Kategori

Tarih

Kategori

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye’de çağdaşlaşma hareketi amaçlamıştır. Bunu gerçekleştirmek için bilimsel ve planlı bir kalkınma modeliyle harekete geçmiştir. Yaptığı her atılım günübirlik siyasi polemiklere girmeden uzun araştırmalar değerlendirmeler ve planlamalar sonunda ortaya çıkmıştır. Türk toplumu için başlattığı sayısız yenileşme hareketlerinden biri de tarımsal yenileşme hareketleridir. Türkiye gibi coğrafi potansiyeli mükemmel olan bir ülkenin kendi kendine yeterli olamaması oldukça manidardır.

Atatürk’ün bütün dünyaya karşı verdiği amansız kurtuluş mücadelesine ek olarak milletimizin bir daha bağımsızlık mücadelesi vermemesi için başlattığı yenileşme hareketleri de bütün dünyaca hayranlık uyandırmaktadır. Türk toplumunda tarımın ne kadar önemli bir yerde bulunulduğunu çok iyi kavrayan Atatürk, tarıma sistematik yöntem getirerek tarımsal verimliliği en üst seviyeye çıkarmayı amaçlamıştır.

Kalkınmanın tabandan yani köyden başlaması gerektiğini düşünen Atatürk,Türkiye’nin gerçek anlamda çağdaşlaşması için her şeyiyle çağdaş köyler kurulması gerektiğini düşünmüştür. Bu amaçla bizzat üzerinde kafa yorduğu İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ni geliştirmiştir.3 Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nin amacı “çağdaş” ve “çevreci” bir köy yaratmaktır.4

 İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, daire yerleşim planına sahiptir. Daire planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiştir. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir “oklama tahtasını” andırmaktadır. Merkezden çevreye doğru helezonim bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür.

 Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel–han, çocuk bahçesi ve fabrika dâhil toplam 43 yapı bulunmaktadır. Plana göre köyün orta yerine yapılacak anıtın etrafında sosyal tesisler, terzi, bakkal, berber gibi mekânlar yer alacaktır.

  Planın tam merkezinde bir “anıt” vardır. Merkezin hemen sağına “Köy Meydanı” yerleştirilmiştir. Köy Meydanı’nda ise “Köy Parkı” ve “Çocuk Bahçesi” vardır. Köy Parkının ve Çocuk Bahçesinin çevresinde ise oyun yeri, telefon, itfaiye, çeşme, havuz ve tuvalet göze çarpmaktadır. Planın sağında, en dış çemberden dışa doğru açılan alanda çok geniş bir koruluk vardır. Koruluğun sonundaki çayın kenarında kuzeyde değirmenler, güneyde ise “yaş ve kuru yonca ile hayvan pancar tarlası” görülmektedir. Planın sağ üst köşesinde “Hayvan Mezarlığı” , sol üst köşesinde ise “Asi mezarlık” vardır. Planın yine sol üst köşesinde “Kireç ve taş ocaklarına yer verilmiştir.

 Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü’nde yer alan kurumlar, yapılar ve alanlar şunlardır:

Okul ve Tatbikat Bahçesi, Öğretmen Evi, Halk Odası (CHP Kurağı), Köy Konağı,  Konuk Odası, Okuma Odası, Konferans Salonu, Otel Han, Çocuk Bahçesi, Köy Parkı, Telefon Santralı ve Köy Söndürgesi, Radyolu Köy Gazinosu, Ebe ve Sağlık Kurucusu, Tarımbaşı, Hayvan Sağlık Kurucusu, Sosyal Kurumlar, Ziraat ve Et İşleri Müzesi, Gençler Kulübü, Hamam, Etüv Makinesi (Buğu s.) Köy Yunak Yeri, Cami, Revir, Kooperatifler, Köy, Dükkanları, Spor Alanı, Damızlık Tavuk, Tavşan ve Arı İstasyonları, Damızlık Ahır (Aygır ve Boğa), Kanara, Mandıra, Değirmenler, Fabrika, Asri Mezarlık, Hayvan Mezarlığı, Kireç, Taş, Tuğla ve Kiremit Ocakları, Yonca ve Hayvan Pancar Tarlası, Koruluk, Köy Gübreliği, Fenni Ağıl, Pazar Yeri ve Köy Zahire Locası, Aşım Durağı, Panayır Yeri,  Selektör Binası.

Bir yerleşim yeri için A’dan Z’ye her şeyin düşünüldüğü bu proje benzer günümüzde örnek şehirsel yerleşmeler planlanmaktadır. Nasıl Sümerler yaptığı buluşlarla insanlığı şaşırtmaktaysa Atatürk de dehasıyla hala insanlığı şaşırtmaktadır.

3] Atatürk’ün üzerinde çalışarak uygulanmasını istediği bu proje, Afet İnan’ın “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı 1933” ve Cumhuriyetin Ellinci Yılı İçin Köylerimiz” adlı kitaplarında yer almıştır. 

[4] Ayrıntılı bilgi için http://cumhuriyettarihimiz.blogspot.com.tr/2015/08/ataturkun-ideal-cumhuriyet-koyu-projesi.html adresine bakabilirsiniz.



1299 yılında Söğüt-Domaniç yaylalarında kurulan ve zamanla bir cihan imparatorluğu haline gelen Osmanlı Devleti ne yazık ki 1700’lü yıllardan itibaren güç ile birlikte toprak da kaybetmeye başlamıştır. Batı dünyasında yaşanan Coğrafi Keşifler, Reform, Rönesans Hareketleri ve Sanayi İnkılabı, Batılı devletlerin gelişimine ne kadar katkı sağladıysa Osmanlı Devleti’nin de o kadar gerilemesine neden oldu. Sanayisi gelişen Batı dünyası Balkanlar, Orta Doğu, Afrika ve Uzak Doğu istikametinde sömürgecilik yarışına başladı. Bir tarafta millî birliklerini tamamlayan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya; diğer tarafta Rusya, İngiltere ve Fransa bloklaşarak 1914 yılında sömürge yarışını savaşa dönüştürdü. Zaten yıkılmanın eşiğinde olan Osmanlı Devleti bu savaşta kaybettiği toprakları ve eski gücünü yeniden kazanmak için Almanya’nın yanında savaşa katıldı.

Almanya’nın savaşta yenilmesi ile Osmanlı Devleti de yenik sayıldı. Galip devletler, Osmanlı Devleti ile savaşı bitiren Mondros Ateşkes Antlaşması marifetiyle Türk milletini yok etmeyi amaçladılar. Özellikle Bırakışma’nın 7.maddesine dayanarak Anadolu’nun çeşitli bölgelerini işgale başladılar. Yine Ateşkes’in bir gereği olarak Osmanlı Devleti’nin ordusu terhis edilmeye başlandı. Yıldırım Orduları da lav edildi. Mustafa Kemal Paşa da 7 Kasım 1918 tarihinde İstanbul’a çağrılmıştı. 13 Kasım 1918 yılında İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa Boğaz’da 60 parçalık İtilaf devletleri donanmasını görünce “Geldikleri gibi giderler.” demiştir. Mustafa Kemal Paşa memleketin bu durumuna müdahil olmak için öncelikle İstanbul hükümetinde aktif görev almak istedi ancak bunu başaramadı. Kendisine teklif edilen başka görevleri de bahaneler bularak reddetti. Bu arada İngilizler, Türkiye’de tam bir hâkimiyet sağlayarak padişahı İslam dünyası üzerinde nüfuz olarak kullanmak istedi. Umutlarını İngiliz hükümetine bağlayan Damat Ferit gibi bir şahsın varlığı da İngiliz hükümetinin işlerini kolaylaştırıyordu.

Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçme fırsatını 21 Nisan 1919’da İngilizlerin İstanbul hükümetine verdiği nota ile buldu. Samsun ve civarında Rum çetelerinin Müslümanlara saldırılarını İngilizler tam tersi olarak yorumlamış, İstanbul hükümetinden bölgeye müfettiş gönderip olayların durdurulmasını istemişti. Dürüst ve güvenilir bir asker olduğu düşünülen Mustafa Kemal, bu göreve uygun bulundu ve 9. Ordu Müfettişi olarak 18 subay ile birlikte İzmir’in Yunanlar tarafından işgal edildiği 15 Mayıs tarihinden bir gün sonra 16 Mayıs 1919 tarihinde yola çıktı. 19 Mayıs 1919’da Samsuna varan Mustafa Kemal 20-22 Mayıs’ta İstanbul hükümetine gönderdiği telgrafta milli egemenlik fikrini ön plana çıkarmıştı. Düşman işgaline uğramış bir memleketle içinde bulunulan durumdan kurtulmak için kimi çevreler kimi çareler üretmişti. Bazıları bölgesel kurtuluş çözümüne değinirken kimileri de Amerikan mandasını çare olarak görmekteydi. Mustafa Kemal Nutuk adlı eserinde bu iki görüş üzerinde şu fikrini öne sürmüştür.

Efendiler ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü. Esassız idi. Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da milli hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.”

Mustafa Kemal, Samsun’dan Havza’ya geçerek K. Karabekir, Ali Fuat ve Refet Bele ile haberleştikten sonra 3 Haziranda 1919’da 5 Komutan, 6 Vali’ye bir genelge gönderdi. Bu genelgede Damat Ferit’in barış konferansında ülkenin çıkarlarını göz önünde bulunduramayacağından söz ediyordu. Bu genelgenin sadece 11 yöneticiye gönderilmesine karşın gizli kalması beklenemezdi. Dolayısıyla Mustafa Kemal İstanbul hükümeti tutumuna ve Damat Ferit’e bayrak açmış durumundaydı. İngilizler bu durumdan rahatsız olarak Mustafa Kemal’in İstanbul’a geri çağrılmasını istedi. Buna binaen İstanbul hükümeti 8 Haziran’da Mustafa Kemal’i İstanbul’a çağırdı. Mustafa Kemal ise 2 gün sonra bir genelge daha çıkararak Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak örgütlerinin kendisine liderlik önerdiklerini ve kendisinin bu yola baş koyduğunu iletti. Ayrıca bazı komutan arkadaşlarını Amasya’da toplantıya davet ediyordu. Mustafa Kemal bu davaya baş koyduğunda henüz 38 yaşındaydı.

Amasya Tamimi’ninaçıklanan maddelerinin dışındagizli tutulan iki maddesi bulunmaktadır. Gizli maddelerden biri olan 6. maddede askeri birliklerin komutanlıkları hiçbir suretle devredilmeyecek, silah ve cephane elden çıkarılmayacak, bir yerin düşman işgaline uğraması yalnızca o bölgeyi değil tüm orduyu ilgilendirecek gibi hususlara yer verilmiştir. Bu gizli madde ile aslında hükümetin İtilaf devletleri ile imzaladığı Mondros Ateşkes Antlaşması’na karşı çıkılıyordu. Bunun haricinde üyelerinin biri bahriyeli, beşi karacı olan bir askeri örgüt kurulmuştu. Örgütün Konya’da bulunan Mersinli Cemal Paşa dışında rütbece en kıdemlisi Mustafa Kemal idi. Zaten Mersinli Cemal Paşa -belki de bundan rahatsız olarak- bu askeri teşkilattan bir süre sonra ayrıldı. Bu arada İtilaf devletleri İzmir’in Yunanlar tarafından işgal edilmesi olayında fazla ileri gidildiğini düşündüğünden midir bilinmez, İstanbul hükümetini Paris Barış Konferansı’na davet etmiştir. Temsilci olarak konferansa katılan Damat Ferit Paşa, konferansta Arap topraklarında hak iddia ederken 15 yıllığına ülke yönetiminde İngilizleri adeta devletin hamisi konumuna getirecek tekliflerde bulunmuş, Ermeni tehcirini ittihatçıların bir günahı olarak göstererek Ermenilerin dile getirdiği rakamdan bile fazla Ermeni ölümünden bahsetmiştir. İngiliz ve Fransız yöneticiler bu konferansta Damat Ferit’i azarlamış hatta konferanstan kovmuşlardır. Buna mukabil kantarın topuzu kaçmasın diye konferansta iki karar daha alınmıştır. Yunan işgalinin sınırları belirlenecek ve ABD Yüksek Komiseri Amiral Bristol başkanlığında bir heyet İzmir civarında Yunan iddialarını araştıracaktı. Bristol, heyeti ile bölgeye gitti. Herkesi dinledi. Yunan ordusunu asayişi sağlayan bir güç değil bir işgal ordusu olarak saptadı. Ancak yine değişen bir şey olmadı.

