Etiket

atatürk

Tarama

Osmanlı devletinin batı karşısında yaklaşık 250 yıl süren geri çekilişi gerek devlet yöneticilerinde gerekse de halkta büyük çöküntüye sebep olmuştu. Batının gelişen uygarlık düzeyinin gerisinde kalmak Türk toplumunda ciddi güven kayıpları oluşturuyordu.
18. yüzyıldan itibaren dünyayı etkisi altına alan Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı akımlar, dünyada o zamana kadar ifade edilmeyen birtakım sakıncalı düşünceleri ortaya çıkarmıştı. İlk defa özgürlük, eşitlik, adalet ve milliyetçilik gibi kavramlar dillendirilmeye başlanmıştı. Toplumların bireylerden oluştuğu, her bireyin kişiliğine bağlı bazı temel haklarının bulunduğu fikri hızla yayılmaktaydı. Bu durum totaliter devletlerin yıkılmasına, büyük imparatorlukların parçalanmasına sebep olmuştu.
Osmanlı devleti Fransız ihtilalinin ortaya çıkmasını ilk önce Avrupa’nın iç meselesi olarak algılamış ve bu duruma kayırsız kalmıştı. Ortaya çıkan fikirlerin kendilerini etkileyemeyeceğine inanıyor ve Avrupa’nın kendi iç sorunlarıyla uğraşmasını kendi menfaatine daha uygun görüyordu. Ancak, Osmanlı Devleti çok uluslu bir devletti. Fransız ihtilalinin tetiklediği milliyetçilik akımları en fazla Osmanlı devletinde yankı buldu. Farklı milletler birden bire ayaklanarak Osmanlı’dan teker teker ayrılmaya başladı. Osmanlı yöneticileri bu kopuşu durdurmak için birtakım önlemler aldıysa da, alınan önlemler çöküşü daha da hızlandırmıştır. Azınlıklara ve farklı etnik unsurlara verilen her taviz onların daha fazla pervasızca hareket etmesine neden oldu.
Fransız ihtilalinin getirdiği akımlar Osmanlı içerisindeki azınlıklarda hızla yayılırken Türker’de pek yankı bulmadı. Devletin asli ve kurucu unsuru Türkler, yüzyılların getirdiği baskı, zulüm, yoksulluk ve cehaletin etkisiyle sinmiş bir vaziyetteydiler. Azınlıklar hızla örgütlenirken Türkleri uyandıracak ya da örgütleyecek hiçbir faaliyet yoktu. Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı özgürlük, milliyetçilik, adalet ve eşitlik gibi kavramlar sadece, Türklerde yasaktı. Diğer unsurlar bu hakları Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla kolayca elde etmişlerdi.
Osmanlı’nın son döneminde Avrupa’yla ilişkilerde bir köprü görevi üstlenen Yunanistan, Mustafa Kemal’in doğum yeri olması bakımından da oldukça önemli bir konuma sahipti. Selanikli bir gümrük memurunun oğlu olan Mustafa Kemal, daha çocukluk yıllarında Türklerin içine düştüğü kötü durumlara bizzat tanık oldu. Azınlıkların gerek maddi gerekse de kültürel bakımdan Türklerden daha iyi konumda olmaları Mustafa Kemal’de milliyetçilik duygularının oluşmasına sebep oluyordu. Türklerin eğitim bakımından çok ilkel ve yetersiz durumda olması Mustafa Kemal’i okuma hususunda tetiklemiştir. Cehaletin Türk toplumunu esir alan durumu Mustafa Kemal’de büyük bir okuma isteği uyandırıyordu.
Mustafa Kemal 13 yaşında askeri okuldayken sınıfın en başarılı öğrencisi olmuştu. Özellikle tarih ve matematik derslerine özel bir ilgisi vardı. Bir taraftan da okul kütüphanesinde ne var ne yok neredeyse bütün kitapları okuyup bitirmişti. Ders saatlerinde öğretmenlerini doymak bilmez öğrenme isteği ve enerjisiyle şoke ediyordu. Kütüphaneden kitap üzerine kitap alıyordu. Askeri taktik ve stratejiyle ilgili tüm kitapları okuduğu gibi Clausewitz, Van Molke ve Napolyon’un kitaplarını özel bir ilgiyle okuyordu. Hatta Napolyon’un ŞAVAŞTA kitabını yedi kez okumuştu. Askeri okuldan sonra başladığı harp okulunda da büyük bir iştahla okumaya devam etti. O dönemler sıra dışı hatta yasak sayılan kitapları da büyük bir hevesle okumuştur. Özellikle Voltaire ve Rousseau’nun eserleri, Jhon Stuart Milles ve Hobbes’in yazılarını büyük bir ilgiyle okumuştu.
Bu yazarlar özgürlükten, serbestlikten ve Mustafa Kemal’in çocukluk yıllarına içinde büyüttüğü milliyetçilikten bahsediyordu. Jean Jacgues Rousseau’nun İNSANLAR ARASINDAKİ EŞİTSİZLİĞİN KAYNAĞI adlı eserini yasak olmasına rağmen arkadaşlarının arasında yüksek sesle okumuştu.
Mustafa Kemal’in okuduğu kitapların döneme damgasını vuran kitaplar olmasına ilaveten Türk toplumun geri kalmışlığına çare olacak reçete durumundaki yapıtlardı. Daha askeri okuldayken ulusal istençten bahseden konuşmalar yapması Mustafa kemal’in kişiliğindeki demokratik ruhun varlığını göstermektedir.
Okuduğu kitaplardan edindiği bilgi ve görgü sayesinde toplumun sorunlarına gerçekçi çözümler üretebilmiştir. Kemalizm ideali ile dünyaya örnek bir düşünce sitemi bırakmıştır. “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir,” diyerek Rousseau’nun öğretilerini hayat ilkesi haline getirmiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra meşhur Çankaya sofraları birçok bilim insanı ve yazarı ağırlayarak Kemalizm’in temellerin sağlam şekillere oturtmuştur.
Atatürk hayatı boyunca bağnazlık, yobazlık ve esaretle amansız bir şekilde mücadele etmiştir. Dünyada gericilikle bu denli mücadele edip de Mustafa Kemal kadar başarılı başka bir lider yoktur. Dünyada eğitime, bilime Mustafa Kemal kadar tutkulu başka bir lider yoktur. Mustafa Kemal’in çağının çok ilersinde bir lider olarak ortaya çıkmasını olan üstü bir temel dayandırmak çok anlamsızdır. Mustafa Kemal sahip olduğu bütün üstün vasıflarını kendi gayretleriyle elde etmiştir. Okuma tutkusu bu gayretlerinin en önemli ayağını teşkil etmektedir. Atatürkçülük ülkemizin tek kurtuluş yoludur. Atatürkçülüğün temeli de Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplarda yer almaktadır.

