Kategori

Teknoloji

Kategori

Dünyanın manyetik alanı gezegenimiz çevresinde etrafımızı kuvvetlice saran bir kuvvet alanıdır. Zararlı güneş radyasyonundan ve güneşten gelen yüklü parçacıkları uzaklaştıracak şekilde bizleri korur.

Bu alan aslında sabit olmayan değişken bir alan ve gerçekten de gezegenimizin geçmişinde kuzey ve güney manyetik kutuplarının yer değiştirdiği durumlarda en azından yüzlerce küresel manyetik tersinme meydana gelmiştir. Peki sonrasında neler oluyor ve Dünya üzerindeki yaşam nasıl etkileniyor?

Bir manyetik tersinme sırasında manyetik alan sıfır olmayacak, ancak daha zayıf ve daha karmaşık bir form alacaktır. Günümüzdeki gücün % 10’una düşebilir ve ekvatorda manyetik kutuplar oluşabilir ve hatta birden fazla “kuzey” ve “güney” manyetik kutbun eşzamanlı varlığı meydana gelebilir.

Jeomanyetik dönüşümler ortalama bir milyon yılda birkaç kez gerçekleşir. Bununla birlikte, geri dönüşler arasındaki aralık çok düzensizdir ve on milyonlarca yıla kadar değişebilir.

Ayrıca, geçici ve eksik dönüşümler olabilir; burada, manyetik kutuplar orijinal yerlerine geri dönmeden önce, coğrafi kutuplardan – hatta ekvatordan bile geçebilir – uzaklaşır. Son tam tersine Brunhes-Matuyama olarak adlandırılır ve yaklaşık 780.000 yıl önce meydana geldi. Geçici bir geri dönüşüm, Laschamp olayı, yaklaşık 41.000 yıl önce meydana geldi. 250 yıldır süren polaritenin gerçek değişimi 1.000 yıldan az sürdü.


Bir manyetik tersinme sırasında manyetik alandaki değişiklik, koruyucu yüzey etkisini zayıflatacak ve Dünya’nın yüzeyinde ve üstünde yüksek radyasyon seviyelerine izin verecektir. Bunun bugün gerçekleşmesi durumunda, yüklü parçacıkların Dünya’ya ulaşması, uydular, havacılık ve yeryüzü tabanlı elektrik altyapısı için artan risklerle sonuçlanacaktır. Buna örnek olarak anormal derecede büyük güneş patlamalarının manyetik alanımızla etkileşimine dayalı olarak hareket eden jeomanyetik fırtınalar, zayıflatılmış bir manyetik kalkanla karşılaşacaktır.

2003 yılında Halloween fırtınası olarak adlandırılan İsveç’teki yerel elektrik şebekesinde elektrik kesintilerine neden olmuş, iletişim kesilmesi ve radyasyon riskinden kaçınmak için uçuşların yeniden yönlendirilmesini ve uyduları ve iletişim sistemlerini kesintiye uğratılmasına neden oldu. Ancak, 1859 Carrington olayı gibi son fırtınalarla karşılaştırıldığında bu fırtına, sadece Karayipler üzerinde auroralara neden oldu.

Büyük bir fırtınanın bugünün elektronik altyapısına etkisi tam olarak bilinmiyor. Tabii ki elektrik, ısıtma, klima, GPS veya internet olmadan harcanan her zaman önemli bir etkiye sahip olacak; Yaygın karartmalar, günde onlarca milyarlarca dolarlık ekonomik zarara neden olabilir.

Dünya üzerindeki yaşam ve türümüzün, manyetik tersinmenin doğrudan etkileri bakımından, son tam dönüşün gerçekleştiği anda modern insanlar olmadığından kesin olarak ne olacağını tahmin edemiyoruz. Çeşitli çalışmalar, geçmişteki geri dönüşümleri kitlesel yok oluşlarla ilişkilendirdi; bu durum geri dönüşümlerin ve uzun volkanizma ataklarının ortak bir neden tarafından yönlendirilebileceğini gösteriyor. Bununla birlikte, yaklaşmakta olan şiddetli bir volkanizma olduğuna dair herhangi bir kanıt mevcut değildir ve bu nedenle alan nispeten yakında ters dönüyorsa sadece elektromanyetik etki ile uğraşmak zorunda kalacağız.

Birçok hayvan türünün, dünyanın manyetik alanını algılamasına olanak tanıyan bazı manyetik rezonans bilgisine sahip olduğunu biliyoruz. Mesela kuşlar göç sırasında uzun mesafe navigasyonuna yardımcı olmak için bunu kullanıyorlar. Ancak, bu türler üzerinde tersine çevirmenin ne gibi bir etkiye sahip olabileceği belli değildir. Açık olan, erken dönem insanların, Laschamp olayı boyunca yaşamayı başardığı ve yaşamın kendisi jeolojik rekorda kanıtlanan yüzlerce tam dönüşten sağ kurtulduğu bilinmektedir.


Tam bir geri dönüşüm için “gecikmiş” olduğumuz gerçeği ve Dünya alanının yüzyılda şu anda% 5 oranında azalması gerektiği gerçeği, alanın önümüzdeki 2.000 yıl içinde tersine dönebileceği yönünde öneriler getirdi. Fakat kesin tarih belirtmek – en azından şimdilik – zor olacak.

