Kategori

Yaşam

Kategori

Güneşin en berrak renklerinin Kızılırmak büklümüne eğildiği ışıltısı, kuzeyden Bucak hizası boyunca bir başka aydınlatır Üzerlik köyünü.  Köye adını veren Üzerlik otu, sabah aydınlığının tütsüsü olur; köyü kem gözlerden korumak istercesine. Köyü çevreleyen verimli topraklar, köylünün alın teriyle sulandıkça bir başka canlanır hasat zamanı. Güneşin aydınlık yüzü değdiği zaman tarlada çalışan köylüsüne, adeta ödül verir gibi bronz madalyasını takıyor ten renklerine.

Binlerce yıllık geleneğin Anadolu coğrafi bütünlüğü milli kültürümüzün renkleriyle öyle bütünleşmiş ki Üzerlik Köyünde, coğrafya ve milletin et ile tırnak gibi kaynaştığının ispatlarcasına bir görünüm oluşmuş. Konar-göçebe kültürün zengin dil öbekleri köylünün hafızasına öyle kazınmış ki yüzlerce yıldan beri hep varlığını koruyarak nesilden nesile aynen aktarılabilmiştir.

İnsanı temel alan köklü kültürel kimliğimiz içerisinde minik bir damla olan Üzerlik köyünün kültürel hazinesinde insana verilen değeri çok rahat bulmak mümkün olmuştur. Bazen bir ağıtla ortaya çıkan yoğun sevgi seli bezenmiş duygu yükü hüzünlendirirken insanları, bazen de bir mani ile güzel söz öbekleri tatmin olmuş ruhsal birikimleri yansıtır köyde. Bundan dolayı milli kültürümüzün en güzel örneklerinden olan sözlü edebiyatımıza ait olan bin bir güzellikleri köyün yoğun duygu seli yüklü insanlarında kolayca bulmak mümkündür. İnsanların sessiz çığlıklarında gizli olan bu dizeler, hem köyün geçirdiği sosyolojik evrimi, hem insani ilişkilerin mahiyetini hem de köylünün üstün zekâ yapısını göstermesi bakımından geleceğe ışık tutacak değerler niteliğindedir. Bunlarla ilgili sayısız örnekten birkaçını kısaca şöyle sıralayabiliriz:

Köyde Yusuf ve Hatem adında iki kardeşin seferberlikte şehit olması üzerine anası Zeynep yaktığı ağıtta şöyle haykırıyor:

Sabah oldu tan yelleri ışıdı

El uzattı kekilini gaşıdı

Gara Yusufum a Hatemim ölünce

Bilemedin mi yalan dünya boşudu

12 Eylülden sonra okuma-yazma seferberliği başlatılır. Köyün okulunda kurs gören yaşlı kadınlar okumada zorluk çekince Ayşe adındaki kadın şöyle mırıldanır:

Kadir gelir usul usul               Cetveli çaldın da

Yazımızda arar kusur             Öğündün mü Kadir Hocaya

Biz imzamızı atıyoruz Meryem anama mı darıldın

Sizin talebeler nasıl                Aklı varmıyor heceye

Aslan Hayran köyde yaşanan olayları gurbetteki arkadaşına şöyle aktarır:

Nüfusumuz yaklaştı iki bine              Daha tutulmadı dana çobanı

Bu dönem iyi çalıştı kabine               Anap’a kaydı Doğruyol tabanı

Sağlık evi yaptık Pur’un dibine         Belediyeye verdik Koç Şabanı

Şükür köylü onu da gördü inan         Yolcu otobüsü sürdü inan

Binlerce yıllık devasa kültürel birikimimiz içerisinde küçük bir damla olan Üzerlik köyünün anacak küçük bir bölümünü bu satırlara yansıtmak mümkün olabildi. Hâlbuki köyün birbirinden güzel o kadar özelliği var ki bunları anlatmak burada mümkün değil. Ülkemizde bulunan 35 bin civarındaki köyün de Üzerlik köyü gibi aynı yapıda faklı detayda binlerce özelliği bulunmaktadır. Geleceğe ancak köklü birikimlerimizi iyi değerlendirerek sağlam adımlarla ulaşabiliriz. Bu nedenle milli kültürümüzde çok büyük yeri ve önemi olan köylerimiz ve köylülerimizi asla unutmamalıyız…    

İnsanların sürekli mutlu olmaları gerektiğine inandırılmış bir çağda yaşamaktayız. Ne yazık ki bu mutluluğun yolunu da ilan panoları, reklam spotları, broşürler ve sosyal medya önerilerinde pervasızca tüketim yapmakta gösterdiler. Sanki bu zincirde bir şeylere sahip olursan dünya hayatında en mutlu insanın sen olacağı düşüncesi verilmektedir. Bu döngüde bir nevi mutluluk diktatörlüğü kurulmuş bunun dışında kalanlar modern vebaya yakalanmış gibi algılatılmaktadır. Bu algı insan hayatındaki anlam kaybının bu şekilde bir mutlulukla doldurmak isteyenlerin bir masalıdır. Hâlbuki ki insanın hayatında mutlu olma ihtimali kadar bazı konularda hoşnutsuz olma hatta ızdırap çekme ihtimali de vardır. Keza bizim hayatın manası diye ifade ettiğimiz hususlar bunların bir bütünüdür. 

Modern dünya düzeninde bu gün ülke ülke, şehir şehir, semt semt insanların mutluluk düzeyleri ölçülmektedir. Ünlü iktisatçı Françis Edgeworth’un daha 19. Yüzyılda tasarladığı hazır ölçerle, her bireyin hoşnutluk derecesini saniye saniye ölçebiliriz. Peki, bu mukayese neden sadece insanlar arasında yapılıyor? Mesela bu ölçümler insanlar ile hayvanlar arasında yapılsa; hangisi daha mutludur, insanlar mı koyunlar mı? Diye bir soru sorulsa, şayet koyunların daha mutlu olduğu ortaya çıkarsa koyun olmayı mı tercih edeceğiz acaba? ( Wilhelm Schmid, Mutsuz Olmak Bir Yüreklendirme, s. 35) Elbette insan olmayı tercih ederiz ve insan olmanın zorlukları – kolaylıkları, mutlulukları –  mutsuzlukları, hoşlukları – hoşnutsuzlukları ile yaşama becerisini ortaya koymaya çalışırız.


Nitekim tüketim ideolojisi tüm dünyayı yutma arzusu ile doludur. Bu ideoloji sürekli ağlayarak biberon isteyen ve hiç büyümeyen bebeğe benzer. Bu durum aslında yamyamlığın modern biçimidir. Yamyamlar başka bir insanı yediklerinde, onun güçlerinin de kendilerine geçeceklerine inanırlardı. Mesela cesur bir insanın yüreğini yiyen kişi, kendinde cesaret bulurdu. Bu bağlamda cevaplanması gereken soru şudur: Bu gün de tüm dünyayı yutma ve sindirme arzusu içerisinde olan bizler bu tüketim döngüsü dışında bir hiç miyiz?

Hayatımızı daha bağımsız hale getireceği düşünülen teknolojik gelişmeler bizleri teknolojik sistemlere daha da bağımlı hale getirmektedir. Günümüzde hemen hemen her birey, her yeri kaplayan esrarengiz teknolojik örümcek ağlarına yakalanmış durumdadır. Bu ağlar hareketlerimizi ya kontrol ediyor ya da sınırlıyor. Özgürlüğün ve özgünlüğün yaşam alanı olan mahremiyet alanlarımız, insan faaliyetlerini kolaylaştırmak adına ortadan kaldırılmaktadır. Bu sistemden kurtulmak adına yaptığımız en ufak kıpırdanışımız bile bizi sistemin dışına iterek hayattan ve çevreden yalıtımlı izole bir hayat yaşamaya mahkûm ediyor.

Sistemin ağaları insan yapımı yazılımlarla yapılırken, bu yazılımlar insan hayatına yön veren en etkili unsurlar haline geliyor. İnsan mı teknolojiye yön veriyor, yoksa teknoloji mi insan hayatına yön veriyor? Sarmalı bile teknolojinin hayatımıza kattığı anlam karmaşalarından biridir.  

Hayatımızı kolaylaştıran ve hayatımıza dokunan yapay zekâ teknolojileri, bize bir şeyi kolay elde edebilecek olanakları verirken bizim de kolayca denetlenmemizin önünü açacaktır. Örneğin en sıradan paylaşımları takipçisi olduğumuz kitlelerle paylaşırken kendi verilerimizi de büyük algoritmalara teslim ettiğimizin pek farkına varmıyoruz. Afrika ve Amerika’ya gelen beyaz ırkın, yerlilerin liderlerini çok basit renkli boncuklarla kandırıp ellerindeki toprakları alması gibi, basit veri paylaşımları bize ait olan her unsurun elimizden çıkmasına neden olacak bir veri kaybına dönüşebilir.

İnsan faaliyetleri, insanların olaylara karşı vücut tarafından salgılanan algoritmalara göre belirlenir. Tıpkı DNA dizilimi şiflerinin çözümü gibi veri algoritmalarının çözülmesiyle, insanın iç dünyasına ait hiçbir gizem kalmayacaktır. Duygularını en başarılı şekilde gizleyen soğukkanlı insanların bile bütün duyguları vücut algoritmalarının çözümü ile gizemini kaybedecektir. Bu durum, bizi bizden daha iyi bilen dijital sistemler ile gerçekleşecektir.

Bizi bizden daha iyi bilen dijital sistemler hayatımızda önemli kolaylıkların oluşmasını sağlayacaktır. Vücut algoritmalarının bir data merkezinde toplanması ve bu dataların erişime açılmasıyla hemen hemen bütün hastalıklarda ön teşhis dönemi başlayacaktır. Yani bir çocuğun 40’lı yaşlardan sonra ortaya çıkacak kronik hastalıkları daha çocuğun ergenlik çağına bile girmeden teşhis edilip erken tedavi süreci başlatılarak belki de birçok kronik hastalık ortadan kaldırılacaktır. Bu durum bizim algoritmalarımızı daha kolay paylaşmamıza sebep olacaktır. Ancak erişime açılan algoritmaları elinde bulunduran sistem veya onun arkasındaki güç bizi istediği gibi yönlendirmeye başlayacaktır.

Biyoteknoloji ve bilgi teknolojileri sayesinde insani emek yoğun üretim getiren sistemler hayatımızdan büyük bir oranda çıkarılacaktır. Buna bağlı olarak milyarlarca insan işsiz kalacaktır. İşçi sınıfının ortadan kalkmasıyla işçi dayanışması ve işçi hakları da önemini kaybedecektir. Verilen emirleri sorgusuz sualsiz yerine getirecek robotik teknolojiler sayesinde acımasız patronlar yaygınlaşacaktır. Büyük veri algoritmalarını büyük oranda ele geçirecek bir avuç elitist sayesine dijital diktatörlükleri ortaya çıkaracaktır.

