Küresel iklim değişikliklerinin etkisini göstermeye başladığı günümüzde geleceğe dair daha da karamsar tabloların olacağı yönünde endişeler giderek artmaktadır. Özellikle büyük develer küresel iklim değişikliklerine karşı şimdiden hazırlık yapmaya başladılar.
Devletlerin önemsiz gibi görülen noktalara birden bire yoğun ilgi göstermeleri aslında küresel iklim değişikliklerine karşı bir önlem olarak da değerlendirilebilir.
Peki, o zaman dünyada neler oluyor ve insanlar nesillerini gelecekte nasıl güvence altına alacaklardır? Bu temel soruların çözümü günümüzde basit terör ya da iç savaşların yaşadığı coğrafyalardaki olayları aydınlatacağı kanaatindeyim.
Küresel iklim değişiklikleri dediğimiz olay küresel ısınmadan kaynaklanan bir durumdur. Dünya giderek ısınmaktadır. Dünyanın ısısının artmasında güneş ısınlarının bir etkisi yoktur. Dünyada güneşten gelen enerjinin önemli bir kısmı uzaya yansımaktadır. Karbon salınımlarının artmasına paralel olarak uzaya gitmesi gereken ışınlar atmosferdeki karbon tarafından tutularak dünyanın mevcut ısısının artması sağlamaktadır. Böylece küresel ısınma denilen olay meydana gelmektedir.
Küresel ısınmanın artmasıyla birçok felaketin meydana geleceği öngörülmektedir. Ancak bu felaketler içesinde kısa vadede en büyük tehlike buzulların erimesi tehlikesidir. Yeryüzünde mevcut bulunan tatlı suların %68’i buzullardır. Buzulların da nerdeyse tamamına yakını başta Antarktika ve Kuzey kutbunda yer almaktadır. Yapılan ölçümlere göre her iki kutup bölgesinde de buzullarda ciddi erimeler oluşmaya başlamıştır.
Buzulların erimesinin ilk başta deniz seviyelerinde yükselmeler şeklinde bir felakete neden olacağı öngörülse de asıl tehlike okyanus akıntılarının yönlerinde beklenen değişikliklerdir. Bu akıntılardan en önemlisi Gulf Stream sıcak su akıntısıdır. Körfez akıntısı da denilen bu akıntı, yolculuğuna Meksika Körfezinden başladıktan sonra Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarını takip ederek, Florida kıyılarına oradan da Newfoundland’a hareket eder. Akıntı bundan sonra Atlantik Okyanusunu geçer ve 30°D, 40°K dolaylarında ikiye ayrılır; bir kolu Avrupa’nın batı kıyılarına ulaşır, öteki ise Batı Afrika kıyılarına doğru hareket eder.
Akıntı’nın Meksika Körfezi’ndeki hızı 3,5 knot (6,5 km/saat) olarak ölçülmüştür. Buradaki debisi 30 milyon metreküptür ki Missisipi Nehri’nin birkaç yüz katıdır. Hatteras Burnu’nda hızı 1 knot’a kadar düşer. Kıta sahanlığından akan akıntının sıcaklığı Kıtanın sahilinden akan soğuk güney akıntısıyla ‘Soğuk Duvar’ adı verilen yapıyı oluşturur. Burada akıntının derin mavi suları diğer sulardan rahatlıkla ayırt edilebilir. .
Körfez Akıntısı’nın en temel etkisi, Avrupa’nın kuzeybatısının ısınmasını sağlamasıdır. Matematik konumu düşünecek olursak, Kuzey Avrupa Sibirya ile aynı enlemdedir. Ancak akıntı, Kuzey Avrupa’nın, özellikle de İngiltere’nin ikliminin ılıman ve nemli olmasını sağlamaktadır.
Buzulların erimesine bağlı olarak denizlerin tuzluluk oranları değişecektir. Böylece yoğunluk farkından oluşan okyanus akıntıları yön değiştirecektir. Gulf stream sıcak su akıntısının yön değiştirmesi küresel bir soğuk dönem yaşanmasına sebep olabilir. Özellikle 40-60 enlemleri arasındaki sahalarda yaşam koşulları zorlaşabilir.
Diğer taraftan Sahra çölü üzerinde bütün Mısır’ı, Batı Nil’i, Doğu Libya’yı, Kuzey Çad ve Sudan’ı kapsayan yaklaşık 2 milyon kilometrekare alanı kaplayan 375 milyon kilometre küp suyu içine alan büyük bir akifer (yeraltı su kaynağı) bulunmaktadır. Jeolojik akifer denilen bu kaynak çok derinlerde olduğu için burada henüz su çıkarılamamıştır. Ancak su çıkarımı ile ilgili çalışmalar başlamıştır.
Bahsettiğimiz konular ABD yapımı “Yarından Sonra” filminde de anlatılmıştı. Filimde küresel ısınmanın getireceği muhtemel bir küresel soğumayla ABD’lilerin daha güneye yani Yengeç dönencesine yakın Meksika’ya göç ederek hayatlarını kurtarmaya çalıştıkları anlatılmaktaydı.
Günümüzde ise yine Yengeç dönencesi üzerinde bulunan Büyük Sahra çölünde ABD ve Çin su arama çalışmaları ya da su çıkarma çalışmalarını sürdürmektedir. Pentagon’un savunma konseptlerine küresel iklim değişiklikleriyle ilgili bölüm eklemesi ve bütçe ayırması küresel iklim değişikliğinin jeopolitik etkisi olarak değerlendirilebilir.
Konu jeopolitikten açılmışken içine biraz da komplo teorileri katıp yakın dönem uluslararası gelişmeler ışığında birkaç değerlendirme yapmakta fayda var diye düşünüyorum.
Öncelikle 2011 yılından sonra dünya yeni bir döneme girmiştir. ARAP BAHARI olarak adlandırılan dönem aslında küresel ısınmanın getirdiğin yalancı bir jeopolitik bir bahardır. Çünkü Arap baharının coğrafi yayılış alanı ile Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi’nin yayılış alanı hemen hemen aynıdır. Burada özellikle Sahra çölünde bir kuşatma olduğunu görmekteyiz. Kanaatimce küresel iklim değişikliklerine bağılı olarak ilerde en uygun yaşam koşulları Saha Çölü ve çevresinde olacaktır. Büyük devler arasında ilan edilmemiş bir su savaşı vardır. 2011’de başlayan Arap Baharı’nın Sahra çölündeki suyu kontrol etmek için yapıldığı fikrindeyim.
İkinci olarak bu su savaşında ülkemizi de çok yakından ilgilendiren gelişmeler bulunmaktadır. Fırat ve Dicle nehirlerinin hâkimiyeti geleceğin dünya hâkimiyetinin kilidi durumundadır. Günümüzde Suriye ve Irakta meydana gelen gelişimleri jeopolitik bir bakış açısıyla değerlendirmezsek gelecekte çok büyük sıkıntılara düşebiliriz.
Eskiden Akdeniz, dünyanın orta denizi ya da merkeziydi. Tarih Akdeniz’i tekrar merkez konumuna getirdi. Gelecekte dünyanın şekillenmesi Akdeniz çevresinde özellikle Sahra çölünden başlayıp Fırat ve Dicle’yi içine alan bir kuşakta gerçekleşecektir. Dünya Sahra Çölünde doğru yeni bir Kavimler Göçü başlatabilir. Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek var mı diyenler için söylüyorum. Evet, dünyayı yeniden keşfetmeye gerek var. Dünyanın altı hala keşfedilmeyi bekliyor.
Dünyanın en masum en meşru ve en cesur savaşlarından biri olan Türk kurtuluş savaşı, Anadolu topraklarındaki binlerce yıllık hesaplaşmanın üründür. Kanla irfanla elde edilen zaferin siyasi olarak tanınması Lozan antlaşması sayesinde olmuştur.
Kurtuluş savaşında kazanılan kesin başarı üzerine, Türkiye galip bir devlet statüsünde 24 Temmuz 1923’de Lozan konferansında, eşit koşul esasına göre bir barış antlaşması imzaladı. Böylece Türkiye devleti, misakı milli ilkesine göre dünya devletleri tarafından resmen tanınmış oldu.
Türkiye’nin Lozan’dan sonra bazı devletlerle sorunlarının tam olarak kapanmadığını görmekteyiz. Sorunların Lozan’la tam kapanmamasının nedeni, Türkiye’nin yeni konjonktürel duruma göre kuşatılmasıdır. Çünkü Türkiye’nin çevresi Lozan sonrasında tamamen büyük devletlerle kaplanmıştır. Örneğin Türkiye, eski komşularından olan, Sovyet Rusya, İran, Bulgaristan ve Yunanistan dışında Oniki ada ve Meis adası ile İtalya’ya, Suriye mandasıyla Fransa’ya, Irak mandası ve Kıbrıs dolayısıyla İngiltere’ye komşu olmuştur.
Türkiye Lozan sonrasında sürekliliğini sağlamak ve harabeye dönmüş vatanını imar etmek için çok yoğun bir çabaya girişti. Bu hareketlerin başarıya ulaşabilmesi için gerek yurt içinde gerekse de yurt dışında barış ortamına ihtiyaç vardı. Bu nedenle Türkiye barışçı bir dış politika izlemeye özen gösterdi.
