Kategori

İnceleme-Araştırma

Kategori

Türkçe kökenli olan Balkanlar, sarp, geçit vermez dağlık arazi anlamına gelmektedir. Meriç ve Tuna nehirleri arasında kalan bu engebeli alanı Avrupalı coğrafyacılar jeopolitik bir alan olarak Balkanlar diye nitelendirmişlerdir. Siyasi anlamda ise etnik ve mezhepsel gerilimlerin yüksek olduğu zor bir alan olarak da balkanlar adı kullanılmaktadır.

Bu karışık coğrafyaya en etkili Türk akınları 14. Yüzyıldan itibaren başlamış ve bunu takibenden yıllarda balkanlar yoğun bir Türk yerleşim alanı haline gelmiştir. Türklerin balkanlarda iskânlarına bağlı olarak burada yaşayan yerel unsurlarla çok etkileşim kurulmuştur. Bu durumu Osmanlı devlet idaresinin en üst birimlerinde de görmek mümkündür. Şöyle ki, Osmanlı sadrazamlarının 33’ü Arnavut, 12’si Boşnak, 5’i Hırvat, 7’si Rum ve birer de Hersek’i, Dalmaçyalı, Bulgar ve Sırp kökenliydi.

Osmanlı devletinin batılı devletler karşısında sürekli güç kaybetmesi, Fransız ihtilalinin çıkardığı bağımsızlık ve milliyetçilik akımlarına önlem alamaması yüzünden 19. Yüzyıl Türkler için Balkanlarda felaket yılları olacaktır. 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşından sonra artan Bulgar baskıları ile Türkmen göçleri başlamıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra 200 bin Türk Bulgaristan’dan Edirne’ye göç etmiştir. Daha sonraki dönemlerde Türklerin göçü bir milyonu geçmiştir. Sadece balkan savaşlarının olduğu dönemde göçlerin 440 bine ulaştığı görülmektedir. Bu göçler 19892a kadar devam etmiştir. Böylece Balkanlardaki Türk varlığı baskı yoluyla büyük bir oranda azalmıştır.

1870-71 yılları dünya siyaseti açısından önemli dönüm noktalarıdır. Bu dönemde İtalya ve Almanya’nın yeni sömürgecilik politikaları dünya güç dengelerini derinden etkilemiştir. Devletler arası sömürgecilik rekabeti devletleri büyük ittifaklar kurmaya itmiştir. Büyük güçler arasındaki rekabetin getirdiği boşluğu değerlendiren balkan devletleri Osmanlı devletinin de sorunlarından yaralanarak 1912’de birleşerek Osmanlıya savaş açmışlardır. Böylece Balkan Türklerinin en büyük insanlık felaketini yaşadıkları Balkan savaşları başlayacaktır.

8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesiyle savaş bir anda bütün balkan yarımadasına yayılacaktır. 16 Ekim 1912’de Sırplar Kosova’yı işgal etti. 18 Ekim 1912’de Bulgarlar Osmanlıya saldırdı. 23 Ekim 1912’de Osmanlı birlikleri yunanlıların karşısında manastırın kuzeyine çekildi. 9 Kasım 1912’de yunanlılar Selanik’i ele geçirdi. 13 Ocak 1913’de yapılan Londra konferansında Osmanlı devleti Edirne’nin kaybedilmesini onayladı. 23 Ocak 1913De İttihat ve Terakki Partisi hükümeti kurdu ve Londra konferansının karalarını reddetti. 30 Mayıs 1913’de Londra antlaşmasının imzalanmasıyla I. Balkan savaşı sona erdi.

30 Haziran 1913’de II. Balkan savaşı başladı. Amaç I. Balkan savaşında en kazançlı çıkan Bulgaristan’da pay almaktı. Bu durumu fırsat bilen Osmanlı devleti 12 Temmuz 1913’de Bulgaristan’a savaş ilan etti. Böylece Doğu Trakya’da kaybettiği toprakları geri geldi. 30 Temmuz 1913’de imzalanan Bükreş antlaşmasıyla balkan savaşları sona erdi.


Balkan savaşlarının sonuçları kadar savaşın gidişatında meydana gelen olaylar bakımında değerlendirildiğinde her iki durum da Türkler için tam bir yıkım olmuştur. Bu durumu Çanakkale savaşlarında değerlendiren Mustafa Kemal “İçinizde Balkan savaşlarının utancını yaşamaktansa ölmeyecek kimse yoktur. Eğer öyle düşünmeyenler varsa onları kendi ellerimizle öldürürüz diye tepki göstermiştir.

Balkan savaşlarının bilançosuna bakacak olursak Osmanlı devletinin en çok zarar eden devlet olduğunu görmekteyiz. Osmanlı devleti 50 bin ölü 100 bin yaralı ve 115 bin esir vermiştir. Buna karşılık yunanlılar topraklarını %68 Karadağlılar %62 oranında genişlettiler. Sırbistan topraklarını iki kat daha genişletirken Bulgarlar II. Balkan savaşında yenilmesine rağmen topraklarını %16 genişletmiştir.

Balkan savaşlarının Osmanlı devleti tarafından kaybedilmesinde etkili olan faktörlerden biri de Ordu içerisindeki düzenin bozulmasıdır. Özellikle Subayların siyasete bulaşmış olmaları Ordu düzenini işlemez hale getirmiştir. Balkan savaşlarını sevk ve idare edecek yetenekli bir komuta heyetinin de bulunmaması yenilginin daha ağır olmasına neden olmuştur.

Yağış ile sıcaklık arasında sıkı bir ilişki vardır. Yağışın oluşabilmesi için atmosferdeki bağıl nem oranının artması gerekmektedir. Bağıl nemle sıcaklık ters orantılı bir ilişkiye sahiptir. Yani sıcaklık arttıkça bağıl nem azalmaktadır.

Küresel iklim değişiklikleri hem yağış rejimlerini,  hem de yağış biçimlerini değiştirecek. Küresel ısınmaya bağlı olarak atmosferde bağıl nem oranının azalması, yağış miktarlarının azalmasına neden olabilir. Ancak şu hususu da ihtimal dahilinde bulundurmakta fayda vardır. Hava sıcaklıklarının arması buharlaşma miktarlarını artıracağı için bu durum ani ve şiddetli yağışların da artacağı anlamına gelebilir. Her iki durum da muhtemel tehlikelere gebedir. Birinci durumda, bağıl nemin azalmasıyla kuraklıklar yaşanmaya başlayabilir, ikinci durumda da sel felaketleri yaşanabilir. Doğal felaketlerden en sinsi olanı kuraklıktır. Çünkü kuraklık diğerlerinin aksine önceden kestirilmesi güç olan bir doğal afettir.

Son günlerde güncel tartışmalardan bir olan NASA’nın kuraklıkla ilgili yaptığı tahminlerdir. NASA,  sıcaklık artışlarının neden olacağı bir kuraklığı öngörmektedir. Önümüzdeki yaz mevsiminde kuraklıklığın olup olmayacağı yaz mevsiminde yaşanacak sıcaklık artışına göre belli olacak. Belki sıcaklıkların aşırı artışı buharlaşmaya bağılı belli bir miktar yağış getirse de, ısınan havanın nem kaybı fazla olacağından kuraklık tehlikesi olabilir. Bunu şöyle bir örnekle de açıklayabiliriz: İç Anadolu bölgesi Güneydoğu Anadolu bölgesinden az yağış aldığı halde, Güneydoğu Anadolu bölgesinde daha fazla kuraklık yaşanmaktadır. Bunun sebebi Güneydoğu Anadolu’da buharlaşma nedeniyle su kaybının daha fazla olmasıdır. NASA’nın tahmin ettiği şey aslında yağışların azalmasına bağlı bir kuraklık değil de buharlaşma artışına bağlı bir kuraklıktır. Nitekim NASA’nın tahminlerini doğrulayan bazı bilimsel bulgular da mevcuttur.

Örneğin küresel iklim değişikliklerine bağılı olarak hava sıcaklıklarının 2040 yılında iki derecelik bir artış beklenirken, bu artışın 2010 ile 2015 arasında yaşanması küresel ısınmanın geldiği boyutu göstermektedir. İstanbul’un yaz sıcaklık ortalamasının 28 derece civarında olmasına rağmen, yaz sıcaklıklarının 38 derece civarında olacağı tahmin edilmektedir. Aynı şekilde bu sene kış mevsimi ve ilkbaharda mevsim normallerinin 10-15 derece üzerinde sıcaklıklara ulaşması küresel sıcaklık artışıyla ilgilidir.

