Kategori

İnceleme-Araştırma

Kategori

Yirminci yüzyılın ilk yarısında iki Dünya Savaşı yaşayan Avrupa kıtası, 35 milyon insanını kaybetmiş, harap şehirler işsizler, sakatlar ordusu ve sarılacak derin boyutları olan sosyal yararlarla baş başa kalmıştır. Avrupa’nın düşman kardeşleri, artık barışın büyülü havasını birleşmelerle, anlaşmalarla pekiştirmeli ve yaymalıdırlar bu düşünce, İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill’in Zürih Üniversitesinde 1946 yılında yapmış olduğu konuşmada “Birleşik Avrupa” benzeri bir yapılanmanın oluşturulması özleminde kendini belli etmiştir.

Aslında iki büyük savaş yaşayan daha sonra bu savaşın yıkıcı sonuçlarını bir daha yaşamamak için oluşturulan AB düşüncesi bir uygarlık modeli olmaktan ziyade zorunlu bir birliktelik olduğu izlemini vermektedir.

Her ne kadar bu aşamada Avrupa’nın nihai doğu sınırları ne sağlam biçimde tanımlanabilir ne de tespit edilebilirse de en geniş anlamda Avrupa Hıristiyan geleneğinden kaynaklanan bir ortak uygarlıktır.

18 Nisan 1951’de Almanya şansölyesi ve Dışişleri Bakanı Adenaur, Belçika Dışişleri Bakanı Paul Van Zecland, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman, İtalya Dışişleri Bakanı Sforza, Lüksemburg Büyük Dukalığı Dışişleri Bakanı Bach ve Hollanda Kraliyet Dışişleri Bakanı Stikker tarafından imzalanan Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür Çelik Topluluğu(AKÇT) kurularak, bugünkü Avrupa Birliğinin temeli atılmış oldu.

“Genel bir iktisadi Birlik ve Nükleer Alanda Bir Birlik Kurulması İmkânları” başlıklı rapor, üye ülkelerin Dışişleri bakanlarının 29 Mayıs 1956 tarihili Venedik Toplantısında kabul edilmiştir. Bu rapor, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Antlaşmalarının hazırlanmasına temel olmuştur. Böylece 25 Mart 1957’de Roma Antlaşması imzalanmış ve AET hayata geçmiştir. Türkiye 1961 yılında bu topluluğa resmen müracaat etmiştir. Aradan geçen yıllara bu kat edilen mesafelere bakılırsa, Türkiye’nin gerek ulus-devlet yapısı, gerekse ekonomik yapısının yara aldığını söylemek yanlış olmaz. 1960’lı yıllarda Avrupa’nın en büyük sorununun nüfus yapısının kendini yenileyecek yeterlilikte olmadığı, birliğinde bu konuda acil önlemler alması gerektiği, Fransız Parlamenterler tarafından vurgulanmıştı. “Avrupa nüfusu zaman içinde çok az artıyor ve artış oranı da her yıl düşüyor. Ölüm oranı hemen hemen değişmemekte ve önemli bir değişken oluşturmamaktadır. Buna karşılık doğum oranı sürekli düşmektedir.” AB’de 1995’te 76,3 milyon olan atmış yaşın üstündeki nüfusun, beklenmedik gelişmeler olmadığı takdirde, 2006 yılından sonra hızla artarak 2025 de 113,5 milyona ulaşacağına gösteriyor. Aynı dönem içinde 20 yaşından genç kişilerin sayısında,9,5 milyon (% 11 ) azalma görülüyor.

AET’nin ilk genişlemesi 1973 yılında başlamıştır. Bu tarihten itibaren AET genişleme yönünde ciddi çalışmalar yapmıştır.7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan ve Maastricht Antlaşması olarak bilinen, resmi adıyla “Avrupa Birliği Anlaşması” ile birlik kendine yeni bir vizyon belirlemiştir. AET’nin yeni adı AB olmuştur.

AB aşaması içerik olarak birlik üyeleri tekbir devlete dönüştürmenin amaçları doğrultusunda birliğe bir takım ortak politikalar benimsetme yönünde faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu faaliyetlerin başında ortak bir para politikasının oluşturulması gelmektedir. Ortak para konusunda büyük ölçüde başarı sağlanmıştır. AB’nin ortak amaçlarından biride ortak tarım politikalarının oluşturulmasıdır. Bu konuda sıkıntılar bulunsa da ortak tarım politikaları konusunda çalışmalar sürdürülmektedir. AB’nin en çok önem verdiği konulardan olan Avrupa Hukuku alanında önemli adımlar atılmıştır. “Avrupa Birliğine üye ülkeleri, birliğe bağlayan 31 başlıktan oluşan ve sürekli gelişen Hukuk Çerçevesi “Müktesebat” adını alır.”AB Müktesebatı sayesinde ortak hukuk kurallarının oluşturulması ve oluşturulan sistemle birliğin karar mekanizmalarının tek yapılılığa dönüştürülmesi ve alınan kararlarda daha enerjik bir uygulama safhasının oluşması amaçlanmaktadır.

AB’ye üye olmak için aday ülkelerin yerine getirmesi gereken asgari koşullar olan Kopenhag Kriterleri AB’nin geleceği ile çok yakından alakalıdır. Kopenhag Siyasi Kriterleri içerisinde özellikle üye ülkelere bir takım ödevler verilmektedir. Bu ödevler üye ülkelerin daha demokratik bir yapıya kavuşmaları ve özellikle azınlık haklarına riayet edilmesini amaçlamaktadır. Türkiye gibi hazmedilmesi zor olan bir ülke gündeme gelince yapılması gereken ödevler; yeni koşulların ortaya çıkması bakımından oldukça esnek, koşulların yerine getirilmesi bakımından da oldukça girift bir yapıda olduğu görülmektedir. AB üstünde olan Siyasi Kriterlerin yerine getirilip getirilmedikleri konusunda denetleme yetkisine sahip olan AB bu konuda siyasi davrandığını her zaman göstermektedir. Hali hazırda birlik içerisinde çözüm bekleyen bir çok azınlık sorunu varken Türkiye gibi adaylığın nostaljik bir sürece dönüşen ülkede, olmayan azınlık sorunları ortaya çıkarılmasının yanında yeni sorunlar anlamına gelen yeni azınlıklar oluşturma çabaları, Kopenhag Siyasi Kriterlerinin birliğin siyasi ruhuna uygun paradoks bir yapıda olduğunu gösterir.

AB süreci, kültürler arası bir oluşum, yani farklı kültürlerin kaynaşmasıdır. Kültür antropolojisi gösteriyor ki, iki toplumun karşılaşmasında egemen kültür, zayıf kültürü etkisi altına almak suretiyle bir benzeşime gider, onu kendi doğrultusunda biçimlendirir. Günümüz Türkiye’si, 1939’dan itibaren başlayan batılılaşma sürecinde, bu defa isteğe dayalı bir yol izlemek suretiyle, batı karşısında teslimiyetçi bir tavır takınmıştır.

Yarım yüzyıla yakın bir geçmişe dayanan AB modeli aslında Fransız İhtilali ile ortaya çıkan ulus-devlet modeline açılmış bir savaştı. Ancak AB ulusalcılık yerine, belgeselcilik ruhuyla hareket ederken, ulusalcılığa panzehir olarak geliştirdiği azınlık haklarıyla, yeni bir mikro-milliyetçilik dalgalarının oluşmasına sebep olmaktadır. Hâkim unsurlarının yerine azınlık olarak arındırılmış haklarla yaşamak, hâkim kurucu unsurların alt kimliğini kabul etmek, onlardan daha ayrıcalıklı değil de daha arınık bir durum ortaya çıkarır ki bu da entegrasyon yerine bölünmeye doğru giden federasyon tipi yapılanmaları oluşturur.

Böylece AB sürekli olarak Azınlık haklarını gündeme getirmekle kendi bacağına kurşun sıkmış olur.

GİRİŞ

1915 yılında Osmanlı devletinin savaşın olağanüstü koşulları nedeniyle düşmanla işbirliği yapan ülke içerisindeki şartlardan yararlanarak isyan çıkaran Ermenilere sürgün kararı almasından günümüze kadar ermeni sorunu Türk milletinin önünde bir engel olarak kalmıştır. Yapılan tanımların ve kavramların hassasiyetine göre Ermeni sorunu ifadesini kullanmaktaki amaç azınlık durumundaki bir toplumun mağduriyetinden daha çok o toplumun mağdur ettiği milletimizin sıkıntılarını dile getirmek için kullanılmıştır. Yani Ermeniler 100 yıldan daha fazla bir dönemden beri Türklere hep sorun çıkarmışlardır.

