Plüton, ilk olarak 1930’da Arizona’daki Flagstaff’taki Lowell Gözlemevinde Clyde W. Tombaugh tarafından keşfedildi. Gökbilimciler, Güneş Sisteminde Planet X olarak adlandırılan dokuzuncu bir gezegen olacağını öngörmüşlerdi. O tarihte yalnızca 22 kişiye Tombaugh’nın fotoğraf plakalarını araştırması için görev verildi. Bunlar iki hafta aralıklarla gökyüzündeki iki bölgeden elde edilen görüntüleri araştıracaklardı. Bir asteroid, kuyruklu yıldız veya gezegen gibi hareket eden herhangi bir nesne bir fotoğraftan diğerine atlamak şeklinde görünürdü. Bir yıl gözlemledikten sonra, Tombaugh sonunda doğru yörüngedeki bir cisim keşfetti ve Planet X’ü keşfettiğini ilan etti. Onu keşfettikleri için Lowell takımının adına da izin verildi.
Oxford’da, 11 yaşındaki bir kız tarafından önerilen bu gezegene Plüton denildi. Bu da Disney karakterinden sonra dünyaca ünlü Roma tanrısı idi. Güneş Sistemi artık 9 gezegene sahipti. Gökbilimciler, 1978’de en büyük Ay Charon’un keşfedilene kadar Plüton’nun kütlesinden emin değillerdi. Ve onun kütlesini (0.0021 Dünya) bilerek, boyutlarını daha doğru bir şekilde ölçebilirlerdi. En doğru ölçüm şu anda 2,400 km’de (1,500 mil)Plüton boyutuna sahip. Her ne kadar bu küçük olmasına rağmen, Merkür genelinde 4.880 km’dir (3,032 mil). Plüton küçücük, ancak Neptün’ün yörüngesinin ötesine geçen her şeyden daha büyük kabul ediliyordu.
Son birkaç on yılda güçlü, yeni zemin ve uzay tabanlı gözlemevleri, Güneş Sistemi’nin önceki anlayışını tamamen değiştirdi. Bölgesinde, Güneş Sistemi’nin geri kalanı gibi tek gezegen olmak yerine Plüton ve aylarının Kuiper Kemeri adı verilen nesnelerin toplanmasına büyük bir örnek olduğu biliniyor. Bu bölge Neptün’ün yörüngesinden 55 astronomik birime (Güneş’ten Güneş’in 55 katına) uzanıyor. Gökbilimciler, Kuiper Kemerinde 100 km’yi ölçen Plüton ile aynı kompozisyona sahip en az 70.000 buzlu cisim bulunduğunu tahmin ediyorlar. Ve yeni kurallara göre Plüton bir gezegen değil. Bu sadece bir başka Kuiper Kemeri nesnesidir. İşte sorun. Gökbilimciler, Kuiper Kemerinde daha büyük ve daha büyük nesneler üretiyorlardı. Caltech’in gökbilimcisi Mike Brown ve ekibi tarafından keşfedilen 2005 FY9, Plüton’dan sadece biraz daha küçük.
Aynı sınıflandırmada başka Kuiper Belt nesneleri de vardır. Gökbilimciler, Plüton’dan daha büyük bir cisim olan Kuiper Kemerinin keşfedilmesinin yalnızca bir zaman meselesi olduğunu fark etti.
2005 yılında Mike Brown ve ekibi bombayı patlattı. Plüton’la muhtemelen aynı büyüklükte, hatta daha da büyük olan yörüngesinden daha ileri bir nesne keşfettiler. Resmen 2003 UB313 olarak adlandırılan nesne daha sonra Eris olarak atandı. Gökbilimciler, Eris’in büyüklüğünün yaklaşık 2,600 km (1,600 mil) olduğunu tespit ettiler. Ayrıca Plüton’dan yaklaşık% 25 daha fazla kütleye sahip olduğu tespit edild. Eris, buz ve kaya karışımından yapılmış ve Plüton’dan daha büyük olduğu için, Güneş Sisteminde dokuz gezegene sahip olduğumuz kavramı geçerliliğini yitirmeye başladı.
Eris, gezegen veya Kuiper Belt Nesnesi nedir; Plüton ne, bu konuda mı? Gökbilimciler, 14 Ağustos – 25 Ağustos 2006 tarihleri arasında Çek Cumhuriyeti’nde düzenlenen Uluslararası Astronomi Birliğinin XXVI. Genel Kurulunda bir gezegenin tanımıyla ilgili nihai bir karar vereceğine karar verdiler. Dernekten gökbilimcilere gezegenlerin tanımı üzerine oy kullanma fırsatı verildi. Tanımın bir versiyonu aslında gezegen sayısını 12’ye çıkardı; Plüton hâlâ bir gezegendi ve hatta Eris’i en büyük asteroit olarak düşünülenler vardı. Farklı bir öneri gezegen sayısının toplamını 9’da tuttu ve gezegenleri bildik bir gerekçe göstermeden tanıdıklarımız olarak tanımladı. Üçüncü öneri ise gezegen sayısını 8’e düşürdü ve Plüton gezegen kulübünden çıktı. Peki, o zaman Plüton ne demektir? Sonuçta, gökbilimciler, Plüton’u (ve Eris’i) “cüce gezegen” in yeni yaratılmış sınıflandırmasına indirgemek için oylama yaptılar. Plüton bir gezegen midir? Gezegen olmayı hak ediyor mu? Bir nesnenin gezegen olması için, IAU tarafından tanımlanan bu üç gereksinimi karşılaması gerekir.
Sonuçta Plüton konusundaki tartışmalar devam edeceğe benzemektedir.
Kültepe, Kayseri’nin 21 km kuzeydoğusunda bulunan Karahöyük köyünün yakınlarındadır. Dönemin uluslararası dili olan Akadca’da “rıhtım” anlamına gelen “Karum”, Anadolu da on kentte kurulan pazarlara verilen isimdir. Höyükten birkaç metre aşağıda bulunan Karum (aşağı şehir) Asurlu tüccarların yerleştiği şehirdir. Höyük ise yerli halkın yaşadığı, 500m çapında ovadan yüksekliği yaklaşık 20m surlarla çevrili olan bölgedir. Coğrafi özelliklerinin yanı sıra çok önemli bir medeniyet merkezi olmasıyla bilinmektedir.
Dünyanın ilk ticaret merkezi olma özelliğini taşıyan Kaniş Karum’da ilk kazılar 1948 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından başlatılmıştır. Bölgede genel hatlarıyla birbirinden ayrılan 4 kültür katı bulunmaktadır. İlk iki katında çivi yazılı tabletlere ve ticarete dair herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. 3. Kattan itibaren bulunan tabletlerin ışığında ticaretin doğduğunu, ilk iki kata göre daha gelişmiş bir topluluğun yaşandığını görebiliyoruz. Bu dönemde, farklı topluluklarla ticari ilişkiler başlamaktadır. Eski Tunç Çağı’ndan itibaren Mezopotamya, Suriye, Kilikya ve Güneybatı Anadolu ile kurulan ticari ilişkiler MÖ. 3. binyılın ikinci yarısında ivme kazanmıştır. Keşfedilen yerli seramiğin yanında ithal seramikler, silindir mühürler,kıymetli maden, taş objeler bu dönemdeki ilişkilerin kanıtıdır. Bu dönemden itibaren Kaniş’ te dini ve idari nitelikli anıtsal yapılar inşa edilmeye başlanmıştır.
Yapılan kazı çalışmaları sırasında Höyüğün batı kısmında 75 metreye 65 metre ölçülerde büyük bir yapı ile karşılaşılmıştı. Günümüzden 6.500 yıl öncesine dayanan yapı büyük bir olasılıkla bir idari yapının, yani o dönem içinde sarayın bir kısmını oluşturmaktadır. Bölgenin kazı heyeti başkanı Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu bu yapıyla ilgili şunları söylemiştir: “Bu büyüklükteki yapı esas itibariyle ne Anadolu’da ne Suriye ne de Mezopotamya’da bulunmaktadır. İki ayrı binadan oluşan yapının bir kısmı güneyden gelen malların depolanması amacıyla kullanılıyordu. Diğer kısım ise özel bir bina veya saray olabileceği üzerinde duruyoruz. 2010 yılından beri bu büyük yapıyı ortaya çıkarmakla uğraşan ekip bu yapının korunması için önemli çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalar sırasında bir de doktora tezi hazırlanmıştır. Bu tezde bölgeyi korumak için denenen bazı yöntemlerden söz edilmektedir. Bölgenin korunması için birçok yöntem denense de alışılagelmiş geleneksel yöntemlerin dışında başka koruma yöntemi mümkün olmamıştır. Buna göre bölgeden alınan topraklarla elde edilen çamurla yapılar sıvanarak korunmaya çalışılmaktadır.
