Kategori

Bilim

Kategori

fotolia_12199352Ozonosfer ya da Ozon Tabakası, Stratosferin üst kısmında bulunan tabakadır. Ozon Tabakası Güneş’ten gelen morötesi ışınlardan olan UV-B ve UV-C gibi zararlı ışınları tutar. Ozon Tabakasının bu işlevi hayati açıdan çok önemlidir. Çünkü UV-B ve UV-C ışınları ölümcüldür.bakanliktan_ozon_tabakasi_tebligi_h592
Ozon (O3) üç adet oksijen atomundan oluşan şeffaf bir gazdır. Ozon tabakası ozon gazından oluşan ve atmosferin yukarı seviyelerinde başka bir deyişle yer yüzeyinden 50–85 km yüksekte bulunan bir tabakadır. Bu tabakanın temel rolü Ultraviyole (UV) ışınları olarak adlandırılan Güneş’in zararlı ışınlarına karşı bizleri korumasıdır. Ozon tabakası yeryüzüne doğru gelen bu zararlı ışınlara karşı bir filtre gibi davranır.
Dünya hayatı için yaşamsal öneme sahip olan ozon tabaksında incelme diye nitelendirilen bir delinme meydana gelmiştir. Böyle bir incelmeye birtakım faktörler neden olmaktadır. Atmosferde bulunan ozon tabakası çeşitli etkiler sonucu incelmektedir bu incelme delinme olarak adlandırılıyor. Ozon tabakasındaki incelmenin sebebi kloroflorokarbonlar (CFC)’dır. Bu ozon tabakası gittikçe inceliyor anlamındadır. Bunun sebebi bizlerin havaya saldığı kimyasallardır. Bu kimyasallar günlük yaşamımızda kullanırlar ve ozon tabakasına zarar verirler.atmosferin_katmanlari_00

Çeşitli amaçlar için üretilen kloroflorokarbonlar (CFC) ozon tabakasını inceltmekte, bunun sonucunda çevre ve insan sağlığı olumsuz etkilenmektedir. Kloroflorokarbonlar (CFCs), tüm ozon tüketen maddeler içerisinde en fazla kullanılandır. İlk olarak 1920’lerde sülfürdioksidi soğutucu bir gaz gibi kullanmak için geliştirildi. Zehirleyici olmamaları, yanıcı olmamaları, kararlı doğası, ısıyı emme etkinlikleri onları 20. yüzyılda özellikle soğutucu alanında bir numaralı seçenek yaptı. Bu yıllarla başlayarak atmosferdeki kloroflorokarbon miktarı artmaktadır. Ozon tabakasına verdiği zararlardan dolayı 1987 yılında genetiği Montreal’de imzalanan bir protokol ile üretiminde sınırlandırma getirilmiştir. Bu kapsamda 1996 Ocak ayında yalnız astım ilaçları için gerekli küçük miktar kloroflorokarbon gazı dışında üretimi durdurulmuştur. Üretilmesi durdurulan kloroflorokarbon gazları yerine atmosferik ömrü daha az olan hidrofloroklorokarbon gazlarının kullanımı yaygınlaştırılmıştır. Hidrofloroklorokarbon gazlarının ömürleri kloroflorokarbon gazlarına göre daha kısa olduğu için ozon tabakasına verdiği zarar daha azdır.
Kullanım alanları; soğutucular, araba klimaları, köpük ürünleri, yalıtım maddeleri, mikroçipleri ve diğer elektronik aletleri temizlemek için çözücü, arınık gaz karışımlarında bir bileşim maddesi, sprey kutularında ileri doğru itici gibi pek çok değişik ürün yelpazesini içermektedir.untitled
Her yıl yaklaşık 800.000 metrik ton kloroflorokarbon (CFC) atmosfere salıverilmektedir. Bunların atmosferde bozulmadan kalış ömürleri 100 yıldır ve yapılan anlaşmalar sonucu tüm dünyada kullanımdan kaldırılma tarihi ise 1996 olarak belirlenmiştir.
Ozon deliğinin ana sonucu yeryüzüne daha fazla UV ışınının (özellikle çok tehlikeli olan UV-B) ulaşmasıdır. UV ışınları güneş yanıklarına, deri kanserine sebep olabilir, gözlere zarar verebilir (katarakt) ve insanlarda bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olabilir. Bilindiği gibi bağışıklık sistemi hastalıklara karşı koymamızı sağlayan bir sistemdir. Bu sistem zayıfladığı zaman hastalıklarla savaşma yeteneğimiz de zayıflamış olacaktır.
UV ışınları sadece sağlığımızı etkilemekle kalmaz çevre üzerine de olumsuz etki yapabilir. Tarımsal üretimi azaltabilir, ayrıca deniz besin zincirini bozarak balık nüfusunu etkiler.
Antarktika üzerindeki ozon deliğinin kapladığı alan, ABD’nin yüzölçümünden daha büyüktür ve buranın tekrar doldurulması için on milyonlarca ton ozon gerekir. Bu miktarda ozonun nakliyesinin maliyeti bile astronomik olur.Ozon-Tabakasının-Oluşumu
Ozon tabasında tahminlerin aksine delinme durmaya hatta gerilemeye başladı. Bilim insanları Ozon tabakasında Antarktika üzerinde yaşanan incelmenin azalmaya başladığına dair ilk net kanıtlara ulaştıklarını açıkladı. Eylül 2015’te yapılan ölçümlerde, ozon tabakasındaki deliğin 2000’dekine kıyasla 4 milyon kilometrekare ufaldığı gözlemlendi. Bu yaklaşık olarak Hindistan’ın yüzölçümüne denk geliyor. Delikteki daralmanın en azından yarısının, ozona zararlı kimyasalların kullanımının aşamalı olarak azaltılması sayesinde gerçekleştiği düşünülüyor.
Deliğin özellikle Antarktika kıtası üzerinde oluşmasının nedeni ise aşırı soğuk hava ve bölgeye düşen güneş ışınlarının yoğunluğudur. BBC Türkçe’nin haberine göre; İngiliz bilim insanları Antarktika’nın yaklaşık 10 kilometre üzerindeki ozon tabakasının belirgin şekilde inceldiğini ilk olarak 1980’lerin ortalarında gözlemlemişlerdi. 1986’da ABD’li bilim insanı Susan Solomon, kloroflorokarbon (CFC) gazlarının ozon tabakasına zarar verdiğini kanıtlamıştı. Bu gazlar saç spreylerinden buzdolaplarına ve klimalara kadar birçok alanda kullanılıyor. 1987’de imzalanan Montreal protokolüyle CFC gazlarının kullanımına yönelik katı önlemler getirilmişti. 2000’lerden itibaren bu gazların üretimi ciddi şekilde düştü. CFC gazlarının atmosferdeki ömrünün 50-100 yıl olduğu tahmin ediliyor. Hali hazırda stratosferde (atmosferin 2. katmanı) bulunan CFC’lerin zaman içinde tamamen yok olmasıyla, ozon tabakasındaki deliğin daha da küçüleceği tahmin ediliyor.ozon_tabakasini_incelten_maddelere_yasak_geliyor_h31146
Araştırmayı yürüten ekip, 2015’in Ekim ayında “ozon tabakasındaki deliğin rekor seviyeye ulaştığına” dair bulguların ise o dönemdeki volkanik faaliyetlerden kaynaklandığını belirtti. Şili’deki Calbuco Yanardağı geçen yıl Nisan ayında 43 yıl aradan sonra yeniden faaliyete geçmişti. Canlıların, güneşin ultraviyole ışınlarının zararından korunmasını sağlayan ozon tabakasının incelmesi deri kanseri ve katarakt vakalarının artmasına neden olduğu gibi, hayvanlar ve bitkiler için de tehlike oluşturuyor.