TARİHÇE

Dünya savaşının devam ettiği yıllarda Self determinasyon ilkesiyle bağımsız bir Ermeni devleti kurmak isteyen Ermeniler, Amerikan başkanı Wilson’a güvenerek yaşadıkları bölgede kendi nüfuslarını fazla göstermek amacıyla inanılmaz bir etnik kıyıma başlamışlardır.

Türkleri katledip, Türklerin yaşadıkları bölgenin aslında Ermenilere ait olduğunu göstermek amacıyla yapılan bu insanlık dışı girişime Osmanlı yönetimi, savaş dönemi yılların verdiği Meşru Müdafaa hakkını kullanarak 1915 yılında “sevk ve iskân kararını” alarak Ermenileri daha güvenli bir yer olan Suriye’ye göndermişlerdir.

I. Dünya Savaşı’nın bütün insanlık için elem dolu o günlerinde, ölüm-kalım mücadelesi veren Osmanlı Devleti’nin kendisine isyan ederek düşmanla işbirliğine giren bir kısım Ermeni vatandaşını, ülkeye daha az zarar verecekleri cephe gerisine yerleşmesinden daha doğal bir önlem olamazdı.

“Daha 1918 yılı başlarında, savaşan tarafların hemen hepsinin barış istemeye başladığı sıralarda, ABD başkanı Woodrow Wilson, gelecek barışın temel ilkelerini belirlemek üzere bir açıklama yapmıştı. 8 Ocak 1918’de açıklanan ve tarihe “Wilson ilkeleri” veya “Wilson’un 14 noktası olarak geçen bu ilkeler özetle şöyleydi… Osmanlı imparatorluğunda Türklerin oluşturduğu bölgelerin egemenliği sağlanmalı, diğer bölgelerdeki uluslara kesin bir yaşam güveni, özgür ve engelsiz tam gelişme olanakları verilmeli”.

Wilson ilkelerine dayanarak doğuda bir Ermeni ve Kürt devleti oluşturulması çabaları başlamıştır. Bu çalışmalar özellikle İngiltere’nin öncülüğünde Avrupalı devletler tarafından desteklenmiştir. Wilson ilkelerinden hareket ederek 10 Ağustos 1920’de Sevr (Sevres) barış antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın Doğu Anadolu ile ilgili bölümünde; “Doğu Anadolu’da denize çıkışı olacak şekilde bağımsız bir Ermeni Devleti ile onun güneyinde özerk bir Kürdistan kurulacaktı”

Yukarıdaki maddelerden de anlaşıldığı gibi kısmı bir azınlık oluşturması fikrinin bölünmeye doğru yol aldığını görmekteyiz. Sevr antlaşmasındaki bu maddenin temel dayanağı milletlerin kendi kaderini belirleme hakkına (Selfdeterminasyon) dayanmaktadır. Ancak ortada böyle bir durumun olmadığı aşikârdır. Bir kere Ermenilerin o bölgede bir devlet kuracak kadar sayısal üstünlükte bir yapısı yoktu. Bu yapıyı oluşturmak amacıyla I. Dünya Savaşı yıllarında yaptığı atakların sonuçsuz kalması üzerinde, o dönemde İngiltere’nin yazdığı Mavi Kitap’a(Bule Book) dayanarak soykırım iddiasında bulunmuşlardır. Hiçbir gerçek bulguya yer vermeyen sadece Savaş Bakanlığının propaganda amacıyla yazdığı bu kitabın Ermenilerce kullanılması düşündürücüdür.

O dönemde İstanbul İngiltere tarafından işgal edilmiş ve Osmanlı’nın bütün arşivlerine İngilizler el koymuştu. Meclis-i Mebusanın dağılması üzerine bazı milletvekilleri tutuklanıp Malta Adasına sürgün edilmişti. Sürgündeki milletvekillerinden bir kısmı, Ermeni soykırımı yapmakla suçlanmıştı. Ancak Osmanlı’nın bütün arşivlerini elinde bulunduran İngiltere soykırım yapıldığına dair tekbir kaynak bile bulamamış ve sürgündeki milletvekillerine soykırımla ilgili bir iddianame hazırlayamamıştır. “Günümüzde İngiltere Mavi Kitaptaki idealarından vazgeçmiştir. İngiltere Dışişlerinin Türk Komitesine yolladığı mektup Mavi Kitaptaki Ermeni soykırımıyla ilgili iddiaları çürütüyor. Londra mektupla 1915-1916’daki olayların soykırım kapasitesine girmediğini kabul etti.”

20 Ekim 1921’de Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşması, daha çok Ermenileri rahatsız etmiştir. Ermeniler, Türklere yaptıkları kötülüklerin hesabının sorulacağı endişesi ile Çukurova’yı terk ediyorlardı. 1919–1921 yılları arasında Fransız ve İngiliz kuvvetleri ile Maraş, Antep, Urfa ve Adana’da Türklere baskı ve şiddet uygulayan Ermeniler, Ankara Antlaşması’ndan sonra, Fransızlar tarafından Suriye ve Lübnan’a taşınmıştır. Ermeni kaynaklarına göre, Çukurova ve çevresinin Fransızlar tarafından boşaltılması sırasında,120.000’den fazla Ermeni Suriye ve Lübnan’a, 300.000’den fazla Ermeni de Kıbrıs, Mısır ve İstanbul’a göç etmiştir. İkinci Ermeni göç hareketi, 1939’da yaşanmıştır. Fransız mandası altında kalmış olan Hatay Sancağı’nın 1939 yılında Türkiye’ye katılmasından sonra, Fransızlar tarafından 1919–1920 yılları arasında Çukurova, Erzin, Dörtyol, İskenderun, Belen, Kırıkhan ve Samandağ ile çevre köylere yerleştirilen Ermenilerin büyük çoğunluğu Suriye’ye göç etmişlerdir. Böylece Çukurova civarında bir Ermenistan yaratma hayali oradan kalkmış oluyordu.

24 Temmuz 1923’de Lozan Antlaşması ile Türkiye’de kalan Ermenilere azınlık statüsü verildi. Bu durum Ermeni sorunun tarihe gömüldüğü anlamına gelen uluslararası bir belgedir. Ancak “geçmişte olduğu gibi günümüzde de Ermeni toplu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler olmaktadır. Bazı ülkelerde Türkleri ve Türkiye’yi sözde soykırımı tanıyan anıtlar dikilmekte, bazı ülkelerde de sözde soykırımı tanımaya yönelik karalar parlamento gündemine getirilmektedir. Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, siyasetçilerin elinde çıkar aracı haline dönüştürülmektedir. Şüphesiz ki bu tür entrikalarda en büyük zararı yine oyuna gelen Ermeniler görmekte, onları kullananlar ise kazançlı çıkmaktadır.”

GÜNÜMÜZDE ERMENİ SORUNU

Türkiye’deki 1915 olaylarına dair Ermeni tezleri 1965’ten beri 30’un üzerinde ülkenin parlamentolarında kabul gördü. Ermeni iddiaları paralelinde çıkarılan ve sayısı 30’u aşan parlamento kararları şunlar:

“Uruguay (1965), Kıbrıs Rum Yönetimi (1982), Avrupa Parlamentosu (1987), Arjantin (1993), Rusya Federasyonu (1995), Kanada (1996), Yunanistan (1996), Lübnan (1997), Belçika (1998), Fransa (2001), İsveç (2000), İtalya (2000), İsviçre (2003), Slovakya (2004), Hollanda (2004), Polonya (2005), Almanya (2005), Venezuela (2005), Litvanya (2005), Şili (2007), Avusturya, Bolivya, Brezilya, Bulgaristan, Çekya, Ermenistan, Libya, Lüksemburg, Paraguay, Portekiz, İsviçre, Suriye ve Vatikan’dır.

Etkili bir dış politika zorunlu dostluk prensibine göre şekillenir. Yani gücünü ortaya koyarsın ve devletleri dostane ilişkiler yaşamaya zorlarsın. Günümüz Ermeni sorunu bu mantık çerçevesinde ele alınmalıdır. Ermeni sorunu artık siyasi bir sorundur ve bununla etkili bir siyasi mücadele şarttır.