Kültepe tabletlerinde uzun yıllarda yapılan kazı çalışmaları sonucunda şu ana kadar yaklaşık 25.000 çivi yazılı tablet bulunmuştur. Bu tabletlerin çoğunda içerik ticari faaliyetlerle ilgilidir. Tabletlerin tamamı şahıslara (kişisel) aittir. Bu tabletler dünyadaki en erken özel sektör kayıtları olarak kabul edilmektedir. Farklı uygarlıklara ait tabletler tanrıya hesap vermek, devlet kayıtları gibi nesnel bilgileri kayıt altına almak için yazılırken, Kültepe tabletlerinin şahıslara ait olması dönemin sosyo-kültürel yapısı hakkında bizlere önemli bilgiler vermektedir. Tabletlerden sadece alış-veriş ile ilgili bilgiler değil, onların günlük hayatta neler yaşadıklarını da öğrenebiliyoruz. Ticari faaliyetler esnasında tüccarların o anki duygu durumlarına, sevinçlerine, üzüntüleri bile tabletlere yansıtılmıştır. Tabletlerde günlük yaşamdan olaylar; evlenme, boşanma, evlat edinme, mahkeme kararları, ev satışı, başlık parası, kan parası, köprü geçiş vergisi, evraklarla ödenen vergi gibi çeşitli konular da anlatılmaktadır. Kısaca ekonomik değeri olan herşey kayıt altına alınmıştır.
Tabletlerdeki bilgilere göre kadınları, 4 bin yıl önce devlet yönetiminde ve ticarette söz sahibi olmuşlardır. Örneğin bir anlaşmayı onaylamak için kralın yanında kraliçenin mührünün olması da gerekmektedir. Bu da kral ile kraliçenin yönetimde eşit olması demektir. Kadınlara önem veren ve özgürlüklerinin kısıtlanmadığı bir toplum yapısını gördüğümüz Kaniş Karum’da kadınlar da ticaretle de uğraşabilmekteydi. Hatta Kaniş Karum’da ticaretle uğraşan bir kadının alacağını tahsil etmek için Asur’a gidip hakkını aradığını da yine bu tabletlerden öğrenmekteyiz.
Medeni toplumlarda gördüğümüz adalet ve eşitliğe dayalı gelişmiş bir hukuk sistemi Kaniş Karum’da da karşımıza çıkmaktadır. Medeni toplumlara has suçlunun hapishaneye konarak cezalandırılması uygulaması Kaniş Krallığı’nda da mevcuttur. Tabletlerde hapishanede hapishane karşılığında kullanılan kelime “Kişerşum” dur. Metinlerde “hapishaneye atmak”, “hapishanede kalmak”, “hapishaneye girmek” tabirleri geçmektedir. Mesela kaçakçılık yapmakla itham edilen dönemim tanınmış tüccarı Puşu-Ken ve yerel bir kralla aralarındaki ticari meseleden dolayı anlaşmazlık çıkan Bazia, bir mektubunda 10 aydan beri hapishanede yatmakta olduğunu belirterek, muhatabından kurtulması için krala bir elçi göndermesini rica etmiştir.
Tabletlerde karşılaşılan hukuksal düzenin işleyişi bizlere eski uygarlıklara karşı ön yargımızdan kurtarmaktadır. Kadınlara önem veren bu toplulukta kadınların haklarını da yasalarla güvence altına almıştır. Örneğin ikinci bir eş almanın yasak olması ve alınması durumunda para cezası uygulanması, boşanma durumunda kadınlara nafaka ödenmesi gibi haklar olduğunu, ekonomik değeri olan herşeyin kayıt altına alındığı tabletlerden öğrenmekteyiz. Bunun yanı sıra aile kurumunun korunması için de mirasın anne ve baba öldükten sonra paylaşılması, çocukların anne babalarına bakmakla yükümlü olmasını da tabletlerden öğrenmekteyiz.
Ticari anlamda çok ileri olmasına rağmen MÖ 1970’li yıllarda Kaniş Krallığının ekonomisinin çok da iyi olmadığı bilinmektedir. Bunun üzerine Asur Kralı Erişum, işlerin iyi gitmediğini ve bir şeyler yapılması gerektiğinin farkındadır. Bu sebepten ötürü ticarette devlet tekelini kaldırmış, şehrin zenginlerine imtiyaz tanıyarak ticaret yapmaya teşvik etmiştir. Günümüzde ekonomiyi güçlendirmek amacıyla uygulanan teşvik ve özelleştirme sisteminin 4 bin yıl önce Asurlularda uygulandığını görmekteyiz.
Bulunan 25.000 tablet içinde 7 tanesinin farklı bir amaç için yazıldığını görmekteyiz. Bunlar büyü tabletleri olarak adlandırılmaktadır. Muska ya da kötü ruhlara karşı yapılmış olan bu metinlerin hiçbirisi kötülük yapmak amacıyla yazılmamıştır. Birinde insanların kara gözlere karşı yaptıkları bir çeşit dua metni bulunmaktadır. Burada geçen karagöz ifadesi Anadoludaki kem göz, nazar gibi durumlara oldukça benzemektedir. İnsanların sağlıklı yaşayabilmeleri için kötü gözlerden uzak durmaları gerektiği yazmaktadır. Bir diğeri de doğum yapan anneye kolaylık ve yardım etmek için yazılmıştır. Bir başka tablette yeni doğan bebeği sarılıktan korumak için yazılmıştır. Günümüzdeki muskaya benzer üzeri delikli tabletlere yazılmışlardır. Bunları muhtemelen evlerinin duvarlarına asmış olmalılar diye düşünülmektedir.
Tabletlerde geçen kelimelerden yaklaşık 300 tanesi günümüzde kullandığımız ve dilimize Arapçadan geçen kelimelerdir. Bunlardan bazıları şemsiye, tercüman, neccar (marangoz), kabir, nadas, kese, lisan, reis (baş-kafa), haram, öşür, icar, vekil, zikir, mahrem, ispat, mazbata… Dilimize Arapçadan geçtiğini bildiğimiz bu kelimeler Araplar ile Asurluların Sami ailesine mensup olmasından dolayı benzerlik göstermektedir.
Kültepe kazılarında ortaya çıkan bu tabletler 2014 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmıştır.
Birbirinden taş döşeli sokaklarla ayrılan büyük mahalle tam planlarıyla ortaya çıkarılmıştır. Ayrı dilleri konuşan ülke temsilcilerinin bu şehirde yan yana yaşadıkları evleri, onların arşivleri, atölyeleri, depo ve dükkânları ortaya çıkarılmıştır.
Bıraktığı uygarlık üzerine Hititlerin temelinin atıldığı bir gerçektir. Bu bölge sadece Anadolu değil Mezopotamya ve Suriye tarihini aydınlatmaktadır. Ve tabi ki merak ediyor insan böylesine sağlam bir uygarlık, bu düzen nasıl bitti diye? En yaygın görüşe göre Kültepe bölgesi sebebi bilinemeyen bir büyük yangın nedeniyle terk edilmiştir. İnsanların sadece kaçıp canını kurtardığı, bütün eşyalarını evlerinde bıraktığını görmekteyiz. Buda afetin büyüklüğünü gözler önüne sermektedir.
İngiliz bilim adamlarının yapay zeka teknolojisi ile ‘robot yargıç’ geliştirdi. Yapay zekanın son ürünü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) görülen davalardan yüzde 79’unun hükmünü doğru tahmin etti.
Londra’daki UCL Üniversitesi ile Sheffield Üniversitesi’ndeki bilgisayar mühendislerinin geliştirdiği algoritma, davaları hem yasal hem ahlâki boyutlarıyla inceleyebiliyor.
Algoritmayı geliştiren ekip, yapay zekası olan bir bilgisayara AİHM’de görülen 584 davayı yükledi.
Bilgisayar da ortada bir insan hakları ihlali olduğunda; bazı ifadelerin veya bilgilerin dava metinlerinde daha sık kullanıldığını tespit etti.
‘Robot yargıç’ 600’e yakın davanın hükümleriyle ilgili tahminlerde bulundu.
Neredeyse her beş karardan dördü doğru tahmin edildi.
‘Kolaylık sağlayabilir’
Araştırmayı yöneten UCL’den Dr Nikolaos Aletras, “Yapay zeka üzerinde büyük bir ilgi var ancak (yapay zekanın) yakın bir gelecekte yargıçların veya avukatların yerine geçebileceğini düşünmüyoruz. Yine de yapay zeka davaların yapısını daha hızlı algılayacağı için kullanışlı olabilir. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre hak ihlalinin yaşandığı davaları bulmakta kolaylık sağlayabilir” dedi.
