Etiket

erzurum kongresi

Tarama

1299 yılında Söğüt-Domaniç yaylalarında kurulan ve zamanla bir cihan imparatorluğu haline gelen Osmanlı Devleti ne yazık ki 1700’lü yıllardan itibaren güç ile birlikte toprak da kaybetmeye başlamıştır. Batı dünyasında yaşanan Coğrafi Keşifler, Reform, Rönesans Hareketleri ve Sanayi İnkılabı, Batılı devletlerin gelişimine ne kadar katkı sağladıysa Osmanlı Devleti’nin de o kadar gerilemesine neden oldu. Sanayisi gelişen Batı dünyası Balkanlar, Orta Doğu, Afrika ve Uzak Doğu istikametinde sömürgecilik yarışına başladı. Bir tarafta millî birliklerini tamamlayan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya; diğer tarafta Rusya, İngiltere ve Fransa bloklaşarak 1914 yılında sömürge yarışını savaşa dönüştürdü. Zaten yıkılmanın eşiğinde olan Osmanlı Devleti bu savaşta kaybettiği toprakları ve eski gücünü yeniden kazanmak için Almanya’nın yanında savaşa katıldı.

Almanya’nın savaşta yenilmesi ile Osmanlı Devleti de yenik sayıldı. Galip devletler, Osmanlı Devleti ile savaşı bitiren Mondros Ateşkes Antlaşması marifetiyle Türk milletini yok etmeyi amaçladılar. Özellikle Bırakışma’nın 7.maddesine dayanarak Anadolu’nun çeşitli bölgelerini işgale başladılar. Yine Ateşkes’in bir gereği olarak Osmanlı Devleti’nin ordusu terhis edilmeye başlandı. Yıldırım Orduları da lav edildi. Mustafa Kemal Paşa da 7 Kasım 1918 tarihinde İstanbul’a çağrılmıştı. 13 Kasım 1918 yılında İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa Boğaz’da 60 parçalık İtilaf devletleri donanmasını görünce “Geldikleri gibi giderler.” demiştir. Mustafa Kemal Paşa memleketin bu durumuna müdahil olmak için öncelikle İstanbul hükümetinde aktif görev almak istedi ancak bunu başaramadı. Kendisine teklif edilen başka görevleri de bahaneler bularak reddetti. Bu arada İngilizler, Türkiye’de tam bir hâkimiyet sağlayarak padişahı İslam dünyası üzerinde nüfuz olarak kullanmak istedi. Umutlarını İngiliz hükümetine bağlayan Damat Ferit gibi bir şahsın varlığı da İngiliz hükümetinin işlerini kolaylaştırıyordu.

Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçme fırsatını 21 Nisan 1919’da İngilizlerin İstanbul hükümetine verdiği nota ile buldu. Samsun ve civarında Rum çetelerinin Müslümanlara saldırılarını İngilizler tam tersi olarak yorumlamış, İstanbul hükümetinden bölgeye müfettiş gönderip olayların durdurulmasını istemişti. Dürüst ve güvenilir bir asker olduğu düşünülen Mustafa Kemal, bu göreve uygun bulundu ve 9. Ordu Müfettişi olarak 18 subay ile birlikte İzmir’in Yunanlar tarafından işgal edildiği 15 Mayıs tarihinden bir gün sonra 16 Mayıs 1919 tarihinde yola çıktı. 19 Mayıs 1919’da Samsuna varan Mustafa Kemal 20-22 Mayıs’ta İstanbul hükümetine gönderdiği telgrafta milli egemenlik fikrini ön plana çıkarmıştı. Düşman işgaline uğramış bir memleketle içinde bulunulan durumdan kurtulmak için kimi çevreler kimi çareler üretmişti. Bazıları bölgesel kurtuluş çözümüne değinirken kimileri de Amerikan mandasını çare olarak görmekteydi. Mustafa Kemal Nutuk adlı eserinde bu iki görüş üzerinde şu fikrini öne sürmüştür.

Efendiler ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü. Esassız idi. Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da milli hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.”