Özellikle sanayileşme sonucunda gerek Dünya’nın enerji alanlarını kontrol altına almak, gerekse enerji koridorlarına yakın alanları denetlemek amacıyla birtakım stratejiler geliştirilmiştir. Geliştirilen bu stratejiler Dünya’nın hâkimiyetine açılan jeopolitik terimler üzerinde durulmuştur. Dünya hâkimiyetinin coğrafi bütünlüğü ile sağlanabileceğinden ortaya çıkan belli başlı düşünürler şunlardır;

19. yüzyıl sonlarına doğru, bir devletin büyüklüğünün kıyılarının uzunluğu ve limanlarının özelliği ile ölçülebileceğine dolayısıyla uluslar arası ilişkilerin düzenlenmesinde ve Dünya politikasının kontrolünde kesin faktörün deniz egemenliği olduğuna Alfred Thayer Mahan, ulusal yayılmanın denizlere yönelmesi gerektiğini, çünkü deniz egemenliğinin ABD’yi Dünya egemenliğine götürebileceğini söylemişti.

Buna karşılık Britanyalı coğrafyacı Mackinder 20. yüzyılın başında jeopolitik anlayışa kara gücünü ön planda tutan yeni bir anlayış getirdi. Mackinder’in, “Hearthland” adını verdiği bu teorisinde Doğu Avrupa ile merkezi Sibirya’dan oluşan alanı elinde tutan bir ulusun Dünya egemenliğini sağlayabileceğini, çünkü Avrasya’nın “Kalp yeri” durumundaki bu coğrafya parçasının Dünya politikasının ekseni olduğunu öne sürdü.

Yani Mackinder, Volga ile Urallar arasını dünya adasının merkezi kabul etmişti. Daha sonra Doğu Avrupa’ya hâkim olan merkez bölgesini kontrol eder, merkez bölgesine hâkim olan dünya adasını kontrol eder, dünya adasını hâkim olan Dünya’yı kontrol eder, şeklinde, “Kara Egemenliği” teorisini öne sürmüştü.

Mackinder’den sonra Amerikalı Jeopolitikçi Nichas Spkyman ise, jeopolitiği ABD’nin çıkarları açısından incelemiş, Dünya politikasında, bazı değişikliklere rağmen Mackinder’in tezlerini kabul etmiş, doğu yarım kürenin tek başına bir gücün eline geçmesinin batı için felaket olacağını söylemişti. Merkez olarak Uralların batısını öngörüyor, bu bölgeyi çevreleyen, Rusya dışındaki Balıktan Karadeniz’e ve Akdeniz’e kadar uzanan Doğu Avrupa ülkeleri ile Türkiye, İran, Irak, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin, Kore ve Doğu Sibirya’yı “Kenar kuşak” olarak adlandırılmış ve bu bölgeleri kara kuvvetleri ile deniz kuvvetleri arasında bir tampon bölge olarak mütalaa etmiştir.

Soğuk savaş sonunda “Medeniyetler Çatışması” teziyle Dünya Jeopolitikçilerini derin düşüncelere salan Huntington, Dünya’daki sekiz medeniyetten olan, Batı, Konfüçyüs, Japon, İslam, Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve Afrika medeniyetleri, gelecekte birini diğerinden ayıran fay kırıkları boyunca mücadele edeceğini iddia etmiştir.

1990’lı yılların sonlarına doğru Amerikalı stratejist Brzezinski’nin yazdığı “Büyük Satranç Tahtası” adlı eseri dünya hâkimiyeti teorilerine yeni bir boyut kazandırmıştır. Buna göre ABD, dış politikasında, teknoloji, iletişim, enformasyon, ticaret ve finansı geliştirmesine ek olarak Avrasya’daki etkisini, siyasal hakemliğini yapacağı istikrarlı bir kıtasal dengenin yaratılması yönünde kullanmalıdır. Bu yüzden Avrasya, küresel üstünlük mücadelesinin sürdürüldüğü bir satranç tahtasıdır. Amerikan politikasının nihai hedefi, iyi huylu ve uzun vadeli eğilimlerle, ortaklaşa küresel bir topluluk oluşturma hedefine sahip olmalıdır. Fakat Avrasya’ya egemen olma ve Amerika’ya meydan okuma yeterliliğine sahip bir rakibin ortaya çıkmaması şarttır.

Rumeli’de Hazan Mevsimi romanı İlesam-Akçağ Roman Yarışması’nda birincilik ödülü aldı. 2016 yılı Ocak ayında Akçağ Yayınevi tarafından kitap hâline getirildi ve okuruyla buluştu.

Mehmet Necati Demircan, dedesinden dinlediği hüzünlü savaş öykülerini hiç unutmamış. Balkan Savaşı’na katılıp Bulgarların eline esir düşen Ahmet Demircan, şahit olduğu olayları ağlayarak anlatırmış. Seksen yaşındaki dedesinin kurumuş göz pınarlarından süzülen yaşlar, yıllar sonra yazarın etkileyici üslubuyla okurun ruhuna dokunuyor.

İki yılı aşan bir araştırma, inceleme sürecinden sonra romanın yazım aşamasına geçilmiş. Tarihî gerçeklikle kurmaca gerçeklik harmanlanmış. Başarılı betimlemeler vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son döneminde yönetim kademesinde bulunan İttihatçılar gözlerimizin önünde canlanıveriyor.

Tarih bir bilim dalıdır, roman ise sanat eseri. Romanda öncelik bilgilendirme değil, insanda estetik haz uyandırmadır. Tarih bilimi; aşk, ihanet, ihtiras gibi insan gerçeğinden uzak durur. Bu nedenle soyut kalır. Roman bu boşluğu tamamlar, tarihi somutlaştırır.

Yazar romanın giriş bölümünde başarılı betimlemelerle Rumeli coğrafyasını bir tablo tadında gözler önüne seriliyor:

Vardar’ın yolculuğu Şar Dağı’ndan başlar. Başı dumanlı dağların doruklarından çıktığı yolculuğunda bereketi, doğurganlığı, hırçınlığı, gem vurulmazlığı taşır aşağılara. Bu maceralı yolculuk, ovaya inince bir çileye dönüşür, eski ihtişamını kaybeder. Sudan çıkmış balığa döner, bir o yana atar kendini, bir bu yana. Rumeli’nin ortasında döner durur, ovada menderesler çizer. Mendereslerin kimi yerlerinde sazlıklar, bataklıklar bulunur. (s. 5)

Tarihî roman yazmak, zor ve zahmetli bir iş… Geri planında uzun soluklu çalışma yatıyor. Arşiv taraması, makalelerin, incelemelerin okunması, kaynak kişilerle yapılan görüşmeler bu çalışmalardan bazıları. Rumeli’de Hazan Mevsimi’ni okudukça emperyalist güçlerin uygulama planlarında bir farklılık göremiyorsunuz:

Vali, olaydan haberdar edilince jandarma birliğini de yanına alarak Üsküp köylerini didik didik etti. Söylenenler doğruydu. VMRO adlı gizli örgüt bölgeyi haraca kesmişti. Kendisine ait silahlı adamları vardı. Esnaftan vergi topluyordu. Bulgar ailelerin erkek çocuklarını zorla askere alıyordu. Evlerden örgüt propagandası yapan yayınlar, silahlar, bombalar çıkmıştı. Osmanlı bunun farkına ancak bir ihbar sonucu varabilmişti. Durum çok ciddiydi. (s. 19)

Tarihçilerin dahi farklı değerlendirdiği bir dönemi romanlaştırmak oldukça sıkıntılı bir süreç. Eleştirilere karşılık verebilmek için romanda anlatılanların belgelendirilmesi gerekiyor. Roman, sanatsal bir metin olduğu hâlde bilimsel bir metin gibi değerlendiriyor.

Romanda tarihî gerçeklik kurgusal gerçekliğe dönüşüyor. Yazar, tarihî olayları tarihî gerçekliğe sadık kalarak vermek için olağanüstü bir çaba harcamış. Çünkü Türk okuru yazardan tarihî romanın tarihî gerçeklere uygun olarak yazılmasını bekliyor. Romanda yer yer geri dönüş tekniği uygulanıyor. Örneğin Saru Saltuk’un türbesi tanıtılırken Saru Saltuk’un Rumeli’ye geliş öyküsü folklorik bir özellikte anlatılıyor:

Hıristiyanlar için kutsal olan Sveti Naum Manastırı Müslümanlar için de kutsaldır. Hacı Bektaşi Veli’den “Sarı Saltuk, seni Rum’a saldık.” sözüyle el alan Sarı Saltuk, bir seccade üzerinde Ohri Gölü’nü geçerek, Sveti Naum Manastırı’nın bulunduğu bölgeye gelmiş, burayı yurt tutmuştur. Sarı Saltuk’a gönülden bağlı Bektaşiler her Cuma türbeyi ziyaret ederler. Cuma günleri Sarı Saltuk’ta panayır kurulur. (s. 41)