Uzmanlar 60’lı yıllarda, gelecekte makineler sayesinde dava sonuçlarının tahmin edilebileceğini öngörmüşlerdi.
Araştırmanın bir sonraki aşamasında ise uzmanların sisteme daha fazla veri yükleyecekleri belirtildi.
“Sistemin tanıklardan ve avukatlardan gelen ifadeleri de algılayabilmesi için bir engel yok” dedi.
Kaynak: http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37750409
Küresel iklim değişikliklerinin etkisini göstermeye başladığı günümüzde geleceğe dair daha da karamsar tabloların olacağı yönünde endişeler giderek artmaktadır. Özellikle büyük develer küresel iklim değişikliklerine karşı şimdiden hazırlık yapmaya başladılar.
Devletlerin önemsiz gibi görülen noktalara birden bire yoğun ilgi göstermeleri aslında küresel iklim değişikliklerine karşı bir önlem olarak da değerlendirilebilir.
Peki, o zaman dünyada neler oluyor ve insanlar nesillerini gelecekte nasıl güvence altına alacaklardır? Bu temel soruların çözümü günümüzde basit terör ya da iç savaşların yaşadığı coğrafyalardaki olayları aydınlatacağı kanaatindeyim.
Küresel iklim değişiklikleri dediğimiz olay küresel ısınmadan kaynaklanan bir durumdur. Dünya giderek ısınmaktadır. Dünyanın ısısının artmasında güneş ısınlarının bir etkisi yoktur. Dünyada güneşten gelen enerjinin önemli bir kısmı uzaya yansımaktadır. Karbon salınımlarının artmasına paralel olarak uzaya gitmesi gereken ışınlar atmosferdeki karbon tarafından tutularak dünyanın mevcut ısısının artması sağlamaktadır. Böylece küresel ısınma denilen olay meydana gelmektedir.
Küresel ısınmanın artmasıyla birçok felaketin meydana geleceği öngörülmektedir. Ancak bu felaketler içesinde kısa vadede en büyük tehlike buzulların erimesi tehlikesidir. Yeryüzünde mevcut bulunan tatlı suların %68’i buzullardır. Buzulların da nerdeyse tamamına yakını başta Antarktika ve Kuzey kutbunda yer almaktadır. Yapılan ölçümlere göre her iki kutup bölgesinde de buzullarda ciddi erimeler oluşmaya başlamıştır.
Buzulların erimesinin ilk başta deniz seviyelerinde yükselmeler şeklinde bir felakete neden olacağı öngörülse de asıl tehlike okyanus akıntılarının yönlerinde beklenen değişikliklerdir. Bu akıntılardan en önemlisi Gulf Stream sıcak su akıntısıdır. Körfez akıntısı da denilen bu akıntı, yolculuğuna Meksika Körfezinden başladıktan sonra Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarını takip ederek, Florida kıyılarına oradan da Newfoundland’a hareket eder. Akıntı bundan sonra Atlantik Okyanusunu geçer ve 30°D, 40°K dolaylarında ikiye ayrılır; bir kolu Avrupa’nın batı kıyılarına ulaşır, öteki ise Batı Afrika kıyılarına doğru hareket eder.
Akıntı’nın Meksika Körfezi’ndeki hızı 3,5 knot (6,5 km/saat) olarak ölçülmüştür. Buradaki debisi 30 milyon metreküptür ki Missisipi Nehri’nin birkaç yüz katıdır. Hatteras Burnu’nda hızı 1 knot’a kadar düşer. Kıta sahanlığından akan akıntının sıcaklığı Kıtanın sahilinden akan soğuk güney akıntısıyla ‘Soğuk Duvar’ adı verilen yapıyı oluşturur. Burada akıntının derin mavi suları diğer sulardan rahatlıkla ayırt edilebilir. .
Körfez Akıntısı’nın en temel etkisi, Avrupa’nın kuzeybatısının ısınmasını sağlamasıdır. Matematik konumu düşünecek olursak, Kuzey Avrupa Sibirya ile aynı enlemdedir. Ancak akıntı, Kuzey Avrupa’nın, özellikle de İngiltere’nin ikliminin ılıman ve nemli olmasını sağlamaktadır.
Buzulların erimesine bağlı olarak denizlerin tuzluluk oranları değişecektir. Böylece yoğunluk farkından oluşan okyanus akıntıları yön değiştirecektir. Gulf stream sıcak su akıntısının yön değiştirmesi küresel bir soğuk dönem yaşanmasına sebep olabilir. Özellikle 40-60 enlemleri arasındaki sahalarda yaşam koşulları zorlaşabilir.
Diğer taraftan Sahra çölü üzerinde bütün Mısır’ı, Batı Nil’i, Doğu Libya’yı, Kuzey Çad ve Sudan’ı kapsayan yaklaşık 2 milyon kilometrekare alanı kaplayan 375 milyon kilometre küp suyu içine alan büyük bir akifer (yeraltı su kaynağı) bulunmaktadır. Jeolojik akifer denilen bu kaynak çok derinlerde olduğu için burada henüz su çıkarılamamıştır. Ancak su çıkarımı ile ilgili çalışmalar başlamıştır.
Bahsettiğimiz konular ABD yapımı “Yarından Sonra” filminde de anlatılmıştı. Filimde küresel ısınmanın getireceği muhtemel bir küresel soğumayla ABD’lilerin daha güneye yani Yengeç dönencesine yakın Meksika’ya göç ederek hayatlarını kurtarmaya çalıştıkları anlatılmaktaydı.
Günümüzde ise yine Yengeç dönencesi üzerinde bulunan Büyük Sahra çölünde ABD ve Çin su arama çalışmaları ya da su çıkarma çalışmalarını sürdürmektedir. Pentagon’un savunma konseptlerine küresel iklim değişiklikleriyle ilgili bölüm eklemesi ve bütçe ayırması küresel iklim değişikliğinin jeopolitik etkisi olarak değerlendirilebilir.
Konu jeopolitikten açılmışken içine biraz da komplo teorileri katıp yakın dönem uluslararası gelişmeler ışığında birkaç değerlendirme yapmakta fayda var diye düşünüyorum.
Öncelikle 2011 yılından sonra dünya yeni bir döneme girmiştir. ARAP BAHARI olarak adlandırılan dönem aslında küresel ısınmanın getirdiğin yalancı bir jeopolitik bir bahardır. Çünkü Arap baharının coğrafi yayılış alanı ile Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi’nin yayılış alanı hemen hemen aynıdır. Burada özellikle Sahra çölünde bir kuşatma olduğunu görmekteyiz. Kanaatimce küresel iklim değişikliklerine bağılı olarak ilerde en uygun yaşam koşulları Saha Çölü ve çevresinde olacaktır. Büyük devler arasında ilan edilmemiş bir su savaşı vardır. 2011’de başlayan Arap Baharı’nın Sahra çölündeki suyu kontrol etmek için yapıldığı fikrindeyim.
İkinci olarak bu su savaşında ülkemizi de çok yakından ilgilendiren gelişmeler bulunmaktadır. Fırat ve Dicle nehirlerinin hâkimiyeti geleceğin dünya hâkimiyetinin kilidi durumundadır. Günümüzde Suriye ve Irakta meydana gelen gelişimleri jeopolitik bir bakış açısıyla değerlendirmezsek gelecekte çok büyük sıkıntılara düşebiliriz.
Eskiden Akdeniz, dünyanın orta denizi ya da merkeziydi. Tarih Akdeniz’i tekrar merkez konumuna getirdi. Gelecekte dünyanın şekillenmesi Akdeniz çevresinde özellikle Sahra çölünden başlayıp Fırat ve Dicle’yi içine alan bir kuşakta gerçekleşecektir. Dünya Sahra Çölünde doğru yeni bir Kavimler Göçü başlatabilir. Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek var mı diyenler için söylüyorum. Evet, dünyayı yeniden keşfetmeye gerek var. Dünyanın altı hala keşfedilmeyi bekliyor.
Dünyanın en masum en meşru ve en cesur savaşlarından biri olan Türk kurtuluş savaşı, Anadolu topraklarındaki binlerce yıllık hesaplaşmanın üründür. Kanla irfanla elde edilen zaferin siyasi olarak tanınması Lozan antlaşması sayesinde olmuştur.
Kurtuluş savaşında kazanılan kesin başarı üzerine, Türkiye galip bir devlet statüsünde 24 Temmuz 1923’de Lozan konferansında, eşit koşul esasına göre bir barış antlaşması imzaladı. Böylece Türkiye devleti, misakı milli ilkesine göre dünya devletleri tarafından resmen tanınmış oldu.