Erzurum Kongresi öncesinde İstanbul hükümeti, Mustafa Kemal’e İstanbul’a dönmesi için yeniden çağrı yaptı. Mustafa Kemal’in söz dinlemek niyeti olmadığı anlaşılınca 2 Temmuz’da padişah Mustafa Kemal’e bir telgraf çekerek 2 ay hava değişimine çıkmasını istedi. Bu çözüm Mustafa Kemal’in de aklına yatmışken 8 Temmuz’da gelen telgrafla görevden azli kendisine bildirildi. Ordu müfettişliği ağırlığı olan bir görevdi ancak azledilmiş bir paşanın artık ne etkisi olabilirdi ki?.. Bu yüzden Mustafa Kemal kararını verdi ve askerlik görevinden de istifa etti. Bu karar Mustafa Kemal açısından duygusal bakımından zor bir karardı.

10 Temmuz’da başlaması planlanan Erzurum Kongresi, delegelerin tam katılım sağlamamasından dolayı 23 Temmuz’a ertelendi. (Her iki tarih de Meşrutiyet’in ilanının yıl dönümüne gelmesi Kongreyi düzenleyen grubun bu simgeselliğe önem verdiğinigöstermektedir.) Nihayet kongre 23 Temmuz’da başladı ve 7 Ağustos 1919 tarihine kadar sürdü.Bölgesel bir mahiyette olan kongrenin iki hafta gibi uzun bir zamanda tamamlanması şaşırtıcı ve içeriği hakkında bize ipuçları vericidir. Günümüzde bile bir parti kongresinin iki ya da üç gün sürdüğü düşünüldüğünde tartışmaların ne kadar şiddetli ve karar almanın ne denli zor olduğu sezinlenmektedir. İmparatorluk kültürü çerçevesinde yetişmiş bir kuşak tam bağımsızlık mücadelesi yaparken aynı zamanda imparatorluk haklarından vazgeçme çelişkisi yaşamıştır. Mustafa Kemal, kongre başkanlığını üstlenirken kongrede Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bünyesinde bir temsil heyeti oluşturulmuş ve yine başkanlığına Mustafa Kemal seçilmiştir.

Daha önce alınan karar gereği Erzurum Kongresi sonrasında Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da başladı ve kongre başkanlığına Mustafa Kemal seçildi. Sivas Kongresi 11 Eylül 1919’da son buldu. Kongre başlangıcında işlerin yolunda gitmediği belliydi. Çünkü katılımcıların sayısı çok azdı. Normal şartlarda 61 sancaktan 3 delege geleceği düşünülerek toplam 183 delege kongrede bulunması gerekirken sadece 38 delege kongreye katılmıştı. Erzurum Kongresi bile yerel bir kongre olasına rağmen 56 kişi ile toplanmıştı. Bu denli az katılımı gören Mustafa Kemal ve arkadaşları “Büyük Anadolu Kongresini” toplamaya karar verdi ancak başarısız olarak başlayan Sivas Kongresi o kadar başarılı oldu ki “Büyük Anadolu Kongresi”ne gerek kalmadı. Gelen delegelerden bazıları ise ABD mandası taraftarı idi ve kongrede bunu savundu. Mondros Ateşkesi’nin ilk zamanlarında İstanbul’da Wilson ilkelerini benimseyen bir grup oluşmuştu fakat arkası gelmemişti. Yunanistan’ın İzmir işgali ile yeniden ABD mandası düşüncesi canlandı. ABD Yüksek Komiseri Bristol bu gibi kimseleri elçiliğe çağırıp buna özendiriyordu. Bunların içinde Halide Edip ve Ahmet Emin Yalman gibi kimselerde vardı. ABD mandasının çekiciliği Arap toraklarını elde tutabilmek çekiciliğinden kaynaklanıyordu. Bunlar İmparatorluk hayalinden vazgeçemiyorlardı. Lakin ABD boyunduruğunda Doğu Anadolu’da kurulacak Ermeni devletini de sineye çekmek gerekiyordu. Aslında bu manda fikri Bristol’ün kişisel düşüncesi olup Amerikan hükümetinin bilgisi dışındaydı. Mandacılar Kongre’de ardı ardına kürsüye gelip Amerikan mandasını savunurken Halide Edip’in Kongre’ye gönderdiği mektupta Filipinler’in ABD mandasında nasıl adam olduğu ballandırılarak anlatılıyordu. Erzurumlu Raif Bey haricinde karşı çıkanda yoktu. Mustafa Kemal ve yakın arkadaşları manda savunucularına ilginç bir soru soruyordu: ABD bizi mandasına almak istiyor muydu? Hatta ABD senatosuna bu sorunun cevaplanması için bir mektup yazıldı. Şikago gazetecisi Browne kongrede hazır bulunmaktaydı. Mektup ona verildi.

Kongre sürecinde İstanbul hükümeti Elazığ valisini kullanarak kongreyi dağıtma işine girişti. Fakat Mustafa Kemal, aldığı telgraflar marifetiyle önceden haberdar olduğu bu girişimi engelledi. Kongre üyeleri bu duruma kızarak İstanbul’a bir telgraf gönderdi. Ferit hükümeti bu mesajı padişaha iletmeyince Ferit hükümeti çekilinceye kadar Anadolu’nun İstanbul ile iletişimini kesilmesi kararı alındı. Sivas bu süreçte başkent sayılacaktı. Bütün kolordu komutanları bu karara uydu ve üç hafta sonra Damat Ferit istifa etti.

Yeni hükümeti Kuvayi Milliye açısından zararsız görülen Ali Rıza Paşa kurdu. Hükümetin Bahriye Nazırı demokratik sayılabilecek Salih Paşa idi. Hükümet ile Mustafa Kemal Paşa Amasya’da buluştular ve 5 madde üzerinde protokol imzalandı. Görüşülen en önemli sorun meclisin nerede açılacağıydı. Mustafa Kemal’e göre düşman işgali altında olan İstanbul’da meclisintoplanması sakıncalıydı. Salih Paşa bunu kabul etti ama İstanbul’a döndüğünde hükümeti ve padişahı razı edemedi. Onlara göre meclisin İstanbul dışında toplanması İstanbul’u terk etme görünümü verebilirdi. Bu karara bağlı olarak Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından yapılan “Kumandanlar Toplantısı”nda meclisin İstanbul’da toplanması uygun görüldü. Lakin İstanbul tehlikeli olduğu için Mustafa Kemal ve Rauf Orbay mebus da olsa İstanbul’a gitmeyecekti.

Seçilen mebuslar İstanbul’a gitmeden önce Anadolu’da toplanacaklardı. Seçimler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk cemiyeti egemenliği altında cereyan etti. Müslüman olmayanlar ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası seçimleri boykot etti. 27 Aralık’ta Mustafa Kemal ve Temsil Heyeti İstanbul’a ve meclise daha yakın olabilmek için Ankara’ya geldi. Seçilen mebuslarla toplantılar grup grup yapıldı. Mustafa Kemal mebuslardan özellikle şunları istedi.

  • Misak-ı Milli programının mecliste kabul edilmesi.
  • Meclis başkanlığına kendisini seçtirmeleri.
  • Mecliste Müdafaa-i Hukuk adında bir grup kurmaları.

Meclis 12 Ocak 1920 açıldı. Vahdettin hastalığını ileri sürerek açılışa katılmadı.

Osmanlı Devleti’nin son Mebussan Meclisi’nde 28 Ocak’ta Misak-ı Milli kararları kabul edildi.Bu kararlar özetle şunlardır:

  • Mondros Mütarekesi imzalandığı sıradaki sınırlar içindeki yerler bir bütündür.
  • Arap ülkeleri, Kars, Ardahan Batum ve Batı Trakya bölgesinde halk oylamasına başvurulabilir.
  • Azınlıklara komşu ülkelerde Müslüman halka verilen haklar kadar ayrıcalıklar tanınabilir.
  • İstanbul ve Marmara Denizi’nin güvenliğini sağlanmak koşulu ile Boğazların dünya ticaretine açık olması bütün ilgililerle kararlaştırılacak esaslarla kabul edilebilir.
  • Kapitülasyonlar kaldırılmalıdır.

Misak-ı Milli kararlarının kabulü ile Mustafa Kemal’in isteklerinden biri gerçekleşmiş oluyordu. Ancak diğer istekleri gerçekleşmedi. Örneğin Müdafaa-i Hukuk grubu kurulması istenmişti, onun yerine Felah-ı Vatan grubu kuruldu. Meclis başkanı olarak da Mustafa Kemal değil Felah-ı Vatan üyesi bile olmayan Celalettin Arif seçildi. Anlaşılan İstanbul’a giden vekiller İstanbul’un havasına girmişlerdi. Hatta Rauf Orbay vekilleri çekip çevirmek için İstanbul’a gönderildi. Ama o da İstanbul’un havasına uymuştu. Bu durumu Mustafa Kemal “Nutuk” adlı eserinde ağır bir şekilde eleştirmiştir.

Mustafa Kemal “aşırı” olarak değerlendirilmekteydi ancak karşımızdaki İtilaf devletlerinin fikirleri daha da aşırıydı. Aralık 1919’da İngiliz ve Fransızlar Londra’da Osmanlı ile imzalanacak barış anlaşmasının şartlarını görüşmek için toplantı yapmışlar İstanbul’u Türklerden almayı kararlaştırmışlardır. Fransızlar Osmanlının yeni başkenti için Konya’yı teklif ederken İngilizler deniz yolu ile ulaşılabilir bir şehir olması hasebi ile Bursa’yı uygun bulmuştu. Karar İstanbul’da matem havası yarattı. Mustafa Kemal ve arkadaşları karşı hamle için Çukurova’da bir mücadele başlattı.

İtilaf devleri,Osmanlı Devleti’ne çok ağır bir barış antlaşması imzalatmayı düşünürken, tasarlarken Misak-ı Milli kararlarının ilanı hiç hoşlarına gitmedi. Bu amaçla İstanbul’un işgali 16 Mart 1920’de şiddetlendirdi. Vatanseverlerin evleri İtilaf devletleri tarafından sabahın erken saatlerinde basılarak ilgili kişiler tutuklandı.İtilaf devletleri ayrıca saraya adam göndererek işgalin kendisine yönelik olmadığını belirtti. Salih Paşa hükümetine KuvayiMilliye’yi kınayan bir bildiri çıkarması için baskı yaptı. Salih Paşa buna direndi ancak sonunda istifa etti. İngilizler evlere zorla girerken meclise terbiyeli bir şekilde geldi. Mustafa Kemal, Rauf Orbay’ın kaçıp gelmesini isterken o sanki uygar bir ülke olan İngilizlerin kendisini meclisten yaka paça götürmesini fotoğraflamak istiyordu. İngilizler zor kullanmadı fakat Rauf Orbay’a zorla götürüldüğüne dair bir yazı imzalattı. (Mustafa Kemal bu durumu Nutuk adlı eserinde eleştirel bir dille anlatır.) İstanbul’un işgali sonucunda Mebussan Meclisi çalışmalarına ara verdi.Buna mukabil Ayan Meclisi çalışmalarına devam etti. 4 Nisan’da Damat Ferit yeniden hükümeti kurmakla görevlendirildi. 11 Nisan’da Mebussan Meclisi dağıtıldı zaten milletvekillerinin bir kısmı Ankara’ya kaçmıştı.

Mebussan Meclisi’nin kapanması ile Ankara’da yeni bir meclisin açılma çalışmaları başladı. Bu mecliste Mebussan Meclisi’nden kaçabilen milletvekilleri haricinde yeniden seçilen vekillerde olacaktı.Padişah ve hükümeti ile çalışma söz konusu olmadığına göre bu meclise Mebussan Meclisi denemezdi. Mustafa Kemal bu meclise “Müsessisan Meclisi”(Kurucu) denmesini önerdi. Kazım Karabekir buna karşı çıkarak İslami bir hava katmak için “Şura” denilmesini istedi. Halide Edip ve Hamdullah Suphi Türk tarihinden esinlenerek meclise “Kurultay” denilmesini isterken Celalettin Arif ise meclisin ismine “Meclisi Kebir-i Milli”yani Büyük Millet Meclisi denilmesini teklif etti ve kabul gören isim bu oldu. Başına Türkiye kelimesinin getirilmesi ise açılışından 9,5 ay sonra 8 Şubat 1921 günü Bakanlar Kurulu kararnamesinde gerçekleşmiştir. Bundan sonra da meclis hep bu isimle anılmıştır. “Türkiye” kelimesi bu meclisin Türklerin oturduğu memleketi kastederken “Büyük” sözcüğü meclisin sıradan olmadığı olağanüstü yetkilerinin olduğunu anlatıyordu. “Millet” sözcüğü ise meclisin milleti temsil ettiğini gösteriyordu.