Sistem üreten insan sistemin kölesi haline gelmektedir. Sistem piyasa mantığına göre hareket etmektedir. Tüketim ve Pazar ekonomisi sistemin başlıca yaşama biçimidir. Piyasayı elinde tutan yatırımcılar ve onlara yeni yatırım alanı oluşturma görevindeki mühendislerin hayatı anlama gayesindeki filozoflar gibi bir dertleri yoktur. İnsanlığı kurtaracak veya insanlığın iyiliğine hizmet edecek bir buluşu geliştirme gibi bir dertleri de yoktur. Sadece mevcut kazançlarına geliştirme derdinle olan azınlık bir şekçin gurubun eline olan dijital teknolojiler yüzünden hem dünyamız hem de insanlık tehlike altındadır.  

İnsanlık tarihi dünyayı anlama ve dünya kaynaklarını kontrol etme çabası üzerine kuruludur. Ancak insanın iç dünyasını anlamak ve onu kontrol etme yönünde ciddi bir çaba yoktu. Biyoteknoloji ve bilişim teknolojisi sayesinde iç dünyamızı anlama ve kontrol elde yönünde ciddi faaliyet alanı ortaya çıkacaktır. Vücut verilerimizi kayıt altına alan sistemler sayesinde insanın iç dünyasını denetim altına almak mümkün olabilmektir. Kolumuzdaki saatler, bileklikler, gözümüze taktığımız lensler ya da iç çamaşırlarımız bütün kan değerlerimizden tansiyon değerlerine, kolesterol değerlerinden böbrek değerlerine kadar bütün vücut fonksiyonlarını kayıt altına alabilecektir. Böylece hem hastalıkların erken teşhisi mümkün olurken hem de vücut algoritmalarının şifresi çözüldüğünden insanlar istenilen davranış kalıplarına büründürülebilecektir. Bu durum gelişmemiş ülkelerin insanları akıllı telefonları ile zengin insanların en gelişmiş şehir hastanelerinde aldığından çok daha iyi bir sağlık hizmetine ulaşabilmelerine olanak sağlayacaktır. Anacak otoriter rejimlerin eline geçen algoritmaların toplandığı data merkezleri sayesinde diktatörler sadece ne hissettiğinizi bilmekle kalmayacak; size ne isterse onu hissettirebileceklerdir. Böylece diktatörler, ne kadar baskıcı olursa olsunlar vatandaşlara kendilerini sevmelerini sağlayabileceklerdir.

Bilimsel gelişmeler günümüze kadar çok zahmetli bir bilgi toplama sonucunda yapılmaktaydı. Bilimsel üretkenliğin şartların zorlamasına bağlı olarak yavaş gerçekleştiği durumlarda bile bilim insanlarının büyük bir saygınlığı vardı. Artık bilgiye ulaşma konusunda zahmetli bilgi toplama işlemini zahmetsiz bir şekilde Google’den temin ediyoruz. Yani bilgiyi aramıyoruz; Google’lı arıyoruz. Bilimsel güvenirlik, kanıtlanabilirlik gibi kavramların yerini Google aramalarında en üstte çıkan sonuçlarlar alıyor. Böyle devam ederse geriletilmiş insanlara dönüşebiliriz.

Biyoteknoloji alanındaki gelişmelere ekonomik bakımdan iyi durumda olan insanlar daha kolay ulaşacaklardır. Bu sayede bir çocuğa daha anne karnındayken müdahale edilerek çocuğun daha sağlıklı, daha gelişmiş ve fiziksel yönden daha güzel bir yapıda olması sağlanabilir. Yani ekonomik sınıfsal farlılıklar yeni tarz biyolojik sınıfsal farlıklara dönüşebilir. Günümüze kadar zenginlik, tüketime dayalı bir statü farklılığı iken gelecekte fiziksel üstünlük şeklinde bir statü farlılığına dönüşebilir. Böylece insanlık ekonomik ve siyasi kastlara ilave olarak biyolojik kastlara da ayrılabilir.

İnsanların yaşadığı çevre koşulları insanların beş duyu organını çalıştırmasını zorunlu kılmaktadır. Teknolojik gelişmeler bazı fiziksel aktiviteleri ortadan kaldırdığından dolayı bazı duyu organlarımız işlevlerini kaybedebilirler. Dijital teknolojiler bizi koklama ve dokunma duyularından uzaklaştırmaktadır. Bir manzarayı görebiliyoruz ama ona ne dokunabiliyor de onu koklayabiliyoruz. Bunlar yerine akıllı telefonlarımıza ve bilgisayarlarımızın içinde boğulup gidiyoruz. Kullanılmayan uzuvların ilerde insanda ne gibi fizyolojik dönüşümler getireceği belirsizdir. Ancak suratları akıllı telefonlara yapışmış zombi görünümlü insanlarla karşılaşmak pek olası görülüyor

Teknolojik gelişmeler ve yapay zekâ teknolojileri sayesinde insanlık neredeyse bütün dünyanın içine sığdığı bir kutuya hapsolmak durumuyla karşı karşıyadır. Daha çok kişi tanıyoruz, daha çok şey biliyoruz. Ama en yakınımızdakilerle bile sohbet etme yeteneğini kaybediyoruz. Aşırı gıda tüketimi bedenimizi obezite yapıp yaşam kalitemizi önemli oranda düşürmektedir. Aşırı teknoloji kullanımının da yaşam kalitemizi düşüreceğe benziyor.

@sechaber2060

Günümüzde insanlık iki büyük baskıyla baş etmek zorunda kalmaktadır. Birincisi çöp gıdalar denilen zararlı gıda tüketimi, ikincisi ise günlük hayattan kaynaklanan stres faktörü.

İnsan bünyesine giren bütün yiyecekler insanın temel yaşamsal faaliyetleri için enerji olarak kullanılmaktadır. Ancak ihtiyaç fazlası alınan her gıda, insan içinde inanılmaz bir seferberlik başlatmaktadır. Çünkü vücudumuzun içyapısı, ihtiyacımız olmayan gıdaları sindirmek ve vücuttan atmak için tam bir seferberlik halinde çalışmaktadır. Bu durumun uzun süre devam etmesi sonucu, vücut metabolizması bozulmakta ve vücudumuz direncini kaybetmeye başlamaktadır. Direncini kaybetmiş vücutta bazı kronik hasalıklılar meydana gelmektedir. Vücudun içinde yaşanan gerginlik davranışlarımızı da etkileyerek bizi olduğumuzdan daha fazla gergin bir psikolojik konuma getirmektedir. Birden bire ani olarak ortaya çıkan öfke patlamalarında bazı kronik hastalıların etkisi vardır. Çünkü vücut bünyeye zarar veren çöp gıda dediğimiz bir yiyeceği vücuttan atmaya çalışırken inanılmaz bir çaba sarf etmektedir. Örneğin kan şekerinin veya tansiyonun ani yükselmesi öfke patlamalarına neden olabilmektedir. Bu iki duruma zararlı gıdalar neden olmaktadır. Vücudumuza giren ihtiyaç fazla gıdaların ya engellenmesi ya da vücudun fazla enerjisini harcayacak bir egzersizin yapılması gerekir. Ancak kronik hasalıklar genelde belli bir yaşın üzerinde çıktığından insanların vücut yapıları egzersiz yapma fonksiyonunu kaybetmektedir. Vücut işleyişine zarar vermeden yapılacak en etkili egzersiz faaliyeti Wingtsun’dur.

Günümüzde insanlar yoğun bir stres ortamında yaşamaktadır.  Kalabalık ortamlar, betona bürünmüş çevre, hava kirliği, ses kirliliği, ışık kirliliği ve yeşil alan azlığı insanı hiçbir sebep yokken bile strese sokmaktadır. Ayrıca tüketim anlayışının bir itibar olarak algılanması, insanlarının acımasız bir rekabet ortamına sürüklemektedir. Kalabalıklaşan ortamlarda ortak etkinliklerden bireysel etkinliklere dönüşüm, günümüz insanlarında stressiz yaşamayı olanaksız hale getiriyor.  

Teknolojik ilerlemeler, hareketsiz bir yaşamı bize konfor olarak dayatmaktadır. İnsan hayatına getirilen küçük çaplı kolaylıklar bünyemizde kalıcı hasarlara dönüşmektedir. Yediğimiz gıdaları bile enerji harcamadan sindirme arayışları artmaktadır. Bunun için oldukça zararlı haplar, sıvılar ve kürler verilerek metabolizmamız bozulmaktadır. Vücut işleyişindeki her bozukluk bizim daha da gergin olmamıza sebep olmaktadır. Gerginliğimizi üzerimizden atmak için egzersiz yapmak yerine gerginliği kalıcı psikolojik rahatsızlıklara dönüştürecek antideprasan ilaçların kullanımına yönlendirilmekteyiz. Sonuçta antideprasan kullanımında her yıl rekor tazelenmeleri yaşanmaktadır. Elbette ileri derece hastalıklar için ilaç tedavisi önemlidir. Ancak hareketsiz yaşamın ortaya çıkardığı rahatsızlıkların çözümü hemen ilaç kullanmak değildir. Yapılması gereken beden ve ruh sağlığını dingin hale getirecek doğru bir egzersiz programıyla hayatımızı düzene sokmaktır. Her yaşatan insana uygulanacak en güzel egzersiz programı Wingtsun’dur.

Wingtusun, yaklaşık 300 yıl önce bir kadın tarafından geliştirilmiş bir savunma sanatıdır. Çin’de yaşayan Rahibe Ng Mui, turna kuşu ve tilkinin mücadelesinden etkilenerek Wingtsun’u ortaya çıkarmıştır. Wingtusun bir kadın tarafından geliştirildiği için savunma sanatına bir kadının zarafet ve estetiğini katmıştır. Kadının erkeklere göre fiziksel güçsüzlüğünü, hisleri ve kıvrak zekâsıyla gidermek amacında olan Wingtusun cinsiyetçi ayrımcılığı ortadan kaldırmaktadır.

Wingtusun ilk uygulamaya başladığı andan günümüze kadar pek çok usta tarafından özgün şekellerde yorumlanmış ve epey gelişme göstermiştir. Türkiye’de Wingtsun’un gelişmesine büyük katkılar sağlayan pek çok usta bulunmaktadır. Bütün Wingtsun ustaları Wingtsun’u suyun akışı felsefesine göre yorumlarlar.  Yani su gibi hızlı ve sürekli olmak temel hedeftir. Eğer büyük ve akışkan bir kütlesi varsa ona karşı gelinemiyorsa suyun akışını değiştirmek gerekir. İşte Wingtsun’un temel mantığı, güç adaletsizliğini aşırı güce engel olarak değil de ona yol vererek uzaklaştırmadır.