Türkiye’nin Lozan’dan sonra bazı devletlerle sorunlarının tam olarak kapanmadığını görmekteyiz. Sorunların Lozan’la tam kapanmamasının nedeni, Türkiye’nin yeni konjonktürel duruma göre kuşatılmasıdır. Çünkü Türkiye’nin çevresi Lozan sonrasında tamamen büyük devletlerle kaplanmıştır. Örneğin Türkiye, eski komşularından olan, Sovyet Rusya, İran, Bulgaristan ve Yunanistan dışında Oniki ada ve Meis adası ile İtalya’ya, Suriye mandasıyla Fransa’ya, Irak mandası ve Kıbrıs dolayısıyla İngiltere’ye komşu olmuştur.
Türkiye Lozan sonrasında sürekliliğini sağlamak ve harabeye dönmüş vatanını imar etmek için çok yoğun bir çabaya girişti. Bu hareketlerin başarıya ulaşabilmesi için gerek yurt içinde gerekse de yurt dışında barış ortamına ihtiyaç vardı. Bu nedenle Türkiye barışçı bir dış politika izlemeye özen gösterdi.
Osmanlı devletini kapitülasyonlar nedeniyle istedikleri gibi sömürmeye alışmış olan devletler, bu durumlarını Türkiye ile de sürdürmek gayretine giriştiler. Nitekim 1699 Karlofça antlaşmasından sonra imzalanan neredeyse bütün antlaşmalardan istedikleri tavizleri koparmaya alışık olan devletler bu durumun Lozan’da da süreceğine inanmaktaydılar. Lozan’da elde edemediklerini Lozan sonrasındaki uygulamalarla sürdürmeye kalktılarsa da Türkiye’nin şiddetli tepkisi karşısında isteklerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardır.
Osmanlı devletini Avrupa karşısında 250 yıla dayanan gerilemesini hiç mesele etmeyenlerin Lozan’daki birkaç olaya takılmaları çok manidardır. Lozan dönemin şartlarında verilmiş bir diplomasi zaferidir. Osmanlı devletinin hiç savaşmadan kaybettiği, Kuzey Afrika’dan Kıbrıs’a ve Kafkaslara kadar uzanan toprakları Lozan bağlama çabalarını cehaletin daha ötesinde kasıt ve art niyete bağlı bir durum olarak değerlendirmek gerekmektedir.
Lozan antlaşması en başta bağımsız bir devlet olduğumuzun tescillenmesidir. Sevr antlaşması sonrasında imzalanan Lozan antlaşmasında kusur aramak Sevr özleminden başka bir şey değildir. 1815’de Osmanlı’nın kendi toprak bütünlüğünü sağlamak için Avrupalı devletlerden güvence istemesi ve Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün Avrupalı devletlerin güvencesine verilmesi olayı aslında Lozan antlaşmasının Türk milletinin kaderi için ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu göstermektedir.
Kapitülasyonlar ile egemenlik haklarından büyük oranda vazgeçen Osmanlı’nın acizliği Lozan’la sona ermiştir. Çünkü kapitülasyonlar ile Avrupalılar sadece ekonomik haklar kazanmamışlar; elde ettikleri idari ve hukuksal haklarla da Osmanlı’nın devlet mekanizmasını neredeyse işleyemez hale getirilmişleridir. Örneğin yabancı uyruklu birisi ile Osmanlı vatandaşı arasındaki hukuksal davlara yabancı hâkimler bakmaktaydı. Bu bile Osmanlı’nın Avrupa tarafından yönetildiğini kanıtlamaktadır. Ama Lozan’la Türkiye, Türkiye’den yönetilmeye başlamıştır.
Osmanlı’nın sırtındaki en büyük yüklerden birisi dış borçlar meselesiydi. Özellikle Duyunu umumiye idaresiyle Osmanlı icralık duruma düşmüş ve neredeyse bütün kaynaklarına alacaklı devletler el koymuştu. Lozan’la Türkiye icralık olmaktan çıkarılmış ve borçlarını yeni yapılandırma ile ödeme imkânına kavuşmuştur.
18. yüzyıldan itibaren Avrupalı devletler misyonerlik faaliyetleri adına Osmanlı’da birçok okul açmışlardı. Özellikle azınlıkların okuduğu bu okulların sayısı neredeyse devletin okulların sayısından fazlaydı. Bu okulların denetimi üzerinde Osmanlı’nın göstermelik birkaç yönetmelik dışında hiçbir hakkı yoktu. Ülke tam bir keşmekeşin içine girmişti. Azınlık okulları tam bir ihanet ocaklarına dönüşmüştü. Nitekim Anadolu’nun işgali sırasında azınlık okullarının silah deposu olarak kullanıldığı görülmektedir. Lozan antlaşmasıyla bu ihanet ocaklarının faaliyetleri sonlandırılmıştır. Azınlık okullarının faaliyetleri devlet denetimine tabii tutulmuştur.
Osmanlı devletinin son dönemlerinde neredeyse bütün devlet işletmeleri yabancılara verilmişti. Ekonomik anlamda yabancılar tartışmasız söz sahibi olmuştur. Ancak Lozan sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti ilk olarak yabancılara verilmiş bu ayrıcalıkları kaldırılmıştır.
Lozan anlaşması nereden bakılırsa bakılsın tam bir diplomasi zaferidir. O zamanın şartlarını anlamadan, o dönem verilen mücadeleyi görmeden, Lozan sayesinde rahatça hayatını sürdürüp Lozan’a laf atanların vicdanlarını gözden geçirmeleri gerekmektedir. Çünkü Lozan’ı karalamak en hafif deyimiyle vicdansızlıktır.
Son zamanlarda Osmanlı’nın kaybettiği toprakları sanki Lozan antlaşmasıyla kaybedilmiş gibi bir hava estirilmek isteniyor. O düşüncedeki insanları sadece bilime davet ediyorum. Olaya sadece bilimsel açıdan bakmaları gerçeği ortaya çıkaracaktır. Bilimin söylediği Lozan bir hezimet değil zaferdir.
E. Blochet* Çev.Harun Güngör
Gök İmparatorluğu (Çin) kronikleri Türklerin adının 552 yılına kadar dünya tarihinde görülmediğini rivayet etmektedir. Hâlbuki Hunların galibiyetinden sonra ayakta kalabilen halklar kendilerini dövme demirden silah yapmak için Altay maden ocaklarında istihdam eden İbirlerin (Juan-Juanların) hâkimiyetini ortadan kaldırdılar.
Türk ismi, ya da en azından türediği kök M.Ö. 6.yüzyıldan çok önceleri vardı. Avesta’da Thraetaona’nın: payına İran düşen Airiya (= Arya), Batı’nın hakimi olan Sairima ve Doğu’nun efendisi olan Tura adlı üç oğlu vardı. Burada sözü edilen Tura, Türklerin atasıdır ve adlarından ayrı tutmak imkânsızdır. Hiç şüphe yok ki bu isim Avestik kökenlidir. Çünkü Dinkart’ın sunduğu şekliyle bu isim, nask Citradat’ın analizinde görülmektedir. Avesta’da Tuirya [=Turya] Turani ülkelerin sıfatı olarak geçmektedir. Boundahishn’de bu adlandırma şöyle geçer: “tuiryanam, saininam, dahinam dahyuram naram ashaonam fravashayo yazamaide” [Turani ülkelerin aziz insanlarının, Çinlilerin, Dahyaların fravaşilerine kurban kesiyoruz] yani hiç şüphe yok ki bunlar İran’dan Çin sınırlarına kadar, Çin’de ve Baktirya’da yaşayan Zerdüştilerdi. Yeşt XIII/123 pasajında aziz Frarazi’nin babası olan Tura adlı bir şahıstan bahsedilmektedir. “Turani Danular” İranlıların amansız düşmanları olarak birçok kez zikredilmektedirler: khrumao asebish frazainti danunam baevarepaitinam. [Danuların birlerce şefinin yıkılmış evleri ziyana uğradı]. Buradaki baevare kelimesinin, herkesin bildiği gibi Altaylı toplulukların üst birliğini, yani “10.000” kişiden meydana gelen temel askeri birliğini ifade eden tümen kelimesinin tercümesi olduğu apaçıktır. Ashavazdah adlı iki kahraman ile Thrita adlı bir üçüncüsü, “Danu Turanlılarının” reisleri, danavo tura, Asabana Kara , Asabana Vara ve çok güçlü olan Duraekaeta’ya yakarmaktadırlar.* Bu çevrim/döngü tam olarak bilinmese de, Vishtaspa’nınkinden farklı olup tarihi tam olanak söyleyemesek de galiba ondan daha öncedir. Zira Vishtaspa, Thrita’nın ruhunu rüyasında görmüştür. İranlıların amansız düşmanı olan Afrasyab, Avesta’nın nask Citradat’ı tekrar eden Boundahishn’de Thraetaona’nın oğlu Tura’nın soyundan gelmekte ve Avesta, ona övgülü “Turanlı haydut”, mairyo tuiryo sıfatını vermektedir.
