Ömrünü bir asra sığdıran, yaptığı eserlerle asırlar boyu anılacak Cumhuriyet tarihinin en büyük tarihçilerinden Halil İnalcık dün yaşamını yitirdi. (25/07/2016) Yalandan yaşayıp gerçekten ölenlerin aksine Halil İnalcık gerçekten yaşadı, yalandan öldü. O artık ölümsüzüdür. Yaptığı erserler onu hep yaşatacaktır.
Uzun bir yaşam süresi geçiren İnalcık yaptığı çalışmalar bu uzun yaşam süresinin bile taşımayacağı kadar yoğunlukta olmuştur. Hayatını bilime özellikle de Türk tarihine adayan İnalcık’ın neredeyse aldığı nefesi bile bilim için kullandığı söylenebilir. Prof. Halil İnalcık, 7 Eylül 1916’da İstanbul’da doğdu. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım’dır. İlk tahsilini 1923-1930 arasında Ankara Gazi Mektebi’nde yapan İnalcık, orta öğretimine bir yıl Sivas Muallim Mektebi’nde devam etti. Orta tahsilini 1931’de Ankara’da Gazi Muallim Mektebi’nde tamamladı. Lise eğitimini o dönemin en iyi okullarından biri olan Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi’nde 15 Eylül 1935’te tamamladı. Yüksek tahsiline 1935’te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde (AÜDTCF) başladı. Yeni Çağ Tarihi Kürsüsünde M. Göker, B. S. Baykal ve F. Köprülü’nün derslerini takip etti. 1940’ta mezun olan İnalcık, Timur üzerinde hazırladığı bir seminerle Fuad Köprülü’nün dikkatini çekti, onun takdir ve tavsiyesiyle 30 Nisan 1940’da AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ne ilmî yardımcı tayin edildi. 1942’de Türkiye’de sosyo-ekonomik tarih yazıcılığının ilk örneklerinden biri olan Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı teziyle doktor oldu (Ankara: TTK, 1943). 28 Nisan 1942’de AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ ne asistan olarak atanan İnalcık, 15 Aralık 1943’te Viyana’dan ‘Büyük Ricat’e Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı unvanlı teziyle doçentliğe atandı. 1945’te AÜDTCF Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Şevkiye Işıl hanımla evlendi. Araştırma sahasını doktora tezinden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve ekonomik meselelerine yoğunlaştıran İnalcık, İstanbul’da Osmanlı arşivlerinde ve Bursa şer’iyye sicilleri üzerinde araştırmalar yaptı. 1947’de Türk Tarih Kurumu (TTK) üyeliğine seçildi.
Daha henüz 30’lu yaşlarda elde ettiği bu başarılar O’nu hiçbir zaman rehavete sevk etmemiş aksinie doyumsuz iştahla daha fazla çalışmaya sevk etmiştir. 1949’da gönderildiği İngiltere’de Osmanlı üzerine çok önemli çalışmalara imza atmıştır. 1952 yılında Pröfesörlük ünvanını alan İnalcık 1953-1954 yılları arasında ABD’deki Columbia Üniversitesi’nde öğretim görevliliği yaptı. 1961’den itibaren Kıbrıs, Beyrut ve Hollanda’da sayısız araştırma faaliyetlerinde bulundu. 1972 yılında Atatürk üniversitesinden emekli oldu. Bu yıldan itibaren başta ABD olmak üzere, Macaristan, fransa gibi ülkelrede bilimsel çalışmalara katıldı. 1993 yılında Türkiye’ye dönen İnalcık bir çok üniversiteyle bilimsel çalışmalarda bulundu. Gerek ulusal gerekse de uluslararası birçk ödülün sahibi olan İnalcık Türk bilim dünyasında ulaşılması güç bir konuma gelmiş durumdadır. İnalcık sadece ülkemiz için değil dünya bilim dünyası için de bir efsanedir. Hayatını bilimeadıya İnalcık’ın sayısız eserleri bulunmaktadır. Bu eserlerden başlıcaları şunlardır:
• The Ottoman Empire, The Classical Age, 1300-1600, London, 1974.
• Studies in Ottoman social and economic history, London, 1985.
• The Middle East and the Balkans under the Ottoman Empire, Bloomington, 1993.
• Süleyman the second and his time, Istanbul, 1993.
• An Economic and Social History of the Ottoman Empire (Donald Quataert ile birlikte), Cambridge, 1994.
• From empire to republic: essays on Ottoman and Turkish social history, Istanbul, 1995.
• Sources and studies on the Ottoman Black Sea, Cambridge, 1995.
• History of Humanity (editor, Peter Burke ile birlikte), 1999.
• Ottoman Civilization (Gunsel Renda ile birlikte), Ankara, 2003.
• Essays in Ottoman History, Eren Yayıncılık.
• Makaleler 1: Doğu Batı, Doğu Batı Yayınları, 2005.
• Fatih devri üzerinde tetkikler ve vesikalar, Ankara, 1954.
• Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, 2000.
• Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 1 /1300-1600, Eren Yayıncılık, Prof. Dr. Donald Quataert ile, 2001.
• Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 2 / 1600-1914, Eren Yayıncılık, 2004.
• Osmanlı İmparatorluğu – Toplum ve Ekonomi, Eren Yayıncılık.
• Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Yapı Kredi Yayınları, 2003.
• Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Eren Yayıncılık.
• ABD Tarihi, Allan Nevins/Henry Steele Commager (çeviri) Doğu Batı Yayınları, 2005.
• Şair ve Patron, Doğu Batı Yayınları, 2003.
• Balkanlar (Prof. Dr. Erol Manisalı ile).
• Atatürk ve Demokratik Türkiye, Kırmızı Yayınınları, 1.Baskı: Temmuz 2007 – 2.Baskı: Aralık 2007.
• Devlet-i Aliyye, 2009.
• Kuruluş – Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak
• Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu (Mehmet Seyitdanlıoğlu ile birlikte) İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
• OSMANLILAR, Fütühat ve Avrupa İle İlişkiler
• Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab – Nedimler Şairler Mutripler, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
• Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı
• Osmanlılar, 2010.
• Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı, 2011.
• Rönesans Avrupası Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
• Osmanlı ve Modern Türkiye, Timaş Yayınları, 2013.
• Devlet-i ‘Aliyye: Tagayyür ve Fesad, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar II, İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.
Dünya bilim dünyasında çok önemli yeri bulunan İnalcık, yeri kolay kolay doldurulamayacak bilim insanıdır. Her Türk’ün övünç duyacağı ünlü tarihçi Halil İnalcık’a Tanrı’dan rahmet kederli ailesine ve Türk milletine başsağlığı diliyorum
Tam bağımsızlık üzerine kurulu dünyanın en masum, en cesur ve en insancıl savaşlarından olan Türk kurtuluş savaşı sonucu imzalanan Lozan antlaşması Türkiye’nin bağımsızlığının tescillendiği bir antlaşmadır. Sömürgeci devletlerin Anadolu’yu paylaşma konusunda anlaşıp dört bir koldan başlattıkları işgallerin son bulduğu bir antlaşma olan Lozan antlaşması, Anadolu’nun Türklere ait olduğunun bir kez daha tescillenmesi anlamına gelmektedir.
Lozan antlaşmasını imzalanana kadar çok sıkı diplomatik mücadeleler yaşanmıştır. Birkaç defa kesintiye uğramasına rağmen Türk heyetinin gösterdiği üstün feragat sayesinde Erzurum kongresinde edilen milli yemine büyük ölçüde sadık kalınarak bağımsız bir vatanın sınırları çizilmiştir.
Lozan antlaşmasının imzalandığı dönemin konjonktürel şartları değerlendirildiğinde büyük bir diplomatik zafer olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı devletinin 17. Yüzyıldan itibaren imzaladığı birçok anlaşmada, savaşlarda elde edilen başarının masa başında kaybedildiği çok rahat görülebilmektedir. Ancak Lozan antlaşması bizim kurtuluş savaşında kazandığımız topraklardan daha fazla bir yer elde etmemizi sağlamıştır. Lozan antlaşması sadece ülke sınırlarının belirmesi amacıyla imzalanmış bir antlaşma da değildir. Bunun içeresinde ekonomik siyasi ve kültürel bakımdan da bir takım kazançlar elde ettiğimiz anlaşılmaktadır.
Lozan Antlaşması), 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace’ta imzalanmış barış antlaşmasıdır. Antlaşmanın içeriği kapsamı oldukça geniştir. 312 sayfadan oluşan Lozan antlaşması, Osmanlı devletinin yüzyıllarca çözemediği birçok sorunu da çözüme kavuşturmuştur. Ancak Lozan’la bütün meseleler yüzde yüz halledilmiştir diyemeyiz. O dönemin şartlarında bazı sorunlar ileriki tarihlere ertelenmiştir. Bu erteleme, Lozan antlaşmasının belli bir süresi var olduğu anlamına gelmemektedir.