Mustafa Kemal, 22 Nisan 1920 tarihinde bütün mülki ve askeri makamlara gönderdiği telgrafın bir bölümünde:TBMM gayesinin hilafet ve saltanatı, vatan ve milleti milli hâkimiyet prensibi esaslar dâhilinde kurtarmak olduğunu belirterek ilk etapta Osmanlı Devleti’nin temel unsuru olan saltanat ve hilafete açıkça karşı çıkmamıştır. Milli Mücadele’nin meşru bir zemine oturması için TBMM 23 Nisan 1920’de açıldı. Mustafa Kemal başkan seçildi. TBMM başkanı meclisin seçeceği hükümete de başkanlık edecekti.

Kuvayi milli ruhu ile Samsun’dan başlayıp Ankara’da biten yolculuk İstanbul hükümetinden ayrı bir şekilde bir hükümet oluşturarak bu gücünü millete dayandırmıştır. Bu kuvvet Milli Mücadele sürecini yöneterek nihayetinde başarıya ulaşmıştır. Egemenliğimizi sınırlayan bağımsızlığımıza göz diken İtilaf devletlerinin dayattığı antlaşmaları yok sayarak topraklarımız üzerinde kendi büyük(!) ideallerini gerçekleştirmek isteyen toplumların heveslerini kursağında bırakmıştır. Her ne kadar imparatorluk ve geniş topraklı günler geride kalsa da mücadele ile bizde kalan kısımda tam bağımsız bir devlet yapısı TBMM iradesi ile oluşmuştur. Saltanatın kaldırılması ile TBMM sürekli hale gelmiş ve yeni bir rejim ortaya çıkmıştır. Bir asır önce yaşanan bu varlık mücadelesi nihai hedefine ulaşmıştır.

“101.Yılında” Gazi Meclisimizin açılışı kutlu olsun…

Dünyaca ünlü Türk yazar Cengiz Aytmatov’un vefat etmesinin üzerinden on yıldan fazla zaman geçmesine rağmen eserleri hala en çok ilgi görenler arasına yer almaktadır. Bu durum Aytmatov’u zamanının çök ötesinde bir yazar haline getirmektedir. Eserleri Türk dünyasındaki siyasi, sosyal ve kültürel olaylar temelinde şekillense de etkileri bütün dünyayı içine alacak çaptadır.

Hemen hemen her eserinde Türklerin Sovyet zulmüne maruz kalan etkilerini, dönemin baskıcı ortamının da etkisiyle değişik bir şekilde dillendirmiş olmasıdır. Bu dillendirmede en çok etkili olan sözcüğü “Mankurtlaşmak” sözcüğüdür. Baskı ve zulmün insanı benliğinden koparıp tamamen bilinci yitirerek köle haline girmesi şeklinde anlatılan mankurtlaştırmak tabiri bütün dünyaca Cengiz Aytmatov’un sayesinde bilinmeye başlamıştır.

Cengiz Aytmatov’un en önemli eseri Gün Olur Asra Bedel romanıdır. Roman aslında hem ismi hem de içeriği bakımından kozmik bir romandır. Bir günde bir asra sığan olayları çok ustaca ele almasıyla romanında dünya içinde paralel evren modellerinin oluşturmuştur.

Kitabın esas kozmolojik yönünü kitapta geçen Orman Göğsü gezegeninden olan insanlarla dünyalı astronotlar arasındaki diyaloglardır. Buna göre Amerika ve Rusya “Demiburg” olarak adlandırılan bir projeyi ortaklaşa gerçekleştirmişleridir. Burada “Tramplen” diye anılan yörüngede “Parite” diye bir uzay istasyonu kurulmuştur. Bu istasyon için Parite 1-2 ile Parite 2-1 olarak kodlanan iki görevli astronot veya kozmonot gönderilmiştir. Bu iki uzay adamının tanımlanmış görevi istasyon üzerinden maden kaynaklarını araştırmaktır. Proje normal seyrinde ilerlerken Parite 1-2 ve Parite 2-1’deki iki kozmonotla irtibat kesilir. Kayıp kozmonotlarla tekrar irtibat kurmak için iki astronot daha gönderilir.

 Sonradan uzaya gönderilen iki kozmonot ilginç bir gerçekle yüz yüze gelirler. Kayıp iki kozmonot “Orman Göğsü” diye bir gezegen keşfetmişlerdir. Bu gezegen şaşırtıcı bir güzelliktedir buradaki yaşam formları dünyaya çok benzemektedirler. Tıpkı sevgili Göktürk’ün “Son Çağrı” kitabında tasvir ettiği Niburu gezegeni gibi gezendir Orman Göğsü gezegeni. Orman Göğsü gezegeninde yaşayanlar da tıpkı Niburu gezegeninde yaşayanlar gibi oldukça gelişmiş bir uygarlığa sahiptir.

Orman Göğsü gezegeninde yaşayanlar aynı Niburular gibi dünya’ya yaşayan insanlardan daha uzun ömürlü daha gelişmiş fiziksel özelliklere sahiptir. Göktürk’ün kitaplarında belirtilen Niburular,   kendi gezegenleri için insanlardan yararlananmışlar, bunun karşılığı olarak insanları hem genetik olarak, hem de sosyal ve kültürel olarak geliştirmişleridir. Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanı da benzer bir kurgu üzerine şekillenmektedir. Burada anlatılan Orman Göğsü gezegeninde yaşayanlar insanlara teknolojik yardım yapmayı ve yaşam standartlarını yükselmeyi teklif ederler.  Göktürk’ün kitaplarında belirttiği Niburu’dan gelen Anunnakiler, insanlara gen müdahalesi yaparak onları daha zeki canlılar haline getirmişleridir. Dünya’da gerçekleşen hemen hemen her buluşun altına Anunnakilerin katkısı bulunmaktadır. Yine Göktürk’ün kitaplarında dünyada bazı seçilmişlerin Annunakilerin yanında onlarla beraber insanlığın iyiliği ve huzuru için çalışmaya başladıkları sıkça anlatılmaktadır. Aytmatov’un kitabında da benzer hikâye bulunmaktadır. Orman Göğsü’ne giden kozmonotlar orada yaşamaya karar verirler ve Dünya’da yaşayanlara aralarındaki ihtilafları sonlandırmalarını, günlük siyasi çekişmelerin çok anlamsız şeyler olduğunu anlatırlar. Göktürk’ün kitaplarında Niburu gezegeninden gelen ENKİ’nin soğuk savaşın bitmesinde ve nükleer silahların azaltılması antlaşmasında etkili olduğu anlatılmaktadır.

Cengiz Aymatov’un Gün Olur Asra Bedel romanı ilk defa 1980 yılında yayımlanmıştır. Romanın yayımlanmasından yedi yıl sonra Sovyetler Birliği devlet başkanı Mikhail Sergeyevich Gorbachev ve ABD devlet başkanı Ronald Reagan arasında menzili 500 ile 5 bin 500 kilometre arasında olan ve karadan havaya atılabilen orta menzilli tüm nükleer ve konvansiyonel balistik füzelerin yasaklanmasını hedefleyen bir antlaşma imzalanmıştır. Gorbachev’un o yıllarda yaptığı bir demeçte, eğer dünya üzerindeki mevcut tehdidi görebilseydiniz aranızdaki bütün sorunları çözüme kazandırırdınız mealinde bir açıklama yapmıştır. Bu açıklama Aytmatov’un kitabındaki açıklamaya benzerlik göstermektedir.

Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanında tam telaffuz etmese de büyük oranda Niburu gezegenini anlatmıştır. Romanın yazıldığı dönemde ne kadar yüksek bir öngörüye sahip olduğunu yaşanan siyasi ve teknolojik gelişmeler defalarca kanıtlamaktadır. Türk dünyasının gururu, dünyaca ünlü yazar Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanını Enki’nin Kova çağının başlangıcının müjdecisi olarak değerlendirmek gerekmektedir. Roman içeriği aslında önümüzdeki yıllarlarda gündemi en çok işgal eden konuları kapsamaktadır. Gün Olur Asra Bedel romanı asırlarca gündemde kalacaktır.

Bir asır öncesinde Dünya’ya damga vuran ve etkisi asırlar boyunca unutulmayacak Çanakkale Zaferinin 106. yıl dönümündeyiz.106 yıl önce ile bugün arasında bir mukayese yaparsak bugün hür bir şekilde o günlerin ıstırabını anlamak elbette çok zor. Ancak yeni nesillere bu kahramanlık destanını bir şekilde tarif etmemiz gerekiyor. Gençliğimize, düşmana bile merhamet gösteren Mehmetçiğin kahramanlık destanını anlatmamız bizim için önemli bir konu. Çanakkale deyince onların zihninde Seyit onbaşı, Ezineli Yahya Çavuş, Binbaşı Halis Bey, Yarbay Mustafa Kemal isimleri bir yıldız gibi parlamalı. Her 18 Martta onlara insanlığı öldürmeye gelenlere insanlık dersi veren bir ecdadın, Kınalı Kuzuların torunları olduğunu hatırlatmamız bizlerin boynunun borcudur.


      Türk Tarihinin bu önemli vakasını neden biz her yıl gençlerimize hatırlatıyoruz? Neden Bu acı dolu hatıraları ve Türk askerinin kahramanlığını nesilden nesile aktarmaya çalışıyoruz? Bence bu sorunun cevabı 1926 ile 2008 yılları arasında ABD’de yaşanan Henry Malasion (Meyjın)  adında bir epilepsi hastasının yaşadığı hikâyede gizlidir.


      1926 yılında ABD’de doğan Henry, epilepsi nöbetlerinden dolayı 27 yaşında deneysel bir beyin ameliyatı geçirdi. Beyninden hipokampus denilen bölgenin alınması ile Henry epilepsi nöbetlerinden kurtuldu. Ancak ciddi bir yan etki ile karşı karşıya kaldı. Artık Henry’nin yaşamında yeni hatıralar oluşamayacaktı. Yani 10 dakika önce yaşadığı bir olayı hatırlamıyordu. Ancak hikâye burada da sonlanmıyor. Çünkü Henry artık gelecekle ilgili de hiçbir şey düşleyemiyordu. Kanadalı nörobilimci Dr.Milner’in Henry üzerinde yaptığı araştırma da “yarın deniz kenarına gideceğini düşün neler kurgularsın?” sorusu üzerine: Normal bir insanın aklına sörf, dalga, güneş, sıcak kum gibi kavramlar gelirken Henry’nin aklına gelen tek şey sadece mavi renkti. Bu deney bizlere şunu gösteriyor ki: insan beyni geleceğin kurgusunu geçmişin bilgilerini yeniden bir araya getirerek oluşturuyor.(Davıd Eagleman, Beyin, s.31)


Henry Malasion olayı psikolojik bir vakadır. Bu hadiseyi Tarih bilimi açısından incelersek, anlamamız gereken husus şu olmalıdır. Madem ki tarih milletlerin hafızasıdır, o halde hafızasını kaybedenler yani tarihini unutan milletler,  asla geçmişine dayanarak başarı hayalleri kuramazlar. Çanakkale Savaşı ecdadın tarihe kanla yazdığı bir destansa ve bu destan yeni nesiller tarafından hatırlanamazsa, Türk milletinin çocukları, büyük millet olma düşleri içerisinde olamazlar. Hayalleri olmayan toplumlar, bir ruha sahip olmayan milletler kalkınamaz ve kahramanlık destanları da yazamazlar.
Bu Millet 1915’te bir ruha sahip idi.  Ve bu ruh, çocuk yaştaki Müslüman Türk çocuğunu yedi düvele karşı başarılı kıldı. Bu ecdadın evlatları sizler! Yeniden böyle bir ahval ve şeraitin içine düştüğünüzde, sizlerin de içinde bulunduğunuz  imkân ve şerâiti düşünmeyeceğinizden eminim.


C.Allah bu millete bir daha böyle acı günler yaşatmasın.


NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.


