Etiket

küresel ısınma

Tarama

Sevgili Gök Türk’ün uzun süredir üzerinde çalıştığı Niburu gezegeni ve oradan dünyamıza gelen kadim atalarımız olan Annunakiler’in hayatı bu günlerde dünyanın geleceği konusunda dramatik benzerlikleriyle dikkatimi çekmeye başlamıştır.
Günümüzden yaklaşık 450 bin yıl önce Niburu gezegeninin atmosferik ortamında yırtılma meydana gelmişti. Yüksek teknolojiye ve medeniyete sahip olan Niburular, yaptıkları incelemelerle bu sorunun altını toz haline getirip atmosferin yüksek bir yerinden püskürtülmesiyle halledileceğini tespit etmişlerdi. Ancak kendi gezegenlerinde bunu sağlayacak yeterli miktarda altın bulunmadığı için, altının yoğun olarak bulunduğu dünyaya gelmişlerdi. Dünyadan elde ettikleri altınla kendi atmosferik ortamlarını düzeltmeye başlamışlardı. Sonuçta Niburu gezegeninde atmosferik ortamdan kaynaklanan sorunun bittiğine dair herhangi bir bilgi olmadığına göre dünyadan halen Niburu’ya altın taşındığı değerlendirilmektedir.
Konu çok derin ve karmaşık olduğundan okuyucularımızı bu konuda ülkemizde en yetkili araştırmalar yapan Gök Türk’ün üç kitabını okumaya salık veririm.
Dünyamız yaklaşık 4,6 milyar yıl yaşındadır. Uzun bir jeolojik evrim sonucunda günümüzdeki yaşamsal alan meydana gelmiştir. Dünyanın canlı küre haline gelmesini sağlayan en önemli etken dünyanın atmosfer özelliğidir. Atmosferin de dünya gibi, oluşumunda bir evrim olduğu değerlendirilmektedir. Yerkürenin sıvı olan toz ve gaz bulutlarından olan ilk oluşum safhasında atmosfer yoktu. Daha sonra ilk bitiklerin sular içinde oluşmasıyla milyonlarca yıl sürecek fotosentezle oksijen meydana geldi. Sonuçta atmosferik gazlar günümüzdeki sabit yapısına kavuştular. Atmosferdeki sabit gazların yüzde 78’i azot ve yüzde 21’de oksijendir. Geriye kalan yüzde 1’lik kısımda değişken miktara sahip olan gazlardır. Bu değişken gazlardan en önemlileri su buharı ve karbon dioksittir. (CO2)
Su buharının döngüsü buharlaşma, terleme, yoğuşma ve yağış şeklinde gerçekleşir. Bu döngü bağıl nem miktarının yıllık ve günlük değişiklilerinin oransal olarak artıp azalması şeklinde gerçekleşir. Bir damla su yılda ortalama 42 defa atmosferle yer arasında gidip gelir. Bu döngünün artıp azalmasının dünyanın iklimleri üzerinde kaygı verici bir etkisi henüz yoktur. Şuanda insanlığı korkudan en önemli gelişme atmosferdeki karbon miktarının artmasın bağlı olarak meydana gelecek küresel ısınmadır.
Karbonun miktarında meydana gelecek artmalar ilerde dünyamızın daha da ısınmasına sebep olacaktır. Dünyanın ısınmasından en fazla etkilenecek olan buzulların erimesiyle deniz seviyelerinde meydana gelecek olası yükselmelerdir. 510 milyon kilometre kare alana sahip dünyamızın üçte ikisi sularla kaplıdır. Suların yüzde 97’si tuzludur. Geri kalan yüzde üçü de tatlı sulardır. Tatlı suların yüzde 68’i buzullar, yüzde 31’i yeraltı suları geri kan yüzde 0,02’si de yüzsuları dediğimiz göller, bataklıklar ve nehirlerdir. Buradan da anlaşıldığı gibi tatlı suların oranı çok azdır. Ancak bu oran bile milyarca insan ve canlı için en temel yaşam kaynağıdır.
