki ay önce kıyafet alınsa da o kıyafeti bayrama kadar özenle saklar, bayram günü de erkenden kalkıp bayramlık kıyafetlerimizi giyerek bayramlaşma töreninden sonra coşkuyla sokaklara koşardık. Bayram günü giydiğimiz yeni kıyafetlerin mutluluğu hiçbir şeyde yoktu. Ne kadar sıkıntıya düşsek de hep elimizde olanları değerlendirerek olumsuzlukları eğlenceye çevirmesini bilirdik. Bizlere yerince oyuncak alınmadı ama bizler kendi ellerimizle yapardık oyuncakları. Üstelik yaptığımız oyuncaklar ya inşaat atığı malzemeler ya da evlerimizde eskiyen kullanılmayan malzemelerden oluşurdu. Çünkü hayallerimiz zengindi. Çünkü bizler doğanın çocuklarıydık.

Richard Louv kitabında bizim durumumuzu şöyle belirtiyor: “Çocuk doğada özgürlük, hayal gücü için alan genişliği ve mahremiyeti bulur. Bu düzeyde doğa, açıklamaların ötesine geçer, alçak gönüllüğü öğretir.” Evet, doğa bize alçak gönüllüğü öğretmişti. Mevsim ne olursa olsun, hava şartları ne olursa olsun biz hep doğadaydık.

Mart ayının sonlarına doğru dağların güney yamaçlarında Navruz (Nevruz) toplardık. Navruz toplamak çocuklar arasında bir prestij unsuruydu. Çünkü navruzu bulmak uyanıklık ve zekâgerektiren bir durumdu. Navruz toplamaya giden bir çocuk onu bulmak için sabrı, azmi ve mücadeleyi öğrenirdi. Navruz toplamaya topluca gidildiğinden dayanışma ruhu küçük yaşlarda içimize işlemişti. Navruz çıktıktan sonra köyün meralarında kangal yemlik, şeker dikeni tarla tapanı, ebe gömeci, dingil gana, hardal ve madımak gibi lezzetli bitkiler çıkardı. Onları toplar afiyetle yerdik. Bazen topladıklarımızı eve getirir, annelerimizin yaptığı yufkalara dürerek afiyetle yerdik. Mayıs ayına doğru köyün altı kilometre uzağında bulunan Oğlak kulağı dağında ekşi tadı olan oğak kulağı otunu toplamaya giderdik. Birkaç ay sonra kenger sakızı bitkisinin yaprağını kesip ondan çıkan sütle kenger sakızı yapardık. Haziran ayından itibaren bahar yağmurlarının sona ermesiyle beraber köyümüzün yakınından geçen Kızılırmak’a gider, orada saatlerce yüzer, kumla oynar ve taş yüzdürürdük. Köyde harman yeri denilen boş alanlarda çelik (çomak), fırın kızdı, ayağım yağlı, taraf taraf, güvercin taklası, lalempe ve çekirdek gibi köyümüze özgü oyunlar oynardık. Bu oyunlar için en az 10 kişi olması gerektiği düşünülürse ne kadar sosyal yönümüzün olduğu daha iyi anlaşılabilir. Güz mevsimine doğru hasat zamanlarında bağ ve bahçelerin hasatlarında büyüklerimize yardım ederdik. Tabi bizden öncekilerin hasat dönemlerinde çok eğeleneli oyunlar oynadığını büyüklerimizden duyardık. O zaman en büyük eğlencelerimizden biri de hasat edilen ayçiçeğinin sapını toprak yollarda sürmekti. Dağlarda çiriş denilen bitki odunlaşıp kuruduğunda onları toplar, yılgın (ılgın) denilen çalılardan yaptığımız yaylara ok olarak kullanarak okçuluk oynardık. Kışın da yaptığımız kızaklarla köyde kaymadığımız yamaç bırakmazdık.

Çocukluğumuzda yaptığımız bütün bu etkinlikleri sadece köyde büyüdüğümüz için yapmadık. Anne ve babalarımızın hoşgörüsü ve güven duygusu sayesinde yaptık. Çünkü onlar doğayı bir tehdit olarak görmediler. Onlar oynarken üstümüzü kirletmemize öfkelenmediler. Üstelik annelerimizin şimdiki gibi çamaşır makineleri bile yoktu. Richard Louv’un kitabında bu durum çok güzel özetlenmiş: “Toplumumuz çocuklara ve gençlere doğrudan doğa deneyimlerinden uzak durmayı öğütlüyor.”