Romancı, tarihe mal olmuş bir gerçeklikten hareket eder fakat tarihçi gibi nesnel davranamaz. Yazar, geçmişi romanın ögeleri olan olay örgüsü, kişiler, zaman ve mekâna bağlı olarak yeniden kurgular, muhayyilesinde şekillendirir ve okuyucuya aktarır. Romanda tarihin karanlıkta kalmış boşlukları kurmacanın yardımıyla doldurur:

Niyazi’nin çocukluk yılları Resne’de geçti. Zaman zaman Resne’ye hâkim tepelere çıkar, ufka bakar, uzaktaki tepelerin bulutlar içerisinde kaybolan siluetlerini görür, dünyayı Resne’den ibaret sanırdı. Büyüdükçe dünya da büyüdü. Ufukların ötesindeki dünyaların farkına vardı. Zamanla kardeşleri Osman, Murtaza, Lütfiye ve Güllü dünyaya geldi, aile büyüdü. (s.42)

Türk edebiyatında geçmişten günümüze çok sayıda tarihî roman yazıldı. Yazılmaya da devam edecek. Bazı romancılar tarihi popüler hale getirdi. Aşk, macera ve cinsellikle süslenen tarih okura roman olarak sunuldu. Okur, tarihî roman tozuna bulanmış macera romanı okudu. Çalakalem romanlar yazıldı. Kimi tarihî romanda tarih sadece zemin olarak kullanıldı. Bazı romanlarda ise bir dönem ele alınarak geniş kapsamlı olarak anlatıldı.

Rumeli’de Hazan Mevsimi’nde Rus Konsolos Rostkovski’nin öldürülmesi ve gelişen olaylar bir Osmanlı-Rus savaşının önlenmesi uğruna verilen tavizleri gözler önüne seriyor. Bukova’dan Manastır’a dönen Konsolos, kendisine selam vermediklerini ileri sürerek Nüzhetiye Karakolu önünde nöbet tutan askerlere hakaret edip, kamçıyla vurmaya başlıyor. İtişip kakışma esnasında silah ateş alıyor, Konsolos ölüyor. Ardından yaşanan gelişmeleri romandan izleyelim:

Sultan Abdülhamit, olaydan duyduğu derin üzüntüyü ifade etmek için Rus Çarı Nikola’ya bir taziye telgrafı çekti. 11 Ağustos 1903 tarihli telgrafta olaya karışan jandarmaların yargılanması için divan-ı harbin kurulduğunu, başta Vali olmak üzere olayla ilgili görevlilerin görevden alındığı, haklarında soruşturma açıldığı Konsolos Rostkovski’nin ailesine tazminat ödeneceği belirtiliyordu. (s. 109)

İki asker hakkında idam kararı verilir.

… Rusya Konsolosluk yetkilileri idam kararının Nüzhetiye Caddesi’nde konsolosun vurulduğu yerde halka açık olarak uygulanmasını istiyorlardı. Bununla da yetinmeyerek iki bölük askerin de idam sırasında hazır bulunmasını istiyorlardı. Sadaret, Rus konsolosluk yetkililerinin isteklerinin istedikleri şekilde yerine getirilmesini istedi.

Romanda şahıs kadrosu çok geniş tutulmuş. Kimler yok ki… Enver Bey (Paşa), Talat Bey (Paşa), Kazım Bey (Karabekir), Resneli Niyazi bey gibi tarihe mal olmuş gerçek kişilerin yanı sıra birçok kurgu kahraman… Bütün bu kahramanlar; beş yüz sekiz sayfalık romanda Selanik, Resne, Manastır, Edirne gibi çok geniş bir coğrafyada olay örgüsüne bağlı olarak kendi serüvenlerini yaşıyorlar. Kimi zaman onları gece karanlığında İttihat ve Terakkiye katılış merasiminde kimi zaman Rumeli dağlarında eşkıya kovalarken görüyoruz.

Meşrutiyetin ilanıyla bütün sorunların çözüleceğini düşünen İttihatçılar, Meşrutiyet sonrasında yola birlikte çıktıkları Bulgar, Sırp, Rum çetecilerin ihanetleriyle karşılaşıyorlar. Müslüman Arnavutların dinmek bilmeyen isyanları İttihatçıları hırpalıyor.

Bu durum romanın 335. sayfasında yazar anlatıcının anlatımıyla ifade ediliyor:

Rumeli’deki Arnavut isyanları aradan geçen dört yıla rağmen sürüp gidiyordu. Arnavutlar huzursuzdu. İttihat ve Terakkiye meydan okuyorlardı. Dört yılda dört isyan yaşanmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti bir yandan bu isyanları bastırmaya çalışırken öte yandan muhalefet, Mecliste İttihatçıların başarısızlıklarını acımasızca eleştiriyordu. İttihatçılar için çember gittikçe daralıyordu. Bu kuşatılmışlık onları gittikçe sertleştiriyordu.

İttihatçılar, iktidarı bırakmak zorunda kalıyor. Bütün Balkanlar kaybediliyor. Düşman Çatalca önlerine geliyor. Ülkenin içinde bulunduğu bu acı tabloda bile İstanbul’da iktidar oyunlarının büyüsüne kapılanlar gerçekleri görüp anlayamıyor.

Balkan Savaşı’nın trajik görüntüleri okuyucuda acı bir tat bırakıyor. Yaşadığımız bu toprakların son kalemiz olduğunu anlıyoruz. Bu tanıtım yazısında romanın olay örgüsü hakkında fazla ayrıntıya girmekten kaçınıldı. Bundan sonrası için söz okuyucuda…


Eğitim kurumlarını farklı şekillerde değerlendirmek mümkündür. Kimine göre insanlığın gelişimi, toplumun zenginleşmesi, gelişmiş toplum olmanın gereği olarak değerlendirilirken, kimilerine göre ise insanların girişimciliğini engelleyen, onu dar kalıplara sıkıştıran, insan zihninin yaratıcı düşünmesini engelleyen durağan kurumlar olarak değerlendirilmektedir.

Aslında eğitim kurumlarını olumsuz değerlendirenler daha çok okulların program merkezli eğitim verdiği zamanlarda (örneğin günümüzden 50-60 yıl öncesinde) şiddetli eleştiriler getiriyorlardı. Program merkezli eğitim kurumlarında öğrencilerin kendi bireyselliğinden (ilgi ve yeteneklerinden) ziyade programlardaki hedeflere ulaşıp ulaşmadıkları daha önemliydi. Ancak insanoğlunun her bir bireyinin farklı ilgi ve yetenek alanlarında farklı düzeylerde olduğu gerçeği fark edilemediği için öğrencilerin tek seçeneği vardı, o da bütün derslerde başarılı olmak. Çok yetenekli oldukları halde okul başarıları düşük olan insanların sayısı fazlaydı ve bu durum eğitim kurumlarına yönelik yapılan eleştirileri bir noktada haklı kılıyordu.

Geleneksel eğitim anlayışının ve yapısının bazı toplumsal sorunları çözememesi ve ilerleme sağlayamaması da sorgulandı. Ayrıca bilimsel gelişmeye ve buna paralel olarak sosyal bilimlere (eğitim, psikoloji vb.) yönelik yapılan araştırmalara aktarılan kaynaklar arttıkça yeni bilgilere, sonuçlara ulaşıldı. Var olan eğitim yapısıyla toplumsal gelişmeye cevap verilemeyeceği görüldüğünde eğitimde yeni arayışlara gidildi. Eğitim programları güncellendi, eğitime farklı yaklaşımlar geliştirildi. Bunun sonucu olarak öğrenci merkezli eğitim yaklaşımları güçlendi ve benimsendi. Program merkezli yaklaşımdan öğrenci merkezli yaklaşıma bir geçiş yaşandı. Eğitimde bir noktada başarısızlıktan çok başarı ölçülür hale geldi. İnsanların farklı alanlarda farklı yetenek düzeylerinde oldukları gerçeği, insanların toplumda yeteneklerine uygun olarak yer edinmelerinin önünü açtı. Yani toplumsal hareketliliğin motorunu insanların yeteneklerine göre eğitim görmeleri ve çalışmaları oluşturdu.

