Kategori

İnceleme-Araştırma

Kategori

Osmanlı devletinin son dönemlerine damgasını vuran önemli isimlerden bir de Enver paşadır. Enver paşanın hayatı oldukça hareketli geçmiştir. Askeri okulda başarılı bir öğrenci olmuş ve harp okulunu derece ile bitirmiştir. Gençlik yıllarında siyasetle yakından ilgilenmiş ve günlük siyaseti yönlendirebilecek faaliyetler içerisine girmiştir. Askeri bilgisi iyi olmasına rağmen hırslı ve aceleci oluşu nedeniyle ciddi bir askeri başarı elde edemediği gibi etkisi günümüzde bile hissedilen büyük hezimetler yaşamıştır. Komitacılık faaliyetlerini başarılı yürüten Enver Paşa, siyasette elde ettiği birçok başarıyı komitacılık sayesinde gerçekleştirmiştir. Hırslı olduğu kadar çok zeki bir olan Enver Paşa’nın büyük devletlerle oynadığı siyasi oyunlar ancak günümüzde daha iyi anlaşılmaktadır.

Bakan savaşanları sonrasında Enver paşa, Bab-ı Ali baskını ile devlet işlerinde söz sahibi olmuştur. Kendine tamamen sadık Mahmut Şevket Paşanın sadrazam yapılmasıyla Enver Paşa, her istediğini yaptırma fırsatı elde etmiştir.

Birinci dünya savaşı öncesinde devletler arası ittifaklar kurulmaya başlanmıştı. O dönemde Osmanlı yöneticileri de yalnız kalmamak korkusuyla biran önce güçlü devletlerle ittifak kurma arayışına girmişlerdi. İlk önce İngiltere ve Fransa ile ittifak kurma girişimleri olmuş, sonuç alınamayınca Enver Paşa’dan itibaren Almanya ile ittifak girişimleri başlamıştı. Almanya, ilk etapta Osmanlının ittifak isteğini geri çevirmişti.

Osmanlının son dönemlerinde yöneticiler büyük bir savaşın çıkacağını öngördüklerinden İngiltere’ye iki adet gemi sipariş etmişti. Savaş gemileri Reşadiye ve ondan biraz daha büyük olanı Sultan I. Osman’dı. Bu gemiler çok güçlü gemilerdi. Sultan I. Osman diğer bütün gemilerden daha fazla silah bulundurma kapasitesine sahipti. Bu gemilerin ücretlerini Osmanlı Devleti peşin olarak ödemişti. Osmanlının son döneminde, devletin borç batağında kıvranıyor, halk da fakir düşmüştü. Bu dönemde dünyanın en modern gemilerinin satın alınması çok önemli bir olaydır. İngiltere 1913 yılında gemileri kendi tersanelerinde yapmalarına karşın Osmanlı’nın gemiler için modern limanlara sahip olmaması gerekçe gösterilerek gemiler teslim edilmedi. Bunun üzerine İngiliz deniz misyonu şefi Amiral Sir Arthur H. Limbus, Osmanlıya İngiliz şirketlerince rıhtım yapılmasını sağlamıştı. Amiral Limpus, 27 Temmuz 1914’de Sultan I. Osman gemisini karşılamak üzere Çanakkale’ye gelmişti. Bahriye nazırı Ahmet Cemal bu dönemde bir donanma haftası düzenlemişti.

Gemilerin Osmanlı için ne kadar önemli olduğunu Churchill çok iyi biliyordu. Ona göre Osmanlının böyle iki modern gemiye sahip olması bir başlangıç olabilirdir. Böylece Osmanlı Devleti Karadeniz, Ege ve Akdeniz’deki üstünlüğü tekrar elde edebilirdi. Ayrıca yaklaşmakta olan bir savaş durumunda Osmanlı’nın bu gemilerle ne yapacağını kestirmek güçtü. Londra deniz Kuvvetleri bakanı 27 Temmuz 1914’de yapımı tamamlanan Gemileri Osmanlıya vermemeyi kabul etti. Bu kararın alınmasında Churchill’in etkisi büyüktür ve karar gizili tutulmuştur. İngiltere gemileri vermeyeceğini ancak 3 Ağustos 1914 günü açıklamışlardır.

Diğer taraftan Enver paşa 28 Temmuz 1914 günü Almanya ile Osmanlı arasında bir ittifak taslağı hazırlayarak Berlin’e gönderdi. Yapılan görüşmeler sonunda Almanya, Osmanlı topraklarının savunma yükümlülüğünü almıştır.

1970 yılında ilginç bir gerçek, alman diplomatik arşivlerini inceleyen bir araştırmacı tarafından ortaya çıkmıştır. Buna göre Enver ve Talat Paşa 1 Ağustos 1914’de Alman Büyükelçi Von Wangenheim’a dünyanın en güçlü savaş gemisi Sultan I. Osman’ı vermeyi önermiştir. Konuyu tekrar gözden geçirecek olursak, İngiltere’nin savaş gemilerini vermekten vazgeçtiği tarih 27 Temmuz, Enver Paşa’nın Almanya ile müttefik antlaşması görüşmelerinin başladığı tarih bir gün sonra 28 Temmuz ve Enver paşanın Almanya’ya savaş gemilerini vermeyi teklif ettiği tarih de 1 Ağustos 1914’tür. İngiltere’nin gemileri vermeyeceğini açıkladığı tarih 3 Ağustos 1914 idi. Yani Enver Paşa İngiltere’nin gemileri vermeyeceğini önceden biliyordu. Almanya’ya ise zaten alamayacağı gemileri vermeyi taaddüt etmiştir. Bu durum Almanları çok sevindirmiş ve Osmanlı ile ittifak anlaşması imzalayarak Osmanlı topraklarının korumasını üstleniştir.

15 Ağustos 1914 günü İngiliz istihbaratına gelen raporlarda, Alman deniz kuvvetleri komutanlarının yaşamsal önemdeki Sultan I. Osman Gemisini heyecanla beklediklerini yazmaktadır. Ayrıca Churchill’in bu gemiye el koymasıyla büyük bir düş kırıklığına uğradıkları belirtilmiştir.

İngiltere de yıllar sonra Almanya ile Osmanlı arasında 28 Temmuz 1914 ittifak antlaşması görüşmelerinin başladığını öğrenmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla Enver Paşa hem İngiltere’yi hem de Almanya’yı aynı anda kandırmıştır. İşin ilginç tarafı ise dünyanın bu iki büyük gücü aldatıldıklarını yıllar sonra anlayabilmişlerdir.

Dünyada çok başarılı komutanlar olmuştur. Ancak yoktan bir ordu meydana getirip emperyalizmi dize getiren komutan yoktur. Dünyada çok başarılı siyasetçiler olmuştur. Ancak halkı yüzyıllarca taassup altında yaşayıp halkını çağdaşlaşma hareketinin içine sokan ve şeriata karşı başarı kazanan bir siyasetçi yoktur. Dünya’da çok iyi ekonomistler çıkmıştır. Ancak yüzlerce yıl yoksulluktan, savaştan ve borçlar altında ezilen bir halka ağır sanayi hamleleri yaşatan, dışardan borç almadan kalkınma sağlayan bir ekonomist yoktur. Dünyada çok iyi eğitimciler olmuştur. Ancak yüzyıllarca unutulan, cahil bırakılan bir halka aklın ve bilimin ışığında modernleşme hedefi koyup, okuma yazma oranlarının %7’lerde olduğu bir halka başöğretmenlik yapan bir lider yoktur. Bunların hepsini gerçekleştiren tek lider Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu kadar çok yönlü ve bu kadar başarılı bir liderin dünyada başka bir örneği yoktur.

hsvari6yh
Mustafa Kemal özel yeteneklere sahip birisidir. Ancak sadece yeteneklerinin ardına sığınmamış kendini geliştirmek için de azami bir gayret içerisinde olmuştur. Örneğin Ray Brock’un Hayalet Süvari kitabında Mustafa Kemal’in daha 14 yaşında askeri okula başladığı yıllarda okul kütüphanesindeki bütün kitapları okuduğu gibi Napolyon’un savaş stratejileriyle ilgili kitabını yedi kez okuduğunu anlatmaktadır. Okumak, Mustafa Kemal’in hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Katıldığı ya da yönettiği savaşların en zor dönemlerinde bile kitap okumayı ihmal etmemiştir. Örneğin Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler kitabında, Mustafa Kemal’in Sakarya savaşının en zor anında gece Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanını okuduğu ve yakın arkadaşlarına bu romanı tavsiye ettiğini yazmaktadır. Sakarya savaşı gibi ölüm-kalım mücadelesinin olduğu bir dönemde bile kitap okumaya fırsat bulması çok manidardır.