Mustafa Kemal, Samsun’dan Havza’ya geçerek K. Karabekir, Ali Fuat ve Refet Bele ile haberleştikten sonra 3 Haziranda 1919’da 5 Komutan, 6 Vali’ye bir genelge gönderdi. Bu genelgede Damat Ferit’in barış konferansında ülkenin çıkarlarını göz önünde bulunduramayacağından söz ediyordu. Bu genelgenin sadece 11 yöneticiye gönderilmesine karşın gizli kalması beklenemezdi. Dolayısıyla Mustafa Kemal İstanbul hükümeti tutumuna ve Damat Ferit’e bayrak açmış durumundaydı. İngilizler bu durumdan rahatsız olarak Mustafa Kemal’in İstanbul’a geri çağrılmasını istedi. Buna binaen İstanbul hükümeti 8 Haziran’da Mustafa Kemal’i İstanbul’a çağırdı. Mustafa Kemal ise 2 gün sonra bir genelge daha çıkararak Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak örgütlerinin kendisine liderlik önerdiklerini ve kendisinin bu yola baş koyduğunu iletti. Ayrıca bazı komutan arkadaşlarını Amasya’da toplantıya davet ediyordu. Mustafa Kemal bu davaya baş koyduğunda henüz 38 yaşındaydı.

Amasya Tamimi’ninaçıklanan maddelerinin dışındagizli tutulan iki maddesi bulunmaktadır. Gizli maddelerden biri olan 6. maddede askeri birliklerin komutanlıkları hiçbir suretle devredilmeyecek, silah ve cephane elden çıkarılmayacak, bir yerin düşman işgaline uğraması yalnızca o bölgeyi değil tüm orduyu ilgilendirecek gibi hususlara yer verilmiştir. Bu gizli madde ile aslında hükümetin İtilaf devletleri ile imzaladığı Mondros Ateşkes Antlaşması’na karşı çıkılıyordu. Bunun haricinde üyelerinin biri bahriyeli, beşi karacı olan bir askeri örgüt kurulmuştu. Örgütün Konya’da bulunan Mersinli Cemal Paşa dışında rütbece en kıdemlisi Mustafa Kemal idi. Zaten Mersinli Cemal Paşa -belki de bundan rahatsız olarak- bu askeri teşkilattan bir süre sonra ayrıldı. Bu arada İtilaf devletleri İzmir’in Yunanlar tarafından işgal edilmesi olayında fazla ileri gidildiğini düşündüğünden midir bilinmez, İstanbul hükümetini Paris Barış Konferansı’na davet etmiştir. Temsilci olarak konferansa katılan Damat Ferit Paşa, konferansta Arap topraklarında hak iddia ederken 15 yıllığına ülke yönetiminde İngilizleri adeta devletin hamisi konumuna getirecek tekliflerde bulunmuş, Ermeni tehcirini ittihatçıların bir günahı olarak göstererek Ermenilerin dile getirdiği rakamdan bile fazla Ermeni ölümünden bahsetmiştir. İngiliz ve Fransız yöneticiler bu konferansta Damat Ferit’i azarlamış hatta konferanstan kovmuşlardır. Buna mukabil kantarın topuzu kaçmasın diye konferansta iki karar daha alınmıştır. Yunan işgalinin sınırları belirlenecek ve ABD Yüksek Komiseri Amiral Bristol başkanlığında bir heyet İzmir civarında Yunan iddialarını araştıracaktı. Bristol, heyeti ile bölgeye gitti. Herkesi dinledi. Yunan ordusunu asayişi sağlayan bir güç değil bir işgal ordusu olarak saptadı. Ancak yine değişen bir şey olmadı.

Erzurum Kongresi öncesinde İstanbul hükümeti, Mustafa Kemal’e İstanbul’a dönmesi için yeniden çağrı yaptı. Mustafa Kemal’in söz dinlemek niyeti olmadığı anlaşılınca 2 Temmuz’da padişah Mustafa Kemal’e bir telgraf çekerek 2 ay hava değişimine çıkmasını istedi. Bu çözüm Mustafa Kemal’in de aklına yatmışken 8 Temmuz’da gelen telgrafla görevden azli kendisine bildirildi. Ordu müfettişliği ağırlığı olan bir görevdi ancak azledilmiş bir paşanın artık ne etkisi olabilirdi ki?.. Bu yüzden Mustafa Kemal kararını verdi ve askerlik görevinden de istifa etti. Bu karar Mustafa Kemal açısından duygusal bakımından zor bir karardı.