Ne kadar geriye götürülmek istense de yazım tarihi Touman’ın hükümdarlığından yani Hunların Orta Asya’nın hâkimleri oldukları dönemden çok önce olan Avesta’nın kaleme alındığı çağda en azından Türklerin isminin kökünün var olduğu rahatlıkla görülür.
Notlar
Avesta’nın bir çok yerinde ( Yt.V.54 73;XIX 41,XIII,38). Turanlı Hunus ve Danus’lardan söz edilmektedir. ( belki de bunlar sadece mitik ya da mitoloji kaynaklı olabilir. Bu kavramlar daha sonra düşman Turanlılar için kullanılmış olabilir.( ,C.De Harlez,Avesta, Livre Sacre du Zoroastrisme ,Traduit du texte Zend, , Paris 1881,C.1,s143)
Fravaşi :İyi kainattaki bütün varlıkların koruyucusu
Thraetaona: mitolojik bir kahraman
++*E. Blochet ,Le Nom des Turks dans l’Avesta, The Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain and Ireland (Apr., 1915), pp. 305-308
Juan-juanlar eski adları ile ib-ibi= ibim,ibil,ibir ( Reşidüddin’de İbi’nin çoğulu olarak gözükür,l=r) Çinlilerin Sien-pi dedikleri Sibirlerdi
Türklerin komutanı Prens Wei’nin kızı ile evlenen Touman idi. ve İli Kagan= Büyük kağan unvanının aldı. Orhun kitabelerinde Touman ‘ın Bumin Kaganla niçin özdeştirildiğini bilmiyorum.Çinliler kesinlikle yabancı birinin ismini bilimsel olarak yazarken “T” yi “B” ye dönüştürmezler. Hunlarda olduğu gibi Türk halklarında da hükümdar unvanı Türkçe olan Cabgu/Yabgu idi. Kagan kelimesi Tunguzlara aitti. Tabii olarak İbirler Tunguzlardı. Tang Hanedanı zamanında Türkler nezdinde Tan-yu= kabilenin başı/şefi Kağan= Kho-han dı. Kağan’nın hanımı da Kho-houa-touen ( Khaghatoun=kgan-tour) idi.
Tchabghou unvanı Türklerin ataları Hunların komutanlarına verilen bir unvandı. Sibir Tunguzlar 93 yılında güçlenmeye başladılar ve onlar da (Tchabghou=Tan-yu)unvanının aldılar. Zira o dönemde Hunlar Kuzey Asya’yı egemenlikleri altında bulunduruyorlardı. O dönemin Sibir komutanlarından/lider,/Önderlerinden Mou-young –she-kouei göğün oğlu( fils du ciel) büyük Yabgu= tai tan-yu unvanının aldı. Bu durum bize gösteriyor ki, Yabgu unvanı büyültücü, yüceltici bir unvandı ve ailenin bu unvana ihtiyacı vardı.. 402 Sibir/İbirlerin hükümdarı Touloun batıda Yen-khi (Kharnshar) doğu da Kore Denizine kadar bütün bölgeyi egemenliği altına alınca Türk /Altay dünyasına gücünü göstermek için Yabgu unvanının terk ederek Tunguzca kağan anlamına gelen Kang-mou unvanının aldı. İşte bu, 552 Touman’ın unvanı oldu. Yabgu unvanının Moğolca’da Chouboughou= imdat,çevik, atik olduğu kabul edilebilir. Aynı semantik gelişmeyi Tekin kelimesinde de görmek mümkündür.
Darmesteter, Zend Avesta, c. 3, s. Lviii.
Yeşt, XIII,143.
Yeşt, XIII,143.
Yeşt XIII,144: Dohialar Grekçe Çince Ta-hia İskitlerin işgalleri döneminde Onlar Baktirya bölgesini işgal ettiler. Onlar Hazar Denizinin doğusunda oturuyorlardı. Dahia”ların buradaki zikredilişlerinin kesin tarihini vermek mümkün değildir. Bu tarih M.Ö. VII.yüzyıldan Arsasidlerin İran egemenliği dönemine kadarki zaman aralığında olabilir.
Yeşt, XIII,143.
Darmesteter, c. II.s.544
Yeşt, XIII,s,38
Modern Moğolca’da kullanılan Touman ,toman, Farsça bu kelime Altayca Tuoman,Toman bu çok eski Çincedeki “to-man” (10.000 kişi) ödünç alınmış olabilir.
Türkçe “Kara” kelimesi Türkçe ve Moğolca isimlerde sıkça kullanılmaktadır.
Vara, doğu Türkçesinde gür/gör hızlı,becerikli kelimesinden gelmektedir. Görmek, güvenmek, birini önder olarak kabul etmek anlamındadır.
*Onlar bütün dilekleri ve istekleri kabul eden, krallığa refah, toprağa verimlilik ve savaşlarda taraftarlarına zafer ihsan eden Ardviçura’ya” kahraman Turanlı savaşçılar; Kara Asabana, Vara Asabana ve güçlü Duraekata’ya karşı savaşlarda ve hayatta bize galibiyet nasip eyle” diye dua ediyorlardı.( Avesta, Yeşt:XIII/74)
Yeşt: V/73: Zend Avesta t:III,p,4
YeştV/41; Yeşt XIX;56.
1990’lı yıllara kadar eğitimde başarı IQ testleri temel alınarak belirleniyordu. Yani IQ’su yüksek olanlar zeki olarak nitelendiriliyor ve ona uygun bir eğitim ortamı sunulmaya çalışılıyordu. Ancak yapılan araştırmalar sonucunda IQ’nun başarıda sadece %20’lik bir etkisinin olduğu tespit edildi.
Başarının gerçekleşmesinde etkili olan %80’lik faktörler içerisinde duygusal gelişimini önemli bir yerinin olduğu anlaşılmaya başlandı. Örneğini IQ’su çok yüksek birisi günlük hayatta en basit problemleri çözmede oldukça başarırız olduğu durumların sıklıkla yaşanması başarının aksamasındaki en önemli nedenler arasında gösterilebilir. Aynı şekilde yüksek IQ’ya sahip olup da sosyal ya da insani ilişkilerde başarısız olan birçok insan bulunmaktadır. Bu gibi örnekler duygusal zekânın önemini ortaya çıkarmaktadır.
1990’lı yıllara kadar duygusal zekâ konusunda ciddi bir çalıma yapılmamıştı. IQ testleri başarı için temel ölçüt alındığından duygusal gelişim göz ardı edilmekteydi. Duygusal zekâ konusunda ilk ciddi çalışmayı Daniel GOLEMAN yapmıştır. Goleman’ın yazdığı “Duygusal Zekâ EQ neden IQ’dan daha önemlidir?” kitabı dünya çapında büyük bir etki yapmıştır. Kitapta duygular tanımlanırken duyguya etki enen unsurlar örneklerle açıklanmıştır. Kitapta ana tema duyguların eğitilmesidir. Bu nedenle duygularını kontrol edemeyen bireylerin başarısızlığa uğrayacağı vurgusu sıkılıkla yapılmaktadır. Duygularımızla aklımızın nasıl birleştirileceği meselesi kitabın ana fikrini oluşturmaktadır.
Duyguların genetik olarak bir evrimi söz konusudur. Birçok temel duyguya insanların binlerce yılda elde ettikleri deneyimler sayesinde ulaşılmaktadır. İlk insanlar doğada sürekli hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Bu mücadele insanları yerine göre saldırgan, yerine göre korkak yerine göre de tutuk yapmaktadır. Günlük hayatımızda farkına varmadığımız bazı duygular bir evrim sonucu ortaya çıkmıştır. Örneğin karanlıktan korkmak ilk insanlardan günümüze uzanan bir yaşam mücadelesinin sonucudur. Duygunun temel sinir devrelerinin biyolojik tasarımı açısından, dünyaya birlikte geldiğimiz tasarım, son 5 ya da 500 değil, son 50.000 insan kuşağı boyunca işe yarayan şeyidir.
Duyguların kontrol edilmesi için bazı yasalar ve dini kurallar ortaya çıkmıştır. Bu normlar insanların toplum olabilmeleri için elde ettikleri önemli atılımlardır. İlk etik yasaları ya da bildirileri,-Hammurabi Kanunu, Yahudilerin On Emiri, İmparator Aşoka’nın Fermanları- duygusal yaşamı yumuşatma, ehlileştirme, evcilleştirme çabaları olarak görülebilir.