1-1395678584
Mustafa Kemal, sadece kitap okumakla kalmamış dönemin en büyük bilim insanlarını meşhur Çankaya sofralarına çağırmış ve hiç bıkmadan büyük bir iştahla onları dinlemiştir. Gittiği yerlerde çok iyi gözlemci olmuş, özellikle tarihsel ve kültürel eserlere büyük bir ilgi göstermiştir. Mustafa Kemal’in, okumaları ve araştırmaları sayesinde bilgi seviyesi öyle bir yükselmiş ki, şu iddialı sözü söyleyebilmiştir. “İncelediğim bütün filozoflar arasında insanlığın sorunlarına gerçekçi çözümler üretecek birisine rastlamadım.” Bu cümleyi şöyle yorumlayabiliriz: Mustafa Kemal, dönemindeki bütün filozofları inceliyor ama, kendi bilgi birikiminin üzerinde birine rastlayamıyor.
Mustafa Kemal’in üstün yeteneklerinin oluşmasında; azmi, cesareti ve kararlığının altında her şeyden önce kendine güven duygusu yatmaktadır. İnandığı bir şey için hiç tereddüt etmeden hareket etmesi o’nun özgüven sahibi olmasıyla ilgilidir. Örneğin, Çanakkale’de İngilizler’in çıkarma yapacakları yeri bilip askerlerini, üstlerinin emri olmadan harekete geçirmesi, Mustafa Kemal’in kedine olan güveniyle ilgili bir durumdur.
Atatürk hakkında en kapsamlı araştırmalara imza atan Andrew Mango, Mustafa Kemal’in kendine olan yüksek güvenini onun ölümsüzlük duygusuna sahip olmasına bağlamıştır. Çanakkale savaşında göğsüne şarapnel mermisinin çarptığında, hayatta kalmasını Mango, Mustafa Kemal’in ölümsüzlük duygusunun pekiştirdiğini belirtmiştir. Yine Mango, kitabında Atatürk’e yapılmaya çalışılan İzmir suikastıyla ilgili şöyle bir değerlendirme bulunmuştur: “İzmir suikastı zanlıları yakalanıp Atatürk’ün karşına getirildi. Atatürk, kendi ölümsüzlük düşüncesiyle yüzleşmek zorunda olduğunu hissetti. Hemen belindeki tabancayı çıkarıp zanlıya verdi. Hadi dedi, beni vurmak istiyorsun. Al o zaman şu tabancayı ve beni vur dedi. Tabii zanlı, Atatürk’ü vurmaya cesaret edemedi. Bu durum da Atatürk’ün ölümle yüzleşmesini sağlamış ve Atatürk’ün ölümsüzlük düşüncesini değiştirmemiştir.”

51ntz0n2gUL._SX331_BO1,204,203,200_
Uzun süren araştırmalar, uykusuzluk, düzensiz beslenme Atatürk’ün sağlığını iyiden iyiye bozuyordu. Sinan Meydan’ın Türklerin Gizli Tarihi kitabında Atatürk’ün 30 saat aralıksız kütüphane kalıp kitap okuması nedeniyle kalp spazmı geçirdiğinden bahsetmektedir. Yine ilginç örneklerden biri de, Atatürk’ün ölümünden birkaç ay önce doktorların, hastalığının iyice ilerlediğini ve bu nedenle 6 ay boyunca sadece yatakta uzanarak durması gerektiğini, hatta oturmasının bile sakıncalı olduğunu belirtmişlerdir. Böyle yaparsa Atatürk’ün birkaç sene daha yaşayacağını açıklamışlardır. Atatürk ise Hatay meselesi gündemde olduğu için yatmayı reddetmiştir. Dünya devletlerinin Atatürk’ün rahatsızlığından yararlanıp, Hatay meselesini kendi lehlerine çevirmelerinin engellemek için, Mustafa Kemal, Adana’ya gitmiş ve ben daha ayaktayım dercesine iki saat boyunca ayakta askeri birliklerin geçişini denetlemiştir. Doktorların altı ay hiç kıpırdamadan yatmasını söylediği Atatürk’ün o zamanın ulaşım araçlarıyla Adana’ya gitmesi ve askeri birlikleri ayakta denetlemesi tam bir çılgınlıktır. Ama Mustafa Kemal’in bu hamlesi Hatay’ın anavatana katılmasını sağlamıştır. Bu ne nedenle Mustafa Kemal, Hatay şehididir.
Atatürk’ün ölümsüzlük inancı gerçekleşmiştir. Atatürk, o kadar baskıya, iftiraya, yalana ve hakarete rağmen hala Türk halkının gönlünde yaşamaktadır. Kendi çağında yaşayan liderlerden hiçbirisi Mustafa Kemal kadar iyi bir intiba bırakmamıştır. Öngörüleri hep gerçeklermiştir. Bu nedenle ölümsüzdür. Mustafa Kemal’in en büyük öngörüsü “Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşayacağıydı.” Bu öngörü Atatürk’ün izinde olanları asla yıldırmamalıdır. Yazımızı “Türkler ansiklopedisi” için yazılan şu mısralarla bitirmek istiyorum:
ŞİMDİ DAHA HIZLI YÜRÜMELİSİN
YORULANA BAKIP ÜZÜLME
YOLUNA ÇIKANA BAKIP UMUDUNU YİTİRME
BUGÜNE KADAR HERŞEY YAZILDI
ŞİMDİ SEN YAZIYORSUN
TARİHİ EN BÜYÜK TÜRKLE
ATATÜRKLE YAZIYORSUN
VE DEDİ Kİ :
“TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR ÖNEMLİDİR”

KCwS4D8TToplumların ya da devletlerin gelişmişlik göstergesinde birçok ölçüt kullanılmaktadır. Bu kriterler genellikle ekonomik gelişmişlik düzeyine ya da tüketim biçimi ve miktarına göre belirlenmektedir. Kişi başına düşen milli gelirden tutun da su, elektrik, et ve kitap sayısına kadar birçok kıstas gelişmişliğin göstergesi olarak kullanılmaktadır. Hâlbuki gelişmiş toplumluda esas olan insani gelişimdir. Bir toplumun gelişip gelişmediğini anlamak için o toplumun insana verdiği değere bakmak yeterlidir. Bu bağlamda gelişmiş toplumlarda insanlar cinsiyetçi bir bakış açısına göre ayırt edilmezleler. Gerek yasalar gerekse de sosyal ilişkilerde cinsiyetçi bir yaklaşım söz konusu olmaz.

feministKadın, toplumların gelişmişlik kriterlerinde en önemli ayağı oluşturmaktadır. Kadının iş, eğitim ve sosyal alanlarda ön planda tutulduğu toplumlar kesinlikle gelişmiş toplumlardır. Çünkü kadını benimsemek için ona bir değer atfetmek, onunla toplumsal ilişkileri ve sorumlulukları ortak paylaşmak mümkün olabilir. Diğer taraftan gelişmemiş toplumlarda, insani ilişkiler kesin bir cinsiyetçi yaklaşımla şekillendirilmektedir. İş, eğitim ve sosyal alanda kadın neredeyse hiç yoktur. Bu tür toplumlarda kadına verilen en büyük statü sadece annelik vasfıdır. Ev kadını olup kocasını mutlu eden ve anne olan bir kadın iyi bir kadın sayılmaktadır. Sosyal alanda kadınının kendisini göstermesi erkeğin egemenlik haklarına bir tehdit olarak algılanmaktadır.

images Toplumsal üretim biçimleri geri kalmış toplumlarda erkek egemen bir anlayışla yürütüldüğü için üretim tarzlarında sığlık ve laçkalık söz konusudur. “Kadın erkeğin emanetindedir” anlayışıyla hareket edildiği için kadının sosyal ortamlarda kendini göstermesi engellenmektedir. Ancak bu durum kadının çalışmaz olduğu anlamına gelmez. Söz konusu tekil amaç erkeğin memnun edilmesi olduğundan ev işlerinde gerekirse kadın en ağır işleri yapar anlayışı vardır. Ev işleri, çocuk bakımı, erkeğin memnuniyeti sadece kadının sorumluluğundadır. Buna ilave olarak erkeklerde aynı ortamlarda çalışmamak kaydıyla, erkeğin harcamalarına katkıda bulunmak adına kadın, halı dokur, el işleri yapar, tarlada, bağda ve bahçede ürünlerin yetişmesi ve hasat edilmesinde çalışmak gibi ağar işler de kadının sorumluluğunda olur. Kadın sosyal ve hukuksal anlamda da katı bir ayrıma tabi tutulur. Kadının boşanma hakkı, miras hakkı ve eğitim ve öğretim hakkı yoktur. Kadının giyiminden, eğitimine medeni haklarından hukuksal siyasi haklarına kadar birçok unsur erkeğin mutlak hakimiyeti altındadır.

ataturk-duvar-kagidi6www-ataturkum-info Dünyada eşi benzeri olmayan bir liderlik vasfına sahip olan Mustafa Kemal Atatürk, toplumların gelişmişlik seviyesinde kadının yerini çok iyi kavramıştır. Bu nedenle Cumhuriyeti ve devrimleri kadını özgürleştirmek ve kadın statü vermek temeline kurmuştur. Atatürk Türk kadınına verdiği hakları, önceden kazanılmış hakların geri iadesi şeklinde değerlendirmiştir. Türk kadının eskiden beri asil olduğunu, erkeklerle aynı haklara sahip olduğunu dile getirmiştir. Hatta bunu kanıtlamak için İbn Batuta’nın “Seyahatnamesi”ni yakın çevresiyle paylaşmıştır.