Osmanlı devletini kapitülasyonlar nedeniyle istedikleri gibi sömürmeye alışmış olan devletler, bu durumlarını Türkiye ile de sürdürmek gayretine giriştiler. Nitekim 1699 Karlofça antlaşmasından sonra imzalanan neredeyse bütün antlaşmalardan istedikleri tavizleri koparmaya alışık olan devletler bu durumun Lozan’da da süreceğine inanmaktaydılar. Lozan’da elde edemediklerini Lozan sonrasındaki uygulamalarla sürdürmeye kalktılarsa da Türkiye’nin şiddetli tepkisi karşısında isteklerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardır.
Osmanlı devletini Avrupa karşısında 250 yıla dayanan gerilemesini hiç mesele etmeyenlerin Lozan’daki birkaç olaya takılmaları çok manidardır. Lozan dönemin şartlarında verilmiş bir diplomasi zaferidir. Osmanlı devletinin hiç savaşmadan kaybettiği, Kuzey Afrika’dan Kıbrıs’a ve Kafkaslara kadar uzanan toprakları Lozan bağlama çabalarını cehaletin daha ötesinde kasıt ve art niyete bağlı bir durum olarak değerlendirmek gerekmektedir.
Lozan antlaşması en başta bağımsız bir devlet olduğumuzun tescillenmesidir. Sevr antlaşması sonrasında imzalanan Lozan antlaşmasında kusur aramak Sevr özleminden başka bir şey değildir. 1815’de Osmanlı’nın kendi toprak bütünlüğünü sağlamak için Avrupalı devletlerden güvence istemesi ve Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün Avrupalı devletlerin güvencesine verilmesi olayı aslında Lozan antlaşmasının Türk milletinin kaderi için ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu göstermektedir.
Kapitülasyonlar ile egemenlik haklarından büyük oranda vazgeçen Osmanlı’nın acizliği Lozan’la sona ermiştir. Çünkü kapitülasyonlar ile Avrupalılar sadece ekonomik haklar kazanmamışlar; elde ettikleri idari ve hukuksal haklarla da Osmanlı’nın devlet mekanizmasını neredeyse işleyemez hale getirilmişleridir. Örneğin yabancı uyruklu birisi ile Osmanlı vatandaşı arasındaki hukuksal davlara yabancı hâkimler bakmaktaydı. Bu bile Osmanlı’nın Avrupa tarafından yönetildiğini kanıtlamaktadır. Ama Lozan’la Türkiye, Türkiye’den yönetilmeye başlamıştır.
Osmanlı’nın sırtındaki en büyük yüklerden birisi dış borçlar meselesiydi. Özellikle Duyunu umumiye idaresiyle Osmanlı icralık duruma düşmüş ve neredeyse bütün kaynaklarına alacaklı devletler el koymuştu. Lozan’la Türkiye icralık olmaktan çıkarılmış ve borçlarını yeni yapılandırma ile ödeme imkânına kavuşmuştur.
18. yüzyıldan itibaren Avrupalı devletler misyonerlik faaliyetleri adına Osmanlı’da birçok okul açmışlardı. Özellikle azınlıkların okuduğu bu okulların sayısı neredeyse devletin okulların sayısından fazlaydı. Bu okulların denetimi üzerinde Osmanlı’nın göstermelik birkaç yönetmelik dışında hiçbir hakkı yoktu. Ülke tam bir keşmekeşin içine girmişti. Azınlık okulları tam bir ihanet ocaklarına dönüşmüştü. Nitekim Anadolu’nun işgali sırasında azınlık okullarının silah deposu olarak kullanıldığı görülmektedir. Lozan antlaşmasıyla bu ihanet ocaklarının faaliyetleri sonlandırılmıştır. Azınlık okullarının faaliyetleri devlet denetimine tabii tutulmuştur.
Osmanlı devletinin son dönemlerinde neredeyse bütün devlet işletmeleri yabancılara verilmişti. Ekonomik anlamda yabancılar tartışmasız söz sahibi olmuştur. Ancak Lozan sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti ilk olarak yabancılara verilmiş bu ayrıcalıkları kaldırılmıştır.
Lozan anlaşması nereden bakılırsa bakılsın tam bir diplomasi zaferidir. O zamanın şartlarını anlamadan, o dönem verilen mücadeleyi görmeden, Lozan sayesinde rahatça hayatını sürdürüp Lozan’a laf atanların vicdanlarını gözden geçirmeleri gerekmektedir. Çünkü Lozan’ı karalamak en hafif deyimiyle vicdansızlıktır.
Son zamanlarda Osmanlı’nın kaybettiği toprakları sanki Lozan antlaşmasıyla kaybedilmiş gibi bir hava estirilmek isteniyor. O düşüncedeki insanları sadece bilime davet ediyorum. Olaya sadece bilimsel açıdan bakmaları gerçeği ortaya çıkaracaktır. Bilimin söylediği Lozan bir hezimet değil zaferdir.
E. Blochet* Çev.Harun Güngör
Gök İmparatorluğu (Çin) kronikleri Türklerin adının 552 yılına kadar dünya tarihinde görülmediğini rivayet etmektedir. Hâlbuki Hunların galibiyetinden sonra ayakta kalabilen halklar kendilerini dövme demirden silah yapmak için Altay maden ocaklarında istihdam eden İbirlerin (Juan-Juanların) hâkimiyetini ortadan kaldırdılar.
Türk ismi, ya da en azından türediği kök M.Ö. 6.yüzyıldan çok önceleri vardı. Avesta’da Thraetaona’nın: payına İran düşen Airiya (= Arya), Batı’nın hakimi olan Sairima ve Doğu’nun efendisi olan Tura adlı üç oğlu vardı. Burada sözü edilen Tura, Türklerin atasıdır ve adlarından ayrı tutmak imkânsızdır. Hiç şüphe yok ki bu isim Avestik kökenlidir. Çünkü Dinkart’ın sunduğu şekliyle bu isim, nask Citradat’ın analizinde görülmektedir. Avesta’da Tuirya [=Turya] Turani ülkelerin sıfatı olarak geçmektedir. Boundahishn’de bu adlandırma şöyle geçer: “tuiryanam, saininam, dahinam dahyuram naram ashaonam fravashayo yazamaide” [Turani ülkelerin aziz insanlarının, Çinlilerin, Dahyaların fravaşilerine kurban kesiyoruz] yani hiç şüphe yok ki bunlar İran’dan Çin sınırlarına kadar, Çin’de ve Baktirya’da yaşayan Zerdüştilerdi. Yeşt XIII/123 pasajında aziz Frarazi’nin babası olan Tura adlı bir şahıstan bahsedilmektedir. “Turani Danular” İranlıların amansız düşmanları olarak birçok kez zikredilmektedirler: khrumao asebish frazainti danunam baevarepaitinam. [Danuların birlerce şefinin yıkılmış evleri ziyana uğradı]. Buradaki baevare kelimesinin, herkesin bildiği gibi Altaylı toplulukların üst birliğini, yani “10.000” kişiden meydana gelen temel askeri birliğini ifade eden tümen kelimesinin tercümesi olduğu apaçıktır. Ashavazdah adlı iki kahraman ile Thrita adlı bir üçüncüsü, “Danu Turanlılarının” reisleri, danavo tura, Asabana Kara , Asabana Vara ve çok güçlü olan Duraekaeta’ya yakarmaktadırlar.* Bu çevrim/döngü tam olarak bilinmese de, Vishtaspa’nınkinden farklı olup tarihi tam olanak söyleyemesek de galiba ondan daha öncedir. Zira Vishtaspa, Thrita’nın ruhunu rüyasında görmüştür. İranlıların amansız düşmanı olan Afrasyab, Avesta’nın nask Citradat’ı tekrar eden Boundahishn’de Thraetaona’nın oğlu Tura’nın soyundan gelmekte ve Avesta, ona övgülü “Turanlı haydut”, mairyo tuiryo sıfatını vermektedir.
Ne kadar geriye götürülmek istense de yazım tarihi Touman’ın hükümdarlığından yani Hunların Orta Asya’nın hâkimleri oldukları dönemden çok önce olan Avesta’nın kaleme alındığı çağda en azından Türklerin isminin kökünün var olduğu rahatlıkla görülür.