Lozan antlaşması iyi bir diplomatik dille yazılmıştır. Fakat son dönemlerde Atatürk’le sıkıntısı olan kimi çevreler Lozan antlaşması yüzden Atatürk ve silah arkadaşlarına sistematik bir saldırı içerisindeler. Yıllardan beri üzerinde çalıştıkları Lozan antlaşmasının bir hezimet antlaşması olduğu yönündeki iddialarını, Lozan’da gizli maddeler var yalanıyla sürdürmektedirler. Hiçbir bilgi belge buldu olmayan sadece ortalığa atılmış saçmalıklardan ibaret olan bu yalanlarla insanlarımızın aklı karıştırılmak istenmektedir. Özellikle internet yoluyla yayılan bu bilgi kirliliğine karşı uyanık olmak gerekir. Bir kere Lozan’ın gizli maddeleri diye ortaya atılan maddeler oldukça özensiz ve Lozan’da belirtilen diplomatik dil ve üsluba hiç de uygun olmayan maddelerdir. Bu zırvalardan birkaç tanesini paylaşırsak ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır:
“MADDE 2: Türkiye, Boğazlar üzerindeki hâkimiyetinden 24 Nisan 2023’ü 25 Nisan 2023’e bağlayan gece yarısı tamamen vazgeçecek ve bölge, anlaşmada imzası bulunan diğer devletlerin hâkimiyeti altına girecektir.
MADDE 7: Türkiye 24 Nisan 2023 tarihi itibariyle bütün yeraltı servetlerini ve doğal kaynaklarını kullanma hakkından feragat edecek, bu hak anlaşmada imza sahibi olan diğer memleketlerin olacaktır. İşbu maddeye ormanlar, madenler ve bütün enerji kaynakları da istisnasız dâhildir.”
Bu maddelerin ne kadar saçma olduğunu biraz tarih bilenler hemen anlayacaktır. Ekonomik işletmelerin millileştirilmesinde Mustafa Kemal’in ne kadar hassas olduğunu bilmeyen yoktur. Lozan’da özellikle kapitülasyonların kaldırılmasında gösterdiği hassasiyet herkesin malumudur. Bir de onun öncesinde İnönü savaşı sırasında Bekir Sami Bey’in Londra görüşmeleri sırasında yaptığı gizli bir görüşmeden sonra görevden alınma meselesi vardır. Bunu Aktürk’ün ağzından aktaralım:
“Efendiler, Bekir Sami Bey ile Fransız Başbakanı Mösyö Briand arasında da, 11 Mart 1921 tarihli bir sözleşme imza edilmiştir.
Bu sözleşmeye göre, Fransa ile Millî Hükûmet arasındaki düşmanlığa son verilecek. Fransızlar, silahlı çetelere, biz de mücahitlerimize silâhlarını bıraktıracağız… Zabıta kuvvetlerimize Fransız subayları alınacak… Fransızlar tarafından kurulacak zabıta kuvvetleri olduğu gibi kalacak… Fransa’nın boşaltacağı yerlerle, Elâzığ, Diyarbakır ve Sivas illerinin ekonomik gelişmesi için yapılacak teşebbüslerde üstünlük hakkı ve Ergani madenlerini işletme imtiyazı da Fransızlara verilecek… v.b.
Hükûmetimizce, bu sözleşmenin de kabul edilmemesinin sebeplerini sıralamaya gerek yoktur sanırım.”
Anadolu’nun hala işgal altında olduğu halkın savaşlarda perişan düştüğü bir kurtuluş mücadelesi verildiği dönemde bütün dünyaca yalnız bırakıldığı bir anda Bekir Sami Bey’in belki de iyi niyetli olarak imzaladığı bu antlaşma Mustafa Kemal tarafından reddedilmişidir. Eğer iddia ettikleri gibi Lozan yüz yıllık bir süreliğine imzalanmış olsaydı Mustafa Kemal Londra görüşmelerinde gösterdiği hassasiyeti Lozan’da niye göstermedi diye akıllara gelirdi. Lozan’da gizli maddelerin olduğunu İsmet paşa ile Lord Kurzon arasında geçen şu diyalog yalanlamaktadır.
Aylardır müzakere ediyoruz. İstediklerimizin hiçbirini alamıyoruz.
Biliniz ki, geri çevrilen isteklerimizin hepsini cebimize atıyoruz. Yorgun ve yoksul bir ulussunuz. Ülkeniz yıkık. Yarın, bunları onarmak ve kalkınmak için bizden yardım isteyeceksiniz. -ABD temsilcisini işaret ederek- para bende, bir de O’nda var. O zaman cebimizdekileri çıkarıp birer birer önünüze koyacağız.” (15 Eylül 1980, DTCF, Ankara)
Bugün bağımsız sınırları belli egemenlik yetkisini Türk milletinin kullandığı bir vaatanda yaşıyorsak, bunu Lozan antlaşmada kazandığımız haklara borçluyuz. Konumuzu ebedi önder Atatürk’ün Lozan antlaşmayla ilgili şu ifadesiyle son vermek istiyorum.
“Lozan Barışı, Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Türk ulusu için siyasal bir utku (zafer) oluşturan bu Antlaşma’nın, Osmanlı tarihinde benzeri yoktur. Ulusumuz, bununla gerçekten övünebilir ve Türk Ulusunun yüksek bir yapıtı (eseri) olan bu Antlaşma’nın yüksek değerini değerlendirmesi gelen gençliğin, bunu geçmişte yapılmış antlaşmalarla karşılaştırması gerekir. Bu nedenle, Lozan görüşmelerinde her türlü siyasal mücadelelere göğüs gererek sonucu elde etmede bir zekâ göstermiş olan İsmet Paşa Hazretleri’ni saygı ile anmak görevimdir.”
(1927, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt V, syf. 47)
1- Bolu Yedi Göller
Batı Karadeniz Bölgesi’nde Bolu’nun 42 km. kuzeyinde Zonguldak’ın güneyinde yer alan Milli Parka Ankara–İstanbul karayolunun 152. km’sindeki Yeniçağa ve 190. km’sindeki Bolu’dan kuzeye ayrılan yollarla ulaşılır. Kışın Bolu–Yedigöller güzergâhı (karla) kapalı olduğundan ulaşım, Yeniçağa–Mengen–Yazıcık veya Devrek- Yazıcık üzerinden yapılır.
1642 hektar büyüklüğündeki Yedigöller Havzası, 1965 yılında milli park olarak korumaya alınmıştır. Havza kayan kütlelerin vadilerin önlerini kapatması sonucu oluşan, yüzeysel ve yeraltı akışlarıyla birbirine bağlı, kuzeyden güneye 1500 m. mesafede sıralanmış 7 gölden oluşmuştur. Milli park içindeki “Köyyeri” mevkiinde yeni Bizans dönemine ait bulunan kalıntılardan, eski dönemlerde bölgenin bir yerleşim yeri olduğu anlaşılmaktadır.
2- İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı:
3155 hektarlık Milli park alanı, İğneada beldesi sınırları içerisinde yer almaktadır. İğneada, Marmara Bölgesi, Kırklareli İli Demirköy İlçesine bağlı, Bulgaristan ile sınırı olan bir sahil kasabasıdır. Demirköy’e 25 km uzaklıktadır. Yıldız (Istranca) Dağlarından Karadeniz sahillerine doğru akan derelerin taşıdığı alüvyonların birikmesi ve mevsimsel olarak sular altında kalması sonucunda milli parktaki longoz ormanları oluşmuştur.
3- Trabzon Sera Gölü
Sera Gölü, Trabzon’un Akçaabat ilçesi sınırları içerisinde bulunan bir heyelan set gölüdür. 21 Şubat 1950 salı günü sabahı saat 8 – 8.30 arasında şiddetli bir gürültüyle başlayan heyelan, yörede oldukça şiddetli bir şekilde duyulan yerel bir depreme yol açtı. sera vadisinin sol yamacından kayarak büyük kütleler halinde vadi tabanına yığılan enkaz, yaklaşık 650 m. uzunluğunda ve 350 m. genişliğinde ve 65 m. yüksekliğinde bir set oluşturdu. Bu setin ardından biriken sular 24 saat içinde 3 metreye yükseldi ve her gün 100 – 200 metre kadar genişleyerek araziyi kapladı. Heyelandan 18 gün sonra en yüksek kesimine kadar ulaşan sera deresi suları bu kesimde seti yaran bir gideğen ile akışını sürdürmeye başladı.
4- Artvin Karagöl Milli Parkı,
Türkiye’deki 42 Milli Park alanından birisidir ve Artvin’in Şavşat ilçesi sınırları içerisinde yer almakta olup iki ayrı sahadan oluşur: Bunlar Karagöl ve Sahara Yaylası’dır.
Karagöl, Şavşat ilçe merkezinin 45 km. kuzeyinde yer almaktadır. Sahara yaylası ise ilçe merkezine 17 km. uzaklıktadır. Karagöl ve çevresinde genel olarak paleojen ve neojen arazileri yer alır. Kayaçlar genellikle sedimenter kökenlidir. Karagöl ve çevresi yer yer vadilerle yarılmıştır. Bu yarılmalar yörede heyelan ve kütle hareketlerinin aktif olmasına neden olmaktadır. Karagöl, rotasyonel olarak kayan kütlenin gerisindeki çanakta biriken suların meydana getirdiği bir heyelan gölüdür. Göl çevresi ladin ve çamların meydana getirdiği yoğun ormanlarla kaplıdır. Ormanlarla çevrili olan Karagöl, ender manzara güzelliklerine sahiptir. Ayrıca gölün kuzeydoğusundaki Bagat mevkii ve çevresinde çim kayağı pisti niteliğine sahip alanlar vardır.