ibnatuta İbn Batuta, 14.yüzyılda Anadolu’yu gezerek, ünlü seyahatnamesinde ülkemizin o yıllardaki yaşayışı hakkında değerli bilgiler veren, önemli bir Arap gezgindir. İbn Batuta’nın seyahatnamesinde Anadolu ve Türk insanı hakkında birçok değerlendirme yapıldığı gibi kadınlar konusunda da ayrı bir değerlendirme yapılmıştır. Buna göre ibn Batuta’nın eserinde Türk kadını şu şekilde ifade edilmiştir:
“Bu ülkede kadınlar erkeklerden kaçmazlar. Yola çıkacağımız zaman kadınlar akraba ve hane halkındaymışçasına bizimle vedalaşırlar, bu ayrılıktan dolayı üzüntülerini gözyaşlarını dökerek belirtirler.” diyerek kadınların toplumdaki yaşayışa katkılarını övmektedir.
Atatürk, ibn Batuta’nın eserindeki bu kısmı yakın çevresiyle paylaşarak, Türk kadının yüzyıllar önce kaybettiği hakları tekrar kazandıracağını dile getirmiştir. Bu konuyla ilgili Atatürk’ün şu sözü önelidir:
“Milletimiz güçlü bir millet olmaya azmetmemiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan dolayı, kadınlarımız ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğrenim basamaklarından geçeceklerdir. Kadınlar toplum yaşamında erkeklerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır.”
Atatürk Türk kadının hak ettiği saygın yeri alması için kadınlar şu hakları vermiştir: 1924 yılında Eğitim Öğretim Hakkı verilmişidir. 1925 çıkarılan “Kılık Kıyafet Kanunu” ile kadınların giyim konusundaki mağduriyetleri giderilmiştir. 1926 kabul edilen “İsviçre Medeni Kanunu” ile kadın hakları hukuksal bir statüye dönüşmüştür. 1930 yılında kadınlara “Seçme Hakkı” verilmiştir. Bu hak dünyanın birçok gelişmiş ülkesinden daha önce verilmiştir. 1933 yılında kadınlara seçilme haklarından ilki olan “Muhtar Seçilme Hakkı” verilmiştir. 1934 yılında kadınlara aynı erkekler gibi “Seçme ve Seçilme Hakkı” verilmiştir.
Osmanlı toplumunda hemen hemen hiçbir toplumsal ve siyasal hakkı bulunmaya kadınlara Medeni Kanun’la bazı haklar tanınmış olmakla birlikte, siyasal haklar açısından bir değişiklik yapılmamıştı. Atatürk’ün girişimiyle kadınların iktisadi ve siyasal yaşama katılmaları yönünde bir dizi değişiklik yapılarak, 1930’lardan sonra kadına çok önemli haklar verilmiştir.

atatc3bcrk-ve-kadc4b1n Dünyanın diğer gelişmiş toplumlarında da kadın hakları söz konusudur. Ancak kadınlar bu yerlerde haklarını elde etmek için çok yoğun bir mücadele dönemi geçirmiştir. Bizde ise birçok kadının haberinin bile olmadı haklar, bizzat Atatürk tarafından kadınlara verilmiştir. Atatürk bu durumu toplumun baskın anlayışıyla çelişme pahasına yapmıştır. Bu nedenle Atatürk’ün kadınlara verdiği hakları dönemin şartları çerçevesinde değerlendirirsek bu hakların ne kadar değerli haklar olduğunu anlarız. Günümüzde birçok kadın elde ettiği statünün Atatürk tarafından verildiğinin farkında bile değildir. Bu nedenle Atatürkçülük sadece bizim bir çağdaşlaşma hedefimiz değil, aynı zamanda bütün dünya insanlığının umududur.

Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Devlet işlerinin din kurallarına göre değil de yasa ve anayasa kurallarına göre işletilmesidir. Yasalar, anayasanın belirlediği ilklere göre oluşturulmaktadır. Anayasalar ise bir toplumsal mutabakat ürünü olup bağlayıcı temel ilkeler bütünüdür. Anayasalar, devlet gücünü elinde bulunduran erklere sınırsız yetki verilmesini engellemektedir. Güçler ayrılığı prensibine bağlı olarak devlet mekanizmasını elinde bulunduran kişi ve organların otoriter bir yönetime geçmesini anayasa engellemektedir. Anayasal sistemlerde kişi ve hak hürriyetleri güvence altına alınmıştır. Yasa ve anayasalar günün ihtiyaçlarına göre değiştirilebilir niteliktedir.sosyal_medya_da_cig_gibi_buyuyor_sen_de_katil_laiklik_adam_olmaktir_profil_resimlerimizi_bu_gorselle_degistiriyoruz_h82610_00e68
Din kurallarına göre yönetilen devletlerde anayasa ve yasalar din yorumuna göre belirlenir. Hukuk kurallarından sosyal ve ekonomik kurallara kadar bütün faaliyetler dini anlayışa göre oluşturulmaktadır. Bu durumda devletlerin dini yorumlayış biçimleri ya da devleti elinde bulunduran egemen sınıfın dini yorumlama biçimine göre yasa ve anayasa oluşturulur. Sosyal ekonomik ve siyasi farklılıklar göz ardı edilerek tek tip insan odaklı bir mekanizma, dini kurallara göre belirlenen yönetimlerin amacıdır. Devlet işleyişini sorgulamanın dini sorgulamakla eşdeğer tutulduğu bu yönetim biçimleri, dogmatik olduğundan, bir yasa ya da kanunu dönemin şartlarına göre değiştirmek oldukça güç olmaktadır. Bu durum, toplumsal sistemi tıkadığından devlet mekanizmasını daha hantal bir yapıya dönüştürmektedir.
Devlet vatandaşlarına ayrım gözetmeksizin eşit davrandığı sürece adil devlet olma vasfını korur. Din kurallarına göre yönetilen sistemlerde devlet, belli bir inancın temsilcisi olduğundan, diğer inanç guruplarının haklarının ihlal edilme ihtimali yüksektir. Devleti yönetenler, diğer inanç guruplarına, kamusal hizmetlerden yararlanma şartı olarak devletin resmi inancına geçmesini zorunlu kılabilir. Kamu hizmetlerinin adil yapılmamasından kaynaklanan huzursuzluklar yaygınlaşabilir.

laiklik-ilkesi-ve-kadinlarAynı devlet sınırları içesinde yaşayan insanlara ait ortak vatandaşlık kavramı, din esaslarına göre yönetilen devletlerin ümmetçi anlayışlarının daha ağır basmasıyla geçerliliğini yitirebilir. Böylece milli birlik ve beraberlik düşüncesi ciddi yara alır. İnsanlar inanan veya inanmayan ayrımına tabi tutulduğu gibi, aynı dinin farklı mezheplerine göre de bir ayrılığa tabi tutulabilir. Ülke içindeki birlik ve beraberlik ortak din, hatta ortak mezhep etrafında bir arada tutulmak istense bile dinin veya mezhebin farklı yorumları beraberliği zedeleyebilir. Dini kurallar, kutsal kitabın buyrukları veya peygamberin uygulamalarına göre şekillense de, bu kuralları veya uygulamaları ulema sınıfının yorumlama biçimleri etkileyebilir. Özellikle siyasi gücü veya otoriteyi elinde bulunduranların ulema sınıfına yaptıkları baskı nedeniyle dini fetvalarda keyfilikler yaşanabilir. Keyfi dini uygulamalarına bağlı olarak dine dayalı devlet anlayışından, devlete dayalı din anlayışına geçilebilir.

Toplumların gelişimde bilimsel uygulamalar önemli bir yer tutmaktadır. Din ise, bilimsel gelişmeleri kendilerine uygunluğu oranında kabul eder veya reddeder. Bu bağlamda düşünüldüğünde, bilimsel bir gelişmeyi dine uygunluk yönünden denetleyen ulema sınıfının bilimsel olgunluğu, ya da bilimsel gelişmeleri kavrama biçimleri yeterli olmayanlarda, bilimsel ilerlemelere ön yargılı bir bakış gerçekleşebilir. Bilimsel gelişmelerin sıkı bir denetime tabi tutulması, bilim insanları nezdinde bir baskıya dönüşür. Bu durum da bilimsel gelişmelerdeki özgünlüğü ortadan kaldırarak dar kalıplara hapsedilmiş ve taklide dayalı bir bilimsel üretkenliğe dönüşür. Bazı bilimsel gelişmeler din mantığıyla çelişebilir. Bu durum ulema sınıfı tarafından bilimin sadece çelişkili yönünü engellemek yerine o bilimin alanının tümden engellenmesi sorununu ortaya çıkarabilir. Örneğin evrim teorisinin dinsel bakımdan reddedilmesi gereken kısmının insanın tür değiştirerek evrildiği kısmıyken, evrim teorisinin tümden reddedilmesi durumunu ortaya çıkarmıştır. Böylece, Darwin’in ortaya attığı birçok bilimle ilgili metodolojik ilke de yok sayılmaktadır. Bu durum, bilimsel gelişmelerin ana yönteminin yok sayılması anlamına gelir. Dini esaslara göre yönetilen teokratik devletlerin, bilimsel gelişimleri geriden takip etmeleri bu anlayışla açıklanabilir.