Kutuplarda bulunan muazzam yapıdaki buzullar yeryüzündeki tatlı suların yüzde 68’ni oluşturmaktadır. Küresel sıcaklıklarda meydana gelecek sadece birkaç derecelik artış bu yüksek kütleli buzulların erimesine neden olacaktır. Yapılan değerlendirmelere göre atmosferdeki bir-iki derecelik artışlarda buzulların erimesine bağlı olarak deniz seviyeleri birkaç metre yükselebilir. Deniz seviyelerinin bir-iki metre yükselmesi bile dünya için felakettir. Kıyılarda buluna yüzsek verimli tarım alanlarının sularla kaplanması ve sahil yerleşim alanlarının denizler tarafından istila edilmesi milyonlarca insan ya ölecek ya da bulundukları yerlerden tahliye edileceklerdir. Ayrıca, gıda üretiminde önemli düşüler olacağından bu olay bütün dünyada ciddi bir ekonomik krizin yaşanmasına sebep olacaktır. Söylediğimiz öngörülerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini tartışmak bile çok gereksizdir. Çünkü bütün veriler dünyanın son buzul çağdan bu yana en hızlı ısı artışlarının olduğunu göstermektedir. Bu durumda tek soru deniz seviyelerinin ne kadar ve hangi hızda yükselebileceği olmalıdır.
Denizlerde ilk bir metrelik yükselme 2075 yılında olacağı tahmin edilmektedir. Ancak atmosfere katılan karbon miktarında hiç azalma olmaksızın artışlar devam etmektedir. Karbonun artması dünyadan uzaya gitmesi gereken ısının daha da fazla tutulacağı anlamına gelmektedir. Yani 2075 yılında gerçekleşeceği söylenen öngörü çok iyimser bir öngörü olarak kalabilir. Dünyanın şu anki imkânlarıyla ancak 180 santimetre kalınlığında deniz yükselmeleriyle baş etme kapasitesi vardır. Kıyılara set çekilmesi ve suların tahliye edilmesi gibi küçük ölçekli tedbirler bile milyarca dolar bütçe gerektirdiğinden küresel ölçekli deniz seviyesi yükselmelerinden en fazla etkilenecek yerlerin gelişmemiş ülkeler olduğunu şimdiden söyleyebiliriz.
Dünyada geçmiş dönemlerde de deniz seviyeleri yükselmişti. Ancak hiçbir dönemde insan etkisinde kaynaklanan bir yükselme söz konusu olmamıştır. Günümüzde yükselmenin durdurulması neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bugün atmosfere karbon salınmalarının en büyük nedeni olan otomobili dünyanın en geri kalmış ülkelerin hakları da talep etmeye başlamıştır. Ya da Amerikalılar her evde en az iki araç alışkanlılarından asla vazgeçmek niyetinde değiller. Dünya nüfusu hızla artmaktadır. Önceden binlerce yılda gerçekleşen nüfus artışları günümüzde sadece birkaç yılda gerçekleşmektedir. İnsanlar artık ortalama olarak daha uzum ömre sahipler. Eskisi gibi salgın hastalıklarla kitlesel ölümler yoktur. Bu durum nüfusun ikiye katlanma sürelerini düşürmektedir. Gelecekte atmosfere salınan karbon oranları iki katına çıkacaktır. Böylece deniz seviyeleri daha da yükselecektir.
Burada üzerinde pek durulmayan bir konu da deniz sularının sıcaklıklarındaki muhtemel artışlardır. Bu artışlar deniz tabanlarındaki suyun da ısınmasına neden olacağından suyun ısı değişim dengesi bozulacak ve birçok deniz suyu zehirlenecektir. Aslında bizi bekleyen en sinsi tehlike de budur. Atmosfere yayılan denizdeki zehirler birçok insanın ölümüne neden olabilir.
