Etiket

atatürk

Tarama

4-7 Haziran tarihleri Çanakkale’ye geziye gittik. İlk olarak tarihi dokusu yüksek, buram buram Osmanlı kokan, Osmanlı’nın ilk başkenti Bursa’yı ziyaret ettik. Osmanlı Devletinin şekillendiği, kurumsallaştığı Bursa’da birbirinden değerli Türk-İslam eserlerini gördük. Aslında ilk uğrak yerimiz olan Bursa’nın Osmanlı’nın kuruluş yeri olması, Çanakkale’nin ise Osmanlı’nın yıkılmadan önce can çekiştiği son yer olması ilginç bir birleştirme oldu bizler için. 5 Haziran akşamı Bursa gezisini tamamlayıp Çanakkale’ye hareket ettik.

Çanakkale’ye yaklaştığımızda gün batımına yakın bir zaman dilimindeydik. Ufuk çizgisine yaklaşan güneşin kızıl koyuluğunun deniz üzerinde belli belirsiz yakamozlara dönüştüğü yorgun ışıklarının hafif çiseltili yağışın ardından oluşan aydınlıkların üzerini kapladığı bir Çanakkale manzarasıyla Çanakkale’ye girdik.

Çanakkale Lapseki iskelesinden Gelibolu’ya deniz otobüsüyle geçtik. Çanakkale boğazı akşam karanlığında başka bir güzeldi. Bir yanda binlerce tonluk yük gemileri, bir yanda apartman görünümündeki yolcu gemilerinin denize yansıyan ışıkları ve kaşımızda Gelibolu Yarımadası’nın ışıklarının denize yansıması… Gezi heyetinin hayran bakışlarıyla Gelibolu kadar sessiz bir şekilde devam etti.

Uzaktan gördüğümüz mütevazı ışıklarının ardındaki Gelibolu, oraya inmemizle birlikte her karış toprağında bir destanın yattığı asil duruşuyla karşıladı bizleri. Akşam yemeği için kısa bir molanın ardından savaş alanını gezmeye başladık.

Çanakkale ruhunun aralıksız içimizde yaşatılması için otobüslerde sürekli Gelibolu’daki savaş alanları hakkında bilgi veriliyordu. Böylece Gelibolu’ya geldikten sonra zihninizin sadece Çanakkale savaşlarıyla meşgul olması sağlanıyordu.

Şehitlik alanında ilk ziyaret yerimiz Kilitbahir kalesi ve Sarıkule oldu. Kilitbahir kalesinin önüne geldik. Kale büyük bir kalp biçimindeydi. Kilitbahir kalesine ziyaret zamanının akşam seçilmesinin nedenini bu saatler kale önünün çok tenha oluşu ve hiçbir kargaşa yaşanmadan anlatımın kolay olmasıydı.

Kilitbahir kalesinin denizin kilidi anlamına gelmektedir ve Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılmıştır. Kilitbahir kalesinin hemen arkasında yani batısında Namazgâh tabyalarına geçtik.

Bu tabyalar boğazın güvenliği için 1770 yılında inşa edilmeye başlanmış ve 1892 yılında II. Abdülhamit zamanında son şeklini almıştır. Çanakkale’de bulunan diğer tabyalarla hemen hemen aynı özellikte bulunan Namazgah tabyasını akşamın sessiz uğultusunda gezmek başka bir ruh haline sürükledi bizleri. Tabyanın sırtı denize dönük hilal biçimindeydi. İç kısmının kenarlarında cephanelik ve askerleri sığınaklar; orta kısımlarda ise dev obüsler ve top mermisinin taşındığı raylar bulunuyordu. Dönemin şartlarına göre mühendislik harikası olarak inşa edilen bu yapıların en dikkat çekici kısmı iç kısmındaki kalın duvarın üstünde 2-3 metre kalınlığındaki toprak örtüsüdür. Böylece gelen top mermileri toprak tarafında absorbe edilerek etkisiz hale getirilmektedir.

Yoğun bilgi ve duygu yükünün ağırlaştırdığı bedenimiz, bir tarafı Ege denizine bir tarafı da boğaza bakan Seddülbahir köyündeki mütevazı otelde deliksiz uykuya dalarak Çanakkale’de olmanın tarifsiz tadını yaşadı.