Günlük hayatta hemen hemen her öğünde ve her yemek çeşidinin yanında mutlaka bulundurduğumuz ekmek, insanlık tarihiyle özdeşleşmiş durumdadır. Yapılan araştırmalara göre ekimi günümüzden 12 bin yıl öncesine yani Neolitik çağa kadar uzanan buğday, tükettiğimiz ekmeğin temel hammaddesi niteliğindedir. Buğdayın ilk yetiştiği yerin Mezopotamya olduğu düşünülmektedir. Hatta Mezopotamya’da pek çok tahıl tanrıçası vardı. Bunlar silindir mühürler üzerinde betimlenirdi. Örneğin, Ninlil, Ninbarsheghunu ve Nissaba mühürlerinde buğday taneleri üzerine oturmuş ya da ellerinde tahıl sapları tutar şekilde duruşları olan betimlemeler mevcuttu.

Sümer tanrıçası Ezina/ Ashnan’a, “büyüyen tahıl” ya da “ Sümer’in hayatı” denirdi. Ülkemizde bulunan ve 9 bin yılık geçmişe sahip olan Çatalhöyük’te yapılan çalışmalarda, burada yaşayan insanların iyi kalitede buğday yetiştirdikleri ve güzel ekmeler yaptıkları ortaya çıkarılmıştır. Yine Mısırda yapılan çalışmalarda piramitlerin içerisinde Buğday tanelerine rastlanmıştır. Piramitlerdeki duvar resimlerinde buğday yetiştiriciliğiyle ilgili resimiler bulunmuştur. Roma imparatorluğu döneminde imparatorluğun tüm eyaletlerinde buğday yetiştirildiği anlaşılmaktadır. Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesine bağlı Palas kasabasında Romalılar döneminde yapılan bir tandır bulunmuştur. Büyük ihtimalle de Türkler ekmek yapmayı Romalılardan öğrenmiştir. Hitit İmparatorluğu’nun kurucusu olan I. Hattuşili’nin, I. Murşili’ye i “ekmeği yiyeceksin, suyu içeceksin” öğüdü, ekmeğin Hitit dünyasındaki önemini belirtmektedir. Çin’de milattan önce 2800’lerde ve Orta Avrupa’da ise milattan önce 2000’lerde buğday üretimi yapılmaktaydı. Anadolu da önemli buğday üretim alanıydı. Ülkemizde yapılan çalışmalarda Çatalhöyük’te,  Mersin Mezitli’de, Kütahya Seyitömer Höyüğü ve Isparta Yalvaç’taki Pisidia yerleşmelerde ekmek yapmak için saklanan buğday taneleri bulunmuştur.
Tarihsel olarak bu kadar köklü bir yapıda olan ekmeğin yaygın olmasının başıca nedeni halkın temel besin gereksinimini karşılamada kolay elde edilir bir yapıdan olmasından kaynaklanmaktadır. Buğday yarı kurak iklimlerde yetiştiği için yaygın bir yetişme sahası bulmuştur. Buğday tokluk hissini artırdığı için alım gücünün en düşük olduğu yerlerde temel besin maddesi olarak kullanılmaktadır. İçerdiği lifler sayesinde sindirim sistemine katkı sağlamaktadır. Buğday karbonhidrat içerdiği için tüketildiğinde enerji vermektedir. Geçmiş dönemlerde gıda üretimi çok sınırlıydı. Gıda çeşitliliği çok azdı. Ayrıca bir gıdanın depolanması neredeyse pek mümkün değildi. Bu nedenle buğday hem kolay elde edilmesi, hem besin değerinin yüksek olması hem de uzun süre bozulmadan kalabilmesi nedeniyle geçmiş dönemlerin en önemli gıda maddesi olmuştu.
Günümüzde ihtiyaç olmamasına rağmen aşırı bir buğday tüketimi söz konusudur. Buğday ürünleri enerjiye dönüşerek bünyeye kuvvet verir. Ancak alınan enerji kullanılmazsa zarara dönüşmektedir. Günümüzde ekmek tüketimi geleneksel tüketim alışkanlıklarının sürmesinden kaynaklanmaktadır. Artık gıda çeşitliliği artmış, depolama sistemleri oldukça gelişmiş ve insanın enerji harcamasına gerek duymayacağı ileri teknoloji ürünleri hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda ekmek tüketmemize hemen hemen hiç gerek yokken unlu ürünler tüketimi giderek artmaktadır. Aslında unlu ürünler bağımlılık yapmaktadır. Buna karbonhidrat bağımlılığı da denilmektedir. Un şeker gibi hızla emilip, kana hızlı bir şekilde karışmaktadır. Buna bağlı olarak kan şekeri hızlı bir şekilde yükselmektedir. Kan şekerinin ani yükselmesi sonucunda, pankreastan aşırı insülin salınımları başlamakta ve arkasından kan şekeri ani bir şekilde düşmektedir. Kısa süre sonra vücudun ihtiyacı olmamasına rağmen tekrar acıkma hissi ortaya çıkmaktadır. Sonra tekrar hızlı bir şekilde karbon hidrat tüketimi ve aynı ünsülin salımı devam ederek kartopu gibi büyüyerek bünyeyi mahvetmektedir. En sonunda da “insülin direnci” denilen durum ortaya çıkmaktadır. İnsülin direnci bir süre sonra fazla kiloya ve obeziteye, şeker hastalığına, damar sertliğine, hipertansiyona neden olan bir metabolik bozukluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Vücudun insülin direncini bozulması aslında vücudun mekanik sisteminin altüst olması demektir. Kana karışan şekerin hücrelere geçmesini sağlayan şey insülindir. Yani ünsülin kapı anahtarı gibidir. Ünsülin olmadan şeker enerjiye dönüşmez. Enerjiye dönüşmeyen şeker karaciğere yağ olarak depolanır. Karaciğer yağlanması günlük hayatımızın kökünden etkileyen pek çok kronik hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Ünsülinin fazla salgılanması pankreas sistemini bozmaktadır. Pankreas sistemi bozulduğunda bir kişi insülün direncini ayarlayan diyabetik ilaçlara bağımlı hale gelmektedir. İnsülin direncinin tamamen yok olması durumunda kalan bir kişi ise insülin iğnelerine bağımlı hale gelmektedir. Kullanılan bu ilaçlar ve iğneler zamanla insanı daha da bağımlı hale getirmektedir. Bunun sonucunda büyük oranda böbrekler iflas etmekte diyalize bağlanmak durumunda kalınmaktadır. Aşırı un tüketimi damar içi yağlanmaya da neden olmakta böylece kalp damar ve tansiyon hastalıkları ortaya çıkmaktadır. İlerleyen evrelerde diyabetik ayak denilen başta ayak parmakları olmak üzere ayaklara ve bacaklara kadar vücudun uzuvları kesilmek durumunda kalmaktadır.
Herhangi bir gıdanın kan şekerini yükseltici etkisine glisemik indeks denilmektedir. Buna göre glisemik indeksi 55’in altında olan gıdalar düşük, 55-70 arasında olanlar orta ve 70’in üzerinde olanlar yüksek glisemik indeksli yiyecekler olarak tanımlanmıştır. Yüksek glisemik indeksi olan gıdalar kan şekerini sürekli yükselttiği için vücudun insülin dengesi bozulmaktadır. Buna göre günlük hayatta aşırı bir şekilde tükettiğimiz beyaz ekmeğin glisemik indeksi 85’dir. Yani beyaz ekmek kan şekerinin aşırı yükselmesine neden olmaktadır. Tam buğday ekmeğinin Zarasız olduğu konusunda yaygın bir inanış vardır. Halbuki tam buğday ekmeğinin glesemik indeksi 73’dür. Sırf beyaz unun glisemik indeksi 103’dür.
Geleneksel alışkanlıklarımız ve yanlış beslenme algımız bizi ekmeğe bağımlı hale getirmiştir. Aslında emek bizi tam manasıyla çarpmaktadır. Pek farkında değiliz ama kronik hastalıklarda dünyada hatırı sayılır bir yerdeyiz. Ülkemiz nüfusunun yüzde 14.85’i diyabet hastalığına yakalanmış durumdadır. Şu an ülkemizdeki diyabet hastalığındaki artış oranı, Avrupa ortalamasının 3 katı, dünya ortalamasının 2 katı seviyesindedir. Bu verilerin 2035 yılında daha da korkunç bir boyuta ulaşacağı tahmin edilmektedir.
Gluten, ekmek yapımı esnasında oluşan hamurun ağsı yapısını oluşturan yani hamurun güçlü yapısından sorumlu olan proteindir. Gluten aslında İngilizce “glue” denilen “tutkal” kelimesinden gelmektedir. Tükettiğimiz ekmekteki hamur bağırsaklarımızdaki duvarlara aynı bir tutkal gibi yapışmaktadır. Bağırsak duvarlarımızda vücudumuzun bağışıklık sistemini sağlayan pro-biyotikler bulunmaktadır. Hamurla gelen gluten, pro-biyotikleri öldürmektedir. Bunun sonucunda vücudumuzun bağışıklık sistemi çökmektedir. Buna bağlı olarak pek çok kanser vakası ortaya çıkmaktadır.
Son yıllarda ülkemizde başta kanser vakarlı olmak üzere pek çok ölümcül hastalık dünya ortalamasının üzerinde bir artış göstermektedir. Bu artışlara tabii ki unlu ürünler tek başına etki etmemektedir. Ancak aşırı bir şekilde unlu ürünler tüketmekteyiz. Beslenme alışkanlıklarımızı ve anlayışımızı değiştirmek bizim için hayati derecece öneme sahiptir.

Osmanlı Devleti’nde en son ortaya çıkan milliyetçilik hareketi Türk milliyetçilik hareketiydi. Türk milliyetçiliği de artık bıçağın kemiğe dayandığı, yok olmanın eşiğine gelindiğinde nefsi müdafaa hareketi olarak ortaya çıkmıştı. İşe buna benzer durum da MAVİ VATAN kavramının Ege ve Akdeniz’de bıçağın kemiğe dayandıktan sonra ortaya çıkması gibidir. 2003 yılından beri Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den çıkarma çabaları MAVİ VATAN’lA biraz olsun sekteye uğramıştır. Ama sonuç itibariyle Türkiye’nin Akdeniz’deki egemenlik hakları ciddi derecede hasar görmüştür.

Akdeniz dünyanın en hassas bölgesi haline gelmiştir. Hatta coğrafi keşifler öncesinde dünyanın merkezi sayılan Akdeniz tekrar dünyanın merkezi haline gelmiştir. Söz konusu alanda hiç şüphesiz Türkiye’nin egemenlik sahaları ciddi derecede tehdit almaktadır. ABD jeolojik araştırmalar merkezinin tahminine göre Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve İsrail arasında kalan bölge olan LEVANT HAVZA’SI diye bilinen bölgede 3,45 triyon metreküp doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol rezervinin bulunduğu açıklanmıştır. Bu rapor dünyanın en büyük doğal gaz rezervinin Akdeniz olduğunu göstermektedir.

Yine aynı raporda Kıbrıs adası çevresinde 8 milyar varil petrol rezervi bulunmaktadır. Bunun da maddi değeri yaklaşık 400 milyar dolardır. Dünyanın en hassas sahası durumunda olan Doğu Akdeniz, İtalya, Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Karadağ, Arnavutluk, Yunanistan, Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Mısır, Libya ve Tunus kıyıları ile çevrilidir. Son dönemlerde Akdeniz coğrafi hâkimiyet mücadelesinin aksine jeopolitik hâkimiyet mücadelesi haline gelmiştir.  Büyük devletlerden Doğu Akdeniz’de donanması olmayan devlet yoktur.

Akdeniz sadece enerji kaynakları açısından bir merkez durumunda değildir. Dünya ticareti tekrar Akdeniz’e kaymaktadır. Akdeniz’de yılda ortamla 220 bin gemi seyir halinde bulunmaktadır. Bu da dünya deniz trafiğinin %33’ünü oluşturmaktadır. Son yıllarda enerji sevkiyatında da önemli bir merkez haline gelen Akdeniz’de Ortadoğu ve Hazar Bölgesi enerji merkezleri ile boru hatları bulunmaktadır.

Akdeniz’deki bu olan üstü kaynaklar devletleri bir takım hukuki sözleşmelerle bu alanlarda hak elde etme çabalarına sevk etmektedir. Birleşmiş Milletler deniz hukuku sözleşmesine göre ilan edilen Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) kavramına göre Akdeniz’de enerji sahalarının kontrol etme çabaları başlamıştır. 1982 yılı Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile düzenlemeye kavuşturulan Münhasır Ekonomik Bölge kavramı şöyle tanımlanmıştır: “Karasuların ölçmeye başlandığı esas hatlardan itibaren en fazla 200 deniz mili genişlikte bir alanda, deniz yatağı ve toprak altı ile üzerindeki suların canlı ve cansız doğal kaynaklarını araştırma, işletme, muhafaza ve yönetim hakkını ilgili devlete tanımaktadır.” Böylece ilgili devletler egemenlik haklarını belirleme haklarına kavuşmuşlardır. Akdeniz’in özel statüsünden dolayı Münhasır Ekonomik Bölgesi çelişen pek çok devlet bulunmaktadır. Ancak bu kavramlardan dolayı hakları en çok ihlal edilen devlet Türkiye’dir.