Coğrafya insan hayatının şekillendiği bir alandır. İnsanların karakteri büyük bir oranda yaşadığı coğrafyaya göre şekillenir. Coğrafi şaftlar insan temelli başlayarak toplumların yapısını da şekillendirebilir. Bu nedenle gelenek görenekler, inanışlar ve toplumsal normlar coğrafyanın izlerini taşıyabilirler. Türk tarihi de, Türklerin yaşadığı coğrafyanın derin izleriyle kaplıdır. Her şeyden önce Türkleri mücadeleci kılan yaşadığı coğrafyanın zorluklarından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Türklerin yaşadığı çevrenin oldukça elverişli şartlara sahip olması da onu koruma duygusu nedeniyle Türklerin mücadeleci yönlerini geliştirmiştir.
Bu yazımızda, tarihi algı biçimlerimizden kaynaklanan bazı sıkıntıların günümüz olaylarındaki aksaklılara neden olduğu gerçeğinden hareket edilecektir. Bir kere Türk tarihi 600 yıllık veya 1400 yıllık bir tarih değil, en az 10.000 yıllık bir tarihtir. Tarihi ideolojik veya inanç boyutunda kesintiye uğratmak bilimin doğasına aykırı olduğu gibi milleti oluşturan tarih birliği vasfına da ihanettir. Bu durumu ilk anlayan büyük önder Atatürk’tür. Aslında O’nun öngörüleri çağımızın çok ilerisinde olduğu gibi, öngörülerinin temeli de bizim tarih algımızın göremeyeceği kadar derin ve köklü bir yapıdadır. Atatürk’ün, “Anadolu 7000 yıllık Türk beşiğidir” Anadolu’daki Türk varlığının Malazgirt Meydan Savaşından çok öncelere dayandığını göstermektedir. Tarihimizde aradığımız kahramanlar sadece birkaç yüzyıllık gerilerde değil binlerce yıl öncesinde yer almaktadır. Sanılanın aksine tarihi kahramanlarımız sadece erkeklerden ibaret değildir. Tarihe damga vurmuş çok önemli kadın kahramanlarımız da bulunmaktadır. Bu kahramanlardan biri Kafkaslar’da yaşamış Tomris, diğeri ise Ege tafralarında yaşamış Artemisya’dır.
Tomris, Hazar gölünün günbatısı yönünden Kafkasları içine alan uçsuz bucaksız bir ovada kurulmuş Massaget’lerin prensesidir. Massaget’ler, kocasının ölümünden sonra tahta geçmiş olan bir kraliçe Tomris tarafından yönetilmekteydi.
Perslerin imparatoru Kiros, Tomris’e elçiler göndererek kendisiyle evlenmeyi çok istediğini bildirdi. Ama Tomris biliyordu ki, onun asıl istediği kendisi değil, Massaget krallığı idi. Bu yüzden evlenme isteğini geri çevirdi. Kiros, istediğini kabul ettiremeyince ordusunu Aras nehri üzerine sürdü ve orada savaş hazırlıklarına başladı. Bunun üzerine Tomris, Kiros’a elçiler göndererek açıkça meydan okudu. Bunun üzerine Kiros,Tomris’e geri çekilmesini, çünkü ırmağı kendisinin aşacağını ve ona karşı yürüyeceğini bildirdi. Tomris, başta yaptığı öneriye uyarak geri çekildi, Kyros, krallığın yönetimini oğlu Kambyses’e bıraktı, Kroisos’u da ona emanet etti ve eğer Massaget’lere karşı açtığı sefer kötüye dönerse, onu elden geldiğince hoş tutması için sıkı emir verdi; bu emri verdikten sonra onları ülkesine gönderdi, kendisi de ordusuyla birlikte ırmağı aştı.
Kiros bir savaş hilesi düşündü. İlk önce arkerlik yeteneği zayıf genelde ayak takımından olan bir birliği Tomris’in üzerine gönderdi. Tomris’in oğlu Spargapises, ordunun üçte birlik kuvvetiyle Kiros’un çapulcu birliğinin üzerine yürüdü. Onları kısa sürede bozguna uğrattı ve zafer sarhoşluğuna kapılıp eğlenceye koyuldu. Bunu gören Kiros ani bir baskınla Tomris’in oğlunu esir aldı.
Kraliçe Tomris, ordusunun ve oğlunun başına gelenleri öğrenince Kiros’a bir haberci saldı ve çok sert bir mesaj gönderdi: “Kana doymayan kanlı katil Kyros, bu başarıyla şişinme; bu zaferi, içtiğiniz zaman sizin de aklınızı başınızdan alan, damarlarınıza indiği ölçüde ağzınıza kötü sözler çıkartan üzüm kazandı. Bu zehirdir diyorum, seni hilebazlıkla oğlumun efendisi yapan; bu güçlerin ölçüştüğü savaş değildir. Bak şimdi sana güzel bir öğüt vereyim, beni dinle, oğlumu bana geri ver, bir şeyler karıştırmadan çık git bu topraklardan, Massaget ordusunun üçte biri üzerinde kazandığın kaba zaferle yetin. Ama eğer bu dediğimi yapmazsan, Massaget’lerin efendisi olan Güneş adına ant içerim ki, kan dökmeye doymayan adam, seni ben kanla doyuracağım.”
Elçinin bu sözlerini Kiros önemsemedi. Kraliçe Tomris’in oğlu, Spargapises bağları çözülüp elleri serbest kalınca, hemen kendini öldürdü. Tomris, oğlunun öldüğünü öğrenince bütün kuvvetlerini topladı, Kiros’un üzerine yürüdü. Uzun süren kanlı çatışmanın sonunda Tomris, Kiros’un birliklerini bozguna uğratıp Kiros’u ölü ele geçirdi. Böylece Tomris dönemin şartlarına dünyanın en güçlü ordusunu yenilgiye uğratmış oldu.
Bu savaş günümüzde kadını eksik veya yetersiz gören anlayışa verilecek en güzel cevaplardan biridir. Kadını ikinci sınıf yerine koyan anlayışın hüküm sürdüğü toplumlar asla ama asla Tomris gibi karhamalar çıkaramazlar.
Gelelim şimdi Anadolu’da çıkan güçlü kadın karakterlerinden ikincisi olan ARTEMİSYA’ya… Artemisya tarihte bilinen ilk kadın amiraldir ve Karya denilen Dalaman Çayından başlayıp Aydın’ı kapsayan yerin prensesidir. Kayra’nın ilk başkenti Milas’tır. Sonrasında ise Halikarnassos (Bodrum) başkent ı olmuştur. Kayra denizcilikte çok ileri bir toplum haline gelmişti ve ana erkil bir yapıda Kadınlar tarafından yönetilmiştir. Kayralıların Türk kökenli olacağı konusunda iddialar bulanmaktadır. Bu iddiaların temeli Kayralıların Etrüslerden geldiği iddiasıdır. Ünlü tarihçi Heredot’a göre Etrüskler Anadolu’dan (Lidya) İtalya’ya göç etmişlerdir, bunun yanı sıra pek çok tarihçi de Etrüskler ile özellikle Truva başta olmak üzere Anadolu uygarlıklarının âdetleri arasında bağ kurmaktadır. Bu sebeplerden dolayı Etrüsklerin kökeninin Küçük Asya yani Anadolu uygarlıklarına dayandığını savunurlar. Dolayısıyla Etrükslerin Türk kökenli olması Kayralıların Türk olduğu kanısını güçlendirmektedir. Şayet Türk olmasalar bile bizim coğrafyada yaşamış ve bu coğrafyaya iz bırakmış bir toplum olmaları nedeniyle bizi yakından ilgilendirmektedir.
M.Ö. 480 yılında Kayralıların kralı ölmüştü. Kralın oğlunun yaşı küçük olduğu için ülkeyi Artemisya yönetmeye başlamıştı. Artemisya girişken bir ruha ve erkekçe bir korkusuzluğa sahip bir kadın olarak anılıyordu. Artemisya, Lygdamis’in kızıydı. Baba tarafından Bodrumlu, ana tarafından Giritliydi. Büyük Pers kralı Xerxes’in Yunanistan seferine amiral olarak katılmıştır. Beş gemi ile savaşa katılmıştı. Gemileri ve savaşçıları çok ünlüydü. Pers kralına en iyi fikirler veren oydu.
MÖ.480 yılında Persler ve Yunanlılar arasında tarihte bilinen ilk deniz savaşı olarak anılan Salamis Savaşı yapıldı. Yunanlılar Salamis adası yakınlarına çekildikten sonra Pers donanmasına karşı üstün geldiler. Pers gemilerinin hepsi batırıldı. Savaşı kıyıdan izleyen Pers kralı Xerxes Yunanistan’ı terk etmek zorunda kalmıştır. Beş gemisiyle Pers donanmasına katılan Artemisia, kahramanca savaşarak bu savaşta hiçbir kayıp vermeden Yunan donanmasını yarıp geçmeyi başarmıştır. Dönemin şartları değerlendirildiğinde Pers ordusunun tamamen yok olmasına karşın Artemisya’nın kayıp vermeden çekilmesi önemli başarıdır.
Anadolu tarih boyunca hep mücadele ve savaş alanı olmuştur. Anadolu da pek çok kahraman, komutan ve devlet adamı çıkmıştır. Bunlar içerisinde en önemlisi ve en sonuncusu Mustafa Kemal Atatürk’tür. Atatürk’ün verdiği ulusal kurtuluş savaşının dünyada eşi benzeri yoktur. Atatürk’ün karakterini en iyi betimleyen kavram bağımsızlıktır. Ulusların, devletlerin bağımsızlığının temelinin bireyin bağımsızlında olduğuna inanmaktadır. Bu denenler Atatürk mücadelesinin büyük bir bölümünü bireylerin bağımsızlığı esasına göre yapmıştır. Bireylerin bağımsızlığında ise en önemli ayak kadınların bağımsızlığıdır. Atatürk Türk kadının bağımsızlığı tekrar elde etmesi için çk yoğun bir mücadele gerçekleştirmiştir. Aslında Atatürk’ün amacı kadınlarımızı Artemisya ve Tomris gibi güçlü bireyler haline getirmekti. Türk kadınını öven ona itibar kazandırmaya çalışan onlarca sözünde büyük önderin bu mücadelesini bulmak mümkün olmuştur.
Kadına değer veren toplumların medeniyet seviyesinde ne durumda olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin en ihtişamlı dönemi hiç şüphesiz ki Atatürk dönemidir. Ancak Cumhuriyet tarihimize baktığımızda hiçbir dönem kadınlarımız Atatürk dönemi kadar hak elde edememişlerdir.
Tomris ve Artemisya örnekleri de göstermektedir ki kadın asla eksik yaratılmamıştır. Kadının aklı kısa değildir. Bilakis kadının aklını kısa görenlerin aklından şüphe etmek gerekir. 20. Yüzyılın en büyük lideri Atatürk, kadının değerini anlayan sayılı liderlendendir. Bu da bize verilmiş bir ödevdir. Toplumlumuzun temeli kadındır..