 
Emperyalizmin hayat bulduğu yerler genellikle halkın cahil kaldığı, demokrasinin işlemediği ve diktatör yöneticilerin bulunduğu yerlerdir. Emperyalizme ilk darbeyi Mustafa Kemal öncülüğündeki Türkler indirmiştir. Atatürk, Türk halkının işgale uğramasının en büyük sebebini cehalet olarak görmüştür. Bu nedenle daha kurtuluş savaşı yıllarındayken bile halkın eğitimiyle yakından ilgilenmiştir. Türk milletinin bir aydınlanma hareketi gerçekleştirmeden ekonomik ve siyasi bağımsızlığı elde edemeyeceğini görmüştür. Zaten kurtuluş savaşı sonrasında “Artık siperlerimiz kitaplardır. Asıl savaşımız cehalet iledir.” demesi onun yeni Türkiye’yi hangi temel üzerine kuracağını göstermektedir.
Atatürk milli egemenlik ilkesine çok önem veriyordu. Milli egemenlik ancak özgür bireylerin sahip olacağı bir yönetim şeklidir. Bireysel özgürleşme, ancak ve ancak laiklik temeli üzerine inşa edilebilir. Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına geldiği gibi din vicdan hürriyeti anlamına da gelebilir. Laiklikte esas, insanların inanıp inanmamaları değildir. Esas olan insanların vicdani kanaat hürriyetleridir. Nitekim Atatürk de milletimizi inançlarında serbest bırakmış ve bunu da laiklikle güvence altına almıştır.
Türkiye’de aydınlanma hareketlerinin ana dinamiğini laiklik ilkesi oluşturmaktadır. Eğitimin bilimsel ve çağdaş şartlarda gerçekleşmesi laiklik ilkesi sayesinde gerçekleşebilir. Ülkede fırsat eşitliğinin sağlanması için insanlarımızın ümmet veya kul olarak tanımlanması yerine vatandaşlık bağı çerçevesinde tanımlanmasına bağlıdır. Ümmetten millete giden yolun en büyük ayağı laiklikle gerçekleşebilir. Türkiye devletine vatandaşlık bağı esasına göre belirlenen Türk milleti kavramı, laiklik ilkesiyle milliliğini korur. Türk milliyetçiliği laiklik olmadan anılamaz. Bu nedenle laiklik ilkesi Atatürk’ün diğer ilkelerinin tamamlayıcısıdır.

Milletler de canlı bir organizmadır. Üzerinde yapılacak cerrahi müdahaleler her zaman büyük riskler taşır. Millî bünyenin bağışıklık sistemini zayıflatacak unsurların çoğalmasına ve güçlenmesine zemin hazırlamak tedavisi güç toplumsal yaralar oluşturur. Millî kimliği etnik kimlik düzeyine indirgemek, devletin kuruluş felsefesiyle oynayarak sorunlara ‘çözüm’ aramak, etnik kimlik tartışmalarının süreklilik kazanması, etnik kimliklerin “kültürel kimlik olmaktan çıkarılıp siyasi ve hukuki kimliğe dönüştürme sürecine doğru ilerlemesi” toplumsal bütünleşmeyi değil, tehlikeli ayrışmaları tetikler. Küçük bir kartopu elinizdeyken sizin denetiminizdedir. Dağdan aşağıya attığınızda ise çığa dönüşür ve kısa sürede her şey denetiminizden çıkar. Üniter yapılı ulus-devletimiz birliğimizin, istiklâlimizin ve istikbalimizin sigortasıdır. Üzerinde ameliyat yapılmamalıdır.
Anayasanın değiştirilemez maddeleri arasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet yapısı niçin tercih edilmiştir? Tarihi ve sosyolojik arka planlarını inceleme ve anlama kaygısı olmaksızın millet, milletleşme süreci ve ulus-devlet kavramlarının tartışılması doğru mudur?
“Atatürk ‘Memleketin sahibi ve devletin kurucusu biz Türkler, necip kavim adı altında Araplara ve sarayın sadık hadimi Arnavutlara feda edildik’ diyerek yapılan tarihi hataya işaret etmiştir” . Çünkü necip ve sadık diye nitelenen gruplar ilk fırsatta kanlı ayaklanmalarla kendi kaderlerini tayin hakkını aramışlardır. 1821 Yunan isyanı ile başlayan bir asırlık çözülme süreci Türkler için sağ çıkanlar ile çıkamayanların öyküsünü anlatan korku tüneline dönüşmüştür. Justen Mc Charty “Ölüm ve Sürgün” kitabında bu dönemde sadece Balkanlarda 5 milyon sivil Müslüman Türk nüfusun yok edildiğini anlatmaktadır. Ne Osmanlıcılık, ne de ümmetçilik fikri siyasi birliği sağlayamamış ve felaketi önleyememiştir. Sarayın öz evladı devşirmeler ise ‘son görevlerini’ Paris’te Sevr’e imza atarak tamamlamıştır. Onlardan geriye kalan “Orta Anadolu bozkırlarında Damat Ferit ve takımının rakı masası yerleştireceği kadar büyüklükte bir vatan parçasıdır.” Kısaca özetlediğimiz bu toplumsal travma, millî mücadele sürecinin sonunda neden ulus-devlet kurulduğunun tarihi arka planıdır.

zhasibe2Bugün dünya devletlerinin büyük çoğunluğu ulus-devlettir. Ulus devletlerin temel özelliği tek bir millete dayanmasıdır. O milletin kültürü de aynı zamanda o coğrafyanın hâkim kültürüdür. İstiklâl Savaşı’nı kazanan ve devleti kuran aslî unsur doğal olarak da 1923’te kurulan ulus-devletin dayandığı aslî unsur ve hâkim kültür olmuştur. “ ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir’ sözü ile de ulus-devletin dayanacağı bu kimlik belirtilmiştir” .
Cumhuriyet yapay bir ulus inşasına girişmemiştir.
Tarihin en eski milletlerinden biri olan ve bu coğrafyada varlığını bin yıl kesintisiz sürdürmüş Türk milletinin, imparatorluk içerisinde ötekileştirilmiş millî kimliğinin yeniden onarılmasına ihtiyaç vardı. Bir anlamda ulus-devletin sağlam temeller üzerine inşa edilmesi için zeminin güçlendirilmesine çalışılmıştır. Başka bir ifadeyle Türk millî kimliğinin iade-itibarı süreci başlatılmıştır.
Çünkü Osmanlı Devleti’nde Türk ismi genelde hor görülmekteydi. Kaba- saba, cahil köylü gibi rencide edici ifadelerle anlamdaş kullanılmaktaydı. Basiret Gazetesi, Türk olduğunu söylemekten utanan gençlerden üzüntüyle bahsetmiş ve bu durumu tenkit etmiştir. Kâmusu’l-A’lam’da, Türk soyundan olan bazı kişilerin bu ismi kabul etmedikleri ve hakaret saydıkları belirtilmiştir.
Millî mücadelenin Başkomutanı, yeni kurulan cumhuriyetin de siyasi mimarı olan Atatürk millî mücadele sonrası bu kez de onarıcı liderlik özelliğiyle tarih sahnesine çıkarak, tarihin laboratuvarında üretilen en gerçekçi ve modern devlet formu olarak kabul edilen ulus-devlet şekli ile Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Türk sosyolojisinin kurucusu Ziya Gökalp’in “Millet toplumsal evrimin son aşamasıdır ve gerçek cemiyetler ancak milletlerdir” düşüncesini siyasi hayata tatbik etmiştir.

transUygulamaya konulan kültür ve eğitim politikalarının amacı Türkleştirme değil Türkleşmedir. Yüzyıllardır ihmal edilen, ötekileştirilen millî kimliğin yeniden onarılması için Türk’e yönelme, yitirilen kimliğin yeniden kazandırılması çabasıdır. Türk kültürünü bütün zenginlikleri ile ortaya çıkarma ve millî bilinç oluşturma çabalarına ağırlık verilmiştir. Tarihi millî motifler yeniden canlandırılmıştır. İki örnek vermek gerekirse; 1924’te Atatürk’ün başkanlık ettiği Bakanlar Kurulu kararıyla İstanbul Üniversitesi bünyesinde Türk kültürünü ve medeniyetini dil, edebiyat, folklor gibi sahalarda araştırmak için kurulan Türkiyat Enstitüsü’nün amblemi yine Atatürk’ün isteğiyle karlı Tanrı Dağları’nın önünde elinde meşale olan bozkurt olarak belirlenmiştir. (Ancak bu yazıyı hazırlarken fark ettim. İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nün internet sitesinde Atatürk’ün istediği şekilde tasarlanmış amblem belli belirsiz duruyordu, gizlemek için sanki özel gayret gösterilmiş gibiydi. ) “Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın Atatürk’e gönderdiği 30 Ağustos 1935 tarihli Zafer Bayramı Kutlama telgrafında ‘ulu Başbuğ’a’ ifadesi kullanılmıştır.” Böylece tarihin derinliklerine vurgu yapılarak milletin tarihi hafızasına uyarıcı sinyaller gönderiliyordu. 1931 ve 1932’de Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu, 1935’te Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuştur. Özetle, millî kültür canlandırılarak millî bilinç oluşturulacak bunun itici gücüyle millî menfaatler daha güçlü korunacak ve millî ülkülere ulaşılacaktır.
Atatürk “1924 yılında Orhun Yazıtları kitabını okuduktan sonra, Bilge Kağan’ın ‘Ey Türk, üstte mavi gök çökmedikçe altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir ki. Ey Türk öykün ve kendine dön!’ dediği bölümün yanına, ‘Büyük Nutuk, böyle bir hitabeyle son bulacaktır’ diye not düştüğü kitap halen Anıtkabir’dedir.” Türk adını resmi devlet ismi şekliyle kullanan Göktürk’lerin Başbuğ’u milletine nasıl seslendiyse, Türk adıyla devlet kuran Cumhuriyeti’nin Başbuğ’u da “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diye bitirdiği Gençliğe Hitabe’sinde millete aynı şekilde seslenerek, Türk milletinin tarihsel bütünlük ve devamlılığına vurgu yapmıştır. Aynı şekilde “Ne mutlu Türk’üm diyene” özdeyişi de ırkçı bir meydan okuma değildir.