Günlük hayatımızda baş edemediğimiz pek çok sorunu kendimizden uzaklaştırmamız bize huzur verir. Wingtusun mantığını kavramış biri günlük hayatta karşılaştığı sorunları içine atarak, içten içe psikolojik sorunların büyümesine izin vermez. Suyun akışına izin vermek gibi iç sıkıntılarının bünyeden atılmasına izin verir.

Wingtusun’da denge çok önemlidir. Hangi pozisyonda olunursa olunsun ayakta durma biçiminden vazgeçilmemesi gerekir. Bu da sizi yere da sağlam basmanıza neden olur ve kolay kolay yıkılmazsınız. Günlük hayatta verdiğimiz kararların arkasında ne kadar sağlam durursak o kadar güven içinde oluruz. Wingtusun’da estetik ve duruş yönü önemlidir. Vücudu sağa ya da sola estetebilirsiniz fakat kafanız hep hedef yönünde olmalıdır.  Bu durum hayatta belli bir ilkemiz olması gerektiğini göstermektedir bize.

Günümüzde büro işlerinin ağırlığı nedeniyle vaktimizin çoğunu oturarak geçirmekteyiz. Bu durum, eklem ağrıları, boyun ve sırt ağrıları şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu ağrıların arttığı dönemlerde oldukça gergin bir ruh halimiz olur. Wingtusun’un formlarını her gün düzenli yapan bir kişide bu ağrılar sona erer. Ağrısız bir hayat dingin ve sakin bir hayat demektir. Dinginlik insana huzur veren bir şeydir.

Wingtusun formlarına başlamadan önce ilk olarak duruş pozisyonumuzu ayarlarız. Gövdemiz ve başımız düz bir vaziyette, ayaklarımız omuz hizasında genişlikte ve içe dönüktür. Dizlerimiz ise hafif kırıktır. Ellerimiz yumruk şeklinde kollarımız dirseklerden kırık geriye doğru çekilerek iyice gerginleştirilmiş durumdadır.  Sırf bu vaziyette hareketsiz durmak bile nerdeyse bütün uzuvlarımızın çalışmasına sebep olmaktadır. Her hareketin bir simetrisi ve açısı vardır. Sırf bu kuralı özümsemek bile günlük hayatta kendi sınırlarımızı bilmemize yardımcı olacaktır. İlk formda eller çaprazlama olarak omzunun uç çizgilerinden başlayarak dirseklerimizle vücudumuz arasında bir karışlık mesafeden kollarımız 45 derecelik kadar açıp, parmak uçlarımız karşıdan görünecek şekilde ve avuç içerimiz yukarıyı gösterir vaziyette olur. İşte kol, göğüs, omuz ve sırt kaslarımızı çalıştıran bu basit hareket sürekli yapıldığında vücudumuzun kendiliğinden esnediği anlaşılacaktır.  İlk form hareketlerinden bir diğeri ise,  elimizi göğüs hizamızın orta noktasına avuç içi yukarı bakacak şekilde getirip, oradan 90 derecelik açıyla karşıya doğru devam edip sonra bileğimizi elektronik vinçlerin hareketleri gibi içerden dışarı büküp avuç içimizi yan tarafa bakacak şekilde düz hale getirip kolumuzu ilk önce omuzdan sonra da dirsekten geriye çekeriz ve bu hareketi üç defa yaparız. O zaman bütün sırt ve eklem ağrılarımızın azaldığını hissedersiniz.

Wintusun’un yukarda belirttiğimiz gibi onlarca formu ve onlarca his çalışması vardır. Bunların günlük yapılması insana hem beden sağlığı hem de ruh sağlığı vermektedir. Egzersiz yapmak için kilometrelerce yürüyüş yapmaya ya da koşu yapmamız gerek yok. Ağır aletlerle bünyemize zarar verecek hareketler yapmamıza gerek yok. Meditasyon yapmak için para harcayıp meditasyon ustaları bulmamıza gerek yok. Bunların hepsini Wingtusun formlarını tamamlayarak bulabilirsiniz. Wingtusun ustaları hangi yorumda Wingtusun yaparlarsa yapsınlar geneli dingin bir ruh haline, mütevazı bir yaşama ve bilge bir olgunluğa sahiptirler. Hayatımızı güzel ve yaşanabilir kılmak için çok çalışmaya ya da çok para harcamaya gerek yok. Wingtusun felsefesini kazanmak bize huzur verecektir.


Günlük hayatta hemen hemen her öğünde ve her yemek çeşidinin yanında mutlaka bulundurduğumuz ekmek, insanlık tarihiyle özdeşleşmiş durumdadır. Yapılan araştırmalara göre ekimi günümüzden 12 bin yıl öncesine yani Neolitik çağa kadar uzanan buğday, tükettiğimiz ekmeğin temel hammaddesi niteliğindedir. Buğdayın ilk yetiştiği yerin Mezopotamya olduğu düşünülmektedir. Hatta Mezopotamya’da pek çok tahıl tanrıçası vardı. Bunlar silindir mühürler üzerinde betimlenirdi. Örneğin, Ninlil, Ninbarsheghunu ve Nissaba mühürlerinde buğday taneleri üzerine oturmuş ya da ellerinde tahıl sapları tutar şekilde duruşları olan betimlemeler mevcuttu.

Sümer tanrıçası Ezina/ Ashnan’a, “büyüyen tahıl” ya da “ Sümer’in hayatı” denirdi. Ülkemizde bulunan ve 9 bin yılık geçmişe sahip olan Çatalhöyük’te yapılan çalışmalarda, burada yaşayan insanların iyi kalitede buğday yetiştirdikleri ve güzel ekmeler yaptıkları ortaya çıkarılmıştır. Yine Mısırda yapılan çalışmalarda piramitlerin içerisinde Buğday tanelerine rastlanmıştır. Piramitlerdeki duvar resimlerinde buğday yetiştiriciliğiyle ilgili resimiler bulunmuştur. Roma imparatorluğu döneminde imparatorluğun tüm eyaletlerinde buğday yetiştirildiği anlaşılmaktadır. Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesine bağlı Palas kasabasında Romalılar döneminde yapılan bir tandır bulunmuştur. Büyük ihtimalle de Türkler ekmek yapmayı Romalılardan öğrenmiştir. Hitit İmparatorluğu’nun kurucusu olan I. Hattuşili’nin, I. Murşili’ye i “ekmeği yiyeceksin, suyu içeceksin” öğüdü, ekmeğin Hitit dünyasındaki önemini belirtmektedir. Çin’de milattan önce 2800’lerde ve Orta Avrupa’da ise milattan önce 2000’lerde buğday üretimi yapılmaktaydı. Anadolu da önemli buğday üretim alanıydı. Ülkemizde yapılan çalışmalarda Çatalhöyük’te,  Mersin Mezitli’de, Kütahya Seyitömer Höyüğü ve Isparta Yalvaç’taki Pisidia yerleşmelerde ekmek yapmak için saklanan buğday taneleri bulunmuştur.
Tarihsel olarak bu kadar köklü bir yapıda olan ekmeğin yaygın olmasının başıca nedeni halkın temel besin gereksinimini karşılamada kolay elde edilir bir yapıdan olmasından kaynaklanmaktadır. Buğday yarı kurak iklimlerde yetiştiği için yaygın bir yetişme sahası bulmuştur. Buğday tokluk hissini artırdığı için alım gücünün en düşük olduğu yerlerde temel besin maddesi olarak kullanılmaktadır. İçerdiği lifler sayesinde sindirim sistemine katkı sağlamaktadır. Buğday karbonhidrat içerdiği için tüketildiğinde enerji vermektedir. Geçmiş dönemlerde gıda üretimi çok sınırlıydı. Gıda çeşitliliği çok azdı. Ayrıca bir gıdanın depolanması neredeyse pek mümkün değildi. Bu nedenle buğday hem kolay elde edilmesi, hem besin değerinin yüksek olması hem de uzun süre bozulmadan kalabilmesi nedeniyle geçmiş dönemlerin en önemli gıda maddesi olmuştu.
Günümüzde ihtiyaç olmamasına rağmen aşırı bir buğday tüketimi söz konusudur. Buğday ürünleri enerjiye dönüşerek bünyeye kuvvet verir. Ancak alınan enerji kullanılmazsa zarara dönüşmektedir. Günümüzde ekmek tüketimi geleneksel tüketim alışkanlıklarının sürmesinden kaynaklanmaktadır. Artık gıda çeşitliliği artmış, depolama sistemleri oldukça gelişmiş ve insanın enerji harcamasına gerek duymayacağı ileri teknoloji ürünleri hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda ekmek tüketmemize hemen hemen hiç gerek yokken unlu ürünler tüketimi giderek artmaktadır. Aslında unlu ürünler bağımlılık yapmaktadır. Buna karbonhidrat bağımlılığı da denilmektedir. Un şeker gibi hızla emilip, kana hızlı bir şekilde karışmaktadır. Buna bağlı olarak kan şekeri hızlı bir şekilde yükselmektedir. Kan şekerinin ani yükselmesi sonucunda, pankreastan aşırı insülin salınımları başlamakta ve arkasından kan şekeri ani bir şekilde düşmektedir. Kısa süre sonra vücudun ihtiyacı olmamasına rağmen tekrar acıkma hissi ortaya çıkmaktadır. Sonra tekrar hızlı bir şekilde karbon hidrat tüketimi ve aynı ünsülin salımı devam ederek kartopu gibi büyüyerek bünyeyi mahvetmektedir. En sonunda da “insülin direnci” denilen durum ortaya çıkmaktadır. İnsülin direnci bir süre sonra fazla kiloya ve obeziteye, şeker hastalığına, damar sertliğine, hipertansiyona neden olan bir metabolik bozukluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Vücudun insülin direncini bozulması aslında vücudun mekanik sisteminin altüst olması demektir. Kana karışan şekerin hücrelere geçmesini sağlayan şey insülindir. Yani ünsülin kapı anahtarı gibidir. Ünsülin olmadan şeker enerjiye dönüşmez. Enerjiye dönüşmeyen şeker karaciğere yağ olarak depolanır. Karaciğer yağlanması günlük hayatımızın kökünden etkileyen pek çok kronik hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Ünsülinin fazla salgılanması pankreas sistemini bozmaktadır. Pankreas sistemi bozulduğunda bir kişi insülün direncini ayarlayan diyabetik ilaçlara bağımlı hale gelmektedir. İnsülin direncinin tamamen yok olması durumunda kalan bir kişi ise insülin iğnelerine bağımlı hale gelmektedir. Kullanılan bu ilaçlar ve iğneler zamanla insanı daha da bağımlı hale getirmektedir. Bunun sonucunda büyük oranda böbrekler iflas etmekte diyalize bağlanmak durumunda kalınmaktadır. Aşırı un tüketimi damar içi yağlanmaya da neden olmakta böylece kalp damar ve tansiyon hastalıkları ortaya çıkmaktadır. İlerleyen evrelerde diyabetik ayak denilen başta ayak parmakları olmak üzere ayaklara ve bacaklara kadar vücudun uzuvları kesilmek durumunda kalmaktadır.
Herhangi bir gıdanın kan şekerini yükseltici etkisine glisemik indeks denilmektedir. Buna göre glisemik indeksi 55’in altında olan gıdalar düşük, 55-70 arasında olanlar orta ve 70’in üzerinde olanlar yüksek glisemik indeksli yiyecekler olarak tanımlanmıştır. Yüksek glisemik indeksi olan gıdalar kan şekerini sürekli yükselttiği için vücudun insülin dengesi bozulmaktadır. Buna göre günlük hayatta aşırı bir şekilde tükettiğimiz beyaz ekmeğin glisemik indeksi 85’dir. Yani beyaz ekmek kan şekerinin aşırı yükselmesine neden olmaktadır. Tam buğday ekmeğinin Zarasız olduğu konusunda yaygın bir inanış vardır. Halbuki tam buğday ekmeğinin glesemik indeksi 73’dür. Sırf beyaz unun glisemik indeksi 103’dür.
Geleneksel alışkanlıklarımız ve yanlış beslenme algımız bizi ekmeğe bağımlı hale getirmiştir. Aslında emek bizi tam manasıyla çarpmaktadır. Pek farkında değiliz ama kronik hastalıklarda dünyada hatırı sayılır bir yerdeyiz. Ülkemiz nüfusunun yüzde 14.85’i diyabet hastalığına yakalanmış durumdadır. Şu an ülkemizdeki diyabet hastalığındaki artış oranı, Avrupa ortalamasının 3 katı, dünya ortalamasının 2 katı seviyesindedir. Bu verilerin 2035 yılında daha da korkunç bir boyuta ulaşacağı tahmin edilmektedir.
Gluten, ekmek yapımı esnasında oluşan hamurun ağsı yapısını oluşturan yani hamurun güçlü yapısından sorumlu olan proteindir. Gluten aslında İngilizce “glue” denilen “tutkal” kelimesinden gelmektedir. Tükettiğimiz ekmekteki hamur bağırsaklarımızdaki duvarlara aynı bir tutkal gibi yapışmaktadır. Bağırsak duvarlarımızda vücudumuzun bağışıklık sistemini sağlayan pro-biyotikler bulunmaktadır. Hamurla gelen gluten, pro-biyotikleri öldürmektedir. Bunun sonucunda vücudumuzun bağışıklık sistemi çökmektedir. Buna bağlı olarak pek çok kanser vakası ortaya çıkmaktadır.
Son yıllarda ülkemizde başta kanser vakarlı olmak üzere pek çok ölümcül hastalık dünya ortalamasının üzerinde bir artış göstermektedir. Bu artışlara tabii ki unlu ürünler tek başına etki etmemektedir. Ancak aşırı bir şekilde unlu ürünler tüketmekteyiz. Beslenme alışkanlıklarımızı ve anlayışımızı değiştirmek bizim için hayati derecece öneme sahiptir.