Tarihin tozlu sayfaları arasında kalmış, Massagetlerin Kraliçesi “Tomris’i anlamak Türk tarihinin kökeninde kadınların ne kadar önemli bir ere sahip olduğunu idrak etmemizi sağlayacaktır. . Massagetlerin İskitlerin (Skythler) bir kolu olduğu gibi bir Azeri aşireti olduğu iddiaları da bulunmaktadır. Bu durum da Massagetlerin Kraliçesi Tomris’in Türk kökenli olduğunu kanıtlamaktadır. Bir taraftan günümüzden 2545 yıl öncesine yani M.Ö. 529 yılında dönemin şartlarında dünyanın en güçlü devleti olan Perslere diz çöktüren Tomris, diğer taraftan da dönemin en güçlü devletlerine diz çöktüren Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihe iz bırakan özelliklerine bakmakta fayda vardır.
Tomris, eşini kaybettikten sonra tek uğraşı oğlu Spargapises’in eğitimi olmuştu. Oğlunu bir an önce ülkeyi yönetecek kıvama getirme gayreti içerisindeydi. Anca ülke yönetimini de aksatmadan gelişmeleri yakından takip etmekteydi. O dönemde ülke için en büyük tehdit olan Pers Ordusu’nun Aras Nehrine doğru ilerlemesi Tomris’i harekete geçirdi.
Kendi ordusunun kurmaylarıyla yapılan toplantı sonucunda Perslilere barış teklif etme kararı çıkmıştı. Şimdi ise bir metin yazması ve Perslilerin Büyük Kralı Kiros’a yollaması gerekiyordu. Bu metni yazarken en ufak korku ibaresi olmamalıydı. Hem cesur bir metin olmalı hem de barışa razı edici bir tarz kullanmalıydı. Aklında onlarca fikir uçuşuyordu ama bu fikirlerden en öne çıkanı Kiros’un evlilik teklifiydi. Kiros’un bilmem kaçıncı eşi olup ülkesini Kiros’un eline verirse halkını büyük bir kırımdan kurtarabilirdi. Kiros’un Babillilere yaptıkları ortadayken böyle bir fedakârlık yapmalı mıydı? Ancak az sonra bu düşünce uçup gitti. Çünkü bunun bir hile olduğu besbelliydi. Şu anda savaşarak belki ölmek vardı evet ama diğer türlüsü sadece Kiros’un inisiyatifine kalacaktı.
Bunun üzerine yazıcılarını çağırttı ve Pers imparatoru Kiros’a açıkça meydan okuyan bir mektup yazdırttı. Tomris’in ültimatomundan sonra Pers ordusu Aras’ın öbür yanına geçti ve ordugâh kurdu. Kiros, ordususun önüne çapulcu takımını koydu ve asıl vurucu gücü nehre doğru geri çekti. Amacı Massaget’leri yani Tomris’in ordusunu bu çapulcu takımıyla o yoracak sonra da asıl vurucu güçle üstlerine yürüyüp işi bitirecekti.
Savaş hazırlıkları artık bitmişti ve son hazırlıklar için tüm komutanlar kraliçe çadırında toplanmıştı. Tomris arkadaşları ve komutanlarıyla vedalaştıktan sonra ordunun önüne çıktı ve şanına yaraşır bir konuşma yaptı. Konuşmasında bu hat aşılırsa geride bekleyen annelerin ve kızların uğrayacağı tecavüzleri, erkek çocukların hadım edilip Pers saraylarında köle olacağını bir bir anlattı. Haksızda sayılmazdı. Persliler içinde en yaygın ticaret küçükken iğdiş edilen erkek çocukların yüksek paralarla satılmasıydı. Ele geçirilen topraklardan köleleştirilen insanlarla bu iş bir sektör haline getirilmişti.
Massaget ordusunun üçte biri Tomris’in oğlu Spargapises önderliğinde saldırıya geçti ve ordu bu ilk savaştan büyük bir galibiyetle ayrıldı. Ancak bu Perslilerin bir tuzağıydı ve asıl ordularıyla saldıra geçip Spargapises’i esir aldılar. Spargapises bulduğu ilk fırsatta canına kıydı. Bu haberi alan Tomris derin bir kedere boğuldu. Sonra ordusuyla Pers ordusunun üzerine yürüdü ve Aras nehri kıyısında Kiros’un ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Bir kadının, bir annenin gerektiğinde ne kadar güçlü olabileceğini anlatan bu hikâyeden günümüze geldiğimizde fikren binlerce yıl öncesine göre daha yobaz düşüncelerin hala yaşadığına tanık olmaktayız.
Bir kere kadın eksik yaratılmamıştır. Eksik olan bilinçtir, şuurdur, vicdandır ve insaniyettir. Kadını ikinci plana atmak en büyük insanlık düşmanlığıdır.
Hayatını savaş meydanlarında geçirmiş ve her bulduğu fırsatta ülkesinin kalkınması için olan üstü çaba harcayan Mustafa Kemal Atatürk, Türk kadınına haklarını vermek için birçok atılama imza atmıştır. Atatürk’ün “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, yükselmeye layıksın.” sözü tarihe ışık tutacak bir sözüdür. Türk kadının değerini anlaması onun binlerce yıllık tarih birikimine sahip çıktığının bir göstergesidir. Atatürk kadınlarımızı kilitlendiği kafeslerinde kurtarıp onları binlerce yıl öncesindeki layık olduğu yere topluma eşit ve hür birey olduğu yere geri göndermiştir.
Atatürk’le kadın cariye, köle ve görevi sadece kocasını memnun etmek olduğu anlayıştan kurtulmuştur. Atatürk Türk kadının içindeki Tomris ruhunu tekrar diriltmiştir. Bu nedenle kadınlarımız kendi kimliklerini sadece 600 yıllık tarih birikimine göre değil de binlerce yıllık birikimlerine bakarak bulmak zorundalar..

Ebedî Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da yaktığı bağımsızlık meşalesinin ışığında, “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” anlayışıyla yürütülen Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlandırılmasının ardından, bir ulusun yeniden dirilişinin simgesi olarak hayat bulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuştur.
Bir millete, yitirmek üzere olduğu özgüveninin ve ulus bilincinin yeniden kazandırılması, bütün imkânsızlıklara rağmen verilen İstiklal Savaşı’nın zaferle sonuçlandırılması, yönetimde egemenliğin kayıtsız şartsız millete verilmesi ve her şeyden önemlisi; modern hukuk kurallarına dayanan çağdaş ve laik bir devletin tüm kurumlarıyla inşa edilmesi gibi başarıları, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü çağdaşları arasında farklı ve ayrıcalıklı bir konuma yükseltmiştir.

Gazi Mustafa Kemal’in kişiliği Türk milletinin binlerce yıllık birikimini sembolü olmuştur. Yüce milletimizin bağımsızlık tutkusu, cesareti, merhameti ve insan sevgisi Gazi’nin kişiliğinin en belirgin unsurlarıyla Türk milletinin şan ve şerefle dolu tarihi Mustafa Kemal’in kişiliğinde en büyük rol modeli oluşturmaktaydı.
Mustafa kemal iyi bir komutan olmasının ötesinde iyi bir insan olma vasfını da üzerinde bulundurmaktaydı. Merhameti, insan sevgisi ve duygusal yönüyle her kesimden insanın gönlünü alacak yüce bir birikime sahipti. Yaşadığı dönemde çok büyük takdir kazanan Atatürk’ün günümüzde acımasız hakaretlere varan şekilde eleştirilmesi eğitim sorununu gündeme getirmektedir. Başka bir ifadeyle Atatürk zamanında yaşamış, onun yanında bulunan insanların her türlü takdirine karşılık, onların üniversite mezunu torunları Atatürk’e kin kusmaktan geri kalmıyorlar. Atatürk’ü en iyi anlayanlar O’nun zamanında yaşayanlar mı, yoksa bir takım meczupların uydurma hikâyelerinden oluşan kitapları yazan din tüccarları mı?
Günümüzde Atatürk’e atılan iftiralara karşı verilecek en iyi cevap Atatürk zamanında yaşamış insanların anıları olacaktır. Binlerce anıdan 1978’de 92 yaşında vefat eden Kayseri’nin Üzerlik köyünde yaşamış Paşa Hoca olarak anılan Mustafa TUNÇ’un anılarını paylaşmak işitiyorum.
Mustafa TUNÇ, birinci dünya savaşı başlayınca babası Habip ile gelen seferberlik emrine uyarak askere gidiyorlar. Babası ile Sivas’a ulaşıp birliklerine dağılıyorlar. Daha sonra babasının şehit haberi kendisine ulaşıyor. Sivas’tan Erzurum’a giden Mustafa TUNÇ Kazım Karabekir Paşa’nın birliğinde Ermenilerle savaşıyor ve uzun bir süre Erzurum’da asker olarak kalıyor. 30 Ekim 1918 Mondros ateşkes antlaşması ile Osmanlı devleti yenik sayılıp ordularının dağıtılması maddesine itiraz eden Kazım Karabekir Paşa’nın birliğinde kalmaya devam etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan Türk kurtuluş savaşının en önemli adımı kongreler dönemidir. Mustafa Kemal, doğu illerinin güvenliğini sağlamak ve direniş cemiyetlerini birleştirmek için Erzurum’a geliyor. Orada kongre toplanıyor ve Kurtuluş savaşının ana düşüncesi ilan ediliyor. Doğuda sağlanan birliğin bütün yurtta sağlanması için Atatürk Sivas’a hareket etme kararı alıyor. Atatürk’ün yanında koruma olarak verilen Mustafa TUNÇ, O’nunla Sivas’a kadar geliyor. Atatürk’ü yakından görme tanıma fırsatı bulan Mustafa TUNÇ, ömrünün sonuna kadar Atatürk’e büyük bir sevgi ve saygı besleyecektir.1352797189_58_7660
Atatürk’ün yanında bulunduğu dönemlerde Mustafa TUNÇ’un etkilendiği ve hiç unutamadığı bir hadiseyi paylaşmak istiyorum. Atatürk’ün bir plaktan sürekli Yemen Türküsü ’nü dinleyip ağlaması Mustafa TUNÇ’u çok derinden etkilemiştir. Yemen Türküsü’ nü her dinlediğinde Atatürk’ün beni askerimin “Yemen çöllerinde ne işi var?” demesi ağlaması Mustafa TUNÇ’un içinde ömür boyu hiç unutamadığı bir anı olarak kalmıştır. Aradan neredeyse 100 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen hayat kaynağımız, bağımsızlığımızın nedeni Atatürk’ün sorduğu soruyu soruyoruz? Türkülere konu olan Yemen çölündeki dava kimin davasıydı? Vatan bunun neresindeydi?
Hayatının önemli bir bölümünü savaşlarda cephede geçirmiş, binlerce ölü ve yaralı görmüş Mustafa Kemal’in Yemen’de şehit olan askerlerimiz için gözyaşı dökmesi çok anlamlı bir anıdır. Yaşadığımız her olumsuzluğu Atatürk’e yüklemeye çalışanlar acaba biliyorlar mı hiç O’nun bu merhametli halini.
Atatürk’ümüzü içlendiren, ağlatan Yemen Türküsü ile yazıma son verirken O’nun aziz hatırasına sahip çıkmanın onurunu yaşıyorum.
Havada bulut yok bu ne dumandır
Mehlede ölüm yok bu ne figandır
Şu yemen elleri ne de yamandır
Ah o yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Burası Huş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir
Kışlanın önünde redif sesi var
Bakın çantasında acep nesi var
Bir çift kundurayla bir al fesi var
Kışlanın önünde üç ağaç incir
Kolumda kelepçe boynumda zincir
Zincirin yerleri ne yaman sancır
Kışlanın önünde sıra söğütler
Zabitler oturmuş asker öğütler
Yemen’e gidecek bu Koçyiğitler
Ah o yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Kışlanın ardını duman bağladı
Analar babalar kara bağladı
Yemen’e gidene herkes ağladı
Kışlanın ardında yüzüyor kazlar
Ayağım ağrıyor yüreğim sızlar
Yemen’e gidene ağlıyor kızlar
Kışlanın ardında bir kırık testi
Askerin üstüne sam yeli esti
Gelinlik tazeler umudu kesti
Burası Huş’tur havası hoştur
Giden gelmiyor acep ne iştir