Küresel iklim değişiklerinin gelecekte daha büyük ve çeşitli sorunlar getireceği tartışma götürmez gerçeklerdir. Biz de Niburular gibi atmosferik sorunları çözebilecek miyiz, ya da onlar gibi uzayda kendimize koloniler kurarak halklarımızın yok oluşlarını önleyebilecek miyiz?
Günümüzde bu soruların cevabı çok zor görülüyor. Sümer tabletlerinde belirtilen, birçok kutsal metinde de anlatılan yeni bir Nuh tufanı bizi bekliyor. Acaba ENKİ yine bize yardım edecek mi?

Ülkemiz orta kuşakta önemli bir kavşak noktasında bulunmaktadır. Gerek iklim, gerekse bitki çeşitşlşliği yönünden tarihin her döneminde cazibe merkezi haline gelmiştir. Bu vasfını günümzde de sürdürmesie karşın son zamanlarda gerek doğal gerekse de beşeri şartlarda meydana gelen olaylar nedeniyle tarımsal üretimde ciddi kayıplar yaşamaya başlamıştır.
Türkye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olması ve sahip olduğu akarsular, Türkiye’yi maalesef su zengini bir ülke yapmıyor. Dağların genel hatlarıyla doğu batı doğrultusunda uzanması ve yükseltinin doğuya ve iç kesimlere doğru artması deniz etkisinin iç kısımlara ulaşmasını engeller. Bu durum, Türkiye’nin büyük bir bölümünün yarı kurak iklim şartlarına sahip olmasına neden olur. Böylece Türkiye’de kişi başına düşen su miktarı dünya ortlamasının altındadır.
Buna ilaveten küresel iklim değişikliklerinden kaynaklanan etkiler nedeniyle Türkiye’ye düşen yağış miktarında önemli azalmalar meydana gelmektedir. Yapılan derlendirmelere göre, yağış ortlamaları Türkiye’de 630 milimetre civarındayken 2000 yılından itibaren ülkemize düşen yağışlarda yüzde 10 civarında bir azalma söz konusu olmuştur. Küresel iklim değişikliklerinde yaşanan bu olumsuzlukların daha da artacağı değerlendirildiğinde önümüzdeki yıllarda daha kurak bir dönemin gelmesi söz konusudur.
Türkiye nüfusunun gerek hızlı artışı, gerekse de tarım alanlarının korunması konusunda yaşanan yönetimsel zaafiyetler nedeniyle tarım alanlarımız hızla azalmaktadır. Örneğin, 2000 yılında tarım alanlarımız 27 milyon 856 bin hektar idi. Günümüzde nerdeyse tarım alanlarımızda 5 milyon hektarlık bir azalma söz konusu olmuştur. Aynı şekilde çayır ve meralık alanlarımızın yaklaşık yüzde 10’dan fazlasını kaybetmiş durumdayız. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Antalya Ticaret Borsası (ATB) verilerine göre, 2014 sonu itibarıyla Türkiye’de ekilen ve dikilen tarım alanı 23 milyon 943 bin hektar, çayır ve mera arazileriyle toplam tarım alanı da 38 milyon 560 bin hektar olarak belirlendi.
Tarım alanlarımızın amaç dışı kullanımı son yıllarda önemli artışar göstermektedir. Buna küresel iklim şartlarında meydana gelen değişiklikleri de katınca Türkiye’nin önümüzdeki dönemde ciddi bir gıda kiriziyle karşı karşıya kalacağı tahmin edilmektedir. 2004 yılında 17 milyon 962 bin hektar olan tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerin alanı 2014 yılında 15 milyon 789 bin hektar alana gerilemesi üretimde de ciddi azlamaların olacağını göstermektedir. Türkiye’nin son yıllarda en temel gıda ürünlerini bile dışardan almaya başlaması geleceğimiz için daha ciddi kirizlerin olacağının göstergesidir.