Notlar
Avesta’nın bir çok yerinde ( Yt.V.54 73;XIX 41,XIII,38). Turanlı Hunus ve Danus’lardan söz edilmektedir. ( belki de bunlar sadece mitik ya da mitoloji kaynaklı olabilir. Bu kavramlar daha sonra düşman Turanlılar için kullanılmış olabilir.( ,C.De Harlez,Avesta, Livre Sacre du Zoroastrisme ,Traduit du texte Zend, , Paris 1881,C.1,s143)
Fravaşi :İyi kainattaki bütün varlıkların koruyucusu
Thraetaona: mitolojik bir kahraman
++*E. Blochet ,Le Nom des Turks dans l’Avesta, The Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain and Ireland (Apr., 1915), pp. 305-308
Juan-juanlar eski adları ile ib-ibi= ibim,ibil,ibir ( Reşidüddin’de İbi’nin çoğulu olarak gözükür,l=r) Çinlilerin Sien-pi dedikleri Sibirlerdi
Türklerin komutanı Prens Wei’nin kızı ile evlenen Touman idi. ve İli Kagan= Büyük kağan unvanının aldı. Orhun kitabelerinde Touman ‘ın Bumin Kaganla niçin özdeştirildiğini bilmiyorum.Çinliler kesinlikle yabancı birinin ismini bilimsel olarak yazarken “T” yi “B” ye dönüştürmezler. Hunlarda olduğu gibi Türk halklarında da hükümdar unvanı Türkçe olan Cabgu/Yabgu idi. Kagan kelimesi Tunguzlara aitti. Tabii olarak İbirler Tunguzlardı. Tang Hanedanı zamanında Türkler nezdinde Tan-yu= kabilenin başı/şefi Kağan= Kho-han dı. Kağan’nın hanımı da Kho-houa-touen ( Khaghatoun=kgan-tour) idi.
Tchabghou unvanı Türklerin ataları Hunların komutanlarına verilen bir unvandı. Sibir Tunguzlar 93 yılında güçlenmeye başladılar ve onlar da (Tchabghou=Tan-yu)unvanının aldılar. Zira o dönemde Hunlar Kuzey Asya’yı egemenlikleri altında bulunduruyorlardı. O dönemin Sibir komutanlarından/lider,/Önderlerinden Mou-young –she-kouei göğün oğlu( fils du ciel) büyük Yabgu= tai tan-yu unvanının aldı. Bu durum bize gösteriyor ki, Yabgu unvanı büyültücü, yüceltici bir unvandı ve ailenin bu unvana ihtiyacı vardı.. 402 Sibir/İbirlerin hükümdarı Touloun batıda Yen-khi (Kharnshar) doğu da Kore Denizine kadar bütün bölgeyi egemenliği altına alınca Türk /Altay dünyasına gücünü göstermek için Yabgu unvanının terk ederek Tunguzca kağan anlamına gelen Kang-mou unvanının aldı. İşte bu, 552 Touman’ın unvanı oldu. Yabgu unvanının Moğolca’da Chouboughou= imdat,çevik, atik olduğu kabul edilebilir. Aynı semantik gelişmeyi Tekin kelimesinde de görmek mümkündür.
Darmesteter, Zend Avesta, c. 3, s. Lviii.
Yeşt, XIII,143.
Yeşt, XIII,143.
Yeşt XIII,144: Dohialar Grekçe Çince Ta-hia İskitlerin işgalleri döneminde Onlar Baktirya bölgesini işgal ettiler. Onlar Hazar Denizinin doğusunda oturuyorlardı. Dahia”ların buradaki zikredilişlerinin kesin tarihini vermek mümkün değildir. Bu tarih M.Ö. VII.yüzyıldan Arsasidlerin İran egemenliği dönemine kadarki zaman aralığında olabilir.
Yeşt, XIII,143.
Darmesteter, c. II.s.544
Yeşt, XIII,s,38
Modern Moğolca’da kullanılan Touman ,toman, Farsça bu kelime Altayca Tuoman,Toman bu çok eski Çincedeki “to-man” (10.000 kişi) ödünç alınmış olabilir.
Türkçe “Kara” kelimesi Türkçe ve Moğolca isimlerde sıkça kullanılmaktadır.
Vara, doğu Türkçesinde gür/gör hızlı,becerikli kelimesinden gelmektedir. Görmek, güvenmek, birini önder olarak kabul etmek anlamındadır.
*Onlar bütün dilekleri ve istekleri kabul eden, krallığa refah, toprağa verimlilik ve savaşlarda taraftarlarına zafer ihsan eden Ardviçura’ya” kahraman Turanlı savaşçılar; Kara Asabana, Vara Asabana ve güçlü Duraekata’ya karşı savaşlarda ve hayatta bize galibiyet nasip eyle” diye dua ediyorlardı.( Avesta, Yeşt:XIII/74)
Yeşt: V/73: Zend Avesta t:III,p,4
YeştV/41; Yeşt XIX;56.
Türkiye genç oluşumlu bir kara parçasıdır. Oluşumunu bu jeolojik zamanda (4. Zaman) tamamlaması Türkiye’de tektonik hareketlerin fazla olmasına sebep olmaktadır. Tektonik hareketlerin en önemlileri volkanıma ve depremlerdir.
Türkiye, yakın jeolojik döneme kadar yani 4. Jeolojik zamana kadar birçok volkanik hareketin etkisinde kalmıştır. Ancak volkanik sahalar günümüzde aktif volkanik sahlar durumunda değildir. Depremler ise Türkiye’nin jeolojik oluşum sürecinde her zaman faaliyetlerine devam etmişlerdir.
Türkiye’nin genç oluşumlu bir yapıda olasıyla tektonik hareketler canlılığını sürdürmektedir. Tektonik gerilimler depremler yoluyla yeryüzünde hissedilmektedir. Bu bakımdan Türkiye dünyanın önemli deprem kuşakları üzerinde yer almaktadır. Hatta Türkiye’nin yüzde yetmişinin aktif deprem kuşağında olduğu söylenebilir. Deprem tehlikesi Türkiye’de beş dereceli deprem alanlarına bölünerek tespit edilmiştir. Birinci ve ikinci dereceden deprem tehlikesinin bulunduğu sahalar en aktif fay kırıklıklarının bulunduğu sahalarla paralellik göstermektedir. Bu sahalar;
KAF (Kuzey Anadolu Fay Kuşağı)
BAF (Batı Anadolu Fay Kuşağı)
DAF veya GAF (Doğu Anadolu veya Güneydoğu Anadolu Fay Kuşağı)
Marmara Bölgesi genel itibariyle Kuzey Anadolu Fay Kuşağı üzerinde yer aldığından burada çook sayıda gerek maddi hasarı, gerekse de can kaybının yüksek olduğu şiddetli depremler olmuştur. Bu hattın uzunluğu yaklaşık 1100 kilometredir. KAF, sağ yönlü ve doğrultu atımlı aktif fay hattıdır. Yaklaşık Van Gölünden Saros Körfezine kadar tüm kuzey Anadolu’yu keser. Tek bir faydan oluşmaz, pek çok parçadan oluşan fay zonudur. Van Gölü’nün kuzeyinden itibaren Erzincan, Tokat, Amasya, Gerede, Bolu, Adapazarı, İzmit Körfezi ve Marmara Denizi’nden, Saros Körfezi’ne kadar uzanır. Ülkemizde depremlerin en çok görüldüğü kuşak burasıdır. İzmit, Adapazarı, Düzce, Bolu, Çankırı, Niksar, Erbaa, Erzincan, Erzurum, Pasinler bu kuşak üzerinde yer alır. Yıllara göre KAF üzerinde oluşan depremlere bakıldığında hattın ne kadar aktif olduğu daha iyi anlaşılabilir:
İsim Büyüklük
1939 Erzincan
8.3
1942 Niksar-Erbaa
6.9
1943 Tosya-Ladik
7.7
1944 Bolu-Gerede
7.5
1949 Karlıova
7.9
1951 Kurşunlu
6.8
1957 Bolu- Abant
6.8
1966 Varto
6.6
1967 Bolu- Mudurnu
7.0
1971 Bingöl
6.8
1992 Erzincan
7.0
1999 İzmit
7.4
1999 Düzce
7.2
2010 Elazığ
6.0
2011 Van
7.2
Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Kuzey_Anadolu_Fay_Hatt%C4%B1 (1 Eylül 2016 verisi)
Fay hattında; parçalanmış-ezilmiş kayaçlar, soğuk ve sıcak su kaynakları, gölcükler, traverten oluşumları, genç volkan konilerine rastlanır.
Fayın bazı kısımları depremler sırasında 0,5-1,5 m düşey, 1,5-4,3 m yatay atımlar yapmıştır. Genç Kuvaterner zamanından itibaren 800-1000 m yatay atım yaptığı ötelenen genç vadi yataklarından tespit edilmiştir.
Kuzey Anadolu Fay hattı üzerinde meydana gelen depremler, bu hat üzerinde yeni depremlerin olacağını göstermektedir. Bu konuda başta Kandilli rasathanesi olmak üzere çok ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Ancak teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin depremi en fazla 16 saniye öncesinden haber verebilmektedir. Çok kısa süreli gibi görünen bu durumda gerekli tedbirlerin alınmasıyla çok büyük felaketler önlenebilir. Özellikle 7-8 saniye önceden insanın kendini emniyete alabileceği yaşamsal tedbirleri alabilir. Örneğin doğalgaz ve elektrik hattının kesilmesi birçok felaketi önleyebilir. Ya da kendimizi emniyete alabileceğimiz pozisyona gelmemiz için yeterli bir süredir 7-8 saniyelik zaman.