19

Sosyolojik analiz ile düşündüğümüzde bu söz; milletin yüzlerce yıl içerisinde zayıflatılmış tarihi hafızasının bilinçaltına yapılan bir sesleniştir. “Ayrıca kültürel gelişme açısından toplumlar sırayla klan, kabile, aşiret, ümmet ve millet olarak kabul edilmektedir. Yani millet en gelişmiş toplum biçimi ve toplumsal evrimin son aşaması olarak vurgulanmaktadır.” Atatürk bu özdeyişiyle milletin gerisinde kalan toplumların ilkelleşeceğine de vurgu yapmıştır. Türk millî kimliğinin dayandığı unsurlara ve Türk millî kimliğine dayanan değerlere karşı sistematik bir çabanın arttığını görüyoruz. Bu çaba içerisinde olanlar farklı siyasi kutuplarda olmalarına rağmen Türk kelimesine karşı ortak bir alerjileri vardır. Hayallerinde çok kültürlü, mozaik bir toplum inşası vardır. Türksüzleştirilmiş bir kimlik hayallerini bazen ikinci cumhuriyet, bazen de yeni Osmanlıcılık içinde saklayarak pazarlama çabasındadırlar. Dikkatlice bakıldığında pazarlamaya çalıştıkları ürünün paketinde made in CIA yazdığı görülebilir. Oysa hayallerindeki Türkiye ile mevcut Türkiye’nin kimlik yapısı çok farklıdır. Peter Andrews “Türkiye Cumhuriyeti’nde Etnik Gruplar” isimli çalışmasında Türkiye’de 47 etnik grubun varlığından bahsetmektedir. Türkleri, Türkmenleri ve Yörükleri farklı birer etnik grup olarak göstermesi hatta bunları kendi içinde alevi-sünni olara tekrar bölmesi ancak bilimsel görünümlü psikoloji savaş olarak değerlendirilebilir. Bu çalışmada hepsi öz Türk olan unsurlar 15 farklı grup olarak gösterilmiştir. Aynı kitapta Kürtler, Zazalar, Araplar da alevi-sünni olarak tekrar bölünerek gösterilmiştir. Türkiye gibi büyük nüfuslu bir ülkede sayıları onlar, binlerle ifade edilen Almanlar, Estonlar, Molokanlar, Polonezler, Osetler vb tali grupları ise 20 etnik grup olarak tasnif etmiştir. Özel amaçlı hazırlandığı anlaşılan bu psikolojik harp ürünü çalışma Türkiye’de umduğundan çok müşteri bulmuştur. Ne diyelim ha gayret, yok mu artıran?
Bu alanda en ciddi bilimsel çalışmayı yapan Prof.Dr. Ali Tayyar Önder’e göre “Bilimsel ölçütle ve uluslar arası kabulle bir ülkenin mozaik olabilmesi için ülkede mevcut etnik grupların toplamının ülke nüfusunun %35’ini oluşturması gerekir. Türkiye’de tüm bilimsel veriler ve resmi tespitler ortalamasıyla yüzde olarak en anlamlı ikinci büyüklükteki nüfus % 6.5 ile Kürtlerdir. Zazalar %1 ve Araplarda yine %1 oranlarındadır.” Bunu teyit eden bir başka çalışma “Avrupa Komisyonu’nun yayımladığı ‘Eurobarometer-Europeans and Languages’a göre Türkiye’de ana dil olarak Türkçe’yi gösterenlerin oranı %93’tür.”
Ulus ve ulus-devletle doku uyuşmazlıkları ve zihinsel çatışmaları hiç bitmeyen ‘siyasi ümmetçi’ bir grup var. Tarihin hiçbir döneminde ‘siyasi ümmetçilik’ ile siyasi birlik kurulamamıştır. Rüştünü ispatladığı bir dönem olmamıştır. “Milletten büyük hayali birimlerden birisi ‘siyasi ümmetçilik’ diğeri de Marksist ‘dünya proleteryası’ fikridir. Siyasi ümmetçilerin tarihte niçin marksizmin siyasi proleteryası kadar bile ciddi bir varlık gösteremediğini açıklamaları gerekmez mi?”
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni üniter yapı ve ulus devlet dışında başka formüller ile dönüştürmek milli birliğimiz, istiklalimiz ve istikbalimiz için sonun başlangıcı olur. Unutulmamalıdır ki Anadolu coğrafyası aynı zamanda bir medeniyetler mezarlığıdır.

Birinci dünya savaşının en ağır faturası Osmanlı devletine kesilmişti. İtilaf devletleri galip devletler olarak, İttifak devletlerine istediklerini dayatarak alıyorlardı. Osmanlı devletini kendi aralarında paylaşamadıkları için, geçiş döneminde Anadolu’nun paylaşmaya hazırlanması için Türklerle Mondros ateşkes antlaşmasını imzaladılar.
Yüzyıllarca savaşanlarda ezilen Türk halkı, bir an önce savaşların durmasını istiyordu. Hatta İstanbul’da ateşkes antlaşmasının imzalandığı gece fener alayları bile düzenlenmişti. Durumun vahametini ilk kavrayan üstün sevgi gücüne sahip Mustafa Kemal oldu. Mondros ateşkes anlaşmasının ülkeyi ve milleti nasıl bir bataklığı sürükleyeceğini çok iyi gördüğünden bu ateşkes antlaşmasından biran önce vazgeçilmesi gerektiğini ısrarla dile getirdi. Savaş yorgunu yoksul bir halkı direnişe çağırmanın ne kadar zor olduğu o dönemde en büyük kurtuluş önerileri arasında manda ve himaye fikri bulunuyordu. En büyük anlaşmazlık konusu ise hangi devletin mandasına girileceğiydi. Kimisi İngiliz mandasını savunurken, kimisi Amerikan mandasını savunuyordu. Kimisi de Fransız mandasının bizi kurtuluşa götüreceğine inanıyordu. O dönemde ortak inanç bir mandaya girmekti. Ancak kimin himayesine girileceği konusunda anlaşmazlıklar çıkıyordu.
Mustafa Kemal ise farklı düşünüyor, manda ve himaye fikrinin esaretten bir farkı olmadığına söylüyor ve gerçek kurtuluşun milli bir direnişle olacağına inanıyordu. Dönemin şartlarında ulusal bağımsızlıktan bahsedilmesi çok önemli bir olaydır. Birçoğunun aklının ucuna bile gelmeyen bu kavrama Mustafa Kemal yürekten inanmıştır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da haklılığı yıllar sonra ortaya çıkmıştır.
Çok iyi bir örgütçü olan Mustafa Kemal kısa sürede halkı örgütleyerek dünyanın hayran kaldığı milli bir mücadeleyi başlatmış ve Anadolu’nun Türk yurdu olduğunu dünyaya ilan etmiştir. Son yıllarda Mustafa Kemal’i milli mücadelede etkisiz bir yere koyma gayretleri artmaktadır. Ebetteki Kurtuluş savaşı Türk milletinin olan üstü gayretleri sonucunda kazanılmıştır. Ancak savaşı esas kazandıran etken halkı örgütleyip, askeri düzenleyip ve savaşı planlayıp uygulamaktır. Mustafa kemal ulusal kurtuluş savaşını başlatmadan önce zaten milli direniş hareketleri başlamıştı. Mustafa kemal kongrelere başlamadan önce Anadolu’da otuza yakın kongre yapılmıştı. Mustafa Kemal’den önce yapılan bu çabalar, yerel ölçekli olmuş ve sonuç almaktan çok uzak rastgele denilebilecek mücadele biçiminde gerçekleşmiştir. Uygulanan keyfilikler nedeniyle, birçok yerde halktan da tepki almaya başlamıştı. Milli mücadelede gerçek sonuç Mustafa Kemal’in örgütlü mücadelesi sonunda alınmıştır.
Mustafa Kemal’in yoğun çabalarıyla gerçekleşen milli mücadeleyi gölgelemek ya da etkisizleştirmek isteyenlere karşı cevap niteliğindeki bu yazımızda kanıt olarak sunduğumuz İngiliz gizli arşivleri konunun daha sağlıklı anlaşılmasını sağlayacaktır.
Günümüzde cılız seslerle de olsa aslında bir kurtuluş savaşının hiç olmadığını, Anadolu’nun işgal edilmediğini sadece Mustafa Kemal’e itibar kazandırmak için sahte bir kurtuluş savaşının icat edildiğine dair iddialar ortalıkta dolaşıyor. O iddiaya İngiliz arşivlerinde şu belgeyle cevap verilebilir:
Sayfa no: 678 Belge no:451
8 Haziran 1919
Amiral Sir A. Cathorpe’den Lord Curzon’a
“Ermeniler, Erzurum’a hücuma hazırlanıyorlar. Yunanlılar İzmir’i bir mezbaha haline getirdiler.”
Üç kıtaya, beş denize hükmeden Osmanlı nasıl bir avuç Yunan’a yenilir diyenlere bu rapor herhalde anlamlı gelecektir.
Kurtuluş savaşının İstanbul hükümetinin himayesinde yürütüldüğü iddia edilmektedir. Bu iddiayı aşağıdaki raporlar geçersiz kılmaktadır.