Bilim insanları, NASA’nın keşif robotu Curiosity’den yardım alarak Mars’ın yüzeyinde aşırı sıcaklar sebebiyle oluştuğuna inandıkları tridymite isimli bir maddeye rastladılar.

NASA’nın ‘merak’ anlamına gelen keşif robotu Curiosity, Mars’ın yüzeyinde, gezegenimizde nadir rastlanan bir maddeye rastladılar. ‘Tridymite’ adındaki bu maddenin şimdiye kadar aşırı sıcaklarda oluştuğuna inanan bilim insanları, Mars’ın bu maddeyi oluşturacak kadar sıcaklık düzeyine erişebildiğini tahmin etmiyorlardı.

Madem Mars’ın yüzeyi bu kadar sıcak değil, o zaman tridymite’ı oluşturan sebep neydi? Bilim insanlarına göre Mars’ın yüksek ihtimalle volkanik bir geçmişi bulunuyor. 1980 yılında Washington’daki Helens Yanardağı’nın patlaması sonucu oluşan maddeye benzetilen tridymite’a, Gale kraterinde rastlanmış.

NASA’da jeokimya ve araştırmalar bölümünün editörü olan Richard Morrsis, tridymite için “Mars’ın yüzeyinde bulmayı beklediğimiz en son madde” ifadesini kullandı. Bu maddenin, Mars’ın evrimi konusunda kendilerine çok fazla bilgi vereceğini belirten Morris, ‘Artık bazı şeyleri yeniden düşünmemiz gerekecek‘ dedi.

Mars’ın gerçekten de çok tuhaf bir gezegen olduğunu ve her an farklı bir maddeyle karşılaşma ihtimallerinin bulunduğunu söyleyen Morris, ‘Belki de orada bizim bilmediğimiz bir sürü tuhaf şeyler oluyor‘ dedi.

Kaynak

http://webtekno.com

David Robson / BBC Future

Anne ve babamızdan aldığımız genlere ek olarak birçok virüs, bakteri ve hatta başka bir insan yaşıyor olabilir içimizde. Gerçekten de ikiziniz varsa onun bazı kalıntılarını vücudunuzda ve beyninizde taşıyor olabilirsiniz. Hatta bunlar davranışlarımızı etkiliyor olabilir.

Peter Kramer ile Paola Bressan Psikoloji Biliminde Perspektifler dergisine yazdığı yazıda, insanların tekil bireyler değil birçok canlıdan oluşan süper organizmalar olduğunu ve bunların her birinin kontrolü ele geçirmek için mücadele ettiğini söylüyor, bu durumun davranışlarımızı nasıl etkilediğini anlamak için psikologları ve psikiyatristleri göreve çağırıyordu.

Tehlikeli parazit

Bağırsaklardaki mikroplar insanın ruh halini değiştiren nörotransmiterler üretebilir. Hatta bazı bilim insanları mikropların insanın iştahını etkileyerek onların en sevdiği türden yiyeceklere yönelmenizi sağlayabileceğini iddia ediyor.

Toksoplazma gondi adı verilen bir parazit ise insanı ölüme kadar sürükleyebiliyor. Bu parazit, yerleşip gelişeceği bir beden bulmak için, sıçanların beynini etkileyerek farelere yaklaşmalarına neden oluyor.

İnsanlar da benzer beyin kontrollerine maruz kalabilir. Bu mikrobun insanlarda şizofreni ve depresyon riskini artırdığı belirtiliyor. İngiltere’de etlerin üçte biri, ruhsal hastalıklara yol açabilen bu paraziti taşıyor. Kramer bu duruma son verilmesi gerektiğini söylüyor.

Buradan yola çıkarak davranışlarımızı tümüyle kendimizin kontrol etmediği söylenebilir. Bu insanın kimliğini sorgulamasına neden oluyor. Ama beynimizin sadece minik mikroplar tarafından değil belki başka bir insan tarafından işgal edilmiş olması ihtimali daha korkunç geliyor.

İkizlerde hücre geçişi

Kramer bunun en iyi örneğinin, kafadan yapışık olup aynı beyni paylaşan ikizler olduğunu söylüyor. Fakat yapışık olmayan ikizler de farkında olmadan bazı organlarını paylaşıyor olabilir.

Gelişimin ilk aşamalarında hücreler ikizler ve üçüzler arasında birbirine geçebilir. Ayrı yumurta ikizlerinin yüzde 8’i, üçüzlerin ise yüzde 21’i çift kan grupludur. Biri kendi hücrelerinin ürettiği, diğeri ise ikizlerinden geçen hücreler tarafından üretilen kan grupları. Yani bir anlamda bunlar iki vücudun bileşimidir ve bu durum beyin de dahil başka organlarda da olabilir.

Beyinde olması ciddi sonuçlar doğurabilir. Farklı bölgelerin düzenlenme biçimi beynin işleyişi açısından büyük önem taşır. Bu bölgelere farklı programlanmış genlere sahip yabancı bir dokunun olması buradaki ince mekanizmayı karmaşaya sürükleyebilir. İkizlerde sağ el kullanma ihtimalinin daha düşük olması belki de buna bağlıdır. Beynin sağ ve sol yarılarının birbirine göre organize olmasına bağlıdır bu özellik. Belki beyne yabancı bir dokunun karışmış olması bu dengeyi bozmaktadır.

İkiziniz olmasa bile başka bir insanın hücrelerinin bedeninize geçmiş olması ihtimali hala söz konusu olabilir. Anne rahminde iki fetüs olarak hayata başlamış olup da, ikizlerin daha sonra gelişimin ilk evrelerinde birleşmiş olması mümkündür.

Kramer, “Bir insan gibi görünebilirsiniz, ama içinizde başka bir kişinin hücreleri de olabilir. Yani aslında baştan beri iki kişisinizdir” diyor.

Örneğin büyük bir kardeşten kalma hücrelerin annenin vücudunda yaşamaya devam etmesi ve daha sonra döllenen bebeğe geçmesi mümkündür.

Beyindeki işgalciler

Washington Üniversitesi’nden Lee Nelson’a göre, başka bir insana ait dokuların beyne geçerek onun farklı şekilde gelişmesine, dengesinin bozulmasına neden olabilir. Nelson, anneden çocuğun beynine hücre geçmesi olasılığı üzerinde çalışıyor. “Geçen hücre miktarı, türü ya da gelişimin hangi aşamasında geçtiğine bağlı olarak anormallikler ortaya çıkabilir” diyor.

Nelson, yetişkinlikte bile başka insanların istilasına açık olduğumuzu söylüyor. Birkaç yıl önce Nelson bir meslektaşıyla birlikte bir kadının beyin dokularını ince dilimler halinde inceleyip Y kromozomu belirtilerine rastlayıp rastlamayacaklarını görmek istemişti. Yaklaşık yüzde 63 erkek hücresine rastlandı. Başka kadın beyinlerinde de böyle erkek hücreleri bulundu.

Bunun en mantıklı açıklaması bebekten geçmiş olmasıydı. Oğlunun kök hücreleri plasentaya geçmiş ve oradan beyne yerleşmiş olabilirdi. Nedeni bilinmese de bu durum kadının Alzheimer hastalığına yakalanma riskini azaltıyordu. Araştırmacılar bu hücrelerin hamilelik sırasında annenin ruh halini etkileme ihtimali üzerinde çalışıyor.

İnsan “süper organizması”na ilişkin hala fazla bilgi sahibi değiliz. Birçok şey hala teori düzeyinde. Kramer ve Bressan’ın makalesi kesin yanıtlar vermekten çok, bizi biz kılan şeylere dair diğer psikolog ve psikiyatristleri aydınlatma amacı güdüyordu. “İnsanın davranışını sadece bir tek bireye bakarak anlayamayız” diyor. “Davranışlarımızı anlamak için, insanı oluşturan her şeyi anlamak gerekiyor.”