Ailelerin temizlik takıntısı ve doğa korkusu yüzünden çocuklar doğadan koparılıyor. Çocuklar eve ya da alışveriş merkezlerine hapsedilerek sanal eğlencelerle avutuluyorlar. Bu yüzden çocuklar, davranış bozuklukları, dikkat eksikliği, saldırganlık, algı bozukluğu ve obezite gibi birçok sorunla mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Bu olumsuzluklara karşı en büyük terapi doğadır. Yazarın dediği gibi: “Burada konuştuğumuz şey, kendileri doğanın içinde büyümüş olan birçoğumuzun gerçekleştirdiği dönüşüm. Şimdi ise doğa artık yok!”

Anneler ve babalar, lütfen Richard Louv’un Doğadaki Son Çocuk kitabını okuyun ve kendi çocukluğunuzu çocuklarınıza yaşatın.

Günümüzün karmaşık dünyasında, genel geçer kabul gören eğitimin ya da kişisel özelliklerin yanı sıra yaratıcılık, çok değer verilen bir özellik haline gelmiştir. Bilgi çağında yaratıcılık her zamankinden daha hayati bir öneme sahiptir. Günümüz iş yaşamında yaratıcı insanların katkıları ve buldukları çözümler büyük yararlar sağlamaktadır. Bir otomobil fabrikasında tasarım mühendislerin eseri olsa da, orada çalışan işçilerin sürece katılarak yaratıcı becerilerini işe koşmaları sayesinde şirketler büyük tasarruflarda bulunmakta ya da verimliliklerini arttırmaktadırlar. Artık bütün dünya yaratıcı bir insanın kendileri için ne kadar büyük bir yarar sağladığının farkındadır.

Yaratıcı düşünme neden önemlidir? Yaratıcı düşünmenin bazen tehlikeli olduğu belirtilmiş, bazen de yaratıcı düşünme, insanı başarıya götüren, zihinsel fonksiyonlarını en iyi şekilde geliştiren bir yetenek olarak görülmüştür. Yaratıcı düşünme yeteneği gerçekten çok büyük bir kuvvettir. Yaratıcı düşünme sayesinde insanlık televizyonu, radyoyu, bilgisayarı, uzay gemisini kazanmıştır. Edebiyat, sanat, müzik ve mimari eserler onun sayesinde doğmuştur. Yaratıcı düşünme, zihinsel yönden sağlıklı olabilmek açısından önemli olduğu kadar, eğitimde ve mesleki alanda başarı için de gereklidir.

Yaratıcılık süreci, tüm duyuşsal ve düşünsel etkinliklerde, her türlü çalışma ve uğraşın içerisinde vardır. Yaratıcılık yalnız sanatsal süreçlerde ya da sanat eğitimi ve öğretimine ilişkin etkinliklerde rol oynayan bir yeti olmayıp, insan yaşamının ve insanlığın gelişiminin tüm yönlerinde yer alan temel bir yetenektir. İnsan tarafından tamamlanmış her işte yaratıcılık temel öğe olarak bulunmaktadır.

Literatüre bakıldığında yaratıcılık kavramının uzun süre, sanat ve bilim ile birlikte kullanıldığı görülür. Yine geçmiş literatürde yaratıcılık, güzel sanatlar, sanatçılar, bilim ve teknikte yeni buluşlar yapan bilim adamları veya mucitlere özgü bir ayrıcalık, bir sihir olarak düşünülmekteyken, artık günümüzde her bireyde, yaşamın her düzeyinde var olan bir yetenek olarak kabul edilmektedir. Genetik faktörler ile birlikte kişilik özellikleri, toplumsal ve kültürel etmenler yaratıcı yeteneğin gelişmesini etkilemektedir.