Burada asıl üzerinde durmamız gereken -NASA’lı yetkililerin de belirttiği- gibi Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA) tarafından hazırlanan 2012 yılı küresel ısınma raporu olmalıdır. NOAA’nın” İklimin 2012’deki Durumu adını taşıyan raporu, dünyanın değişik yerlerinden gelen 384 bilim insanının hazırlaması,  raporun ciddiye alınması gerektiğini göstermektedir.

Rapora göre Dünya’da belirlenen, deniz seviyelerinde yükselmenin, okyanuslarda ısı artışının, Buz Denizi ve Grönland‘daki buz tabakalarında erime oranlarında 2012 yılında rekora yakın artışların olduğunu ortaya konulması tehlike sinyallerinin çaldığının işaretidir.

NOAA raporuna göre, ısı değişikliklerinin kayda geçirilmeye başlandığı 1880 yılından beri dünyada  görülen 10 en yüksek hava sıcaklık değerine son 15 yılda ulaşılmıştır. 2012 yılında saptanan sıcaklık artışının yapılan 4 ayrı analize bağlı olmak üzere, dünyada şimdiye kadar rastlanan en yüksek 8. veya 9. değere çıkmıştır. Yine aynı yıl hava sıcaklığının, geçen yüzyıl içinde yer alan her yıldan daha yüksek olduğuna raporda işaret işaret edilmiştir. (NOAA’nın 2012 yılını içeren raporu, “Bulletin of the American Meteorological Society” adlı bilimsel derginin özel sayısında yayımlandı.)

Küresel iklim değişiklerinin etkilerini artık bilimsel analizlere gerek gerek kalmadan görmek mümkündür. Çünkü iklim değişikliklerindeki ani gelişmeleri doğrudan görebiliyoruz. Bu nedenle de küresel iklim değişikliği var mı yok mu diye sığ tartışmalarla vakit öldürmek yerine, küresel iklim değişikliğine neden olan unsurların nasıl ortadan kaldırılacağı konusunda kafa yormalıyız. O zaman bu kötü süreci tersine çevirecek önlemleri alabiliriz.

Dünya ısınmakta ve bu ısınma, kuraklığa sebep olmaktadır. Şimdiden bu küresel iklim değişikliklerine karşı yapılması gereken en önemli tedbir ağaç dikmektir. Bununla ilgili çok basit bir örnek verecek olursak, 100 yaşına gelmiş bir ağaç tek başında 5000 waltlık 5 klimadan daha fazla serinletici etki yapmaktadır. O halde bu gidişata küçük bir fidanla dur demeye başlayalım.

Günümüz dünyasının özelliklerinden biri de iletişimdeki gelişimdir. Burada öne çıkan özellikler ise iletişimin kolaylaşması, hızının artması ve maliyetinin düşmesidir. Ancak bu özellikler her ne kadar insanların lehine gibi görünse de bu gelişim aynı zamanda büyük riskler taşımaktadır. Risk iletişim alanındaki gelişim değil daha çok ve özellikle kitle iletişim araçlarının kontrolü ve bu araçların nasıl kullanıldığı noktasındadır. Çünkü günümüzde kitle iletişim araçları kamuoyu oluşturmadan tutun da insanların tüketim alışkanlıklarını hatta zevklerini bile biçimlendirecek bir araç olarak kullanılmaktadır. Örneğin internet hem bir bilgi kaynağı hem de bilgi kirliliğinin yoğun yaşandığı yer durumundadır. Günümüz insanı doğru bilgiye ulaşma konusunda güçlükler yaşamaya başlamıştır ve bu durum zaman ilerledikçe daha kötü olacak gibi görünmektedir.

İletişim kanallarının belirli bir amaç için kullanımı psikolojik savaş olarak adlandırılabilir. Bu anlamda psikolojik savaşın ne olduğunun bilinmesi iletişimin gücünü daha iyi anlamamız açısından önem arz etmektedir.

Psikolojik Savaş hakkında birçok kaynak olmakla birlikte tümüne yer vermemiz mümkün değildir. Ancak kısaca önemli noktalara değinerek bir fikir oluşturmaya çalışacağım. Psikolojik savaş, karşı ülke halkının ve askeri güçlerinin direnme gücünü zayıflatmak, moralini bozmak birlik ve bütünlüğünü yıpratmak amacıyla yürütülen propaganda çabaları. Karşı tarafın iç sorunlarının abartması, askeri başarısızlıklarının vurgulanması, acılarının sergilenmesi, kültürel nüfuzla gençlerinin etkilenmesi gibi yöntemler kullanılmaktadır. En önemli araç, propaganda ve sansürdür.

Görüldüğü üzere propaganda ve sansür psikolojik savaşın en etkili araçlarıdır. Propaganda tarifine geçmeden önce psikolojik harekât kavramına değinmekte yarar vardır. Psikolojik harekât, savaş ve barış zamanında, politik ve askeri hedeflere ulaşmak için, dost, düşman ve tarafsız çevrelerde, uygun tutum ve davranış ortamı yaratmak amacıyla planlanan ve uygulanan, siyasal, ekonomik ideolojik ve askeri faaliyetleri kapsayacak şekilde planlanan ve uygulanan her türlü psikolojik etkili faaliyetlerdir. Psikolojik savaşı düşmana karşı bir kitlesel hipnoz faaliyeti olarak görmek mümkündür. Saldırgan emelleri taşıyan düşman, kurbanına karşı yönettiği psikolojik savaşta onu uyutma, aldatma, uyanıp tedbir ve tepkiye yönelmesini önleyecek uyuşturma, zehirleme gayretlerini sürdürür. Düşmanın psikolojik savaşla almak istediği ilk sonuç kurban seçilen ülke halkının, aydınlarının, yöneticilerinin salim, serinkanlı muhakeme yeteneğini, itidalini bozmak mümkün olan en büyük boyutlar içinde bu insanları kızgın, kırgın, karamsar, ümitsiz, memnuniyetsiz, kendi değer ve sistemlerine karşı inançsız ve güvensiz hale getirmektir. Kendi devletine, milletine, topluma karşı körü körüne bir yıkıcı tavra, açık düşmanlığa veya umursamazlığa dönüştürür. Bu safhada saldırının hedefi milletin yönetici kadroları, kendi halkı, kendi toplumu, kendi teşkilatı üzerinde fikri, ruhsal, manevi yönden etkili bir rehberlik ve deneticilikten yoksundur.

İnsanlık tarihinde üç dönem vardır. Bunlar kölelik dönemi, işçilik dönemi ve bugün yaşanan özgürlük dönemidir. Özgürlük döneminde güç odakları, denetimi ellerinde tutabilmek için baskı, tehdit ve korkutma yöntemleri yerine daha çok propagandayı kullanmaya başladılar. Günümüzde hâkimiyet, silah ve kol gücünden çıkarak bilgi ve teknolojinin eline geçti. Bilgi ve teknolojiye sahip olup onu en iyi kullananlar hükmetmeyi başaracaklardır.

Psikolojik Savaşın Stratejik Amaçları

Bilginin en büyük güç olarak kullanılacağı geleceğin savaşlarında, psikolojik savaşların amaçları daha büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle psikolojik savaşın stratejik amaçlarını kavramanın çok önemli olduğunu bilmeliyiz.

  1. Düşmanın siyasi, ekonomik, sosyal ve moral bakımından zayıflığı istismar edilerek onun savaş gücünü zayıflatmak.
  2. Kurtarılan bölgeleri teşkilatlandırıp kontrolü kolaylaştırmak,
  3. Düşmanın yenilgisini sağlamak için düşünce, heyecan, eğilim ve davranışlar üzerine ısrarlı etkiler yaparak; direniş ve savaş azmini kırmak, morali bozarak manevi çöküntüye uğratmak ve korku duygusunu uyandırarak cesaretlerini kırmak.