Tam bağımsızlık üzerine kurulu dünyanın en masum, en cesur ve en insancıl savaşlarından olan Türk kurtuluş savaşı sonucu imzalanan Lozan antlaşması Türkiye’nin bağımsızlığının tescillendiği bir antlaşmadır. Sömürgeci devletlerin Anadolu’yu paylaşma konusunda anlaşıp dört bir koldan başlattıkları işgallerin son bulduğu bir antlaşma olan Lozan antlaşması, Anadolu’nun Türklere ait olduğunun bir kez daha tescillenmesi anlamına gelmektedir.
Lozan antlaşmasını imzalanana kadar çok sıkı diplomatik mücadeleler yaşanmıştır. Birkaç defa kesintiye uğramasına rağmen Türk heyetinin gösterdiği üstün feragat sayesinde Erzurum kongresinde edilen milli yemine büyük ölçüde sadık kalınarak bağımsız bir vatanın sınırları çizilmiştir.lozan-antlasmasinin-onemi
Lozan antlaşmasının imzalandığı dönemin konjonktürel şartları değerlendirildiğinde büyük bir diplomatik zafer olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı devletinin 17. Yüzyıldan itibaren imzaladığı birçok anlaşmada, savaşlarda elde edilen başarının masa başında kaybedildiği çok rahat görülebilmektedir. Ancak Lozan antlaşması bizim kurtuluş savaşında kazandığımız topraklardan daha fazla bir yer elde etmemizi sağlamıştır. Lozan antlaşması sadece ülke sınırlarının belirmesi amacıyla imzalanmış bir antlaşma da değildir. Bunun içeresinde ekonomik siyasi ve kültürel bakımdan da bir takım kazançlar elde ettiğimiz anlaşılmaktadır.
Lozan Antlaşması), 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace’ta imzalanmış barış antlaşmasıdır. Antlaşmanın içeriği kapsamı oldukça geniştir. 312 sayfadan oluşan Lozan antlaşması, Osmanlı devletinin yüzyıllarca çözemediği birçok sorunu da çözüme kavuşturmuştur. Ancak Lozan’la bütün meseleler yüzde yüz halledilmiştir diyemeyiz. O dönemin şartlarında bazı sorunlar ileriki tarihlere ertelenmiştir. Bu erteleme, Lozan antlaşmasının belli bir süresi var olduğu anlamına gelmemektedir.
Lozan antlaşması iyi bir diplomatik dille yazılmıştır. Fakat son dönemlerde Atatürk’le sıkıntısı olan kimi çevreler Lozan antlaşması yüzden Atatürk ve silah arkadaşlarına sistematik bir saldırı içerisindeler. Yıllardan beri üzerinde çalıştıkları Lozan antlaşmasının bir hezimet antlaşması olduğu yönündeki iddialarını, Lozan’da gizli maddeler var yalanıyla sürdürmektedirler. Hiçbir bilgi belge buldu olmayan sadece ortalığa atılmış saçmalıklardan ibaret olan bu yalanlarla insanlarımızın aklı karıştırılmak istenmektedir. Özellikle internet yoluyla yayılan bu bilgi kirliliğine karşı uyanık olmak gerekir. Bir kere Lozan’ın gizli maddeleri diye ortaya atılan maddeler oldukça özensiz ve Lozan’da belirtilen diplomatik dil ve üsluba hiç de uygun olmayan maddelerdir. Bu zırvalardan birkaç tanesini paylaşırsak ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır:
“MADDE 2: Türkiye, Boğazlar üzerindeki hâkimiyetinden 24 Nisan 2023’ü 25 Nisan 2023’e bağlayan gece yarısı tamamen vazgeçecek ve bölge, anlaşmada imzası bulunan diğer devletlerin hâkimiyeti altına girecektir.
MADDE 7: Türkiye 24 Nisan 2023 tarihi itibariyle bütün yeraltı servetlerini ve doğal kaynaklarını kullanma hakkından feragat edecek, bu hak anlaşmada imza sahibi olan diğer memleketlerin olacaktır. İşbu maddeye ormanlar, madenler ve bütün enerji kaynakları da istisnasız dâhildir.”
Bu maddelerin ne kadar saçma olduğunu biraz tarih bilenler hemen anlayacaktır. Ekonomik işletmelerin millileştirilmesinde Mustafa Kemal’in ne kadar hassas olduğunu bilmeyen yoktur. Lozan’da özellikle kapitülasyonların kaldırılmasında gösterdiği hassasiyet herkesin malumudur. Bir de onun öncesinde İnönü savaşı sırasında Bekir Sami Bey’in Londra görüşmeleri sırasında yaptığı gizli bir görüşmeden sonra görevden alınma meselesi vardır. Bunu Aktürk’ün ağzından aktaralım:2186081
“Efendiler, Bekir Sami Bey ile Fransız Başbakanı Mösyö Briand arasında da, 11 Mart 1921 tarihli bir sözleşme imza edilmiştir.
Bu sözleşmeye göre, Fransa ile Millî Hükûmet arasındaki düşmanlığa son verilecek. Fransızlar, silahlı çetelere, biz de mücahitlerimize silâhlarını bıraktıracağız… Zabıta kuvvetlerimize Fransız subayları alınacak… Fransızlar tarafından kurulacak zabıta kuvvetleri olduğu gibi kalacak… Fransa’nın boşaltacağı yerlerle, Elâzığ, Diyarbakır ve Sivas illerinin ekonomik gelişmesi için yapılacak teşebbüslerde üstünlük hakkı ve Ergani madenlerini işletme imtiyazı da Fransızlara verilecek… v.b.
Hükûmetimizce, bu sözleşmenin de kabul edilmemesinin sebeplerini sıralamaya gerek yoktur sanırım.”
Anadolu’nun hala işgal altında olduğu halkın savaşlarda perişan düştüğü bir kurtuluş mücadelesi verildiği dönemde bütün dünyaca yalnız bırakıldığı bir anda Bekir Sami Bey’in belki de iyi niyetli olarak imzaladığı bu antlaşma Mustafa Kemal tarafından reddedilmişidir. Eğer iddia ettikleri gibi Lozan yüz yıllık bir süreliğine imzalanmış olsaydı Mustafa Kemal Londra görüşmelerinde gösterdiği hassasiyeti Lozan’da niye göstermedi diye akıllara gelirdi. Lozan’da gizli maddelerin olduğunu İsmet paşa ile Lord Kurzon arasında geçen şu diyalog yalanlamaktadır.
Aylardır müzakere ediyoruz. İstediklerimizin hiçbirini alamıyoruz.
Biliniz ki, geri çevrilen isteklerimizin hepsini cebimize atıyoruz. Yorgun ve yoksul bir ulussunuz. Ülkeniz yıkık. Yarın, bunları onarmak ve kalkınmak için bizden yardım isteyeceksiniz. -ABD temsilcisini işaret ederek- para bende, bir de O’nda var. O zaman cebimizdekileri çıkarıp birer birer önünüze koyacağız.” (15 Eylül 1980, DTCF, Ankara)
Bugün bağımsız sınırları belli egemenlik yetkisini Türk milletinin kullandığı bir vaatanda yaşıyorsak, bunu Lozan antlaşmada kazandığımız haklara borçluyuz. Konumuzu ebedi önder Atatürk’ün Lozan antlaşmayla ilgili şu ifadesiyle son vermek istiyorum.
“Lozan Barışı, Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Türk ulusu için siyasal bir utku (zafer) oluşturan bu Antlaşma’nın, Osmanlı tarihinde benzeri yoktur. Ulusumuz, bununla gerçekten övünebilir ve Türk Ulusunun yüksek bir yapıtı (eseri) olan bu Antlaşma’nın yüksek değerini değerlendirmesi gelen gençliğin, bunu geçmişte yapılmış antlaşmalarla karşılaştırması gerekir. Bu nedenle, Lozan görüşmelerinde her türlü siyasal mücadelelere göğüs gererek sonucu elde etmede bir zekâ göstermiş olan İsmet Paşa Hazretleri’ni saygı ile anmak görevimdir.”
(1927, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt V, syf. 47)

Dünyada çok başarılı komutanlar olmuştur. Ancak yoktan bir ordu meydana getirip emperyalizmi dize getiren komutan yoktur. Dünyada çok başarılı siyasetçiler olmuştur. Ancak halkı yüzyıllarca taassup altında yaşayıp halkını çağdaşlaşma hareketinin içine sokan ve şeriata karşı başarı kazanan bir siyasetçi yoktur. Dünya’da çok iyi ekonomistler çıkmıştır. Ancak yüzlerce yıl yoksulluktan, savaştan ve borçlar altında ezilen bir halka ağır sanayi hamleleri yaşatan, dışardan borç almadan kalkınma sağlayan bir ekonomist yoktur. Dünyada çok iyi eğitimciler olmuştur. Ancak yüzyıllarca unutulan, cahil bırakılan bir halka aklın ve bilimin ışığında modernleşme hedefi koyup, okuma yazma oranlarının %7’lerde olduğu bir halka başöğretmenlik yapan bir lider yoktur. Bunların hepsini gerçekleştiren tek lider Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu kadar çok yönlü ve bu kadar başarılı bir liderin dünyada başka bir örneği yoktur.

hsvari6yh
Mustafa Kemal özel yeteneklere sahip birisidir. Ancak sadece yeteneklerinin ardına sığınmamış kendini geliştirmek için de azami bir gayret içerisinde olmuştur. Örneğin Ray Brock’un Hayalet Süvari kitabında Mustafa Kemal’in daha 14 yaşında askeri okula başladığı yıllarda okul kütüphanesindeki bütün kitapları okuduğu gibi Napolyon’un savaş stratejileriyle ilgili kitabını yedi kez okuduğunu anlatmaktadır. Okumak, Mustafa Kemal’in hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Katıldığı ya da yönettiği savaşların en zor dönemlerinde bile kitap okumayı ihmal etmemiştir. Örneğin Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler kitabında, Mustafa Kemal’in Sakarya savaşının en zor anında gece Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanını okuduğu ve yakın arkadaşlarına bu romanı tavsiye ettiğini yazmaktadır. Sakarya savaşı gibi ölüm-kalım mücadelesinin olduğu bir dönemde bile kitap okumaya fırsat bulması çok manidardır.