10 Temmuz’da başlaması planlanan Erzurum Kongresi, delegelerin tam katılım sağlamamasından dolayı 23 Temmuz’a ertelendi. (Her iki tarih de Meşrutiyet’in ilanının yıl dönümüne gelmesi Kongreyi düzenleyen grubun bu simgeselliğe önem verdiğinigöstermektedir.) Nihayet kongre 23 Temmuz’da başladı ve 7 Ağustos 1919 tarihine kadar sürdü.Bölgesel bir mahiyette olan kongrenin iki hafta gibi uzun bir zamanda tamamlanması şaşırtıcı ve içeriği hakkında bize ipuçları vericidir. Günümüzde bile bir parti kongresinin iki ya da üç gün sürdüğü düşünüldüğünde tartışmaların ne kadar şiddetli ve karar almanın ne denli zor olduğu sezinlenmektedir. İmparatorluk kültürü çerçevesinde yetişmiş bir kuşak tam bağımsızlık mücadelesi yaparken aynı zamanda imparatorluk haklarından vazgeçme çelişkisi yaşamıştır. Mustafa Kemal, kongre başkanlığını üstlenirken kongrede Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bünyesinde bir temsil heyeti oluşturulmuş ve yine başkanlığına Mustafa Kemal seçilmiştir.

Daha önce alınan karar gereği Erzurum Kongresi sonrasında Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da başladı ve kongre başkanlığına Mustafa Kemal seçildi. Sivas Kongresi 11 Eylül 1919’da son buldu. Kongre başlangıcında işlerin yolunda gitmediği belliydi. Çünkü katılımcıların sayısı çok azdı. Normal şartlarda 61 sancaktan 3 delege geleceği düşünülerek toplam 183 delege kongrede bulunması gerekirken sadece 38 delege kongreye katılmıştı. Erzurum Kongresi bile yerel bir kongre olasına rağmen 56 kişi ile toplanmıştı. Bu denli az katılımı gören Mustafa Kemal ve arkadaşları “Büyük Anadolu Kongresini” toplamaya karar verdi ancak başarısız olarak başlayan Sivas Kongresi o kadar başarılı oldu ki “Büyük Anadolu Kongresi”ne gerek kalmadı. Gelen delegelerden bazıları ise ABD mandası taraftarı idi ve kongrede bunu savundu. Mondros Ateşkesi’nin ilk zamanlarında İstanbul’da Wilson ilkelerini benimseyen bir grup oluşmuştu fakat arkası gelmemişti. Yunanistan’ın İzmir işgali ile yeniden ABD mandası düşüncesi canlandı. ABD Yüksek Komiseri Bristol bu gibi kimseleri elçiliğe çağırıp buna özendiriyordu. Bunların içinde Halide Edip ve Ahmet Emin Yalman gibi kimselerde vardı. ABD mandasının çekiciliği Arap toraklarını elde tutabilmek çekiciliğinden kaynaklanıyordu. Bunlar İmparatorluk hayalinden vazgeçemiyorlardı. Lakin ABD boyunduruğunda Doğu Anadolu’da kurulacak Ermeni devletini de sineye çekmek gerekiyordu. Aslında bu manda fikri Bristol’ün kişisel düşüncesi olup Amerikan hükümetinin bilgisi dışındaydı. Mandacılar Kongre’de ardı ardına kürsüye gelip Amerikan mandasını savunurken Halide Edip’in Kongre’ye gönderdiği mektupta Filipinler’in ABD mandasında nasıl adam olduğu ballandırılarak anlatılıyordu. Erzurumlu Raif Bey haricinde karşı çıkanda yoktu. Mustafa Kemal ve yakın arkadaşları manda savunucularına ilginç bir soru soruyordu: ABD bizi mandasına almak istiyor muydu? Hatta ABD senatosuna bu sorunun cevaplanması için bir mektup yazıldı. Şikago gazetecisi Browne kongrede hazır bulunmaktaydı. Mektup ona verildi.