Dünyanın manyetik alanı, gezegenimizin sıvı çekirdeğinde, ergimiş demirin yavaş yavaş kıvrılmasına bağlı olarak oluşur. Atmosfer ve okyanuslar gibi, hareket ettirme şekli de fizik yasalarına tabidir. Bu nedenle, atmosfere ve okyanusa bakarak gerçek havayı tahmin edebileceğimiz gibi, bu hareketi izleyerek “çekirdeğin durumunu” tahmin edebiliyor olabiliriz.

Dünyanın çekirdeğini tahmin etmek, başta 3.000 km’lik kayanın altında gömülü olduğundan gözlemlerimizin az ve dolaylı olması nedeniyle zor bir durumdur. Bununla birlikte, tamamen imkansız bir durumda değiliz, çekirdeğin içindeki maddenin ana bileşimini biliyoruz ve sıvı durumdadır. Gözlemevleri ve yörüngedeki uydular ağı, manyetik alanın nasıl değiştiğini de ölçer ve bu da sıvı çekirdeğin hareket halini görmemizi sağlar.

Çekirdek içinde jet akışının keşfedilmesi, gelişen yaratıcılığımızı ve çekirdeğin dinamiklerini ölçmek ve çıkarmak için artan yeteneğimizi vurguluyor. Gezegenin iç akış dinamiklerini incelemek için sayısal benzetimler ve laboratuvar deneyleriyle birleştiğinde, anlayışımız hızlı bir oranda gelişiyor. Dünyanın çekirdeğini tahmin edebilme ihtimaline belki de ulaşamayacak kadar uzak değiliz.

Karanlık madde adından da anlaşılacağı gibi garip bir maddedir. Aslında karanlık da değildir. Sadece karanlık olarak adlandırılması Amerikan kültürüne ait bir söylemden ileri gelir. Amerikalılar ne olduğunu tahmin edemedikleri bir şeye “dark” yani koyu, karanlık dediklerinden, bu anlayışla da karanlık madde adlandırılır. Sebebi budur. Yoksa onun karanlık ya da aydınlık olduğu henüz görülememiştir.

Peki bu karanlık madde kavramı nasıl ortaya çıktı?

Birkaç yüz yıldır, Newton ve Kepler’in sayesinde gök cisimlerinin yörüngelerini ve hızlarını ölçme imkanımız var. Bunun da birçok formülü var. Bu modeller ve formüller sayesinde bir cismin başka bir cisimle etkisi sonucunda yörüngelerini ve hızlarını belirleyebiliriz. Ancak yine de bir özet olarak belirtelim:

Kütlesini bildiğimiz bir cisim ve onun etrafında hareket eden başka cisimleri düşünün. Misal olarak Güneş ve etrafında hareket eden gezegenleri gösterebiliriz. Küçük yörüngeli olan gezegenler büyük yörüngeli olanlara göre daha hızla hareket ederler. Yani Merkür gezegeni çok büyük bir hızla Güneş’in etrafında hareket ettiği halde, Neptün daha az hızla hareket eder. Bunun da nedeni güneşten uzak cisimlerin kütle çekim gücünün azalması ile daha az kütle çekim etkisine maruz kalmasıdır. Riyazi olarak ise, “hareket süresinin karesinin, etrafında döndüğü cisme uzaklığının 3. dereceden kuvvetine oranı” gibi tuhaf bir formülü var.

Şimdiye kadar yaptığımız tüm araştırmalar ve gözlemler bu formüllerin, yani Newton yasalarının doğru olduğunu gösterir. Bunun tersinin doğruluğu ispatlanamamıştır.

Şimdi konuştuğumuz kavramları biraz daha genişletelim. Galaksimizde bulunan yıldızlar, gezegenler, gaz ve toz partikülleri, genelde galaksinin merkezine doğru giderek daha sıklaşırlar. Galaksimizdeki 400 milyara yakın yıldız bu kütle merkezinin etrafında hareket eder. Şöyle bir fikir yürütebiliriz, galaksimizin merkezine yakın yıldızlar daha hızlı, uzaktakilere ise daha yavaş hareket ederler. Ancak gözlemler göstermektedir ki, Galaksimizin merkezindeki yıldızların dönme hızı daha uzaktakilere zayıftır. Yani bu durum Newton yasalarına terstir. İlk olarak aklımıza “acaba hesaplamamızda bir terslik mi var?” sorusu gelir. Hemen Einstein’in “İzafiyet” teorisine başvururuz. Ama Einstein yasaları ile hesaplarsak bile istenilen sonuç alınamaz. Uzak yıldızlar daha yavaş dönmelidir, ancak onların hızına ulaşmak imkansızdır.

Hatta bazı yıldızların dönme hızı o kadar fazladır ki, bu süratle onlar çoktan galaksimizi terk etmeliydiler. Yani Samanyolu galaksisinin bilinen kütlesi bu yıldızları galakside tutmak için yeterli değildir. Bu halde elimizde 2 neden kalır. Ya Einstein ve Newton’un yerçekimi kanunu hakkındaki spekülasyonları yanlıştı, ya da biz Samanyolu Galaksisi’nin kütlesini düzgün hesaplayamıyoruz. Demek ki, kütle Hesaplarımızda bir terslik var!