Örneğin, araştırmacılar davranışı anlamak için genellikle ikizleri inceler; ancak çift yumurta ikizlerinde bile ikizler arasında beyin dokusu alışverişi olması ihtimali sonuçları etkiler.

Genel olarak bu işgalcilere karşı düşmanca tutum almak gerekmez. Onlar bizi biz yapan şeyler ne de olsa.

Bu makalenin İngilizce aslını BBC Future sayfasında okuyabilirsiniz. Dergideki diğer makalelere buradan ulaşabilirsiniz.

Günümüzün muhtemel en önemli sorunlarından biri gıda güvenliğidir. Artan dünya nüfusunun temel besin gereksinimlerinin karşılanması konusu dünya gündeminde uzun bir süredir varlığını korumaktadır. 1900’lü yıllarda öngörülen kıtlığın gerçekleşmemesi, yeşil devrim dediğimiz tarım ürünlerinin genetik yapılarının değiştirilmesiyle elde edilen üretim artışı sayesinde olmuştur. Tohum ıslahı, zayıf ya da dirençsiz tohumların ayıklanıp güçlü ve dayanıklı tohumların yaygınlaştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu verim tarımsal verimde ciddi artışların yaşanmasına sebep olmuş ve dünyada öngörülen gıda krizinin uzun bir dönem yaşanmasını engellemiştir.fft99_mf2858645
Günümüzde tarımsal üretim sistemleri GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) kısaca bitki ve hayvanların genetik mühendisliği teknikleriyle bilim adamlarınca oluşturulan yeni formları dediğimiz ürünler sayesinde gerçekleşmektedir. GDO’lu ürünler, bir ürünün daha uzun süreli dayanmasını sağladığı gibi birim alanda en yüksek verim artışlarının yaşanmasına da neden olmaktadır. Bu ürünler ayrıca iklimdeki düzensizliklerden kaynaklanan olumsuzlukları da engellemektedir. Örneğin GDO’lu buğdaylar hem kuraklığa daha dayanıklı hale gelmiştir. Yağışların yaz başlarına sarkmasıyla buğday başak tutamaz hale gelir. Halk arasında kınacık denilen bu hastalık ne nesil buğday tohumları sayesinde engellenmektedir.bugday-D64E-819D-B229
Daha kaliteli tohum elde etme isteği, güçlü ve verimli tohum çeşitlerinin güçsüz ve dayanıksız tohumların yerine geçmesine neden olmaktadır. Böylece birçok yerel tohum türü kaybolmaktadır. Bununla ilgili dünyada oldukça ilginç örnekler bulunmaktadır. Geçtiğimiz yüzyıldan bu yana, tarımsal ürünlerin genetik çeşitliliği %75 oranında azaldı. Çin’de 1940’lı yıllarda 10 bin çeşit buğday türü varken günümüzde tür sayısı 1000’nin altına düşmüştür. 1930’lu yıllarda yetiştirilen mısır bitkisinden bugün yalnızca %20’si bilinmektedir. 1980’liyıllarda Filipinler’de binlerce çeşit pirinç ekilirken günümüzde sadece iki çeşit pirinç ekilmektedir.
Bitiklerdeki tür çeşidinin azalmasına benzer bir örnek de hayvan çeşidinin azalmasında görmekteyiz. Son yüzyıl içerisinde besin üretiminde kullanılan 1000 hayvan cinsi yok oldu. Bu dünyadaki kümes ve sığır hayvanı cinsinin %15’ine denk gelmektedir. Ayrıca bu kayıpların 300 türden fazlası son 20 yılda meydana gelmiştir.
Gıda üretiminin temeli durumumdaki tarımsal üretim ve hayvan yetiştiriciliği, yüksek kaliteli tep tip üretim sistemine geçmektedir. Böylece topraklara daha fazla kimyasal ilaç ve gübre katılmaktadır. Toprağın ve suyun zehirlenmesine ilaveten bazı tarımsal hastalıkların ya da salgınların yaygınlaşması da söz konusudur. Tarımsal ürün ne kadar çeşitli olursa, bir hastalık ya da salgın sırasında telef olanların yerine yenisi gelebilir. Ancak verimi artırmak adına ürün çeşidinin azalması ve tarımsal tohumların ciddi bir pazar payına dönüşmesinden dolayı kısır tohum sistemine geçilmesi gelecekte olası açlık felaketlerini tetikleyebilir. Örneğin, 1970’de ABD mısır yapraklarından kaynaklanan bir hastalık nedeniyle mısır üreticileri 1 milyar dolara yakın zarar ettiler.gdo-2
Dünyada tarımsal ve hayvansal türlerin azalmasıyla yetiştirilen ürünlerin daha hızlı sınır değiştirmesi de aynı döneme denk gelmektedir. Küresel ticaretin ulaşım sistemlerindeki gelişmelere bağlı olarak hızla artmasıyla mal ve ünlerin dolaşımı da aynı hızla artmaktadır. Örneğin 1970’lerde, dünyada 1,5 trilyon dolar mal ve hizmet akışı olurken günümüzde bu değer 10 trilyon dolar seviyesine çıkmıştır. Aynı dönemde turistlik amaçlı yer değiştirmeler de %50 artarak 800 milyon kişiye yükselmiştir.
Türlerin yer değiştirmesi istilacı türlerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. İstilacı bir tür bir alana yayılarak oradaki ekosistemi bozduğu gibi tarımsal üretime de büyük zarar vermektedir. Örneğin son 200 yılda ABD’ye yaklaşık 50 bin yeni tür gelmiştir. Gelen bu türlerin yaklaşık 8 bin türünün istilacı türler olduğu düşünülmektedir. Meksika’da 500 yerli balık türünün 167’si nesli tehlikededir. Bunda ise %76’lık istilacı türlerin etkisi vardır. İstilacı türler ekonomiye de ciddi darbe indirmektedir. Örneğin, Çin’de istilacı türlerden yılda 15 milyar dolar civarında ekonomik kayıp yaşanmaktadır. ABD ise istilacı türler her yıl 138 milyar dolar civarında bir ekonomik kayba neden olmaktadır.
İstilacı türlerle mücadele de önemli bir maliyet getirmektedir. Bu konuda ciddi çalışma yapan Avrupa Birliği’nde biyolojik istilacılar için 102 proje geliştirildi ve bu projeler için 27 milyon Euro ödenek ayrılmıştır.75402
Biyolojik istilacılar bir yerdeki gen birikimine büyük zararlar vermektedir. Küreselleşme kaçınılmaz olarak biyolojik istilacıları tetiklemektedir. Ancak bir bölgenin gen zenginliğini temeli bitki çeşitliliğiyle ve canlı çeşitliliğiyle korunabilir. Üretimde kaliteyi artırmak adına özel geliştirilmiş tohumlar, ürün çeşitliliğini azaltmaktadır. Ürün çeşitliğinin azalması biyolojik istilalara karşı daha korunaksız hale gelmemize sebep olmaktadır. Hem bizim hem de çocuklarımız için türlerin çeşitliliğinin azaltılmasının önüne geçilmelidir.

Günlük siyasi tartışmalar içerisinde her kesimden şaşalı mağduriyet edebiyatlarını dinlemekteyiz. Ancak hayatımız için, geleceğimiz dolayısıyla çocuklarımız için en büyük güvencemiz konumunda olan ağaçların mağduriyeti üzerinde fazla durulmamaktadır. Her siyasi oluşum geleceğe yönelik birçok proje geliştirirken, geleceğimizin teminatı ağaçlar konusunda, bir bakış açısının bulunmaması çok manidardır.