    Okullar yaratıcı düşüncelerin köreltildiği kurumlar olarak değerlendirilmekle birlikte aynı zamanda yaratıcılıklarının geliştirilebileceği bir potansiyeli de sunmaktadır. Günümüz eğitim anlayışında öğrenciyi merkez alan yaklaşımların kabul görmesiyle birlikte bu potansiyel daha iyi anlaşılmaktadır. Son olarak Milli Eğitim Bakanlığı ilköğretim programını değiştirmiş ve derslerin ortak amaçları arasına yaratıcı düşünmenin geliştirilmesini bir amaç olarak koymuştur.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaratıcı düşünmenin geliştirilmesini ders programlarına amaç olarak koyması ile her şey halledilmiş olmamaktadır. Sonuçta bu amacı gerçekleştirmede öğretmenler ve yöneticiler çok önemli görevler yüklenmektedirler. Yıllar yılı devam eden öğretim programlarından sonra alınan bir karar ile çocukların ve gençlerin yaratıcı düşünme yeteneklerinin gelişeceğini söylemek iyimserlik olur. Çünkü öğretmenlerin bu yeni amaç doğrultusunda hizmetiçi eğitimden geçirilmesi, kendilerini yenilemeleri ve bazı eski alışkanlıklarını terk etmeleri gerekmektedir. Bunun dışında Türk Milli Eğitim Sisteminin sınav temelli (OKS ve ÖSS) oluşu bu amaçlara ulaşmayı engelleyen önemli unsurlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Türkiye’de yaratıcı düşünme konusu üzerinde yeterince araştırmalar yapılarak Türk milletinin yaratıcı düşünme konusundaki durumu yeterince incelenememiştir. Bu noktada eğitim kurumlarındaki durum da genel olarak yeterince araştırılamamıştır. Okulların yaratıcı düşünme potansiyeli dikkate alındığında mevcut durumun bilinmesinin önemi ortaya çıkmaktadır.

Konunun bir de ekonomik boyutu vardır. Çok uluslu şirketler konunun önemini çok önceden kavradıkları için bünyelerinde birçok milletten yetenekli insanları istihdam etmektedirler. Türkiye’de de önemli şirketler konunun önemini kavrayarak personelini yaratıcı düşünme eğitimine almakta, onların potansiyelinden daha fazla yararlanma noktasında eğitim yatırımları yapmaktadırlar. Çünkü yaratıcı düşünme düzeyi yüksek personel, daha fazla verim ve dolayısıyla daha fazla gelir demektir. Son yıllarda hızla gelişen Kayseri ve Kayserili şirketlerin de konunun önemini kavrayarak yaratıcı düşünmeye önem vermeleri, personellerini bu konuda eğitimlere tabi tutmaları büyük yarar sağlayacaktır. Günümüz ekonomi dünyası küresel rekabet çağına dönüşmüştür. Bu acımasız yarışta yaratıcı düşünme düzeyi yüksek personel her zaman büyük üstünlük sağlayacak bir unsurdur. Bu nedenle yaratıcı düşünme konusu büyük önem taşımaktadır.

On sekizinci yüzyıldan itibaren insanın emek gücünü makineler almaya başlamıştı. Daha sonra meydana gelen üretim biçimleri seri üretim sistemleri ile emek-yoğun üretim biçimlerini bitirme noktasına getirmişti. Aslında insanoğlunun binlerce yılda deneyimleriyle oluşturduğu üretim biçimleri Sanayi devrimiyle bir başka hale dönüşmüştü.Budurum insan yeteneğini sınırlanmaya başladığı ilk üretim şekliydi.İnsanın el becerileri ilk defa insan dışı unsurlar tarafından uygulamaya başlandı.Seri üretimle aynı tipte ve kalitede ürün hızlı bir şekilde üretilerek müthiş bir pazar payı oluşturmaktaydı. Oysa insanın el becerilerini geliştirmesi ve üretime başlaması onlarca yılını alabilmektedir. Artık yeni nesiller el becerilerini geliştirmeye ihtiyaç duymadan üretebilmektedir.

Yeni üretim biçimiyle birçok farklı üretim ve iş imkânı ortaya çıktı.Ancak yeni ürünlerde estetik ve özgünlüğün yerini tek tip ürünlere bırakmaya başlamıştı. Aynı tarzda birçok ürün piyasayı işgal etmeye başlıyordu. Eski üretim biçimlerine antik dönemlerinden başlayarak baktığımızda hepsinde el becerilerinin başka başka örneklerini görmek mümkündü. Ayrıca bu ürünler çevre ile oldukça uyumlu bir yapıya sahipti ve adeta doğada kendiliğinden oluşmuş izlenimini vermektedirler. Günümüz eserleri ise doğal çevreye çok uyumsuz bir görünüşsergilemektedir.

Günümüzde bilgi, sermaye ve üretim daha mobilize bir yapıyasahiptir. Üretimin hızlanması ve çeşitlenmesine ilaveten üretimin yer değiştirmesi ve yayılması da çok hızlı bir şekilde gerçekleşmeye başlamıştır.Artık internet veya sosyal medya yoluyla milyonlarca bilgi paylaşımı gerçekleşmektedir. Ancak bu paylaşımlarıdenetlemek ve düzenlemek imkânı kalmamıştır. Böylelikle doğruluğu tartışmalı milyonca bilgi yayılmakta ve kitleler yanlış yönlendirilmektedir.