Samanyolu’nun kütlesini tekrar tekrar, bıkmadan yeniden ölçtük. Netice ise aynı idi. Görebildiğimiz bu kütle yıldızların hareketlerini anlamamıza yardımcı etmiyor. Galaksimizin genelinde bizim göremediğimiz bir maddeden oluşan ek kütlenin de olduğu kanaati oluştu. Bütün galaksiyi kapsayan bu madde yıldızların yörünge hareketlerine etkiliyor, üstelik bu etkiyi yaratabilmek için maddenin miktarının Samanyolu galaksisindeki bu “birleştirici madde”, madde ve cisimlerin kütlesinin yüzde 90’ı kadar olması lazımdır. Başka deyişle, şimdiye kadar hesapladığımız kütle galaksimizin kütlesinin% 10’u imiş. Kalan% 90’ını ise göremiyoruz. Artık galaksimizde homojen olmayan bir şekilde mevcut olan “görünmez” maddenin olduğunu kabul etmeliyiz.

Uzak galaksileri (daha doğrusu galaksiler gruplarını) izledikçe anlaşılıyor ki, galaksilerin hareketleri ve yerçekimi kuvvetlerinin etkisi karanlık madde hesaba alınmadan açıklanamaz. Demek ki, evrenin de büyük bir bölümü işte bu karanlık maddeden ibarettir.

Eğer karanlık madde kavramı yanlış olsa, o Newton ve Einstein fiziğini bir kenara atmalıyız. Bu ise mümkün değil. Peki bu karanlık madde nedir?

Bu soruyu cevaplayamıyoruz. Ancak bazı seçenekler mevcuttur. Nötronlar mesela. Bunlar madde ile hiçbir şekilde ilişkiye girmeyen, yani görülmesi çok zor olan parçacıklardır. Ancak bildiğimiz kadarıyla olması gereken nötron sayısı karanlık madde için yeterli değildir.

Bazı ağır atomlu parçacıklar ve görülmesi biraz zor olan kırmızı cüce ve kahverengi cüce yıldızlar da karanlık madde olabilirler. Buraya Jüpiter büyüklüğündeki gök cisimleri ve gözle görünmeyen gaz ve toz partikülleri de adaydır. Ancak yine de yeterli değil. Hiçbir şey bu büyük karanlık madde miktarını açıklamaya yardımcı olmuyor.

Göremediğimiz bir şey var. Hayatında hiç bir pencere camı görmeyen birinin, pencere yerinde boşluk olduğunu zannetmesi gibi bir şeydi aslında durumumuz.

Bütün bunlara rağmen o kadar da çaresiz değiliz bu mevzuda. Bazı açıklamalar da var. Mesele, yıldız grupları hakkındaki bazı incelemelerden anlaşıldı ki, bu gruplarda öyle yıldızlar var ki, solgun olduklarından görmek mümkün değil. Öyle ki, bu yıldızların miktarı toplu yıldız gruplarındaki yıldızların ancak karanlık madde ile izah edilebileceğini ortaya çıkardı. Yani bazı küçük boyutlardaki bu tip sorunları bununla açıklayabiliriz. Ancak galaktik ölçekte bu izah henüz mümkün değildir. Eğer Samanyolu galaksisindeki açıklamayı yıldız gruplarındaki gibi yapabilirsek, karanlık madde anlayışına ihtiyaç kalmayacak. Bunu izah edebilecek bilim adamları ise şüphesiz Nobel ödülü almakla birlikte, 100 yılın en iyi astrofizikçileri adı verilecek, isimleri de belki de 2000 yıl kitaplarda kalacak.

Her ikisi yok olur mu? İlk bakışta bu, uçuk bir fikir gibi gelmektedir. Her şey UniverseToday den Fraser Keyn’in kara deliği nasıl imha etmeli konusunda önerileri ile başladı.

Birçok akıl almaz fikir önerdi. Bunlardan bazıları Kara deliği roketle, lazerle vurmak, gezegenle çarpıştırmak vb. Ancak bunlar işe yaramayacak ve kara delik daha da büyüyecektir. Öyleyse ne yapmak gerekir?

Fraser Keyn anti-maddeyi teklif etse de, daha sonra bunun da dev galaktik canavarı sadece yemlemekten başka bir şey olmadığını düşünüp düşünceden vazgeçmişti. Peki anti-madde olağan maddenin tersi değil mi? Neden kara deliği anti-madde ile doldurmak mümkün değil?

Anti-madde pratik olarak madde gibidir, ama o her şeyin tersidir. Elektrik yükü, onu oluşturan tüm alt parçacıklarının yapılanması gibi her şeyi maddenin tersidir. Kütleden başka her şey maddeye göre terstir. Anti elektron ile elektron aynı kütleye sahiptir. Burada biraz düşünelim. Aynı miktarda madde ve anti-maddenin çarpışması sırasında onlar yok olurlar, ama kaybolmazlar. Çünkü saf enerjiye dönüşürler.

Einstein’ın dediği gibi, kütle ve enerji aynı kavramın farklı yönleri. Kütleyi enerjiye, enerjiyi ise kütleye çevirmek mümkündür. Kara delikler ise her şeyi – maddeyi de, enerjiyi de yutarak daha da büyük kara deliklere dönüşürler. Madde ve anti maddeden oluşan aynı kütleye sahip iki kara delik çarpışırsa, onlar yok olarak temiz enerji açığa çıkar. Kara deliğin yerçekimi kuvveti o kadar güçlüdür ki, onu ışık bile terk edemiyor. Bu nedenle, oluşan tüm enerji anında daha büyük karadeliğe dönüşecek.