227009-agac-ve-cocuklarAğaçlarla ilgili kamusal ya da kitlesel ilgisizlik bireysel olarak da devam etmektedir . Örneğin hemen hemen her aile mümkün olduğu kadar çocukları için yatırım yapma gayretindedir. Ebeveynler, bütün çabalarının çocuklarının geleceğini kurtarmak amacında olduğunu belirtirler. Hatta çocukları için özel emeklilik ya da sigorta fonu oluştururlar. Kazançlarının bir bölümünü çocuklarının geleceği için ayırırlar. Özellikle çocukların iyi bir meslek sahibi olmaları için eğitme büyük fonlar ayırırlar. Buraya kadar bahsettiğimiz konu çocukların gelecekleri için yapılan çabalarla ilgilidir.

Ancak söz konusu çocukların geleceği olduğuna göre, çocuklarımıza gelecekte şimdiki gibi temiz bir hava, temiz bir su, tarımsal üretim yapılabilecek toprak, sağlıklı gıda bulabileceği yerler verebilecek miyiz? Madem her şeyi çocuklarımız için yapıyoruz. Çocuklarımızın sağlıklı bir çevreye ihtiyaç duyduğunun farkında değiliz. Çoklarımız gelecekte iyi bir meslek sahibi olabilirler, birliklerimizi kullanarak yeterli bir mal varlığına ulaşabilirler, barınacakları iyi bir evde yasabilirler. Ancak, en temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayacak iyi bir çevreye sahip olabilecekler mi? 8p5xq

Aslında gözden kaçırdığımız bu soru, gelecekte çocuklarımızın en büyük sorunu olacak. Çocuklarımız büyüdüğünde bize hesap sormaya başlayacaklar. “Neden biz, sizler gibi temiz su, sağlıklı ve lezzetli gıda ve temiz bir hava bulamıyoruz” diye hesap soracaklar. O zaman bizler, “iyi de senin bir evin var, bir mesleğin var mı diyeceğiz?” Korkarım bu savunmamızın altında ezileceğiz.
Gelecek için yapılacak en önemli yatırım ağaç olmalıdır. Bu nedenle ağaçların sayılmayacak kadar çok faydalarından bazıları şöyledir:
• Ağaçların canlılara en büyük katsı oksijen üretmeleridir. Yapılan incelemelere göre göre yetişkin bir ağaç günlük 72 kişinin ihtiyacını karşılayacak kadar oksijen üretir.
• Ağaçlar, havayı serinletir. Küresel ısınmaya karşı alınabilecek önemli tedbir ağaç dikmek olmalıdır. Yine yapılan araştırmalar göre gelişmiş bir ağaç tek başına beş tane beş bin walltlık klimadan daha fazla serinletici etki yapmaktadır.
• Ağaçlar havayı temizler.
• Ağaçlar, suyu emerek sel oluşumunu engeller.
• Ağaçlar birçok canlıya ev sahipliği yaparak ekosistemi korur.
• Ağaçlar rüzgârlara bir perde görevini üstlenerek, rüzgârların şiddetli etkilerini engeller.
• Ağaçlar toprağı tutarak toprağın aşınmasını engeller.
• Ağaçlar kökleri yoluyla kayaları parçalayarak toprak oluşumunu kolaylaştırır.
• Ağaçlar kökleri yoluyla toprağın havalanmasını sağlar
• Ağaçların atıkları toprağın verimini artıran humusa dönüşür.
• Kışın ağaçların yaprakları toprağın yüzeyini bir yorgan gibi kaplayarak, toprağın donmasını engeller
• Ağaçlar ses perdesi görevini üslenirler. Özellikle büyük şehirlerdeki gürültü kirliliğine karşı en büyük tedbir ağaçlardır.
• Ağaçlar, çok büyük bir ekonomik sektör durumundadır. Ormanlar iyi değerlendirildiğinde ülke ekonomisine çok büyük katkılar sağlayabilir. Örneğin Finlandiya’da ormanlardan yılda 50 milyar dolar gelir elde edilmektedir.
• Ağaçlar, şehirlerde betonlaşma nedeniyle aşırı ısı birikimini engeller.
• Ağacalar, doğal sağlatım alanlarıdır. Psikolojik kökenli birçok hastalığın tedavisinde ağaçlı ortamlar daha etkili olmaktadır.
• Ağaçlar yer altı su kaynaklarını beslerler.
• Ağaçlar, reçineleri sayesinde ilaç yapımında kullanılır.
• Günlük hayatta vazgeçemediğimiz kâğıdın hammaddesi ağaçlardır.
Daha sayamadığımız birçok unsur ağaçlar sayesinde gerçekleşir. Günümüzde modern kentleşmede ağaçlar önemli bir göstergedir. Modern kentler artık yüksek binalarına göre değil, sahip olduğu devasa parklara göre anılmaktadır. Ağacı sadece yakacak odun olarak görmek geri kalmış toplumlara özgü bir tutumdur.
Bizim ve geleceğimiz için hayati önleme sahip ağaçlar, gerek bilinçsizlikten, gerek işin kolayına kaçma anlayışından, gerekse de aşırı kazanma hırsı yüzünden tahrip edilmektedir. Kendi geleceğini bile bile yok eden başka bir canlı türü yoktur. Bir ağaç en az yüz yıllık geleceği garantilemek anlamına gelmektedir.cevre-bilinci-12
Günümüzde ağaç tahribi çok ciddi boyutlara ulaşmışımdır. Bununla ilgili verilere bakacak olursak karşımıza oldukça karamsar bir tablo çıkmaktadır: ABD’deki Yale Üniversitesinden bilim insanları tarafından yapılan ve “Nature” dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Dünya’da 3 trilyondan fazla ağaç bulunmakta ve kişi başına 422 ağaç düşmektedir.
Her yıl yaklaşık 15 milyar ağacın, tarım arazisi açma, kötü orman yönetimi, yangınlar gibi nedenlerle yok edildiği vurgulanan araştırmada, ilk uygarlıkların 11 bin 700 yıl önce ortaya çıkmasından bu yana yeryüzündeki ağaç sayısının, yüzde 46 oranında azaldığına dikkat çekildi.

Bir ağacı kesmenin telafisi zannedildiği gibi kolay değildir. Örneğin yetişkin 100 yaşındaki bir ağaç kesildiğinde onunla aynı işlevi yapmak için 2700 yeni ağaç dikmek gerekmektedir. Bu da bize ağaç kesmenin ne kadar maliyetli olduğunu göstermektedir. Ağacı sadece odun olarak değil de sağladığı yan unsurlarla değerlendirdiğimizde ağaç kesiminin ekonomik olarak korkunç maliyetlere ulaştığı görülmektedir. Örneğin sel felaketlerinin artmasıyla ağaç kesimi arasında paralellik bulunmaktadır. Ya da solunum yolu hastalıklarının artmasıyla ağaç tahribi arasında yakın ilişki bulunmaktadır.
Hem ekonomik olarak gelişmek hem de güzel ve sağlıklı bir çevrede yaşamak ağaç temelli ekonomiler sayesinde mümkün olabilir. Sürdürülebilir kalkınma dediğimiz bu modeller çevreci kalkınma biçimidir. Dünya kaynakları fazlasıyla insan ihtiyaçlarını karşılamaya yeterlidir. Ancak, gelir dağılımındaki adaletsizlik, aşırı kazanma hırsı ve bilinçsizlik doğal dengenin sigortası durumdaki ağaçları yok etmektedir.
Sonuç olarak, çocuklarımızın sağlığı ile doğanın sağlığı aynıdır. Ne kadar sağlıklı bir doğal çevremiz varsa o kadar sağlıklı ve mutlu çocuklarımız olacaktır. Çocuklarımızın geleceği uğruna ağaçları koruyalım.