Ortaya bir sav atıldığında o savı kanıtlayacak bilimin temel ilkeleri olan deney ve saha incelemesi gibi hususlar çoğu kez göz ardı edilmektedir ve oluşturulan bilimsel eserler kısa süreli internet taramasıyla yayına hazırlanmaktadır.Bilimsel bir eserin yazılmasında olay yeri incelemesi çok önemlidir. Her şeyi bir kenara bırakırsak olayın geçtiği yerin havasını kokusunun bile tadılması olay hakkında farklı ipuçlarını ortaya çıkarabilmektedir.Günümüz araştırmacılarının çoğunluğu bu durumdan mustarip kalmaktadır.Eski bilimsel eserlerin yazılması ile günümüz bilimsel eserlerinin yazılması bu bakımdan çok farklılık göstermektedir. Emek yoğun üretim şekilleri ile günümüz seri üretim tarzlarında nitelik ve nicelik yönünden büyük farklar varsa günümüz bilimsel çalışmaları da eskiye göre çok büyük nicelik ve niteliksel farklılıklar ortaya çıkarmaktadır.Günümüz bilimsel çalışmaları daha çok seri üretimi destekleyecek piyasa kaygısı gözetecek esaslara göre yapılmaktadır.

    Eskiden bilimsel bir eser ortaya çıkarmak gerek zaman gerek emek gerekse de maliyet bakımından çok güç gerçekleşirken günümüz çalışmaları çok daha kolay hale gelmiştir. Bu durum bilimsel çalışmalarda bir rehavet dönemini getirmiştir.Bilim dünyasındaki bu miskinlik üretim biçimlerindeki verimliliği sorgulanır hale getirmiştir.Eskiye oranla günümüzde daha çok ve çeşitli üretim olması, üretimin kaliteli olduğu anlamına gelmez.Artık teknoloji üretimi teknoloji hurdalığı için üretim yapmaktadır.Kullan-at sistemine dayanan bu üretim uzun süreli kullanıma uygun değildir.Günümüzde teknolojik aletlerin ortalama ömrü yaklaşık üç dört yıl civarındadır.

Eğitimin yoğun teknoloji yoluyla yapılmaya başlaması, öğrencilerin kafa yorarak zihin egzersizleri yaparak öğrendiği bilgileri zahmetsizce hemen bulmalarına neden oluyor. Yeni nesiller zekâ kullanmasına ihtiyaç duymaz hale gelmiştir.Önceden çocuklar doğada büyülerdi. Şimdiki çocukların doğada nesli tehlike altındadır.Artık çocuklar büyük şehirlerde yüksek katlı binalarda,park ve bahçelerin çok kısıtlı olduğu alanlarda büyümeye başlamışlardır. Çocuklar toprağı havayı, ağaçları ve böcekleri tanımadan büyüyorlar.Doğa aslında en büyük okuldur ve çocuğa öz güven yaratıcılığı ve alçak gönüllülüğü öğretir.Doğadan el çektirilen çocuklar günlerini dört duvar arasında beş duyu organından sadece görme ve duyma organların aktif kullanarak ya ekran karşısında ya da bilgisayar karşısında geçiriyorlar.Bu şekilde yetişen bir çocukta verimlilik, özgünlük ve yaratıcılık beklemek çok komik olur.

Teknoloji insan zihni ile günümüzde yoğun bir savaş içerisindedir. Korkarım ki bu durum yeni bir karanlık çağın başlangıcıdır.Bilgi artık çok hızlı yayılıyor. Ama sorgulanmayan denetlenmeyen çoğu kez hurafelere doğmalara dayanan bilgiler hızla yayılmaktadır. Acı olanı ise bu bilgilerin daha çok kabul görmesidir. Artık insanlara gerçekleri bilimsel yollardan kabul ettirmek çok güç hale gelmiştir.

Gelişmiş ülkeler bu sakıntıları gördükleri için eğitim merkezlerini teknolojiden arındırmaya başlamışlardır. Örneğin İngiltere, akıllı tahta uygulamasından vazgeçmiştir. ABD’de Silikon vadisinde üstün zekâlı öğrencilerin eğitimleri teknolojiden oldukça arındırılmış sınıflarda yapılmaktadır. Ülkemizde ise derslikler alabildiğine teknolojik aletlerde donatılmaya başlamıştır. Yaparak yaşayarak öğrenmenin yok edildiği bu aletler öğrencilerin zekâsını olumsuz etkilemektedir. Artık deneyler bile akıllı tahtalarda yapılmakta böylece eğitimin en önemli parçalarından olan laboratuvarlar kapatılmaktadır.