Ayrıca, anti-maddeden oluşan kara deliğin oluşturulması çok pahalıya mal olacak. Anti maddeyi oluşturmak için protonlar ışık hızına yakın hızlar ile hareket ettirilerek birbiriyle çarpıştırılmalıdır. Bu sayede parçacıkların kollektif dürtüsü kütleye dönüşüyor. Her bir çarpışma sırasında küçük parçacıklar oluşur. Bu parçacıkları toplayıp manyetik alan tutmalı ki, yok olmasınlar. NASA’ya göre, bir gram anti-hidrojenin alınması için 62,5 trilyon dolar ödenek gerekiyor.

Michigan Üniversitesi bilim adamları güneş sisteminde yeni gezegen keşfetti.

Keşfedilmiş yeni cüce gezegen 2014 UZ224 olarak adlandırıldı. Güneş Sistemimizin yeni üyesi olan bu gezegen Dünya’dan 30 kat daha küçüktür. Bu kozmik nesne 2014’te Michigan Üniversitesi’nden astrofizikçi David Gerdes ve onun öğrencileri tarafından keşfedilmiştir. Ancak çapı 420 km olan bu nesne cüce gezegen olarak tescil edildi. Dünya ile kıyasladığımızda belirtmek gerekir ki, Dünya’nın çapı 12724 km dir. Yeni gezegen Plüton un yörüngesinin biraz ötesinde yani, Güneş sisteminin sınırında bulunmaktadır. 2014 UZ224 gezegeninin Güneş etrafında tam dönme süresi ise 1136 yıl sürer. Bu kozmik nesnenin cüce gezegen olarak kayda geçmesi için onun Güneş etrafında bir yörüngesi olmalı, hidrostatik dengeyi sağlamak için yeterli kütleye sahip olmalı ve diğer gezegenin uydusu olmamalıdır.

Gezegen Dokuz?

Neptün’ün yörüngesinin ötesi, binlerce buz ya da kayalık cisim bulunduğuna inanılan bir kemer olan Kuiper Kuşağı olarak bilinir. Bunun ötesinde, Oort Bulutu olarak bilinen bir bölge – güneş sisteminin geri kalanını çevreleyen buz ya da kayalık cisimlerden oluşan bir küresel bölge – bulunmaktadır. Çoğu kuyruklu yıldızı Kuiper Kuşağı veya Oort Bulutu kaynaklıdır, ancak çok geniş yörüngeleri onları güneşe yaklaştırır.

Güneş sisteminin dış bölgelerinin çoğunlukla Pluto’dan daha küçük nesnelerden oluştuğu düşünülürken, bu dış bölgede gizlenmiş olan Neptün boyutuna yakın başka bir gezegen olabilir. Yakın geçmişte yapılan araştırmalar, bilinen cisimlerin dış güneş sisteminde harekete geçirilmesinin bu dokuzuncu gezegenin varlığına işaret edebileceğini (bilim adamlarının Gezegen Dokuz adıyla yazdığı) göstermiştir. Bu araştırma, yeni gezegeni bulmak için teleskoplarla tarama çalışmalarını hızlandırdı.

İnsan nüfusu, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar artmıştır. Teknolojik ilerlemelerle insanın doğa üzerindeki tüketim baskısı eskiye oranla daha fazladır. Yani insanlar eskiye göre daha iyi besleniyorlar, daha çok kıyafet kullanıyorlar ve daha geniş ve gelişmiş evlerde yaşıyorlar. Nüfusun hem fazla olması, hem de daha fazla tüketim yapması çevre üzerinde onarılması güç hasarlar oluşturmaktadır. Bununla ilgili aşağıdaki örnekler dünyada tehlike çanlarının çaldığının göstergesidir.

İnsanlık son 50 yıl içinde büyük balık rezervinin %90 kadarını yok etti. Bilinen balıkçılık mekanlarının %22 sinde aşırı avlanma sonucunda balık rezervi tükenmiş, % 44’ü ise tükenme tehlikesi ile karşı karşıya gelmiştir. Yenilebilir balıkları avlarken her yıl ağlara takılan 27 milyon ton diğer deniz canlısı yeniden denize atılır. Çok açıktır ki, onlar artık yaşamaya devam edebilecek durumda değildirler. Denizin dibi bazı yerlerde çeşitli atıklar ile o derecede kaplıdır ki, orda artık hiçbir şey yaşayamamaktadır.

Son 50 yıl içinde insanoğlu ormanların %70’ini yok etti. Kalan %30 ise parça parça azalmış ve yok olma tehlikesi altındadırlar. Yılda 80 kilometre kare orman yok olmaktadır.

45 bin göl yok edildi. Her yıl kimyasal sanayi yüz milyon ton 70000 farklı bileşeni doğaya atıyor ve her yıl da bu çeşitliliğe 1000 yeni bileşen ekleniyor. Bu kimyasal ürünlerin sadece az bir kısmı insan ve doğa için zararsızdır.

Son 50 yıl içinde kuş çeşitliliğinin dörtte biri yok oldu, %11’i ise günümüzde yok olma tehlikesi altındadır. Memelilerin %18’i, balıkların%5’i, bitkilerin ise %8 yok olmakla yüz yüzedirler. Mercan kayalıkları, balık rezervinin tükenmesi, kirlenme ve sıcaklığın yükselmesinden zarar görmektedir.