Her duygunun fiziksel bir tepkimesi söz konusudur. Yani duygu her zaman bir hareket meydana getirmektedir. Bu duygusal tepkimeleri şöyle sıralamak mümkündür:
• Öfke hissedildiğinde, kan akışı bir silahı tutmayı ya da düşmana vurmayı kolaylaştırıcı şekilde ellere yönelir; kalp atışı hızlanır, adrenalin gibi harmanların hızlı salgılanmasıyla birlikte çevikçe hareket edecek güçte enerji meydana gelir.
• Korku hissedildiğinde, kan kaçmayı kolaylaştırmak için bacaklardaki büyük iskelet kaslarına yönelir ve sanki yüzdeki kan çekilir, bu da kanın donduğu hissini verir. Saklanmanın iyi bir alternatifi olduğu anlaşıldığında beden bir anlık donar.
• Mutluluğun oluşturduğu başlıca biyolojik değişken, beyine zararlı düşüncelerin gelmesinin engellenmesidir. Böylece fazla enerji harcamadan vücutta bir ferahlama duygusu oluşur.
• Sevgi ve cinsel tatmin sırasında korku ve öfkenin getirdiği savaş ve kaç duygularının tersi duygular yaşanır. Vücut gevşeme tepkisiyle işbirliğine daha açık hale dönüşür.
• Şaşkınlık sırasında kaşlar etrafta olup biteni daha hızlı ve detaylı görmek için kalkar.
• Tiksinme sırasında üst dudak yana kıvrılarak burun hafifçe buruşturulur. Böyle vücut kendini zehirli bir varlığa karşı korumuş olur.
• Üzülme sırasında vücuttaki enerji azalır ve zevk alıcı duygular engellenir. Bu enerji kaybı, üzüntüye kapılan ilk insanları, daha güvende oldukları yuvalarına yakın tutmuş olabilir.
Eski çağlardan günümüze uzanan bu duygusal süreçler günümüzdeki yoğun teknolojilerle bazen tam uyum sağlayamamaktadır. Eskiden hayatta kalmak için ani öfke patlamaları gereklilik iken günümüzde ani öfke patlamaları, felaketlere yol açabilir. Bu durum duygusal zihnin akılcı zihin tarafından kontrol edilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Aslından biz hem duygusal hem de akılcı bir zihne sahibiz. Birisi düşünüyor, diğeri hissediyor. Duygu düşünceler için, düşünceler duygular için vazgeçilmezdirler. Tutkular bu dengeyi sarstığında duygusal zihin üstünlük sağlar ve akılcı zihni etkisiz bırakır.
Her duygunun kendine özgü bir değeri ve önemi vardır. Tutkusuz bir hayat, yaşamın kendi zenginliklerinden kopuk ve yalıtılmış, donuk, çorak bir kayıtsızlık âlemine dönüşebilir. Duygular fazlasıyla bastırıldığında donukluk ve uzaklık yaratır. Kontrolden çıktığında, aşırı ısrarlı ve patolojik bir hale gelir.
Duygusal bozukluklular ya da saplantılar bir mizaç değildir. Çocukların yetişme dönemi birçok fırsat penceresini ortaya çıkarmaktadır. Duyusal aşırılıklar veya donukluklar uyun bir ilgi ve eğitim yoluyla makul seviyelere getirebilir. Toplum genelinde yaygın söylem olan “Can çıkar, huy çıkmaz!” sözü doğru değildir. Duygular eğitilebilir ve ehlîleştirilebilir. Duygular insanın kişiliğinin yansımasıdır. İyi bir kişiliğe sahip olmadan başarıya odaklanmak insanlık için felaketler oluşturabilir. Bu nedenle iyi ve makul bir insan daha başarılıdır.
Türkiye genç oluşumlu bir kara parçasıdır. Oluşumunu bu jeolojik zamanda (4. Zaman) tamamlaması Türkiye’de tektonik hareketlerin fazla olmasına sebep olmaktadır. Tektonik hareketlerin en önemlileri volkanıma ve depremlerdir.
Türkiye, yakın jeolojik döneme kadar yani 4. Jeolojik zamana kadar birçok volkanik hareketin etkisinde kalmıştır. Ancak volkanik sahalar günümüzde aktif volkanik sahlar durumunda değildir. Depremler ise Türkiye’nin jeolojik oluşum sürecinde her zaman faaliyetlerine devam etmişlerdir.
Türkiye’nin genç oluşumlu bir yapıda olasıyla tektonik hareketler canlılığını sürdürmektedir. Tektonik gerilimler depremler yoluyla yeryüzünde hissedilmektedir. Bu bakımdan Türkiye dünyanın önemli deprem kuşakları üzerinde yer almaktadır. Hatta Türkiye’nin yüzde yetmişinin aktif deprem kuşağında olduğu söylenebilir. Deprem tehlikesi Türkiye’de beş dereceli deprem alanlarına bölünerek tespit edilmiştir. Birinci ve ikinci dereceden deprem tehlikesinin bulunduğu sahalar en aktif fay kırıklıklarının bulunduğu sahalarla paralellik göstermektedir. Bu sahalar;
KAF (Kuzey Anadolu Fay Kuşağı)
BAF (Batı Anadolu Fay Kuşağı)
DAF veya GAF (Doğu Anadolu veya Güneydoğu Anadolu Fay Kuşağı)
Marmara Bölgesi genel itibariyle Kuzey Anadolu Fay Kuşağı üzerinde yer aldığından burada çook sayıda gerek maddi hasarı, gerekse de can kaybının yüksek olduğu şiddetli depremler olmuştur. Bu hattın uzunluğu yaklaşık 1100 kilometredir. KAF, sağ yönlü ve doğrultu atımlı aktif fay hattıdır. Yaklaşık Van Gölünden Saros Körfezine kadar tüm kuzey Anadolu’yu keser. Tek bir faydan oluşmaz, pek çok parçadan oluşan fay zonudur. Van Gölü’nün kuzeyinden itibaren Erzincan, Tokat, Amasya, Gerede, Bolu, Adapazarı, İzmit Körfezi ve Marmara Denizi’nden, Saros Körfezi’ne kadar uzanır. Ülkemizde depremlerin en çok görüldüğü kuşak burasıdır. İzmit, Adapazarı, Düzce, Bolu, Çankırı, Niksar, Erbaa, Erzincan, Erzurum, Pasinler bu kuşak üzerinde yer alır. Yıllara göre KAF üzerinde oluşan depremlere bakıldığında hattın ne kadar aktif olduğu daha iyi anlaşılabilir:
İsim Büyüklük
1939 Erzincan
8.3
1942 Niksar-Erbaa
6.9
1943 Tosya-Ladik
7.7
1944 Bolu-Gerede
7.5
1949 Karlıova
7.9
1951 Kurşunlu
6.8
1957 Bolu- Abant
6.8
1966 Varto
6.6
1967 Bolu- Mudurnu
7.0
1971 Bingöl
6.8
1992 Erzincan
7.0
1999 İzmit
7.4
1999 Düzce
7.2
2010 Elazığ
6.0
2011 Van
7.2
Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Kuzey_Anadolu_Fay_Hatt%C4%B1 (1 Eylül 2016 verisi)
Fay hattında; parçalanmış-ezilmiş kayaçlar, soğuk ve sıcak su kaynakları, gölcükler, traverten oluşumları, genç volkan konilerine rastlanır.
Fayın bazı kısımları depremler sırasında 0,5-1,5 m düşey, 1,5-4,3 m yatay atımlar yapmıştır. Genç Kuvaterner zamanından itibaren 800-1000 m yatay atım yaptığı ötelenen genç vadi yataklarından tespit edilmiştir.
Kuzey Anadolu Fay hattı üzerinde meydana gelen depremler, bu hat üzerinde yeni depremlerin olacağını göstermektedir. Bu konuda başta Kandilli rasathanesi olmak üzere çok ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Ancak teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin depremi en fazla 16 saniye öncesinden haber verebilmektedir. Çok kısa süreli gibi görünen bu durumda gerekli tedbirlerin alınmasıyla çok büyük felaketler önlenebilir. Özellikle 7-8 saniye önceden insanın kendini emniyete alabileceği yaşamsal tedbirleri alabilir. Örneğin doğalgaz ve elektrik hattının kesilmesi birçok felaketi önleyebilir. Ya da kendimizi emniyete alabileceğimiz pozisyona gelmemiz için yeterli bir süredir 7-8 saniyelik zaman.