Başta fosil yakıtlar olarak nitelendirilen petrol, doğalgaz ve kömür gibi yakıtlar atmosfere yayılınca atmosferin üstünü yorgan gibi kaplayarak sera etkisi oluştururlar. Bu olaya küresel ısınma denilmektedir. Sanayi devrimi sonucu meydana gelen küresel ısınma ile sera gazlarının atmosfere yılması sorun haline gelmiştir.

Küresel yüzey sıcaklıklarında, 19. Yüzyıl sonlarında başlayan ısınma, 1980’li yıllardan itibaren daha da artarak, hemen her yıl bir önceki yıldan daha fazla olacak şekilde rekor sıcaklık artışları gerçekleşmektedir. Küresel sıcaklıkta gözlemlenen artışlardan başka en geniş ölçekli iklim modellerine göre, küresel sıcaklıklarda 1,4 ile 5,5 oC arasında bir artış olacağı öngörülmektedir.

Küresel ısınma son buzul çağından beri gerçekleşmektedir. Ancak son yıllarda iklim değişikliklerinde insan etkisinin önemli bir faktör olduğu görülmektedir. Geçen 40 yılda gerçekleşen artışın son 1000 yılın herhangi bir dönemindeki artıştan daha büyük olması küresel ısınmadaki insan etkisinin korkunç boyutlara ulaştığının kanıtıdır. Küresel ısınma en fazla kutuplardaki buzulları etkileyecektir.  Buzullar ısınmanın artmasıyla hızla eriyecek ve buna bağlı olarak deniz seviyeleri yükselecektir. Kıyı kemsinde yaşayan milyonlarca insan ya göç etmek zorunda kalacak ya da ani su baskınları nedeniyle hayatlarını kaybedecektir. Başka kötü bir senaryoya göre kıyı kemsinde yapılan tarımsal faaliyetler sona erecektir. En verimli tarım alanlarının kıyı kesimlerindeki delta ovaları olduğu düşünüldüğünde küresel ısınmanın büyük bir açlık felaketi getireceği açıktır.

Küresel ısınmayla sadece kutuplardaki buzullar erimeyecektir. Yüksek dağlarda daimi kar sınırı üzerine bulunan onlarca metre kalınlığındaki buzul kütleleri eriyerek kara içlerinde büyük sel felaketlerine neden olacaktır. Ani sel baskıları buzulların normal erimesine göre oluşan yer altı su birikimlerine zarar verecektir. Böylece büyük yerleşmelerin yakınlarında içme suyu sıkıntıları ortaya çıkacaktır. Kuraklığa bağlı artış bitki örtüsünün cılızlaşmasına ya da yok olmasına neden olacak böylece, erozyon nedeniyle toprak kayıpları daha da artacaktır.

Küresel iklim değişikliğinin etkisi günümüzde hissedilmeye başlamıştır. Dünyanın pek çok yerinde iklim değişikliğine bağlı felaket haberleri gelmeye başlamıştır. Bu haberlerden birkaçı şöyledir:

  • Küresel ısınma sonucu Büyük Okyanusta bulun Kribati Bölgesindeki Tarawa ve Abanuea adlı iki ada okyanus suları altında kalmıştır.
  • Hint Okyanusundaki Maldiv adaları içinde yer alan 200’e yakın ada, deniz seviyelerinin yükselmesi üzerine yok olama tehlikesiyle karşı karıyadır.
  • Dünyadaki her on buzuldan birine sahip olan Peru buzullarının dörtte bir erimiştir.
  • Alaska buzullarının eridiği terlerde yeni bitki türleri yetişmeye başlamıştır.
  • Dünyada her yıl altı milyon hektarlık alan çölleşmektedir.

İklim değişiklikleri sadece deniz seviyelerinin yükselmesi ya da gıda krizine neden olmayacaktır. İklim değişiklikleri gerek uluslar arası alanda gerekse de ulusal düzeyde ciddi güvenlik sorunlarına neden olacaktır. İklim değişikliklerinin güvenlik üzerindeki etkilerini ulusal güvenlik açısından ilk defa değerlendiren kişi Pentagon’da oldukça etkin görevlerde bulunmuş Peter Schwartz ve yardımcısı Dougan Randall’dır. Bu kişilerin Pentagon’a hazırladıklarları raporlarda, dünyanın en büyük sıcaklık taşıyıcılarından Gulf Stream sıcak su akıntılarının durması, yavaşlaması üzerinde durmuşlardır. Buna göre Gulf Steam Sıcak Su Akıntısı, Kuzey Yarım Küre’de Ekvatoral kuşak üzerinde Kuzey Batı Avrupa’ya doğru akmaktadır. Sıcak su akıntısı nedeniyle Kutup kuşağına yakın halde bulunan Kuzey Batı Avrupa kıyılarında ılıman bir iklim yaşanmaktadır. Kutuplardaki buzulların erimesiyle deniz ve okyanuslara daha fazla tatlı su karışacak, böylece Gulf Stream sıcak su akıntısı yön değiştirecektir. Bu durum Kuzey Batı Avrupa’nın kutup iklimi kuşağına girmesine neden olacaktır. Küresel ısınma küresel bir soğumayı ortaya çıkaracaktır. Dünyanın en zengin ülkelerinin bulunduğu kuşak olan Kuzey Batı Avrupa ülkelerinin buzul çağına girmesinin dünya ekonomisi üzerindeki etkisi tam hesaplanmamakla birlikte zararın korkunç bir boyutta olacağı tahmin edilmektedir. Ne zaman küresel bir ekonomik kriz çıksa arkasından büyük bir savaş ortaya çıkmaktadır. Bazı devletler için savaş ekonomisi krizden çıkmanın tek yolu olsa da böylesi bir ekonomik krizden savaş ekonomisinin kurulamayacağı muhakkaktır.

Küresel iklim değişiklikleri en çok gıda üretimini etkileyecektir. Gıda krizi dünya çapında ciddi çatışmaları ortaya çıkarabilir. Küresel bir çatışma gıda kaynaklarının kirlenmesine ya da yok olmasına neden olabilir. Gıda kaynaklarının zarar görmesi savaşlardan daha fazla ölümlerin olmasına sebep olmaktadır. Örneğin 2000 yılında silahlı çatışmalarda 300 bine yakın kişi hayatını kaybetmişti. Ancak her yıl suların kirlenmesi nedeniyle daha fazla insan hayatını kaybetmektedir.

Küresel iklim değişikliklerinin ortaya çıkaracağı çatışma senaryolarının gerçekleşme ihtimalleri giderek artmaktadır. Bu çatışmalardan kurtulmanın en önemli yolu öngörülen iklim değişikliklerini ve bu değişikliklerin insan sağlığı üzerindeki olası etkilerini en aza indirmektir. Bunun için de insan kaynaklı sera gazı salınımlarını azaltmak ve bitki örtüsünü çoğaltmaktır. Günümüzde bütün dünyayı etkisine alan Corona virüsü, küresel iklim değişikliklerini durduracağına dair bazı çevrelerde iyimser bir hava oluşturmaktadır. Virüsün bulaşma riski nedeniyle sosyal mesafe önlemlerine bağlı olarak pek çok ülkede sera gazı yayan üretim tesislerinden önemli bir kısmı üretimlerini ya azalmışlardır, ya da durdurmuşlardır. Aynı şekilde evde kal uygulaması nedeniyle milyonlarca araç trafiğe çıkmamıştır. Bu gelişmeler elbette ki küresel iklim değişiklikleri için olumludur. Ancak küresel iklim değişikliklerinin neden olduğu zararın önlenmesi için 10 yıl boyunca atmosfere hiç sera gazı yayılmamalıdır. Bu durum günümüz şartlarında olası değildir.  O halde küresel iklim değişikliklerine bağlı gerçekleşecek olası çatışma senaryolarından kaçınmanın pek mümkün olmadığı bir durumla karşı karşıyayız.