5- Kayseri Kapuzbaşı Şelalesi
Kayseri’nin Yahyalı ilçesine yaklaşık 80 km Adana Aladağ ve Kozan ilçelerine yaklaşık 40 km uzaklıkta bulunan Hacer ormanları 18 bin hektar alanı kapsamakta ve Aladağlar Milli Parkı sınırları içerisinde yer almaktadır. Kapuzbaşı Şelalesi’nin en önemli özelliği; kaynağından çıktığı şekilde aşağıya dökülmesidir.
Orta Toroslar üzerinde bulunan Demirkazık dağının güney ve doğuya uzanan kolları üzerinde yer alan bu ormanlar, Zamantı ırmağı istikametine uzanan 600–2000 m rakımlarında sürekli kar mıntıkası halindedir.
6- Düzköy (Haçka Obası) Yaylası.
Yaylaya, Trabzon’a 40 km. mesafedeki Düzköy ilçesinden güneye, 12 km’lik toprak yolla ulaşılır. 1784 m. yükseklikteki yaylada, altyapı hizmetleri tamamlanmış durumdadır. Temmuz ayının üçüncü Cuma günü Kadırga, 14 Ağustos’ta ise Karaabdal şenliklerinin yapıldığı yaylada, Haçkalı Baba Türbesi ilgi çekmektedir. Mevcut pansiyonlardada konaklanabilir. Her türlü yeme içme imkanı bulunmaktadır.
7- Erzincan Girlevik Şelalesi
Şelalesinin suyu Kalecik Köyü’ndeki kayalıklardan dokuz ayrı yerden kaynar ve bir dere yatağı vasıtası ile şelaleye kadar ulaşır. Şelalenin yüksekliği 30-40 m. olup, yöreye özgün taştan oluşan üç kademe halindedir.
Yaz aylarında çok sayıda turisti ağırlayan Girlevik Şelalesi, kışın da ayrı güzelliklere bürünüyor. İlçede yaşanan çetin kış şartlarında donarak şelale çevresinde oluşan buz sarkıtları izlemeye değer görüntüler oluşturmakta.
8- Tunceli Munzur Vadisi
Munzur Vadisi, Tunceli-Ovacık arasında, 42.000 Hektarlık bir alan 1971 yılında Milli Park olarak ilan edilmiştir. Türkiye’nin en büyük milli parklarından biri olan “Munzur Vadisi Milli Parkı”, Tunceli kent merkezine 8 Km. uzaklıkta başlayıp, vadi boyunca Munzur Dağlarına kadar uzanmaktadır. Kuzeyde 3300 metreye kadar yükselen Munzur Dağları, Mercan ve Munzur Suyu vadileri tarafından parçalanmıştır.Bu bölgenin milli park olarak ilan edilmesinde etken olan veriler, başta akarsu kaynakları ve gözeler olmak üzere zengin doğal veriler, endemik bitki türleri ve yöreye özgü hayvan türleri ile zenginleşen bitki örtüsü ve yaban hayvan varlığıdır. . Milli parkın kuzeyinde, Munzur Dağlarının üzerinde 2000-3000 metrelik zirvelerde yer alan krater gölleri, Ovacık düzlüğünde kaynayan gözeler ve kanyonlar ile vadi boyunca dökülen şelaleler parkın doğal değerlerini zenginleştirmektedir.
Munzur Vadisi Tunceli ilinde bulunan vadidir. Tunceli’nin Ovacık ilçesi Munzur Gözelerinden doğan Munzur Çayının, sarp vadileri aşarak aktığı çığırları kapsamaktadır. Yaklaşık olarak 1518 çeşit bitkiye evsahipliği yapmaktadır ve bunlardan 43 tanesi sadece bu bölgede bulunan endemik bitkilerdir.
9- Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı
Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, Çanakkale ili sınırları içerisinde, Gelibolu yarımadasının güney ucunda, Eceabat ilçesinin hemen hemen tamamını kapsayan ve Çanakkale Boğazı’nın Avrupa yakasında 33.000 hektarlık bir alanı içeren büyük bir parktır. 1973’te kurulmuş olup, Birleşmiş Milletler Milli Parklar ve Koruma Alanları listesinde yer almaktadır.
10- Sivas Sızır Şelalesi
Gerçek bir doğal güzellik olan Sızır Şelalesi, Sivas’ın Gemerek ilçesindedir. Şelalenin etrafı yeşilliklerle kaplı ve gerçekten kendine hayran bırakan bir manzarası var. Gürül gürül akan suyun sesi insanı dinlendiriyor. Su o kadar temiz ki rahatlıkla içebilirsiniz.
Sızır Şelalesinin bulunduğu bölge çok sayıda su kaynağı olan bir yer. Şelaleyi besleyen sular da şelaleye 500 m mesafeden çıkmaktadır. Sivas’a yaklaşık 133 km, Kayseri’ye ise 100 km ve Yozgat’a 142 km uzaklıktadır.
Ozonosfer ya da Ozon Tabakası, Stratosferin üst kısmında bulunan tabakadır. Ozon Tabakası Güneş’ten gelen morötesi ışınlardan olan UV-B ve UV-C gibi zararlı ışınları tutar. Ozon Tabakasının bu işlevi hayati açıdan çok önemlidir. Çünkü UV-B ve UV-C ışınları ölümcüldür.
Ozon (O3) üç adet oksijen atomundan oluşan şeffaf bir gazdır. Ozon tabakası ozon gazından oluşan ve atmosferin yukarı seviyelerinde başka bir deyişle yer yüzeyinden 50–85 km yüksekte bulunan bir tabakadır. Bu tabakanın temel rolü Ultraviyole (UV) ışınları olarak adlandırılan Güneş’in zararlı ışınlarına karşı bizleri korumasıdır. Ozon tabakası yeryüzüne doğru gelen bu zararlı ışınlara karşı bir filtre gibi davranır.
Dünya hayatı için yaşamsal öneme sahip olan ozon tabaksında incelme diye nitelendirilen bir delinme meydana gelmiştir. Böyle bir incelmeye birtakım faktörler neden olmaktadır. Atmosferde bulunan ozon tabakası çeşitli etkiler sonucu incelmektedir bu incelme delinme olarak adlandırılıyor. Ozon tabakasındaki incelmenin sebebi kloroflorokarbonlar (CFC)’dır. Bu ozon tabakası gittikçe inceliyor anlamındadır. Bunun sebebi bizlerin havaya saldığı kimyasallardır. Bu kimyasallar günlük yaşamımızda kullanırlar ve ozon tabakasına zarar verirler.
Çeşitli amaçlar için üretilen kloroflorokarbonlar (CFC) ozon tabakasını inceltmekte, bunun sonucunda çevre ve insan sağlığı olumsuz etkilenmektedir. Kloroflorokarbonlar (CFCs), tüm ozon tüketen maddeler içerisinde en fazla kullanılandır. İlk olarak 1920’lerde sülfürdioksidi soğutucu bir gaz gibi kullanmak için geliştirildi. Zehirleyici olmamaları, yanıcı olmamaları, kararlı doğası, ısıyı emme etkinlikleri onları 20. yüzyılda özellikle soğutucu alanında bir numaralı seçenek yaptı. Bu yıllarla başlayarak atmosferdeki kloroflorokarbon miktarı artmaktadır. Ozon tabakasına verdiği zararlardan dolayı 1987 yılında genetiği Montreal’de imzalanan bir protokol ile üretiminde sınırlandırma getirilmiştir. Bu kapsamda 1996 Ocak ayında yalnız astım ilaçları için gerekli küçük miktar kloroflorokarbon gazı dışında üretimi durdurulmuştur. Üretilmesi durdurulan kloroflorokarbon gazları yerine atmosferik ömrü daha az olan hidrofloroklorokarbon gazlarının kullanımı yaygınlaştırılmıştır. Hidrofloroklorokarbon gazlarının ömürleri kloroflorokarbon gazlarına göre daha kısa olduğu için ozon tabakasına verdiği zarar daha azdır.
Kullanım alanları; soğutucular, araba klimaları, köpük ürünleri, yalıtım maddeleri, mikroçipleri ve diğer elektronik aletleri temizlemek için çözücü, arınık gaz karışımlarında bir bileşim maddesi, sprey kutularında ileri doğru itici gibi pek çok değişik ürün yelpazesini içermektedir.
Her yıl yaklaşık 800.000 metrik ton kloroflorokarbon (CFC) atmosfere salıverilmektedir. Bunların atmosferde bozulmadan kalış ömürleri 100 yıldır ve yapılan anlaşmalar sonucu tüm dünyada kullanımdan kaldırılma tarihi ise 1996 olarak belirlenmiştir.