Kongre sürecinde İstanbul hükümeti Elazığ valisini kullanarak kongreyi dağıtma işine girişti. Fakat Mustafa Kemal, aldığı telgraflar marifetiyle önceden haberdar olduğu bu girişimi engelledi. Kongre üyeleri bu duruma kızarak İstanbul’a bir telgraf gönderdi. Ferit hükümeti bu mesajı padişaha iletmeyince Ferit hükümeti çekilinceye kadar Anadolu’nun İstanbul ile iletişimini kesilmesi kararı alındı. Sivas bu süreçte başkent sayılacaktı. Bütün kolordu komutanları bu karara uydu ve üç hafta sonra Damat Ferit istifa etti.

Yeni hükümeti Kuvayi Milliye açısından zararsız görülen Ali Rıza Paşa kurdu. Hükümetin Bahriye Nazırı demokratik sayılabilecek Salih Paşa idi. Hükümet ile Mustafa Kemal Paşa Amasya’da buluştular ve 5 madde üzerinde protokol imzalandı. Görüşülen en önemli sorun meclisin nerede açılacağıydı. Mustafa Kemal’e göre düşman işgali altında olan İstanbul’da meclisintoplanması sakıncalıydı. Salih Paşa bunu kabul etti ama İstanbul’a döndüğünde hükümeti ve padişahı razı edemedi. Onlara göre meclisin İstanbul dışında toplanması İstanbul’u terk etme görünümü verebilirdi. Bu karara bağlı olarak Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından yapılan “Kumandanlar Toplantısı”nda meclisin İstanbul’da toplanması uygun görüldü. Lakin İstanbul tehlikeli olduğu için Mustafa Kemal ve Rauf Orbay mebus da olsa İstanbul’a gitmeyecekti.

Seçilen mebuslar İstanbul’a gitmeden önce Anadolu’da toplanacaklardı. Seçimler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk cemiyeti egemenliği altında cereyan etti. Müslüman olmayanlar ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası seçimleri boykot etti. 27 Aralık’ta Mustafa Kemal ve Temsil Heyeti İstanbul’a ve meclise daha yakın olabilmek için Ankara’ya geldi. Seçilen mebuslarla toplantılar grup grup yapıldı. Mustafa Kemal mebuslardan özellikle şunları istedi.

  • Misak-ı Milli programının mecliste kabul edilmesi.
  • Meclis başkanlığına kendisini seçtirmeleri.
  • Mecliste Müdafaa-i Hukuk adında bir grup kurmaları.

Meclis 12 Ocak 1920 açıldı. Vahdettin hastalığını ileri sürerek açılışa katılmadı.

Osmanlı Devleti’nin son Mebussan Meclisi’nde 28 Ocak’ta Misak-ı Milli kararları kabul edildi.Bu kararlar özetle şunlardır:

  • Mondros Mütarekesi imzalandığı sıradaki sınırlar içindeki yerler bir bütündür.
  • Arap ülkeleri, Kars, Ardahan Batum ve Batı Trakya bölgesinde halk oylamasına başvurulabilir.
  • Azınlıklara komşu ülkelerde Müslüman halka verilen haklar kadar ayrıcalıklar tanınabilir.
  • İstanbul ve Marmara Denizi’nin güvenliğini sağlanmak koşulu ile Boğazların dünya ticaretine açık olması bütün ilgililerle kararlaştırılacak esaslarla kabul edilebilir.
  • Kapitülasyonlar kaldırılmalıdır.

Misak-ı Milli kararlarının kabulü ile Mustafa Kemal’in isteklerinden biri gerçekleşmiş oluyordu. Ancak diğer istekleri gerçekleşmedi. Örneğin Müdafaa-i Hukuk grubu kurulması istenmişti, onun yerine Felah-ı Vatan grubu kuruldu. Meclis başkanı olarak da Mustafa Kemal değil Felah-ı Vatan üyesi bile olmayan Celalettin Arif seçildi. Anlaşılan İstanbul’a giden vekiller İstanbul’un havasına girmişlerdi. Hatta Rauf Orbay vekilleri çekip çevirmek için İstanbul’a gönderildi. Ama o da İstanbul’un havasına uymuştu. Bu durumu Mustafa Kemal “Nutuk” adlı eserinde ağır bir şekilde eleştirmiştir.