Sabah yedide kahvaltımızı yaparak Bigalı köyüne hareket ettik. Bigalı köyü adeta yaşan bir tarihtir. Etrafında bulunan zeytin ağaçları buranın bir Ege tipi köy olduğunu göstermektedir. Köydeki evler genelde iki katlı taş evlerdir. Köyün bu hale kavuşmasında dönemin Kara Kuvvetleri komutanı İlker Başbuğ’un çabalarını takdir etmek gerek. İlker Başbuğ’un talimatıyla OPET’in de destekleyici olmasıyla Bigalı köyü baştan aşağı restore edilerek tarihi dokusuna kavuşturulmuştur.

Bigalı köyünün önemi, Mustafa Kemal’in karargah olarak kullandığı evin bu köyde olmasından kaynaklanmaktadır. İki katlı sade olan bu evin dünya tarihinin seyrini değiştiren yer olması insanı hayretler içerisinde bırakıyor. En ilginci Mustafa Kemal’in çalışma odasının bulunduğu yer idi. Bu odada bir sandalye küçük bir minder, yerde sade bir kilim ve cevizden yapılma bir gardırop vardı.

abide-ve-askerlerBigalı köyünden ayrılarak Kocatepe Hastane şehitliğini gezdik. Savaşın en korkunç yüzünü bu hastane şehitliğinde gördük. Çünkü hastanede tedavi gören onlarca yaralı ve hastanın bombardıman sonucunda şehit olmuştur. İnsan bu kadar canileşebilir mi? Bize insanlık dersleri vermeye kalkanların nasıl da insanlıktan çıktıklarına tanık oluyoruz.

Bigalı köyünden sonra sırasıyla 57. Alay şehitliği, Cesaret tepe, Arıburnu yarları, Conkbayrı ve siperler ve Kocaçimen tepeyi gezdik. Bu yerler savaşın en şiddetli olduğu, karşılıklı siperlerin kimi yerlerde 8 metreye kadar düştüğü ve havada mermilerin birbirinin içine geçtiği yerlerdi.

Çanakkale deniz savaşları anlatılırken en meşhur konulardan birisinin Nusret Mayın gemisinin boğaza döşediği mayınlar konusudur. Bugüne kadar Nusret mayın gemisiyle ilgili onlarca hurafeye dayalı hikâye dinledik. Ancak Çanakkale gezimiz sırasında bu konunun bilimsel olarak en doğru bir şekilde değerlendirilmesine tanık olduk. Öncelikle Nusret Mayın gemisinin boğazlara döşediği mayınlar, bize Türk kıvrak zekâsını, üstün yeteneğini, azmini, sabrını ve cesaretini göstermiştir. Mayınlar tamamen deniz savaşlarının gerektirdiği bilgi ve tecrübeye göre döşenmiştir. Düşmana en büyük zararı veren bu mayınların hangi noktalara hangi hizada ve kaç adet döşeneceği çok ince hesaplamaların ürünü olduğunu gördük.

Gezinin en önemli yeri Şehitlik yürüyüşü ve Zığındere vadisi gezi olmuştur. Şehitlik yürüyüşüne önce akşam 21.00’de başladık.

Akşamın karanlığı her tarafı kaplamış, ay ışığının aydınlattığı loş ve hafif rüzgârlı bir havada Zığındere yokuşundan şehitlik yürüyüşüne başladık. İlk olarak büyük bir Türk bayrağının altındaki bulunan şehitliğin yanında Zığındere’nin önemi hakkında bilgi aldık. Savaşın en yoğun geçtiği en çok kayıpların verildiği yerdir Zığındere. Her metrekaresinde onlarca şehit yatmaktadır. Bu yüzden attığımız her adımda altımızda yatan şehitlerin varlığını hissederek yürüyorduk. Yaklaşık bir kilometre yürüyeceğimiz bu alanda herkes telefonlarını kapattı. Herkese hiç konuşmadan sadece rüzgârın uğultusu altında şehitlerin ruhunu hissederek yürüdük. Yürüyüş yapığımız yokuş asfalt döşenmiş bir yoldu. Bu yokuştan yaklaşık 500 metre aşağı doğru yürüdük. Yokuşun bittiği yerde sağ istikametimizde kuru ve hafif dik yamaçlı vadi içerisine girdik. Bu vadi Zığındere’nin içiydi. bu dere gerek serin olması gerekse de kumullu olması nedeniyle savaşta şehitlerin gömüldüğü yer olduğunu belitti. Derenin içinde yaklaşık 300 metre ilerledik. Orada oturup şehitlerin ruhuna Fatiha okuduk. Son olarak Oradan Çanakkale’de yaptırılan ilk şehitliğe de gittikten sonra gezimize sonlandırdık.

“Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.” Vatan denilen mevhumun üzerinde yaşadığı insanlara aidiyet kazandırıp vatan topraklarında yaşayan milletin önemini belirten sözlerin sahibi Türkün ve Türklüğün yetiştirdiği en büyük dehalardan birisi olan Atatürk’tür. Bu söz günü kurtarmak adına öylesine sözlenmiş bir söz olmayıp tarihe ışık tutacak bilimsel bir gerçeği de ortaya koyması bakından değerlendirilmesi gereken bir tespittir.

Anadolu’ya ilk yerleşenlerin Türkler olduğunu Atatürk’ün söylemesi duygusal bir ifade olmayıp bilimsel olarak aşağıdaki delillerden yaralanarak belirteceğim.

Ordu’nun Mesudiye ilçesi Esatlı köyünün güneyinde araştırmacı Servet Somuncuoğlu tarafından bulunan kaya resimlerinin, Türklerin bilinen ilk alfabesi olan Orhun Abideleri’nden daha eski olduğu açıklandı. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necati Demir, Mesudiye ilçesi Esatlı köyündeki kaya üstü resimlerinin dünya üzerindeki benzerleri ile karşılaştırıldığında M.S. I. veya II. yüzyılları işaret ettiğini belirtti. Kaya resimlerindeki resim, figür ve damgaların Türk kültürünün unsurları olduğuna dikkat çeken Demir, “Esatlı köyündeki kaya üstü resimleri, yazıtlar ve burada bulunan resim ve kitabelerin, ‘Gök Tanrı’ inancına bağlı Peçenek Türklerinden kaldığı tahmin ediliyor. Bunun en önemli delili, kaya üzerinde nakşedilmiş ongunlardır

Atatürk‘e göre Anadolu, en aşağı 7000 yıllık Türk yurduydu! Atatürk, Afet İnan’ın “Türk’ün Tarifi” adlı tezini okuduktan sonra bir sayfanın kenarına kendi el yazısıyla şu notu düşmüştü:

Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği, bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne en az 7000 senelik Türk beşiğidir! Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı, onların oğlu oldu! Bugün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu! Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir!”

Ağustos 1998′de bir tesadüf sonucu Hakkâri kent merkezinde bulunan ve Van Müzesi’nde sergilenen ‘Hakkâri Stelleri’ ilk kez Atlas tarafından dünyaya duyurulmuştu. Hakkâri stellerinin, Orta Asya’da yaygın olarak görülen balballarla olan olağanüstü benzerlikleri derhal dikkat çekmişti. Biçimsel benzerliklerin yanı sıra duruş biçimindeki ayrıntılar ve kılıç, kupa gibi nesnelerdeki ortaklık bunların aynı kültürün uzantıları olduğu düşüncelerine yol açmıştı. Arkeologlar bu stellerin Orta Asya kökenli göçebe kavimlere ait olabileceği üzerinde durmuştu.

Ünlü şairlerimizden Nazım hikmet de Anadolu’nun Türklere ait olduğunu şu şekilde ifade etmiştir.

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!
Bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!

Yukarıdaki delillerden de anlaşıldığı gibi Anadolu binlerce yıldır Türk yurdudur. Anadolu’ya Selçukluların yaptığı akınlar Anadolu Türk tarihinin başlangıcı sayılmamalıdır. Son yıllarda yoğunlaşarak devam eden Türkiye’yi parçalama planlarının Türkiye’de yeni milletler inşa etme çabalarının bilimsel hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Teritoryal Milet oluşturmak için ülkemizdeki etnik gurupları ayrıştırıcı birtakım çabalar yapılmaktadır. Böylece Anadolu’ya ilk gelenlerin Türkler olmadığı Anadolu’nun sahiplerinin Türkler olmadığı yönünde akıl ve vicdanla izah edilemeyecek birçok çaba mevcuttur

Dünyanın en eski uygarlığı olan Sümerlilerin tarihi birçok gizemi barındırmaktadır. İlk medeniyet ürünlerinin burada verilesi ve günümüzde birçok buluşun temelinin Sümerlilere dayanması bilim dünyasının hala kafa yorduğu konular arasında gelmektedir.