Depremin olduktan sonra yaşamla ölüm arasında çok ince bir çizgi bulunmaktadır. Ancak depreme karşı yapılacak en önemli tedbir yaşadığımız alanları deprem yönetmeliğine uygun hala getirmektir. Tedbirli olmak bizim için yaşamsal bir önemdedir. Konu Marmara olunca hiç tereddüt edilmeden harekete geçilmelidir. Kuzey Anadolu Fayı üzerindeki hareketler Marmara’da kesin bir depremin olacağını göstermektedir. Kandilli Rasathanesi’nin MARSITE diye nitelendirilen bir projesinde projede Adalar bölgesi ile ilgili dikkat çekici veriler elde edildi. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nden Prof. Nurcan Meral Özel’in açıkladığı projede, Adalar fayında en çok 7 büyüklüğünde deprem üretecek enerji biriktiği ve Kuzey Anadolu fayı Kuzey kolunun Marmara içinde farklı özellikler içeren parçalardan oluştuğu ve her bir parçanın ayrı enerji birikimi içinde olması nedeniyle de kırılmanın tek bir noktada gerçekleşmeyeceği dolayısıyla büyük bir fay üzerindeki bir kırılmadan değil, küçük faylar üzerinde bir kırılma yaşanacağı belirtildi.
Adalar’daki enerji birikimin son derece yüksek olduğunu belirten Prof. Dr. Özel; “Körfez depreminden yani 1999 depreminden önce kaydedilen gerilimden daha fazla bir yüksekliğe ulaştığını” söyledi.
Bu açıklama Marmara’da daha büyük ölçüde bir deprem olacağını göstermektedir. Dünyada deprem tecrübesinin yüksek olduğu ülkemizde depremde can kayıplarının olağan olduğu algısından, hasarsız deprem algısına biran önce geçilmelidir. Unutulmamadır ki, dünyada ülkemiz gibi çok aktif deprem sahalarında yaşayıp hemen hemen hiç kayıp vermeden yaşayan ülkeler de bulanmaktadır. Bu nedenle deprem dedenin, Ahmet Mete Işıkara’nın “Deprem öldürmez, çürük bina öldürür.” Sözünün ne kadar yerinde bir söz olduğunu daha iyi anlayabiliriz.
Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yâdıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız.
Harbiye marşının dizeleri Türk tarihinin destansı kahramanlıklarının özetidir bir bakıma. Tarihi şan ve şöhretle geçmiş yüce Türk milletinin mazisinde Ağustos ayının ayrı bir yeri bulunmaktadır. Bu ay yüce milletimiz için birçok defa dönüm noktası niteliğindedir. Askeri zaferlerini taçlandırıldığı Ağustos ayı aslında bizim vatan savunmasında büyük özveriyle kurduğumuz devletimizin temellendiği bir ay olması bakımından da dikkat çekici bir niteliktedir.
Tarihin sayfalarına kısaca bir göz attığımızda ağustos ayının ne denli önemli olduğunu tarihteki sayısız örnekten birkaçını sunarak anlatmak işitiyorum.
Malazgirt Meydan Savaşı, 26 Ağustos 1071
Türklerin Anadolu’yu yurt edinmelerinin sağlayan önemli bir savaş olan Malazgirt Savaşı 26 Ağustos 1071 tarihinde Büyük Selçuklu Hükümdarı Sultan Alp Arslan Bizans İmparatoru 4. Romen Diyojen’ arasında gerçekleşen bir savaştır. Kendisinden dört kat büyük olan Bizans ordusunu kısa sürede yenilgiye uğratan Sultan Alparslan Bizans İmparatoru 4. Romen Diyojen’in esir alarak parlak bir zafere imza atmıştır. Tarihsel olarak Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı bir zafer olarak anılan Malazgirt zaferi aslında yıllar önce Anadolu’ya başlayan Türk akınlarının önemli bir ayağı niteliğindedir. Malazgirt’le Anadolu’nun çok önceden Türklere açılan kapılarının bir daha kapanamayacağı kesinleşmiştir.
Otlukbeli Savaşı, 11 Ağustos 1473
Anadolu Türk siyasal birliğinin sağlanmasında önemli bir adım olan Otluk bel savaşı, Osmanlı padişahı II. Mehmet ile Akkoyunlu Devleti sultanı Uzun Hasan arasında yapılan ve Osmanlı devletinin üstün gelmesiyle sonuçlanan bir savaştır. Bu zafer Osmanlı devletinin dönemin şartlarında gerek askeri gerekse de teknolojik olarak geldiği noktayı göstermesi açısından önemli bir zaferdir.
Çaldıran Meydan Savaşı, 23 Ağustos 1514
İki Türk hükümdar olan Osmanlı padişahı I. Selim ile Safevi hükümdarı Şah I. İsmail arasında 23 Ağustos 1514’te, günümüzde İran sınırları içinde olan Maku şehri yakınında yer alan Çaldıran Ovası’nda yapılan bir savaştır. Bu savaşı Osmanlı devleti kesin ibr üstünlükle kazanmıştır.
Mercidabık Zaferi, 24 Ağustos 1516
Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Memluk Devleti ile yapılan ilk savaştır. 24 Ağustos 1516’da Osmanlı ordusu ile Memluk ordusu arasında Halep şehrinin kuzeyinde yapılan savaşı Osmanlılar kazandı. savaşın sonucunda Suriye, Lübnan ve Filistin Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Belgrad’ın Fethi, 29 Ağustos 1521
Osmanlı Devletinin Orta Avrupa’ya geçişinde önemli bir yeri olan bu savaş, Osmanlı Padişahı Kanuni sultan Süleyman ile Macaristan arasında geçekleşmişidir. Belgrat daha önce 2. Mehmet döneminde kuşatılmış ama alınamamıştı. Macar Kralı ‘II. Lajos’a gönderilen Osmanlı elçisi de öldürülünce Macarlarla savaş kaçınılmaz oldu. Donanma Tuna nehri yoluyla, Kanunide karadan büyük bir ordu ile Belgrad önlerine geldi. Böylece şehir karadan ve nehirden kuşatıldı. Kale komutanı şehri teslim etmek zorunda kaldı. Belgrad ın alınmasıyla, Avrupa’ya yapılan seferlerde önemli bir üs edinildi .Böylece Osmanlı topraklarını iyice genişletmiş oldu.
Mohaç Zaferi, 29 Ağustos 1526
Osmanlı İmparatorluğu ve Macaristan Krallığı orduları arasında meydana gelen ve Macaristan’ın büyük bölümünün Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle sonuçlanan savaştır. Savaş, sayıca üstün Osmanlı ordusunun hafif süvarileri, o zamana kadar Avrupalıların karşılaşmadıkları 300 seyyar top ve etkin tüfek kullanımı sayesinde, Macar ordusunun esas gücü olan ağır süvarilerini kısa sürede kaybetmelerini takiben, ağır bir Macar yenilgisi ile sonuçlanmış, Osmanlı Ordusu, Macar Ordusu’nu hezimete uğratmıştır. Savaş iki saat kadar sürmüştür. Dünyada en kısa sürede en ağır yenilgiyle sonuçlanan savaştır.
Kıbrıs’ın Fethi, 1 Ağustos 1571
Osmanlı devletinin Akdeniz üzerindeki etmenliğini pekiştirmesi bakımından önemli üs durumundaki Kıbrıs adasının alınması Türk tarihinin parlak zaferleri arasındaki yerini almıştır. İnebahtı yenilgisinden sadece 1 yıl sonra Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa, 13 Haziran 1572’de büyük bir donanmayla İstanbul’dan ayrıldı. İnebahtı’da galip gelmelerine rağmen, donanmaları çok yıpranmış ve bir hayli de asker kaybetmiş olan müttefikler, kendilerini toparlayıp galibiyetin meyvelerini toplamak niyetindeyken bu müthiş Osmanlı donanmasının Akdeniz’de görünmesi, büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştır. Haçlı donanması, Osmanlı donanmasının karşısına çıkmaya cesaret edemedi. İttifaktan ayrılan Venedik, Fransa aracılığıyla barış istemiştir. 7 Mart 1573’te imzaladığı antlaşma ile Kıbrıs’ın Osmanlı Devletine ait olduğunu kabul etti. Kanuni devrinden beri vermekte olduğu yıllık 500 duka haraç, 1500 dukaya çıkarıldı. Ayrıca Kıbrıs Seferinin tazminatı olarak üç senede ödenmek üzere üç yüz bin duka altını vermeyi vadetti.