by Bassano, whole-plate glass negative, 2 January 1923Sayfa no: 761 Belge: 512
17 Eylül 1919
Amiral Sir F.de Robec’ten Lord Curzon’a
“Başbakan (İstanbul hükümeti), milliyetçilere (Mustafa Kemal’in birlikleri) karşı asker göndermeyi teklif etti. Fakat bu akıllıca bir hareket olmaz. En azından bir iç savaş başlatır. Ve daha fenası bu guruplar Mustafa Kemal’e birleşebilir. Bu konuda saray ve müttefikler zayıf durumdadır.”
Sayfa no: 763 Belge: 513
17 Eylül 1919
Amiral Sir F.de Robec’ten Lord Curzon’a
“İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine Mustafa Kemal’in başkanlığındaki Milliyetçi Parti’nin (Temsil heyeti) Erzurum’da başlayan, Ankara’ya, Sivas’a yayılan, Kastamonu ve Harput’u içine alan bir hareket başladı. Bize gelen haberlere göre, Anadolu’da özerk bir cumhuriyet kurma yolundalar. Hükümetin (İstanbul hükümeti) kabul edeceği barışı milliyetçiler kabul etmeyecek. Bu hareket 1908’deki Genç Türk hareketine benzer bir şey. O zaman da şimdi de başbakanlar (İstanbul hükümeti) bizim (İngilizlerin) dostumuzdu.”
Sayfa no: 785 Belge: 530
4 Ekim 1919
Amiral Sir F.de Robec’ten Lord Curzon’a
“Mustafa Kemal’in etkisi gittikçe yayılıyor. Sultan (Padişah Vahdettin), İngiliz otoritelerinden kuvvet kullanarak milliyetçileri (Mustafa Kemal taraftarlarını) durdurmalarını istedi.”

Rauf-OrbaySayfa no: 802 Belge: 543
4 Ekim 1919
Amiral Sir F.de Robec’ten Lord Curzon’a
“Başbakan ve içişleri bakanı (İstanbul hükümeti), durumun kütlüğünü kabul ediyorlar ve asileri (Mustafa Kemal’in ekibini) bastırmak için Müttefiklerden izin istiyorlar. Sivas kongrensinin en ilginç yanı, Avrupa Türkiye’sinin de millî sınırlar içinde kalmasıdır. Türk sınırları içinde özerk bir Ermenistan’a ve Rumlara izin vermeyeceklerini söylüyorlar. Ferit Paşa hükümeti, milliyetçilere karşı savaş ilan etti. Bütün Türk gazeteleri, Sivas kongresinin aldığı kararı zafer gibi gösteriyor. Mustafa Kemal ve Rauf Bey’in asil bakışlı portreleri gazeteleri süslüyor.”
Sayfa no: 826 Belge: 549
15 Ekim 1919
Amerikan radyosu konuşmasından
Mustafa Kemal bana dedi ki:
“Bizim hükümetimiz yabancı hile ve müdahalelerle zayıflatılmıştır. Milliyetçilerin İngiliz ve Fransızlardan para aldığı yalandır. İngiliz sermayesi Türkiye’yi mahvediyor.”
Sayfa no: 873 Belge: 585
11 Kasım 1919
Amiral Sir F.de Robec’ten Lord Curzon’a
“Mustafa Kemal ve adamları bütün yabancıların ve özellikle İngilizlerin gitmesini istiyor.”
O dönemin şartlarında herhangi bir kamuoyu oluşturmak ya da propaganda yapmak amacında olmayan bu raporlar günümüz birçok tartışmasına ışık tutacak niteliktedir. Raporların gizli olması durumun daha iyi kavranmasını sağlamaktadır. Son yıllarda açıklanan gizli İngiliz belgelerinin yakın tarihimizi aydınlatacak önemli deliler olduğunu söyleyebiliriz.

Doğanın ihtişamının ilginç yansımalarından biri longoz ormanlarıdır. Bu ormanlardaki bitikler yetiştikleri diğer diğer doğal yaşam alanlarıyla kıyaslandığında inanılmaz heybetli ve gür yapılar olarak karşımıza çıkmaktadır. Longozlar, akarsuların taşıdığı kumul boyutundaki malzemelerin eğimin azaldığı yerde birikerek deniz kıyısında set oluşturan özel ekosistemlerdir. Bu ormanların zemini genelde kumlarla kaplıdır ve taban suyu seviyesinin yüksektir. Bu nedenle sucul ormanlar olan longozlar tropikal yağmur ormanları gibi gürdür. Dünyada longoz ormanları, nadir rastlanan ekosistemlerdir. Longozların devamlılığı taban suyu seviyesinin yüksek olmasıyla mümkün olabilir. Longozlara bu özelliklerinden dolayı “subasar ormanları” da denilmektedir.

Longoz ormanları nadir rastlanan ekosistemlerdir. Türkiye’de İğneada (Kırklareli), Acarlar (Sakarya) ve Sarıkum’daki (Sinop) longoz ormanlarının yanı sıra, Kızılırmak Deltası’nda da (Samsun) longoz niteliğine sahip ormanların çok küçük kalıntıları kalmıştır.

İnceleme konumuz olan İğneada longoz ormanları, Kırklareli ili Demirköy İlçesinde 3.155 hektarlık bir alanda yer almaktadır. Bu yer, İstanbul’a 250 km, Kırklareli’ne 97 km ve Edirne’ye 165 km mesafede yer almaktadır. Özellikle İstanbulluların şehrin bunaltıcı havasından kurtulmaları için hafta sonları dinlenecekleri özel bir yerdedir.

Istıranca dağlarının Karadeniz’e bakan yamaçlarında bulunan akarsuların taşıdığı malzemeler Karadeniz sahili yakınlarında İğneada civarında inanılmaz bir doğal güzelliği meydana getirmiştir. Karadeniz’e doğru bakan kısımda, Erikli, Mert ve Saka gölleri bulunmaktadır. Bu göllerin yağışların arttığı ilkbahar döneminde sularının çoğalıp geriye taşmasıyla longozlar meydana gelmiştir. Longozlar kış ve ilkbahar aylarında büyük oranda sularla kaplı durumdadır. Sular ancak yaz ortalarına doğru çekilmektedir.

İğneada longoz ormanları Karadeniz iklim bölgesinde yer almasına rağmen buranın özel koşulları nedeniyle çevresine göre sıcaklık yüksektir. Böylece bitkiler daha erken ve hızlı büyüme imkânı bulmuştur. Bitkilerin büyük ve heybetli olması nedeniyle yöre halkı burada bulunan bazı bitkilere “şapka düşüren ağaçları” demektedir.


Longozlar nemcil türleri barındırdığı gibi Akdeniz ikliminin etkisini gösteren maki türlerine de ev sahipliği yapmıştır. 2008 yılı temmuz ayında Prof. Dr. Yusuf Dönmez ve Doç. Dr. Duran Aydınözü başkanlığında yaptığımız alan çalışması sonucunda longozlarda şu ağaç türlerini tespit ettik:

1- Nemcil ağaçlar: Yabani fındık, muşmula, kızılcık, kurtbağrı, dişbudak, kayın, adi gürgen, büyük yapraklı ıhlamur, sapsız meşe, Macar meşesi, saçlı meşe, yabani elma ve Istıranca meşesi.

2- Maki türleri: erguvan, melengiç, delice, katırtırnağı, katran ardıcı, kocayemiş, süpürge çalısı, teşbih ağacı ve ladendir.

Bunun dışında longozlar birçok canlı türüne de ev sahipliği yapmaktadır. Amazon havzasında yer alan tropikal yağmur ormanlarını küçük bir kopyası durumundaki İğneada longoz ormanları bizim milli servetimizdir. İnanılmaz güzelliklere sahip İğneada longoz ormanları 13.11.2007 tarihli 26699 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2007/12759 numaralı karar ile Milli Park ilan edilerek koruma altına alınmıştır.

Enerji kaynaklarının bilinçsizce kullanılması basit gibi görünen ama hem ekonomimizi hem de sağlığımızı tehdit eden önemli bir sorundur. Günümüzde; hiçbir şeyin sonu yokmuş gibi tüketiyoruz. Bu tüketim ayrıca büyük çevre sorunlarına yol açmaktadır. Bu yüzden çevre dengesini yeniden kurma zorunluluğu, küresel ekonominin gelişimini giderek daha çok etkileyecek.

Yenilebilir enerji kaynaklarına geçmek kışın üşümek ya da karanlıkta oturmak anlamına gelmiyor. Geri kazanılmış kâğıda ya da çeliğe geçmek, kalitesi düşük ürünleri kabullenmek anlamına da gelmiyor. Yeni makinelerle, daha az kaynak ve enerji kullanılarak, aynı kalitede ürünler elde ediliyor. Ayrıca yenilenebilir teknolojiler sağlık harcamalarını önemli ölçüde azaltırken, yenilenebilir enerji alanlarına yapılacak yatırımlarla yeni istihdam alanları oluşturulabilmektedir. Bu bağlamda Kayseri ilginç bir örnek oluşturmaktadır. Şimdi Kayseri’nin bu alanda yaptığı çalışmaları inceleyim.

Şehrimizde geridönüşüm içintoplanan atıklar şöyle sıralanabilir.

  • Her Türlü Plastik Atıkları; Pet Şişe, Poşetler, Yoğurt ve Ayran Kapları
  • Her Türlü Kağıt Atıkları; Karton, Mukavvalar, Gazete
  • Her Türlü Metal Atıkları; Konserve Kutuları, Tenekeler, Meşrubat Kutuları
  • Her Türlü Cam Şişeler   

 2011 yılı itibariyle 2588 ton ambalaj atığı toplanmıştır. Bu atıkların 1759,84’ü kâğıt, 284,68 tonu cam 336,44 tonu plastik 207,04 tonu metaldir. Bu atıkların geri dönüşüm sonucunda tekrar kullanıma kazandırılmasıyla toplam 29,918 adet ağacın yok olması önlenmiştir.