Çevreci bilimcilerin oluşturdukları çatışma senaryoları şöyle sıralayabiliriz:

        2020-2025Güneydoğu Asya’da Burma, Laos, Vietnam, Hindistan ve Çin’de bitevi çatışmalar olur.İran Körfezi ve Hazar Havzası’ndaki çatışmalardan dolayı petrol fiyatları artar. Fransa ve Almanya Ren nehrine erişim konusunda çatışırlar.Suudi Arabistan’daki iç çatışmalardan dolayı ABD ve Çin donanmaları çatışmaya girer.  
2020-2030Cezayir, Fas, Mısır ve İsrail gibi Akdeniz ülkelerine göç hızlanır. Çin ve Japonya arasındaki tansiyon artar.Avrupa nüfusunun yaklaşık yüzde onu başka ülkelere göç eder.

Yukarıda belirtilen çatışmalar bir öngörü olsa da bu konuda uzmanların ciddi ciddi kafa yordukları anlaşılmaktadır. İklim değişikliklerini en çok gıda üretimini etkileyecek bu durum da ciddi bir gıda krizini ortaya çıkaracaktır. Bizi kaçınılmaz bir felaket beklemektedir. Ancak ülkeler arasında kalıcı bir işbirliği sayesinde olası kötü senaryoların etkisini azaltmak mümkündür. Sürdürülebilir bir üretim anlayışı, kaynakların adil paylaşılması ve tüketime dayalı mutluluk anlayışından vazgeçilmesiyle belki de bu kötü senaryoları tersine çevirmek mümkün olabilir.

Türkiye Cumhuriyeti kan ve irfan üzerine kurulmuş bir devlettir. Dünya’da örneklerine az rastlanır bir kurtuluş savaşından sonra kendisinden hiç beklenmeyen çağdaşlaşma hareketine gerçekleştirmiştir. Kurtuluş savaşını kan üzerine kurulurken çağdaşlaşma hareketi irfan üzerine kurulmuştur. Dünya’da esaret altında yaşamaya başkaldırmış pek çok ülke vardır. Ancak, Dünya’da Türkiye gibi bağımsızlık savaşı sonrası enkaza dönüşmüş bir ülkenin bütün Dünya’yı hayran bırakacak çağdaş atılımları gerçekleştirecek başka ülkesi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu eşiz önder Mustafa Kemal Atatürk, yüzyıllardır milletimizin yakasına yapışmış kötü gidişatın nasıl durdurulacağını anlayan ilk ve tek önderdir. Devletin ve milletin kurtuluşunun askeri güçlerden ziyade eğitim ordusunun yapacağı atılımlarla gerçekleştirileceğine yürekten inanmış bir kişidir. Öyle ki, Kurtuluş Savaşı’nın en şiddetli geçtiği ve Yunan ordusunun Polatlı yakınlarına kadar gelip, Yunan toplarının mecliste duyulduğu dönemde bile öğretmenlerle toplantı yapması, Mustafa Kemal’in milletin kurtuluşu için ne kadar gerçekçi atılımlar yaptığını göstermektedir. Çünkü bizim asıl düşmanımız cehalet ve sefaletti. Ülkemizin işgale maruz kalmasının en büyük sebebi çağdaşlaşma ve modernleşme yarışında geri kalmamızdır. Milli mücadele döneminde bile eğitim hizmetlerinin aksatılmaması için azami gayret sarf edilmiştir. Düşmanla yoğun ve etkili mücadele verilirken eğitim hizmetleri aksatılamamaya çalışılmıştır. Cumhuriyet’in ilan edildiği yıl olan 1923’te ülke genelinde toplam 10.102 ilkokul öğretmeni vardı. Bunların sadece 1081’i kadındı. Bu öğretmenler de medreselerde 1-2 yıllık oldukça yetersiz sayılabilecek bir eğitimden sonra mezun olarak öğretmenliğe başlamış kişilerdi. Halkın okuma yazma oranı yüzde onlara bile ulaşmıyordu. Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in ilanından sonraki yaptığı işler kurtuluş savaşındaki yaptığı işlerden daha zor olmuştur. Çünkü O, hiçbir liderin istemediği bir işe, halkını aydınlatma işine, girişmiştir. Yeni alfabenin kabulü ile yazı dili ile Türkçe arasındaki uyumsuzluk ortadan kaldırılmıştır. İnanılmaz bir hızda okuma yazma seferberliği başlatılmıştır. Öncelik halkın bir an öce okuma yazma öğrenmesiydi. İlk etaplarda eğitmen konusunda ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Eğitmen açığını kapatmak için askerlik görevlerini yapanlardan okuma yazma bilenler eğitmen olarak görevlendirilmiştir. Eğitmen sorunu gidermek için daha sonra köy enstitülerinin temeli sayılabilecek Köy Öğretmen Okulları açılmıştır. Köy enstitülerinin kurulmasını sağlayan Atatürk’ün mirasının yeni nesillere aktarılmasında çok önemli görevleri olan Hasan Ali Yücel, Türk aydınlanma devriminin en önemli ayağını inşa etmiştir. Sakarya Savaşı sırasında Atatürk’ün düzenlediği Maarif Kongresine katılan 250 öğretmenden biri olan Hasan Ali yücel, Atatürk’ün gelecek nesilleri güvenle emanet edeceği bir öğretmendi. Uzun yıllar milli eğitim müfettişliği yaparak Anadolu’daki eğim sorunlarına yerinde tanık olmuştur. 1930 yılında bakanlıkça Fransa’ya gönderilen eğitim müfettişleri içerinde olan Yücel, modern eğitim sistemi hakkında geniş çaplı bilgi sahibi olmuştur. Hem müfettişliği nedeniyle Anadolu’yu karış karış karış gezen, hem de Avrupa’daki modern eğitim yapısı hakkında bilgi sahibi olan Yücel, filozofça bir seviyeye ulaşmıştır. 1931 yılında Mustafa Kemal’in bir toplantıda Türk milletinin nasıl kurtulacağını sorduğunda Hasan Ali Yücel, “Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacı duymazsa o zaman kurtulur.” diye cevap vererek Mustafa Kemal’in beğenisini kazanmıştır. 1932 yılında toplanan Türk Dil Kurultayı’nda dilin sadeleşmesi çalışmalarında önemli katkılar sunmuştur.

Atatürk’ün ölümünden sonra Milli Eğitim Bakanlığına Saffet Arıkan’dan sonra Hasan Ali Yücel getirilmiştir. Bakanlığındaki ilk icraatı 1939’da birinci eğitim şurasını toplamak olmuştur. Eğitim sorunlarına çözüm için geniş çaplı katılım sağlanan şurada önemli kararlar alınmıştır. Öğretmenler arasındaki iletişimi sağlamak için Tebliğler dergisi aynı yıl çıkmaya başlamıştır. Hasan Ali Yücel gelişmiş ülkelerin aydınlanma hareketlerinde önemli yeri bulunan dünya edebiyatı klasiklerinin Türkçe çevirilerinin yapılmasında oldukça aktif rol oynamıştır. Hatta birçok klasiği bizzat kendisi çevirmiştir. Böyle O’nun zamanında 496 eser Türkçe’ye çevrilmiştir. Hasan Ali Yücel’in eğitim hayatındaki en önemli başarısı hiç kuşkusuz köy enstitüleridir. Köy enstitüleri 17 Nisan 1940 yılında kabul edilen 3803 yasa ile kurulmuştur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında halkın yüzde 80’den fazlası köylerde yaşıyordu. 40 bine yakın bulunan köylerin neredeyse hiçbirinde okul bulunmuyordu. Halkın büyük bölümünü okuma yazma bilmediği, temel sağlık bakımları konusunda oldukça bilgisiz olduğu, tarım teknikleri ve tarımsal üretim konusunda kara cahil olduğu bir dönemde köy enstitüleri, Türk köylüsünün makûs talihini değiştirmek amacıyla kurulmuştur. Köy çocuklarının yetiştirilmesi için, köyün içinden çıkan köyü ve sorunlarını bizzat yaşayarak bilen köy çocukları, köy enstitüleri ile kara yazgılarını değiştirecekti. 1940 yılından 1948 yılına kadar toplam 21 köy enstitüsü kurulmuştur. Bu enstitülerin o zaman zor şarlarında ne kadar heybetli yapılar olduğunu günümüzde kurulan tabela üniversiteleriyle kıyaslarsak daha iyi anlayabiliriz. İşte Türk Rönesanssının mabetleri olan 21 köy enstitüsü: Ad/Bulunduğu İl Kuruluş Tarihi 1946’ya Kadar Çalışan Müdürlerin Adı Akçadağ / Malatya 1940 Şinasi Tamer, Şerif Tekben Akpınar-Ladik/ Samsun 1940 Nurettin Biriz, Enver Kartekin Aksu / Antalya 1940 Talat Ersoy, Halil Öztürk Arifiye / Sakarya 1940 Süleyman Edip Balkır Beşikdüzü / Trabzon 1940 Hürrem Arman, Osman Ülküman Cılavuz / Kars 1940 Halit Ağanoğlu Çifteler / Eskişehir 1937 Remzi Özyürek, M. Rauf İnan, Osman Ülkümen Dicle / Diyarbakır 1944 Nazif Evren Düziçi / Adana 1940 Lütfi Dağlar Erciş / Van 1948 İbrahim Oymak Gölköy / Kastamonu 1939 Ali Doğan Toran Gönen / Isparta 1940 Ömer Uzgil Hasanoğlan / Ankara 1941 Lütfi Engin, Hürrem Arman, M. Rauf İnan İvriz / Konya 1941 Recep Gürel, İ. Safa Güner Kepirtepe / Kırklareli 1938 Nejat İdil, İhsan Kalabay Kızılçullu / İzmir 1937 Emin Soysal, Hamdi Akman, Talat Ersoy Ortaklar / Aydın 1944 Hayri Çakaloz Pamukpınar / Sivas 1941 Şinasi Tamer Pazarören / Kayseri 1940 Sabri Kolçak, Şevket Gedikoğlu Pulur / Erzurum 1942 Ahmet Korkut, Aydın Arıkök Savaştepe / Balıkesir 1940 Sıtkı Akkay Kaynak: http://koy-enstituleri.uzerine.com/index.jsp?objid=4929