Gelinen bu noktada eğitim programlarının öğrencinin sadece bilişsel gelişimini değil onun sosyal ve duygusal gelişimlerini de desteklemesi amaçlanmıştır. Bu amaca gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkelere göre daha çok yaklaşmıştır. Eğitim programlarının içine bilişsel gelişimi destekleyici kazanımların yanı sıra öğrencilerin her şeyden önce insan olduğu gerçeğinden hareketle onların hayatları boyunca işlerine yarayacak yaşam becerileri de eklemişlerdir. Öğrenci okul yılları boyunca eğitim programlarında yer alan bilişsel kazanımlar yanında çeşitli yaşam becerileri de edinmektedir. Hatta insan kaynağının önemini bilen ülkeler liderlik eğitimini bile okullarda vermektedirler. Liderlik eğitimi, zaman yönetimi, başarılı insanın temel özellikleri vb. gibi konulardaki beceriler okulla birlikte kazandırılmaktadır. Ülkeler geliştikçe, toplumlar her yönüyle daha karmaşık hale geldikçe eğitimin önemi daha da büyümektedir. Günümüzden 50-60 yıl önce eğitim kurumlarından yararlanmadan toplumda önemli bir noktaya gelmek mümkün olabiliyordu. Günümüzde ise iyi eğitimli ve özgün fikirleri olan kişiler daha genç yaşta zengin olabiliyorlar.

Ülkemizde ise durum maalesef gelişmiş ülkelerdekine paralel olamıyor. Bunun çeşitli nedenleri var kuşkusuz ancak birçok yazıya konu olan sınav odaklı eğitim eğitimimizin en kötü yanını oluşturmaktadır. İlköğretimin ilk birkaç yılı hariç öğrenciler sürekli bir sınav baskısı altında yetişmektedir. Bu baskıyı sadece öğrenciler değil, aileler, öğretmenler ve yöneticiler de yaşamaktadır. Sınav odaklı eğitim nedeniyle bilişsel yönden gelişmiş ancak duygusal, sosyal yönden zayıf kalmış, her zaman gereksinim duyacağı çeşitli yaşam becerilerinden yoksun gençler mezun olmaktadır. Bu durum sosyal hayatımıza zarar vermektedir. Daha ilköğretim yıllarında güzel yazı yazma alışkanlığı, güzel sanatlara hayranlık, zaman yönetimi, verimli çalışma becerileri, duygusal kararlılık, liderlik, kişisel ve sosyal sorumluluk alabilme, kendini ifade edebilme, sağlıklı iletişim kurabilme, ekip çalışması vb. gibi yaşam becerileri kazanması gerekiyor. Ortaöğretimde bunlara ek olarak kariyer planlaması, kariyer yönetimi vb. yeni beceriler edinerek mezun olması gerekiyor. Ancak bilişsel alandaki öğrenme performansına verilen önem öğrencinin diğer boyutlar açısından gelişmesini engellemektedir.

Sonuç olarak öğrenci merkezli eğitime geçmemize rağmen sonuçlar noktasında ülke olarak sıkıntılarımız bulunmaktadır. 21. Yüzyılda Türkiye’nin ve Türk gençlerinin dünyada biz de varız diyebilmesi için sadece bilişsel yönden değil, duygusal, sosyal vb. diğer yönlerden de yeteneklerinin her zerresinin iyi eğitilmesi, etkinlik temelli yani yaşantıya dayalı bir eğitim sürecinden geçmesi gerekmektedir. Türk gençliği kendini her yönüyle yetiştirerek, geliştirerek atalarına layık olabilir. Çünkü dünyaya medeniyet yayan ataları döneminin hep en iyileri arasında olmuştu. Sevgi ve saygılarımla…

Rus araştırmacı Pierre Kouznietsov “La Lutte des Civilisations et des Langues dans l’Asie
Centrale, Paris 1912.353.s”
adlı doktora tezinde geçmişten XIX. yüzyıla kadar Rus Türkistanı diye adlandırdığı günümüz Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin yer aldığı bölgeler ve orada yaşayan halklarla ilgili önemli bilgiler vermektedir. Kitabın ön sözünde çalışmasının iki ana bölümden oluştuğunu ifade eden yazar, birinci bölümde M.W. Barthold’un le Turkestan a l’epoque de l’invasion mongol adlı eserini esas aldığını, ikinci bölümde ise araştırmayı bizzat kendisinin yaptığını anlatmakta, özellikle Kokand Hanlığı dönemi örf, adet ve geleneklerle ilgili olarak da V.P. Nalivkine’nin* araştırmalarını esas aldığını belirtmektedir.

Biz bu yazımızda Türk tarih ve kültürü ile ilgili önemli bilgilerin yer aldığı bu kitaptan bazı tespitleri hiçbir yoruma tabi tutmadan aktarmaya çalışacağız.

Geçmişte Orta Asya’nın bir çok kavim tarafından işgal edildiğini, bu coğrafyada yaşayan halkların bir çok kültür ve dinle ( Zerdüştilik, Budizm, Maniheizm, Nesturi
Hıristiyanlık, İslam) karşılaştıklarını anlatan yazar, Orta Asya’yı etkileyen ilk medeniyetin Mazdaizm esası üzerine kurulmuş olan İran medeniyeti olduğunu ifade etmektedir.(s.15).X. yüzyılda Maveraünnehr’in İranlılarla meskun olduğunu, Zerdüştiliğin merkezi olan Belh şehrinin Arap coğrafyacıları tarafından ” Ümmü’l-Bilad” olarak anıldığını(s.17),Samaniler döneminde ise Belh ,Semerkand ve Buhara şehirlerine ” dünyanın kraliçesi“(s.18) denildiğini ifade etmektedir. Ancak Arap ordularının Buhara’yı işgali sonrasında Buharalıları göçe zorladıklarını anlatan yazar, Mazdaizme inan bu göçmen ve zengin Buharalılar(=Keş kuşan)ın 700 yüz şatodan oluşan yeni bir şehir kurduklarından söz etmektedir(s.22) Bu şatoların duvarlarında çeşitli resimler buluyordu. Zerdüştiler bu resimlerin kendilerini cin/peri gibi çeşitli ruhani varlıkların zararlarından koruyacağına inanıyorlardı. Samaniler döneminde hala bu şatolardan bir kaçı mevcuttu. Tacik kelimesinin anlamı ile ilgili olarak Tacik kelimesi ortaya çıkısından itibaren etnik ve politik bir anlam ifade etmez. O, Zerdüşti öğretiye inanan kişi demektir. Zira kelimenin ilk hecesinde bulunan “Taç” bildiğimiz Taç anlamındadır. Hıristiyanlar nasıl Haç; Müslümanlar da nasıl Türban takıyorlarsa Zerdüştiler de Taç takıyorlardı demekte, VIII. yüzyılda Eba Müslim döneminde Bikh –Afarid=Makh-Afarid adlı Zerdüşti bir reformatörün de ortaya çıkışı ile ilgili bilgiler vermektedir.(s.22)

Araştırma esnasında zerdüşti kalıntıların bulunduğunu ifade eden araştırmacı bu duruma kanıt olarak yöre halkı arasında “moug=mag” kelimesinin kullanıldığını anlatmaktadır(s.23-24)Arap istilası öncesi Maveraünnehr’de bir çok devletçikler bulunduğunu Semerkand ve Fergana idarecilerine ‘dohkon=,dikhan denildiğini ifade eden araştırmacı arap istilası öncesi Sogdluların Sasani paralarını örnek alarak para bastıklarını anlatmaktadır .

Bizans imparatoru II. Justinen ile Türk hakanı Dizavul/İstemi yabgu arasındaki ilişkiyi de Sogdlular sağlıyordu.(s27).

Arapların Orta Asya’yı işgalleri bölge etnoğrafyasında dikkate değer bir etki yapmadığı gibi, politik ve kültürel alanda da fazla bir etki yapamadı. Emevi komutanları /valileri daha çok Orta Asya’yı kendilerini zenginleştirecek bir vergi deposu olarak gördüler. Ancak İslam, Sasani bürokrasisi üzerine kurulmuş olan Abbasi iktidarında Orta Asya’da devlet dini haline gelebildi( s.29)

Orta Asya’da şehirlerin Şehristan denilen merkez, Rabat ve etrafında yer alan kalelerden üç katmanlı bir biçimde oluştuğunu anlatan yazar, söz konusu dönemlerde sokakların taşlarla döşeli olduğunu, şehirlerin içinden su kanalları geçtiğini ifade etmektedir. Semerkand ve Buhara’da hükümdar sarayı “Registan” adı verilen meydanda bulunurdu. Daha sonra kaleler Orda adı ile anılmaya başladı. Semerkand ve Buhara da hala Registan mevcuttur(s.36-37).

Arap istilasından sonra Farsça popüler dil olarak kalırken, özellikle Maveraünnehr’de Arapça edebi dil olarak kullanıldı.(s,39).Arap istilalarına rağmen İslamiyet belli bir süre entellektüeller arasında gelişemedi.