İnsan hakları kişi hürriyeti ve güvenliğini içeren temel haklardır. Bu haklar, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez haklardır. İnsan hakları kişi haklarını koruduğu için bir başkasının hak ihlalini de engellemek durumundadır. Bu bakımından sınırsız hak kavramı olamaz. Haklar bir başkasının hakkını ihlal edene kadardır.  çevre 3İnsan hakları temel haklar olan yaşama hakkından başlayarak, yerleşme ve seyahat özgürlüğüne, haberleşmeye ve salık hakkına kadar bir takın hakları barındırdığı gibi, konut dokunulmazlığından eğitim hakkına kadar birtakım ekonomik ve sosyal hakları da içermektedir. Sosyal hak ve ödevler toplumda kanunlar karşısında eşitliği amaçlamaktadır. Ancak eşit imkânlara sahip hayat standartları çevre üzerindeki baskıyı azaltabilir.
Dünya kaynaklarının kullanımından kaynaklanan adaletsizliğin insan hakları temelinde sorgulanması gerekmektedir. İnsan hakları denilince ilk akla sosyal ve kültürel haklar gelmektedir. Ancak bu haklar kadar önemli olan, dünyada gelişmişlik farklarını ortadan kaldıracak durumdaki ekonomik haklardır. Dünya nüfusunun sadece %20’lik bölümünün kaynakların %80’nini kontrol ediyor olması insan hakları bakımından sorgulanması gereken durumdur. Çevre adaleti için eşit haklara bağlı eşit sorumluluk ilkesi elzemdir. Çevre adaleti için, en temel insan haklarından yaralanma olanağının, çevrenin korunmasına bağlı olduğu unutulmamalıdır.

çevre 2 Uluslararası alanda bakıldığında çevreye verilen zararların en büyük bedelini yoksul ülkeler ödemektedir. Bugün küresel iklim değişikliklerinden kaynaklanan çevre sorunlarından en fazla gelişmemiş ülkeler etkilenmektedir. Sel, heyelan ve kuraklık gibi küresel iklim değişikliklerinin tetiklediği doğal afetlerin fakir ülkelerde daha fazla can ve mal kaybına neden olması çevre adaletiyle bağdaşmamaktadır. Çevre adaletine uygun olmayan bu durum, insan hakları ihlali kapsamında değerlendirilmelidir. İşte ulusal düzeyde baktığımızda çevreye verilen zararın en çok yoksul ülkelerde yoğunlaştığını ve bu ülkelerin, zengin ülkelerdeki aşırı tüketimi beslemek için kendi doğal kaynaklarının tüketilmesi sonucunda ortaya çıktığını görmekteyiz.
Adalet sürekli denetim ve denge gerektiren akışkan bir kavramdır. Adalet, güçlüyle güçsüzün eşit haklardan yaralanmasını güvence altına alacak bir mekanizmadır. Dünyada her yıl üretilen 400 milyon ton tehlikeli atığın %90’nını sanayileşmiş ülkeler tarafından üretiliyor olması küresel insan hakları sorunun ne boyuta ulaştığını göstermektedir. Çevresel sorumluluğu gelişmemiş ülkelerdeki yerel hakları yükleme anlayışı sonunu daha da büyütmektedir.

çevreÇevre kirliliği insanlığın geleceğini ilgilendirdiğinden bir insanlık sorunudur. Ancak çevre kirliliğine sebep olan etkenler insan hakları sorunudur. Çünkü çevreye verilen zararın en büyük etkisini, bu etkiyle baş etmesi pek mümkün olmayan insanlar görmektedir.
İyi bir çevre ancak çevre adaletiyle sağlanabilir. Çevre adaletinin yolu dünya kaynaklarının adil kullanımından geçer. İnsan hakları, kişi haklarını güvence altına almak zorundadır. Kişini yaşadığı çevrenin güvenliği kişi haklarının teminatıdır.

Doğanın ihtişamının ilginç yansımalarından biri longoz ormanlarıdır. Bu ormanlardaki bitikler yetiştikleri diğer diğer doğal yaşam alanlarıyla kıyaslandığında inanılmaz heybetli ve gür yapılar olarak karşımıza çıkmaktadır. Longozlar, akarsuların taşıdığı kumul boyutundaki malzemelerin eğimin azaldığı yerde birikerek deniz kıyısında set oluşturan özel ekosistemlerdir. Bu ormanların zemini genelde kumlarla kaplıdır ve taban suyu seviyesinin yüksektir. Bu nedenle sucul ormanlar olan longozlar tropikal yağmur ormanları gibi gürdür. Dünyada longoz ormanları, nadir rastlanan ekosistemlerdir. Longozların devamlılığı taban suyu seviyesinin yüksek olmasıyla mümkün olabilir. Longozlara bu özelliklerinden dolayı “subasar ormanları” da denilmektedir.

Longoz ormanları nadir rastlanan ekosistemlerdir. Türkiye’de İğneada (Kırklareli), Acarlar (Sakarya) ve Sarıkum’daki (Sinop) longoz ormanlarının yanı sıra, Kızılırmak Deltası’nda da (Samsun) longoz niteliğine sahip ormanların çok küçük kalıntıları kalmıştır.

İnceleme konumuz olan İğneada longoz ormanları, Kırklareli ili Demirköy İlçesinde 3.155 hektarlık bir alanda yer almaktadır. Bu yer, İstanbul’a 250 km, Kırklareli’ne 97 km ve Edirne’ye 165 km mesafede yer almaktadır. Özellikle İstanbulluların şehrin bunaltıcı havasından kurtulmaları için hafta sonları dinlenecekleri özel bir yerdedir.

Istıranca dağlarının Karadeniz’e bakan yamaçlarında bulunan akarsuların taşıdığı malzemeler Karadeniz sahili yakınlarında İğneada civarında inanılmaz bir doğal güzelliği meydana getirmiştir. Karadeniz’e doğru bakan kısımda, Erikli, Mert ve Saka gölleri bulunmaktadır. Bu göllerin yağışların arttığı ilkbahar döneminde sularının çoğalıp geriye taşmasıyla longozlar meydana gelmiştir. Longozlar kış ve ilkbahar aylarında büyük oranda sularla kaplı durumdadır. Sular ancak yaz ortalarına doğru çekilmektedir.

İğneada longoz ormanları Karadeniz iklim bölgesinde yer almasına rağmen buranın özel koşulları nedeniyle çevresine göre sıcaklık yüksektir. Böylece bitkiler daha erken ve hızlı büyüme imkânı bulmuştur. Bitkilerin büyük ve heybetli olması nedeniyle yöre halkı burada bulunan bazı bitkilere “şapka düşüren ağaçları” demektedir.


Longozlar nemcil türleri barındırdığı gibi Akdeniz ikliminin etkisini gösteren maki türlerine de ev sahipliği yapmıştır. 2008 yılı temmuz ayında Prof. Dr. Yusuf Dönmez ve Doç. Dr. Duran Aydınözü başkanlığında yaptığımız alan çalışması sonucunda longozlarda şu ağaç türlerini tespit ettik:

1- Nemcil ağaçlar: Yabani fındık, muşmula, kızılcık, kurtbağrı, dişbudak, kayın, adi gürgen, büyük yapraklı ıhlamur, sapsız meşe, Macar meşesi, saçlı meşe, yabani elma ve Istıranca meşesi.

2- Maki türleri: erguvan, melengiç, delice, katırtırnağı, katran ardıcı, kocayemiş, süpürge çalısı, teşbih ağacı ve ladendir.