Köy enstitülerinde sanattan edebiyata bilimden felsefeye, tarımda inşaata ve müzikten biçki dikişe karar köylünün ihtiyacı duyulan her bilgi öğretilmiştir. Oradan mezun olan her öğretmen köylünün bütün ihtiyaçlarına cevap verecek birikime ulaşıyordu. Türk aydınlaması için bulunmaz bir fırsat olan köy enstitüleri günlük siyasi kısır tartışmalara kurban gitmiştir. Sadece birkaç köy ağasının rahatsızlığından, Türkiye’nin bin yılını aydınlatacak muazzam yapılar heder edilmiştir. Üstüne bir de Hasan Ali Yücel’e acımasız bir biçimde haksız saldırılar yapılmış ve iftiralar atılmıştır. Ailesini ihmal etme pahasına Türkiye’nin aydınlanmasında canını ortaya koyan güzel gözlü Hasan Ali Yücel’i saygı minnet ve özlemle anarken büyük şair olan Can Yücel’in babasına yazdığı şiirle yazıma son veriyorum. BEN HAYATTA EN ÇOK BABAMI SEVDİM… Hayatta ben en çok babamı sevdim Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek- Nasıl koşarsa ardından bir devin O çapkın babamı ben öyle sevdim Bilmezdi ki oturduğumuz semti Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi! Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi Atlastan bakardım nereye gitti Öyle öyle ezberledim gurbeti Sevinçten uçardım hasta oldum mu 40’ı geçerse ateş, ağrırlar İstanbul’a Bir helalleşmek ister elbet, diğ’mi, oğluyla! Tifoyken başardım bu aşk oyununu Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu En son teftişine çıkana değin Koştururken ardından o uçmaktaki devin Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için Açıldı nefesim, fikrim, canevim Hayatta ben en çok babamı sevdim… şiire dair satırlar salt babaya özel ancak et,tırnaktan ayrılabilir mi hiç! bu duygu yüklü Can YÜCEL şiiri o ayrılmaz ikili canımız,kanımız ana_babalarımıza armağan olsun… ölmüşlerimizin ruhu şad olsun!

Yüzyıllar boyunca sadece askere alınacak veya vergi toplanacak insan sayısı olarak anılan Türkler Atatürk sayesinde anayasal hakları olan birey haline gelişmişti. Türklerin Anadolu’da yüzyıllar boyunca ihmal edilmesi, halkın yoksul, cahil ve çaresiz kalmasına sebep olmuş, sonunda Anadolu işgal edilmiş ve haklımız yıllarca başka devletlerin esaretinde ağır bedeller ödemişti. Bütün olumsuzluklara rağmen başlatılan destansı kurtuluş mücadelesiyle halk, canını dişine takıp son bir gayretle yurdumuzun işgalden kurtarılmasını sağlamıştır. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin bir daha esareti yaşamaması için amansız bir mücadele içerisine girmiştir. En başta yüzyıllardır cahil bırakılan halkın eğitim sorunuyla ilgilenmek gerekiyordu. Eğitim ilk olarak okuma yazmayla başlar. Cumhuriyet kurulduğunda okuma yazma oranları yüzde yediler civarındaydı. Maksat sadece halkın okuma yazma öğrenmesi değildi. Düşünen, üreten ve sorgulayan özgür bireyler yetiştirmek Atatürk’ün en büyük ülküsüydü. Okuma yazma seferberliğinin düzenlenmesi yeni harflerin kabulüyle başlamıştır. Halkın yüzde seksenine yakını köylerde yaşıyordu ve buralarda okuma yazma oranları neredeyse yok denecek kadar azdı. Eğitimin kurumsal olarak yaygınlaştırılması amacıyla 1935 yılında önemli kararlar alınmıştır. Alınan kararlar gereğince, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapan köy gençlerinin kısa bir eğitimden geçirilerek kendi köylerinde eğitmen olarak görevlendirilecekti. İlk uygulama 1936’da başladı ve 84 köylü genç Eskişehir’e bağlı Çifteler’de açılan bir kurstan sonra köy eğitmeni olarak görevlendirildi. Uygulamanın başarılı olması üzerine kursların sayısı artırıldı, eğitmenlere toprak, tohumluk ve tarım araç-gereci de verilerek bulundukları bölgede tarımsal çalışmalara öncülük etmeleri sağlandı. 1937’de konu daha kapsamlı bir biçimde ele alındı ve Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın hazırlattığı bir program çerçevesinde Eskişehir Çifteler’de (1937), İzmir Kızılçullu’da (1937), Edirne Kepirtepe’de (1938) ve Kastamonu Gölköy’de (1939) deneme niteliğinde olan ve köy enstitülerinin temeli sayılan dört Köy Öğretmen Okulu açıldı. Edirne’deki okul önce Karaağaç’ta öğretime başladı, sonra Kepirtepe’ye nakledildi. Köy öğretmen okullarından gerekli verimin alınamaması üzerine eğitmen yetiştirme sorununa daha kalıcı çözüm üretmek amacıyla Köy Enstitüleri kanunu 17 Nisan 1940 yılında TBMM’de görüşülüp 278 oyla kabul edilmiştir. Oylamaya katılmayan 148 milletvekili daha sonraları köy enstitülerinin kapatılması için sinsice çalışmalar yapacaktır. İlköğretim genel müdürlüğüne aslen ataması yapılan İsmail Hakkı TONGUÇ ve dönemin milli eğitim bakanı olan Hasan Ali YÜCEL’in köy enstitülerinin kurulmasında ve geliştirilmesinde olan üstü çabaları olmuştur. İsmail Hakkı TUNGUÇ, eğitim enstitülerine neden gereksim duyduklarının şöyle dile getirmiştir: “Otuz bin köy öğretmen bekliyor. Şehir öğretmen okullarından aldığımız öğretmenler şimdiye kadar atı yüzü geçmedi. Her köyün ihtiyaç duyduğu öğretmeni böyle giderse yüz milyon Türk lirası harcayarak ancak 100 yılda karşılayacağız. Oysa köy enstitüleri sayesinde sadece 27 milyon Türk lirası harcayarak on yıl içinde bu hedefe ulaşabiliriz.” (Kemal Tahir Bozkırdaki Fidan) Aslında köyden gelen eğitmenin yine köye giderek öğretmenlerin köye uyum sorunu ortadan kaldırılmış oluyor. Maksat köylüyü eğitim, kültür ve maddi yönden kalkındırmaksa köy enstitüleri dönemin şartlarında bulunmaz bir fırsattı. Köy enstitüleri, eğitime bireysellik temelinde başlamıştır. Bireysel farklılıkların gözetildiği, çevre ve zamanın koşullarının gözetildiği, üreticiliğin temel gaye edindiği ve karma eğitim ilkelerine göre hareket eden çağdaş eğitim kurumlarıydı. Enstitülerin kurulduğu yıllarda halkın yüzde sekseninin köylerde bulunduğu ve buralarda okuma yazma oranlarının yüzde bire bile ulaşmadığı, kadının toplumsal hayat ve iş hayatında etkisinin hiç olmadığı bir ortamda köy enstitülerinin kuruluş ilklerinin ne kadar cesur bir hedefe göre şekillendiğini görebiliriz. Bu nedenle köy enstitülerini istemeyenler sadece 1940 yılındaki meclis oturumuna katılmayan 148 milletvekili değildi. Halkın yüzlerce yıla dayanan cahillikten kaynaklanan önyargılarının köy enstitülerine ciddi muhalefet ettiğini görmekteyiz. Başta Emin Sazak olmak üzere birçok milletvekili halkın önyargılarını kendi propaganda amaçları doğrultusunda kullanmışlardır. Durumu dönemin Milli Eğitim bakanı Hasan Ali YÜCEL şöyle özetlemektedir. “İlköğretim davası feodal sistemle kendisini idare etmek isteyenlerin samimi olarak istemeyeceği bir davadır.” Cumhuriyetin ilk yıllarında 40 bin civarında bulunan köylerimizde katı bir feodal yapı söz konusuydu. Topraksız köylü, köy ağalarının boyunduruğuna giren köle durumundaydı. Köylü için köy ağları her şeydi. Bütün işler, evlenme dahil, köy ağalarına sorularak yapılıyordu. Ancak köy enstitülerinden mezun olan idealist cesur öğretmenler sayesinde köy ağalarının egemenlikleri ciddi derecede sarsılmıştır. Enstitü mezunu öğretmenler köylüye hem üreterek ekonomik bağısızlıklarının yolunu öğretiyor hem de yapılacak işlerde köy ağasına danışılma tekelini yıkıyorlardı. Bu durum birileri için hazmedilemez bir durumdu. Enstitüde yetişen öğrencilerin gidecekleri köylerde devrim niteliğinde adımlar atmasını sağlayacak eğitim programı şöyleydi: 114 hafta çağdaş bilim temeline göre hazırlanmış kültür dersleri, 58 hafta modern tarım tekniklerinin öğretildiği ziraat dersleri ve 58 hafta da başta inşaat işleri olmak üzere marangozculuk, demircilik ve örgü biçki derslerinden oluşan teknik dersleri kutuluyordu. Örneğin ziraat derslerinde şu dersler okutulmaktaydı: Tarla dersi ve çalışmaları, Tarla tarımı, Bahçe tarımı, Sanayi bitkileri tarımı ve sanatları, Hayvan bakımı, Kümes hayvancılığı, Arıcılık ve İpek böcekçiliği ile Balıkçılık ve Su ürünleri dersleri idi. Bu dersler coğrafi koşullara göre belirlenip her bölgenin ihtiyacına göre farklı dağılımlarda veriliyordu. Teknik derslerde okutulan dersler şöyleydi: Dericilik ve nalbantlık, Dülgerlik ve marangozluk, Yapıcılık, Köy ev ve El sanatları ile Makine ve motor kullanma dersleriydi. Teknik derslerde öğretilen konuların o zaman köylünün gerçek ihtiyacı olan konular olduğu tartışşma götürmez gerçeklerdi. Bunlara ilave olarak kız öğrenciler için Biçki-dikiş ve Örgücülük ve dokumacılık dersleri okutulmaktaydı. Kars Cılavuz Köy Enstitüsü’nde öğrenim gören Halise Apaydın adlı öğrenci anılarında şöyle bahsetmektedir: 13 yaşında biz, peynir ve yağ yapmayı öğrendik. Peyniri baskılara alıyoruz sonra da kendimiz yiyoruz…” (Ahmet Özgür Türen, Köy Enstitüleri Dosyası) Köy enstitülerinden mezun olan öğretmenlere gittikleri köylerde aldığı eğitim doğrultusunda iş kurup köylüye rol model olmaları için işinin gereği olan ne kadar alet varsa veriliyordu. Bu aletlerden başlıcaları şöyleydi: 40 kiloluk örs, Macar körüğü, varyos, tezgah matkabı, pafta takımı, çapa, pulluk, bel küreği, aşı çakısı, arı kovanı, silindir makinesi, şakul, mala, su terazisi, ıspatula, gönye, dikiş makinesi, biçki makası, mezura, rulet, ütü ve dokuma tezgahı gibi buraya sığdıramayacağımız onlarca ürün bulunmaktaydı. Köy enstitüleri öyle bir çığır açmıştı ki, Hindistan ve İsrail’den heyetler gelerek enstitüleri kendi ülkelerinde uygulamak için incelemelerde bulunmuşlardı. UNESCO enstitüleri gelişmekte olan ülkeler için örnek model olarak önermişti. Ama ne yazık ki mucizevi atılımlara imza atan köy enstitüleri bir takım çıkar çevrelerini ciddi derecede rahatsız etmişti. Kendi kişisel çıkarlarını bütün ülkenin menfaatlerinden üstün tutan sömürüce çevreler 1946 yılından itibaren açıktan enstitülerin kapatılması için mücadele etmiştir. İlk önce toplumda ciddi bir kara propaganda başlatarak enstitüleri halkın gözünden düşürdüler. 1950 seçimlerinden sonra yönetimi ele geçiren köy ağası kültürüne dayalı anlayışla ülkeyi yönetenler vicdanları hiç sızlamadan Türk Rönesanssının meyvelerini toplamasına fırsat vermeden acımasız hislerle enstitüleri kaptılar. Türk aydınlama tarihinde lanetle anılacak bu şahıslar, Türkiye’nin aydınlanma hedefine ciddi darbe vurdular. Köy enstitülerine olmadık bahaneler üretip kapatanlar, enstitülerin topluma kazandırdığı birikimleri yıllarca ya görmezden geldiler ya da gündeme gelmesini engellediler. İşte sadece 14 yıl ömre sahip köy enstitülerin dönemin zor şartlarında Türkiye’ye kazandırdıkları: 15000 dönüm arazi, köy enstitüleri tarafından tarıma kazandırılmıştır. Aynı dönemde bu okullarda 750 bin fidan dikilmiştir. 12 bin dönümlük alanda bağ-bahçe yapılmıştır. Ayrıca, 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santrali, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane ve 100 kilometre yol yapılmıştır. Uygulama bahçeleri için sulama suyu bizzat öğrenciler tarafından getirilmiştir. Köy enstitülerinin kapatıldığında bu okullarda toplam 1308 kadın, 15943 erkek olmak üzere toplam 17251 köy öğretmeni yetişmiştir. (Nazmi Kal, Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar) 1954 yılı Türk aydınlama hareketi için bir kara lekedir. Bu lekeyi Türkiye’ye sürenleri halkımız ilerde daha iyi değerlendirecektir. Ama şurası bir gerçektir ki, Atatürk’ün başlattığı aydınlanma hareketi köy enstitüleri ile zirveye çıkmıştır. Köy enstitülerinden çıkan aydınlama kıvılcımını söndürmeye hiç kimsenin gücü yetmeyecektir