Mustafa Kemal “aşırı” olarak değerlendirilmekteydi ancak karşımızdaki İtilaf devletlerinin fikirleri daha da aşırıydı. Aralık 1919’da İngiliz ve Fransızlar Londra’da Osmanlı ile imzalanacak barış anlaşmasının şartlarını görüşmek için toplantı yapmışlar İstanbul’u Türklerden almayı kararlaştırmışlardır. Fransızlar Osmanlının yeni başkenti için Konya’yı teklif ederken İngilizler deniz yolu ile ulaşılabilir bir şehir olması hasebi ile Bursa’yı uygun bulmuştu. Karar İstanbul’da matem havası yarattı. Mustafa Kemal ve arkadaşları karşı hamle için Çukurova’da bir mücadele başlattı.

İtilaf devleri,Osmanlı Devleti’ne çok ağır bir barış antlaşması imzalatmayı düşünürken, tasarlarken Misak-ı Milli kararlarının ilanı hiç hoşlarına gitmedi. Bu amaçla İstanbul’un işgali 16 Mart 1920’de şiddetlendirdi. Vatanseverlerin evleri İtilaf devletleri tarafından sabahın erken saatlerinde basılarak ilgili kişiler tutuklandı.İtilaf devletleri ayrıca saraya adam göndererek işgalin kendisine yönelik olmadığını belirtti. Salih Paşa hükümetine KuvayiMilliye’yi kınayan bir bildiri çıkarması için baskı yaptı. Salih Paşa buna direndi ancak sonunda istifa etti. İngilizler evlere zorla girerken meclise terbiyeli bir şekilde geldi. Mustafa Kemal, Rauf Orbay’ın kaçıp gelmesini isterken o sanki uygar bir ülke olan İngilizlerin kendisini meclisten yaka paça götürmesini fotoğraflamak istiyordu. İngilizler zor kullanmadı fakat Rauf Orbay’a zorla götürüldüğüne dair bir yazı imzalattı. (Mustafa Kemal bu durumu Nutuk adlı eserinde eleştirel bir dille anlatır.) İstanbul’un işgali sonucunda Mebussan Meclisi çalışmalarına ara verdi.Buna mukabil Ayan Meclisi çalışmalarına devam etti. 4 Nisan’da Damat Ferit yeniden hükümeti kurmakla görevlendirildi. 11 Nisan’da Mebussan Meclisi dağıtıldı zaten milletvekillerinin bir kısmı Ankara’ya kaçmıştı.

Mebussan Meclisi’nin kapanması ile Ankara’da yeni bir meclisin açılma çalışmaları başladı. Bu mecliste Mebussan Meclisi’nden kaçabilen milletvekilleri haricinde yeniden seçilen vekillerde olacaktı.Padişah ve hükümeti ile çalışma söz konusu olmadığına göre bu meclise Mebussan Meclisi denemezdi. Mustafa Kemal bu meclise “Müsessisan Meclisi”(Kurucu) denmesini önerdi. Kazım Karabekir buna karşı çıkarak İslami bir hava katmak için “Şura” denilmesini istedi. Halide Edip ve Hamdullah Suphi Türk tarihinden esinlenerek meclise “Kurultay” denilmesini isterken Celalettin Arif ise meclisin ismine “Meclisi Kebir-i Milli”yani Büyük Millet Meclisi denilmesini teklif etti ve kabul gören isim bu oldu. Başına Türkiye kelimesinin getirilmesi ise açılışından 9,5 ay sonra 8 Şubat 1921 günü Bakanlar Kurulu kararnamesinde gerçekleşmiştir. Bundan sonra da meclis hep bu isimle anılmıştır. “Türkiye” kelimesi bu meclisin Türklerin oturduğu memleketi kastederken “Büyük” sözcüğü meclisin sıradan olmadığı olağanüstü yetkilerinin olduğunu anlatıyordu. “Millet” sözcüğü ise meclisin milleti temsil ettiğini gösteriyordu.