Depremin olduktan sonra yaşamla ölüm arasında çok ince bir çizgi bulunmaktadır. Ancak depreme karşı yapılacak en önemli tedbir yaşadığımız alanları deprem yönetmeliğine uygun hala getirmektir. Tedbirli olmak bizim için yaşamsal bir önemdedir. Konu Marmara olunca hiç tereddüt edilmeden harekete geçilmelidir. Kuzey Anadolu Fayı üzerindeki hareketler Marmara’da kesin bir depremin olacağını göstermektedir. Kandilli Rasathanesi’nin MARSITE diye nitelendirilen bir projesinde projede Adalar bölgesi ile ilgili dikkat çekici veriler elde edildi. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nden Prof. Nurcan Meral Özel’in açıkladığı projede, Adalar fayında en çok 7 büyüklüğünde deprem üretecek enerji biriktiği ve Kuzey Anadolu fayı Kuzey kolunun Marmara içinde farklı özellikler içeren parçalardan oluştuğu ve her bir parçanın ayrı enerji birikimi içinde olması nedeniyle de kırılmanın tek bir noktada gerçekleşmeyeceği dolayısıyla büyük bir fay üzerindeki bir kırılmadan değil, küçük faylar üzerinde bir kırılma yaşanacağı belirtildi.
Adalar’daki enerji birikimin son derece yüksek olduğunu belirten Prof. Dr. Özel; “Körfez depreminden yani 1999 depreminden önce kaydedilen gerilimden daha fazla bir yüksekliğe ulaştığını” söyledi.
Bu açıklama Marmara’da daha büyük ölçüde bir deprem olacağını göstermektedir. Dünyada deprem tecrübesinin yüksek olduğu ülkemizde depremde can kayıplarının olağan olduğu algısından, hasarsız deprem algısına biran önce geçilmelidir. Unutulmamadır ki, dünyada ülkemiz gibi çok aktif deprem sahalarında yaşayıp hemen hemen hiç kayıp vermeden yaşayan ülkeler de bulanmaktadır. Bu nedenle deprem dedenin, Ahmet Mete Işıkara’nın “Deprem öldürmez, çürük bina öldürür.” Sözünün ne kadar yerinde bir söz olduğunu daha iyi anlayabiliriz.
Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yâdıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız.
Harbiye marşının dizeleri Türk tarihinin destansı kahramanlıklarının özetidir bir bakıma. Tarihi şan ve şöhretle geçmiş yüce Türk milletinin mazisinde Ağustos ayının ayrı bir yeri bulunmaktadır. Bu ay yüce milletimiz için birçok defa dönüm noktası niteliğindedir. Askeri zaferlerini taçlandırıldığı Ağustos ayı aslında bizim vatan savunmasında büyük özveriyle kurduğumuz devletimizin temellendiği bir ay olması bakımından da dikkat çekici bir niteliktedir.
Tarihin sayfalarına kısaca bir göz attığımızda ağustos ayının ne denli önemli olduğunu tarihteki sayısız örnekten birkaçını sunarak anlatmak işitiyorum.
Malazgirt Meydan Savaşı, 26 Ağustos 1071
Türklerin Anadolu’yu yurt edinmelerinin sağlayan önemli bir savaş olan Malazgirt Savaşı 26 Ağustos 1071 tarihinde Büyük Selçuklu Hükümdarı Sultan Alp Arslan Bizans İmparatoru 4. Romen Diyojen’ arasında gerçekleşen bir savaştır. Kendisinden dört kat büyük olan Bizans ordusunu kısa sürede yenilgiye uğratan Sultan Alparslan Bizans İmparatoru 4. Romen Diyojen’in esir alarak parlak bir zafere imza atmıştır. Tarihsel olarak Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı bir zafer olarak anılan Malazgirt zaferi aslında yıllar önce Anadolu’ya başlayan Türk akınlarının önemli bir ayağı niteliğindedir. Malazgirt’le Anadolu’nun çok önceden Türklere açılan kapılarının bir daha kapanamayacağı kesinleşmiştir.
Otlukbeli Savaşı, 11 Ağustos 1473
Anadolu Türk siyasal birliğinin sağlanmasında önemli bir adım olan Otluk bel savaşı, Osmanlı padişahı II. Mehmet ile Akkoyunlu Devleti sultanı Uzun Hasan arasında yapılan ve Osmanlı devletinin üstün gelmesiyle sonuçlanan bir savaştır. Bu zafer Osmanlı devletinin dönemin şartlarında gerek askeri gerekse de teknolojik olarak geldiği noktayı göstermesi açısından önemli bir zaferdir.
Çaldıran Meydan Savaşı, 23 Ağustos 1514
İki Türk hükümdar olan Osmanlı padişahı I. Selim ile Safevi hükümdarı Şah I. İsmail arasında 23 Ağustos 1514’te, günümüzde İran sınırları içinde olan Maku şehri yakınında yer alan Çaldıran Ovası’nda yapılan bir savaştır. Bu savaşı Osmanlı devleti kesin ibr üstünlükle kazanmıştır.
Mercidabık Zaferi, 24 Ağustos 1516
Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Memluk Devleti ile yapılan ilk savaştır. 24 Ağustos 1516’da Osmanlı ordusu ile Memluk ordusu arasında Halep şehrinin kuzeyinde yapılan savaşı Osmanlılar kazandı. savaşın sonucunda Suriye, Lübnan ve Filistin Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Belgrad’ın Fethi, 29 Ağustos 1521
Osmanlı Devletinin Orta Avrupa’ya geçişinde önemli bir yeri olan bu savaş, Osmanlı Padişahı Kanuni sultan Süleyman ile Macaristan arasında geçekleşmişidir. Belgrat daha önce 2. Mehmet döneminde kuşatılmış ama alınamamıştı. Macar Kralı ‘II. Lajos’a gönderilen Osmanlı elçisi de öldürülünce Macarlarla savaş kaçınılmaz oldu. Donanma Tuna nehri yoluyla, Kanunide karadan büyük bir ordu ile Belgrad önlerine geldi. Böylece şehir karadan ve nehirden kuşatıldı. Kale komutanı şehri teslim etmek zorunda kaldı. Belgrad ın alınmasıyla, Avrupa’ya yapılan seferlerde önemli bir üs edinildi .Böylece Osmanlı topraklarını iyice genişletmiş oldu.
Mohaç Zaferi, 29 Ağustos 1526
Osmanlı İmparatorluğu ve Macaristan Krallığı orduları arasında meydana gelen ve Macaristan’ın büyük bölümünün Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle sonuçlanan savaştır. Savaş, sayıca üstün Osmanlı ordusunun hafif süvarileri, o zamana kadar Avrupalıların karşılaşmadıkları 300 seyyar top ve etkin tüfek kullanımı sayesinde, Macar ordusunun esas gücü olan ağır süvarilerini kısa sürede kaybetmelerini takiben, ağır bir Macar yenilgisi ile sonuçlanmış, Osmanlı Ordusu, Macar Ordusu’nu hezimete uğratmıştır. Savaş iki saat kadar sürmüştür. Dünyada en kısa sürede en ağır yenilgiyle sonuçlanan savaştır.
Kıbrıs’ın Fethi, 1 Ağustos 1571
Osmanlı devletinin Akdeniz üzerindeki etmenliğini pekiştirmesi bakımından önemli üs durumundaki Kıbrıs adasının alınması Türk tarihinin parlak zaferleri arasındaki yerini almıştır. İnebahtı yenilgisinden sadece 1 yıl sonra Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa, 13 Haziran 1572’de büyük bir donanmayla İstanbul’dan ayrıldı. İnebahtı’da galip gelmelerine rağmen, donanmaları çok yıpranmış ve bir hayli de asker kaybetmiş olan müttefikler, kendilerini toparlayıp galibiyetin meyvelerini toplamak niyetindeyken bu müthiş Osmanlı donanmasının Akdeniz’de görünmesi, büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştır. Haçlı donanması, Osmanlı donanmasının karşısına çıkmaya cesaret edemedi. İttifaktan ayrılan Venedik, Fransa aracılığıyla barış istemiştir. 7 Mart 1573’te imzaladığı antlaşma ile Kıbrıs’ın Osmanlı Devletine ait olduğunu kabul etti. Kanuni devrinden beri vermekte olduğu yıllık 500 duka haraç, 1500 dukaya çıkarıldı. Ayrıca Kıbrıs Seferinin tazminatı olarak üç senede ödenmek üzere üç yüz bin duka altını vermeyi vadetti.
Sakarya Meydan Savaşı, 23 Ağustos 1921
1699 Karlofça anlaşmasından beri Avrupa karşısında hep gerileyen ve savunmada kalan taarruza geçtiği ilk savaş Sakarya meydan savaşıdır. Eskişehir – Kütahya yenilgisinden sonra Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilen Türk ordusuna toparlanma fırsatı vermek istemeyen Yunan ordusu yeni bir taarruza geçti. Türk ordusu savaş hazırlıklarını tam olarak bitirememişti ama Tekâlifi milliye kanunuyla önemli eksikliklerini gidermişti. Yunan ordusu Ankara’yı hedef alarak 23 Ağustos 1921’de ileri harekâta geçti. 22 gün ve 22 gece süren savaş bir var olma yok olma mücadelesi olmuştur. Mustafa Kemal “Hattı müdafaa yoktur; sathı müdafaa vardır; O satıh bütün vatandır” sözünü söyleyerek savaşın önemini ve stratejisini vurgulamıştır. Şiddetli çarpışmalar sonucunda Yunan ordusu yenilerek geri çekilmiştir. Yaklaşık 100 genişliğe uzanan bu savaş dünyanın en geniş alanlı meydan savaşlarından biridir.