Psikolojik Savaşın Taktik Hedefleri

  1. Toplumda itaat duygusunu artırmak,
  2. Uluslar arası kamuoyunu yanıltmak,
  3. Halkla yönetim arasını açmak,
  4. Komutanları yanıltmak,
  5. Kültür değişimini sağlamak,

Psikolojik savaş ve propaganda konusundaki ikinci yazımızda psikolojik savaşın taktik hedefleri konusunu ve propaganda konusunu açıklamaya devam edeceğiz. Özellikle kavramlar hakkında doğru bilgi sahibi olunduğunda yapılması gerekenler daha net olarak görülebilecektir. Ancak şimdilik şu kadarını söyleyelim, Türk milleti milli ülkü etrafında kenetlendiğinde onu hiçbir güç engelleyemez. Çünkü inanmış bir insanı ve inanmış insanlar topluluğunu hiçbir güç engelleyemez. Türk milleti inandığı zaman neler yapabildiğini tarih boyunca göstermiştir, yine gösterir. Sevgilerimle…

Not: Özellikle psikolojik savaşın ve propagandanın ülkeler üzerindeki etkilerini görmek isteyen okurlarımız, Sayın Banu AVAR’ın TRT 1’de gösterilen “Sınırlar Arasında” programını mutlaka izlemelidir. Bu programda, bizim teorik olarak anlatmaya çalıştığımız konuların pratikteki uygulanışı gösterilmektedir.

Kaynakça:

  1. Tarhan, Nevzat. (2002). Psikolojik Savaş (Gri Propaganda). (ikinci baskı). Timaş Yayınları, İstanbul.

Dünya sanayi devrimiyle beraber çok hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Bu dönemden sonra emek yoğun üretim tarzları hızlı ve seri üretim şeklimde gerçekleşmeye başlamıştır. Böylelikle yoğun teknolojilere sahip olan ülkeler hızlı üretim yoluyla daha fazla ve daha ucuz üretim olanaklarına kavuşmuşlardır. Bu durum gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasında çok ciddi gelir dağlımı dengesizliğine sebep olmaktadır. Dünya kaynaklarının yüzde seksenini dünya nüfusunun sadece yüzde yirmilik kısmının tüketiyor olması, ya da dünyadaki en zengin yüzde 1’lik kesimin mal varlığı, gelecek yıl geri kalanların toplam mal varlığına denk düşecek olması gelir dağılımındaki dengesizliği ortaya koymaktadır.

Gelir dağılımındaki asimetrik durum, dünya kaynaklarının kullanımı ve çevresel etkileri değerlendirdiğimizde de buna benzer sonuçlarla karşılaşmaktayız. Yani çevre gelişmiş ülkelerin tüketim alışkanlıklarından dolayı hızla tükenmektedir. Dünyanın en yoksul ülkelerinde günlük gelirin bir doların bile altında olduğu yaklaşık bir milyar nüfusun dünya kaynaklarının kullanımına etkisi hemen hemen hiç yok gibidir. Yani o ülkelerde, insanları en mutlu eden şey, geceleyin yatağa yattıklarında karınlarının tok olarak girmeleridir.

Yoksulluğun yüksek olduğu yerlerde insanlara çevre hassasiyeti veremezsiniz. Bütün ilgisinin yiyecek bulmak üzerine odaklayan bir insana dünyanın karşı karşıya kaldığı küresel çevre sorunlarından bahsedemezsiniz. O insanların çevreye verdiği hasarı engelleyemezsiniz. Örneğin dağ köyünde yaşayan bir orman köylüsü ağaç keserken bunun çevresel yönünü yaşam şartlarının ağırlığı nedeniyle hiç sorgulayamaz. Ya da hayvancılık yapan bir köylünün hayvanlarını yaymak için gittiği korulukların ekolojik yönden nasıl zarar gördüğü konusunda hassasiyet bekleyemezsiniz. O sadece kendi yaşam mücadelesine odaklanmıştır.

Çevreci yaşam önerileri insanların temel gereksinimlerinin karşılanmasıyla bir anlam bulacaktır. Kötü durumdaki koşumuza yardım etmezsek, o bizden ne pahasına olursa olsun yardım almaya çalışacaktır. Yasa dışı göçlerin, kaçakçılığın ve terörün yaygın olduğu ülkelerde insanların temel gereksinimlerini karşılayamadıklarını görmekteyiz. Bu gün dünyada bir milyar nüfus, günlük gelirin 1 doların altında gelirle yaşamaktadır. Bu nüfus en kötü durumdaki komşumuzdur. Bu insanlar beslenme, barınma ve tıp ihtiyaçlarına ilave olarak içecek temiz su bulma konusunda da oldukça yetersiz durumdadır. Bu insanlardan çevresel duyarlılık istiyorsak, en başta onları doyurulmamız gerekmektedir.

Son yıllarda ekolojik borçlanma da olarak nitelendirilen bu durum dünya çevre sorunlarının halledilmesi için önemli bir adım olacaktır. Bir ülkenin doğal kaynağı bütün dünyanın ekolojik yapısına etki ediyorsa, dünya ülkelerinin o ülkeye bir bedel ödemeleri gerekmektedir. Nasıl ki bizler caddelerimizin temizlenmesi, park ve bahçe yapımı gibi nedenlerle çevre vergisi ödüyorsak dünya devletleri de küresel ekolojiye katkı sağlayan ülkelere çevre vergisi ödemek zorundadır.

Dünyada kaynaklarının neredeyse tamamına sahip olup da, en temel gereksinimlerini bile karşılamaktan aciz toplumlardan çevresel duyarlılık beklemek insafsızlıktır. Çevresel bedeli en fazla gelişmiş toplumlar ödemek zorundadır. Böylece devletler arsındaki gelir dağılımı uçurumunun azalmasıyla yasadışı olaylarda da önemli oranda azalacaktır. Bu durum, devletlerin güvenlik önlemleri için oluşturdukları bütçe harcamamalarını önemli oranda azaltacaktır. Dünya devletlerinin silahlanma giderlerinin yüze onu bile küresel çevre sorunlarını çözebilir.

Dünya kaynakları adil bir paylaşımla herkesi mutlu etmeye yetecek potansiyele sahiptir. Devletlerin hırs ve rekabete dayalı sömürü düzenine son verip asıl tehlikenin farkına varmaları gerekmektedir. Temiz bir çevrede yaşamanın bedeli ilerde inanılmaz maliyetli hale gelebilir. Gelecek nesillerin ihtiyacı olan günümüz kapitalist sistemin dayattığı tüketim alışkanlıkları değildir. Gelecek nesillere karşı en büyük sorumluğumuz onlara temiz bir çevre bırakmaktır. Ekolojik vergilendirmeyle uluslar arası dayanışma artacağı gibi, insanlar da daha tatminkar hale gelerek çevre üzerindeki aşırı baskıları ortadan kaldıracaklardır.

Devletler arasında durgunlaşan ticaret hacmini genişletmek için ilgili devletler nezlinde birtakım ticari kolaylıklar içeren anlaşmalar imzalanmaktadır. Geçmişte kapitülasyonlar olarak adlandırılan bu sistemde devletler ticari ilişkileri kolaylaştırmak adına birbirlerine ekonomik, sosyal ve hukuki birtakım ayrıcalıklar tanırlardı. Ancak devletler arasında güç dengesi bozulduğunda kapitülasyonlar güçlü devletler lehine bir ayrıcalığa dönüşmekteydi. Böylece güçsüz devletler güçlü devletlerin açıkça ham madde ve Pazar alanı haline gelirdi.

Devletlerarası ilişkiler mütekabiliyet yani karşılılık ilkesine dayanmak zorundadır. Tarih boyunca devletlerarası ilişkilerde temel belirleyici etken ekonomi olmuştur. Ekonomik ilişkilerde mütekabiliyet ülkesi işlemezse o zaman bir devlet sömürgeci, öbür devlet de hammadde ve Pazar haline dönüşür. AB – ABD Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı antlaşması bu iki gurup devletin serbest ticaret anlaşması yoluyla küresel üstünlüklerini muhafaza etme çabası olarak değerlendirilmelidir.

Soğuk savaş sonrası dönemde hâkim gücün olmadığı tek kutuplu bir dünya düzeni oluşmuştu. ABD, o zamana dek hiçbir devletin sahip olamadığı bir küresel üstünlüğe ulaşmıştı. Kapitalizmin zaferi olarak adlandırılan bu dönemde ABD’li stratejistleri ilgilendiren en önemli mesele ABD’nin küresel üstünlüğünün nasıl devam ettirileceği meseleydi. Yani kapitalizm 21. Yüzyılın rakipsiz tek gücü idi. Ancak en büyük rakibi de yine kendisinin rehavete kapılma kaygısı idi. Bazı stratejistlerin belirttiği gibi kapitalizmin tek ve en büyük rakibi yine kapitalizmdi.