1-1395678584
Mustafa Kemal, sadece kitap okumakla kalmamış dönemin en büyük bilim insanlarını meşhur Çankaya sofralarına çağırmış ve hiç bıkmadan büyük bir iştahla onları dinlemiştir. Gittiği yerlerde çok iyi gözlemci olmuş, özellikle tarihsel ve kültürel eserlere büyük bir ilgi göstermiştir. Mustafa Kemal’in, okumaları ve araştırmaları sayesinde bilgi seviyesi öyle bir yükselmiş ki, şu iddialı sözü söyleyebilmiştir. “İncelediğim bütün filozoflar arasında insanlığın sorunlarına gerçekçi çözümler üretecek birisine rastlamadım.” Bu cümleyi şöyle yorumlayabiliriz: Mustafa Kemal, dönemindeki bütün filozofları inceliyor ama, kendi bilgi birikiminin üzerinde birine rastlayamıyor.
Mustafa Kemal’in üstün yeteneklerinin oluşmasında; azmi, cesareti ve kararlığının altında her şeyden önce kendine güven duygusu yatmaktadır. İnandığı bir şey için hiç tereddüt etmeden hareket etmesi o’nun özgüven sahibi olmasıyla ilgilidir. Örneğin, Çanakkale’de İngilizler’in çıkarma yapacakları yeri bilip askerlerini, üstlerinin emri olmadan harekete geçirmesi, Mustafa Kemal’in kedine olan güveniyle ilgili bir durumdur.
Atatürk hakkında en kapsamlı araştırmalara imza atan Andrew Mango, Mustafa Kemal’in kendine olan yüksek güvenini onun ölümsüzlük duygusuna sahip olmasına bağlamıştır. Çanakkale savaşında göğsüne şarapnel mermisinin çarptığında, hayatta kalmasını Mango, Mustafa Kemal’in ölümsüzlük duygusunun pekiştirdiğini belirtmiştir. Yine Mango, kitabında Atatürk’e yapılmaya çalışılan İzmir suikastıyla ilgili şöyle bir değerlendirme bulunmuştur: “İzmir suikastı zanlıları yakalanıp Atatürk’ün karşına getirildi. Atatürk, kendi ölümsüzlük düşüncesiyle yüzleşmek zorunda olduğunu hissetti. Hemen belindeki tabancayı çıkarıp zanlıya verdi. Hadi dedi, beni vurmak istiyorsun. Al o zaman şu tabancayı ve beni vur dedi. Tabii zanlı, Atatürk’ü vurmaya cesaret edemedi. Bu durum da Atatürk’ün ölümle yüzleşmesini sağlamış ve Atatürk’ün ölümsüzlük düşüncesini değiştirmemiştir.”

51ntz0n2gUL._SX331_BO1,204,203,200_
Uzun süren araştırmalar, uykusuzluk, düzensiz beslenme Atatürk’ün sağlığını iyiden iyiye bozuyordu. Sinan Meydan’ın Türklerin Gizli Tarihi kitabında Atatürk’ün 30 saat aralıksız kütüphane kalıp kitap okuması nedeniyle kalp spazmı geçirdiğinden bahsetmektedir. Yine ilginç örneklerden biri de, Atatürk’ün ölümünden birkaç ay önce doktorların, hastalığının iyice ilerlediğini ve bu nedenle 6 ay boyunca sadece yatakta uzanarak durması gerektiğini, hatta oturmasının bile sakıncalı olduğunu belirtmişlerdir. Böyle yaparsa Atatürk’ün birkaç sene daha yaşayacağını açıklamışlardır. Atatürk ise Hatay meselesi gündemde olduğu için yatmayı reddetmiştir. Dünya devletlerinin Atatürk’ün rahatsızlığından yararlanıp, Hatay meselesini kendi lehlerine çevirmelerinin engellemek için, Mustafa Kemal, Adana’ya gitmiş ve ben daha ayaktayım dercesine iki saat boyunca ayakta askeri birliklerin geçişini denetlemiştir. Doktorların altı ay hiç kıpırdamadan yatmasını söylediği Atatürk’ün o zamanın ulaşım araçlarıyla Adana’ya gitmesi ve askeri birlikleri ayakta denetlemesi tam bir çılgınlıktır. Ama Mustafa Kemal’in bu hamlesi Hatay’ın anavatana katılmasını sağlamıştır. Bu ne nedenle Mustafa Kemal, Hatay şehididir.
Atatürk’ün ölümsüzlük inancı gerçekleşmiştir. Atatürk, o kadar baskıya, iftiraya, yalana ve hakarete rağmen hala Türk halkının gönlünde yaşamaktadır. Kendi çağında yaşayan liderlerden hiçbirisi Mustafa Kemal kadar iyi bir intiba bırakmamıştır. Öngörüleri hep gerçeklermiştir. Bu nedenle ölümsüzdür. Mustafa Kemal’in en büyük öngörüsü “Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşayacağıydı.” Bu öngörü Atatürk’ün izinde olanları asla yıldırmamalıdır. Yazımızı “Türkler ansiklopedisi” için yazılan şu mısralarla bitirmek istiyorum:
ŞİMDİ DAHA HIZLI YÜRÜMELİSİN
YORULANA BAKIP ÜZÜLME
YOLUNA ÇIKANA BAKIP UMUDUNU YİTİRME
BUGÜNE KADAR HERŞEY YAZILDI
ŞİMDİ SEN YAZIYORSUN
TARİHİ EN BÜYÜK TÜRKLE
ATATÜRKLE YAZIYORSUN
VE DEDİ Kİ :
“TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR ÖNEMLİDİR”

KCwS4D8TToplumların ya da devletlerin gelişmişlik göstergesinde birçok ölçüt kullanılmaktadır. Bu kriterler genellikle ekonomik gelişmişlik düzeyine ya da tüketim biçimi ve miktarına göre belirlenmektedir. Kişi başına düşen milli gelirden tutun da su, elektrik, et ve kitap sayısına kadar birçok kıstas gelişmişliğin göstergesi olarak kullanılmaktadır. Hâlbuki gelişmiş toplumluda esas olan insani gelişimdir. Bir toplumun gelişip gelişmediğini anlamak için o toplumun insana verdiği değere bakmak yeterlidir. Bu bağlamda gelişmiş toplumlarda insanlar cinsiyetçi bir bakış açısına göre ayırt edilmezleler. Gerek yasalar gerekse de sosyal ilişkilerde cinsiyetçi bir yaklaşım söz konusu olmaz.

feministKadın, toplumların gelişmişlik kriterlerinde en önemli ayağı oluşturmaktadır. Kadının iş, eğitim ve sosyal alanlarda ön planda tutulduğu toplumlar kesinlikle gelişmiş toplumlardır. Çünkü kadını benimsemek için ona bir değer atfetmek, onunla toplumsal ilişkileri ve sorumlulukları ortak paylaşmak mümkün olabilir. Diğer taraftan gelişmemiş toplumlarda, insani ilişkiler kesin bir cinsiyetçi yaklaşımla şekillendirilmektedir. İş, eğitim ve sosyal alanda kadın neredeyse hiç yoktur. Bu tür toplumlarda kadına verilen en büyük statü sadece annelik vasfıdır. Ev kadını olup kocasını mutlu eden ve anne olan bir kadın iyi bir kadın sayılmaktadır. Sosyal alanda kadınının kendisini göstermesi erkeğin egemenlik haklarına bir tehdit olarak algılanmaktadır.

images Toplumsal üretim biçimleri geri kalmış toplumlarda erkek egemen bir anlayışla yürütüldüğü için üretim tarzlarında sığlık ve laçkalık söz konusudur. “Kadın erkeğin emanetindedir” anlayışıyla hareket edildiği için kadının sosyal ortamlarda kendini göstermesi engellenmektedir. Ancak bu durum kadının çalışmaz olduğu anlamına gelmez. Söz konusu tekil amaç erkeğin memnun edilmesi olduğundan ev işlerinde gerekirse kadın en ağır işleri yapar anlayışı vardır. Ev işleri, çocuk bakımı, erkeğin memnuniyeti sadece kadının sorumluluğundadır. Buna ilave olarak erkeklerde aynı ortamlarda çalışmamak kaydıyla, erkeğin harcamalarına katkıda bulunmak adına kadın, halı dokur, el işleri yapar, tarlada, bağda ve bahçede ürünlerin yetişmesi ve hasat edilmesinde çalışmak gibi ağar işler de kadının sorumluluğunda olur. Kadın sosyal ve hukuksal anlamda da katı bir ayrıma tabi tutulur. Kadının boşanma hakkı, miras hakkı ve eğitim ve öğretim hakkı yoktur. Kadının giyiminden, eğitimine medeni haklarından hukuksal siyasi haklarına kadar birçok unsur erkeğin mutlak hakimiyeti altındadır.