Büyük Taarruz, 26-30 Ağustos 1922

Kurtuluş savaşının son savaşı durumunda olan büyük Taarruz ile Yunan Ordusu kesin olarak Anadolu’dan çıkarılmıştır. Mustafa Kemal’in bizzat yönettiği savaş, uygulanan taktiklerle dünyanın en parlak zaferleri arasındaki yerini almıştır. Kütahya’ya bağlı Dumlupınar yakınında 30 Ağustos 1922’de Türk ve Yunan orduları arasında meydana gelen savaştır. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından şahsen yönetildiği için Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak anılır. İstiklal Savaşı’nın kesin bir Türk zaferiyle sonuçlanmasını sağlayan bu çarpışmanın yıldönümü Türkiye’de ulusal bayram olarak kutlanmaktadır.
Kurtuluş Savaşı’nın son evresi 26 Ağustos 1922’de Afyonkarahisar – Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruz ile açılmış ve 9 Eylül 1922’de Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesiyle sonuçlanmıştır.
Ağustos ayına yakışacak en güzel isim Zafer’dir. Bu zaferlerden en güzel ve en anlamlısı 30 Ağustos tarihinde gerçekleşen zaferdir. Vatan savunmasında canını hiçe sayan aziz kahramanlarımızın destansı zaferi bizim varlık nedenimizdir. Anadolu’nun turt edilmesinde de ayrı bir yeri olan Ağustos ayı Türk milleti için çok önemli bir aydır.
Ömrünü bir asra sığdıran, yaptığı eserlerle asırlar boyu anılacak Cumhuriyet tarihinin en büyük tarihçilerinden Halil İnalcık dün yaşamını yitirdi. (25/07/2016) Yalandan yaşayıp gerçekten ölenlerin aksine Halil İnalcık gerçekten yaşadı, yalandan öldü. O artık ölümsüzüdür. Yaptığı erserler onu hep yaşatacaktır.
Uzun bir yaşam süresi geçiren İnalcık yaptığı çalışmalar bu uzun yaşam süresinin bile taşımayacağı kadar yoğunlukta olmuştur. Hayatını bilime özellikle de Türk tarihine adayan İnalcık’ın neredeyse aldığı nefesi bile bilim için kullandığı söylenebilir. Prof. Halil İnalcık, 7 Eylül 1916’da İstanbul’da doğdu. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım’dır. İlk tahsilini 1923-1930 arasında Ankara Gazi Mektebi’nde yapan İnalcık, orta öğretimine bir yıl Sivas Muallim Mektebi’nde devam etti. Orta tahsilini 1931’de Ankara’da Gazi Muallim Mektebi’nde tamamladı. Lise eğitimini o dönemin en iyi okullarından biri olan Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi’nde 15 Eylül 1935’te tamamladı. Yüksek tahsiline 1935’te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde (AÜDTCF) başladı. Yeni Çağ Tarihi Kürsüsünde M. Göker, B. S. Baykal ve F. Köprülü’nün derslerini takip etti. 1940’ta mezun olan İnalcık, Timur üzerinde hazırladığı bir seminerle Fuad Köprülü’nün dikkatini çekti, onun takdir ve tavsiyesiyle 30 Nisan 1940’da AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ne ilmî yardımcı tayin edildi. 1942’de Türkiye’de sosyo-ekonomik tarih yazıcılığının ilk örneklerinden biri olan Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı teziyle doktor oldu (Ankara: TTK, 1943). 28 Nisan 1942’de AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ ne asistan olarak atanan İnalcık, 15 Aralık 1943’te Viyana’dan ‘Büyük Ricat’e Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı unvanlı teziyle doçentliğe atandı. 1945’te AÜDTCF Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Şevkiye Işıl hanımla evlendi. Araştırma sahasını doktora tezinden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve ekonomik meselelerine yoğunlaştıran İnalcık, İstanbul’da Osmanlı arşivlerinde ve Bursa şer’iyye sicilleri üzerinde araştırmalar yaptı. 1947’de Türk Tarih Kurumu (TTK) üyeliğine seçildi.
Daha henüz 30’lu yaşlarda elde ettiği bu başarılar O’nu hiçbir zaman rehavete sevk etmemiş aksinie doyumsuz iştahla daha fazla çalışmaya sevk etmiştir. 1949’da gönderildiği İngiltere’de Osmanlı üzerine çok önemli çalışmalara imza atmıştır. 1952 yılında Pröfesörlük ünvanını alan İnalcık 1953-1954 yılları arasında ABD’deki Columbia Üniversitesi’nde öğretim görevliliği yaptı. 1961’den itibaren Kıbrıs, Beyrut ve Hollanda’da sayısız araştırma faaliyetlerinde bulundu. 1972 yılında Atatürk üniversitesinden emekli oldu. Bu yıldan itibaren başta ABD olmak üzere, Macaristan, fransa gibi ülkelrede bilimsel çalışmalara katıldı. 1993 yılında Türkiye’ye dönen İnalcık bir çok üniversiteyle bilimsel çalışmalarda bulundu. Gerek ulusal gerekse de uluslararası birçk ödülün sahibi olan İnalcık Türk bilim dünyasında ulaşılması güç bir konuma gelmiş durumdadır. İnalcık sadece ülkemiz için değil dünya bilim dünyası için de bir efsanedir. Hayatını bilimeadıya İnalcık’ın sayısız eserleri bulunmaktadır. Bu eserlerden başlıcaları şunlardır:
• The Ottoman Empire, The Classical Age, 1300-1600, London, 1974.
• Studies in Ottoman social and economic history, London, 1985.
• The Middle East and the Balkans under the Ottoman Empire, Bloomington, 1993.
• Süleyman the second and his time, Istanbul, 1993.
• An Economic and Social History of the Ottoman Empire (Donald Quataert ile birlikte), Cambridge, 1994.
• From empire to republic: essays on Ottoman and Turkish social history, Istanbul, 1995.
• Sources and studies on the Ottoman Black Sea, Cambridge, 1995.
• History of Humanity (editor, Peter Burke ile birlikte), 1999.
• Ottoman Civilization (Gunsel Renda ile birlikte), Ankara, 2003.
• Essays in Ottoman History, Eren Yayıncılık.
• Makaleler 1: Doğu Batı, Doğu Batı Yayınları, 2005.
• Fatih devri üzerinde tetkikler ve vesikalar, Ankara, 1954.
• Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, 2000.
• Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 1 /1300-1600, Eren Yayıncılık, Prof. Dr. Donald Quataert ile, 2001.
• Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 2 / 1600-1914, Eren Yayıncılık, 2004.
• Osmanlı İmparatorluğu – Toplum ve Ekonomi, Eren Yayıncılık.
• Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Yapı Kredi Yayınları, 2003.
• Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Eren Yayıncılık.
• ABD Tarihi, Allan Nevins/Henry Steele Commager (çeviri) Doğu Batı Yayınları, 2005.
• Şair ve Patron, Doğu Batı Yayınları, 2003.
• Balkanlar (Prof. Dr. Erol Manisalı ile).
• Atatürk ve Demokratik Türkiye, Kırmızı Yayınınları, 1.Baskı: Temmuz 2007 – 2.Baskı: Aralık 2007.
• Devlet-i Aliyye, 2009.
• Kuruluş – Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak
• Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu (Mehmet Seyitdanlıoğlu ile birlikte) İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
• OSMANLILAR, Fütühat ve Avrupa İle İlişkiler
• Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab – Nedimler Şairler Mutripler, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
• Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı
• Osmanlılar, 2010.
• Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı, 2011.
• Rönesans Avrupası Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
• Osmanlı ve Modern Türkiye, Timaş Yayınları, 2013.
• Devlet-i ‘Aliyye: Tagayyür ve Fesad, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar II, İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.
Dünya bilim dünyasında çok önemli yeri bulunan İnalcık, yeri kolay kolay doldurulamayacak bilim insanıdır. Her Türk’ün övünç duyacağı ünlü tarihçi Halil İnalcık’a Tanrı’dan rahmet kederli ailesine ve Türk milletine başsağlığı diliyorum
Tam bağımsızlık üzerine kurulu dünyanın en masum, en cesur ve en insancıl savaşlarından olan Türk kurtuluş savaşı sonucu imzalanan Lozan antlaşması Türkiye’nin bağımsızlığının tescillendiği bir antlaşmadır. Sömürgeci devletlerin Anadolu’yu paylaşma konusunda anlaşıp dört bir koldan başlattıkları işgallerin son bulduğu bir antlaşma olan Lozan antlaşması, Anadolu’nun Türklere ait olduğunun bir kez daha tescillenmesi anlamına gelmektedir.
Lozan antlaşmasını imzalanana kadar çok sıkı diplomatik mücadeleler yaşanmıştır. Birkaç defa kesintiye uğramasına rağmen Türk heyetinin gösterdiği üstün feragat sayesinde Erzurum kongresinde edilen milli yemine büyük ölçüde sadık kalınarak bağımsız bir vatanın sınırları çizilmiştir.