AB ülkelerinde ise geçen yüzyılda iki büyük dünya savaşının merkezine yer almanın getirdiği travma devam ediyordu. Avrupa tekrar eski gücüne kavuşmanın çabası içindeydi. Bu nedenle Avrupa Birliğinden Avrupa birleşik devletlerine gitmek için yoğun bir çaba harcanmaktadır. Avrupa birliğinden istenilen verimin alınamamıştır. Birlik ülkeleri daha ortak bir anayasa ve ortak bir para birimi konusunda anlaşamamış durumdadır. Avrupa birliği ülkelerinde ciddi ekonomik krizler meydana gelmektedir. Ekonomik durgunluğa reçete olarak sunulan Avrupa birliği, daha büyük ekonomik sıkıntılar meydana getirmektedir.

20. yüzyılın sonlarına doğru Sovyet tehdidinden kurtulan AB ve ABD’nin bu zafer sarhoşluğu çok pahalıya sebep olmuştur. 1990ların sonuna doğru ABD’de Türkiye büyüklüğünde şirketler batmıştır. 1990’ların sonunda Çin büyük bir atlımla ve önlenemez bir şekilde yükselişe geçmiştir. Pasifik bölgesinde ABD’nin etki alanına kısıtlayan faaliyetlere başlamıştır. Günümüzde ise dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline gelmiştir. Çin sadece ekonomik anlamda değil askeri alanda da ABD ile rekabet edecek seviyeye gelmiştir. 1990’ları büyük bir krizle atlatan Rusya da son 10 yıldır büyük bir atağa geçmiştir. Son yaşanan hadiselerden de anlaşıldığı kadarıyla ABD dünyanın patronu olma özelliğini büyük oranda kaybetmiştir.

Çin’in önlenemez yükselişi ve Rusya’nın bu yarışta ben de varım demesi AB ve ABD’yi önlem almaya zorlamaktadır. Temmuz 2013’te başlayan ve Mayıs 2014 itibariyle 5. tur görüşmeleri yapılan TTIP müzakerelerinin 2016 sonu veya 2017 yılı başında tamamlanarak anlaşmanın yürürlüğe girmesi bekleniyor. ABD ve AB arasında bir ticaret anlaşması konusu yaklaşık 10 yıldır birçok alanda konuşuluyordu. 2008’deki ekonomik kriz, ABD ve AB’li yetkilileri harekete geçiren bir etken oldu. Küresel ekonominin yüzde 47’sine karşılık gelen AB ve ABD, önümüzdeki dönemde ticaretin, hizmetlerin ve kamu alımlarının serbestleştirilmesini ve yatırımların korunmasını içeren yılda yaklaşık 1 trilyon dolarlık mal ve hizmet ticaretini ilgilendiren kapsamlı bir ticaret anlaşmasını müzakere etmeye başlayacaktır. Buna göre AB ekonomisin 119 milyar Euro, ABD ekonomisinin is 95 milyar Euro büyümesi amaçlanmaktadır.

ABD-AB bölgesi dünya nüfusunun yüzde 10’una sahiptir. Dünya ekonomik üretiminin yüzde 50’si ve dünya ticaretinin yüzde 30’u bu bölgeden kaynaklanmaktadır. ABD ve AB arasında bugün çok güçlü ekonomik ilişkiler bulunmaktadır. Aralarındaki ticaret hacmi yıllık 613 milyar dolar civarındadır. Serbest ticaret ve yatırım anlaşması ile bu ilişkiler daha da derinleşecektir. Güçlerini birleştiren ABD ve AB, küresel ekonomi üzerindeki üstünlüğü güvence altına alınacaktır. Anlaşmanın kapsadığı alan çok geniştir. Ticaret, yatırım, vergileme, patentler, telif hakları, ilaçlar, devletin yetkileri vs. ile ilgili düzenlemelerde, sermaye gruplarına (şirketlere) çok geniş, bazılarına göre sınırsız serbestlik sağlanmaktadır. İmzalayan devletler, bu alanı ileride de daraltmamayı, kısıtlamamayı üstlenmektedir. Ayrıca bu anlaşmayı imzalayan devletin anlaşmadan vazgeçmesi mümkün değildir.

AB – ABD Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı anlaşması Çin’i durdurmaya yönelik bir çalışmadır. 2014 itibariyle 1.368 milyon nüfusa sahip olan Çin, 10,4 trilyon dolara yakın GSYH büyüklüğü ile ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisi konumunda yer almaktadır. Çin’in son 40 yılda muazzam bir büyüme kaydetmesi AB ve ABD’nin küresel ticaret üstünlüğünün sarsılmasına sebep olmuştur. Artık dünyada Çin mallarının girmediği ülke yoktur. Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı anlaşması ile Çin’in engellenemez yükselişine darbe indirilmesi amaçlanmaktadır.


Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı anlaşmasında daha halledilmesi gereken birtakım pürüzler bulunmaktadır. Bu pürüzlerin başında GDO’lu ürünlerin ticareti gelmektedir. ABD’de GDO’lu ürünlerin satışında herhangi bir kısıtlama yoktur. AB ülkelerinde ise GDO’lu ürünlere karşı çok ağır yasal hükümler bulunmaktadır. ABD, AB ülkelerinde GDO’lu ürünlerin ticaretiyle ilgili yasal güvence istemektedir.

Dünya Bankasının Yatırım ve Ticaret uzmanları tarafında oluşturulan uluslararası tahkim kurlu, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı anlaşmasının temel mantığını oluşturmaktadır. Bu anlaşmaya taraf olanlarda yaşanan hukuki sorunlarda yargı yetkisini ulusal mahkemeler yerine, tahkim kurulları çözecektir. Tahkim kurulları ise, sadece yabancı şirket ve yatırımcıların haklarıyla ilgilenecektir. Tahkim hakemleri, genellikle uluslararası şirketlerin hukukçularından oluşacaktır. Bu mahkemelerde alınan kararlar kesindir ve temyiz yolu kapalıdır. Tahkim kurulları zaman içinde çeşitli konularda içtihat oluşturabilirler; dolayısıyla “özgün yasa” tahkim hakemleri tarafından belli doğrultularda yorumlandığında, fiilen değişmiş olacaktır. Bu tür uygulamaların yasama organı tarafından düzeltilmesi ve iptali mümkün değildir. Dolayısıyla tahkim kurulları dokunulmazlık kazanacaktır.

Anlaşma, yazımızın başında belirttiğimiz gibi gelişmiş ülkelerin ihracat ve rekabet üstünlüğünü tek yanlı koruma özelliğine sahiptir. Gelişmemiş ülkelerde sermaye ihracatı mümkün olmadığından anlaşma gelişmiş ülkeler rehine çok önemli sonuçlar doğuracaktır. Ayrıca getirilen hukuki düzenleme ile gelişmiş ülkeler, gelişmemiş ülkelerin kaynakları hiçbir yasal engelle karşılaşmadan tüketilebilecektir. Üstelik sermaye akışının gümrük engeline takılmadan yer değiştirmesiyle gelişmemiş ülkelerden elde edilen gelirin neredeyse tamamı gelişmiş ülkelere aktarılacaktır.

Mustafa kemal Atatürk, Türkiye’de çağdaşlaşma hareketi amaçlamıştır. Bunu gerçekleştirmek için bilimsel ve planlı bir kalkınma modeliyle harekete geçmiştir. Yaptığı her atılım günübirlik siyasi polemiklere girmeden uzun araştırmalar değerlendirmeler ve planlamalar sonunda ortaya çıkmıştır. Türk toplumu için başlattığı sayısız yenileşme hareketlerinden biri de tarımsal yenileşme hareketleridir. Türkiye gibi coğrafi potansiyeli mükemmel olan bir ülkenin kendi kendine yeterli olamaması oldukça manidardır.