Talo1: Kayseri ‘de 2011 yılında toplanan ambalaj atığı

Kaynak: Kayseri Kocasinan Belediyesi Geri Dönüşüm Hizmetleri 2011

Bunlara ilave olarak 20204347 litre su, 18294831 kwh elektrik enerjisi ve 3701 fıçı benzin tasarrufu sağlanmıştır. Bir kwh elektriğin maliyeti 27,48 kuruş ise; geri dönüşümden elde edilen kar değeri 365896,62 Türk Lirası’dır. 1 metre küp su maliyeti 1,68 Türk Lirası ise; geri dönüşümden elde edilen kar değeri 33943134,96 Türk Lirasıdır. Bu çalışmalardan elde edilen kazanç gelecekte hem yeni iş ve istihdam alanlarının oluşmasında önemli sermaye birikimi sağlayacak, hem de çevreci yatırımların yaygınlaşmasını teşvik edecektir.

Talo2: Kayseri’de 2011 yılında toplanan atıklardan elde edilen su tasarrufları

Mustafa Kemal öncülüğünde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, tam bağımsızlık ilkesine dayanan çağdaşlaşma hedefini benimsemiş milli ve üniter bir devlettir. Yüzyıllardır cahil kalmış bir halkı gelişmiş medeniyetler seviyesine ulaştırma istencine sahip olan Mustafa Kemal, tam bağımsızlığın ancak ve ancak akıl bilim sayesinde gerçekleşeceğine inanıyordu. Mustafa Kemal’in eğitimle ilgili sayısız sözünün arasında şu sözü konumuzu daha anlaşılır kılacaktır: “Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder.”

Atatürk’ün eğitime olan düşkünlüğü bir çocuğun masumluğu ve heyecanı gibi içten olmuştur. Her gittiği yerde mutlaka okulları ziyaret etmiş, derslere girmiş öğrencilere sorular sorarak onların bilgi seviyelerini ölçmüş ve yurt dışına eğitim amacıyla gönderdiği öğrencilerle ayrı ayrı ilgilenmiştir. Yıllarca Atatürk’le silah arkadaşlığı yapmış, kader birliği yapmış İsmet İnönü de Atatürk’ün çağdaşlaşma hedefine uyup köy enstitülerinin kurulmasında onemli katkıları olmuştur.

foto7.

Köy enstitülerinin kurulması şu sekilde olmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 1935’teki IV. Kurultayı’nda İlköğretimin yaygınlaştırılması amacıyla bir dizi karar alındı. Bunların en önemlisi, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapan köy gençlerinin kısa bir eğitimden geçirilerek kendi köylerinde eğitmen olarak görevlendirilmesiydi. İlk uygulama 1936’da başladı ve 84 köylü genç Eskişehir’e bağlı Çifteler’de açılan bir kurstan sonra köy eğitmeni olarak görevlendirildi. Uygulamanın başarılı olması üzerine kursların sayısı artırıldı, eğitmenlere toprak, tohumluk ve tarım araç-gereci de verilerek bulundukları bölgede tarımsal çalışmalara öncülük etmeleri sağlandı. 1937’de konu daha kapsamlı bir biçimde ele alındı ve Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın hazırlattığı bir program çerçevesinde Eskişehir Çifteler’de (1937), İzmir Kızılçullu’da (1937), Edirne Kepirtepe’de (1938) ve Kastamonu Gölköy’de (1939) deneme niteliğinde dört Köy Öğretmen Okulu açıldı. Edirne’deki okul önce Karaağaç’ta öğretime başladı, sonra Kepirtepe’ye nakledildi.

Bu çalışma Hasan Ali Yücel’in milli eğitim bakanlığını üstlenmesiyle birlikte daha da genişletildi. Başlatılan yeni programın mimarı, dönemin ilköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç oldu. 17 Nisan 1940’ta çıkarılan 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu önceki deneme okullarının enstitüye dönüştürülmesini ve ayrıca 17 yeni köy enstitüsü açılmasını öngörüyordu. Bu okulların her birinin bir çevresi olacak ve bu çevre içinde yer alan illere, nüfusa göre öğrenci kontenjanı ayrılacaktı. Enstitülere, beş yıllık köy okullarını bitirenlerle üç yıllık okulları bitirenlerden iki yıllık hazırlık sınıfını başarıyla tamamlayanlar alınacaktı. Karma öğretim sistemine dayanan enstitülerin öğretim süresi beş yıldı. Öğrencilerin ilk üç yıllık başarı düzeylerine bakılarak en başarılılar öğretmenliğe, geri kalanlar öteki köy hizmetlerine yönlendirilecekti. Okullar aynı zamanda birer tarım işliği, sağlık ocağı olarak işlev görecek, çeşitli tohum ve tarım araçlarının ilk denemeleri buralarda yapılacaktı. 1942 yılında çıkarılan 4274 sayılı Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu’yla Enstitüler sağlam bir yapıya kavuştu. (Dr. Necdet Aysal, Anadolu Aydınlanma Hareketinin Doğuşu: Köy Enstitüleri)

Dünyada birçok ülkeye model olan köy enstitüleri Atatürk’ün hayaliydi. Köy enstitüleri sadece bir eğitim kurumu değildir. Bu kurumların içeriğinin çeşitliliği günümüz dünyasında geri kalmış toplumların bile sorunlarını giderecek bir yapıdadır.

251424_0

Ümmetten ulusa giden yolda köy enstitüleri, Türk halkını teba olmaktan çıkarıp sorumluluk bilincine sahip birey yapacak eğitim merkezleridir. Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu yıllarda halkın okuma yazma oranlarının yüzde onlara bile ulaşamadığı düşünülürse, köy enstitülerinin ne kadar önemli bir görev üstlendiklerin daha iyi anlayabiliriz.

Osmanlı devleti zamanında bazı şehirlerde özellikle son dönemlerinde bir takım okulların açıldığını görmekteyiz. Ancak, kırsal kesimlerde okullaşma hiç yoktu. Eğitim sadece belirli kentlerde yapılmaktaydı. Cumhuriyetin ilk yıllarında, halkın %70’i kırsal alanlarda yaşıyordu. Yani halkın 2/3’üköylerde yaşıyordu ve köylerde okul yoktu. Kırsal kesimlerdeki eğitim durumunun ivedilikle çözülmesi için köy enstitülerini kurulmasına karar verildi. Okulların kuruluş yerlerine bakıldığında, tarım için geniş arazilere sahip köylerin yanında kurulduklarını görmekteyiz. Okullar yatılı okul olduğundan, özellikle tren istasyonlarına yakın alanlarda köy enstitülerin kurulduğunu görmekteyiz.

Toplam 21 bölgede kurulan bu okullarda ilk başlarda akademik bir eğitim yerine daha çok uygulamaya dönük bir eğitim verildiğini görmekteyiz. Bu nedenle okullarda ´´iş için, iş içinde eğitim” sloganlarından hareket edilerek eğitim faaliyetleri yapılmıştır. Okul yerleşkelerinde, atölyeler, tavuk çiftlikleri, yatakhane, spor salonları, tiyatro salonları, uygulama bahçeleri, fırın, hamam, revir ve lojmanlar bulunmaktaydı. %50 temel eğitim, %50 uygulamalı eğitim yapılmaktaydı.

1940-1946 döneminde 15000 dönüm arazi, köy enstitüleri tarafından tarıma kazandırılmıştır. Aynı dönemde bu okullarda 750 bin fidan dikilmiştir. 12 bin dönümlük alanda bağ-bahçe yapılmıştır. Ayrıca, 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santrali, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane ve 100 kilometre yol yapılmıştır. Uygulama bahçeleri için sulama suyu bizzat öğrenciler tarafından getirilmiştir. Günümüzde birçok üniversiteden daha donanımlı bir yapıya sahip olan köy enstitüleri, maalesef günlük kısır siyasi tartışmalara heba edilmiş ve 1954 yılında kapatılmıştır. Her şeyden önce köy enstitüleri milli bir projedir. Yani tamamen ülke gerçeklerine uygun bir yapıdadır. Ülkenin ihtiyaçları ve halkın isteklerini karşılamak esasına dayanılarak yapılan bu güzide kurumlardan kimlerin zarar gördüğü bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Köy enstitülerinin kapatıldığında bu okullarda toplam 1308 kadın, 15943 erkek olmak üzere toplam 17251 köy öğretmeni yetişmiştir. (Nazmi Kal, Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar)

Türkiye’nin kurtuluş savaşı verip yediden yapılanma dönemi olan cumhuriyetin ilk yılları, bütün dünyayı hayretler içerisinde bırakacak eserlerin yapıldığı dönemdir. Bu çalışmalar gerek içte gerekse de dışta bazı çevrelerin çıkarlarını zedelemiştir. Ancak, günümüzde bile okullarımız, öğrencilerden bağış adına para toplarken, köy enstitüleri tamamen kendi imkânlarıyla ihtiyaçlarını karşılayabilmiştir. Aslında köy enstitüleri önemli bir eğitim hamlesi olduğu kadar ekonomik kalkınma modeli durumundadır. Yetiştirdiği binlerce öğrenci ile cumhuriyetin aydınlanma mantığı günümüze ulaşabilmiştir.