Bunun dışında longozlar birçok canlı türüne de ev sahipliği yapmaktadır. Amazon havzasında yer alan tropikal yağmur ormanlarını küçük bir kopyası durumundaki İğneada longoz ormanları bizim milli servetimizdir. İnanılmaz güzelliklere sahip İğneada longoz ormanları 13.11.2007 tarihli 26699 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2007/12759 numaralı karar ile Milli Park ilan edilerek koruma altına alınmıştır.

Yağış ile sıcaklık arasında sıkı bir ilişki vardır. Yağışın oluşabilmesi için atmosferdeki bağıl nem oranının artması gerekmektedir. Bağıl nemle sıcaklık ters orantılı bir ilişkiye sahiptir. Yani sıcaklık arttıkça bağıl nem azalmaktadır.

Küresel iklim değişiklikleri hem yağış rejimlerini,  hem de yağış biçimlerini değiştirecek. Küresel ısınmaya bağlı olarak atmosferde bağıl nem oranının azalması, yağış miktarlarının azalmasına neden olabilir. Ancak şu hususu da ihtimal dahilinde bulundurmakta fayda vardır. Hava sıcaklıklarının arması buharlaşma miktarlarını artıracağı için bu durum ani ve şiddetli yağışların da artacağı anlamına gelebilir. Her iki durum da muhtemel tehlikelere gebedir. Birinci durumda, bağıl nemin azalmasıyla kuraklıklar yaşanmaya başlayabilir, ikinci durumda da sel felaketleri yaşanabilir. Doğal felaketlerden en sinsi olanı kuraklıktır. Çünkü kuraklık diğerlerinin aksine önceden kestirilmesi güç olan bir doğal afettir.

Son günlerde güncel tartışmalardan bir olan NASA’nın kuraklıkla ilgili yaptığı tahminlerdir. NASA,  sıcaklık artışlarının neden olacağı bir kuraklığı öngörmektedir. Önümüzdeki yaz mevsiminde kuraklıklığın olup olmayacağı yaz mevsiminde yaşanacak sıcaklık artışına göre belli olacak. Belki sıcaklıkların aşırı artışı buharlaşmaya bağılı belli bir miktar yağış getirse de, ısınan havanın nem kaybı fazla olacağından kuraklık tehlikesi olabilir. Bunu şöyle bir örnekle de açıklayabiliriz: İç Anadolu bölgesi Güneydoğu Anadolu bölgesinden az yağış aldığı halde, Güneydoğu Anadolu bölgesinde daha fazla kuraklık yaşanmaktadır. Bunun sebebi Güneydoğu Anadolu’da buharlaşma nedeniyle su kaybının daha fazla olmasıdır. NASA’nın tahmin ettiği şey aslında yağışların azalmasına bağlı bir kuraklık değil de buharlaşma artışına bağlı bir kuraklıktır. Nitekim NASA’nın tahminlerini doğrulayan bazı bilimsel bulgular da mevcuttur.

Örneğin küresel iklim değişikliklerine bağılı olarak hava sıcaklıklarının 2040 yılında iki derecelik bir artış beklenirken, bu artışın 2010 ile 2015 arasında yaşanması küresel ısınmanın geldiği boyutu göstermektedir. İstanbul’un yaz sıcaklık ortalamasının 28 derece civarında olmasına rağmen, yaz sıcaklıklarının 38 derece civarında olacağı tahmin edilmektedir. Aynı şekilde bu sene kış mevsimi ve ilkbaharda mevsim normallerinin 10-15 derece üzerinde sıcaklıklara ulaşması küresel sıcaklık artışıyla ilgilidir.

Burada asıl üzerinde durmamız gereken -NASA’lı yetkililerin de belirttiği- gibi Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA) tarafından hazırlanan 2012 yılı küresel ısınma raporu olmalıdır. NOAA’nın” İklimin 2012’deki Durumu adını taşıyan raporu, dünyanın değişik yerlerinden gelen 384 bilim insanının hazırlaması,  raporun ciddiye alınması gerektiğini göstermektedir.

Rapora göre Dünya’da belirlenen, deniz seviyelerinde yükselmenin, okyanuslarda ısı artışının, Buz Denizi ve Grönland‘daki buz tabakalarında erime oranlarında 2012 yılında rekora yakın artışların olduğunu ortaya konulması tehlike sinyallerinin çaldığının işaretidir.

NOAA raporuna göre, ısı değişikliklerinin kayda geçirilmeye başlandığı 1880 yılından beri dünyada  görülen 10 en yüksek hava sıcaklık değerine son 15 yılda ulaşılmıştır. 2012 yılında saptanan sıcaklık artışının yapılan 4 ayrı analize bağlı olmak üzere, dünyada şimdiye kadar rastlanan en yüksek 8. veya 9. değere çıkmıştır. Yine aynı yıl hava sıcaklığının, geçen yüzyıl içinde yer alan her yıldan daha yüksek olduğuna raporda işaret işaret edilmiştir. (NOAA’nın 2012 yılını içeren raporu, “Bulletin of the American Meteorological Society” adlı bilimsel derginin özel sayısında yayımlandı.)

Küresel iklim değişiklerinin etkilerini artık bilimsel analizlere gerek gerek kalmadan görmek mümkündür. Çünkü iklim değişikliklerindeki ani gelişmeleri doğrudan görebiliyoruz. Bu nedenle de küresel iklim değişikliği var mı yok mu diye sığ tartışmalarla vakit öldürmek yerine, küresel iklim değişikliğine neden olan unsurların nasıl ortadan kaldırılacağı konusunda kafa yormalıyız. O zaman bu kötü süreci tersine çevirecek önlemleri alabiliriz.

Dünya ısınmakta ve bu ısınma, kuraklığa sebep olmaktadır. Şimdiden bu küresel iklim değişikliklerine karşı yapılması gereken en önemli tedbir ağaç dikmektir. Bununla ilgili çok basit bir örnek verecek olursak, 100 yaşına gelmiş bir ağaç tek başında 5000 waltlık 5 klimadan daha fazla serinletici etki yapmaktadır. O halde bu gidişata küçük bir fidanla dur demeye başlayalım.

Mustafa kemal Atatürk, Türkiye’de çağdaşlaşma hareketi amaçlamıştır. Bunu gerçekleştirmek için bilimsel ve planlı bir kalkınma modeliyle harekete geçmiştir. Yaptığı her atılım günübirlik siyasi polemiklere girmeden uzun araştırmalar değerlendirmeler ve planlamalar sonunda ortaya çıkmıştır. Türk toplumu için başlattığı sayısız yenileşme hareketlerinden biri de tarımsal yenileşme hareketleridir. Türkiye gibi coğrafi potansiyeli mükemmel olan bir ülkenin kendi kendine yeterli olamaması oldukça manidardır.