Atatürk’ün bütün dünyaya karşı verdiği amansız kurtuluş mücadelesine ek olarak milletimizin bir daha bağımsızlık mücadelesi vermemesi için başlattığı yenileşme hareketleri de bütün dünyaca hayranlık uyandırmaktadır. Türk toplumunda tarımın ne kadar önemli bir yerde bulunulduğunu çok iyi kavrayan Atatürk, tarıma sistematik yöntem getirerek tarımsal verimliliği en üst seviyeye çıkarmayı amaçlamıştır. Dünyada birçok önemli lider gibi Mustafa Kemal de kökenini aramak için yoğun çalışmalar yapmıştır. Bu bağlamda Mustafa Kemal’in Sümerlilere oldukça yoğun bir ilgi duyduğunu görmekteyiz.1

Mustafa Kemal, tarımı sistematik bir hale getirmek istemişti. Ancak tarımı ilk defa Sümerlilerin sistematik hale getirdiğini görmekteyiz. Nippur kentinde yapılan arkeolojik kazılarda Sümerlere ait bulunan EL KİTABI diye tanımlanan tablette, Sümerlerin çiftlikle ilgili yıllıklar hazırladıklarını görmekteyiz. Sümerlerin yaklaşık M.Ö. 1700’lü yıllarda çiftçilikle ilgili birtakım tavsiye ve kuralları içeren ifadelerinin bulunduğu görülmektedir. Bulunan el kitabı “Bir zamanlar bir çiftçi oğluna öğütler verdi.” şeklinde başlamaktadır. Bu öğütlerin daha iyi ürün elde etmek için verildiğini görmekteyiz. Buna göre ekinin nasıl yapılacağı, ürünün nasıl elde edileceği, ürün kalitesini ve ürünün zararlı hayvanlardan nasıl korunacağı anlatılmaktadır. İşte bu tabletlerdeki geçen ifadeler:

Tarlanı sürüp ekeceğin zaman, sulama arklarını dikkatli aç ki sular tarlayı basmasın. Su çekildiği zaman, taranın ıslak toprağının düz kalmasına özen göster; tarlayı başıboş öküzlere çiğnetme. Kötü niyetlileri kov ve oraya oturulan bir yer gibi bak. Yarım kilonun 2/3’ünden ensiz on baltayla onu temizle. Anızlar elle sökülmeli ve demetler halinde bağlanmalı. Çukurlar tırmıkla düzeltilmeli ve tarlanın dört tarafına çit çekilmelidir. Tarla yaz güneşi altında eşit parçalara bölünsün. Aletlerin harıl harıl çalışsın. Boyunduruk çubuğu berkitilmeli, yeni kırbacın çivilerle sağlamlaştırılmalı ve eski kırbacın sapı işçilerin çocukları tarafından onarılmış olmalıdır.”2

Mustafa kemal’in sümerlerden binlerce yıl sonra modern toplum işa etmek adına gerçekleştirmeye çalıştığı tarımsal yenilikler de sümerler gibi tarımı sistemetik ibir hale hetirmenin çabasının ürünü olarak değerlendirilmelidir. Kalkınmanın tabandan yani köyden başlaması gerektiğini düşünen Atatürk, Türkiye’nin gerçek anlamda çağdaşlaşması için her şeyiyle çağdaş köyler kurulması gerektiğini düşünmüştür. Bu amaçla bizzat üzerinde kafa yorduğu İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ni geliştirmiştir.3 Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nin amacı “çağdaş” ve “çevreci” bir köy yaratmaktır.4

 İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, daire yerleşim planına sahiptir. Daire planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiştir. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir “oklama tahtasını” andırmaktadır. Merkezden çevreye doğru helezonim bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür.

 Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel–han, çocuk bahçesi ve fabrika dâhil toplam 43 yapı bulunmaktadır. Plana göre köyün orta yerine yapılacak anıtın etrafında sosyal tesisler, terzi, bakkal, berber gibi mekânlar yer alacaktır.

  Planın tam merkezinde bir “anıt” vardır. Merkezin hemen sağına “Köy Meydanı” yerleştirilmiştir. Köy Meydanı’nda ise “Köy Parkı” ve “Çocuk Bahçesi” vardır. Köy Parkının ve Çocuk Bahçesinin çevresinde ise oyun yeri, telefon, itfaiye, çeşme, havuz ve tuvalet göze çarpmaktadır. Planın sağında, en dış çemberden dışa doğru açılan alanda çok geniş bir koruluk vardır. Koruluğun sonundaki çayın kenarında kuzeyde değirmenler, güneyde ise “yaş ve kuru yonca ile hayvan pancar tarlası” görülmektedir. Planın sağ üst köşesinde “Hayvan Mezarlığı” , sol üst köşesinde ise “Asi mezarlık” vardır. Planın yine sol üst köşesinde “Kireç ve taş ocaklarına yer verilmiştir.

 Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü’nde yer alan kurumlar, yapılar ve alanlar şunlardır:

Okul ve Tatbikat Bahçesi, Öğretmen Evi, Halk Odası (CHP Kurağı), Köy Konağı,  Konuk Odası, Okuma Odası, Konferans Salonu, Otel Han, Çocuk Bahçesi, Köy Parkı, Telefon Santralı ve Köy Söndürgesi, Radyolu Köy Gazinosu, Ebe ve Sağlık Kurucusu, Tarımbaşı, Hayvan Sağlık Kurucusu, Sosyal Kurumlar, Ziraat ve Et İşleri Müzesi, Gençler Kulübü, Hamam, Etüv Makinesi (Buğu s.) Köy Yunak Yeri, Cami, Revir, Kooperatifler, Köy, Dükkanları, Spor Alanı, Damızlık Tavuk, Tavşan ve Arı İstasyonları, Damızlık Ahır (Aygır ve Boğa), Kanara, Mandıra, Değirmenler, Fabrika, Asri Mezarlık, Hayvan Mezarlığı, Kireç, Taş, Tuğla ve Kiremit Ocakları, Yonca ve Hayvan Pancar Tarlası, Koruluk, Köy Gübreliği, Fenni Ağıl, Pazar Yeri ve Köy Zahire Locası, Aşım Durağı, Panayır Yeri,  Selektör Binası.

Bir yerleşim yeri için A’dan Z’ye her şeyin düşünüldüğü bu proje benzer günümüzde örnek şehirsel yerleşmeler planlanmaktadır. Nasıl Sümerler yaptığı buluşlarla insanlığı şaşırtmaktaysa Atatürk de dehasıyla hala insanlığı şaşırtmaktadır.

İşte Atatürk’ün, 1937 tarihli  “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”

[1] Ayrıntılı bilgi için Göktürk’ün SON ÇAĞRI ANUNNAKİLERLE TEMAS” kitabına bakınız.

[2] Ayrıntılı bilgi için Ali Narçın’ın A’dan Z’ye Sümer kitabına bakabilirsiniz.

[3] Atatürk’ün üzerinde çalışarak uygulanmasını istediği bu proje, Afet İnan’ın “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı 1933” ve Cumhuriyetin Ellinci Yılı İçin Köylerimiz” adlı kitaplarında yer almıştır. 

[4] Ayrıntılı bilgi için http://cumhuriyettarihimiz.blogspot.com.tr/2015/08/ataturkun-ideal-cumhuriyet-koyu-projesi.html adresine bakabilirsiniz.

Dünyanın geleceğine ilişkin değerlendirmede bulunmak için günümüzün mevcut verilerinden yaralanmak gerekmektedir. Geçen sayımızdaki yazımızda mevcut sorunları genel olarak değerlendirmiştik. Bu yazımızda ise dünyanın geleceğine yönelik karamsar tabloların oluşmasına dayanak oluşturacak verilerden yaralanacağız.

Dünyada hiç tükenmeyecek gibi duran kaynakların aslında bir dayanma kapasitesi bulunmaktadır. Bu kapasiteyi zorlayan insanların ihtiyaç algılamalarındaki değişikliliklerdir. İnsanların daha fazlasını isteme ve tüketme isteği doğal kaynakları geri dönüşü mümkün olamayan biçimde tükenmesine neden olmaktadır. Aslında dünyada doğal sistemlerin ana sigortası doğal kaynaklardır.

Doğal kaynakların önemine ilişkin örnekler

  • Yapılan araştırmalara göre ormanların yaz aylarında hava sıcaklığını 5–8,5oC arasında düşürmekte, kış aylarında ise 1,6–2,8oC arasında yükseltmektedir.
  • İyi gelişmiş 100 yaşındaki bir kayın ağacının yaklaşık 800.000 yaprağı tespit edilmiştir. Bu ağacın 5000 m3 havayı temizlediği, bu tek ağacın kesilip ortadan kaldırılması halinde aynı işlevi yerine getirmesi için 2700 fidan dikilmesi gerektiği, bunun üç yıllık masrafının 3 milyon dolar olduğu hesaplanmıştır.
  • Günümüzde sadece 15 kadar bitki türü dünya nüfusunun %90’nını doyurmaktadır.
  • FAO’nun tahminlerine göre 4–6 bin tür tıbbi bitkinin uluslararası ticareti yapılmaktadır.

Yukarıdaki örneklerin çoğalmak mümkündür. Çünkü doğal kaynaklar onca tahribe rağmen halen dünya nüfusunun ihityaçlarını karşılayabilmektedir. Ancak doğal kaynakların sınırlılığı ile insanların isteklerinin sonsuzluğu arasında süren bu savaşta hiç şüphesiz ki insanın doymak bilmeyen istekleri insanoğlunun sonunu getirecektir.