Bugüne kadar Akdeniz’de Fas Tunus, Suriye, GKRY, Libya, İsrail ve Lübnan olmak üzere toplam yedi devlet Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmiştir. Bunlara ek olarak İtalya, Hırvatistan ve Fransa ekoloji koruma alanı; Cezayir, İspanya, Libya, Tunus ve Malta ise balıkçılık koruma bölgeleri olmak üzere toplam sekiz devlet muhtelif deniz yetki alanları ilan etmiştir.  Bütün bu gelişmeler yaşanırken Türkiye çoğu kez olaylara seyirci kalmıştır. Akdeniz’de deniz yetki alanları ilan edilirken en çok itilaf Türkiye ile GKRY arasında gerçekleşmiştir.

GKRY’in deniz yetki alanlarını keyfi geliştirme girişimleri Türkiye’nin Akdeniz sahasında yapacağı işbirlikleriyle çözüme kavuşturabilirdi. Ancak Türkiye’nin milli menfaatlerini hiç ilgilendirmeyen alanlara sert müdahaleleri nedeniyle Türkiye bölgesel işbirliği avantajını kaybetmiştir. Örneğin Türkiye deniz yetki sınırlama antlaşmasını düşman ilan ettiği Mısırla imzalamış olmasaydı GKRY’nin ilan ettiği 11.500 kilometrelik alan elinden alınacaktı.

GKRY uluslar arsı hukuka aykırı olarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını ihlal etme pahasına 26 Ocak 2007’de 13 adet petrol arama ruhsatı ilan etmiştir. Bu ruhsatlara dayanarak İtalya ve Fransız şirketlerle petrol arama faaliyetlerine başlamıştır. Bu anlaşmada yer alan 7 numaralı parselin bir bölümü Türkiye’nin münhasıran ekonomik bölgesini ihlal etmektedir. Ayrıca Rum yönetiminin ilan ettiği bu saha KKTC’nin 2,3,8 ve 9 numaralı sahaları ile çatışmaktadır. GKRY’nin ilan ettiği bu sahalar Türkiye’nin deniz yetki sahlarını ihlal ederken KKTC’yi yok sayan ve adanın tek temsilcisinin kendisi olduğu düşüncesiyle hareket eden Rum Kesimi Kıbrıs adasının çevresini istediği gibi kullanmaktadır.

GKRY’nin Türkiye karşıtı faaliyetlerinin destekçisi olan Yunanistan, Girit, Kaşot, Çoban, Rodos, Meis hattını ilgili kıyı kabul ederek Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den çıkarmaya çalışmaktadır. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi bu girişimleriyle Türkiye’ye Antalya körfezine hapseden bir münhasıran ekonomik bölge ve deniz yetki alanı bırakmak istemektedir. Bütün bu gelişmelere karşılık Türkiye 2003 yılından bu yana doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarını sınırlandırmaya yönelik antlaşmayı sadece KKTC ve Libya ile imzalamış ve münhasır bölge ilanında bulunmamıştır.

Uluslar asarı ilişkilerde bilimsellik son derece hayatidir. Bu durumu Doğu Akdeniz’deki deniz sınırlama alanlarının paylaşımında daha iyi anlayabiliriz. Türkiye bugüne kadar Akdeniz’de deniz yetki alanlarıyla ilgili kıyıdaş ülkelerle düşey hatlar prensibini kullanarak münhasır ekonomik bölge sınırı belirlemiştir. Bu belirlemede dünyanın şeklinden kaynaklanan girintiler yok sayılmaktadır. AB ve GKRY ise diyagonal hat belirleyerek dünyanın şeklinden kaynaklanan eğimli ve kıvrımlı yerleri de münhasır ekonomik bölgesi içerisine katmaktadır. Bu durumda Türkiye onlarca kilometrekarelik alanı kaybetmektedir.

Akdeniz’de enerji elde etmek amacıyla yaşanan gerilimden Türkiye ciddi tehdit almaktadır. Türkiye’nin egemenlik hakları adaların münhasır ekonomik bölge alanı iddiası ile yok sayılmaktadır. Münhasır ekonomik bölge ana karalarla ilgili bir durumdur.  Adaların statüsü özel durumdur. Geçmişte kıta sahanlığı ilkesi esasına göre de adalar özel statülü olmuştur. Yıllarca Türkiye-Yunanistan arasındaki karasuları ve FIR hattı gibi sorunlar Ege adalarının statüsünden kaynaklanan sorunlardı. Aynı söylemle Yunanistan Akdeniz’de Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesini gasp etmek istemektedir.
Türkiye Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını kurmak için dış politikadaki anlayışını değiştirmek zorundadır. Doğrudan Türkiye’nin menfaatlerini ilgilendiren konulardaki tepki verme potansiyelini ümmetçi bir yaklaşımla rastgele vererek boşa heba etmemelidir. Olur olmaz her konuda tepki gösteren bir ülkenin dış politikada ciddiye alınır bir tarafı kalmaz. Devletlerle duygusal ilişkilerden arınıp menfaatlere dayalı işbirliği politikaları geliştirmek, Türkiye’nin Akdeniz’deki çıkarlarını korumak için hayatidir.

Bu doğrultuda geç de olsa Türkiye birtakım adımlar atmaya başlamıştır. Son yıllarda Türkiye’nin Akdeniz’de kaybettiği kazanımları geri alma için Cihat YAYCI tarafından geliştiren MAVİ VATAN kavramı Türkiye’nin en önemli beka sorunlarından birisidir. Mavi Vatan kavramı kısaca şöyledir:

“Türkiye’nin ilan edilmiş veya edilmemiş tüm deniz yetki alanları (iç sular, karasuları, kıta sahanlığı, Münhasır ekonomik Bölge) akarsu ve göllerini kapsamına alır. Mavi Vatan, tam anlamıyla, 26-45 Doğu Boylamları ve 36-42 Kuzey enlemleri arasındaki ana vatanımız üzerindeki stratejik egemenliğimizin denizler ve deniz diplerindeki uzantısıdır. Mavi Vatan, 25-45 Doğu Boylamları ve 33-43 Kuzey enlemleri arasında kalan tatlı ve tuzlu su kitlesi üzerindeki yetki ve ilgi alanlarımızın adıdır.”

Mavi Vatan kavramının mimarı Cihat YAYCI’nın ilginç bir şekilde emekli edilmesi Türkiye’nin mavi vatan konusundaki ciddiyetini ortaya koymaktadır. Ancak Mavi Vatan Türkiye’nin çok ciddiye alması gereken yeridir. Türkiye varlığını ancak Mavi Vatan’la sürdürebilir.

Osmanlı ordusu I. Dünya savaşından sonra şartları çok ağır olan bir ateşkes antlaşması imzalamıştı. Buna göre ordular terhis edilecek, cephane ve silahlara el konulacak, haberleşme araçları itilaf devletlerinin kontrolüne bırakılacak ve memleketin herhangi bir köşesi itilaf devletlerinin keyfine göre işgal edilecekti.

Padişah ve halife sıfatındaki Vahdettin, yalnızca tahtını koruyacağı alçakça önlemleri araştırmakta, Dama Ferit’in başkanlığındaki hükümet ise korkakça ve haysiyetsizce İngilizlerin himayesine girme gayretleri içerisindeydi. Halk uzun süren savaşlardan bıkmış, yüzyılların getirdiği yoksulluk, salgın hastalık ve cahilliğin pençesinde darmadağın edilmiş vaziyetteydi. Bütün bu olumsuzluklara karşı ilk tepki gösteren kişi Mustafa kemal olmuştur. Yokluğun ve esaretin bir talih olmayacağını milletin kurtuluşunun yine milletin azim ve kararıyla olacağını çok iyi bilen Mustafa Kemal bir an önce Anadolu’ya geçerek Ulusal kurtuluş savaşını başlatma çalışmalarına girişmiştir.

19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, Anadolu’da halkı örgütleyerek Ulusal kurtuluş savaşını başlatma çabalarına girişmiştir. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından dokuz gün sonra Ordu müfettişi unvanıyla Kayseri’ye bir telgraf gelmiştir. Bu telgrafta İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilişinin protesto edilmesi ve işgali lanetleyen mitingler yapılması isteniyordu. Kayserililer Mustafa Kemal’in isteğini yerine getirmek isteseler de Kayseri Mutasarrıfı izin vermedi. Kiçikapı’da bulunan Aynalı Gazino’da bir salon toplantısı yapılarak işgale tepki gösterildi. Bundan sonra Binbaşı Fethi Bey, Kayseri halkına günü gününe Mustafa Kemal’in faaliyetleri hakkında bilgi vermiştir.

Mustafa Kemal, Samsun üzerinden Amasya’ya, oradan Erzurum’a gitti. 28 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi toplanmış ardından 4-7 Eylül tarihlerinde Sivas Kongresi toplanmıştır. Sivas’a giden Kayseri delegeleri dönüşte Ahmet Paşa İlkokulu binasında toplantı yaptılar. Burada Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’nin şubesini kurdular. Sivas’tan getirdikleri İradeyi Milliye gazetesini dağıttılar. Kayseri’nin yerel gazetelerinde Milli Mücadele Kayseri halkına benimsetilmeye çalışıldı.

Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Kayseri-Kırşehir üzerinden Ankara’ya gitmek üzere, 18 Aralık 1919 Perşembe günü Sivas’tan ayrılmaya karara vermişlerdir. Ancak yola çıkarken arabalarında benzin olmadığı fark edilmiş ve benzin arayışına girişilmiştir. O dönemde benzin sadece Amerikan Koleji’nin müdiresinde bulunuyordu. Müdirenin benzin verme teklifini Mustafa Kemal ilkönce reddetmiştir. Daha sora benzin karşılığında makbuz kesilerek benzinin bedelinin ödetileceği şartı üzerine benzini almayı kabul eden Mustafa Kemal, karlı bir havada Sivaslıların sevgi gösterileri arasında Sivas’tan hareket etmişler ve 19 Aralık 1919 Cuma günü akşamı da Kayseri’ye çok zorlu bir yolculukla gelmişlerdir. Yolculuk sırasında konvoyda bulunan bir araç kara saplanarak gelememiştir. Kayserililer hava soğuk ve karlı olmasına rağmen; Mustafa Kemal Paşa ve dava arkadaşlarını Kayseri’nin Kumarlı köyü yakınlarında saatlerce beklemişlerdir. Mustafa Kemal’in gelmesiyle heyeti büyük bir coşku ile karşılamışlardır. Mustafa Kemal’le Beraberinde Rauf Bey ve diğer heyet üyeleri ile Çifte Kümbed’de otomobilinden inerek Türk Bayraklarıyla süslenmiş cadde ve sokaklarda yediden yetmişe toplanan Kayseri halkının “YOLUNDA ÖLMEYE HAZIRIZ PAŞAM” sözleriyle alkışlanmışlardı. Halkın teveccühüne selamlayarak karşılık veren Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekiler konaklamak için şimdiki Atatürk evi olarak anılan İmamzade Reşid Bey’in evine gitmişlerdir.
Burada Mustafa Kemal Paşa’nın yanında ev sahibi İmamzade Reşid Bey, Faik SeIenk ve İbrahim Safa Bey bulunuyordu. Mustafa Kemal’in yanında Rauf Orbay, Mazhar Müfid Kansu’dan, Hakkı Behiç Bey, Binbaşı Hüsrev Gerede, Dr. Refik Saydam ve Yaver Cevat Abbas Bey vardı. Mustafa Kemal çok aç olmasına rağmen ekip arkadaşlarından kara saplanan araç kurtarılana kadar yemeğe başlamamıştır.