ataturk-duvar-kagidi6www-ataturkum-info Dünyada eşi benzeri olmayan bir liderlik vasfına sahip olan Mustafa Kemal Atatürk, toplumların gelişmişlik seviyesinde kadının yerini çok iyi kavramıştır. Bu nedenle Cumhuriyeti ve devrimleri kadını özgürleştirmek ve kadın statü vermek temeline kurmuştur. Atatürk Türk kadınına verdiği hakları, önceden kazanılmış hakların geri iadesi şeklinde değerlendirmiştir. Türk kadının eskiden beri asil olduğunu, erkeklerle aynı haklara sahip olduğunu dile getirmiştir. Hatta bunu kanıtlamak için İbn Batuta’nın “Seyahatnamesi”ni yakın çevresiyle paylaşmıştır.

ibnatuta İbn Batuta, 14.yüzyılda Anadolu’yu gezerek, ünlü seyahatnamesinde ülkemizin o yıllardaki yaşayışı hakkında değerli bilgiler veren, önemli bir Arap gezgindir. İbn Batuta’nın seyahatnamesinde Anadolu ve Türk insanı hakkında birçok değerlendirme yapıldığı gibi kadınlar konusunda da ayrı bir değerlendirme yapılmıştır. Buna göre ibn Batuta’nın eserinde Türk kadını şu şekilde ifade edilmiştir:
“Bu ülkede kadınlar erkeklerden kaçmazlar. Yola çıkacağımız zaman kadınlar akraba ve hane halkındaymışçasına bizimle vedalaşırlar, bu ayrılıktan dolayı üzüntülerini gözyaşlarını dökerek belirtirler.” diyerek kadınların toplumdaki yaşayışa katkılarını övmektedir.
Atatürk, ibn Batuta’nın eserindeki bu kısmı yakın çevresiyle paylaşarak, Türk kadının yüzyıllar önce kaybettiği hakları tekrar kazandıracağını dile getirmiştir. Bu konuyla ilgili Atatürk’ün şu sözü önelidir:
“Milletimiz güçlü bir millet olmaya azmetmemiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan dolayı, kadınlarımız ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğrenim basamaklarından geçeceklerdir. Kadınlar toplum yaşamında erkeklerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır.”
Atatürk Türk kadının hak ettiği saygın yeri alması için kadınlar şu hakları vermiştir: 1924 yılında Eğitim Öğretim Hakkı verilmişidir. 1925 çıkarılan “Kılık Kıyafet Kanunu” ile kadınların giyim konusundaki mağduriyetleri giderilmiştir. 1926 kabul edilen “İsviçre Medeni Kanunu” ile kadın hakları hukuksal bir statüye dönüşmüştür. 1930 yılında kadınlara “Seçme Hakkı” verilmiştir. Bu hak dünyanın birçok gelişmiş ülkesinden daha önce verilmiştir. 1933 yılında kadınlara seçilme haklarından ilki olan “Muhtar Seçilme Hakkı” verilmiştir. 1934 yılında kadınlara aynı erkekler gibi “Seçme ve Seçilme Hakkı” verilmiştir.
Osmanlı toplumunda hemen hemen hiçbir toplumsal ve siyasal hakkı bulunmaya kadınlara Medeni Kanun’la bazı haklar tanınmış olmakla birlikte, siyasal haklar açısından bir değişiklik yapılmamıştı. Atatürk’ün girişimiyle kadınların iktisadi ve siyasal yaşama katılmaları yönünde bir dizi değişiklik yapılarak, 1930’lardan sonra kadına çok önemli haklar verilmiştir.

atatc3bcrk-ve-kadc4b1n Dünyanın diğer gelişmiş toplumlarında da kadın hakları söz konusudur. Ancak kadınlar bu yerlerde haklarını elde etmek için çok yoğun bir mücadele dönemi geçirmiştir. Bizde ise birçok kadının haberinin bile olmadı haklar, bizzat Atatürk tarafından kadınlara verilmiştir. Atatürk bu durumu toplumun baskın anlayışıyla çelişme pahasına yapmıştır. Bu nedenle Atatürk’ün kadınlara verdiği hakları dönemin şartları çerçevesinde değerlendirirsek bu hakların ne kadar değerli haklar olduğunu anlarız. Günümüzde birçok kadın elde ettiği statünün Atatürk tarafından verildiğinin farkında bile değildir. Bu nedenle Atatürkçülük sadece bizim bir çağdaşlaşma hedefimiz değil, aynı zamanda bütün dünya insanlığının umududur.

Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Devlet işlerinin din kurallarına göre değil de yasa ve anayasa kurallarına göre işletilmesidir. Yasalar, anayasanın belirlediği ilklere göre oluşturulmaktadır. Anayasalar ise bir toplumsal mutabakat ürünü olup bağlayıcı temel ilkeler bütünüdür. Anayasalar, devlet gücünü elinde bulunduran erklere sınırsız yetki verilmesini engellemektedir. Güçler ayrılığı prensibine bağlı olarak devlet mekanizmasını elinde bulunduran kişi ve organların otoriter bir yönetime geçmesini anayasa engellemektedir. Anayasal sistemlerde kişi ve hak hürriyetleri güvence altına alınmıştır. Yasa ve anayasalar günün ihtiyaçlarına göre değiştirilebilir niteliktedir.sosyal_medya_da_cig_gibi_buyuyor_sen_de_katil_laiklik_adam_olmaktir_profil_resimlerimizi_bu_gorselle_degistiriyoruz_h82610_00e68
Din kurallarına göre yönetilen devletlerde anayasa ve yasalar din yorumuna göre belirlenir. Hukuk kurallarından sosyal ve ekonomik kurallara kadar bütün faaliyetler dini anlayışa göre oluşturulmaktadır. Bu durumda devletlerin dini yorumlayış biçimleri ya da devleti elinde bulunduran egemen sınıfın dini yorumlama biçimine göre yasa ve anayasa oluşturulur. Sosyal ekonomik ve siyasi farklılıklar göz ardı edilerek tek tip insan odaklı bir mekanizma, dini kurallara göre belirlenen yönetimlerin amacıdır. Devlet işleyişini sorgulamanın dini sorgulamakla eşdeğer tutulduğu bu yönetim biçimleri, dogmatik olduğundan, bir yasa ya da kanunu dönemin şartlarına göre değiştirmek oldukça güç olmaktadır. Bu durum, toplumsal sistemi tıkadığından devlet mekanizmasını daha hantal bir yapıya dönüştürmektedir.
Devlet vatandaşlarına ayrım gözetmeksizin eşit davrandığı sürece adil devlet olma vasfını korur. Din kurallarına göre yönetilen sistemlerde devlet, belli bir inancın temsilcisi olduğundan, diğer inanç guruplarının haklarının ihlal edilme ihtimali yüksektir. Devleti yönetenler, diğer inanç guruplarına, kamusal hizmetlerden yararlanma şartı olarak devletin resmi inancına geçmesini zorunlu kılabilir. Kamu hizmetlerinin adil yapılmamasından kaynaklanan huzursuzluklar yaygınlaşabilir.

laiklik-ilkesi-ve-kadinlarAynı devlet sınırları içesinde yaşayan insanlara ait ortak vatandaşlık kavramı, din esaslarına göre yönetilen devletlerin ümmetçi anlayışlarının daha ağır basmasıyla geçerliliğini yitirebilir. Böylece milli birlik ve beraberlik düşüncesi ciddi yara alır. İnsanlar inanan veya inanmayan ayrımına tabi tutulduğu gibi, aynı dinin farklı mezheplerine göre de bir ayrılığa tabi tutulabilir. Ülke içindeki birlik ve beraberlik ortak din, hatta ortak mezhep etrafında bir arada tutulmak istense bile dinin veya mezhebin farklı yorumları beraberliği zedeleyebilir. Dini kurallar, kutsal kitabın buyrukları veya peygamberin uygulamalarına göre şekillense de, bu kuralları veya uygulamaları ulema sınıfının yorumlama biçimleri etkileyebilir. Özellikle siyasi gücü veya otoriteyi elinde bulunduranların ulema sınıfına yaptıkları baskı nedeniyle dini fetvalarda keyfilikler yaşanabilir. Keyfi dini uygulamalarına bağlı olarak dine dayalı devlet anlayışından, devlete dayalı din anlayışına geçilebilir.

Toplumların gelişimde bilimsel uygulamalar önemli bir yer tutmaktadır. Din ise, bilimsel gelişmeleri kendilerine uygunluğu oranında kabul eder veya reddeder. Bu bağlamda düşünüldüğünde, bilimsel bir gelişmeyi dine uygunluk yönünden denetleyen ulema sınıfının bilimsel olgunluğu, ya da bilimsel gelişmeleri kavrama biçimleri yeterli olmayanlarda, bilimsel ilerlemelere ön yargılı bir bakış gerçekleşebilir. Bilimsel gelişmelerin sıkı bir denetime tabi tutulması, bilim insanları nezdinde bir baskıya dönüşür. Bu durum da bilimsel gelişmelerdeki özgünlüğü ortadan kaldırarak dar kalıplara hapsedilmiş ve taklide dayalı bir bilimsel üretkenliğe dönüşür. Bazı bilimsel gelişmeler din mantığıyla çelişebilir. Bu durum ulema sınıfı tarafından bilimin sadece çelişkili yönünü engellemek yerine o bilimin alanının tümden engellenmesi sorununu ortaya çıkarabilir. Örneğin evrim teorisinin dinsel bakımdan reddedilmesi gereken kısmının insanın tür değiştirerek evrildiği kısmıyken, evrim teorisinin tümden reddedilmesi durumunu ortaya çıkarmıştır. Böylece, Darwin’in ortaya attığı birçok bilimle ilgili metodolojik ilke de yok sayılmaktadır. Bu durum, bilimsel gelişmelerin ana yönteminin yok sayılması anlamına gelir. Dini esaslara göre yönetilen teokratik devletlerin, bilimsel gelişimleri geriden takip etmeleri bu anlayışla açıklanabilir.