Tüketim toplumu ve dünyanın geleceği

Buraya kadar açıklamaya çalıştığımız hususlar dünyanın genel çevre sorunlarını belirlemek şeklinde olmuştur. Ancak mevcut çevre sorunlarının ana kanyağı üzerinde yeterince durulmamaktadır. Hal öyle bir duruma ulaşmıştır ki, artık bazı çevresel sorunları ortadan kaldırmanın mümkün olmadığı bir duruma doğru gitmektedir. Buna göre artık insanların tüketim alışkanlıklarının sorgulanmasının sırası gelmiştir. Tüketim toplumunun aldatıcılığıyla ilgili aşağıda birkaç hususu belirtmekte yarar vardır.

  • Zengin ve yoksul ülkelerde bildirilen mutluluk düzeyleri arasında çok az bir fark vardır.
  • Hayal edebildiğimiz tek tatmin olma şansı, şuan sahip olduğumuzdan daha fazlasına sahip olmak. Fakat hepimizi tatminsiz yapan şey de şu anda sahip olduklarımız.
  • Dünya genelinde 202 dolar milyarderi ve 3 milyondan fazla dolar milyoneri var. Aynı zamanda yol kenarlarında, çöplüklerde ve köprü altlarında 100 milyon evsiz insan yaşamaktadır.
  • Hollanda tarımsal ürünleri kendi topraklarının üç katı büyüklükte topraklara sahip gelişmekte olan ülkelerden ithal etmektedir.
  • Reklamcılar, belli bir ürünü satmayı başaramasalar bile, yaşamdaki her sorunu çözebilecek bir ürünün var olduğu ve doğru şeyleri satın alırsak varoluşun tatminkâr ve tam olacağı fikrini durmaksızın tekrarlayarak tüketiciliği kendisini satmaktadırlar.
  • Kanada, her yıl sadece Amerikan gazetelerinde üzerine reklam basılacak gazete kâğıdını sağlamak üzere, uzun süredir var olan ormanlarının 17 bin hektarını-Washington büyüklüğünde bir alanı- kesmektedir.

Yukarıdaki örneklerde de anlaşılacağı üzere tüketim toplumu sadece sahte bir mutluluk vaat etmektedir. İnsanların çok tükettikleri takdirde daha fazla mutlu olacakları düşüncesi, insanları daha fazla mutsuzluğa sevk etmektedir. Ancak inansın tüketim hırsından kaynaklanan davranışlarının en büyük bedelini çevre ödemektedir. Çünkü şuan var olan çevresel sorunların en başlıca nedeni insanların tüketim yoluyla çevreye verdikleri zararlardır.

Sonuç ve öneriler

İnsanların tüketmeden yaşamaları mümkün değildir. Ancak tüketim alışkanlıklarını çevreye daha duyarlı hale getirmesi dünyanın geleceğine ilişkin karamsar tabloların dağılmasına neden olur. Eğer gezegenin yaşamı destekleyen ekosistemlerinin gelecekteki nesillere kalması isteniyorsa, tüketim toplumu, kısmen kaliteli, düşük enerji gerektiren dayanıklı tüketim mallarına yönelerek, kısmen de tatmini boş zamanlar değerlendirmede, insan ilişkilerinde ve maddiyata dayalı olmayan diğer alanlarda arayarak kaynak kullanımını önemli derecede azaltmak zorundadır.

İnsanların tek başına tüketmek yerine paylaşmanın daha ön plana çıktığı, insana verilen değerin doğal çevreye verilen değerle aynı düzeyde olması gerekmektedir. Bunun için daha iyi ve sağlıklı bir gelecek için tüketim alışkanlıklarımızı bir an önce gözden geçirmek durumundayız.

Türkiye dünyanın en hassas coğrafyalarından birinde kurulmuş bir ülkedir. Bu coğrafya binlerce yıldır birçok medeniyetin güç egemenlik mücadelesine sahne olmuş bir yerdir. Yaklaşık bin yıldır Anadolu’ya hâkim olan Türkler her zaman dünya egemenliği mücadelelerinin önemli bir ayağı durumundaki Anadolu’yu elde etmeyen çalışan güç merkezlerine karşı amansız mücadele vermiştir.

Sadabat-Paktı-300x225

Üç kıtaya yayılan Osmanlı imparatorluğunun gücünün azalmasına bağlı olarak Türklerin bin yıldır yaşadığı toprakları da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bütün dünyaya benzeri görülmemiş kurtuluş mücadelesi vererek Anadolu’nun Türk yurdu olduğunu bütün dünya bir kez daha anlamıştır. Türkiye’nin tabii olduğu sınırlar çok stratejik bir hat üzerinde bulunmaktadır. Bu da yaşadığımız coğrafyanın çok yönlü ve kapsamlı bir dış politika üretmesini zorunlu kılmıştır. Anadolu’yu ele geçirmek isteyen büyük güçlere karşı verdiğimiz ulusal kurtuluş savaşı ile topraklarımızın güvenliğini güvence altına aldık. Söz konusu coğrafya dünya enerji kaynaklarının kilit noktasında olunca emperyalist güçler için her zaman bir hedef durumundadır.

Birinci Dünya savaşının sonuçlarından hoşnutsuz olan devletlerden biri olan İtalya yeni sömürgeler elde etmek için 1935 te Habeşistan’a saldırması Ortadoğu ülkeleri ve bizim için ciddi bir tehdit olarak algılanmıştır. İtalya’nın yayılmacı tutumunu karşı Türkiye’nin öncülüğünde bölgesel güvenliği artırmak için bir takım girişimlerde bulunulmuştur. Bunun üzerine 2 Ekim 1935 de Cenevre’de Türkiye, İran ve Irak arasında üçlü bir bölgesel işbirliği anlaşması imzalamış sonra da Afganistan’ın da katılımıyla dörtlü antlaşmaya dönüşmüştür. Ancak İran ve Irak arasında birtakım sorunlar bulunmaktaydı. Buna ilaveten Türkiye- İran arasında halledilmesi gereken sıkıntılar vardı. Bu durum 2 Ekim mutabakatının hayata geçmesine engel olmaktaydı. Türkiye komşuları ile olan ihtilaflarını gidermek için ilişkilerini sıkılaştırdı. 1937 Ocak ve Nisan ayları arasında Türkiye İran arasında çeşitli alanlarda işbirliği içeren anlaşmalar imzalandı. Nisan 1937 de, Türkiye- İran, Türkiye- Irak arasında 5 Haziran 1926 da imzalanan dostluk Antlaşması 2 yıl daha uzatıldı. İran ve Irak arasındaki anlaşmazlıklar da 4 Temmuz 1937 de imzalanan bir antlaşma ile çözümlendi. Böylece dört devlet arasındaki anlaşmazlıklar usta bir diplomasi ile giderilmiş oldu.

İtalya’nın Habeşistan’a saldırmasını fırsat bilen Türkiye, İran, Irak ve Afganistan’ı Tahran’daki Sadabat Sarayı’nda bir araya getirerek 18 Temmuz 1937 de “Sadabat Paktı” adını alan saldırmazlık antlaşması imzalandı. Buna göre taraflar birbirlerinin iç ilerine karışmaktan kesin olarak kaçınacak bir siyaset yiyecekler. Ortak sınırların dokunulmazlığına uyacaklar ve birbirlerine saldırgan hareketlerde bulunmayacaklardır. Ortak çıkarları ilgilendiren konularda birbirlerine danışacaklar. Kellog Paktı’na uyuyacaklar. Pakt 5 yıl geçerli olacak ve imzalayıcı devletler tarafından sürecin sona ermesinden 6 ay önce pakt fesih ihbarında bulunmadıkça antlaşma 5 yıl süreyle uzatılmış sayılacaktır.

Dünya petrol rezervlerinin %65’ine sahip olan Ortadoğu üzerinde, Amerikan hâkimiyetini oluşturmak, Washington açıcısında kaçınılmaz bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak Büyük Ortadoğu Projesi ile sınırları yeniden tanımlanan Ortadoğu Bölgesinin anti-Amerikanizm üreterek yeni 11Eylülere neden ve küresel istikrarı böylece hegemonyayı tehdit eden bir bölge olmaktan çıkarılması için “demokratikleşme ve serbest piyasa ekonomisi” çerçevesinde dünya pazarlarına eklenmesi gerekmektedir ki, bu da Büyük Ortadoğu projesinin temel amacıdır.