Ertesi gün, 20 Aralık 1919 cumartesi sabahından itibaren Mustafa Kemal Paşa, Kayseri belediye binasına gitmiştir. Kayseri Halkı ile ve bilhassa din adamlarıyla Raşid Efendi Kütüphanesi’nde toplantı yapmıştır. Bu toplantıda; şehrin eğitimli kişileri, esnaf ve tüccardan ileri gelenler bulunmuştur. Toplantıya katılanlara Mustafa Kemal Paşa memleketin içine düştüğü bu kötü durumdan ancak, birlik ve beraberlik içerisinde, milletçe kurtulunacağını söylemiş ve onlardan yardımlarını istemiştir. Mustafa Kemal, Kayseri’ye gelmeden öce dönemin Şeyhülislamının onlarca fetvasına rağmen Kayseri halkı yapılan toplantılara çok yoğun katılım sağlamıştır. Günümüzde bu ziyareti karalamak amacıyla Mustafa Kemal’e karşı Kayseri halkının çok soğuk davrandığı gibi asılsız söylemler ortalıkta dolaşmaktadır. Hâlbuki tarihi belgeler, gazeteler ve bazı günlüklerde bu ziyarete çok yoğun ilgi gösterildiği belirtilmektedir.

Mustafa Kemal Paşa, Raşit Efendi Kütüphanesi’ndeki bu toplantıdan sonra Kayseri halkı üzerinde büyük etkisi olan itibarlı din adamı Kızıklızade Hoca Kasım Efendi’yi evinde ziyarete gitmişlerdir. Bu görüşmelerde Hoca Kasım Efendi, Atatürk’e şöyle hitap etmiştir: “Günlerdir rüyamda gördüğüm kişiyle nihayet karşılaştım. Doğudan mavi gözlü bir zat gelecek ve bu vatanı kurtaracak. Allah’ül-alem, o zatı muhterem siz olsanız gerektir.” Bu sözler ve ardından Hoca Kasım Efendi’nin yapmış olduğu dua Atatürk ve arkadaşlarını son derece memnun etmiştir. Mustafa Kemal Paşa, bu ziyaretten çok memnun kalmış ve ertesi gün Kayseri halkına hitaben, teşekkür ve memnuniyetlerini ifade eden ünlü beyannamesini hazırlamıştır.
20 Aralık 1919 gününü çeşitli toplantı ve görüşmelerle tamamlayan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, Kayseri’de ikinci tarihi günü ve geceyi de aynı evlerde geçirerek, 21 Aralık 1919 Pazar sabahı saat 9’da Kayserililere bir beyanname yayınladıktan sonra Ankara’ya gitmek üzere Mucur’a hareket etmişlerdir.
“ANADOLU VE RUMELİ MÜDAFAİ HUKUK CEMİYETİ HEYETİ TEMSİLİYE’ SİNİN KAYSERİ AHALİİ MÜHTEREMESİNE BEYANNAMESİ” adıyla Heyet-i Temsiliye namına Mustafa Kemal imzasıyla yayınlanan bu beyanname Kayserililerin atadan evlada kalan ve iftiharla, şükranla taşıyacakları çok değerli bir belgedir. (Ayrıntılı bilgi için Ahmet Vehbi Ecer’in  Heyeti Temsiliye Reisi Orak Mustafa Kemal Paşa’nın Kayseri’ye Gelişi adlı eserine bakabilirsiniz.)

Mustafa Kemal Paşa, Kayseri halkından bu karşılama nedeniyle büyük övgülerle bahsetmiştir. Kurtuluş savaşının başlatılmasında güç ve moral bulduğunu beyannamede ayrıntılı olarak belirtmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın Kayseri’ye gelişi üzerinden tam 100 yıl geçmiştir. Bu geçen süre zarfında bazı şeylerin pek değişmediği anlaşılmaktadır. Milli mücadele Anadolu’da İstanbul’a rağmen başlamıştı. Milli mücadelenin öncüsü Atatürk’ün yüz yıl önce açtığı aydınlık ateşi Anadolu’da hala tütmektedir.

Dünyanın en önemli su geçiş yoları üzerinde bulunan İstanbul ve Çanakkale boğazı tarih boyunca devletlerarası ilişkilerde rekabet unsuru olarak önemini korumuştur. 15. Yüzyılın ortalarından itibaren İstanbul’un fethiyle başlayıp; Sinop, Trabzon ve Eflak- Boğdan’ın Türk egemenliğine geçmesiyle Karadeniz ve Marmara denizi bir iç deniz haline gelmişti. Karadeniz-Akdeniz arasında çok önemli bir geçiş alanı halinde bulunan boğazlarda tam bir Türk hâkimiyetinin başlamasıyla boğazlardan yabancı gemilerin geçişlerine izin verilmemiştir. Bu tarihten itibaren boğazlardan yabancı gemilerin geçişlerine kapalılığı sürekli bir kural haline getirilmişti.

16. yüzyıldan itibaren ilk önce 1536’da Fransa, 1579’da İngiltere ve 1598’de Hollanda’ya kapitülasyonların verilmesiyle boğazların yabancı gemilere kapalılığı ilkesi yumuşatılmıştır. Osmanlı devletinin güçlü olduğu dönemlerde verilen kapitülasyonlar Osmanlıya büyük faydalar sağlarken, Osmanlı’nın zayıfladığı dönemlerde kapitülasyonlar nedeniyle ilgili devletler boğazlar üzerinde baskı kurmaya başlamışlardır.

1699 Karlofça antlaşması ile Karadeniz’in statüsü değişmeye başlamıştır. Artık Ruslar, Karadeniz’e açılacak bir üst elde etmişlerdi. 1774 yılındaki Küçükkaynarca antlaşması sayesinde Ruslar, Karadeniz’de kendi gemileri ile ticaret yapmak ve ticaret gemilerini boğazlardan geçirmek hakkını elde etmişleridir. Bu durum Karadeniz ve boğazlardaki Türk egemenliği için bir dönüm noktasıdır. Ruslar, 1784’te Kırım’ı işgal ederek Karadeniz’e resmen yerleşmişlerdir. 1802 yılında Fransızlarla imzalanan Paris antlaşması ile Karadeniz’e Fransız gemilerinin girmelerine izin verilmiştir. İlk defa Karadeniz’e kıyısı olmayan bir devletin Karadeniz’e girme hakkının elde edilmesi boğazların uluslar arası bir statü kazanmasına neden olmuştur. 1829’daki Edirne antlaşması ile Ruslar, boğazlardan bütün devletlerin ticaret gemilerinin geçebileceğini Osmanlıya kabul ettirmiştir. Böylece boğazların kapalılığı ilkesi sona ermiştir. 

1830 yılında Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanını bastırmakta zorlanan II. Mahmut, Ruslardan yardım istemiştir. II. Mahmut’un tarihe “denize düşen yılana sarılır.” sözüyle geçen meşhur sözü Osmanlı’nın çaresizliğinin bir göstergesidir. Bu fırsatı hemen değerlendiren Rus savaş gemileri hemen boğazlara demirlemiştir. 1833’de imzalanan Hünkâr İskelesi antlaşmasıyla Rus savaş gemileri boğazlardan geçme hakkını elde etmişlerdir. Böylece resmen boğazlar devletlerarası bir sorun haline gelmiştir. Akdeniz’de ve boğazlarda güçlü bir Rusya’nın çıkarlarına aykırı olduğunu gören diğer devletler boğazların statüsünü kendi çıkarlarına çevirmek için girişimde bulunmuşlardır. Bu girişimleri sonucunda 1841 yılında Londra Boğazlar antlaşması imzalanmıştır.

İngiltere ve Fransa Hünkâr İskelesi antlaşması ile boğazların Rus savaş gemilerine açılmasından rahatsız olmuşlardır. Rusya’ya baskı yaparak bu antlaşmanın uygulanmasına izin vermemişlerdir. Antlaşması süresinin sekiz yıl sonra dolması üzerine hemen 1841’de Londra’da boğazlar ile ilgili bir konferans toplanmıştır. İlginçtir ki, konferansa sınırı olmamasına rağmen Avusturya ve Prusya da katılmıştır. Londra konferansının amacı boğazları Osmanlı ve Rus egemenliğinden çıkarıp Avrupalı devletlerin egemenliğine vermektir. Londra antlaşmasıyla boğazların koruyuculuğu beş devlete verilmişti. Bu durum boğazlarda yetkinin beş devlete verilmesi anlamına geliyordu ki, Osmanlı devleti boğazlar üzerindeki egemenliğini ciddi derecede kaybetmişti. Avrupalı devletler Londra antlaşması ile Rusların sıcak denizlere inme hayalini engellemişlerdir.

Osmanlı devletinin devletlerarası rekabetten yaralanıp usta bir diplomasi ile varlığını sürdürdüğü iddiasının ne kadar geçersiz bir iddia olduğunu Londra boğazlar antlaşması göstermektedir. Osmanlı’nın varlığını sürdürmesi büyük devletlerin paylaşım sorunundan kaynaklanan bir durumdur.

İlerleyen dönemlerde Rusya boğazların statüsünü kendi lehine çevirip savaş gemilerini boğazlardan geçirme girişimleri, İngiltere’nin karşı çıkmasıyla engellenmiştir. Birinci dünya savaşının çıkmasından hemen sonra Rusya’da Bolşevik ihtilalı meydana gelmiştir. İtilaf devletlerinden olan İngiltere ve Fransa bir an önce Ruslara yardım edip Çarlık Rusya’sının yönetimde kalıp kendi yanlarında savaşı sürdürme istekleri nedeniyle boğazları aşıp Rusya’ya yardım etmeye karar verdiler. 1915’de Çanakkale savaşı olarak anılan bu savaşta İngiltere ve Fransa çok ağır bir yenilgi almıştır. Böylece boğazları aşıp Rusya’ya yardım etme girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Bunu takip eden dönemlerde Osmanlı devletinin birinci dünya savaşında yenik sayılmasıyla İngilizler İstanbul’u 1918’de işgal ederek boğazlardaki hâkimiyeti ele geçirmişlerdir.

Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde başlatılan kurtuluş savaşı ile Anadolu’da Türk egemenliği tekrar sağalmıştır. Ardından 1922’de İmzalanan Mudanya ateşkes antlaşması ile İngilizler boğazlar ve İstanbul’dan çekilmişlerdir. Boğazlardaki işgalin sona ermesine rağmen büyük devletlerin boğazlar üzerindeki talepleri sona ermemiştir. Kurtuluş savaşı sonrası imzalanan Lozan antlaşmasında boğazlar meselesi Türkler lehine tam olarak çözümlenememiştir.  24 Temmuz 1923’de Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Rusya ve Yugoslovya arasında “Boğazlar Sözleşmesi” yapılmıştı. Buna göre Çanakkale Boğazı’nın dğu ve batısında 20 kilometrelik bir alan ile İstanbul Boğazı’nın doğu ve batısında 15 kilometrelik alan ve Marmara denizindeki adalar askersiz hale getirilmiştir. Bu bölgelere askes yığma yasaklanmıştı. Bu bölgenin güvenliği Milletler Cemiyetine verilmişti. Bu statünün yürütülmesi için Türkiye başkanlığında ilgili devletlerden oluşan “Boğazlar komisyonu” kurulmuştu. Boğazlardaki komisyonun devam etmesinin karalaştırıldığı anlaşmayı Türkiye içine sindirememiştir. Türkiye, boğazlar üzerindeki egemenliğini sınırlayan bu sözleşmeyi o günün koşullarında kabul etmek zorunda kalmıştı.  İlk bulduğu fırsatta boğazlardaki statünün değiştirilmesi için girişimde bulunacaktır.

Türkiye’nin beklediği fırsat II. Dünya savaşı arifesinde gelmiştir. Türkiye, boğazlardaki komisyona bağlı olarak oluşan statüyü değiştirmek için Londra’da 24 Mart 1933’de toplanan “Silahların Azaltılması ve Sınırlandırılması Konferansında” dile getirmiş ama bir sonuç alamamıştır. Almanya’nın Versay antlaşmasını tanımadığını açıklaması üzerine Milletler Cemiyeti Konseyi, 17 Nisan 1935’de olağanüstü gündemle toplanmıştır. Türk Dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras, Türkiye’nin boğazların statüsünü değiştirmek isteğini dile getirmiştir.  Akdeniz ve Avrupa’da Almanya ve İtalya kaynaklı bunalımlar Türkiye’nin haklılığını ortaya koymuştur. Bunun üzerine Türkiye, 10 Nisan 1936’da, Lozan antlaşmasında oluşturulan Boğazlar Sözleşmesi’nde imzası bulunan devletlere nota göndererek, Sözleşmenin 18. Maddesindeki boğazların çevresinin silahsızlandırılması hükmünün artık geçerliliğinin yitirdiğini dile getirerek bu maddenin kaldırılması gerektiğini belirtti. Türkiye’nin bu çağrısına başta İngiltere olmak üzere diğer üye devletler olumlu cevap verdi.