 
Emperyalizmin hayat bulduğu yerler genellikle halkın cahil kaldığı, demokrasinin işlemediği ve diktatör yöneticilerin bulunduğu yerlerdir. Emperyalizme ilk darbeyi Mustafa Kemal öncülüğündeki Türkler indirmiştir. Atatürk, Türk halkının işgale uğramasının en büyük sebebini cehalet olarak görmüştür. Bu nedenle daha kurtuluş savaşı yıllarındayken bile halkın eğitimiyle yakından ilgilenmiştir. Türk milletinin bir aydınlanma hareketi gerçekleştirmeden ekonomik ve siyasi bağımsızlığı elde edemeyeceğini görmüştür. Zaten kurtuluş savaşı sonrasında “Artık siperlerimiz kitaplardır. Asıl savaşımız cehalet iledir.” demesi onun yeni Türkiye’yi hangi temel üzerine kuracağını göstermektedir.
Atatürk milli egemenlik ilkesine çok önem veriyordu. Milli egemenlik ancak özgür bireylerin sahip olacağı bir yönetim şeklidir. Bireysel özgürleşme, ancak ve ancak laiklik temeli üzerine inşa edilebilir. Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına geldiği gibi din vicdan hürriyeti anlamına da gelebilir. Laiklikte esas, insanların inanıp inanmamaları değildir. Esas olan insanların vicdani kanaat hürriyetleridir. Nitekim Atatürk de milletimizi inançlarında serbest bırakmış ve bunu da laiklikle güvence altına almıştır.
Türkiye’de aydınlanma hareketlerinin ana dinamiğini laiklik ilkesi oluşturmaktadır. Eğitimin bilimsel ve çağdaş şartlarda gerçekleşmesi laiklik ilkesi sayesinde gerçekleşebilir. Ülkede fırsat eşitliğinin sağlanması için insanlarımızın ümmet veya kul olarak tanımlanması yerine vatandaşlık bağı çerçevesinde tanımlanmasına bağlıdır. Ümmetten millete giden yolun en büyük ayağı laiklikle gerçekleşebilir. Türkiye devletine vatandaşlık bağı esasına göre belirlenen Türk milleti kavramı, laiklik ilkesiyle milliliğini korur. Türk milliyetçiliği laiklik olmadan anılamaz. Bu nedenle laiklik ilkesi Atatürk’ün diğer ilkelerinin tamamlayıcısıdır.

Birinci dünya savaşının en ağır faturası Osmanlı devletine kesilmişti. İtilaf devletleri galip devletler olarak, İttifak devletlerine istediklerini dayatarak alıyorlardı. Osmanlı devletini kendi aralarında paylaşamadıkları için, geçiş döneminde Anadolu’nun paylaşmaya hazırlanması için Türklerle Mondros ateşkes antlaşmasını imzaladılar.
Yüzyıllarca savaşanlarda ezilen Türk halkı, bir an önce savaşların durmasını istiyordu. Hatta İstanbul’da ateşkes antlaşmasının imzalandığı gece fener alayları bile düzenlenmişti. Durumun vahametini ilk kavrayan üstün sevgi gücüne sahip Mustafa Kemal oldu. Mondros ateşkes anlaşmasının ülkeyi ve milleti nasıl bir bataklığı sürükleyeceğini çok iyi gördüğünden bu ateşkes antlaşmasından biran önce vazgeçilmesi gerektiğini ısrarla dile getirdi. Savaş yorgunu yoksul bir halkı direnişe çağırmanın ne kadar zor olduğu o dönemde en büyük kurtuluş önerileri arasında manda ve himaye fikri bulunuyordu. En büyük anlaşmazlık konusu ise hangi devletin mandasına girileceğiydi. Kimisi İngiliz mandasını savunurken, kimisi Amerikan mandasını savunuyordu. Kimisi de Fransız mandasının bizi kurtuluşa götüreceğine inanıyordu. O dönemde ortak inanç bir mandaya girmekti. Ancak kimin himayesine girileceği konusunda anlaşmazlıklar çıkıyordu.
Mustafa Kemal ise farklı düşünüyor, manda ve himaye fikrinin esaretten bir farkı olmadığına söylüyor ve gerçek kurtuluşun milli bir direnişle olacağına inanıyordu. Dönemin şartlarında ulusal bağımsızlıktan bahsedilmesi çok önemli bir olaydır. Birçoğunun aklının ucuna bile gelmeyen bu kavrama Mustafa Kemal yürekten inanmıştır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da haklılığı yıllar sonra ortaya çıkmıştır.
Çok iyi bir örgütçü olan Mustafa Kemal kısa sürede halkı örgütleyerek dünyanın hayran kaldığı milli bir mücadeleyi başlatmış ve Anadolu’nun Türk yurdu olduğunu dünyaya ilan etmiştir. Son yıllarda Mustafa Kemal’i milli mücadelede etkisiz bir yere koyma gayretleri artmaktadır. Ebetteki Kurtuluş savaşı Türk milletinin olan üstü gayretleri sonucunda kazanılmıştır. Ancak savaşı esas kazandıran etken halkı örgütleyip, askeri düzenleyip ve savaşı planlayıp uygulamaktır. Mustafa kemal ulusal kurtuluş savaşını başlatmadan önce zaten milli direniş hareketleri başlamıştı. Mustafa kemal kongrelere başlamadan önce Anadolu’da otuza yakın kongre yapılmıştı. Mustafa Kemal’den önce yapılan bu çabalar, yerel ölçekli olmuş ve sonuç almaktan çok uzak rastgele denilebilecek mücadele biçiminde gerçekleşmiştir. Uygulanan keyfilikler nedeniyle, birçok yerde halktan da tepki almaya başlamıştı. Milli mücadelede gerçek sonuç Mustafa Kemal’in örgütlü mücadelesi sonunda alınmıştır.
Mustafa Kemal’in yoğun çabalarıyla gerçekleşen milli mücadeleyi gölgelemek ya da etkisizleştirmek isteyenlere karşı cevap niteliğindeki bu yazımızda kanıt olarak sunduğumuz İngiliz gizli arşivleri konunun daha sağlıklı anlaşılmasını sağlayacaktır.
Günümüzde cılız seslerle de olsa aslında bir kurtuluş savaşının hiç olmadığını, Anadolu’nun işgal edilmediğini sadece Mustafa Kemal’e itibar kazandırmak için sahte bir kurtuluş savaşının icat edildiğine dair iddialar ortalıkta dolaşıyor. O iddiaya İngiliz arşivlerinde şu belgeyle cevap verilebilir:
Sayfa no: 678 Belge no:451
8 Haziran 1919
Amiral Sir A. Cathorpe’den Lord Curzon’a
“Ermeniler, Erzurum’a hücuma hazırlanıyorlar. Yunanlılar İzmir’i bir mezbaha haline getirdiler.”
Üç kıtaya, beş denize hükmeden Osmanlı nasıl bir avuç Yunan’a yenilir diyenlere bu rapor herhalde anlamlı gelecektir.
Kurtuluş savaşının İstanbul hükümetinin himayesinde yürütüldüğü iddia edilmektedir. Bu iddiayı aşağıdaki raporlar geçersiz kılmaktadır.

by Bassano, whole-plate glass negative, 2 January 1923Sayfa no: 761 Belge: 512
17 Eylül 1919
Amiral Sir F.de Robec’ten Lord Curzon’a
“Başbakan (İstanbul hükümeti), milliyetçilere (Mustafa Kemal’in birlikleri) karşı asker göndermeyi teklif etti. Fakat bu akıllıca bir hareket olmaz. En azından bir iç savaş başlatır. Ve daha fenası bu guruplar Mustafa Kemal’e birleşebilir. Bu konuda saray ve müttefikler zayıf durumdadır.”
Sayfa no: 763 Belge: 513
17 Eylül 1919
Amiral Sir F.de Robec’ten Lord Curzon’a
“İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine Mustafa Kemal’in başkanlığındaki Milliyetçi Parti’nin (Temsil heyeti) Erzurum’da başlayan, Ankara’ya, Sivas’a yayılan, Kastamonu ve Harput’u içine alan bir hareket başladı. Bize gelen haberlere göre, Anadolu’da özerk bir cumhuriyet kurma yolundalar. Hükümetin (İstanbul hükümeti) kabul edeceği barışı milliyetçiler kabul etmeyecek. Bu hareket 1908’deki Genç Türk hareketine benzer bir şey. O zaman da şimdi de başbakanlar (İstanbul hükümeti) bizim (İngilizlerin) dostumuzdu.”
Sayfa no: 785 Belge: 530
4 Ekim 1919
Amiral Sir F.de Robec’ten Lord Curzon’a
“Mustafa Kemal’in etkisi gittikçe yayılıyor. Sultan (Padişah Vahdettin), İngiliz otoritelerinden kuvvet kullanarak milliyetçileri (Mustafa Kemal taraftarlarını) durdurmalarını istedi.”