Klasik tarih anlatımlarındaki kalıplara oturtulamayacak özelliklere sahip olan Sümerliler, ilk defa 1871 yılında keşfedilmiştir. Bu dönemden sonra Sümerlilerle ilgili yoğun çalışmaların yapıldığını görmekteyiz. Sümerliler ilgili araştırma yapan bilim insanlarından bazıları şöyledir: Gerhard Tychsen 1798, Friedrich Münter 1802, Georg Friedrich Grotefend, Sir Henry Wilson Eugène Burnouf ve Edward Hincks gibi oryantalistlerdi. Sümerlilerle ilgili yapılan araştırmalarda oldukça ilginç bulgulara ulaşılmaktaydı.

Sümerlilerin kökenleri konusu daha netlik kazanmamıştır. Sümer dilinin kökeni de diğer diller gibi aydınlatılamamıştır. Sümerlilerin Sami dilleri gurubundan geldiği iddia edilse de bu konuda daha netlik sağlanamamıştır. Bu kadar gizemli kozmik yapıdaki Sümerlilere Atatürk’ün önem vermesinin sebebi ne olabilir? Üstelik Atatürk zamanında Sümerlilerle ilgili yeterince net bilgiler yoktu. O dönemde daha Sümer dili çözülememişti. Çünkü Sümer’den türemiş bir dil günümüzde kullanılmamaktadır. Sümer dilinin okunmasını Asur kıralı Asurbanipal’a borçluyuz. Ancak günümüzde önemi yeni yeni anlaşılmaya başlayan Sümerlilerin Atatürk tarafından benimsenmesi Atatürk’ün dehasının ve ileri görüşlülüğünün bir kanıtıdır.

Günümüzde gerçekleşen birçok teknolojik buluşun kökeni Sümerlilere dayanmaktadır. Yazının bulunmasından takvime, tekerlek ve uzay çalışmalarına kadar birçok yenilik Sümerliler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Sümerlilerin o dönem medeniyet seviyesindeki geldiği durumu Nippur’lu Ludigirra şöyle ifade etmekteydi : “Bu güzel ülkemize her taraftan göz diktiler. Göklere uzanan basamaklı kulelerimizin, görkemli tapınaklarımızın, arı gibi işleyen çarşılarımızın, her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, boy ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, dolup taşan iskelelerimizin, her tür bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar”

O halde bilim Sümer’de boşalmıştır demenin hiçbir sakıncası yok. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” diyen Atatürk’ün Sümerlilere ilgi duymasından daha olağan ne olabilir ki?

Atatürk Sümerlilere olan ilginin halk nezdinde de güncel tutulması ve yayılması için birçok çalışma yapmıştır. İlk olarak Sümer kelimesini halk dilinde güncel tutmak için Sümerbank’ı 11 Temmuz 1933’de yani cumhuriyetin 10. Yılında kurmuştur. 20 milyon TL sermaye ile kurulan Sümerbank tamamen yerli imkânlarla oluşturulmuştur. Sümerbank sanayileşme sürecinde kurulacak kamusal ve özel teşebbüslerde devlet desteğini sağlayacaktı. Bu nedenle Türkiye’de sanayileşme Sümerbank ile başlamıştır.

1933 yılında kabul edilen birinci beş yıllık kalkınma planında yer alan önemli işletmelerin kuruluşunu Sümerbank üstlendi. Bu doğrultuda Bakırköy Bez fabrikasının büyütülmesi, Konya Ereğli’de 16500 iğlik ve 300 tezgâhlı ince kumaş fabrikası, Kayseri’de 33000 iğilik ve 1050 tezgâhlı kumaş fabrikası, Nazilli’de 29000 iğlik ve 650 tezgâhlı basma fabrikasının kurulmasına ilaveten Merinos yünü işleyecek fabrikaların kurulması, demir sanayi, bakır madenlerinin işlenmesi, kükürt madeninin işletilmesi, porselen fabrikası, klor fabrikaları, kâğıt ve suni ipek fabrikaları gibi Türkiye sanayisinin temellerini Sümerbank atmıştır. Nasıl ki bilim Sümerlilerle başalarsa Türkiye’de de sanayi Sümerbank’la başlamıştır.

Atatürk bilimsel yönden gerek kendisinin gerekse de Türk Tarih Kurumu nezlinde yaptırdığı çalışmalarla Sümerliler hakkında bilgi elde etme gayretinde olmuştur. Atatürk’ün Türk tarih tezi ve güneş dil teorileri dünyadaki Sümerlilerle ilgili bir çok çalışmasının yanlış yönlendirmelerine cevap niteliğinde olmuştur.

Bugün insanlık temelini Sümer’de ararken Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atan Atatürk’ün Sümerlilere olan ilgisi o’nu daha da yüceltmektedir.