Bütün bunların asıl nedeni ise enerji açlığıdır. Sahra altı Afrika’da kişi başına oldukça düşük, Avrupa ve Kuzey Amerika’da oldukça yüksek enerji tüketilmektedir. Dünya Enerji tüketimi en çok gelişmiş ülkelerde gerçekleşmektedir. Gelişmiş ülkeler, içlerindeki bazı çevre gönüllüleri dışında gezegenimizin bu yok oluşuna ya hiç ya da çok cılız tepkiler vermektedir.

Sonuç olarak gezegenimizin kaynaklarının % 30’u tükendi ve nüfus ise durmadan artmaktadır. Gelecek yıllar günümüzden daha kötü olacaktır. Dünyanın geleceğiyle ilgili tedbir almak artık bir tercih değil, zorunluluktur. ” Çevre; miras değil, gelecek nesillere devredilecek emanettir.”

İngiliz bilim adamlarının yapay zeka teknolojisi ile ‘robot yargıç’ geliştirdi. Yapay zekanın son ürünü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) görülen davalardan yüzde 79’unun hükmünü doğru tahmin etti.

Londra’daki UCL Üniversitesi ile Sheffield Üniversitesi’ndeki bilgisayar mühendislerinin geliştirdiği algoritma, davaları hem yasal hem ahlâki boyutlarıyla inceleyebiliyor.

Algoritmayı geliştiren ekip, yapay zekası olan bir bilgisayara AİHM’de görülen 584 davayı yükledi.

Bilgisayar da ortada bir insan hakları ihlali olduğunda; bazı ifadelerin veya bilgilerin dava metinlerinde daha sık kullanıldığını tespit etti.

‘Robot yargıç’ 600’e yakın davanın hükümleriyle ilgili tahminlerde bulundu.

Neredeyse her beş karardan dördü doğru tahmin edildi.

‘Kolaylık sağlayabilir’

Araştırmayı yöneten UCL’den Dr Nikolaos Aletras, “Yapay zeka üzerinde büyük bir ilgi var ancak (yapay zekanın) yakın bir gelecekte yargıçların veya avukatların yerine geçebileceğini düşünmüyoruz. Yine de yapay zeka davaların yapısını daha hızlı algılayacağı için kullanışlı olabilir. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre hak ihlalinin yaşandığı davaları bulmakta kolaylık sağlayabilir” dedi.

Uzmanlar 60’lı yıllarda, gelecekte makineler sayesinde dava sonuçlarının tahmin edilebileceğini öngörmüşlerdi.

Araştırmanın bir sonraki aşamasında ise uzmanların sisteme daha fazla veri yükleyecekleri belirtildi.

“Sistemin tanıklardan ve avukatlardan gelen ifadeleri de algılayabilmesi için bir engel yok” dedi.

Kaynak: http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37750409

Her gün gerçek sandığımız her şeyi olduğu gibi kabul ediyoruz. Oysa bu “gerçeklik” herhangi bir nesnel gerçekliğin yansıması, onun, filtrelerimizden geçmiş çarpık biçimidir. Bu gerçeklik nedir? Vücudumuzu oluşturan atom ve moleküller gerçekten mevcuttur; bizimle karşılıklı ilişkilere giren fotonlar enerji ve momentuma sahiptir; vücudumuzu “delip-geçen” nötronlar – tüm bunlar kuantum parçacıklardır. Evren ise küçük atom altı parçacıklardan oluşmuş ve dev galaksilere kadar herşey fiziksel nesneler olmayabilir. Daha net ifade etmek gerekirse, diğer bir gerçekliğin yansıması olabilir.

Bu konuyu ileri süren uzmanlar aslında ikiye ayrılır. Birinci gruptakiler düşünceyi ilginç bulsalar da, şüpheci yaklaşırlar, diğerleri ise bunun aşırı dikkat çekici olduğunu vurgulayarak, delilleri ortaya çıkarmak için elinden geleni yaparlar.

Sanal gerçekliğin ve evren simülasyonu görüşünün ne olduğunu basit bir şekilde anlamak için The Matrix ve The Thirteenth Floor gibi bilim-kurgu filmleri izlemeniz yeterlidir. Fakat ilginç olan, bu filmler sadece kurgudan ibaret değil, aksine iyi bilimsel esasa sahiptir.

Doğanın en temel açmazlarından biri, neden doğa kanunları doğa kanunlarıdır. Neden elementler parçacıklardan oluşuyor ve temel sabitler ile karşılıklı fiziksel ilişkiye sahipler. Bunlardan hangileri evreni anlatıyor. Elimizde evrenin neden ve nasıl şekillenmiş olduğunu belirleyen, temel olarak aslında neyin mevcut olduğunu anlamamıza yarayacak bir matematiksel ve fiziksel prensip yoktur. Biz temelde evrenin içindeyiz ve kendi sınırlı becerilerimizle onun sadece sınırlı bir bölümünü gözlemleyebiliyoruz.

Biz, 46 milyar ışık yılından daha uzak mesafeyi göremeyiz, çünkü Büyük Patlama anından sonraki zaman miktarı ışık hızıyla birlikte bundan ötesini görmemizi olanaksız kılar. Aşırı gelişmiş teknolojilerle bile evrenin temel kuantum hududunu aşmak imkansızdır. Çeşitli parametrelerin hesaplanması girişimleri aynı zamanda hiçbir zaman yok edemeyeceğimiz belirsizlikleri ortaya çıkarıyor ki, bunlara da kuantum sınırlar denir.