İklim, geniş bir alandaki uzun yıllara dayanan ölçümlerdir. Bir yerde iklimsel verilerden bahsetmek için orada en az 8 yıldan başlamak üzere ortalama 40 yıla dayanan bir ölçüm olmalıdır. Modern anlamda ölçülen iklim verileri, metodolojik bir disipline göre belirlenip verilerin sürekli kayıt altına alınmasıyla elde edilmektedir. Öte yandan, insan doğa etkileşiminin bir ürünü olarak ortaya çıkıp kayıt altına alınmadan tıpkı geleneklerde olduğu gibi sözlü anlatımlarla nesilden nesille aktarılan iklim belirleme biçimi var ki bunlara ebe dede hesabı veya kocakarı hesabı denilmektedir.

Özellikle kırsal bölgelerinde bu tür değerlendirmenin fazla olması insan-doğa etkileşiminin yoğunluğuyla ilgilidir. Çünkü kırsal alanlarda yaşayanlar doğa şartlarına daha bağımlı bir durumdadır. Doğayla baş etmenin en iyi yolu da doğayı ve doğal olayları iyi analiz etmekten geçmektedir. Bu analizler binlerce yıl oluşan birikimin ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu birikimler, nesilden nesile aktarılarak yeni eklentilerle gelişimini sürdürmektedir. Ancak modern iklim verilerinde olduğu gibi kesin ve genel bulgular yerine yerel ve şartlı bulgular şeklinde ifade edilmektedir.

Ebe dede hesabına dayalı veriler, bulunduğu coğrafi alanın özelliklerine bağlı olarak farlılıklar gösterebilmektedir. Bu farklılıklar genelde modern ölçülerle belirlenen mikro ve makro iklim ölçekleriyle uyumluluk gösterebilmektedir. Ayrıca modern ölçülerdeki gibi aylar ve mevsimlere göre tasnifler de söz konusudur.Modernölçülerle mevsimler genellikle sıcaklık, yağış ve basınç durumuna göre belirlenmektedir. Ebe dede hesabında ise ya bir ürünün yetişmeye başladığı devre, ya da ürünün hasat dönemi veya bir hayvandan elde edilen ürüne göre bölümler oluşturulmuştur. Şimdi bu verileri inceleyelim:

1- İlk ay, baharında başlangıcı da olan Mart ayıdır. Bu aya, “DölDökümü, Kuzu Ayı, Yazbaşı” gibi isimler de verilir.

2- Konveksiyonel yağışlar dönemi olan Nisan ayıdır. Bu aya, “Yağmur Ayı, Yağar Ay” denilmektedir.

3- Ağaçların meyve vermek için çiçek açtıkları dönem Mayıs ayıdır. Bu aya, “Çiçek Ayı, Tut (dut) Ayı” denilmektedir.

4- Otların yavaş kurumaya başlamasıyla daha yükseklerde yer alan yaylalara çıkılmaya başlanan ay Haziran ayıdır. Bu aya, “Yayla Ayı, Kiraz Ayı” denilmektedir.

5- Yaz sıcaklarının gelmesiyle, tahıl ürünlerinin hasat edilecek kıvama gelindiği dönem, Temmuz ayıdır. Bu aya,”Kotan Ayı, Orak Ayı” denilmektedir.

6- Meyvelerin olgunlaşıp dallarından düştüğü dönem Ağustos ayıdır. Bu aya “Biçim Ayı, Çürük Ay” denilmektedir.

7- Eylül ayında ürünler harman denilen yerde toplanır ve tığ savurma denilen bir yöntemle buğday samandan ayrılır. Bu aya “Harman Ayı, Böğrüm Ay” denilmektedir.

8- Hasat edilen ürünlerin değirmende işlendiği ay, Ekim ayıdır bu aya, “Şarap Ayı, Değirmen Ayı, Sulta Ay” denilmektedir.

9- Hayvanların soğukların başlanasıyla ağıllara çekildiği ay Kasım ayıdır. Bu aya, “Koç Ayı, Koç Katımı” denilmektedir.

10- Kış soğuklarının iyice bastırdığı ay Aralık ayıdır. Bu aya “Nahır-Kovan, Kara-Kış” denilmektedir.

11- Kış soğuklarının en şiddetli olduğu ay Ocak ayıdır. Bu aya, “Don Ayı, Çileler Ayı, Zemheri” denilmektedir.

12- Aylar içerisinde en kısa süren ay Şubat ayıdır. Bu aya, “Gücük, Gücük Ay” denilmektedir.

Modern iklim ölçümlerinde nasıl ki yıl mevsimlere bölündüyse ebe dede hesabında da önemli iklim olaylarının başlama ve bitme durumlarını gösteren günler vardır.

Bu günler şöyledir:

Amansız Elli: Karakışın 20. gününden) başlayıp, gücüğün 9. gününe ( 4 Ocak-22 Şubat) kadar sürer. Tam 50 gün çeker. Soğukların aralıksız devam etmesi yüzünden, bu günlere “Amansız elli” denilir.

Hıdrellez Fırtınası:  zemheri ayının 18’i ile 28’i (31 Ocak-10 Şubat) arasında devam eden rüzgârlardır.

Vakit Yeli: Gücüğün yedisinde (20 Şubat) vakit yeli eser ve cemre havaya düşer.

Cemreler

Sıcaklıların başladığı dönemlerdir.
1.Cemre: Gücük ayının 7.gününde cemre havaya düşer. Havalar ısınmaya başlar.
2.Cemre: Gücük ayının 14. gününde (20 Şubat-27 Şubat) cemre suya düşer. Sular ısınmaya başlar.

3.Cemre: Gücük ayının 21. gününde (6 Mart) cemre toprağa düşer. Toprak ısınmaya başlar.

Gâvurun Küfrü-Gâvurun Günü: Gâvurun günü, gücüğün çıkması ile Martın girmesi arasında (10-14 Mart arasında) olur. Gâvurun küfründe bacaya çıkılarak, aile fertleri sayısı kadar taş ayrılır. Herkesin taşı büyükten küçüğe büyük baca kenarına dizilir. Bir gün sonra taşlar kaldırılarak altına bakılır. Kimin taşının altından fazla böcek çıkarsa onun bu yıl nasibi bol olur.

Beldir Aciz- Kocakarı Soğukları: Baba hesabına göre gücük ayının 26. günü ile mart ayının 4. günleri (11-17 Mart) arasında devam eden sayılı fırtınadır. Beldir Aciz fırtınası, “Beldir aciz, yer gök taciz” “Üçü şubatta, dördü martta” gibi sözlerle tarif edilir. Bu fırtınalı günlere “Kocakarı Soğukları” adı verilir.

Haftı Hambal- Mart Dokuzu: Baba hesabına göre, mart ayının 9. günü (22 Mart) Haftı Hambaldır. Güneş Hamel burcuna girer ve gece gündüz eşit olur. “Mart Dokuzu ” olarak bilinen bu günde, bahar başlar.

Abrıl Beşi Fırtınası:
 Abrıl ayının 5. gününde (18 Nisan) görülen sayılı fırtınadır. Çok şiddetli soğuk olur. Halk: Sakın abril beşinden camızı ayırır eşinden!” diyerek bilmeyenleri bu fırtınaya karşı uyarır.


Sitte Sevir: 
Abrıl ayının 7. günü ile 12. günü ( 20-25 nisan) arasında 6 gün süren sayılı fırtınadır. Bu fırtına “Sitte Sevir, her saati bir devir” deyimiyle, bir anı bir anını tutmayan zaman dilimi şeklinde tanımlanır.

Hıdrellez: Abrilin 23. günü (6 Mayıs) seneyi ikiye bölen gündür. “Ver Hıdrellez’i vereyim yazı” sözüyle yazın gelmiş olduğu doğrulanır.

Ülger Doğumu Fırtınası: Ülger yıldızı, baba hesabına göre Mayısın 18. günü (31 Mayıs) doğar. Gün doğusundan şiddetli bir yel eser. Bu yel insanlar, hayvanlara ve bostanlara zarar verir. Bu yüzden ülger doğacağı gün hayvanlar dışarı çıkarılmaz, ahır ve ağılların pencereleri, kapıları kapalı tutulur.

Gündönümü: Baba hesabına göre, Haziranın 12. günü (25 Haziran) gün döner.

Kuyruk Doğumu: Baba hesabına göre Haziranın 18. günü (1 Temmuz) kuyruk doğar. Kuyruk Yıldızı da Ülger Yıldızı gibi doğduğunda mala davara zarar verir.

Terazi Doğumu: Terazi Yıldızı baba hesabına göre Temmuzun 18. günü (31 Temmuz) doğar.
Mihrican-Bostan Bozan: İlkgüz ile ortagüz arasında (14 Eylül-14 Ekim) görülen fırtınadır. Ülker yeli gibi, çok soğuk eser ve bütün mahsulleri mahveder.

Kaynaklar:

1-http://www.erolokutucu.com/?p=218

2-https://evvelzamansoylencelerim.wordpress.com/2012/02/21/ne-varsa-eskilerde-var-dedeler-hesabi-mevsimler/

3-http://www.kabatashaber.com/dedelerimizin-hava-tahminleri-arastirma/

4-Meydan Larousse,

5-Ana Britannica.

6- Hakan TUNÇ, Üzerlik Köyü Bitirme Tezi (yayımlanmamış eser)