Ozon deliğinin ana sonucu yeryüzüne daha fazla UV ışınının (özellikle çok tehlikeli olan UV-B) ulaşmasıdır. UV ışınları güneş yanıklarına, deri kanserine sebep olabilir, gözlere zarar verebilir (katarakt) ve insanlarda bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olabilir. Bilindiği gibi bağışıklık sistemi hastalıklara karşı koymamızı sağlayan bir sistemdir. Bu sistem zayıfladığı zaman hastalıklarla savaşma yeteneğimiz de zayıflamış olacaktır.
UV ışınları sadece sağlığımızı etkilemekle kalmaz çevre üzerine de olumsuz etki yapabilir. Tarımsal üretimi azaltabilir, ayrıca deniz besin zincirini bozarak balık nüfusunu etkiler.
Antarktika üzerindeki ozon deliğinin kapladığı alan, ABD’nin yüzölçümünden daha büyüktür ve buranın tekrar doldurulması için on milyonlarca ton ozon gerekir. Bu miktarda ozonun nakliyesinin maliyeti bile astronomik olur.
Ozon tabasında tahminlerin aksine delinme durmaya hatta gerilemeye başladı. Bilim insanları Ozon tabakasında Antarktika üzerinde yaşanan incelmenin azalmaya başladığına dair ilk net kanıtlara ulaştıklarını açıkladı. Eylül 2015’te yapılan ölçümlerde, ozon tabakasındaki deliğin 2000’dekine kıyasla 4 milyon kilometrekare ufaldığı gözlemlendi. Bu yaklaşık olarak Hindistan’ın yüzölçümüne denk geliyor. Delikteki daralmanın en azından yarısının, ozona zararlı kimyasalların kullanımının aşamalı olarak azaltılması sayesinde gerçekleştiği düşünülüyor.
Deliğin özellikle Antarktika kıtası üzerinde oluşmasının nedeni ise aşırı soğuk hava ve bölgeye düşen güneş ışınlarının yoğunluğudur. BBC Türkçe’nin haberine göre; İngiliz bilim insanları Antarktika’nın yaklaşık 10 kilometre üzerindeki ozon tabakasının belirgin şekilde inceldiğini ilk olarak 1980’lerin ortalarında gözlemlemişlerdi. 1986’da ABD’li bilim insanı Susan Solomon, kloroflorokarbon (CFC) gazlarının ozon tabakasına zarar verdiğini kanıtlamıştı. Bu gazlar saç spreylerinden buzdolaplarına ve klimalara kadar birçok alanda kullanılıyor. 1987’de imzalanan Montreal protokolüyle CFC gazlarının kullanımına yönelik katı önlemler getirilmişti. 2000’lerden itibaren bu gazların üretimi ciddi şekilde düştü. CFC gazlarının atmosferdeki ömrünün 50-100 yıl olduğu tahmin ediliyor. Hali hazırda stratosferde (atmosferin 2. katmanı) bulunan CFC’lerin zaman içinde tamamen yok olmasıyla, ozon tabakasındaki deliğin daha da küçüleceği tahmin ediliyor.
Araştırmayı yürüten ekip, 2015’in Ekim ayında “ozon tabakasındaki deliğin rekor seviyeye ulaştığına” dair bulguların ise o dönemdeki volkanik faaliyetlerden kaynaklandığını belirtti. Şili’deki Calbuco Yanardağı geçen yıl Nisan ayında 43 yıl aradan sonra yeniden faaliyete geçmişti. Canlıların, güneşin ultraviyole ışınlarının zararından korunmasını sağlayan ozon tabakasının incelmesi deri kanseri ve katarakt vakalarının artmasına neden olduğu gibi, hayvanlar ve bitkiler için de tehlike oluşturuyor.
1- Mount Weather, Virginia, ABD
Mount Weather, Virginia, ABD Mount Weather bir felaket veya önlem alınması gereken acil durumlar esnasında devreye giren bir acil durum kompleksidir. Soğuk savaş dönemindeyken 1958 yılında Sovyet Rusya’nın Sputnik adlı uydusunu uzaya fırlatmasının ardından savunma amaçlı kurulmuştur.
Sadece üst düzey devlet görevlilerinin kullanabildiği bu kompleks, hem yer altında hem de yer üstünde bulundurduğu alanlarıyla yüksek güvenlik sağlamaktadır. Washington’dan bir kaç dakikalık uçuşla erişilebilecek bu alana 11 Eylül saldırılarından sonra Dick Cheney buraya uçmuştur. Bölgede maksimum düzeyde koruma vardır ve dışarıdan kimse yakınlarına bile yaklaşamaz.
2- Woomera Yasak Bölgesi, Avustralya
Woomera Yasak Bölgesi, Avustralya Woomera yasak bölgesi adından da anlaşılacağı üzere girişin yasak olduğu bir bölgededir.
Bu bölgede Avustralya ordusu düşmanını yerle bir edecek aşırı silahlarını denemektedir ve bölge dünyanın kendi alanındaki en büyük bölgesidir. Ayrıca bölgede muazzam bir yer altı zenginliği de bulunmaktadır.
3- White’s Gentlemen’s Club
Londra’nın en eski ve özel kulübü, 18. yüzyılda popüler hale gelmiş bu kulübün üyeleri zengin ünlü ve soylu insanlar. Sıradan insanların bu kulübe girmesi yasak.
4- Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki in Shi Huang Türbesi
1974’te Çin Halk Cumhuriyeti’nin Shaanxi eyaletine bağlı Xi’an yakınlarında bir çiftçi tarafından bulunan, her birinin yüz ifadesi farklı olan ve büyük bir gizem taşıyan binlerce adet toprak askerin bulunduğu bu mekana girişler ve araştırmalar Çin Halk Cumhuriyeti tarafından kısıtlanmıştır. Bu gizemli heykellerin “İlklerin imparatoru” olarak bilinen Çin Şı Huang’ın mezarını koruduğuna inanılmaktadır. Boyları 183-195 santimetre arasında değişen toprak askerlerin bulunduğu kazı alanında çoğu hala toprak altında 8.000 asker, 520 atıyla birlikte 130 savaş arabası, 150 süvari atı bulunduğu tahmin edilmektedir.
5- Rusya’daki Mezhgorye bölgesi
Mezhgorye Rusya’da bulunan bir kasaba. Bu kasabadaki insanların Yamantaw dağında gizli işler yaptığına inanılıyor. Çünkü dışarıdan hiç kimse bu kasabaya giremiyor. Çevre bölgelerdeki anormal, dev kraterlerin varlığı da burada yıllardır nükleer çalışmaların yapıldığını işaret etmekte.
Kasabanın çok eski bir geçmişi de yok, 1979 yılında kurulmuş. Yamantaw dağı 1,640 metre yüksekliği ile Uralların en yüksek dağı ve bu bölgede Amerika tarafından desteklenen bir nükleer tesisin bulunduğu tahmin ediliyor. Amerikalılara bu kasabanın ne amaçla kullanıldığı sorulduğunda, Amerikan yetkililer, bu bölgenin birçok farklı şey olarak kullanıldığını söylemiş :
Rus hazinelerinin saklandığı bir depo, yemek deposu ve nükleer bir tehdit altında kalınırsa, liderlerin saklanabileceği bir sığınak. Sonuç olarak Mezhgorye bölgesi bu dünya için dev bir sır olmaya devam ediyor.
6- 39. Oda
Burası Kuzey Kore’nin en gizli kuruluşlarından biri. Kuzey Kore’nin kurucusu olan Kim Il-Sung’un ölümünden sonra başa geçen oğlu ve ailesinin paralarını kontrol etmek amacı ile kurulmuştur.
Kuzey Kore’de bütün Televizyon ve radyo kanalları tamamen devletin kontrolü altındadır ve bu aygıtlarla beyni yıkanan vatandaşların internet kullanması yasaktır. İnternetin bile yasak olduğu diktatörlükle yönetilen Kuzey Kore’de kara para aklama ve yolsuzluk gibi işlerin hükümet eliyle sürdürüldüğü düşünülen Büro 39’a girmenin cezası ölümdür ve ceza giren kişinin ailesine de uygulanır.
Söylenenlere göre burda İsviçre’den para transerferleri ve sahtecilik yapılıyormuş. Diğer iddalara göre de burdan tüm dünyaya uyuşturucu kaçakçılığının da yapıldığı söyleniyor. Kuzey Kore bu iddiaların hepsini reddetmiş olsa da 39. Oda’ya giriş tamamen yasak!
7- Mormon Kiliselerindeki Gizli Depo
Mormon Kiliselerinin merkezi Amerika’ nın Utah eyaletindedir. Yerin 600 metre altında bulunan depolarında dünyanın en büyük soyağacı kayıtları ve tarihi bilgiler korunmaktadır.
8- Cheyenne Dağı
Saf granit ve çelikle korunan Cheyenne Dağındaki kompleks Amerikan Uzay Komutanlığı ve Kuzey Amerika Ordusuna hizmet ediyor.
9- The Greenbrier
“Greenbrier Hotel” in altına inşaat edilmiş olan bu yerin amacı nükleer bir saldırı sırasında Amerikan kongre üyelerinin ve başkanın 30 yıl boyunca burada sığınacak olmasıdır.