Artık Türkiye bir zamanlar üretimde dünyanın en önemli üretici ülkesi durumunda olduğu tarım ürünlerinin bir kısmını dışardan satın almaya başlamıştır. Şöle ki; 2014 yılına ait TÜİK raporlarına göre soğan ithalatı 29 kat, lahana ithalatı 39 kat, nar ithalatı %136, karpuz ithalatı %122, kırmızı mercimek ithalatı %179, Antep fıstığı ithalatı %63, mandalina ithalatı %63, kaysı ithalatı %54, bezelye ithalatı %29, pirinç ithalatı %47, kuru fasulye ithalatı %38 yeşil mercimek ithalatı %29 ve nohut ithalatı %27 artmıştır. Dünya fındık üretiminin %78’ine sahip olan ülkemiz 6 bin ton fındık ithal etmiştir. 4 milyon 100 bin ton buğday ve 6 ton çavdar ithal edilmiştir.
Yukardaki değerlerin önümüzdeki yıllarda daha da artacağı aşikârdır. Çünkü tarım alanlarımız giderek azalıyor, köyden kente göç korkunç boyutlara ulaşmış durumda ve küresel iklim değişiklikleri artık tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.
Türkiye günümüzde hâlihazırda mevcut potansiyelini kullanarak olası bir gıda krizinin üstesinden gelmektedir. Ancak, bu potansiyellerin de gelecekte tükeneceği açıktır. O zaman artan nüfusun gıda talebi nasıl karşılanacaktır? Bence ülke olarak kafa yormamız gereken en hassas ve önemli konu gıda olmalıdır. Bugün insanları sahip oldukları hemen hemen her şeyden vazgeçmeye ikna edebilirsiniz, ama insanları asla gıdalarından vazgeçmeye ikna edemezsiniz.
Yukarda karamsar tablosunu çizdiğimiz durumlar, yakın gelecekte Türkiye’nin bir kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Tarih boyunca birçok kıtlık felaketi atlatmış bir milletiz. Ancak, günümüzde yaşanan kıtlık felaketinin etkisi geçmiş dönemlerden daha fazla hasar verecektir. Çünkü refaha alışmış bir toplumun hiç refah görmemiş bir topluma nazaran dayanma gücü oldukça zayıftır.

Küresel iklim değişikliklerinin etkisini göstermeye başladığı günümüzde geleceğe dair daha da karamsar tabloların olacağı yönünde endişeler giderek artmaktadır. Özellikle büyük develer küresel iklim değişikliklerine karşı şimdiden hazırlık yapmaya başladılar.84d8a042dfc0b73d21385988f6a1bc25_1287520269
Devletlerin önemsiz gibi görülen noktalara birden bire yoğun ilgi göstermeleri aslında küresel iklim değişikliklerine karşı bir önlem olarak da değerlendirilebilir.
Peki, o zaman dünyada neler oluyor ve insanlar nesillerini gelecekte nasıl güvence altına alacaklardır? Bu temel soruların çözümü günümüzde basit terör ya da iç savaşların yaşadığı coğrafyalardaki olayları aydınlatacağı kanaatindeyim.
Küresel iklim değişiklikleri dediğimiz olay küresel ısınmadan kaynaklanan bir durumdur. Dünya giderek ısınmaktadır. Dünyanın ısısının artmasında güneş ısınlarının bir etkisi yoktur. Dünyada güneşten gelen enerjinin önemli bir kısmı uzaya yansımaktadır. Karbon salınımlarının artmasına paralel olarak uzaya gitmesi gereken ışınlar atmosferdeki karbon tarafından tutularak dünyanın mevcut ısısının artması sağlamaktadır. Böylece küresel ısınma denilen olay meydana gelmektedir.
Küresel ısınmanın artmasıyla birçok felaketin meydana geleceği öngörülmektedir. Ancak bu felaketler içesinde kısa vadede en büyük tehlike buzulların erimesi tehlikesidir. Yeryüzünde mevcut bulunan tatlı suların %68’i buzullardır. Buzulların da nerdeyse tamamına yakını başta Antarktika ve Kuzey kutbunda yer almaktadır. Yapılan ölçümlere göre her iki kutup bölgesinde de buzullarda ciddi erimeler oluşmaya başlamıştır.