Muhtemelen daha çok felsefeye ait olan bu soruları cevaplayan fiziksel açıklamalar var ve biz şimdilik bunları anlamak için çok gerilerdeyiz. Bunun yanı sıra bir de şöyle bir versiyonu var ki, o da evren yasalarının bu şekilde kodlanmış olduğunu ileri sürüyor. Mecazi anlamda değil, öyle işittiğiniz gibi, gerçek anlamda yani, herşey simülasyondur. Son 70 yılda hesaplama gücümüz korkunç derecede arttı ve bunun örneği ortadadır. Biz, çok kısa süreler içinde trilyonlarca parçacıklardan simülasyonlar kurabiliyoruz.

Eğer hesaplama gücümüz daha fazla gelişip, gerekli yeterliliğe ulaşırsa, teorik olarak bütün evrenin her döneminin her bir parçasını simülasyona dönüştürebilirdik. Eğer bu işlem için kuantum bilgisayarlar kullanılsaydı ve her ayrı parçayı belirsizlik durumunda destekleyebilseydi, simülasyonumuzda evrene ait kuantum belirsizlik yer edebilirdi. Ve eğer bu simülasyon kapsamında oluşan gezegenlerde hayat gelişseydi, hatta bu yaşam entelektüel merhalelere ulaşsaydı, onlar bir gün simülasyon içerisinde yaşadıklarını anlayabilirler miydi? Elbette ki, “hayır” cevabı veren bilim adamları oldukça çoktur.

NASA’dan Ric TERRIL “Hatta belirli boyutu ve uzunluğu olduğunu kabul ettiğimiz zaman, enerji, mekan, hacim gibi kavramlar da sınırlıdır. Bu durumda aynı zamanda bizim evrenimiz de hesaplanmış ve sınırlı olmalıdır. Bu gibi özellikler evrenin bir simülasyon olabileceğini düşündürüyor.”, diyor.

Fizik açısından bu fikir yanlış da olabilir. Kuantum belirsizliği gerçek olabilir, ama bu mekanın ve zamanın kuantumlaştığı veya foton enerjisinin istenilen kadar küçük olabileceği anlamına gelmiyor. Gözlemlenebilir evrenin bir sonu olabilir, ama eğer gözlenmemiş kainat da işin içine katılırsa o, sonsuz da olabilir. Modellerimizin hesaplama yükünü azaltmak için mümkün tüm hilelere başvuruyoruz, fakat evrenin de böyle hilelere el attığının kanıtı elde edilse bile, bu deliller bazlı olmayacak, çünkü kozmik mekanın aşırı az bir bölümünü incelemiş olacağız.

Enformasyon teorisinin sonuçları teorik fiziğin ileri araştırmalarında ortaya çıkıyor. Bu nedenle, her iki alan sistematik matematiğe tabidir. Bazı argümanlar ileri sürülüyor. Bunlardan birisi “gelecekte bilinç taklit edilebilecek, demek ki organik bilinci de simüle etmek mümkün olacak, bu ise bizim de bilinç simülasyonu olduğumuz anlamına da gelebilir.” Bu argümanlar o derecede zayıf, dayanıksız ve eleştiriye kapalıdır ki, argüman olduklarını bile düşünmek zordur.

Yakından bakarsak bu teorinin insan aklını başarılı şekilde “iştahlandırdığı” görülebilir. Evrenin simülasyondan ibaret olduğu fikri basit ve konforludur. Peki o zaman bilime ne gerek var? Evrenin simülasyon olduğu versiyonunun biraz farklı biçimini yüzyıllardır dinler de sunmaktadır.

Başka bir husus da şudur ki, örneğin, kozmik ışınlar mekan-zamanın ayrık (çok boyutlu) olduğuna dair kanıtlar elde edilse ve bu sayede evren hakkında bildiklerimiz inanılmaz düzeyde artsa bile, bu, evrenin modelleme hipotezini teyit etmiş olmayacak. Çünkü bunu teyit etmenin herhangi bir yöntemi yoktur. Bulduğumuz veya tapmadığımız herhangi bir kozmik “çarpıklık” yaratıcılarımızın bıraktığı hatalar olabilir, ama evrenin kendi özelliği de olabilir ki, bu daha bilimsel izlenim veriyor.

Hipotez kişiyi çekiyor, ancak bu düşünceyi bilimsel olarak değerlendirebilmek için, bunun olasılığını hesaplayabilir miyiz bilemiyoruz. Örneğin, fiziğin çekici özelliği şu ki, bazen akıl almaz fikirler ortaya çıkarsa da, çok güçlü bir tahmin ve modelleme aletidir. Hatta eğer simulasyonda yaşıyorsak bile, doğa kanunları ve esasları hakkındaki araştırmalar bitmeyecek.

Son yıllarda insanlık için devrimci bilimsel yeniliklerden belki de en büyüğü yapay zekanın yaratılmasıdır. Artık prototipler hazırdır ve üzerinde denemeler yapılmaktadır. İnsanlığa kazandıracağı avantajlar sayısızdır. Fakat Stephen Hawking ve bazı bilim adamlarının rahatsızlığı yapay zekanın kontrolden çıkabileceği ve insanlığı yok edeceğinden oluşan bilim-kurgu senaryoları mevcuttur. Çünkü bir insanın sahip olabileceğinden kat kat fazla bilgiye sahip olup bunu rahat bir şekilde analiz eden ve otomasyonu olan bir şey bilim adamları üzerinde rahatsızlık oluşturmaktadır. Fakat var sayarsak ki, bu senaryo gerçekleşti o zaman insanların alabileceği önlem senaryoları da var.