10- New York Federal Rezerv Bankası
Deniz seviyesinin 60 metre altına inşa edilen banka Dünya altınlarının %25′ ini koruyor. Ve bankanın çevresinde keskin nişancılar bulunuyor.
11- Bold Lane Otoparkı
Buraya arabanızı park ettiğinizde hırsızlar konusunda kesinlikle endişe etmeyin. Çünkü burası İngiltere’ nin en güvenlikli yeri. Eğer elinizde otopark bileti yoksa içeriye giremezsiniz. İçeride hareket sensörleri bulunuyor. Eğer birisi arabalardan birini zorlasa alarm çalıyor ve otoparkta heryer kilitleniyor.
12- Roughs Kule / Havenco
2. Dünya Savaşı sırasında Alman uçak saldırılarına karşı inşa edilmiş denizin ortasında bulunan bir kale. Ayrıca bir grup gencin ülke yasalarından sıkılıp, burada SEALAND adında bir devlet kurduğu yerdir. 2008 yılında kapatıldı.
13- Fort Knox: ABD
22 ton çelik kapı ile korunan Kentucky de bulunan Fort Knox, Amerikan’ ın altın rezervlerini ve tarihi eserlerinin korunduğu yer.
14- Metro-2: Rusya
Moskova’da bulunan Metro-2 ,Moskova ana metrosuna paralel uzanan ancak oldukça gizli olan metro sisteminin resmi olmayan adı. Metronun yapımına Stalin döneminde başlandı D-6 kod adı verildi. Savunma Bakanlığı tarafından işletiliyor. Metro-2’nin uzunluğu halk metrosununkiyle aynı ve 50 ile 200 metre arasında bir derinliğe sahip. Metro’nu , Kremlin ve Federal Güvenlik Servisi Müdürlüğü yer altı şehriyle bağlantı olduğu söyleniyor.
15- Japonya’daki The Ise Grand Shrine (Büyük İsa Mabedi)
Japonya’daki en kutsal türbedir. Güneş tanrıçası Amaterasu’ya adanmıştır ve MÖ 4. yüzyıldan bu yana varlığını sürdürmektedir. Buraya giriş sıkıca kısıtlanmış durumda, sadece Japon imparatorluğu ailesinden gelen rahip veya rahibelerin girişine izin var. Ancak ziyaretçiler 4 metre uzunluğundaki odun çitlerin ardından görebiliyor.
16- Pine Geçidi: Avusturalya
Avusturalya’nın yasaklı bölgesi Pine Gap Avustralya’nın Alice Springs şehrinin 18 kilometre güneybatısında, Avustralya’nın merkezinde Avustralya ve Amerika tarafından işletilen bir uydu izleme istasyonu.
17- Negev Nükleer Araştırma Merkezi: Avusturalya
Tesis, ana anteni koruyan 14 radoma sahip oldukça geniş bir bilgisayar ağından oluşuyor ve 800’den fazla çalışanı var. Tesisin lokasyonu oldukça önemli. Amerika’nın Çin, Rusya ve Orta Doğu’yu gözetleyen casus uydularını kontrol ediyor. Avustralya’nın merkezinde olmasının nedeni casus gemilerinin uluslararası suları geçmeden sinyal yakalaması için oldukça uzak olması.
18- Niihau: Hawai
Yöreye özgü vahşi yaşamı koruma amaçlı çoğu ziyaretçiye kapalı egzotik Hawaii adası. Niihau, yerleşime müsait en büyük yedinci Hawaii adası. Bu adada hiçbir yol asfaltlı değil. Ayrıca burada su tesisatı, elektrik, mağaza veya restoran da yok. Bugün ada hala yerliler, ada sahipleri, davetliler ve Amerikan donanma personeli haricinde herkese kapalı. Üzerinden helikopterle dolaşmaya kısmen izin verilse de helikopterin yaklaşması veya fazla alçalması da kesinlikle yasak.
19- Jiangsu Ulusal Güvenlik Eğitim Müzesi: Çin
Çin casusluk tarihiyle ilgili en gizli belgelere sahip. 1927’de itibaren 1980’e kadar olan süreçteki tüm dokümanlara sahip. İçerisinde mini tabancalar, ruj şeklinde görünen silahlar, minyatür kameralar, gizli dinleme dökümleri ve iskambil desteleri arasında saklanmış haritalar gibi birçok şey de bulunuyor. Çinli bile olsanız fotoğraf çekmeniz kesinlikle yasak.
20- Zion’lu Lady Mary Kilisesi (Etiopya)
İçerisinde Kitap-ı Mukaddes’e ait çok kutsal bir nesneyi muhafaza ettiğinden sadece deneyimli bir rahibin girmesine izin verilen kilise. Sandığın kutsallığından ötürü sadece seçilmiş deneyimli bir rahibin girmesine izin veriliyor onun dışında buraya ne girmek ne de yaklaşmak mümkün.
Günümüzün muhtemel en önemli sorunlarından biri gıda güvenliğidir. Artan dünya nüfusunun temel besin gereksinimlerinin karşılanması konusu dünya gündeminde uzun bir süredir varlığını korumaktadır. 1900’lü yıllarda öngörülen kıtlığın gerçekleşmemesi, yeşil devrim dediğimiz tarım ürünlerinin genetik yapılarının değiştirilmesiyle elde edilen üretim artışı sayesinde olmuştur. Tohum ıslahı, zayıf ya da dirençsiz tohumların ayıklanıp güçlü ve dayanıklı tohumların yaygınlaştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu verim tarımsal verimde ciddi artışların yaşanmasına sebep olmuş ve dünyada öngörülen gıda krizinin uzun bir dönem yaşanmasını engellemiştir.
Günümüzde tarımsal üretim sistemleri GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) kısaca bitki ve hayvanların genetik mühendisliği teknikleriyle bilim adamlarınca oluşturulan yeni formları dediğimiz ürünler sayesinde gerçekleşmektedir. GDO’lu ürünler, bir ürünün daha uzun süreli dayanmasını sağladığı gibi birim alanda en yüksek verim artışlarının yaşanmasına da neden olmaktadır. Bu ürünler ayrıca iklimdeki düzensizliklerden kaynaklanan olumsuzlukları da engellemektedir. Örneğin GDO’lu buğdaylar hem kuraklığa daha dayanıklı hale gelmiştir. Yağışların yaz başlarına sarkmasıyla buğday başak tutamaz hale gelir. Halk arasında kınacık denilen bu hastalık ne nesil buğday tohumları sayesinde engellenmektedir.
Daha kaliteli tohum elde etme isteği, güçlü ve verimli tohum çeşitlerinin güçsüz ve dayanıksız tohumların yerine geçmesine neden olmaktadır. Böylece birçok yerel tohum türü kaybolmaktadır. Bununla ilgili dünyada oldukça ilginç örnekler bulunmaktadır. Geçtiğimiz yüzyıldan bu yana, tarımsal ürünlerin genetik çeşitliliği %75 oranında azaldı. Çin’de 1940’lı yıllarda 10 bin çeşit buğday türü varken günümüzde tür sayısı 1000’nin altına düşmüştür. 1930’lu yıllarda yetiştirilen mısır bitkisinden bugün yalnızca %20’si bilinmektedir. 1980’liyıllarda Filipinler’de binlerce çeşit pirinç ekilirken günümüzde sadece iki çeşit pirinç ekilmektedir.
Bitiklerdeki tür çeşidinin azalmasına benzer bir örnek de hayvan çeşidinin azalmasında görmekteyiz. Son yüzyıl içerisinde besin üretiminde kullanılan 1000 hayvan cinsi yok oldu. Bu dünyadaki kümes ve sığır hayvanı cinsinin %15’ine denk gelmektedir. Ayrıca bu kayıpların 300 türden fazlası son 20 yılda meydana gelmiştir.
Gıda üretiminin temeli durumumdaki tarımsal üretim ve hayvan yetiştiriciliği, yüksek kaliteli tep tip üretim sistemine geçmektedir. Böylece topraklara daha fazla kimyasal ilaç ve gübre katılmaktadır. Toprağın ve suyun zehirlenmesine ilaveten bazı tarımsal hastalıkların ya da salgınların yaygınlaşması da söz konusudur. Tarımsal ürün ne kadar çeşitli olursa, bir hastalık ya da salgın sırasında telef olanların yerine yenisi gelebilir. Ancak verimi artırmak adına ürün çeşidinin azalması ve tarımsal tohumların ciddi bir pazar payına dönüşmesinden dolayı kısır tohum sistemine geçilmesi gelecekte olası açlık felaketlerini tetikleyebilir. Örneğin, 1970’de ABD mısır yapraklarından kaynaklanan bir hastalık nedeniyle mısır üreticileri 1 milyar dolara yakın zarar ettiler.