Rauf-OrbaySayfa no: 802 Belge: 543
4 Ekim 1919
Amiral Sir F.de Robec’ten Lord Curzon’a
“Başbakan ve içişleri bakanı (İstanbul hükümeti), durumun kütlüğünü kabul ediyorlar ve asileri (Mustafa Kemal’in ekibini) bastırmak için Müttefiklerden izin istiyorlar. Sivas kongrensinin en ilginç yanı, Avrupa Türkiye’sinin de millî sınırlar içinde kalmasıdır. Türk sınırları içinde özerk bir Ermenistan’a ve Rumlara izin vermeyeceklerini söylüyorlar. Ferit Paşa hükümeti, milliyetçilere karşı savaş ilan etti. Bütün Türk gazeteleri, Sivas kongresinin aldığı kararı zafer gibi gösteriyor. Mustafa Kemal ve Rauf Bey’in asil bakışlı portreleri gazeteleri süslüyor.”
Sayfa no: 826 Belge: 549
15 Ekim 1919
Amerikan radyosu konuşmasından
Mustafa Kemal bana dedi ki:
“Bizim hükümetimiz yabancı hile ve müdahalelerle zayıflatılmıştır. Milliyetçilerin İngiliz ve Fransızlardan para aldığı yalandır. İngiliz sermayesi Türkiye’yi mahvediyor.”
Sayfa no: 873 Belge: 585
11 Kasım 1919
Amiral Sir F.de Robec’ten Lord Curzon’a
“Mustafa Kemal ve adamları bütün yabancıların ve özellikle İngilizlerin gitmesini istiyor.”
O dönemin şartlarında herhangi bir kamuoyu oluşturmak ya da propaganda yapmak amacında olmayan bu raporlar günümüz birçok tartışmasına ışık tutacak niteliktedir. Raporların gizli olması durumun daha iyi kavranmasını sağlamaktadır. Son yıllarda açıklanan gizli İngiliz belgelerinin yakın tarihimizi aydınlatacak önemli deliler olduğunu söyleyebiliriz.

Mustafa kemal Atatürk, Türkiye’de çağdaşlaşma hareketi amaçlamıştır. Bunu gerçekleştirmek için bilimsel ve planlı bir kalkınma modeliyle harekete geçmiştir. Yaptığı her atılım günübirlik siyasi polemiklere girmeden uzun araştırmalar değerlendirmeler ve planlamalar sonunda ortaya çıkmıştır. Türk toplumu için başlattığı sayısız yenileşme hareketlerinden biri de tarımsal yenileşme hareketleridir. Türkiye gibi coğrafi potansiyeli mükemmel olan bir ülkenin kendi kendine yeterli olamaması oldukça manidardır.

Atatürk’ün bütün dünyaya karşı verdiği amansız kurtuluş mücadelesine ek olarak milletimizin bir daha bağımsızlık mücadelesi vermemesi için başlattığı yenileşme hareketleri de bütün dünyaca hayranlık uyandırmaktadır. Türk toplumunda tarımın ne kadar önemli bir yerde bulunulduğunu çok iyi kavrayan Atatürk, tarıma sistematik yöntem getirerek tarımsal verimliliği en üst seviyeye çıkarmayı amaçlamıştır. Dünyada birçok önemli lider gibi Mustafa Kemal de kökenini aramak için yoğun çalışmalar yapmıştır. Bu bağlamda Mustafa Kemal’in Sümerlilere oldukça yoğun bir ilgi duyduğunu görmekteyiz.1

Mustafa Kemal, tarımı sistematik bir hale getirmek istemişti. Ancak tarımı ilk defa Sümerlilerin sistematik hale getirdiğini görmekteyiz. Nippur kentinde yapılan arkeolojik kazılarda Sümerlere ait bulunan EL KİTABI diye tanımlanan tablette, Sümerlerin çiftlikle ilgili yıllıklar hazırladıklarını görmekteyiz. Sümerlerin yaklaşık M.Ö. 1700’lü yıllarda çiftçilikle ilgili birtakım tavsiye ve kuralları içeren ifadelerinin bulunduğu görülmektedir. Bulunan el kitabı “Bir zamanlar bir çiftçi oğluna öğütler verdi.” şeklinde başlamaktadır. Bu öğütlerin daha iyi ürün elde etmek için verildiğini görmekteyiz. Buna göre ekinin nasıl yapılacağı, ürünün nasıl elde edileceği, ürün kalitesini ve ürünün zararlı hayvanlardan nasıl korunacağı anlatılmaktadır. İşte bu tabletlerdeki geçen ifadeler:

Tarlanı sürüp ekeceğin zaman, sulama arklarını dikkatli aç ki sular tarlayı basmasın. Su çekildiği zaman, taranın ıslak toprağının düz kalmasına özen göster; tarlayı başıboş öküzlere çiğnetme. Kötü niyetlileri kov ve oraya oturulan bir yer gibi bak. Yarım kilonun 2/3’ünden ensiz on baltayla onu temizle. Anızlar elle sökülmeli ve demetler halinde bağlanmalı. Çukurlar tırmıkla düzeltilmeli ve tarlanın dört tarafına çit çekilmelidir. Tarla yaz güneşi altında eşit parçalara bölünsün. Aletlerin harıl harıl çalışsın. Boyunduruk çubuğu berkitilmeli, yeni kırbacın çivilerle sağlamlaştırılmalı ve eski kırbacın sapı işçilerin çocukları tarafından onarılmış olmalıdır.”2

Mustafa kemal’in sümerlerden binlerce yıl sonra modern toplum işa etmek adına gerçekleştirmeye çalıştığı tarımsal yenilikler de sümerler gibi tarımı sistemetik ibir hale hetirmenin çabasının ürünü olarak değerlendirilmelidir. Kalkınmanın tabandan yani köyden başlaması gerektiğini düşünen Atatürk, Türkiye’nin gerçek anlamda çağdaşlaşması için her şeyiyle çağdaş köyler kurulması gerektiğini düşünmüştür. Bu amaçla bizzat üzerinde kafa yorduğu İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’ni geliştirmiştir.3 Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nin amacı “çağdaş” ve “çevreci” bir köy yaratmaktır.4

 İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, daire yerleşim planına sahiptir. Daire planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiştir. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir “oklama tahtasını” andırmaktadır. Merkezden çevreye doğru helezonim bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür.

 Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi’nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel–han, çocuk bahçesi ve fabrika dâhil toplam 43 yapı bulunmaktadır. Plana göre köyün orta yerine yapılacak anıtın etrafında sosyal tesisler, terzi, bakkal, berber gibi mekânlar yer alacaktır.

  Planın tam merkezinde bir “anıt” vardır. Merkezin hemen sağına “Köy Meydanı” yerleştirilmiştir. Köy Meydanı’nda ise “Köy Parkı” ve “Çocuk Bahçesi” vardır. Köy Parkının ve Çocuk Bahçesinin çevresinde ise oyun yeri, telefon, itfaiye, çeşme, havuz ve tuvalet göze çarpmaktadır. Planın sağında, en dış çemberden dışa doğru açılan alanda çok geniş bir koruluk vardır. Koruluğun sonundaki çayın kenarında kuzeyde değirmenler, güneyde ise “yaş ve kuru yonca ile hayvan pancar tarlası” görülmektedir. Planın sağ üst köşesinde “Hayvan Mezarlığı” , sol üst köşesinde ise “Asi mezarlık” vardır. Planın yine sol üst köşesinde “Kireç ve taş ocaklarına yer verilmiştir.

 Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü’nde yer alan kurumlar, yapılar ve alanlar şunlardır:

Okul ve Tatbikat Bahçesi, Öğretmen Evi, Halk Odası (CHP Kurağı), Köy Konağı,  Konuk Odası, Okuma Odası, Konferans Salonu, Otel Han, Çocuk Bahçesi, Köy Parkı, Telefon Santralı ve Köy Söndürgesi, Radyolu Köy Gazinosu, Ebe ve Sağlık Kurucusu, Tarımbaşı, Hayvan Sağlık Kurucusu, Sosyal Kurumlar, Ziraat ve Et İşleri Müzesi, Gençler Kulübü, Hamam, Etüv Makinesi (Buğu s.) Köy Yunak Yeri, Cami, Revir, Kooperatifler, Köy, Dükkanları, Spor Alanı, Damızlık Tavuk, Tavşan ve Arı İstasyonları, Damızlık Ahır (Aygır ve Boğa), Kanara, Mandıra, Değirmenler, Fabrika, Asri Mezarlık, Hayvan Mezarlığı, Kireç, Taş, Tuğla ve Kiremit Ocakları, Yonca ve Hayvan Pancar Tarlası, Koruluk, Köy Gübreliği, Fenni Ağıl, Pazar Yeri ve Köy Zahire Locası, Aşım Durağı, Panayır Yeri,  Selektör Binası.

Bir yerleşim yeri için A’dan Z’ye her şeyin düşünüldüğü bu proje benzer günümüzde örnek şehirsel yerleşmeler planlanmaktadır. Nasıl Sümerler yaptığı buluşlarla insanlığı şaşırtmaktaysa Atatürk de dehasıyla hala insanlığı şaşırtmaktadır.

İşte Atatürk’ün, 1937 tarihli  “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”

[1] Ayrıntılı bilgi için Göktürk’ün SON ÇAĞRI ANUNNAKİLERLE TEMAS” kitabına bakınız.

[2] Ayrıntılı bilgi için Ali Narçın’ın A’dan Z’ye Sümer kitabına bakabilirsiniz.

[3] Atatürk’ün üzerinde çalışarak uygulanmasını istediği bu proje, Afet İnan’ın “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı 1933” ve Cumhuriyetin Ellinci Yılı İçin Köylerimiz” adlı kitaplarında yer almıştır. 

[4] Ayrıntılı bilgi için http://cumhuriyettarihimiz.blogspot.com.tr/2015/08/ataturkun-ideal-cumhuriyet-koyu-projesi.html adresine bakabilirsiniz.