Lozan antlaşmasının imzalandığı dönemin konjonktürel şartları değerlendirildiğinde büyük bir diplomatik zafer olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı devletinin 17. Yüzyıldan itibaren imzaladığı birçok anlaşmada, savaşlarda elde edilen başarının masa başında kaybedildiği çok rahat görülebilmektedir. Ancak Lozan antlaşması bizim kurtuluş savaşında kazandığımız topraklardan daha fazla bir yer elde etmemizi sağlamıştır. Lozan antlaşması sadece ülke sınırlarının belirmesi amacıyla imzalanmış bir antlaşma da değildir. Bunun içeresinde ekonomik siyasi ve kültürel bakımdan da bir takım kazançlar elde ettiğimiz anlaşılmaktadır.
Lozan Antlaşması), 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace’ta imzalanmış barış antlaşmasıdır. Antlaşmanın içeriği kapsamı oldukça geniştir. 312 sayfadan oluşan Lozan antlaşması, Osmanlı devletinin yüzyıllarca çözemediği birçok sorunu da çözüme kavuşturmuştur. Ancak Lozan’la bütün meseleler yüzde yüz halledilmiştir diyemeyiz. O dönemin şartlarında bazı sorunlar ileriki tarihlere ertelenmiştir. Bu erteleme, Lozan antlaşmasının belli bir süresi var olduğu anlamına gelmemektedir.
Lozan antlaşması iyi bir diplomatik dille yazılmıştır. Fakat son dönemlerde Atatürk’le sıkıntısı olan kimi çevreler Lozan antlaşması yüzden Atatürk ve silah arkadaşlarına sistematik bir saldırı içerisindeler. Yıllardan beri üzerinde çalıştıkları Lozan antlaşmasının bir hezimet antlaşması olduğu yönündeki iddialarını, Lozan’da gizli maddeler var yalanıyla sürdürmektedirler. Hiçbir bilgi belge buldu olmayan sadece ortalığa atılmış saçmalıklardan ibaret olan bu yalanlarla insanlarımızın aklı karıştırılmak istenmektedir. Özellikle internet yoluyla yayılan bu bilgi kirliliğine karşı uyanık olmak gerekir. Bir kere Lozan’ın gizli maddeleri diye ortaya atılan maddeler oldukça özensiz ve Lozan’da belirtilen diplomatik dil ve üsluba hiç de uygun olmayan maddelerdir. Bu zırvalardan birkaç tanesini paylaşırsak ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır:
“MADDE 2: Türkiye, Boğazlar üzerindeki hâkimiyetinden 24 Nisan 2023’ü 25 Nisan 2023’e bağlayan gece yarısı tamamen vazgeçecek ve bölge, anlaşmada imzası bulunan diğer devletlerin hâkimiyeti altına girecektir.
MADDE 7: Türkiye 24 Nisan 2023 tarihi itibariyle bütün yeraltı servetlerini ve doğal kaynaklarını kullanma hakkından feragat edecek, bu hak anlaşmada imza sahibi olan diğer memleketlerin olacaktır. İşbu maddeye ormanlar, madenler ve bütün enerji kaynakları da istisnasız dâhildir.”
Bu maddelerin ne kadar saçma olduğunu biraz tarih bilenler hemen anlayacaktır. Ekonomik işletmelerin millileştirilmesinde Mustafa Kemal’in ne kadar hassas olduğunu bilmeyen yoktur. Lozan’da özellikle kapitülasyonların kaldırılmasında gösterdiği hassasiyet herkesin malumudur. Bir de onun öncesinde İnönü savaşı sırasında Bekir Sami Bey’in Londra görüşmeleri sırasında yaptığı gizli bir görüşmeden sonra görevden alınma meselesi vardır. Bunu Aktürk’ün ağzından aktaralım:
“Efendiler, Bekir Sami Bey ile Fransız Başbakanı Mösyö Briand arasında da, 11 Mart 1921 tarihli bir sözleşme imza edilmiştir.
Bu sözleşmeye göre, Fransa ile Millî Hükûmet arasındaki düşmanlığa son verilecek. Fransızlar, silahlı çetelere, biz de mücahitlerimize silâhlarını bıraktıracağız… Zabıta kuvvetlerimize Fransız subayları alınacak… Fransızlar tarafından kurulacak zabıta kuvvetleri olduğu gibi kalacak… Fransa’nın boşaltacağı yerlerle, Elâzığ, Diyarbakır ve Sivas illerinin ekonomik gelişmesi için yapılacak teşebbüslerde üstünlük hakkı ve Ergani madenlerini işletme imtiyazı da Fransızlara verilecek… v.b.
Hükûmetimizce, bu sözleşmenin de kabul edilmemesinin sebeplerini sıralamaya gerek yoktur sanırım.”
Anadolu’nun hala işgal altında olduğu halkın savaşlarda perişan düştüğü bir kurtuluş mücadelesi verildiği dönemde bütün dünyaca yalnız bırakıldığı bir anda Bekir Sami Bey’in belki de iyi niyetli olarak imzaladığı bu antlaşma Mustafa Kemal tarafından reddedilmişidir. Eğer iddia ettikleri gibi Lozan yüz yıllık bir süreliğine imzalanmış olsaydı Mustafa Kemal Londra görüşmelerinde gösterdiği hassasiyeti Lozan’da niye göstermedi diye akıllara gelirdi. Lozan’da gizli maddelerin olduğunu İsmet paşa ile Lord Kurzon arasında geçen şu diyalog yalanlamaktadır.
Aylardır müzakere ediyoruz. İstediklerimizin hiçbirini alamıyoruz.
Biliniz ki, geri çevrilen isteklerimizin hepsini cebimize atıyoruz. Yorgun ve yoksul bir ulussunuz. Ülkeniz yıkık. Yarın, bunları onarmak ve kalkınmak için bizden yardım isteyeceksiniz. -ABD temsilcisini işaret ederek- para bende, bir de O’nda var. O zaman cebimizdekileri çıkarıp birer birer önünüze koyacağız.” (15 Eylül 1980, DTCF, Ankara)
Bugün bağımsız sınırları belli egemenlik yetkisini Türk milletinin kullandığı bir vaatanda yaşıyorsak, bunu Lozan antlaşmada kazandığımız haklara borçluyuz. Konumuzu ebedi önder Atatürk’ün Lozan antlaşmayla ilgili şu ifadesiyle son vermek istiyorum.
“Lozan Barışı, Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Türk ulusu için siyasal bir utku (zafer) oluşturan bu Antlaşma’nın, Osmanlı tarihinde benzeri yoktur. Ulusumuz, bununla gerçekten övünebilir ve Türk Ulusunun yüksek bir yapıtı (eseri) olan bu Antlaşma’nın yüksek değerini değerlendirmesi gelen gençliğin, bunu geçmişte yapılmış antlaşmalarla karşılaştırması gerekir. Bu nedenle, Lozan görüşmelerinde her türlü siyasal mücadelelere göğüs gererek sonucu elde etmede bir zekâ göstermiş olan İsmet Paşa Hazretleri’ni saygı ile anmak görevimdir.”
(1927, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt V, syf. 47)
1- Bolu Yedi Göller
Batı Karadeniz Bölgesi’nde Bolu’nun 42 km. kuzeyinde Zonguldak’ın güneyinde yer alan Milli Parka Ankara–İstanbul karayolunun 152. km’sindeki Yeniçağa ve 190. km’sindeki Bolu’dan kuzeye ayrılan yollarla ulaşılır. Kışın Bolu–Yedigöller güzergâhı (karla) kapalı olduğundan ulaşım, Yeniçağa–Mengen–Yazıcık veya Devrek- Yazıcık üzerinden yapılır.
1642 hektar büyüklüğündeki Yedigöller Havzası, 1965 yılında milli park olarak korumaya alınmıştır. Havza kayan kütlelerin vadilerin önlerini kapatması sonucu oluşan, yüzeysel ve yeraltı akışlarıyla birbirine bağlı, kuzeyden güneye 1500 m. mesafede sıralanmış 7 gölden oluşmuştur. Milli park içindeki “Köyyeri” mevkiinde yeni Bizans dönemine ait bulunan kalıntılardan, eski dönemlerde bölgenin bir yerleşim yeri olduğu anlaşılmaktadır.
2- İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı:
3155 hektarlık Milli park alanı, İğneada beldesi sınırları içerisinde yer almaktadır. İğneada, Marmara Bölgesi, Kırklareli İli Demirköy İlçesine bağlı, Bulgaristan ile sınırı olan bir sahil kasabasıdır. Demirköy’e 25 km uzaklıktadır. Yıldız (Istranca) Dağlarından Karadeniz sahillerine doğru akan derelerin taşıdığı alüvyonların birikmesi ve mevsimsel olarak sular altında kalması sonucunda milli parktaki longoz ormanları oluşmuştur.