Atatürk’ün bütün dünyaya karşı verdiği amansız kurtuluş mücadelesine ek olarak milletimizin bir daha bağımsızlık mücadelesi vermemesi için başlattığı yenileşme hareketleri de bütün dünyaca hayranlık uyandırmaktadır. Türk toplumunda tarımın ne kadar önemli bir yerde bulunulduğunu çok iyi kavrayan Atatürk, tarıma sistematik yöntem getirerek tarımsal verimliliği en üst seviyeye çıkarmayı amaçlamıştır. Dünyada birçok önemli lider gibi Mustafa Kemal de kökenini aramak için yoğun çalışmalar yapmıştır. Bu bağlamda Mustafa Kemal’in Sümerlilere oldukça yoğun bir ilgi duyduğunu görmekteyiz.1

Mustafa Kemal, tarımı sistematik bir hale getirmek istemişti. Ancak tarımı ilk defa Sümerlilerin sistematik hale getirdiğini görmekteyiz. Nippur kentinde yapılan arkeolojik kazılarda Sümerlere ait bulunan EL KİTABI diye tanımlanan tablette, Sümerlerin çiftlikle ilgili yıllıklar hazırladıklarını görmekteyiz. Sümerlerin yaklaşık M.Ö. 1700’lü yıllarda çiftçilikle ilgili birtakım tavsiye ve kuralları içeren ifadelerinin bulunduğu görülmektedir. Bulunan el kitabı “Bir zamanlar bir çiftçi oğluna öğütler verdi.” şeklinde başlamaktadır. Bu öğütlerin daha iyi ürün elde etmek için verildiğini görmekteyiz. Buna göre ekinin nasıl yapılacağı, ürünün nasıl elde edileceği, ürün kalitesini ve ürünün zararlı hayvanlardan nasıl korunacağı anlatılmaktadır. İşte bu tabletlerdeki geçen ifadeler:

Tarlanı sürüp ekeceğin zaman, sulama arklarını dikkatli aç ki sular tarlayı basmasın. Su çekildiği zaman, taranın ıslak toprağının düz kalmasına özen göster; tarlayı başıboş öküzlere çiğnetme. Kötü niyetlileri kov ve oraya oturulan bir yer gibi bak. Yarım kilonun 2/3’ünden ensiz on baltayla onu temizle. Anızlar elle sökülmeli ve demetler halinde bağlanmalı. Çukurlar tırmıkla düzeltilmeli ve tarlanın dört tarafına çit çekilmelidir. Tarla yaz güneşi altında eşit parçalara bölünsün. Aletlerin harıl harıl çalışsın. Boyunduruk çubuğu berkitilmeli, yeni kırbacın çivilerle sağlamlaştırılmalı ve eski kırbacın sapı işçilerin çocukları tarafından onarılmış olmalıdır.”2

Mustafa kemal’in sümerlerden binlerce yıl sonra modern toplum işa etmek adına gerçekleştirmeye çalıştığı tarımsal yenilikler de sümerler gibi tarımı sistemetik ibir hale hetirmenin çabasının ürünü olarak değerlendirilmelidir. Kalkınmanın tabandan yani köyden başlaması gerektiğini düşünen Atatürk, Türkiye’nin gerçek anlamda çağdaşlaşması için her şeyiyle çağdaş köyler kurulması gerektiğini düşünmüştür. Bu amaçla bizzat üzerinde kafa yorduğu İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ni geliştirmiştir.3 Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nin amacı “çağdaş” ve “çevreci” bir köy yaratmaktır.4

 İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, daire yerleşim planına sahiptir. Daire planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiştir. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir “oklama tahtasını” andırmaktadır. Merkezden çevreye doğru helezonim bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür.

 Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel–han, çocuk bahçesi ve fabrika dâhil toplam 43 yapı bulunmaktadır. Plana göre köyün orta yerine yapılacak anıtın etrafında sosyal tesisler, terzi, bakkal, berber gibi mekânlar yer alacaktır.

  Planın tam merkezinde bir “anıt” vardır. Merkezin hemen sağına “Köy Meydanı” yerleştirilmiştir. Köy Meydanı’nda ise “Köy Parkı” ve “Çocuk Bahçesi” vardır. Köy Parkının ve Çocuk Bahçesinin çevresinde ise oyun yeri, telefon, itfaiye, çeşme, havuz ve tuvalet göze çarpmaktadır. Planın sağında, en dış çemberden dışa doğru açılan alanda çok geniş bir koruluk vardır. Koruluğun sonundaki çayın kenarında kuzeyde değirmenler, güneyde ise “yaş ve kuru yonca ile hayvan pancar tarlası” görülmektedir. Planın sağ üst köşesinde “Hayvan Mezarlığı” , sol üst köşesinde ise “Asi mezarlık” vardır. Planın yine sol üst köşesinde “Kireç ve taş ocaklarına yer verilmiştir.

 Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü’nde yer alan kurumlar, yapılar ve alanlar şunlardır:

Okul ve Tatbikat Bahçesi, Öğretmen Evi, Halk Odası (CHP Kurağı), Köy Konağı,  Konuk Odası, Okuma Odası, Konferans Salonu, Otel Han, Çocuk Bahçesi, Köy Parkı, Telefon Santralı ve Köy Söndürgesi, Radyolu Köy Gazinosu, Ebe ve Sağlık Kurucusu, Tarımbaşı, Hayvan Sağlık Kurucusu, Sosyal Kurumlar, Ziraat ve Et İşleri Müzesi, Gençler Kulübü, Hamam, Etüv Makinesi (Buğu s.) Köy Yunak Yeri, Cami, Revir, Kooperatifler, Köy, Dükkanları, Spor Alanı, Damızlık Tavuk, Tavşan ve Arı İstasyonları, Damızlık Ahır (Aygır ve Boğa), Kanara, Mandıra, Değirmenler, Fabrika, Asri Mezarlık, Hayvan Mezarlığı, Kireç, Taş, Tuğla ve Kiremit Ocakları, Yonca ve Hayvan Pancar Tarlası, Koruluk, Köy Gübreliği, Fenni Ağıl, Pazar Yeri ve Köy Zahire Locası, Aşım Durağı, Panayır Yeri,  Selektör Binası.

Bir yerleşim yeri için A’dan Z’ye her şeyin düşünüldüğü bu proje benzer günümüzde örnek şehirsel yerleşmeler planlanmaktadır. Nasıl Sümerler yaptığı buluşlarla insanlığı şaşırtmaktaysa Atatürk de dehasıyla hala insanlığı şaşırtmaktadır.

İşte Atatürk’ün, 1937 tarihli  “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”

[1] Ayrıntılı bilgi için Göktürk’ün SON ÇAĞRI ANUNNAKİLERLE TEMAS” kitabına bakınız.

[2] Ayrıntılı bilgi için Ali Narçın’ın A’dan Z’ye Sümer kitabına bakabilirsiniz.

[3] Atatürk’ün üzerinde çalışarak uygulanmasını istediği bu proje, Afet İnan’ın “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı 1933” ve Cumhuriyetin Ellinci Yılı İçin Köylerimiz” adlı kitaplarında yer almıştır. 

[4] Ayrıntılı bilgi için http://cumhuriyettarihimiz.blogspot.com.tr/2015/08/ataturkun-ideal-cumhuriyet-koyu-projesi.html adresine bakabilirsiniz.

Şahruh köprüsü’nün Kurtarılması İçin Yapılan Çalışmalar

Şahruh köprüsü Kayseri’de, Sarıoğlan ilçesinde, Karaözü kasabasındaki Dulkadiroğulları zamanında 1492 yılında yapılmış tarihi bir köprüdür. Köprünün tarihi ve yöre için önemli bir geçit yolu olmasından dolayı kurtarmayı amaçladık.

Şahruh Köprüsü, muntazam kesme taşlarla yapılmıştır. İçerlek olan kemerler muntazam örülmüştür ve sivri formdadır. Kilit taşı bütün kemerlerde çok belirli Şekilde çıkıntılıdır. Kemerlerin üzerinde tahvif kemeri vardır. Bunlar tempan duvarı ile aynı düzeydedir. Kemerlerin hemen üzerinden çıkıntılı bir şekilde korniş (plent) taşı uzanır. Korniş taşından sonra iri kesme taş bloklardan korkuluk vardır. Eğim, büyük göz üzerinden yanlara doğru azalarak devam eder. Uzunluğu 161 metre, eni 6.2 metre, yaklaşık 11 metre yüksekliğinde (en yüksek yeri), en büyük kemer açıklığı 12.00 m. olup, kemer şekilleri sivri olan 8 (sekiz) kemerlidir. Ortada yüksek sivri bir kemer, onun her iki yanında da gittikçe alçalan kemerler bulunmaktadır. Yanlardaki korkuluklar iyi bir durumda olup, köprü günümüzde de kullanılmaktadır.