Sakarya Meydan Savaşı, 23 Ağustos 1921
1699 Karlofça anlaşmasından beri Avrupa karşısında hep gerileyen ve savunmada kalan taarruza geçtiği ilk savaş Sakarya meydan savaşıdır. Eskişehir – Kütahya yenilgisinden sonra Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilen Türk ordusuna toparlanma fırsatı vermek istemeyen Yunan ordusu yeni bir taarruza geçti. Türk ordusu savaş hazırlıklarını tam olarak bitirememişti ama Tekâlifi milliye kanunuyla önemli eksikliklerini gidermişti. Yunan ordusu Ankara’yı hedef alarak 23 Ağustos 1921’de ileri harekâta geçti. 22 gün ve 22 gece süren savaş bir var olma yok olma mücadelesi olmuştur. Mustafa Kemal “Hattı müdafaa yoktur; sathı müdafaa vardır; O satıh bütün vatandır” sözünü söyleyerek savaşın önemini ve stratejisini vurgulamıştır. Şiddetli çarpışmalar sonucunda Yunan ordusu yenilerek geri çekilmiştir. Yaklaşık 100 genişliğe uzanan bu savaş dünyanın en geniş alanlı meydan savaşlarından biridir.
Büyük Taarruz, 26-30 Ağustos 1922

Kurtuluş savaşının son savaşı durumunda olan büyük Taarruz ile Yunan Ordusu kesin olarak Anadolu’dan çıkarılmıştır. Mustafa Kemal’in bizzat yönettiği savaş, uygulanan taktiklerle dünyanın en parlak zaferleri arasındaki yerini almıştır. Kütahya’ya bağlı Dumlupınar yakınında 30 Ağustos 1922’de Türk ve Yunan orduları arasında meydana gelen savaştır. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından şahsen yönetildiği için Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak anılır. İstiklal Savaşı’nın kesin bir Türk zaferiyle sonuçlanmasını sağlayan bu çarpışmanın yıldönümü Türkiye’de ulusal bayram olarak kutlanmaktadır.
Kurtuluş Savaşı’nın son evresi 26 Ağustos 1922’de Afyonkarahisar – Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruz ile açılmış ve 9 Eylül 1922’de Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesiyle sonuçlanmıştır.
Ağustos ayına yakışacak en güzel isim Zafer’dir. Bu zaferlerden en güzel ve en anlamlısı 30 Ağustos tarihinde gerçekleşen zaferdir. Vatan savunmasında canını hiçe sayan aziz kahramanlarımızın destansı zaferi bizim varlık nedenimizdir. Anadolu’nun turt edilmesinde de ayrı bir yeri olan Ağustos ayı Türk milleti için çok önemli bir aydır.
Ömrünü bir asra sığdıran, yaptığı eserlerle asırlar boyu anılacak Cumhuriyet tarihinin en büyük tarihçilerinden Halil İnalcık dün yaşamını yitirdi. (25/07/2016) Yalandan yaşayıp gerçekten ölenlerin aksine Halil İnalcık gerçekten yaşadı, yalandan öldü. O artık ölümsüzüdür. Yaptığı erserler onu hep yaşatacaktır.
Uzun bir yaşam süresi geçiren İnalcık yaptığı çalışmalar bu uzun yaşam süresinin bile taşımayacağı kadar yoğunlukta olmuştur. Hayatını bilime özellikle de Türk tarihine adayan İnalcık’ın neredeyse aldığı nefesi bile bilim için kullandığı söylenebilir. Prof. Halil İnalcık, 7 Eylül 1916’da İstanbul’da doğdu. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım’dır. İlk tahsilini 1923-1930 arasında Ankara Gazi Mektebi’nde yapan İnalcık, orta öğretimine bir yıl Sivas Muallim Mektebi’nde devam etti. Orta tahsilini 1931’de Ankara’da Gazi Muallim Mektebi’nde tamamladı. Lise eğitimini o dönemin en iyi okullarından biri olan Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi’nde 15 Eylül 1935’te tamamladı. Yüksek tahsiline 1935’te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde (AÜDTCF) başladı. Yeni Çağ Tarihi Kürsüsünde M. Göker, B. S. Baykal ve F. Köprülü’nün derslerini takip etti. 1940’ta mezun olan İnalcık, Timur üzerinde hazırladığı bir seminerle Fuad Köprülü’nün dikkatini çekti, onun takdir ve tavsiyesiyle 30 Nisan 1940’da AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ne ilmî yardımcı tayin edildi. 1942’de Türkiye’de sosyo-ekonomik tarih yazıcılığının ilk örneklerinden biri olan Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı teziyle doktor oldu (Ankara: TTK, 1943). 28 Nisan 1942’de AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ ne asistan olarak atanan İnalcık, 15 Aralık 1943’te Viyana’dan ‘Büyük Ricat’e Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı unvanlı teziyle doçentliğe atandı. 1945’te AÜDTCF Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Şevkiye Işıl hanımla evlendi. Araştırma sahasını doktora tezinden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve ekonomik meselelerine yoğunlaştıran İnalcık, İstanbul’da Osmanlı arşivlerinde ve Bursa şer’iyye sicilleri üzerinde araştırmalar yaptı. 1947’de Türk Tarih Kurumu (TTK) üyeliğine seçildi.
Daha henüz 30’lu yaşlarda elde ettiği bu başarılar O’nu hiçbir zaman rehavete sevk etmemiş aksinie doyumsuz iştahla daha fazla çalışmaya sevk etmiştir. 1949’da gönderildiği İngiltere’de Osmanlı üzerine çok önemli çalışmalara imza atmıştır. 1952 yılında Pröfesörlük ünvanını alan İnalcık 1953-1954 yılları arasında ABD’deki Columbia Üniversitesi’nde öğretim görevliliği yaptı. 1961’den itibaren Kıbrıs, Beyrut ve Hollanda’da sayısız araştırma faaliyetlerinde bulundu. 1972 yılında Atatürk üniversitesinden emekli oldu. Bu yıldan itibaren başta ABD olmak üzere, Macaristan, fransa gibi ülkelrede bilimsel çalışmalara katıldı. 1993 yılında Türkiye’ye dönen İnalcık bir çok üniversiteyle bilimsel çalışmalarda bulundu. Gerek ulusal gerekse de uluslararası birçk ödülün sahibi olan İnalcık Türk bilim dünyasında ulaşılması güç bir konuma gelmiş durumdadır. İnalcık sadece ülkemiz için değil dünya bilim dünyası için de bir efsanedir. Hayatını bilimeadıya İnalcık’ın sayısız eserleri bulunmaktadır. Bu eserlerden başlıcaları şunlardır:
• The Ottoman Empire, The Classical Age, 1300-1600, London, 1974.
• Studies in Ottoman social and economic history, London, 1985.
• The Middle East and the Balkans under the Ottoman Empire, Bloomington, 1993.
• Süleyman the second and his time, Istanbul, 1993.
• An Economic and Social History of the Ottoman Empire (Donald Quataert ile birlikte), Cambridge, 1994.
• From empire to republic: essays on Ottoman and Turkish social history, Istanbul, 1995.
• Sources and studies on the Ottoman Black Sea, Cambridge, 1995.
• History of Humanity (editor, Peter Burke ile birlikte), 1999.
• Ottoman Civilization (Gunsel Renda ile birlikte), Ankara, 2003.
• Essays in Ottoman History, Eren Yayıncılık.
• Makaleler 1: Doğu Batı, Doğu Batı Yayınları, 2005.
• Fatih devri üzerinde tetkikler ve vesikalar, Ankara, 1954.
• Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, 2000.
• Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 1 /1300-1600, Eren Yayıncılık, Prof. Dr. Donald Quataert ile, 2001.
• Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 2 / 1600-1914, Eren Yayıncılık, 2004.
• Osmanlı İmparatorluğu – Toplum ve Ekonomi, Eren Yayıncılık.
• Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Yapı Kredi Yayınları, 2003.
• Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Eren Yayıncılık.
• ABD Tarihi, Allan Nevins/Henry Steele Commager (çeviri) Doğu Batı Yayınları, 2005.
• Şair ve Patron, Doğu Batı Yayınları, 2003.
• Balkanlar (Prof. Dr. Erol Manisalı ile).
• Atatürk ve Demokratik Türkiye, Kırmızı Yayınınları, 1.Baskı: Temmuz 2007 – 2.Baskı: Aralık 2007.
• Devlet-i Aliyye, 2009.
• Kuruluş – Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak
• Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu (Mehmet Seyitdanlıoğlu ile birlikte) İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
• OSMANLILAR, Fütühat ve Avrupa İle İlişkiler
• Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab – Nedimler Şairler Mutripler, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
• Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı
• Osmanlılar, 2010.
• Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı, 2011.
• Rönesans Avrupası Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
• Osmanlı ve Modern Türkiye, Timaş Yayınları, 2013.
• Devlet-i ‘Aliyye: Tagayyür ve Fesad, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar II, İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.
Dünya bilim dünyasında çok önemli yeri bulunan İnalcık, yeri kolay kolay doldurulamayacak bilim insanıdır. Her Türk’ün övünç duyacağı ünlü tarihçi Halil İnalcık’a Tanrı’dan rahmet kederli ailesine ve Türk milletine başsağlığı diliyorum