3- Trabzon Sera Gölü
Sera Gölü, Trabzon’un Akçaabat ilçesi sınırları içerisinde bulunan bir heyelan set gölüdür. 21 Şubat 1950 salı günü sabahı saat 8 – 8.30 arasında şiddetli bir gürültüyle başlayan heyelan, yörede oldukça şiddetli bir şekilde duyulan yerel bir depreme yol açtı. sera vadisinin sol yamacından kayarak büyük kütleler halinde vadi tabanına yığılan enkaz, yaklaşık 650 m. uzunluğunda ve 350 m. genişliğinde ve 65 m. yüksekliğinde bir set oluşturdu. Bu setin ardından biriken sular 24 saat içinde 3 metreye yükseldi ve her gün 100 – 200 metre kadar genişleyerek araziyi kapladı. Heyelandan 18 gün sonra en yüksek kesimine kadar ulaşan sera deresi suları bu kesimde seti yaran bir gideğen ile akışını sürdürmeye başladı.
4- Artvin Karagöl Milli Parkı,
Türkiye’deki 42 Milli Park alanından birisidir ve Artvin’in Şavşat ilçesi sınırları içerisinde yer almakta olup iki ayrı sahadan oluşur: Bunlar Karagöl ve Sahara Yaylası’dır.
Karagöl, Şavşat ilçe merkezinin 45 km. kuzeyinde yer almaktadır. Sahara yaylası ise ilçe merkezine 17 km. uzaklıktadır. Karagöl ve çevresinde genel olarak paleojen ve neojen arazileri yer alır. Kayaçlar genellikle sedimenter kökenlidir. Karagöl ve çevresi yer yer vadilerle yarılmıştır. Bu yarılmalar yörede heyelan ve kütle hareketlerinin aktif olmasına neden olmaktadır. Karagöl, rotasyonel olarak kayan kütlenin gerisindeki çanakta biriken suların meydana getirdiği bir heyelan gölüdür. Göl çevresi ladin ve çamların meydana getirdiği yoğun ormanlarla kaplıdır. Ormanlarla çevrili olan Karagöl, ender manzara güzelliklerine sahiptir. Ayrıca gölün kuzeydoğusundaki Bagat mevkii ve çevresinde çim kayağı pisti niteliğine sahip alanlar vardır.
5- Kayseri Kapuzbaşı Şelalesi
Kayseri’nin Yahyalı ilçesine yaklaşık 80 km Adana Aladağ ve Kozan ilçelerine yaklaşık 40 km uzaklıkta bulunan Hacer ormanları 18 bin hektar alanı kapsamakta ve Aladağlar Milli Parkı sınırları içerisinde yer almaktadır. Kapuzbaşı Şelalesi’nin en önemli özelliği; kaynağından çıktığı şekilde aşağıya dökülmesidir.
Orta Toroslar üzerinde bulunan Demirkazık dağının güney ve doğuya uzanan kolları üzerinde yer alan bu ormanlar, Zamantı ırmağı istikametine uzanan 600–2000 m rakımlarında sürekli kar mıntıkası halindedir.
6- Düzköy (Haçka Obası) Yaylası.
Yaylaya, Trabzon’a 40 km. mesafedeki Düzköy ilçesinden güneye, 12 km’lik toprak yolla ulaşılır. 1784 m. yükseklikteki yaylada, altyapı hizmetleri tamamlanmış durumdadır. Temmuz ayının üçüncü Cuma günü Kadırga, 14 Ağustos’ta ise Karaabdal şenliklerinin yapıldığı yaylada, Haçkalı Baba Türbesi ilgi çekmektedir. Mevcut pansiyonlardada konaklanabilir. Her türlü yeme içme imkanı bulunmaktadır.
7- Erzincan Girlevik Şelalesi
Şelalesinin suyu Kalecik Köyü’ndeki kayalıklardan dokuz ayrı yerden kaynar ve bir dere yatağı vasıtası ile şelaleye kadar ulaşır. Şelalenin yüksekliği 30-40 m. olup, yöreye özgün taştan oluşan üç kademe halindedir.
Yaz aylarında çok sayıda turisti ağırlayan Girlevik Şelalesi, kışın da ayrı güzelliklere bürünüyor. İlçede yaşanan çetin kış şartlarında donarak şelale çevresinde oluşan buz sarkıtları izlemeye değer görüntüler oluşturmakta.
8- Tunceli Munzur Vadisi
Munzur Vadisi, Tunceli-Ovacık arasında, 42.000 Hektarlık bir alan 1971 yılında Milli Park olarak ilan edilmiştir. Türkiye’nin en büyük milli parklarından biri olan “Munzur Vadisi Milli Parkı”, Tunceli kent merkezine 8 Km. uzaklıkta başlayıp, vadi boyunca Munzur Dağlarına kadar uzanmaktadır. Kuzeyde 3300 metreye kadar yükselen Munzur Dağları, Mercan ve Munzur Suyu vadileri tarafından parçalanmıştır.Bu bölgenin milli park olarak ilan edilmesinde etken olan veriler, başta akarsu kaynakları ve gözeler olmak üzere zengin doğal veriler, endemik bitki türleri ve yöreye özgü hayvan türleri ile zenginleşen bitki örtüsü ve yaban hayvan varlığıdır. . Milli parkın kuzeyinde, Munzur Dağlarının üzerinde 2000-3000 metrelik zirvelerde yer alan krater gölleri, Ovacık düzlüğünde kaynayan gözeler ve kanyonlar ile vadi boyunca dökülen şelaleler parkın doğal değerlerini zenginleştirmektedir.
Munzur Vadisi Tunceli ilinde bulunan vadidir. Tunceli’nin Ovacık ilçesi Munzur Gözelerinden doğan Munzur Çayının, sarp vadileri aşarak aktığı çığırları kapsamaktadır. Yaklaşık olarak 1518 çeşit bitkiye evsahipliği yapmaktadır ve bunlardan 43 tanesi sadece bu bölgede bulunan endemik bitkilerdir.
9- Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı
Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, Çanakkale ili sınırları içerisinde, Gelibolu yarımadasının güney ucunda, Eceabat ilçesinin hemen hemen tamamını kapsayan ve Çanakkale Boğazı’nın Avrupa yakasında 33.000 hektarlık bir alanı içeren büyük bir parktır. 1973’te kurulmuş olup, Birleşmiş Milletler Milli Parklar ve Koruma Alanları listesinde yer almaktadır.
10- Sivas Sızır Şelalesi
Gerçek bir doğal güzellik olan Sızır Şelalesi, Sivas’ın Gemerek ilçesindedir. Şelalenin etrafı yeşilliklerle kaplı ve gerçekten kendine hayran bırakan bir manzarası var. Gürül gürül akan suyun sesi insanı dinlendiriyor. Su o kadar temiz ki rahatlıkla içebilirsiniz.
Sızır Şelalesinin bulunduğu bölge çok sayıda su kaynağı olan bir yer. Şelaleyi besleyen sular da şelaleye 500 m mesafeden çıkmaktadır. Sivas’a yaklaşık 133 km, Kayseri’ye ise 100 km ve Yozgat’a 142 km uzaklıktadır.
Ozonosfer ya da Ozon Tabakası, Stratosferin üst kısmında bulunan tabakadır. Ozon Tabakası Güneş’ten gelen morötesi ışınlardan olan UV-B ve UV-C gibi zararlı ışınları tutar. Ozon Tabakasının bu işlevi hayati açıdan çok önemlidir. Çünkü UV-B ve UV-C ışınları ölümcüldür.
Ozon (O3) üç adet oksijen atomundan oluşan şeffaf bir gazdır. Ozon tabakası ozon gazından oluşan ve atmosferin yukarı seviyelerinde başka bir deyişle yer yüzeyinden 50–85 km yüksekte bulunan bir tabakadır. Bu tabakanın temel rolü Ultraviyole (UV) ışınları olarak adlandırılan Güneş’in zararlı ışınlarına karşı bizleri korumasıdır. Ozon tabakası yeryüzüne doğru gelen bu zararlı ışınlara karşı bir filtre gibi davranır.
Dünya hayatı için yaşamsal öneme sahip olan ozon tabaksında incelme diye nitelendirilen bir delinme meydana gelmiştir. Böyle bir incelmeye birtakım faktörler neden olmaktadır. Atmosferde bulunan ozon tabakası çeşitli etkiler sonucu incelmektedir bu incelme delinme olarak adlandırılıyor. Ozon tabakasındaki incelmenin sebebi kloroflorokarbonlar (CFC)’dır. Bu ozon tabakası gittikçe inceliyor anlamındadır. Bunun sebebi bizlerin havaya saldığı kimyasallardır. Bu kimyasallar günlük yaşamımızda kullanırlar ve ozon tabakasına zarar verirler.