Büyük Ortadoğu projesi yenidünya düzenine geçişin önemli bir ayağını teşkil etmektedir. Çünkü bu ayak Amerikalı stratejistlerin belirlediği ABD’nin küresel üstünlüğünü hâkim kılmayı ve ABD’ye yönelecek saldırıları daha oluşmadan bertaraf edilmeyi amaçlayan bir doktrin çerçevesine oturtulmasıdır. ABD, hem küresel enerji alanlarının denetimi altına alan hem de kendisine çıkabilecek rakip devletleri kendisine bağımlı kılarak etkisizleştirmeyi amaçlayan bir politikayla hareket etmektedir. Bu amaçla oluşturulması düşünülen BOP tamamen Amerikan çıkarlarını güvence altına almakla ilgilidir. Yoksa ABD’nin söylemlerinde sürekli olarak insan hakları, demokrasi ve özgürlük gibi kavramlar sadece ABD çıkarlarını kamufle etme isteğinden başka bir şey değildir.

Büyük Ortadoğu olarak tanımlanan bölgenin dünya petrol üretiminde % 65,4 üne sahip olmasının dışında bölgede; bor, doğalgaz, fosfat, sülfür, kömür, krom, demir filizi, kurşun, magnezyum, çinko, asfalt, kaya tuzu, mermer, alçı taşı, kireç taşı, tuz, su, kereste, potasyum, bakır filizi, balçık, kum, kaya petrolü, altın, nikel, kobalt, boksit, uranyum, talk ve taş pamuğu gibi büyük bölümü stratejik hammadde özelliğinde olan madenler bulunmaktadır.

ABD, 2003 yılında bütün uluslararası hukuk tanımazlığını göstererek Irak’ı işgal etmiştir. Daha sonra yaptığı açıklamalarda BOP temelinde bölgenin yeniden yapılandırılacağı ve bölgedeki haritaların yeniden çizileceğini belirtmiştir.

ABD’nin Irak işgalinde önemli hedeflerinden birisi de petrol ihraç eden ülkelerin petrol fiyatlarını keyfi ayarlamasının önüne geçmekti. Çünkü OPEC üyeleri içerisinde önemli bir üretim payına sahip olan Irak’ın petrolü ile petrol borsasında fiyatları ayarlama konusunda ABD’de söz sahibi olabilirdi. ” 112 milyon varille, Suudi Arabistan ve Kanada’dan sonra dünyanın ispatlanmış üçüncü büyük petrol rezervine sahip olan Irak’ın tekrar petrol piyasalarına dönmeleri önemli bir olaydır. Libya, İran, Venezüella, Cezayir, Katar gibi OPEC ülkeleri de olmak üzere birçok petrol üretici ülke, petrol sektörlerini kontrollü olarak yabancılara açmış durumdadır. Ancak Irak’ın durumu hala açık değildir. Baas rejimi döneminde, Çin, Fransa ve Rusya ile imza attığı milyar dolarlık birçok ihalenin akıbeti belli değil. Ancak on yıl içinde petrol piyasasına tam olarak dönmüş Irak’ın bu piyasada önemli rol alacağı tahmin edilebilir.”

Büyük Ortadoğu Projesinde geleceği en çok merak edilen ülkelerden birisi de Suudi Arabistan’dır. Irak’ın petrol piyasalarında etkinliğini artırması ve ABD’nin OPEC üyeleri içerisinde dolaylı olarak petrol fiyatlarını belirleme ihtimali Suudi Arabistan’ın petrolden aldığı payın azalmasına sebep olacaktır.

Sadabat Paktı ile Büyük Ortadoğu Projesi’ni değerlendirecek olursak;

  • Sadabat paktı, hem bölgenin güvenliğini hem de Türkiye’nin güvenliğini sağlama hedeflenmişken BOP ile bölge ve Türkiye’nin güvenliği tehlikeye girmiştir.
  • Sadabat paktında devletlerin egemenlik haklarına müdahaleden özenle kaçınılırken BOP ile devletlerin içişlerine karışmak gelenek haline geliyor.
  • Sadabat paktı milli bir özellik taşırken BOP gayri millidir.
  • Sadabat paktı Türk millettin menfaati göz önünde bulundurularak hazırlanmışken BOP, emperyalist güçlerin menfaatlerine göre hazırlanmıştır.
  • Sadabat paktı bölgeye barış getirmişken BOP bölgeye savaş getirmiştir.
  • Sadabat paktı ile Türkiye’nin bölgede gücü ve etkinliği artmışken BOP ile Türkiye bölgede yalnızlaşmıştır.
  • Sadabat paktı ile bölge ekonomisi canlanmışken BOP ile bölge ekonomisi durgunlaşmıştır.
  • Sadabat paktı ile bölge güvenliğini sarsacak ayrılıkçı hareketler önlenirken BOP ile bölge ayrılıkçı hareketlerin cirit attığı saha haline gelmiştir.


Eski Türkler adlı doktora çalışmasıyla tanınan Gumilev’in yazdığı “Etnogenez Halkların Yükselişi ve Düşüşleri adlı kitabı dünya literatürlerini derinden sarsmıştır. Kitabın Türkçe Çevirisini Ahsen Batur yapmıştır.

Bu yazımızda amacımız tarihi yargılamak veya yönlendirmek değildir. Dünyaca ünlü bir yazarın Osmanlı’nın devşirme sistemine yönelik görüşlerini aktaracağız. Bu bağlamda Gumilev, sadece Osmanlı’nın değil hemen hemen bütün etnogenez hakların yükseliş ve düşüşlerinde etkili olan faktörleri kendi bakış açısına göre değerlendirmiştir.

Kitabın 119. Sayfasında yer alan “Etnik Temas Varyantları” başlıklı bölümde etnik temasın dört başlığa göre şekillendiğinden bahsetmektedir. Bu başlıklar şöyle sıralanmaktadır,

a) Bir arada yaşama

b) Asimilasyon

c) Melezleşme

d) Kaynaşmadır.

Yazar C varyantındaki melezleşmeye ekzogam nikâhlardan türeyenlerin melezliği ya üçüncü dördüncü kuşakta ortadan kaybolur, ya da bireyler, baba ya da anne tarafından birbirine çeker şeklinde ifade etmektedir. Bu tanımlamadan sonra Osmanlı’daki melezleşmeyle ilgili şu değerlendirmeyi yapmaktadır.

“örneğin 16. Yüzyılda Türkler, Müslüman olmanın birinci şartı olan kelime-i şahadet getirmenin ve sultana tabi olmanın gerçek bir Türk olmak için yeterli olduğunu düşünürlerdi. Başka bir ifadeyle, onlar etnik mensubiyeti istenildiği zaman değiştirilebilen bir durum olarak algılıyorlardı. Bunun sonuçları kendisini 100 sene sonra gösterdi.

17. yüzyılda Bab-ı Ali’nin düşüşü, o dönem Türk yazarlarının dikkatini çekti. Onlara göre düşüşün sebebi, acemi oğlanlar yani devşirmelerin çocukları idi. Bu fikrin taraftarlarının samimiyeti, hiçbir şüphe doğurmuyordu. Devşirmelerin bazıları, örneğin Fransız Köprülü ve Yunanlı Barbaros Hayrettin gibi, enerjik ve faydalı insanlar olsa da, onların büyük çoğunluğu sıcak bir yuva arıyor, vezirlerin Polonyalı, Hırvat, İtalyan, Yunanlı vs. kadınlarla dolu haremleri vasıtasıyla yüksek maaşlı vezirlere kapağı atmaya çalışıyorlardı. Bunlar Osmanlı etnosunu parçalıyorlardı ve gerçek Osmanlılar, artık 18. Yüzyılda kendi ülkelerinde ezilen, zulme uğrayan bir etnosa dönüşmüşlerdi.

Yabancı akını, ahlak ve davranış kurallarını zedeliyordu. Bu zedeleme kendisini, vezirlerin ihanetlerinde, kadıların rüşvetçiliğinde, ordunun savaş kabiliyetinin düşüşünde ve ekonominin dağılmasında gösterdi. 19. Yüzyıl başlarına doğru Osmanlı artık hasta adam durumuna gelmişti. Güçlü bir halkın tuhaf bir şekilde zayıf duruma düştüğü görülüyordu.