İtalya dışında devletlerin olumlu karşılamaları üzerine Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirmek üzere 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montrö kentinde bir konferans toplandı. Bu konferansa Türkiye, Avustralya, İngiltere, Bulgaristan, Fransa, Yunanistan, Japonya, Romanya,  Sovyetler Birliği ve Yugoslavya katıldı. Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile boğazlarda Türk egemenliğini esas alan bir düzenleme yapılmıştır. Lozan’da kurulan Boğazlar komisyonu kaldırılmıştır. Boğazlar çevresinde askersiz bölge kararından vazgeçilmiştir. Türk askerlerinin boğazları kontrol edeceği kabul edilmiştir. Boğazlardan geçen yabancı ticaret ve savaş gemilerinin durumu Türkiye’nin siyasi durumu ve idaresine bağlanmıştır. Bu siyasi durumlar; barış hali, yakın savaş tehlikesi, savaş hali ve Türkiye’nin girmediği savaş hali olmak üzere dört bölüme ayrılmıştır. Böylece Türkiye boğazlardaki egemenliğini sınırlayan durumları usta diplomasisi sayesinde ortadan kaldırmıştır.

Boğazlardan ticaret gemilerinin Montrö’ye göre serbest geçiş hakları belli bir süre sonra deniz trafiğine ve boğazları güvenliğine zarar vermeye başlamıştı. Türkiye, bu sorunu halletmek için 1 Eylül 1993’de Montrö çerçevesinde yeni “Boğazlar ve Marmara Denizi Trafik Düzenleme Tüzüğünü hazırladığını açıkladı. 1994 yılında Türkiye bir nota vererek Montrö’de boğazlarda ticaret gemilerinin sınırsız geçiş hakkı maddelerinin uygulamamasını istedi. Rusya’nın bütün itirazlarına rağmen Türkiye, boğazlarda ve Marmara Denizi’nde seyir, can, mal ve çevre düzenlemesini öngören “Boğazlar Tüzüğü”nü 1 Temmuz 1994’de uygulamaya koydu. Böylece boğazlarda yeni bir kazanım daha elde eden Türkiye, boğazlardaki tıkanıklığın aşılmasını ve güvenli geçişlerin sağlanmasını elde etti.

Günümüzde Montrö sözleşmesinin yetersizliği ya da boğazların geçişlere ihtiyaç vermediği gibi bir takım tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmaları çıkaranlara 1994 yılında uygulanmaya başlayan “Boğazlar Tüzüğü”nü hatırlatmakta yarar vardır. 

Türkiye Cumhuriyeti kan ve irfan üzerine kurulmuş bir devlettir. Dünya’da örneklerine az rastlanır bir kurtuluş savaşından sonra kendisinden hiç beklenmeyen çağdaşlaşma hareketine gerçekleştirmiştir. Kurtuluş savaşını kan üzerine kurulurken çağdaşlaşma hareketi irfan üzerine kurulmuştur. Dünya’da esaret altında yaşamaya başkaldırmış pek çok ülke vardır. Ancak, Dünya’da Türkiye gibi bağımsızlık savaşı sonrası enkaza dönüşmüş bir ülkenin bütün Dünya’yı hayran bırakacak çağdaş atılımları gerçekleştirecek başka ülkesi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu eşiz önder Mustafa Kemal Atatürk, yüzyıllardır milletimizin yakasına yapışmış kötü gidişatın nasıl durdurulacağını anlayan ilk ve tek önderdir. Devletin ve milletin kurtuluşunun askeri güçlerden ziyade eğitim ordusunun yapacağı atılımlarla gerçekleştirileceğine yürekten inanmış bir kişidir. Öyle ki, Kurtuluş Savaşı’nın en şiddetli geçtiği ve Yunan ordusunun Polatlı yakınlarına kadar gelip, Yunan toplarının mecliste duyulduğu dönemde bile öğretmenlerle toplantı yapması, Mustafa Kemal’in milletin kurtuluşu için ne kadar gerçekçi atılımlar yaptığını göstermektedir. Çünkü bizim asıl düşmanımız cehalet ve sefaletti. Ülkemizin işgale maruz kalmasının en büyük sebebi çağdaşlaşma ve modernleşme yarışında geri kalmamızdır. Milli mücadele döneminde bile eğitim hizmetlerinin aksatılmaması için azami gayret sarf edilmiştir. Düşmanla yoğun ve etkili mücadele verilirken eğitim hizmetleri aksatılamamaya çalışılmıştır. Cumhuriyet’in ilan edildiği yıl olan 1923’te ülke genelinde toplam 10.102 ilkokul öğretmeni vardı. Bunların sadece 1081’i kadındı. Bu öğretmenler de medreselerde 1-2 yıllık oldukça yetersiz sayılabilecek bir eğitimden sonra mezun olarak öğretmenliğe başlamış kişilerdi. Halkın okuma yazma oranı yüzde onlara bile ulaşmıyordu. Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in ilanından sonraki yaptığı işler kurtuluş savaşındaki yaptığı işlerden daha zor olmuştur. Çünkü O, hiçbir liderin istemediği bir işe, halkını aydınlatma işine, girişmiştir. Yeni alfabenin kabulü ile yazı dili ile Türkçe arasındaki uyumsuzluk ortadan kaldırılmıştır. İnanılmaz bir hızda okuma yazma seferberliği başlatılmıştır. Öncelik halkın bir an öce okuma yazma öğrenmesiydi. İlk etaplarda eğitmen konusunda ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Eğitmen açığını kapatmak için askerlik görevlerini yapanlardan okuma yazma bilenler eğitmen olarak görevlendirilmiştir. Eğitmen sorunu gidermek için daha sonra köy enstitülerinin temeli sayılabilecek Köy Öğretmen Okulları açılmıştır. Köy enstitülerinin kurulmasını sağlayan Atatürk’ün mirasının yeni nesillere aktarılmasında çok önemli görevleri olan Hasan Ali Yücel, Türk aydınlanma devriminin en önemli ayağını inşa etmiştir. Sakarya Savaşı sırasında Atatürk’ün düzenlediği Maarif Kongresine katılan 250 öğretmenden biri olan Hasan Ali yücel, Atatürk’ün gelecek nesilleri güvenle emanet edeceği bir öğretmendi. Uzun yıllar milli eğitim müfettişliği yaparak Anadolu’daki eğim sorunlarına yerinde tanık olmuştur. 1930 yılında bakanlıkça Fransa’ya gönderilen eğitim müfettişleri içerinde olan Yücel, modern eğitim sistemi hakkında geniş çaplı bilgi sahibi olmuştur. Hem müfettişliği nedeniyle Anadolu’yu karış karış karış gezen, hem de Avrupa’daki modern eğitim yapısı hakkında bilgi sahibi olan Yücel, filozofça bir seviyeye ulaşmıştır. 1931 yılında Mustafa Kemal’in bir toplantıda Türk milletinin nasıl kurtulacağını sorduğunda Hasan Ali Yücel, “Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacı duymazsa o zaman kurtulur.” diye cevap vererek Mustafa Kemal’in beğenisini kazanmıştır. 1932 yılında toplanan Türk Dil Kurultayı’nda dilin sadeleşmesi çalışmalarında önemli katkılar sunmuştur.

Atatürk’ün ölümünden sonra Milli Eğitim Bakanlığına Saffet Arıkan’dan sonra Hasan Ali Yücel getirilmiştir. Bakanlığındaki ilk icraatı 1939’da birinci eğitim şurasını toplamak olmuştur. Eğitim sorunlarına çözüm için geniş çaplı katılım sağlanan şurada önemli kararlar alınmıştır. Öğretmenler arasındaki iletişimi sağlamak için Tebliğler dergisi aynı yıl çıkmaya başlamıştır. Hasan Ali Yücel gelişmiş ülkelerin aydınlanma hareketlerinde önemli yeri bulunan dünya edebiyatı klasiklerinin Türkçe çevirilerinin yapılmasında oldukça aktif rol oynamıştır. Hatta birçok klasiği bizzat kendisi çevirmiştir. Böyle O’nun zamanında 496 eser Türkçe’ye çevrilmiştir. Hasan Ali Yücel’in eğitim hayatındaki en önemli başarısı hiç kuşkusuz köy enstitüleridir. Köy enstitüleri 17 Nisan 1940 yılında kabul edilen 3803 yasa ile kurulmuştur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında halkın yüzde 80’den fazlası köylerde yaşıyordu. 40 bine yakın bulunan köylerin neredeyse hiçbirinde okul bulunmuyordu. Halkın büyük bölümünü okuma yazma bilmediği, temel sağlık bakımları konusunda oldukça bilgisiz olduğu, tarım teknikleri ve tarımsal üretim konusunda kara cahil olduğu bir dönemde köy enstitüleri, Türk köylüsünün makûs talihini değiştirmek amacıyla kurulmuştur. Köy çocuklarının yetiştirilmesi için, köyün içinden çıkan köyü ve sorunlarını bizzat yaşayarak bilen köy çocukları, köy enstitüleri ile kara yazgılarını değiştirecekti. 1940 yılından 1948 yılına kadar toplam 21 köy enstitüsü kurulmuştur. Bu enstitülerin o zaman zor şarlarında ne kadar heybetli yapılar olduğunu günümüzde kurulan tabela üniversiteleriyle kıyaslarsak daha iyi anlayabiliriz. İşte Türk Rönesanssının mabetleri olan 21 köy enstitüsü: Ad/Bulunduğu İl Kuruluş Tarihi 1946’ya Kadar Çalışan Müdürlerin Adı Akçadağ / Malatya 1940 Şinasi Tamer, Şerif Tekben Akpınar-Ladik/ Samsun 1940 Nurettin Biriz, Enver Kartekin Aksu / Antalya 1940 Talat Ersoy, Halil Öztürk Arifiye / Sakarya 1940 Süleyman Edip Balkır Beşikdüzü / Trabzon 1940 Hürrem Arman, Osman Ülküman Cılavuz / Kars 1940 Halit Ağanoğlu Çifteler / Eskişehir 1937 Remzi Özyürek, M. Rauf İnan, Osman Ülkümen Dicle / Diyarbakır 1944 Nazif Evren Düziçi / Adana 1940 Lütfi Dağlar Erciş / Van 1948 İbrahim Oymak Gölköy / Kastamonu 1939 Ali Doğan Toran Gönen / Isparta 1940 Ömer Uzgil Hasanoğlan / Ankara 1941 Lütfi Engin, Hürrem Arman, M. Rauf İnan İvriz / Konya 1941 Recep Gürel, İ. Safa Güner Kepirtepe / Kırklareli 1938 Nejat İdil, İhsan Kalabay Kızılçullu / İzmir 1937 Emin Soysal, Hamdi Akman, Talat Ersoy Ortaklar / Aydın 1944 Hayri Çakaloz Pamukpınar / Sivas 1941 Şinasi Tamer Pazarören / Kayseri 1940 Sabri Kolçak, Şevket Gedikoğlu Pulur / Erzurum 1942 Ahmet Korkut, Aydın Arıkök Savaştepe / Balıkesir 1940 Sıtkı Akkay Kaynak: http://koy-enstituleri.uzerine.com/index.jsp?objid=4929

Köy enstitülerinde sanattan edebiyata bilimden felsefeye, tarımda inşaata ve müzikten biçki dikişe karar köylünün ihtiyacı duyulan her bilgi öğretilmiştir. Oradan mezun olan her öğretmen köylünün bütün ihtiyaçlarına cevap verecek birikime ulaşıyordu. Türk aydınlaması için bulunmaz bir fırsat olan köy enstitüleri günlük siyasi kısır tartışmalara kurban gitmiştir. Sadece birkaç köy ağasının rahatsızlığından, Türkiye’nin bin yılını aydınlatacak muazzam yapılar heder edilmiştir. Üstüne bir de Hasan Ali Yücel’e acımasız bir biçimde haksız saldırılar yapılmış ve iftiralar atılmıştır. Ailesini ihmal etme pahasına Türkiye’nin aydınlanmasında canını ortaya koyan güzel gözlü Hasan Ali Yücel’i saygı minnet ve özlemle anarken büyük şair olan Can Yücel’in babasına yazdığı şiirle yazıma son veriyorum. BEN HAYATTA EN ÇOK BABAMI SEVDİM… Hayatta ben en çok babamı sevdim Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek- Nasıl koşarsa ardından bir devin O çapkın babamı ben öyle sevdim Bilmezdi ki oturduğumuz semti Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi! Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi Atlastan bakardım nereye gitti Öyle öyle ezberledim gurbeti Sevinçten uçardım hasta oldum mu 40’ı geçerse ateş, ağrırlar İstanbul’a Bir helalleşmek ister elbet, diğ’mi, oğluyla! Tifoyken başardım bu aşk oyununu Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu En son teftişine çıkana değin Koştururken ardından o uçmaktaki devin Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için Açıldı nefesim, fikrim, canevim Hayatta ben en çok babamı sevdim… şiire dair satırlar salt babaya özel ancak et,tırnaktan ayrılabilir mi hiç! bu duygu yüklü Can YÜCEL şiiri o ayrılmaz ikili canımız,kanımız ana_babalarımıza armağan olsun… ölmüşlerimizin ruhu şad olsun!