Bir asırlık ömrünü asırlara sığmayacak çalışmalarla geçirmiş, asırlık sorunlarımızın çözümü için hayat boyu mücadele etmiş Toprak Dedemiz Hayrettin Karaca, ömrü boyunca mücadele ettiği toprağına kavuştu. Yerküre son yüz yıldır inanılmaz bir şekilde tahrip edilmektedir. Bu tahribat bizi en çok da çocuklarımızı etkileyecektir. Dünyada çevre konusunda ciddi çalışmaları yapıldığı dönemlerde Türkiye’de bu konularda Hayrettin Karaca gelene kadar fazla çalışma yoktu. Çevre adaleti, sürdürülebilir yaşam, sürdürülebilir kalkınma gibi kavramların dilimize yerleşmesinde Hayrettin Karaca’nın büyük katkıları olmuştur. 1990’dan sonra soğuk savaşın sona ermesiyle kapitalizm kesin hâkimiyetini ilan etmişti. Ancak kapitalizmin gerçek rakibinin doğa olduğunu ve doğal sistemlerin yok olmasının kapitalizmi yok edeceğini ilk duyuran Hayrettin Karaca olmuştur. Sürdürebilir yaşam konusunda, sayısız konferans yapan, kurduğu TEMA vakfı sayesinde çevre konusunda büyük bir farkındalık oluşturan Karaca, yaşam şekliyle de sürdürülebilir bir toplumun rol modelini olmuştur. Tüketim alışkanlıklarının gözden geçirilmesi gerektiğini dile getiren Karaca, hayatını en tasarruflu bir şekilde yaşamıştı. Giydiği elbiseden kullandığı eşyalara kadar doğaya en az atık ilkesini yerine getiren Karaca, sürdürülebilir bir kalınma için tüketim modelini hayata geçirmiş oluyordu. Ulu Önder Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne gönülden bağlı olan, Atatürk ilke ve devrimlerinin savunucusu Hayrettin Karaca, Atatürk’ün “VATAN TOPRAĞI KUTSALDIR, KADERİNE TERK EDİLEMEZ!” sözünü hayat felsefesi haline getirmişti. Bu amaçla topraklarımızın korunmasının en başta erozyonla mücadele başlaması gerektiğine inanan Karaca, kurduğu TEMA vakfıyla erozyonla mücadele için ağaçlandırma konusunda toplumsal seferberlik hareketine öncülük etmişti. Bugün dikilen milyonlarca meşe ağacında Hayrettin Karaca’nın emeği vardır. Hayrettin Karaca, TEMA vakfı için “Kendini erozyon ve çölleşmeyle mücadelede bir toplumsal hareketi başlatmakta görevli saymakta, aynı zamanda da, toplumun davranış biçimini, çevreyi ve doğal varlıkları koruma şeklinde yönlendirmeyi hedeflemektedir.” İfadelerini kullanarak vakfın amacını belirmiştir. TEMA vakfının kuruluş amacı erozyonla mücadele için ağaç dikmektir. Türkiye’nin doğal şartlarına en uygun olan ağaç meşe ağacıdır. Zaten TEMA vakfı ile meşe ağacı özdeşleşmiştir. Vakfın simgesi de meşe yaprağıdır. Hayrettin Karaca’nın hedefi 10 milyar meşe ağacını Türkiye’ye dikmekti. Bu konuda ciddi çalışmalar yapılmıştır. Ancak daha yapılacak çok iş vardır. Hayrettin Karaca’nın meşe ağaçlarını erozyona karşı mücadele için seçmesinin sebebi bu ağacın Türkiye’nin doğal yapısına en uygun ağaç olmasıyla ilgilidir. Meşe ağacının Türkiye’de yetişen otuzun üzerinde türü vardır. Türkiye’nin her iklim bölgesine uyan bir meşe türü bulmak mümkündür. Örneğin karasal iklime uyum sağlamış meşe türleri Tüylü meşe ve Sapsız meşedir. Karadeniz ikliminde yetişen meşe türleri, Macar meşesi, Istıranca meşesi, Mazı meşesi, Saçlı meşe, Saplı meşe ve Tüysüz meşedir. Akdeniz ikliminde yetişen meşe türleri, Pırnal meşe ve kermes meşesidir. Günümüzde pek çok yerde ağaç dikme kapmayanları yapılmaktadır. Ancak bölgelerin iklim ve toprak yapısıyla hiç uyuşmayan ağaçlar yaygın olarak tek tip şeklinde dikilmektedir. Bu dikelen ağaçların pek fayda sağalamadığı ortadadır. Ağaç dikme konusunu en sistematik ve bilimsel bir şekilde Hayrettin Karaca’nın kurduğu TEMA vakfı meşe ağaçlarıyla yapmaktadır. Hayrettin Karaca’nın ömrünün büyük bir bölümü Türkiye’nin botanik laboratuarı durumundaki Artvin’de geçmiştir. Artvin’in doğal ve ekolojik hayatı Karaca’yı derinden etkilemiştir. Türkiye’nin doğal zenginliklerinin kullanılması ve halkın refahının artırması hamlesi sürdürülebilir kalınma ilkesiyle uyumludur. Böylece, hem ekonomik kalkınma gerçekleşecek, hem de doğal çevre korunacaktır. Hayrettin Karaca’nın sürdürülebilir kalkınma modellerine en iyi örneklerden birisini Artvin’in Camili köyü ya da yerel ismiyle Macahel köyünde yaptığı kırsal kalkınma projesidir. Camili’de hem doğal çevre korunacak hem de doğal çevrenin unsurlarının bir pazar aracına dönüştürülmesi projesi olan Kafkas Ana Arı üretimi çok başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiş ve yöre halkına büyük ekonomik katkılar sağlamış bir projedir. Kafkas Ana Arı projesi daha sonra Edirne ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde de uygulanmış, buralardan da büyük verimler alınmıştır. Kırsal kalkınma için milat olan Kafkas Ana Arı projesinin tüm Türkiye’de yaygınlaştırılması ülkemizde kronikleşen pek çok soruna kalıcı çözümler getirecektir. Hayrettin Karaca, doğa sevgisinin doğayı iyi bilmekten geçtiğine inanan birisidir. Doğa bilgisinin gelişmesi için Türkiye’nin ilk özel arberetumunu Yalova’da kurmuştur. Yılda pek çok ziyaretçi ve araştırmacıya ev sahipliği yapan arberetumda, 14000 türün üzerinde bitki çeşidi bulunmaktadır. Yılda iki kez yayınlanan Arberetum Magazin’i ile bilim insanlarının araştırma ve görüşlerini yayımlanmaktadır. Karaca’nın kurduğu arberetum gerek Türkiye, gerekse de Dünya için önemli gen koruma merkezidir. Hayrettin Karaca’nın kurduğu TEMA vakfının Bolu Aladağlarda kurduğu mera ıslahı sahası ve eğitim kampında çok sayıda toplantı ve seminer düzenlenmiştir. Verilen eğitimlerle erozyonla mücadele ve doğa bilinci konusunda bilgilendirme yapılmaktadır. 97 yıllık hayatını Türkiye’nin doğal çevresini korumaya ve yaşatmaya adayan Hayrettin Karaca’ya sayısız ödül verilmiştir. Bu ödüller içerisinde üniversitelerin verdiği ödüller, Birleşmiş Milletler çevre programları tarafından verilen ödüller ile çeşitli meslek odaları tarafından verilen ödüller önemli yer tutmaktadır. Hayrettin Karaca’ya verilen en anlamlı ödül 1998 yılında Türkiye Çocuk Dergisi tarafından Babalar Günü nedeniyle “Toprak Baba” unvanı ödülüdür. Hayrettin Karaca’nın kurucuğunu ve başkanlığını yaptığı TEMA vakfı çevreyle ilgili sayısız eserin Türkçeye çevrisini yaparak yayımlamıştır. Bu çevriler arasında en önemlisi her yıl düzenli olarak çıkarılan WORLDWATCH enstitüsünün hazırladığı DÜNYA’NIN DURUMU serisidir. Bu kitapların pek çoğunun sunuş kısmını Hayrettin karaca kaleme almıştır. Ayrıca TEMA vakfı TÜBİTAK ile işbirliği yaparak çok sayıda kitap yayımlamıştır. Bir asra ulaşan mücadele dolu hayatı bizlere hayatın gerçek gündeminin ne olduğunu anlamamızı sağlayan Hayrettin Karaca eserleriyle hep aramızda olacaktır. Geleceğimiz için, çocuklarımız ve vatanımız için Toprak Dede’nin yolundan gitmemiz bir zorunluluktur.