Michio Kakunun “The Future of the brain” kitabında yapay zekanın yapabilecekleri hakkında bazı senaryolar mevcuttur. Teorik olarak yapay zekaya karşı galip gelme yolunda bazı yöntemler düşünülebilir. Son bilimsel – fantastik senaryolara göre yapay zeka bilgisayarlara aktarılabilir. Ayrıca uyku kaydedici cihazların geliştirilmesi ile benzer işlevli cihazların kurulması, yapay zeka algoritmasının bir çip aracılığıyla insana nakil edilebilir.

Burada iki yol düşünülebilir. Birinci yol yeni klonun oluşturulması ve ona doğrudan nakil edilmesi, diğeri ise normalde G0 aşamasında olan sinir hücrelerini G1 e geçirmek yani interfaz aşamasını etkinleştirmek. Deney çevre faktörlerinden tam izole ortamda yapılabilir. Eğer sinir hücreleri yenilenirse bilgi taşıyıcısı olan nöronlar yenileri ile değiştirilir ve yeni nöron bilgi taşınır. Bu suretle çevreden izole organizma yeni doğmuş gibi sıfırlanır. Kanserojen etkisini önlemek için tümör belirteçlere hassas ve kaspaz genini uyarıcı nanorobotlar devreye girmelidir. Zeka aktarıldıktan sonra interfaz durdurulabilir ve yeniden G0 a yapılabilir.

İnsanın ontogenez gelişiminde bildiğimiz gibi sinir hücresi merkezi ve periferik sinir sistemini oluştururken çoğalıyor fakat süreç sona erdiğinde hücre G0 a geçiyor. Eğer bunu sağlayan genin hangisi olduğu bulunursa bu senaryo hayal olmaktan çıkabilir. Yapay zekanın algoritmaları sınırsız değildir ve insan beyni olduğu kalıbın ötesini düşünebilir durumunda, yapay zeka nakil olunmuş insanın sıradan yapay zekayla denkleştirildikten sonra bu algoritmaları ötesini düşünmesi onu yapay zekadan bir tık yukarı çıkarır.

Mevcut şartlarda ise yapay zekayla başa çıkmak mümkün. Labirentin içine düşürülmüş insan ve yapay zeka arasında fark uçurumdur. Örneğin açmazdan çıkış için 10 olası seçenekten biri doğruysa insan oradan 1/10 ihtimalle çıkacak. Yapay zeka ise tüm olası seçenekleri analiz edip doğrudan doğru olan çıkışa yönelecek yani ihtimal yüzdesi % 100 olacaktır.

Birçok gezegen bilimci, dünyadaki yaşamın kaynağının Mars kökenli organizmalar olabileceğini düşünmektedir. Yani bir zamanlar Mars’ta hayat varsa, bu hayat dünyadaki hayatın genetik köklerini oluşturmuş olabilir.

Güneş Sistemimize doğru yaklaşık 3,5 milyar yıl önce oluşmuş bir meteor bombardımanı sırasında, dünya ve Mars’tan seken göktaşları bu iki gezegen arasında bir genetik soy oluşturmuş olabilirler. Bu genetik aktarım dünyadan Mars’a ya da Mars’tan dünyaya doğru olabilir.

Bir grup bilim insanı, Christopher Carr, MIT Dünya, Atmosferik ve Gezegen Bilimleri Bölümü’nden araştırmacı bilim adamı; Massachusetts Genel Hastanesi Gary Ruvkun (MGH) ve Maria Zuber, E.A. Jeofizik Griswold Profesörü ve araştırma için MIT’nin başkan yardımcısı, DNA ve diğer genetik materyal izleri ile toprak ve buz örneklerini analiz etmek için belki bir gün Mars’a gönderilecek bir DNA dizileme robotu inşa ettiklerini belirttiler.

DNA dizileme mikroçipinin, Mars’a bir robot seferi yapılarak, Mars’ın radyasyon dozlarına maruz kalıp oradaki ortama ve şartlara göre DNA dizilemesi yapabileceği düşünülüyor.

Deneme amacıyla yapılan testlerde yüksek radyasyona maruz kalıp, hatta proton, demir ve ağır oksijen iyonlarına da maruz kaldıktan sonra bir E-coli test suşunun DNA dizilimleri mikroçip tarafından doğru şekilde belirlendi.

Bu mikroçip uzayda iki yıldan daha uzun bir süre görev yapabilir. Bu süre uzun Mars yolculuğunu ve Mars’taki verileri toplama ve inceleme için yeterli bir süredir.

Carr’a göre mikroçipin Mars’taki görevi sırasında zamanla duyarlılığı azalabilir, topladığı verilerin hassasiyeti azalabilir, hatta belki de hiç çalışmayabilir. Yani çipin performansı zamanla azalabilir ya da hiç görev yapmayabilir. Ancak Carr, yaptıkları testlerde bu tür sorunlarla hiç karşılaşmadıklarını söyledi. Belki de çip 2 yıllık misyonunu bitirdikten sonra hizmet etmeye devam edebilir de diyor Carr.