Çeşitli amaçlar için üretilen kloroflorokarbonlar (CFC) ozon tabakasını inceltmekte, bunun sonucunda çevre ve insan sağlığı olumsuz etkilenmektedir. Kloroflorokarbonlar (CFCs), tüm ozon tüketen maddeler içerisinde en fazla kullanılandır. İlk olarak 1920’lerde sülfürdioksidi soğutucu bir gaz gibi kullanmak için geliştirildi. Zehirleyici olmamaları, yanıcı olmamaları, kararlı doğası, ısıyı emme etkinlikleri onları 20. yüzyılda özellikle soğutucu alanında bir numaralı seçenek yaptı. Bu yıllarla başlayarak atmosferdeki kloroflorokarbon miktarı artmaktadır. Ozon tabakasına verdiği zararlardan dolayı 1987 yılında genetiği Montreal’de imzalanan bir protokol ile üretiminde sınırlandırma getirilmiştir. Bu kapsamda 1996 Ocak ayında yalnız astım ilaçları için gerekli küçük miktar kloroflorokarbon gazı dışında üretimi durdurulmuştur. Üretilmesi durdurulan kloroflorokarbon gazları yerine atmosferik ömrü daha az olan hidrofloroklorokarbon gazlarının kullanımı yaygınlaştırılmıştır. Hidrofloroklorokarbon gazlarının ömürleri kloroflorokarbon gazlarına göre daha kısa olduğu için ozon tabakasına verdiği zarar daha azdır.
Kullanım alanları; soğutucular, araba klimaları, köpük ürünleri, yalıtım maddeleri, mikroçipleri ve diğer elektronik aletleri temizlemek için çözücü, arınık gaz karışımlarında bir bileşim maddesi, sprey kutularında ileri doğru itici gibi pek çok değişik ürün yelpazesini içermektedir.
Her yıl yaklaşık 800.000 metrik ton kloroflorokarbon (CFC) atmosfere salıverilmektedir. Bunların atmosferde bozulmadan kalış ömürleri 100 yıldır ve yapılan anlaşmalar sonucu tüm dünyada kullanımdan kaldırılma tarihi ise 1996 olarak belirlenmiştir.
Ozon deliğinin ana sonucu yeryüzüne daha fazla UV ışınının (özellikle çok tehlikeli olan UV-B) ulaşmasıdır. UV ışınları güneş yanıklarına, deri kanserine sebep olabilir, gözlere zarar verebilir (katarakt) ve insanlarda bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olabilir. Bilindiği gibi bağışıklık sistemi hastalıklara karşı koymamızı sağlayan bir sistemdir. Bu sistem zayıfladığı zaman hastalıklarla savaşma yeteneğimiz de zayıflamış olacaktır.
UV ışınları sadece sağlığımızı etkilemekle kalmaz çevre üzerine de olumsuz etki yapabilir. Tarımsal üretimi azaltabilir, ayrıca deniz besin zincirini bozarak balık nüfusunu etkiler.
Antarktika üzerindeki ozon deliğinin kapladığı alan, ABD’nin yüzölçümünden daha büyüktür ve buranın tekrar doldurulması için on milyonlarca ton ozon gerekir. Bu miktarda ozonun nakliyesinin maliyeti bile astronomik olur.
Ozon tabasında tahminlerin aksine delinme durmaya hatta gerilemeye başladı. Bilim insanları Ozon tabakasında Antarktika üzerinde yaşanan incelmenin azalmaya başladığına dair ilk net kanıtlara ulaştıklarını açıkladı. Eylül 2015’te yapılan ölçümlerde, ozon tabakasındaki deliğin 2000’dekine kıyasla 4 milyon kilometrekare ufaldığı gözlemlendi. Bu yaklaşık olarak Hindistan’ın yüzölçümüne denk geliyor. Delikteki daralmanın en azından yarısının, ozona zararlı kimyasalların kullanımının aşamalı olarak azaltılması sayesinde gerçekleştiği düşünülüyor.
Deliğin özellikle Antarktika kıtası üzerinde oluşmasının nedeni ise aşırı soğuk hava ve bölgeye düşen güneş ışınlarının yoğunluğudur. BBC Türkçe’nin haberine göre; İngiliz bilim insanları Antarktika’nın yaklaşık 10 kilometre üzerindeki ozon tabakasının belirgin şekilde inceldiğini ilk olarak 1980’lerin ortalarında gözlemlemişlerdi. 1986’da ABD’li bilim insanı Susan Solomon, kloroflorokarbon (CFC) gazlarının ozon tabakasına zarar verdiğini kanıtlamıştı. Bu gazlar saç spreylerinden buzdolaplarına ve klimalara kadar birçok alanda kullanılıyor. 1987’de imzalanan Montreal protokolüyle CFC gazlarının kullanımına yönelik katı önlemler getirilmişti. 2000’lerden itibaren bu gazların üretimi ciddi şekilde düştü. CFC gazlarının atmosferdeki ömrünün 50-100 yıl olduğu tahmin ediliyor. Hali hazırda stratosferde (atmosferin 2. katmanı) bulunan CFC’lerin zaman içinde tamamen yok olmasıyla, ozon tabakasındaki deliğin daha da küçüleceği tahmin ediliyor.
Araştırmayı yürüten ekip, 2015’in Ekim ayında “ozon tabakasındaki deliğin rekor seviyeye ulaştığına” dair bulguların ise o dönemdeki volkanik faaliyetlerden kaynaklandığını belirtti. Şili’deki Calbuco Yanardağı geçen yıl Nisan ayında 43 yıl aradan sonra yeniden faaliyete geçmişti. Canlıların, güneşin ultraviyole ışınlarının zararından korunmasını sağlayan ozon tabakasının incelmesi deri kanseri ve katarakt vakalarının artmasına neden olduğu gibi, hayvanlar ve bitkiler için de tehlike oluşturuyor.
Çevre sorunlarının etkisi, çevreye olan müdahaleler nedeniyle daha fazla hissedilmeye başlanmıştır. Başta küresel iklim değişiklikleri olmak üzere birçok çevresel sorun insanların yaşama alanlarını tehdit etmektedir. Gümümüzde çevresel kökenli ekstrem olaylarda ciddi artışlar kaydedilmektedir. Yani daha şiddetli kuraklıklar, daha şiddetli seller, daha şiddetli fırtınalar gibi yıkıcı etkisi büyük olan afetler yaşanmaktadır.
Çevresel etkilerden en çok etkilenenler ülkeler genellikle gelişmemiş ülkelerdir. Herhangi bir çevresel etkene karşı en fazla mal ve can kaybının yaşandığı bu sınıf ülkeler, çevre baskılarından kurtulmak için çevresel mülteci durumuna düşmektedir. Çevresel bir felaketin yaşanmadığı ülkelere mülteci akını son yıllarda artış göstermektedir.
İnsanları yer değiştirmeye zorlayan doğal ya da insan kaynaklı çevresel etkenler arasında, kaynak sıkıntısı ve doğal kaynakların adaletsiz dağılımı, ormanların yok olması ve diğer çevresel bozulmalar, iklim değişikliği savaşlar ve savaşalar sonrası çevrenin sistemli olarak yok edilmesi, nüfus fazlalığı ve kalkınma projeleri geliyor. Yapılan değerlendirmelere göre çevresel sığınmacıların sayısı 30 milyonu aşmış durumdadır.
2002 yılında Kızılhaç’ın hazırladığı bir rapor göre 1970 ile 1990 arasında doğal afetler nedeniyle hayatını kaybeden insan sayısı %40 azalırken bu olaylardan etkilenenlerinin sayısının %65 olmuştur. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Panelinin hazırladığı bir rapora göre 2050 yılında çevresel sığınmacıların sayısının 150 milyon kişiyi aşacağı tahmin edilmektedir.

Çevresel kökenlik ilk büyük nüfus dalgası Türklerin Orta Asya’dan göçüdür. Orta Asya’da meydana gelen kuraklık nedeniyle birçok Türk boyu özellikle batıya, su kaynaklarının elverişli olduğu alanlara göç etmiştir. Bu göç hareketinin küresel çevre sorunlarıyla bir ilgisi yoktu. İklimde meydana gelen dalgalanmalar kitlesel göçlere neden olmuştur. Günümüzde de iklimsel dalgalanmalar meydana gelmektedir. Ancak kurak yerler su nakil hatları nedeniyle kuraklıktan fazla etkilenmemektedir. Çığ, sel ve şiddetli rüzgârlar gibi iklimsel afetler, insanları günümüzde fazla etkilemiyor. İnsanlar artık daha dayanıklı ve sağlıklı ortamlarda yaşamaktadırlar.
İnsanların doğal sistemlere karşı koyma yeteneklerinin gelişmesi, doğal dengenin de bozulmasına neden olmaktadır. Çünkü insanlar doğal sisteme ancak doğal kaynak kullanımı sayesinde karşı çıkabilmektedir. Gerek doğal kaynak kullanımı, gerekse de doğal kaynak kullanımından kaynaklanan atıklar çevre üzerinde ciddi baskılar oluşturmaktadır. Bu durum doğal dengeyi de etkilemektedir. Düzeni bozulan doğal sistemler, birçok çevresel felaketin yaşamasına neden olmaktadır. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin doğal afetler halen insanoğlunun doğa karşısındaki acizliğini gözler önüne sürmektedir.
Doğal afetlere en hazırlıksız durumda bulunan gelişmemiş ülkelerdeki insanlar, doğal afetlerden en çok zarar görmektedirler. Bu durum küresel çapta bir mülteci dalgasını meydana getirebilir. Çevresel bozulmaların giderek yaygınlaşması, geri kalmış toplumlardaki çevresel mağduriyetleri daha da artırabilir. Bu durum gelişmiş ülkelere doğru ciddi bir göç dalgasının oluşmasına neden olabilir.