Yüzyıllar boyunca sadece askere alınacak veya vergi toplanacak insan sayısı olarak anılan Türkler Atatürk sayesinde anayasal hakları olan birey haline gelişmişti. Türklerin Anadolu’da yüzyıllar boyunca ihmal edilmesi, halkın yoksul, cahil ve çaresiz kalmasına sebep olmuş, sonunda Anadolu işgal edilmiş ve haklımız yıllarca başka devletlerin esaretinde ağır bedeller ödemişti. Bütün olumsuzluklara rağmen başlatılan destansı kurtuluş mücadelesiyle halk, canını dişine takıp son bir gayretle yurdumuzun işgalden kurtarılmasını sağlamıştır. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin bir daha esareti yaşamaması için amansız bir mücadele içerisine girmiştir. En başta yüzyıllardır cahil bırakılan halkın eğitim sorunuyla ilgilenmek gerekiyordu. Eğitim ilk olarak okuma yazmayla başlar. Cumhuriyet kurulduğunda okuma yazma oranları yüzde yediler civarındaydı. Maksat sadece halkın okuma yazma öğrenmesi değildi. Düşünen, üreten ve sorgulayan özgür bireyler yetiştirmek Atatürk’ün en büyük ülküsüydü. Okuma yazma seferberliğinin düzenlenmesi yeni harflerin kabulüyle başlamıştır. Halkın yüzde seksenine yakını köylerde yaşıyordu ve buralarda okuma yazma oranları neredeyse yok denecek kadar azdı. Eğitimin kurumsal olarak yaygınlaştırılması amacıyla 1935 yılında önemli kararlar alınmıştır. Alınan kararlar gereğince, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapan köy gençlerinin kısa bir eğitimden geçirilerek kendi köylerinde eğitmen olarak görevlendirilecekti. İlk uygulama 1936’da başladı ve 84 köylü genç Eskişehir’e bağlı Çifteler’de açılan bir kurstan sonra köy eğitmeni olarak görevlendirildi. Uygulamanın başarılı olması üzerine kursların sayısı artırıldı, eğitmenlere toprak, tohumluk ve tarım araç-gereci de verilerek bulundukları bölgede tarımsal çalışmalara öncülük etmeleri sağlandı. 1937’de konu daha kapsamlı bir biçimde ele alındı ve Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın hazırlattığı bir program çerçevesinde Eskişehir Çifteler’de (1937), İzmir Kızılçullu’da (1937), Edirne Kepirtepe’de (1938) ve Kastamonu Gölköy’de (1939) deneme niteliğinde olan ve köy enstitülerinin temeli sayılan dört Köy Öğretmen Okulu açıldı. Edirne’deki okul önce Karaağaç’ta öğretime başladı, sonra Kepirtepe’ye nakledildi. Köy öğretmen okullarından gerekli verimin alınamaması üzerine eğitmen yetiştirme sorununa daha kalıcı çözüm üretmek amacıyla Köy Enstitüleri kanunu 17 Nisan 1940 yılında TBMM’de görüşülüp 278 oyla kabul edilmiştir. Oylamaya katılmayan 148 milletvekili daha sonraları köy enstitülerinin kapatılması için sinsice çalışmalar yapacaktır. İlköğretim genel müdürlüğüne aslen ataması yapılan İsmail Hakkı TONGUÇ ve dönemin milli eğitim bakanı olan Hasan Ali YÜCEL’in köy enstitülerinin kurulmasında ve geliştirilmesinde olan üstü çabaları olmuştur. İsmail Hakkı TUNGUÇ, eğitim enstitülerine neden gereksim duyduklarının şöyle dile getirmiştir: “Otuz bin köy öğretmen bekliyor. Şehir öğretmen okullarından aldığımız öğretmenler şimdiye kadar atı yüzü geçmedi. Her köyün ihtiyaç duyduğu öğretmeni böyle giderse yüz milyon Türk lirası harcayarak ancak 100 yılda karşılayacağız. Oysa köy enstitüleri sayesinde sadece 27 milyon Türk lirası harcayarak on yıl içinde bu hedefe ulaşabiliriz.” (Kemal Tahir Bozkırdaki Fidan) Aslında köyden gelen eğitmenin yine köye giderek öğretmenlerin köye uyum sorunu ortadan kaldırılmış oluyor. Maksat köylüyü eğitim, kültür ve maddi yönden kalkındırmaksa köy enstitüleri dönemin şartlarında bulunmaz bir fırsattı. Köy enstitüleri, eğitime bireysellik temelinde başlamıştır. Bireysel farklılıkların gözetildiği, çevre ve zamanın koşullarının gözetildiği, üreticiliğin temel gaye edindiği ve karma eğitim ilkelerine göre hareket eden çağdaş eğitim kurumlarıydı. Enstitülerin kurulduğu yıllarda halkın yüzde sekseninin köylerde bulunduğu ve buralarda okuma yazma oranlarının yüzde bire bile ulaşmadığı, kadının toplumsal hayat ve iş hayatında etkisinin hiç olmadığı bir ortamda köy enstitülerinin kuruluş ilklerinin ne kadar cesur bir hedefe göre şekillendiğini görebiliriz. Bu nedenle köy enstitülerini istemeyenler sadece 1940 yılındaki meclis oturumuna katılmayan 148 milletvekili değildi. Halkın yüzlerce yıla dayanan cahillikten kaynaklanan önyargılarının köy enstitülerine ciddi muhalefet ettiğini görmekteyiz. Başta Emin Sazak olmak üzere birçok milletvekili halkın önyargılarını kendi propaganda amaçları doğrultusunda kullanmışlardır. Durumu dönemin Milli Eğitim bakanı Hasan Ali YÜCEL şöyle özetlemektedir. “İlköğretim davası feodal sistemle kendisini idare etmek isteyenlerin samimi olarak istemeyeceği bir davadır.” Cumhuriyetin ilk yıllarında 40 bin civarında bulunan köylerimizde katı bir feodal yapı söz konusuydu. Topraksız köylü, köy ağalarının boyunduruğuna giren köle durumundaydı. Köylü için köy ağları her şeydi. Bütün işler, evlenme dahil, köy ağalarına sorularak yapılıyordu. Ancak köy enstitülerinden mezun olan idealist cesur öğretmenler sayesinde köy ağalarının egemenlikleri ciddi derecede sarsılmıştır. Enstitü mezunu öğretmenler köylüye hem üreterek ekonomik bağısızlıklarının yolunu öğretiyor hem de yapılacak işlerde köy ağasına danışılma tekelini yıkıyorlardı. Bu durum birileri için hazmedilemez bir durumdu. Enstitüde yetişen öğrencilerin gidecekleri köylerde devrim niteliğinde adımlar atmasını sağlayacak eğitim programı şöyleydi: 114 hafta çağdaş bilim temeline göre hazırlanmış kültür dersleri, 58 hafta modern tarım tekniklerinin öğretildiği ziraat dersleri ve 58 hafta da başta inşaat işleri olmak üzere marangozculuk, demircilik ve örgü biçki derslerinden oluşan teknik dersleri kutuluyordu. Örneğin ziraat derslerinde şu dersler okutulmaktaydı: Tarla dersi ve çalışmaları, Tarla tarımı, Bahçe tarımı, Sanayi bitkileri tarımı ve sanatları, Hayvan bakımı, Kümes hayvancılığı, Arıcılık ve İpek böcekçiliği ile Balıkçılık ve Su ürünleri dersleri idi. Bu dersler coğrafi koşullara göre belirlenip her bölgenin ihtiyacına göre farklı dağılımlarda veriliyordu. Teknik derslerde okutulan dersler şöyleydi: Dericilik ve nalbantlık, Dülgerlik ve marangozluk, Yapıcılık, Köy ev ve El sanatları ile Makine ve motor kullanma dersleriydi. Teknik derslerde öğretilen konuların o zaman köylünün gerçek ihtiyacı olan konular olduğu tartışşma götürmez gerçeklerdi. Bunlara ilave olarak kız öğrenciler için Biçki-dikiş ve Örgücülük ve dokumacılık dersleri okutulmaktaydı. Kars Cılavuz Köy Enstitüsü’nde öğrenim gören Halise Apaydın adlı öğrenci anılarında şöyle bahsetmektedir: 13 yaşında biz, peynir ve yağ yapmayı öğrendik. Peyniri baskılara alıyoruz sonra da kendimiz yiyoruz…” (Ahmet Özgür Türen, Köy Enstitüleri Dosyası) Köy enstitülerinden mezun olan öğretmenlere gittikleri köylerde aldığı eğitim doğrultusunda iş kurup köylüye rol model olmaları için işinin gereği olan ne kadar alet varsa veriliyordu. Bu aletlerden başlıcaları şöyleydi: 40 kiloluk örs, Macar körüğü, varyos, tezgah matkabı, pafta takımı, çapa, pulluk, bel küreği, aşı çakısı, arı kovanı, silindir makinesi, şakul, mala, su terazisi, ıspatula, gönye, dikiş makinesi, biçki makası, mezura, rulet, ütü ve dokuma tezgahı gibi buraya sığdıramayacağımız onlarca ürün bulunmaktaydı. Köy enstitüleri öyle bir çığır açmıştı ki, Hindistan ve İsrail’den heyetler gelerek enstitüleri kendi ülkelerinde uygulamak için incelemelerde bulunmuşlardı. UNESCO enstitüleri gelişmekte olan ülkeler için örnek model olarak önermişti. Ama ne yazık ki mucizevi atılımlara imza atan köy enstitüleri bir takım çıkar çevrelerini ciddi derecede rahatsız etmişti. Kendi kişisel çıkarlarını bütün ülkenin menfaatlerinden üstün tutan sömürüce çevreler 1946 yılından itibaren açıktan enstitülerin kapatılması için mücadele etmiştir. İlk önce toplumda ciddi bir kara propaganda başlatarak enstitüleri halkın gözünden düşürdüler. 1950 seçimlerinden sonra yönetimi ele geçiren köy ağası kültürüne dayalı anlayışla ülkeyi yönetenler vicdanları hiç sızlamadan Türk Rönesanssının meyvelerini toplamasına fırsat vermeden acımasız hislerle enstitüleri kaptılar. Türk aydınlama tarihinde lanetle anılacak bu şahıslar, Türkiye’nin aydınlanma hedefine ciddi darbe vurdular. Köy enstitülerine olmadık bahaneler üretip kapatanlar, enstitülerin topluma kazandırdığı birikimleri yıllarca ya görmezden geldiler ya da gündeme gelmesini engellediler. İşte sadece 14 yıl ömre sahip köy enstitülerin dönemin zor şartlarında Türkiye’ye kazandırdıkları: 15000 dönüm arazi, köy enstitüleri tarafından tarıma kazandırılmıştır. Aynı dönemde bu okullarda 750 bin fidan dikilmiştir. 12 bin dönümlük alanda bağ-bahçe yapılmıştır. Ayrıca, 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santrali, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane ve 100 kilometre yol yapılmıştır. Uygulama bahçeleri için sulama suyu bizzat öğrenciler tarafından getirilmiştir. Köy enstitülerinin kapatıldığında bu okullarda toplam 1308 kadın, 15943 erkek olmak üzere toplam 17251 köy öğretmeni yetişmiştir. (Nazmi Kal, Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar) 1954 yılı Türk aydınlama hareketi için bir kara lekedir. Bu lekeyi Türkiye’ye sürenleri halkımız ilerde daha iyi değerlendirecektir. Ama şurası bir gerçektir ki, Atatürk’ün başlattığı aydınlanma hareketi köy enstitüleri ile zirveye çıkmıştır. Köy enstitülerinden çıkan aydınlama kıvılcımını söndürmeye hiç kimsenin gücü yetmeyecektir