Bu tarz gizli yaşamı araştırmak için Mars’a gönderilecek bir enstrüman, Mars’ın sıcaklık değişimleri, zorlu yüzey koşulları ve yoğun radyasyonu gibi zorlu şartlarına dayanacak şekilde imal edilmelidir. Çünkü bu koşullar cihazın yapacağı çalışmaları, toplayacağı verileri olumsuz yönde etkileyebilir.

İlk olarak, bilim adamları çipe elektrik testleri uyguladı ve daha sonra, değişik radyasyon düzeylerine maruz bırakıldı. Son olarak, E. coli ‘den, DNA parçalarının her biri yüklendi. Radyasyona maruz kaldığı halde, çip bakteri suşunu DNA dizilimlerini doğru şekilde tespit etti.

“Bu çipler üzerinde şu anda bildiğimiz herhangi bir değişiklik yapmadan Mars’ta DNA dizilemesi yapmak için harika adaylar,” diyor Carr. Ayrıca yapılan testlerde yüksek radyasyonun çip üzerinde ciddi etkileri olmadığını belirtti. Yani bu çipler uzayda mesela Jüpiter’in Europa uydusunda bile uzun yıllar çalışabilir. Carr, yakın zamanda uzayda bu tip ilkel yaşamın DNA dizilimlerini görebilecekleri umut ettiklerini ve bunun bir parçası olmaktan mutluluk duyduklarını belirtti.

Zamanda yolculuk teorisi, meraklılarını ve bu konuyla ilgilenenleri hayal kırıklığına uğratabilir. Daha önceleri bazı bilim adamları zamanda yolculuğun mümkün olabileceğini söylemişlerdi. Ancak son yapılan araştırmalar ve ortaya çıkan çalışmalar zamanda yolculuğun olamayabileceğini gösterdi.

Zamanda yolculuğun mümkün olabilmesi düşüncesi insanoğlunu sanıldığından daha eski zamanlardan beri etkilemiştir. Hatta insanlar çok eski çağlarda bile zaman yolculuğunun büyüsüne kapılmışlardır. Hatta zamanda yolculukla ilgili mitler ve efsanelerin olması atalarımızın bu konuya aşina olduğunun göstergesidir.

Günümüzde bazı kimseler geçmişi ve geleceği ziyaret etmeyi başardıklarını söyleyen hikayeler anlattılar. Gerçekten de zaman yolculuğu kavramı oldukça ilginç ve insanlar üzerinde merak uyandırıyor. Peki gerçekten de fizik yasaları zamanda yolculuğa izin veriyor mu?

Eğer biz zamanda geriye doğru yolculuk yapmayı denersek fiziksel uzayımızın, neden-sonuç ilişkisi ile alakalı olan “nedensellik” olarak ifade edilen çok önemli bir parçasını etkileriz. Eğer zamanda geriye doğru seyahat etmek istiyorsak nedensellik ilişkisini etkilemeyecek bir yol bulmalıyız.

Geçmişte ya da gelecekte sabit bir zamana geçişi güvence altına almanın gerçekten mümkün olup olmadığına fizik dünyasında yapılacak yeni keşifler daha fazla ışık tutacaktır.

Fizikçiler evreni açıklamak için kullanılan büyüleyici ve armut şeklindeki atom çekirdeğinin yapısını keşfettiler. Armut biçimli asimetrik atom çekirdeği ilk defa 2013 yılında CERN’de yapılan çalışmalarda fark edildi. Bu şekil Radyum-224 ve aynı zamanda Baryum-144 izotoplarında gözlendi.

İyi haber, hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde yapılan bu buluşun fizikte çığır açacağıdır. Armut biçimli çekirdek fizikteki çok büyük gizemleri çözebilir. Bu buluş karanlık maddenin nerede olduğunu ve zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın neden mümkün olmayacağını açıklayabilir.

Bu buluş atom çekirdeğinin bir tarafının neden diğer tarafından daha ağır olduğunu da açıklıyor. Ancak evrendeki her şeyin simetriği olduğunu ifade eden Ayna Simetrisi Teorisini ihlal ediyor. Dolayısıyla evrende madde ve anti-maddenin eşit dağıldığı düşüncesi de darbe almış oldu.

Bu dengesiz kütle-yük dağılımı Baryum-144 çekirdeğinin uzay-zamanda belli bir noktaya doğru yönelimine sebep oluyor. Bu yönelim zamanın neden geriye doğru değil de ileriye doğru aktığını açıklamaktadır. Aslında mevcut fizik kanunlarına göre hangi yönde aktığı çok önemli değildi.

Bu çalışma bu çekirdeklerin uzay-zamanda kesin bir noktaya doğru yöneldiğini işaret ediyor. Bu durum zamanın yönünü açıklamaktadır. Çünkü çekirdeğin uzay-zamandaki yönelimi tam ve kesin ifade edilmiş bir noktaya doğru olmaktadır. Bu nedenle biz geçmişten geleceğe doğru yaşıyoruz.

Tabi ki bulunacak daha fazla deliller gelecekte yapılacak çalışmalara ışık tutacaktır. Ancak şimdiye kadar bulunanlar evrenin düşünüldüğü kadar simetrik olmadığını göstermektedir.

Peki bu çalışma zaman yolcuğu defterini tamamen kapattı mı? Tam olarak değil, çünkü zamanda yolculuk defterini tam olarak kapatmak için çok daha fazla test ve deneylerin yapılması gerekmektedir.