Arap istilaları öncesinde Maveraünnehr ve Orta Asya Türklerin egemenliği altında idi. Türk hakanları Bizanslılarla politik ilişki içerisinde bulunuyordu. Doğu Türk ülkeleri batıya göre daha yüksek bir refah içinde idiler. Ancak 7 12 de Semerkant’ı İşgal eden Araplar Soğdluları buradan sürdüler. Soğdlulara , Arapların ” Ebu müzahim” adını verdikleri Sulu Kağan (716-737) sahip çıktı. Orta Asya Samanilerden sonra Karahanlıların egemenliği altına girdi. Samaniler, Tahiriler ve Safarilerin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra Orta Asya tamamen Türklerin egemenliği altına girdi. Türk- Moğol istilası, Arap istilası sonrası yeşeren İran kültürüne büyük bir darbe vurdu.(s.51) Yazar, Veselovskiy’ Biruni’nin Arap istilası sırasında Arapların İslam’ın yayılmasını kolaylaştırmak amacı Harezm kütüphanelerini yaktıklarını ifade etmektedir(S.39). böyle bir olay da Moğol istilası sırasında Buhara , Semerkant ve Belh .kütüphanelerinin başına da gelmiştir( 55).

Yazar, bir çok doğu bilimcinin Türklerle Moğollar arasındaki akrabalık bağlarının çok güçlü olmasından dolayı XIII, yüzyılda gelişsen Moğol yayılmacılığının sadece Moğollara mal edilemeyeceğini, aynı zamanda bunun bir Türk hareketi olduğunu ifade ettiklerini anlatmaktadır(s.57)

Bütün bu gelişmelere rağmen Farsça Orta Asya’da edebi dil olarak devam ederken, Türkçe vernaküler dil olarak kaldı. Türkler ev yapım tarzları da dahil bir çok nesnel kültür unsurlarını İranlılardan aldılar. Samaniler döneminde köleler genellikle Türklerden oluşuyordu. Türklerin hakimiyetinde durum tamamen tersine döndü; bu defa köleler İranlılardan oluştu. İran ve Turanlılar arasındaki kin o kadar büyüdü ki, XVI .yüzyılda Molla Semsü’d-din Herati Şiilerin kafir oldukları ve pazarlar da satılabilecekleri ile ilgili fetva yayınladı(s.70-71 vd). İşte bu tarihten itibaren Orta Asya Türk hakanları kendilerini ” Sünniliğin Mudafii” olarak kabul ve ilan ettiler.

Timur dönemi Orta Asya’nın en müreffeh dönemi idi. Askeri teşkilat Türk usulü kalırken kadınların sosyal hayata katılımları söz konusu idi.

Zamanla Orta Asya’da İslam hukuku uygulanmaya, el kesimi, recm gibi cezaların Kokand hanlığı döneminde uygulandığı görülmektedir(s.99) Bu uygulamaların belki de en korkuncu ölüme mahkum edilmiş suçluların kale burçlarından atılmaları idi(s.99)

Orta Asya’da öğretilen her sanatın bir pir‘i vardı. Dervişlik ve tekkeler yeterince yaygındı. Bu tekke şeyhlerinin Osmanlı veya Arap olması çok önemli idi. Dini hayatta ziyaret yerleri (= Mazalar) önemli bir yer tutuyordu. Hatta bu ziyaret yerleri dileklerin ve isteklerin ne olduğuna göre ayrılmıştı. Örneğin Namangan’da bulunan iki mazar/ ziyaret yeri çok önemli idi. Çocuk sahibi olmak isteyenler Bava –Ata‘ya, zenginlik isteyenler ise Poço-Ata‘ adı ile anılan ziyaret yerlerine giderlerdi. Hatta Aravan’da bir kaya üzerinde bulunan ve atlı bir şövalyeyi andıran resim, kayanın altında bir su kaynağı ve üzerine çıkılan küçük bir çukur vardı. Oranın yerli halkı bütün bu mekanları kutsal bilir ve kayadaki resmin de Hz. Ali’ ye ait olduğuna inanırlardı.(s.125).Bu tür ziyaret mekanları sayısız denilecek kadar çoktu.

Kadınlar mescide gitmezlerdi. Ülke yerlileri Müslümanlığın kendilerine zorla kabul ettirildiğini ifade ediyorlardı. II.Katerina döneminde Müslüman Tatar misyonerlerin din yolu ile kendilerini asimile edeceği düşüncesinden hareketle söz konusu faaliyetlerden rahatsız olan Kırgızlar, bu durumu engellemesi için Çar’a başvurmuşlarsa da Rus çarı Müslümanlığı idolatriden Hıristiyanlığa geçişte ara bir dönem olarak gördüğü için duruma müdahalede bulunmamıştır(s.66).

Orta Asya’da panteist sufizm yeterince yaygındı. Hatta bu sufizmi Arabo-occidantale Arap etkisi ile gelişmiş batı sufizmi; irano-hindou /orientale Fars- hind etkisi ile gelişmiş doğu sufizmi olarak ayırmak mümkündür.. Söz konusu doğu sufizmi daha orijinal bir biçim arzetmektedir(s.131 )Ahmet Yesevi, Bahauddin Nakşıbendi vb. sufiler mevcuttu. Bu tarikatlarda bir sufinin katedeceği aşamalar;Şeriat, Tarikat ve Hakikat esastı. Göçebeler sufizme daha yatkındılar.

Orta Asya Türkleri arasında iyi-kötü ruhlara inanış oldukça yaygındı. Periler, güzellikleri dillere destan varlıklardı. Onlar faziletli/saygıdeğer insanları korurlardı. Cin,Dev, İblis,Seytan, Albastı,Adjina bunların en tanınmışları idi. Albastı yaşlı ,kıllı ve çirkin bir kadın olarak tasavvur edilir, .izbe yerlerde,,terkedilmiş bahçeler ve çiçekler arasında yaşardı. Adjina ise, saçları sarı, dev gibi büyük bir kadın şeklinde düşünülürdü. O her istediği şekle /biçime dönüşebilir, her dona girebilirdi. Bunların dışında da birçok mitik varlık tasavvuru mevcuttu.(s.142-145)

Medreseler oldukça yaygındı. Her ne kadar medreselerde matematik, fizik kozmoloji gibi bilimler okutulsa da, eğitimin esasını din eğitimi oluştururdu. Babalar çocuklarını medrese hocalarına”la chair
(de notre enfant) est a vous, les os sont a nous=)”eti sizin, kemikleri bizim” diye teslim ederlerdi. Avrupada Latince ve Grekçe öğretildiği gibi burada da Arapça eğitim dili olarak öğretilmekte idi. Hatta o dönemde Orta Asya’da entellektüel bir Müslüman için en kutsal dil Arapça idi. Dillerle ilgili şöyle bir anlayış mevcuttu:

Arapça şerafet,

-Farsça necaset

-Türkçe kabahat denilirdi(s.165).

Medreselede okutulan ders kitapları ilgili bir değerlendirme yapan yazar, Müslümanların okuttukları tarih, coğrafya ve kozmoğrafya kitapları saçma ve fantastik hikayelerle dolu idi demekte bu konu ile ilgili olarak dünyanın yaratılışı ve konumu hakkında Abdullah b. Mes’ud’un Hz. Muhammed’e dünya neyin üzerinde bulunuyor? diye sorduğu soruya verilen cevabı göstermekte, medreselerin bu hali ile hem Müslümanlığın çöküşüne hem de medeniyetin yok olmasına neden olan kurumlar olacağına işaret etmektedir.

Osmanlılarla Orta Asya arasındaki dini ve politik(?) ilişkiler daha çok Orta Asya’dan hacca gitmek isteyen hacılar yolu ile sağlanıyordu. Bu hacılar İstanbul’a geliyor, tekkelerde konaklıyor , daha sonrada hacca gidiyor dönüşte de aynı yolu takip ediyorlardı(s.299).

Yazar,1895-1896 yıllarda ilginç bir kişiliğe sahip Osmanlı vatandaşı Mir Sadık Kari’nin oğlu olan Hoca Abdu-Celil in Ming –tepe ‘nin tanınmış İşan’ı Madali’ye verilmek üzere sakal-ı şerif’le birlikte bir ferman, altın bir yüzük ve yeşil bir bayrak getirdiğini anlatmaktadır (295).Bütün bu olaylar 1898 yılına kadar Ruslardan gizli kalmıştır.