Dünyada tarımsal ve hayvansal türlerin azalmasıyla yetiştirilen ürünlerin daha hızlı sınır değiştirmesi de aynı döneme denk gelmektedir. Küresel ticaretin ulaşım sistemlerindeki gelişmelere bağlı olarak hızla artmasıyla mal ve ünlerin dolaşımı da aynı hızla artmaktadır. Örneğin 1970’lerde, dünyada 1,5 trilyon dolar mal ve hizmet akışı olurken günümüzde bu değer 10 trilyon dolar seviyesine çıkmıştır. Aynı dönemde turistlik amaçlı yer değiştirmeler de %50 artarak 800 milyon kişiye yükselmiştir.
Türlerin yer değiştirmesi istilacı türlerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. İstilacı bir tür bir alana yayılarak oradaki ekosistemi bozduğu gibi tarımsal üretime de büyük zarar vermektedir. Örneğin son 200 yılda ABD’ye yaklaşık 50 bin yeni tür gelmiştir. Gelen bu türlerin yaklaşık 8 bin türünün istilacı türler olduğu düşünülmektedir. Meksika’da 500 yerli balık türünün 167’si nesli tehlikededir. Bunda ise %76’lık istilacı türlerin etkisi vardır. İstilacı türler ekonomiye de ciddi darbe indirmektedir. Örneğin, Çin’de istilacı türlerden yılda 15 milyar dolar civarında ekonomik kayıp yaşanmaktadır. ABD ise istilacı türler her yıl 138 milyar dolar civarında bir ekonomik kayba neden olmaktadır.
İstilacı türlerle mücadele de önemli bir maliyet getirmektedir. Bu konuda ciddi çalışma yapan Avrupa Birliği’nde biyolojik istilacılar için 102 proje geliştirildi ve bu projeler için 27 milyon Euro ödenek ayrılmıştır.
Biyolojik istilacılar bir yerdeki gen birikimine büyük zararlar vermektedir. Küreselleşme kaçınılmaz olarak biyolojik istilacıları tetiklemektedir. Ancak bir bölgenin gen zenginliğini temeli bitki çeşitliliğiyle ve canlı çeşitliliğiyle korunabilir. Üretimde kaliteyi artırmak adına özel geliştirilmiş tohumlar, ürün çeşitliliğini azaltmaktadır. Ürün çeşitliğinin azalması biyolojik istilalara karşı daha korunaksız hale gelmemize sebep olmaktadır. Hem bizim hem de çocuklarımız için türlerin çeşitliliğinin azaltılmasının önüne geçilmelidir.
Günlük siyasi tartışmalar içerisinde her kesimden şaşalı mağduriyet edebiyatlarını dinlemekteyiz. Ancak hayatımız için, geleceğimiz dolayısıyla çocuklarımız için en büyük güvencemiz konumunda olan ağaçların mağduriyeti üzerinde fazla durulmamaktadır. Her siyasi oluşum geleceğe yönelik birçok proje geliştirirken, geleceğimizin teminatı ağaçlar konusunda, bir bakış açısının bulunmaması çok manidardır.
Ağaçlarla ilgili kamusal ya da kitlesel ilgisizlik bireysel olarak da devam etmektedir . Örneğin hemen hemen her aile mümkün olduğu kadar çocukları için yatırım yapma gayretindedir. Ebeveynler, bütün çabalarının çocuklarının geleceğini kurtarmak amacında olduğunu belirtirler. Hatta çocukları için özel emeklilik ya da sigorta fonu oluştururlar. Kazançlarının bir bölümünü çocuklarının geleceği için ayırırlar. Özellikle çocukların iyi bir meslek sahibi olmaları için eğitme büyük fonlar ayırırlar. Buraya kadar bahsettiğimiz konu çocukların gelecekleri için yapılan çabalarla ilgilidir.
Ancak söz konusu çocukların geleceği olduğuna göre, çocuklarımıza gelecekte şimdiki gibi temiz bir hava, temiz bir su, tarımsal üretim yapılabilecek toprak, sağlıklı gıda bulabileceği yerler verebilecek miyiz? Madem her şeyi çocuklarımız için yapıyoruz. Çocuklarımızın sağlıklı bir çevreye ihtiyaç duyduğunun farkında değiliz. Çoklarımız gelecekte iyi bir meslek sahibi olabilirler, birliklerimizi kullanarak yeterli bir mal varlığına ulaşabilirler, barınacakları iyi bir evde yasabilirler. Ancak, en temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayacak iyi bir çevreye sahip olabilecekler mi? 
Aslında gözden kaçırdığımız bu soru, gelecekte çocuklarımızın en büyük sorunu olacak. Çocuklarımız büyüdüğünde bize hesap sormaya başlayacaklar. “Neden biz, sizler gibi temiz su, sağlıklı ve lezzetli gıda ve temiz bir hava bulamıyoruz” diye hesap soracaklar. O zaman bizler, “iyi de senin bir evin var, bir mesleğin var mı diyeceğiz?” Korkarım bu savunmamızın altında ezileceğiz.
Gelecek için yapılacak en önemli yatırım ağaç olmalıdır. Bu nedenle ağaçların sayılmayacak kadar çok faydalarından bazıları şöyledir:
• Ağaçların canlılara en büyük katsı oksijen üretmeleridir. Yapılan incelemelere göre göre yetişkin bir ağaç günlük 72 kişinin ihtiyacını karşılayacak kadar oksijen üretir.
• Ağaçlar, havayı serinletir. Küresel ısınmaya karşı alınabilecek önemli tedbir ağaç dikmek olmalıdır. Yine yapılan araştırmalar göre gelişmiş bir ağaç tek başına beş tane beş bin walltlık klimadan daha fazla serinletici etki yapmaktadır.
• Ağaçlar havayı temizler.
• Ağaçlar, suyu emerek sel oluşumunu engeller.
• Ağaçlar birçok canlıya ev sahipliği yaparak ekosistemi korur.
• Ağaçlar rüzgârlara bir perde görevini üstlenerek, rüzgârların şiddetli etkilerini engeller.
• Ağaçlar toprağı tutarak toprağın aşınmasını engeller.
• Ağaçlar kökleri yoluyla kayaları parçalayarak toprak oluşumunu kolaylaştırır.
• Ağaçlar kökleri yoluyla toprağın havalanmasını sağlar
• Ağaçların atıkları toprağın verimini artıran humusa dönüşür.
• Kışın ağaçların yaprakları toprağın yüzeyini bir yorgan gibi kaplayarak, toprağın donmasını engeller
• Ağaçlar ses perdesi görevini üslenirler. Özellikle büyük şehirlerdeki gürültü kirliliğine karşı en büyük tedbir ağaçlardır.
• Ağaçlar, çok büyük bir ekonomik sektör durumundadır. Ormanlar iyi değerlendirildiğinde ülke ekonomisine çok büyük katkılar sağlayabilir. Örneğin Finlandiya’da ormanlardan yılda 50 milyar dolar gelir elde edilmektedir.
• Ağaçlar, şehirlerde betonlaşma nedeniyle aşırı ısı birikimini engeller.
• Ağacalar, doğal sağlatım alanlarıdır. Psikolojik kökenli birçok hastalığın tedavisinde ağaçlı ortamlar daha etkili olmaktadır.
• Ağaçlar yer altı su kaynaklarını beslerler.
• Ağaçlar, reçineleri sayesinde ilaç yapımında kullanılır.
• Günlük hayatta vazgeçemediğimiz kâğıdın hammaddesi ağaçlardır.
Daha sayamadığımız birçok unsur ağaçlar sayesinde gerçekleşir. Günümüzde modern kentleşmede ağaçlar önemli bir göstergedir. Modern kentler artık yüksek binalarına göre değil, sahip olduğu devasa parklara göre anılmaktadır. Ağacı sadece yakacak odun olarak görmek geri kalmış toplumlara özgü bir tutumdur.
Bizim ve geleceğimiz için hayati önleme sahip ağaçlar, gerek bilinçsizlikten, gerek işin kolayına kaçma anlayışından, gerekse de aşırı kazanma hırsı yüzünden tahrip edilmektedir. Kendi geleceğini bile bile yok eden başka bir canlı türü yoktur. Bir ağaç en az yüz yıllık geleceği garantilemek anlamına gelmektedir.
Günümüzde ağaç tahribi çok ciddi boyutlara ulaşmışımdır. Bununla ilgili verilere bakacak olursak karşımıza oldukça karamsar bir tablo çıkmaktadır: ABD’deki Yale Üniversitesinden bilim insanları tarafından yapılan ve “Nature” dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Dünya’da 3 trilyondan fazla ağaç bulunmakta ve kişi başına 422 ağaç düşmektedir.
Her yıl yaklaşık 15 milyar ağacın, tarım arazisi açma, kötü orman yönetimi, yangınlar gibi nedenlerle yok edildiği vurgulanan araştırmada, ilk uygarlıkların 11 bin 700 yıl önce ortaya çıkmasından bu yana yeryüzündeki ağaç sayısının, yüzde 46 oranında azaldığına dikkat çekildi.