Mustafa Kemal, 22 Nisan 1920 tarihinde bütün mülki ve askeri makamlara gönderdiği telgrafın bir bölümünde:TBMM gayesinin hilafet ve saltanatı, vatan ve milleti milli hâkimiyet prensibi esaslar dâhilinde kurtarmak olduğunu belirterek ilk etapta Osmanlı Devleti’nin temel unsuru olan saltanat ve hilafete açıkça karşı çıkmamıştır. Milli Mücadele’nin meşru bir zemine oturması için TBMM 23 Nisan 1920’de açıldı. Mustafa Kemal başkan seçildi. TBMM başkanı meclisin seçeceği hükümete de başkanlık edecekti.

Kuvayi milli ruhu ile Samsun’dan başlayıp Ankara’da biten yolculuk İstanbul hükümetinden ayrı bir şekilde bir hükümet oluşturarak bu gücünü millete dayandırmıştır. Bu kuvvet Milli Mücadele sürecini yöneterek nihayetinde başarıya ulaşmıştır. Egemenliğimizi sınırlayan bağımsızlığımıza göz diken İtilaf devletlerinin dayattığı antlaşmaları yok sayarak topraklarımız üzerinde kendi büyük(!) ideallerini gerçekleştirmek isteyen toplumların heveslerini kursağında bırakmıştır. Her ne kadar imparatorluk ve geniş topraklı günler geride kalsa da mücadele ile bizde kalan kısımda tam bağımsız bir devlet yapısı TBMM iradesi ile oluşmuştur. Saltanatın kaldırılması ile TBMM sürekli hale gelmiş ve yeni bir rejim ortaya çıkmıştır. Bir asır önce yaşanan bu varlık mücadelesi nihai hedefine ulaşmıştır.

“101.Yılında” Gazi Meclisimizin açılışı kutlu olsun…

Ebedî Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da yaktığı bağımsızlık meşalesinin ışığında, “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” anlayışıyla yürütülen Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlandırılmasının ardından, bir ulusun yeniden dirilişinin simgesi olarak hayat bulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuştur.
Bir millete, yitirmek üzere olduğu özgüveninin ve ulus bilincinin yeniden kazandırılması, bütün imkânsızlıklara rağmen verilen İstiklal Savaşı’nın zaferle sonuçlandırılması, yönetimde egemenliğin kayıtsız şartsız millete verilmesi ve her şeyden önemlisi; modern hukuk kurallarına dayanan çağdaş ve laik bir devletin tüm kurumlarıyla inşa edilmesi gibi başarıları, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü çağdaşları arasında farklı ve ayrıcalıklı bir konuma yükseltmiştir.