Sovyetler Birliği öncesi Türkistan’la ilgili önemli bilgiler içeren bu tez çalışması özellikle Kokand hanlığı tarih ve kültürünün anlaşılması açısından dikkat çekmektedir. Söz konusu kitapla 1907 yılında Orta Asya’yı gezen, Özbek bir baba ve Başkurt bir anneden doğan fikir/düşünce adamı Abdurreşid İbrahim’in ” Alem-i İslam” adlı eserinde o dönem Buhara medreselerinde verilen eğitimin örtüştüğünü görmek mümkündür. Konu ile ilgili olarak Abdurreşid İbrahim “…. Umum Buhara ahalisinde bu fikir baki ise de ilmen bunun aksinedir. Usulü tedris berbad. Bir kitabın mukaddimesini beş sene de tahsil iderler. Yirmi-otuz sene medrese odasında oturur ,bütün ömrünü alat lisan tahsilinde geçirir, tahsil hıtamında iki kelime arabi tekellüm edemediği gibi bir satırda arabiyü’l-ibare bir şey yazmak iktidarına da malik değildir..Usulü tahsil çok acınacak bir haldedir. “demektedir(s.17)

*-V.P.Nalivkine,Chrestomathie sart et persane approprie aux programmes de l’ecole normale
du Turkestan, Tachkent,1887; V.P. Nalivkine, Histoire sommaire du khanat de Kokand, Kazan 1886(rusça); V.P. Nalivkine&M.V. Nalivkina, Condition de la femme indigene du Fergana, Kazan 1885 ( rusça).


Terör bir toplumun mevcut düzenini bozarak o toplumunda kargaşa ortamı oluşturmayı amaçlar. Mısır şurubu da insanın genel vücut düzenini bozarak vücudun işleyişini bozmaktadır. Kronik hastalıkların son zamanlarda büyük bir artış göstermesinde mısır şurubu kullanımının arması etkili olmuştur.

Gıda güvenliği konusu uluslararası toplumu ilgilendiren en önemli konulardan birisi haline gelmiştir. Gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasında sadece gelir dağılımı farkı yoktur. İki toplum arasında bilinç farkı da önemli farklılıklar arasında yer almaktadır. İnsan sağılığında beslenmenin çok önemli yeri bulunmaktadır. Gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasında beslenme konusundaki duyarlılık çok farlıdır. Ölümlerin %70’nin beslenme ile ilgili olduğu düşünüldüğünde gelişmiş toplumlarda hayatta kalma süresinin fazla olmasının nedeni daha kolay anlaşılabilir.

Şeker insanın günlük tükettiği gıdalar içerisinde önemli bir yere sahiptir. Şekerli gıdaların giderek yaygınlaşmasıyla şekeri daha ucuz elde ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Aslında şekerli gıdalar temel ihtiyaç maddesi yerine keyif verici madde durumuna dönüşmektedir. Günlük kullanımı hızla yaygınlaşan şekeri daha ucuz yollardan elde etmek için yapay yollardan  mısır şurubu üretilmektedir. Mısır şurubunun özelliklerine bakarsak insan sağlığının nasıl bir tehlikede olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu

Mısır nişastası maddesinin enzimler arayıcılığıyla daha küçük parçalara ayrılmasıyla elde edilen çay şekerine alternatif bir tatlandırıcı olarak üretilen maddeye yüksek fruktozlu mısır şurubu denir. Bu madde çay şekerinden (sakaroz) daha ucuz elde edilmektedir. Böylece bazı gıdalarda istenilen düzeyde tatlandırıcı olarak kullanılmaktadır. Günlük hayatta oldukça yaygın tüketimi olan ve ticari değeri yüksek gazlı ve meyveli içecekler başta olmak üzere çikolata, kek, şekerleme, reçel, marmelat, bisküvi, bebek maması ve tatlandırıcı jöle gibi birçok üründe yaygın olarak kullanılmaktadır.

Aslında fruktoz basit şeker olarak meyvelerin bünyesinde bulanmaktadır. Fruktozun yani mısır şurubunun sağlık üzerinde zararlı olabilecek etkisi çok azdır. Yüksek fruktozlu mısır şurubu ise işlenerek elde edilen tatlandırıcıdır. Bu tatlandırıcıdaki nişastada bulunan şeker doğal olarak elde edilmemektedir. Doğal olmayan ürünlerin sağlımızı nasıl tehdit ettiği gerçeğinden  yola çıkarak yüksek fruktozlu mısır şurubunun da aynı derecede zararlı etkilerinin olduğu daha kolay anlaşılmalıdır.

Fruktozun sindirimi ve emilmesi şekerdeki glikozdan farklıdır. Fruktoz  glikoz taşıyıcılarla bağırsaklardan emilmekte daha sonra da kan damarlarına dağıtılmaktadır. Şekerdeki glikozun aksine fruktozun emilmesi içindeki moleküllerin daha küçük parçalara ayrılmasını gerektirmez. Böylece ayrılmayan ya da parçalanmayan fruktoz , karaciğere aşırı şekilde depolanmaktadır. Früktoz karaciğerde karbonhidrat mekanizmasını önemli derecede etkilemektedir. Vücuda alınılan az miktarda fruktoz  eklenmesi, karaciğerde glikojen depolanmasını ve üretimini artırmakta böylece şeker hastalarında sorunlar çıkarmaktadır.Aşırı fruktoz karaciğerde yağ birikimini artırmaktadır. Karaciğerdeki yağ birikmesi birçok kronik hastalığın tetikleyicisidir.

Normal şekerdeki glikoz doyum hissine katkıda bulunur. Böylece fazla tüketimi engellenir. Fruktoz ise doyum hissini etkilemediği için kilo alma ve şişmanlığa neden olmaktadır.

Yüksek kan basıncı olan hastalarda fruktoz tüketimi bu hastalıkları daha riskli hale getirmektedir. Son yıllarda artış gösteren gut hastalığında yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerinin tüketilmesinin etkisi vardır.

Yüksek fruktozlu mısır şurubunun son yıllarda kullanımının yaygınlaşmasına bağlı olarak bu katkı maddesinin sağlı üzerindeki etkileri daha sık araştırma konusu haline gelmiştir. Yapılan araştırmalara göre bu madde en çok obezite hastalığına neden olmaktadır. Vücuda alınan normal şekerin bir bölümü daha sonra kullanılmak üzere enerji olarak depolanmaktadır. Ancak aşırı fruktoz vücutta doğrudan yağ olarak depolanmaktadır. Bu durumda aşırı şişmanlık olan obeziteye neden olmaktadır. Ülkemizde gelişim çağındaki çocuklarda görülen bekitenin yaygınlaşmasında aşırı fruktoz  tüketimi etkilidir. Kandaki yağ seviyesinin artmasında normal şekere göre yüksek fruktozlu mısır şurubunun etkisi daha fazladır. Fruktoz tüketiminin yaygınlaşmasıyla dolaylı olarak kalp ve damar hastalıkları, yüksek tansiyon ve kolesterol gibi hastalıklarda ciddi artışlar gözlenmektedir. Üstelik bu hastalıkların orta yaş üstü hastalıkları olduğu kabul edilirse, çocuklarda bile görülmeye başlaması durumun vahametini ortaya çıkarmaktadır.

Yüksek fruktozlu mısır şurubunun içerisinde az da olsa cıvatespit edilmiştir. Civanın insan bünyesinde çok ciddi hasar yaptığı bilinmektedir. Vücuda alınan civanın artması ya da birikmesine bağlı ciddi kanser vakalarının olduğu bilinmektedir.

Arıcılık yapanlar arılarına belli oranda şekerli sıvılardan vermektedirler. Fruktozun  normal şekerden daha ucuza elde edilmeyle arıcılar çoğunlukla şekeri froktozdan elde etmektedirler. Arılarda son yılarda büyük kitlesel ölümler gerçekleşmektedir. Bu kitlesel arı ölümlerinde yüksek fruktozlu mısır şurubunun etkisi bulunmaktadır.

Değerlendirme

Yüksek fruktozlu mısır şurubu ucuz elde edilmesi, şekerden daha tatlı olması, taşınmasının ve kullanılmasının daha kolay olması gibi nedenlerle ticari kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünleri doyma hissini yavaşlattığından şişmanlığa neden olur. İnsülin salgısı düşük olduğundan kanda daha uzun süreli kalır ve kanın insülin seviyesini bozarak şeker hastalığına neden olur. Ürünlerin lezzet ve tüketim kalitesini etkilediğinden aşırı gıda tüketimine neden olmaktadır. Ucuz üretilmesi nedeniyle de piyasada haksız rekabete neden olmaktadır.

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerinin kullanımında gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasında ciddi anlayış farklılıkları bulunmaktadır. Gelişmiş ülkelerde yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerinin ithalatına ciddi kısıtlamalar öngören kota uygulamaları yaygınlaşmaktadır. Yine bu ülkelerde içinde mısır şurubu bulunan ürünler, sigarada olduğu gibi uyarıcı etiketlerle satılmaktadır. Gelişmişülkelerdeyüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerini sağlık üzerinde etkileri konusunda da araştırma faaliyetleri yaygınlaşmaktadır.