Bir ağacı kesmenin telafisi zannedildiği gibi kolay değildir. Örneğin yetişkin 100 yaşındaki bir ağaç kesildiğinde onunla aynı işlevi yapmak için 2700 yeni ağaç dikmek gerekmektedir. Bu da bize ağaç kesmenin ne kadar maliyetli olduğunu göstermektedir. Ağacı sadece odun olarak değil de sağladığı yan unsurlarla değerlendirdiğimizde ağaç kesiminin ekonomik olarak korkunç maliyetlere ulaştığı görülmektedir. Örneğin sel felaketlerinin artmasıyla ağaç kesimi arasında paralellik bulunmaktadır. Ya da solunum yolu hastalıklarının artmasıyla ağaç tahribi arasında yakın ilişki bulunmaktadır.
Hem ekonomik olarak gelişmek hem de güzel ve sağlıklı bir çevrede yaşamak ağaç temelli ekonomiler sayesinde mümkün olabilir. Sürdürülebilir kalkınma dediğimiz bu modeller çevreci kalkınma biçimidir. Dünya kaynakları fazlasıyla insan ihtiyaçlarını karşılamaya yeterlidir. Ancak, gelir dağılımındaki adaletsizlik, aşırı kazanma hırsı ve bilinçsizlik doğal dengenin sigortası durumdaki ağaçları yok etmektedir.
Sonuç olarak, çocuklarımızın sağlığı ile doğanın sağlığı aynıdır. Ne kadar sağlıklı bir doğal çevremiz varsa o kadar sağlıklı ve mutlu çocuklarımız olacaktır. Çocuklarımızın geleceği uğruna ağaçları koruyalım.
Çevre sorunlarının etkisi, çevreye olan müdahaleler nedeniyle daha fazla hissedilmeye başlanmıştır. Başta küresel iklim değişiklikleri olmak üzere birçok çevresel sorun insanların yaşama alanlarını tehdit etmektedir. Gümümüzde çevresel kökenli ekstrem olaylarda ciddi artışlar kaydedilmektedir. Yani daha şiddetli kuraklıklar, daha şiddetli seller, daha şiddetli fırtınalar gibi yıkıcı etkisi büyük olan afetler yaşanmaktadır.
Çevresel etkilerden en çok etkilenenler ülkeler genellikle gelişmemiş ülkelerdir. Herhangi bir çevresel etkene karşı en fazla mal ve can kaybının yaşandığı bu sınıf ülkeler, çevre baskılarından kurtulmak için çevresel mülteci durumuna düşmektedir. Çevresel bir felaketin yaşanmadığı ülkelere mülteci akını son yıllarda artış göstermektedir.
İnsanları yer değiştirmeye zorlayan doğal ya da insan kaynaklı çevresel etkenler arasında, kaynak sıkıntısı ve doğal kaynakların adaletsiz dağılımı, ormanların yok olması ve diğer çevresel bozulmalar, iklim değişikliği savaşlar ve savaşalar sonrası çevrenin sistemli olarak yok edilmesi, nüfus fazlalığı ve kalkınma projeleri geliyor. Yapılan değerlendirmelere göre çevresel sığınmacıların sayısı 30 milyonu aşmış durumdadır.
2002 yılında Kızılhaç’ın hazırladığı bir rapor göre 1970 ile 1990 arasında doğal afetler nedeniyle hayatını kaybeden insan sayısı %40 azalırken bu olaylardan etkilenenlerinin sayısının %65 olmuştur. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Panelinin hazırladığı bir rapora göre 2050 yılında çevresel sığınmacıların sayısının 150 milyon kişiyi aşacağı tahmin edilmektedir.

Çevresel kökenlik ilk büyük nüfus dalgası Türklerin Orta Asya’dan göçüdür. Orta Asya’da meydana gelen kuraklık nedeniyle birçok Türk boyu özellikle batıya, su kaynaklarının elverişli olduğu alanlara göç etmiştir. Bu göç hareketinin küresel çevre sorunlarıyla bir ilgisi yoktu. İklimde meydana gelen dalgalanmalar kitlesel göçlere neden olmuştur. Günümüzde de iklimsel dalgalanmalar meydana gelmektedir. Ancak kurak yerler su nakil hatları nedeniyle kuraklıktan fazla etkilenmemektedir. Çığ, sel ve şiddetli rüzgârlar gibi iklimsel afetler, insanları günümüzde fazla etkilemiyor. İnsanlar artık daha dayanıklı ve sağlıklı ortamlarda yaşamaktadırlar.
İnsanların doğal sistemlere karşı koyma yeteneklerinin gelişmesi, doğal dengenin de bozulmasına neden olmaktadır. Çünkü insanlar doğal sisteme ancak doğal kaynak kullanımı sayesinde karşı çıkabilmektedir. Gerek doğal kaynak kullanımı, gerekse de doğal kaynak kullanımından kaynaklanan atıklar çevre üzerinde ciddi baskılar oluşturmaktadır. Bu durum doğal dengeyi de etkilemektedir. Düzeni bozulan doğal sistemler, birçok çevresel felaketin yaşamasına neden olmaktadır. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin doğal afetler halen insanoğlunun doğa karşısındaki acizliğini gözler önüne sürmektedir.
Doğal afetlere en hazırlıksız durumda bulunan gelişmemiş ülkelerdeki insanlar, doğal afetlerden en çok zarar görmektedirler. Bu durum küresel çapta bir mülteci dalgasını meydana getirebilir. Çevresel bozulmaların giderek yaygınlaşması, geri kalmış toplumlardaki çevresel mağduriyetleri daha da artırabilir. Bu durum gelişmiş ülkelere doğru ciddi bir göç dalgasının oluşmasına neden olabilir.
Kadına yönelik şiddet haberlerinde son yıllarda ciddi artışlar olmaktadır. Bu haberlerde ülkemizin dünyada özellikle de Avrupa’da ilk sıralarda yer aldığı konusu ağırlık kazanmaktadır. Ancak burada bir durum göz ardı edilmektedir. Türkiye’de kadına yönelik şiddetin eski dönemlerle kıyaslanması fazla yapılmamaktadır.

Son yıllarda kadına yönelik şiddet konusunda daha sağlıklı araştırmalar ve değerlendirmeler yapılmaktadır. Ayrıca kadınlarımız artık uğradıkları şiddeti eskiye oranla daha kolay dile getirmeye başlamışlardır. Kadınların mağduriyetlerini daha kolay anlatmasında kuşkusuz ki toplum baskısının bir nevi azalması etkili olmaktadır. Eskiden kadının mağduriyetinde ilk hedefte olan kadındı. Şiddete uğramış bir kadın toplum tarafında adeta linç edilirdi. Özellikle cinsel şiddete uğrayan kadınlara toplum intihardan başka bir kurtuluş çaresi bırakmazdı. Cinsel istismar veya cinsel şiddete maruz bir kadının varsa evlilik hayatı sona erer, işinden atılır, toplumdan dışlanır ve uğradığı şiddet alenen dillendirildiğinden kadının toplum karşısında rencide edilmesi sağlanırdı. Kadına şiddet uygulayan erkeğe fazla bir yaptırım yapılmaz ve işlediği suç kadın mağduriyetinin artmasıyla aklanırdı.

Günümüzde yapılan birçok araştırmada kadına yönelik şiddetin giderek arttığı kanısı yaygınlaşmaktadır. Ancak burada üzerinde durmamız gereken nokta kadına şiddet konusunun eskisine göre daha fazla kayıt altına alınmaktadır. Aslında kaotik bir durumla karşılaşıyoruz. Artışın eskiyle kıyaslandığı zaman fazla bir değişikliğin olamadığı yönündedir. Kadının iş, eğitim ve sosyal alanda aktifleşmesi, kendini eşiti birey olarak görmeye başlaması, kadınlarda hak arama bilincinin oluşmasını sağlamaktadır. Eskiden birçok yerde alenen kadının fiziksel şiddete tabi olduğunu görürdük. O zaman yayın inanç eşi veya babası tarafından şiddete maruz kalan bir kadına toplum, bu durumu aile içi bir mesele olarak baktığı için fazla müdahale etmezdi. Eşine veya kızına şiddet uygulayan bir erkeği şikâyet etmek birçok kişinin aklının ucuna bile gelmezdi. Dolayısıyla gerek emniyet gerekse hastane kayıtlarında kadına uygulanan şiddetle ilgili fazla bir veri bulunmazdı. Toplumda “eşidir döver de sever de” anlayışı hâkim olduğundan kadına uygulanan şiddeti sorun olarak algılanması fazla yaygın değildi.
Kadınlar aile ortamında erkek egemen bir anlayışla yetiştirildiklerinden, erkeğin kadına uyguladığı şiddeti, erkeğin bir hakkı olarak algılardı. Günümüzde birçok kadının hala erkeğin üstün olduğuna inanması, kadının çocukluğundan itibaren erkek egemen bir anlayışla yetiştirilmesinden kaynaklanmaktadır.
Kadınlar ekonomik bağımsızlıklarını elde etmeleriyle, artık uğradıkları şiddeti daha kolay dile getirmeye başlamışlardır. Özellikle kadınlara sağlanan iş güvenliği sayesinde kadınlar uğradıkları mağduriyet için eskisinden daha fazla şikâyetçi olmaya başlamışlardır.