4-7 Haziran tarihleri Çanakkale’ye geziye gittik. İlk olarak tarihi dokusu yüksek, buram buram Osmanlı kokan, Osmanlı’nın ilk başkenti Bursa’yı ziyaret ettik. Osmanlı Devletinin şekillendiği, kurumsallaştığı Bursa’da birbirinden değerli Türk-İslam eserlerini gördük. Aslında ilk uğrak yerimiz olan Bursa’nın Osmanlı’nın kuruluş yeri olması, Çanakkale’nin ise Osmanlı’nın yıkılmadan önce can çekiştiği son yer olması ilginç bir birleştirme oldu bizler için. 5 Haziran akşamı Bursa gezisini tamamlayıp Çanakkale’ye hareket ettik.

Çanakkale’ye yaklaştığımızda gün batımına yakın bir zaman dilimindeydik. Ufuk çizgisine yaklaşan güneşin kızıl koyuluğunun deniz üzerinde belli belirsiz yakamozlara dönüştüğü yorgun ışıklarının hafif çiseltili yağışın ardından oluşan aydınlıkların üzerini kapladığı bir Çanakkale manzarasıyla Çanakkale’ye girdik.

Çanakkale Lapseki iskelesinden Gelibolu’ya deniz otobüsüyle geçtik. Çanakkale boğazı akşam karanlığında başka bir güzeldi. Bir yanda binlerce tonluk yük gemileri, bir yanda apartman görünümündeki yolcu gemilerinin denize yansıyan ışıkları ve kaşımızda Gelibolu Yarımadası’nın ışıklarının denize yansıması… Gezi heyetinin hayran bakışlarıyla Gelibolu kadar sessiz bir şekilde devam etti.

Uzaktan gördüğümüz mütevazı ışıklarının ardındaki Gelibolu, oraya inmemizle birlikte her karış toprağında bir destanın yattığı asil duruşuyla karşıladı bizleri. Akşam yemeği için kısa bir molanın ardından savaş alanını gezmeye başladık.

Çanakkale ruhunun aralıksız içimizde yaşatılması için otobüslerde sürekli Gelibolu’daki savaş alanları hakkında bilgi veriliyordu. Böylece Gelibolu’ya geldikten sonra zihninizin sadece Çanakkale savaşlarıyla meşgul olması sağlanıyordu.

Şehitlik alanında ilk ziyaret yerimiz Kilitbahir kalesi ve Sarıkule oldu. Kilitbahir kalesinin önüne geldik. Kale büyük bir kalp biçimindeydi. Kilitbahir kalesine ziyaret zamanının akşam seçilmesinin nedenini bu saatler kale önünün çok tenha oluşu ve hiçbir kargaşa yaşanmadan anlatımın kolay olmasıydı.

Kilitbahir kalesinin denizin kilidi anlamına gelmektedir ve Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılmıştır. Kilitbahir kalesinin hemen arkasında yani batısında Namazgâh tabyalarına geçtik.

Bu tabyalar boğazın güvenliği için 1770 yılında inşa edilmeye başlanmış ve 1892 yılında II. Abdülhamit zamanında son şeklini almıştır. Çanakkale’de bulunan diğer tabyalarla hemen hemen aynı özellikte bulunan Namazgah tabyasını akşamın sessiz uğultusunda gezmek başka bir ruh haline sürükledi bizleri. Tabyanın sırtı denize dönük hilal biçimindeydi. İç kısmının kenarlarında cephanelik ve askerleri sığınaklar; orta kısımlarda ise dev obüsler ve top mermisinin taşındığı raylar bulunuyordu. Dönemin şartlarına göre mühendislik harikası olarak inşa edilen bu yapıların en dikkat çekici kısmı iç kısmındaki kalın duvarın üstünde 2-3 metre kalınlığındaki toprak örtüsüdür. Böylece gelen top mermileri toprak tarafında absorbe edilerek etkisiz hale getirilmektedir.

Yoğun bilgi ve duygu yükünün ağırlaştırdığı bedenimiz, bir tarafı Ege denizine bir tarafı da boğaza bakan Seddülbahir köyündeki mütevazı otelde deliksiz uykuya dalarak Çanakkale’de olmanın tarifsiz tadını yaşadı.

Sabah yedide kahvaltımızı yaparak Bigalı köyüne hareket ettik. Bigalı köyü adeta yaşan bir tarihtir. Etrafında bulunan zeytin ağaçları buranın bir Ege tipi köy olduğunu göstermektedir. Köydeki evler genelde iki katlı taş evlerdir. Köyün bu hale kavuşmasında dönemin Kara Kuvvetleri komutanı İlker Başbuğ’un çabalarını takdir etmek gerek. İlker Başbuğ’un talimatıyla OPET’in de destekleyici olmasıyla Bigalı köyü baştan aşağı restore edilerek tarihi dokusuna kavuşturulmuştur.

Bigalı köyünün önemi, Mustafa Kemal’in karargah olarak kullandığı evin bu köyde olmasından kaynaklanmaktadır. İki katlı sade olan bu evin dünya tarihinin seyrini değiştiren yer olması insanı hayretler içerisinde bırakıyor. En ilginci Mustafa Kemal’in çalışma odasının bulunduğu yer idi. Bu odada bir sandalye küçük bir minder, yerde sade bir kilim ve cevizden yapılma bir gardırop vardı.

abide-ve-askerlerBigalı köyünden ayrılarak Kocatepe Hastane şehitliğini gezdik. Savaşın en korkunç yüzünü bu hastane şehitliğinde gördük. Çünkü hastanede tedavi gören onlarca yaralı ve hastanın bombardıman sonucunda şehit olmuştur. İnsan bu kadar canileşebilir mi? Bize insanlık dersleri vermeye kalkanların nasıl da insanlıktan çıktıklarına tanık oluyoruz.

Bigalı köyünden sonra sırasıyla 57. Alay şehitliği, Cesaret tepe, Arıburnu yarları, Conkbayrı ve siperler ve Kocaçimen tepeyi gezdik. Bu yerler savaşın en şiddetli olduğu, karşılıklı siperlerin kimi yerlerde 8 metreye kadar düştüğü ve havada mermilerin birbirinin içine geçtiği yerlerdi.

Çanakkale deniz savaşları anlatılırken en meşhur konulardan birisinin Nusret Mayın gemisinin boğaza döşediği mayınlar konusudur. Bugüne kadar Nusret mayın gemisiyle ilgili onlarca hurafeye dayalı hikâye dinledik. Ancak Çanakkale gezimiz sırasında bu konunun bilimsel olarak en doğru bir şekilde değerlendirilmesine tanık olduk. Öncelikle Nusret Mayın gemisinin boğazlara döşediği mayınlar, bize Türk kıvrak zekâsını, üstün yeteneğini, azmini, sabrını ve cesaretini göstermiştir. Mayınlar tamamen deniz savaşlarının gerektirdiği bilgi ve tecrübeye göre döşenmiştir. Düşmana en büyük zararı veren bu mayınların hangi noktalara hangi hizada ve kaç adet döşeneceği çok ince hesaplamaların ürünü olduğunu gördük.

Gezinin en önemli yeri Şehitlik yürüyüşü ve Zığındere vadisi gezi olmuştur. Şehitlik yürüyüşüne önce akşam 21.00’de başladık.

Akşamın karanlığı her tarafı kaplamış, ay ışığının aydınlattığı loş ve hafif rüzgârlı bir havada Zığındere yokuşundan şehitlik yürüyüşüne başladık. İlk olarak büyük bir Türk bayrağının altındaki bulunan şehitliğin yanında Zığındere’nin önemi hakkında bilgi aldık. Savaşın en yoğun geçtiği en çok kayıpların verildiği yerdir Zığındere. Her metrekaresinde onlarca şehit yatmaktadır. Bu yüzden attığımız her adımda altımızda yatan şehitlerin varlığını hissederek yürüyorduk. Yaklaşık bir kilometre yürüyeceğimiz bu alanda herkes telefonlarını kapattı. Herkese hiç konuşmadan sadece rüzgârın uğultusu altında şehitlerin ruhunu hissederek yürüdük. Yürüyüş yapığımız yokuş asfalt döşenmiş bir yoldu. Bu yokuştan yaklaşık 500 metre aşağı doğru yürüdük. Yokuşun bittiği yerde sağ istikametimizde kuru ve hafif dik yamaçlı vadi içerisine girdik. Bu vadi Zığındere’nin içiydi. bu dere gerek serin olması gerekse de kumullu olması nedeniyle savaşta şehitlerin gömüldüğü yer olduğunu belitti. Derenin içinde yaklaşık 300 metre ilerledik. Orada oturup şehitlerin ruhuna Fatiha okuduk. Son olarak Oradan Çanakkale’de yaptırılan ilk şehitliğe de gittikten sonra gezimize sonlandırdık.