Gazi Mustafa Kemal’in kişiliği Türk milletinin binlerce yıllık birikimini sembolü olmuştur. Yüce milletimizin bağımsızlık tutkusu, cesareti, merhameti ve insan sevgisi Gazi’nin kişiliğinin en belirgin unsurlarıyla Türk milletinin şan ve şerefle dolu tarihi Mustafa Kemal’in kişiliğinde en büyük rol modeli oluşturmaktaydı.
Mustafa kemal iyi bir komutan olmasının ötesinde iyi bir insan olma vasfını da üzerinde bulundurmaktaydı. Merhameti, insan sevgisi ve duygusal yönüyle her kesimden insanın gönlünü alacak yüce bir birikime sahipti. Yaşadığı dönemde çok büyük takdir kazanan Atatürk’ün günümüzde acımasız hakaretlere varan şekilde eleştirilmesi eğitim sorununu gündeme getirmektedir. Başka bir ifadeyle Atatürk zamanında yaşamış, onun yanında bulunan insanların her türlü takdirine karşılık, onların üniversite mezunu torunları Atatürk’e kin kusmaktan geri kalmıyorlar. Atatürk’ü en iyi anlayanlar O’nun zamanında yaşayanlar mı, yoksa bir takım meczupların uydurma hikâyelerinden oluşan kitapları yazan din tüccarları mı?
Günümüzde Atatürk’e atılan iftiralara karşı verilecek en iyi cevap Atatürk zamanında yaşamış insanların anıları olacaktır. Binlerce anıdan 1978’de 92 yaşında vefat eden Kayseri’nin Üzerlik köyünde yaşamış Paşa Hoca olarak anılan Mustafa TUNÇ’un anılarını paylaşmak işitiyorum.
Mustafa TUNÇ, birinci dünya savaşı başlayınca babası Habip ile gelen seferberlik emrine uyarak askere gidiyorlar. Babası ile Sivas’a ulaşıp birliklerine dağılıyorlar. Daha sonra babasının şehit haberi kendisine ulaşıyor. Sivas’tan Erzurum’a giden Mustafa TUNÇ Kazım Karabekir Paşa’nın birliğinde Ermenilerle savaşıyor ve uzun bir süre Erzurum’da asker olarak kalıyor. 30 Ekim 1918 Mondros ateşkes antlaşması ile Osmanlı devleti yenik sayılıp ordularının dağıtılması maddesine itiraz eden Kazım Karabekir Paşa’nın birliğinde kalmaya devam etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan Türk kurtuluş savaşının en önemli adımı kongreler dönemidir. Mustafa Kemal, doğu illerinin güvenliğini sağlamak ve direniş cemiyetlerini birleştirmek için Erzurum’a geliyor. Orada kongre toplanıyor ve Kurtuluş savaşının ana düşüncesi ilan ediliyor. Doğuda sağlanan birliğin bütün yurtta sağlanması için Atatürk Sivas’a hareket etme kararı alıyor. Atatürk’ün yanında koruma olarak verilen Mustafa TUNÇ, O’nunla Sivas’a kadar geliyor. Atatürk’ü yakından görme tanıma fırsatı bulan Mustafa TUNÇ, ömrünün sonuna kadar Atatürk’e büyük bir sevgi ve saygı besleyecektir.1352797189_58_7660
Atatürk’ün yanında bulunduğu dönemlerde Mustafa TUNÇ’un etkilendiği ve hiç unutamadığı bir hadiseyi paylaşmak istiyorum. Atatürk’ün bir plaktan sürekli Yemen Türküsü ’nü dinleyip ağlaması Mustafa TUNÇ’u çok derinden etkilemiştir. Yemen Türküsü’ nü her dinlediğinde Atatürk’ün beni askerimin “Yemen çöllerinde ne işi var?” demesi ağlaması Mustafa TUNÇ’un içinde ömür boyu hiç unutamadığı bir anı olarak kalmıştır. Aradan neredeyse 100 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen hayat kaynağımız, bağımsızlığımızın nedeni Atatürk’ün sorduğu soruyu soruyoruz? Türkülere konu olan Yemen çölündeki dava kimin davasıydı? Vatan bunun neresindeydi?
Hayatının önemli bir bölümünü savaşlarda cephede geçirmiş, binlerce ölü ve yaralı görmüş Mustafa Kemal’in Yemen’de şehit olan askerlerimiz için gözyaşı dökmesi çok anlamlı bir anıdır. Yaşadığımız her olumsuzluğu Atatürk’e yüklemeye çalışanlar acaba biliyorlar mı hiç O’nun bu merhametli halini.
Atatürk’ümüzü içlendiren, ağlatan Yemen Türküsü ile yazıma son verirken O’nun aziz hatırasına sahip çıkmanın onurunu yaşıyorum.
Havada bulut yok bu ne dumandır
Mehlede ölüm yok bu ne figandır
Şu yemen elleri ne de yamandır
Ah o yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Burası Huş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir
Kışlanın önünde redif sesi var
Bakın çantasında acep nesi var
Bir çift kundurayla bir al fesi var
Kışlanın önünde üç ağaç incir
Kolumda kelepçe boynumda zincir
Zincirin yerleri ne yaman sancır
Kışlanın önünde sıra söğütler
Zabitler oturmuş asker öğütler
Yemen’e gidecek bu Koçyiğitler
Ah o yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Kışlanın ardını duman bağladı
Analar babalar kara bağladı
Yemen’e gidene herkes ağladı
Kışlanın ardında yüzüyor kazlar
Ayağım ağrıyor yüreğim sızlar
Yemen’e gidene ağlıyor kızlar
Kışlanın ardında bir kırık testi
Askerin üstüne sam yeli esti
Gelinlik tazeler umudu kesti
Burası Huş’tur havası hoştur
Giden gelmiyor acep ne iştir