Eskiden boşanan bir kadının her türlü şiddeti ve taciz hak ettiği anlayışı oldukça yaygındı. Boşanma sadece erkeğe mahsus bir hak olarak algılandığından, hangi sebeple olursa olsun boşanan bir kadın dul yaftasıyla toplum tarafından cezalandırıldı. Çok daha eski dönemlerde bir kadının erkeğin evine beyaz gelinlikle gelip ancak ve ancak beyaz kefenle çıkacağı inancı yaygındı. Böylece bir kadın aile içinde ne kadar işkence ve şiddete maruz kalırsa kalsın boşanma diye bir haktan asla söz edemezdi.

Eskiden aileler genellikle çok kalabalık bir yapıdaydı. Bir evde anne- baba, gelin-damat bir arada bulunduğundan aile mahremiyeti pek mümkün olmazdı. Kalabalık, çok çocuklu ailelerde kadının uğradığı şiddeti dile getireceği ne zamanı vardı, ne de imkanı. Böylece hemen hemen her ailede meydana gelen kadın şiddeti çoğu kez kayıt altına alınamazdı. Kadına yönelik şiddet sadece cinayet durumunda dile getirilirdi. Cinayet durumunda bile erkek masum gösterilmeye çalışılırdı.
Günümüzde ülkeminiz, maalesef dünyada kadına yönelik şiddet konuşunsa çok kötü durumdadır. Ancak kadına yönelik şiddetin fazla olması cumhuriyetle birlikte gelişen bir sorun değildir. Aksine cumhuriyet kazanımları sayesinde kadınlarımızın daha da bilinçlenmesiyle şiddete karşı daha korunaklı hale gelmişlerdir. Çıkarılan birçok yasa özellikle kadın mağduriyetini gidermek içindir. Yasalar kadınlar lehine çok önemli haklar içermektedir. Sorun yasalarda değil, tolumun algısındadır.
Kadının bilinçlenmesiyle, kadınlarda hak arama düşüncesi daha da yaygınlaşacaktır. Bazı kesimlerin başta karma eğitim olmak üzere, kadını toplumdan dışlama çabaları erkek egemen zihniyetlerinin devamlılığını sağlama amacından kaynaklanır. Toplumdan dışlanmış, sinmiş ve cahil bırakılmış kadın onlara kölelik yapabilir. Bu yüzden kadına yönelik şiddetin azaltılması için kadın, toplumda, çevrede, sokakta, okulda ve işyerinde daha fazla bulunmak zorundadır.

Yasalar, kadını korumaya yönelik birçok kazanım içerse de bazı yasa uygulayıcıların erkek egemen, cinsiyetçi tavırları nedeniyle geçmişi artmayan kadın mağduriyetlerine tanık olmaktayız. Kadın dayanışması, uygulamalardan kaynaklanan mağduriyetleri giderecektir. Yeter ki kadınlarımız bilinçlensin.
Osmanlı devletinin son dönemlerine damgasını vuran önemli isimlerden bir de Enver paşadır. Enver paşanın hayatı oldukça hareketli geçmiştir. Askeri okulda başarılı bir öğrenci olmuş ve harp okulunu derece ile bitirmiştir. Gençlik yıllarında siyasetle yakından ilgilenmiş ve günlük siyaseti yönlendirebilecek faaliyetler içerisine girmiştir. Askeri bilgisi iyi olmasına rağmen hırslı ve aceleci oluşu nedeniyle ciddi bir askeri başarı elde edemediği gibi etkisi günümüzde bile hissedilen büyük hezimetler yaşamıştır. Komitacılık faaliyetlerini başarılı yürüten Enver Paşa, siyasette elde ettiği birçok başarıyı komitacılık sayesinde gerçekleştirmiştir. Hırslı olduğu kadar çok zeki bir olan Enver Paşa’nın büyük devletlerle oynadığı siyasi oyunlar ancak günümüzde daha iyi anlaşılmaktadır.

Bakan savaşanları sonrasında Enver paşa, Bab-ı Ali baskını ile devlet işlerinde söz sahibi olmuştur. Kendine tamamen sadık Mahmut Şevket Paşanın sadrazam yapılmasıyla Enver Paşa, her istediğini yaptırma fırsatı elde etmiştir.
Birinci dünya savaşı öncesinde devletler arası ittifaklar kurulmaya başlanmıştı. O dönemde Osmanlı yöneticileri de yalnız kalmamak korkusuyla biran önce güçlü devletlerle ittifak kurma arayışına girmişlerdi. İlk önce İngiltere ve Fransa ile ittifak kurma girişimleri olmuş, sonuç alınamayınca Enver Paşa’dan itibaren Almanya ile ittifak girişimleri başlamıştı. Almanya, ilk etapta Osmanlının ittifak isteğini geri çevirmişti.
Osmanlının son dönemlerinde yöneticiler büyük bir savaşın çıkacağını öngördüklerinden İngiltere’ye iki adet gemi sipariş etmişti. Savaş gemileri Reşadiye ve ondan biraz daha büyük olanı Sultan I. Osman’dı. Bu gemiler çok güçlü gemilerdi. Sultan I. Osman diğer bütün gemilerden daha fazla silah bulundurma kapasitesine sahipti. Bu gemilerin ücretlerini Osmanlı Devleti peşin olarak ödemişti. Osmanlının son döneminde, devletin borç batağında kıvranıyor, halk da fakir düşmüştü. Bu dönemde dünyanın en modern gemilerinin satın alınması çok önemli bir olaydır. İngiltere 1913 yılında gemileri kendi tersanelerinde yapmalarına karşın Osmanlı’nın gemiler için modern limanlara sahip olmaması gerekçe gösterilerek gemiler teslim edilmedi. Bunun üzerine İngiliz deniz misyonu şefi Amiral Sir Arthur H. Limbus, Osmanlıya İngiliz şirketlerince rıhtım yapılmasını sağlamıştı. Amiral Limpus, 27 Temmuz 1914’de Sultan I. Osman gemisini karşılamak üzere Çanakkale’ye gelmişti. Bahriye nazırı Ahmet Cemal bu dönemde bir donanma haftası düzenlemişti.

Gemilerin Osmanlı için ne kadar önemli olduğunu Churchill çok iyi biliyordu. Ona göre Osmanlının böyle iki modern gemiye sahip olması bir başlangıç olabilirdir. Böylece Osmanlı Devleti Karadeniz, Ege ve Akdeniz’deki üstünlüğü tekrar elde edebilirdi. Ayrıca yaklaşmakta olan bir savaş durumunda Osmanlı’nın bu gemilerle ne yapacağını kestirmek güçtü. Londra deniz Kuvvetleri bakanı 27 Temmuz 1914’de yapımı tamamlanan Gemileri Osmanlıya vermemeyi kabul etti. Bu kararın alınmasında Churchill’in etkisi büyüktür ve karar gizili tutulmuştur. İngiltere gemileri vermeyeceğini ancak 3 Ağustos 1914 günü açıklamışlardır.

Diğer taraftan Enver paşa 28 Temmuz 1914 günü Almanya ile Osmanlı arasında bir ittifak taslağı hazırlayarak Berlin’e gönderdi. Yapılan görüşmeler sonunda Almanya, Osmanlı topraklarının savunma yükümlülüğünü almıştır.
1970 yılında ilginç bir gerçek, alman diplomatik arşivlerini inceleyen bir araştırmacı tarafından ortaya çıkmıştır. Buna göre Enver ve Talat Paşa 1 Ağustos 1914’de Alman Büyükelçi Von Wangenheim’a dünyanın en güçlü savaş gemisi Sultan I. Osman’ı vermeyi önermiştir. Konuyu tekrar gözden geçirecek olursak, İngiltere’nin savaş gemilerini vermekten vazgeçtiği tarih 27 Temmuz, Enver Paşa’nın Almanya ile müttefik antlaşması görüşmelerinin başladığı tarih bir gün sonra 28 Temmuz ve Enver paşanın Almanya’ya savaş gemilerini vermeyi teklif ettiği tarih de 1 Ağustos 1914’tür. İngiltere’nin gemileri vermeyeceğini açıkladığı tarih 3 Ağustos 1914 idi. Yani Enver Paşa İngiltere’nin gemileri vermeyeceğini önceden biliyordu. Almanya’ya ise zaten alamayacağı gemileri vermeyi taaddüt etmiştir. Bu durum Almanları çok sevindirmiş ve Osmanlı ile ittifak anlaşması imzalayarak Osmanlı topraklarının korumasını üstleniştir.

15 Ağustos 1914 günü İngiliz istihbaratına gelen raporlarda, Alman deniz kuvvetleri komutanlarının yaşamsal önemdeki Sultan I. Osman Gemisini heyecanla beklediklerini yazmaktadır. Ayrıca Churchill’in bu gemiye el koymasıyla büyük bir düş kırıklığına uğradıkları belirtilmiştir.
İngiltere de yıllar sonra Almanya ile Osmanlı arasında 28 Temmuz 1914 ittifak antlaşması görüşmelerinin başladığını öğrenmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla Enver Paşa hem İngiltere’yi hem de Almanya’yı aynı anda kandırmıştır. İşin ilginç tarafı ise dünyanın bu iki büyük gücü aldatıldıklarını yıllar sonra anlayabilmişlerdir.