Temeli kurtuluş savaşına dayanan Türkiye Cumhuriyeti, her alanda çok önemli dönüşümlerin ve gelişimlerin olduğu bir süreçtir. Gerek cumhuriyete gidilen yol, gerekse de cumhuriyet sonrasında gerçekleşen olaylar, cumhuriyet dönemi kazanımlarının mucizevî kazanımlar olduğunu göstermektedir.

Osmanlı Devletinin yüzyıllara varan açlık, sefalet, savaş ve yıkım dönemi Anadolu’nun işgali ile sonlanmıştı. Avrupa karşısında iyice güç kaybeden Osmanlı ekonomisi, kapitülasyonlar, sarayın yaptığı şatafata dayalı gereksiz harcamalar, uzun süren savaşlar ve dışarıdan alınan borçlar nedeniyle 18. Yüzyılın sonlarına doğru iflas etmiştir. 1854 yılında ilk defa dışarıdan borç alan Osmanlı Devleti, 1865 yılına geldiğinde dış borçların yıllık ödemelerini de borç alarak ödeyebilmiştir. 1875 yılında devletin geliri aynı yıl ödenecek borçlardan daha azdı. Böylece devletin ödemesi gereken borçları 4 milyon liralık bölümü karşılıksız kalıyordu. Sonuçta devlet, 6 Ekin 1875’de iflasını açıklamıştır. 1881’de yayımlanan Muharrem kararnamesi ile alacaklı devletlerin Osmanlı Devleti’ni haczetmesi anlamına gelen Duyun-ı Umumiye (Genel borçlar idaresi) kurulmuştur. Bu idare Osmanlı Devleti gelirlerinin %20’sini yönetecek yetkiyi elde etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Türkiye’nin sırtındaki en büyük kamburlardan biri Duyun-ı Umumiye idaresi olmuştur. Bu idare resmen 1928’de kapatılmıştır. 1930-1954 döneminde Osmanlı’dan devralınan bütün borçlar ödenmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti kanla-irfanla kurulmuştur. Kurtuluş savaşı kan dökme pahasına yapılırken, Cumhuriyet irfanla ilan edilmiştir. Cumhuriyetin sağlam temellere oturması en başta ekonomi ayağının sağlam olmasıyla mümkün olmuştur. Dünyada bu denli harabe üzerine kurulu bir devletin, bırakın ekonomik büyümeyi gerçekleştirmesi, yaşaması bile pek görülen bir durum değildir. Büyük savaşta işgal edilmiş ve harabeye dönmüş, savaş sonrasında büyük ekonomik altılımlar gerçekleştirmiş devletler vardır. Ancak Türkiye gibi yüzyıllar süren yokluk, cahillik ve savaşların pençesinde boğulmuş bir devletin örneği yoktur. Türkiye’nin kurtuluş savaşı sonrası yaptıklarına mucize demek çok yerinde olacaktır.

Kurtuluş savaşı sırasında verilen ekonomik mücadele de destansı bir mücadelededir. Yurdun önemli kısımlarının işgal edilmiş olması, çalışma çağında olanların önemli bir kısmının askerde olması ve TBMM’ye karşı isyanlar nedeniyle yer yer otoritenin sarsılmış olması ekonomik anlamda ciddi sıkıntılar doğurmuştur. Buna rağmen çok başarılı bir savaş ekonomisi sürdürülmüştür. Cephe gerisinde üretim faaliyetlerinin sürdürülmesi ve ticari faaliyetlerin yerine getirilmesi güvence altına alınmıştır. Herhangi bir gasp ya da yağma harekenin önüne geçilmiştir. Halktan istenen fedakârlıklara en başta Mustafa Kemal de uymuş ve en temel ihtiyaçlarını bile çok kısıtlı imkânlardan temin etmiştir. Askerin ihtiyaçları Tekâlif-i Milli emirlerine göre çok kolay yerine getirilmiştir. Milli mücadele için verilen ekonomik mücadele de amacına ulaşmıştır. Hatta milli mücadele döneminde alınan sıkı tedbirlerle Milli mücadele sonrasına biraz para bile kalmıştır. Kurtuluş savaşı sonrasında ülkenin imarında bu para kullanılmıştır.

Kurtuluş savaşı sonrası ülkenin durumu içler acısı bir haldeydi. Buna göre doktor sayımız 337, sağlık memuru sayısı 434’dü. 150 kadar ilçede doktor yoktu. Pek az şehirde eczane vardı. Salgın hastalıklar almış başını gitmişti. Bit bile çok ciddi bir sorundu. Nüfusun yüzde seksenine yakının yaşadığı kırsal bölgelerde diplomalı ebe sayımız sadece136 idi. Ülke genelinde 60 eczacı vardı ve bunların sadece sekizi Türk’tü. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtma, üç milyon kişi trahomlu. Bebek ölüm oranı yüzde 40’ın üstündeydi. Anne ölüm oranı yüzde 18, Ortalama yaşam süresi de 40 yaş civarındaydı. Nüfusun yüzde kırkından fazlası hasta olan geri kalan kısmı da oldukça sağlıksız bir hayat şartlarına sahip olan nüfustu. Un, şeker ve pamuk üretimi yerli ihtiyacın çok gerisindeydi. Şekeri sadece çok varlıklı kimseler tüketebiliyordu.

Sanayi diye nitelendirilen işletmelerin devlete ait olan kısmı %10’a bile ulaşmıyordu. Sanayi kesimindeki sermayenin de %85’i yabancıların elineydi. Dört mevsim kullanabileceğimiz yol yok denecek kadar azdı. Deniz ve demiryolları işletmelerinin neredeyse tamamı yabancıların elindeydi.

Yukarda verilen oldukça vahim göstergeler Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılı olan 1923’e aittir. Şimdiki durumumuzla bile kıyaslandığında ne büyük bir ekonomik altılım yaptığımız daha iyi anlayabiliriz.

Türkiye’nin bu enkazdan derhal kurulması için ekonomi alanında milli bir seferberlik yapıldığını görebiliriz. İlk olarak 17 Şubat-4 Mart tarihleri arasında Türkiye İktisat Kongresi toplanmıştır. İzmir İktisat Kongresi olarak da adlandırılan bu kongreye çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi temsilciliklerinden oluşan toplam 1135 kişi katılmıştır. Türkiye’nin ekonomisinde söz sahibi olan kişiler, ekonomik olarak ülkenin kurtuluş reçetesini ortaya çıkarmışlardır. Böylece %100 Milli ekonomi modeli oluşturulmuştur.

Devletin en büyük gelirlerinden olan ve çiftçilerden alınan aşar vergisi 1925 yılında kaldırılmıştır. Böylece tarımdan elde edilen gelir %33’den %10’a düşürülmüştür. Çok büyük ekonomik sıkıntılar içerisinde olan devletin vergi indirimine gitmesi hiç alışıldık bir durum değildir. Yani kemeri devlet sıkarak vatandaşı rahatlatmışlardır. Buna ilave olarak Ziraat Bankası’ndan çiftçilerin yaralanma durumlarında kolaylık sağlanmıştır. Böylece 1927’de bankanın çiftçilere verdiği kredi miktarı 17 milyon lira iken 1930’da verilen kredilerin toplamı 30 milyon liraya çıkmıştır. 1924’den itibaren kurulan tarım kooperatifleri ile çiftçilere destek sağlanmıştır. 1929 yılında dünyada meydana gelen ekonomik krizden köylümüzü korumak için 1932 yılında “Buğday Koruma Kanunu” çıkarılmıştır. Böylece 1930’da 5 milyon ton civarında olan buğday üretimi 9 milyon tona çıkarılmıştır.

5 Nisan 1925’de çıkarılan Şeker Kanunu ile şeker fabrikalarının kurulmasına izin verilmiştir. Böylece 1926’da Alpullu ve Uşak şeker fabrikaları, 1933’de Eskişehir, 1934’de Turhal şeker fabrikaları kurulmuştur. İlerleyen yıllarda şeker pancarı üretimi olan pek çok ilde şeker fabrikası kurulmuştur.

Günümüzde çok sık duyduğumuz yerli ve milli üretimi sağlamak için 15 Mayıs 1927’de Teşvik-i Sanayi kanunu çıkarılmıştır. Bu kanundan 435 kuruluş yaralanmıştır. Böylece yerli üretimde ciddi artışlar olmuştur. Buna bağlı olarak birçoğu halen üretime devam etmekte olan 46 büyük ölçekli fabrika kurumuştur. Bu fabrikalar içerisinde şeker fabrikaları, dokuma fabrikaları, kâğıt fabrikaları, çimento fabrikaları, çelik fabrikaları, sigara fabrikaları en önemli işletmemeler arasındadır.

Bütün bu fabrikalar sayesinde Türkiye’de 1929-1938 arasında ağır sanayi üretimi %152, toplam sanayi üretimi ise %80 arıtmıştır. Şeker üretimi ise 200 kat artmıştır. Tekstil üretimi ülke ihtiyacının %80’nini karşılar duruma gelmiştir. Özel sektörde üretilen ürün değeri 1927’de 15 milyon lira iken 1932 yılında 154 milyon liraya çıkmıştır.

Ekonomik verilere baktığımızda sadece Atatürk döneminde ticaret açığı vermediğimiz görürüz. Bu kadar sınırlı kaynaklarla böylesi mucizevî kalkınma Atatürk’ün dehası ve vatanseverliği sayesinde mümkün olabilmiştir. Ebedi önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün bizim için bir kurtarıcı olmasından çok daha öte bir anlamı olduğunu kavramımız gerekmektedir.

Yararlanılan kaynaklar:

  1. Turgut Özakman: Cumhuriyet 2
  2. Ahmet Necip Günaydın: Osmanlıdan Cumhuriyete Ekonomik Değişim
  3. Sinan Meydan: Akl-ı Kemal 1-2
  4. Nazmi Kal: Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar
  5. Yılmaz Özdil: Mustafa Kemal
  6. Yalın İstenç Kökütürk: Osman Gazi’den Atatürk’e

*sechaber.com