Köprünün toprağa sağlam basması ve Kızılırmak’ın azgın sularına direnebilmesi için kemerlerin oturtulduğu ayakların iki ucunda yedi tane güneyde, yedi tane de kuzeyde olmak üzere on dört adet üçgen şekilli “Tosun Burunları” (Sel Yaranlar) vardır. Suyun geliş istikametindeki kuzey tarafında bulunan Tosun Burunları hem yüksek hem de üzeri düzgün bir üslupla yayvan çatılı dam gibi kapatılmış, güneydekiler alçak yapılı üstü düz ve açıktır.

Köprü, arazinin durumuna göre doğu batı doğrultusunda inşa edilmiştir. Geniş açılı bir çatı gibi düşünülmüş, çatının en yüksek noktasından batıya doğru uzunluğu 53 metre, doğuya doğru ise 108 metre olarak inşa edilmiştir.

Açının köşegeninin altına en büyük göz (buna ortada olmamasına rağmen “Orta Göz” denir) getirilmiş. Bunun batısında iki, doğusunda da beş göz vardır. Bu gözler büyük gözden itibaren her iki yana doğru küçülerek köprünün görkemini tamamlar.

Batıdan birinci, ikinci, üçüncü gözün kuzey yüzeyindeki kemerlerin kilit taşları kemer hizasından taşırılmadan beyaz taşlardan yapılmış, diğerleri kemer hizasında beş santim taşırılarak ana gövdeyle bütünleştirilmiş.

Köprünün iki yanında korkuluk taşlarının bastığı yatay vaziyetteki sıralı taşlar dışarı doğru on beş santim kadar taşırılmak suretiyle bir silme meydana getirilmiş. Kemerleri oluşturan taşlar bazen ana gövdeden beş santim içeri alınmak suretiyle değişik bir görüntü verilmiş. Korkulukların altına taş oluklar yerleştirilmek suretiyle köprü yağmur ve kar sularından korunmak istenmiştir.

Oluklar “Kör Göz’ün” (doğudan birinci göz) kuzeyi ile batıdan ikinci gözün güneyine olmak üzere iki adet olarak inşa edilmiştir.

Batıdan ikinci gözün kuzey yüzeyindeki kemerin kilit taşının orta yerine kıvrımlı kabartma bir topuz oturtulmuş. Güneyindeki taşa ise gonca kabarması işlenmiş. Bu kilit taşın sağ üst köşesine, köprü oluğundan biri yerleştirilmiş.

Köprünün üzerinde sağlı sollu iki sıralı 1923-1935 yılarında tamir ettirilen, eni 30 cm, boyu 79 cm ebatlarında kesilmiş taşlardan yapılmış 156 metre uzunluğunda korkuluklar bulunmaktadır. Bunların dört ucunda düzgün şekillendirilmiş yatay vaziyetteki bağlantı taşlarında sadece güney korkuluk taşlarının batı ucundaki taşın üzerinde iri rakamlarla 1935 tarihi kazılmış.

Şahruh Köprüsü, açık sarı renkli kesme taşlardan yapılmış olup doğudan birinci gözün (Körgöz) kuzeyindeki kemerin üstünde 28×53 cm ebadında kabartma bir motif bulunmaktadır.

Bu motifin ortasında salkımları bulunan bir asma ile asmanın sol yanında aslan heykeli dikkat çeker. Üst boşluklarda 1328-1329 tarihleri kompozisyonu tamamlar. Bu hicri tarihler 1910 miladi yılının karşılığı olup bir tamir tarihini belgeler nitelikte olsa gerek. Bu kabartmanın ortasında bulunan iki yana sarkık asma çubuğunun “Hayat Ağacı”nı sembolize ettiği tahmin edilmekle beraber soldaki aslan kabartmasının Selçuklu aslan kabartması tasviri geleneği doğrultusunda yapıldığı bilinmektedir.

Bu motifin hemen üzerinde, kısmen aslan başlı, burnu kırık, ikinci “Taş Oluk” bulunmaktadır. Aşağıdaki resimlerde hem sol hem sağ taraftan çekilmiş hali mevcuttur.

Körgözden (doğudan birinci göz) sonra gelen ikinci gözün güney yüzündeki kilit taşın üzerine oyularak kazılmış iri rakamlarla 1959 tarihinin yazılmış olduğunu görüyoruz. Bu tarihle de buraların tamir edildiği belgelenmiş oluyor.

Köprü Selçuklu stili karakterinde inşa edilir. Köprü inşaatında taşlar kısa yüzü dışa, uzun yanı içe doğrudur. Selçuklularda taşlar arasına Horasan harcından (kireç – taş tozu – yumurta beyazı ) derz yapılır.

Şahruh Köprüsü’nde üç çeşit kemer kullanılmıştır.

  1. Tam daire kemer: Küçük göz (kör göz) ve ikinci göz kemeri
  2. Yarım ay şeklinde: Üç, dört, beş ve sekizinci kemer.
  3. Armudi kemer: Altı ve yedinci iki büyük kemerdir. Bunlar suyun akışına ve arazi durumuna göre yapılmışlar. Köprünün bütün yükü altıncı ve yedinci kemer üzerindedir.

Sonuç

Şahruh köprüsü 1538, 1910, 1935, 1959, 1997, 2012 ve 2013 yıllarında sekiz narım evresi geçirmiştir. Bu onarım evrelerinde köprünün hasar görmesine neden olan bazı kısımlarındaki sorunların giderilemediği giderilmediği tespit edilmiştir. Köprünün yıkılıma tehlikesi geçirmesine neden olan ayaklarının temellerinin ardıç ağaçları üzerine kurulduğu görülmüştü. Ardıç ağaçları suya dayanıklı bir nitelikte olduğundan temelin su içinde kaldığı sürece köprüye zarar vermediği görülmüştü. Ancak Köprünün aşağı kısımlarında yer alan kum ocaklarının ırmaktan bol miktarda kum çekmesiyle ırmak yatağını değiştirerek ardıçların açığa çıkmasına neden olmuştu. Böylece ardıçlar çürümüştür. Bunu gidermek amacıyla köprünün ayaklarının geleceği yer kazılarak hem zemin tespit edildikten sonra ardıç kazıklar çakılır. Üstüne yatay olarak ızgara biçiminde iki sıra üst üste kirişler döşenir. Yirmilik kalın dövme, “dövme kaşlı” çivilerle birbirine çakılarak sabitleştirilir. Onun üstüne de köprünün kemer ayaklarının taşları oturtulur. Çivilerin kaşları dört santim kadardır. Bu tamiratta ırmak yatağının değişmesine neden olan hususlar üzerinde durulmamıştır. Ya da taşkınlar ihtimaline karşı alınacak tedbirler yetirince planlanmamıştır.  Köprünün ulaşım için vazgeçilmez bir unsur olduğu bilindiği halde köprüye alternatif bir köprü yapımına başlanmamıştır. Taşkınlar sırasında fazla suların drenajının yapılacağı su tünelleri yapılmamıştır. Köprü kenarındaki ırmak çevresi yatağını koruması için set duvarları yapılmıştır ancak bu set duvarlarının büyük sel tehlikesine karşı ne kadar dayanacağı bilinmemektedir. Bu nedenle ırmağın taşkın sularından kurtarılması için ırmak kenarına dikilen ağaçların bütün sahayı kapsayacak şekilde yaygınlaştırılması sağlanmalıdır.