Sonuç

Yüksek fruktozlu mısır şurubu ile şeker, yapay yollarla elde edilmektedir. Bu özelliğiyle yapay ya da sentetik uyuşturucu olan bonzayiye benzemektedir. Fruktozlu ürünler insan sağlığı üzerinde ciddi riskler oluşturmaya başlamıştır. İlerde daha büyük sorunlar çıkaracağı günümüzdeki kullanımının yaygınlaşmasından anlaşabilmektedir.

Küreselleşmenin sınır tanımaz hale gelmesiyle tarım politikaları  artık ülkelerin iç meselesi olmaktan çıkmıştır. Çünkü tarımsal gıda ürünleri çok kısa zamanda dünyanın her yerine kolayca yayılabilmektedir. Günümüz dünyasının en önemli sorunu gıda beslenme sorunudur. Dünya da güvenlikten sağlığa kadar birçok sorunu temelinde gıda faktörü yatmaktadır. En temel hak insanın yaşama hakkıdır. Yaşama hakkının önemli parçası beslenmedir. Bu ne denli uluslararası platformlarda beslenme konusu mercek altına alınmalıdır.

Tarımı sadece büyük güçlerin çıkarları için üretim aracı olmaktan kurtarmalıyız. Bu gün devler, güya insanları korumak adına silahlanmaya trilyonlarca dolar ödenek ayırmaktadır. Hâlbuki bu ödeneğin çok az bir kısmıyla dünyadaki gıda beslenme sorumları halledilebilir. En başta yapılması gereken iş sağlıklı gıda üretimini güvence altına almaktır. Dünya kaynakları sağlıklı ve organik üretim için yeterlidir. Yetersiz olan kaynak büyük güçlerin daha fazla kazanma hırsları için olan kaynaktır.

 

On sekizinci yüzyıldan itibaren insanın emek gücünü makineler almaya başlamıştı. Daha sonra meydana gelen üretim biçimleri seri üretim sistemleri ile emek-yoğun üretim biçimlerini bitirme noktasına getirmişti. Aslında insanoğlunun binlerce yılda deneyimleriyle oluşturduğu üretim biçimleri Sanayi devrimiyle bir başka hale dönüşmüştü.Budurum insan yeteneğini sınırlanmaya başladığı ilk üretim şekliydi.İnsanın el becerileri ilk defa insan dışı unsurlar tarafından uygulamaya başlandı.Seri üretimle aynı tipte ve kalitede ürün hızlı bir şekilde üretilerek müthiş bir pazar payı oluşturmaktaydı. Oysa insanın el becerilerini geliştirmesi ve üretime başlaması onlarca yılını alabilmektedir. Artık yeni nesiller el becerilerini geliştirmeye ihtiyaç duymadan üretebilmektedir.

Yeni üretim biçimiyle birçok farklı üretim ve iş imkânı ortaya çıktı.Ancak yeni ürünlerde estetik ve özgünlüğün yerini tek tip ürünlere bırakmaya başlamıştı. Aynı tarzda birçok ürün piyasayı işgal etmeye başlıyordu. Eski üretim biçimlerine antik dönemlerinden başlayarak baktığımızda hepsinde el becerilerinin başka başka örneklerini görmek mümkündü. Ayrıca bu ürünler çevre ile oldukça uyumlu bir yapıya sahipti ve adeta doğada kendiliğinden oluşmuş izlenimini vermektedirler. Günümüz eserleri ise doğal çevreye çok uyumsuz bir görünüşsergilemektedir.

Günümüzde bilgi, sermaye ve üretim daha mobilize bir yapıyasahiptir. Üretimin hızlanması ve çeşitlenmesine ilaveten üretimin yer değiştirmesi ve yayılması da çok hızlı bir şekilde gerçekleşmeye başlamıştır.Artık internet veya sosyal medya yoluyla milyonlarca bilgi paylaşımı gerçekleşmektedir. Ancak bu paylaşımlarıdenetlemek ve düzenlemek imkânı kalmamıştır. Böylelikle doğruluğu tartışmalı milyonca bilgi yayılmakta ve kitleler yanlış yönlendirilmektedir.

Ortaya bir sav atıldığında o savı kanıtlayacak bilimin temel ilkeleri olan deney ve saha incelemesi gibi hususlar çoğu kez göz ardı edilmektedir ve oluşturulan bilimsel eserler kısa süreli internet taramasıyla yayına hazırlanmaktadır.Bilimsel bir eserin yazılmasında olay yeri incelemesi çok önemlidir. Her şeyi bir kenara bırakırsak olayın geçtiği yerin havasını kokusunun bile tadılması olay hakkında farklı ipuçlarını ortaya çıkarabilmektedir.Günümüz araştırmacılarının çoğunluğu bu durumdan mustarip kalmaktadır.Eski bilimsel eserlerin yazılması ile günümüz bilimsel eserlerinin yazılması bu bakımdan çok farklılık göstermektedir. Emek yoğun üretim şekilleri ile günümüz seri üretim tarzlarında nitelik ve nicelik yönünden büyük farklar varsa günümüz bilimsel çalışmaları da eskiye göre çok büyük nicelik ve niteliksel farklılıklar ortaya çıkarmaktadır.Günümüz bilimsel çalışmaları daha çok seri üretimi destekleyecek piyasa kaygısı gözetecek esaslara göre yapılmaktadır.

    Eskiden bilimsel bir eser ortaya çıkarmak gerek zaman gerek emek gerekse de maliyet bakımından çok güç gerçekleşirken günümüz çalışmaları çok daha kolay hale gelmiştir. Bu durum bilimsel çalışmalarda bir rehavet dönemini getirmiştir.Bilim dünyasındaki bu miskinlik üretim biçimlerindeki verimliliği sorgulanır hale getirmiştir.Eskiye oranla günümüzde daha çok ve çeşitli üretim olması, üretimin kaliteli olduğu anlamına gelmez.Artık teknoloji üretimi teknoloji hurdalığı için üretim yapmaktadır.Kullan-at sistemine dayanan bu üretim uzun süreli kullanıma uygun değildir.Günümüzde teknolojik aletlerin ortalama ömrü yaklaşık üç dört yıl civarındadır.

Eğitimin yoğun teknoloji yoluyla yapılmaya başlaması, öğrencilerin kafa yorarak zihin egzersizleri yaparak öğrendiği bilgileri zahmetsizce hemen bulmalarına neden oluyor. Yeni nesiller zekâ kullanmasına ihtiyaç duymaz hale gelmiştir.Önceden çocuklar doğada büyülerdi. Şimdiki çocukların doğada nesli tehlike altındadır.Artık çocuklar büyük şehirlerde yüksek katlı binalarda,park ve bahçelerin çok kısıtlı olduğu alanlarda büyümeye başlamışlardır. Çocuklar toprağı havayı, ağaçları ve böcekleri tanımadan büyüyorlar.Doğa aslında en büyük okuldur ve çocuğa öz güven yaratıcılığı ve alçak gönüllülüğü öğretir.Doğadan el çektirilen çocuklar günlerini dört duvar arasında beş duyu organından sadece görme ve duyma organların aktif kullanarak ya ekran karşısında ya da bilgisayar karşısında geçiriyorlar.Bu şekilde yetişen bir çocukta verimlilik, özgünlük ve yaratıcılık beklemek çok komik olur.

Teknoloji insan zihni ile günümüzde yoğun bir savaş içerisindedir. Korkarım ki bu durum yeni bir karanlık çağın başlangıcıdır.Bilgi artık çok hızlı yayılıyor. Ama sorgulanmayan denetlenmeyen çoğu kez hurafelere doğmalara dayanan bilgiler hızla yayılmaktadır. Acı olanı ise bu bilgilerin daha çok kabul görmesidir. Artık insanlara gerçekleri bilimsel yollardan kabul ettirmek çok güç hale gelmiştir.

Gelişmiş ülkeler bu sakıntıları gördükleri için eğitim merkezlerini teknolojiden arındırmaya başlamışlardır. Örneğin İngiltere, akıllı tahta uygulamasından vazgeçmiştir. ABD’de Silikon vadisinde üstün zekâlı öğrencilerin eğitimleri teknolojiden oldukça arındırılmış sınıflarda yapılmaktadır. Ülkemizde ise derslikler alabildiğine teknolojik aletlerde donatılmaya başlamıştır. Yaparak yaşayarak öğrenmenin yok edildiği bu aletler öğrencilerin zekâsını olumsuz etkilemektedir. Artık deneyler bile akıllı tahtalarda yapılmakta böylece eğitimin en önemli parçalarından olan laboratuvarlar kapatılmaktadır.