Buzulların erimesinin ilk başta deniz seviyelerinde yükselmeler şeklinde bir felakete neden olacağı öngörülse de asıl tehlike okyanus akıntılarının yönlerinde beklenen değişikliklerdir. Bu akıntılardan en önemlisi Gulf Stream sıcak su akıntısıdır. Körfez akıntısı da denilen bu akıntı, yolculuğuna Meksika Körfezinden başladıktan sonra Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarını takip ederek, Florida kıyılarına oradan da Newfoundland’a hareket eder. Akıntı bundan sonra Atlantik Okyanusunu geçer ve 30°D, 40°K dolaylarında ikiye ayrılır; bir kolu Avrupa’nın batı kıyılarına ulaşır, öteki ise Batı Afrika kıyılarına doğru hareket eder.
Akıntı’nın Meksika Körfezi’ndeki hızı 3,5 knot (6,5 km/saat) olarak ölçülmüştür. Buradaki debisi 30 milyon metreküptür ki Missisipi Nehri’nin birkaç yüz katıdır. Hatteras Burnu’nda hızı 1 knot’a kadar düşer. Kıta sahanlığından akan akıntının sıcaklığı Kıtanın sahilinden akan soğuk güney akıntısıyla ‘Soğuk Duvar’ adı verilen yapıyı oluşturur. Burada akıntının derin mavi suları diğer sulardan rahatlıkla ayırt edilebilir. .
Körfez Akıntısı’nın en temel etkisi, Avrupa’nın kuzeybatısının ısınmasını sağlamasıdır. Matematik konumu düşünecek olursak, Kuzey Avrupa Sibirya ile aynı enlemdedir. Ancak akıntı, Kuzey Avrupa’nın, özellikle de İngiltere’nin ikliminin ılıman ve nemli olmasını sağlamaktadır.
Buzulların erimesine bağlı olarak denizlerin tuzluluk oranları değişecektir. Böylece yoğunluk farkından oluşan okyanus akıntıları yön değiştirecektir. Gulf stream sıcak su akıntısının yön değiştirmesi küresel bir soğuk dönem yaşanmasına sebep olabilir. Özellikle 40-60 enlemleri arasındaki sahalarda yaşam koşulları zorlaşabilir.images
Diğer taraftan Sahra çölü üzerinde bütün Mısır’ı, Batı Nil’i, Doğu Libya’yı, Kuzey Çad ve Sudan’ı kapsayan yaklaşık 2 milyon kilometrekare alanı kaplayan 375 milyon kilometre küp suyu içine alan büyük bir akifer (yeraltı su kaynağı) bulunmaktadır. Jeolojik akifer denilen bu kaynak çok derinlerde olduğu için burada henüz su çıkarılamamıştır. Ancak su çıkarımı ile ilgili çalışmalar başlamıştır.
Bahsettiğimiz konular ABD yapımı “Yarından Sonra” filminde de anlatılmıştı. Filimde küresel ısınmanın getireceği muhtemel bir küresel soğumayla ABD’lilerin daha güneye yani Yengeç dönencesine yakın Meksika’ya göç ederek hayatlarını kurtarmaya çalıştıkları anlatılmaktaydı.
Günümüzde ise yine Yengeç dönencesi üzerinde bulunan Büyük Sahra çölünde ABD ve Çin su arama çalışmaları ya da su çıkarma çalışmalarını sürdürmektedir. Pentagon’un savunma konseptlerine küresel iklim değişiklikleriyle ilgili bölüm eklemesi ve bütçe ayırması küresel iklim değişikliğinin jeopolitik etkisi olarak değerlendirilebilir.untitled
Konu jeopolitikten açılmışken içine biraz da komplo teorileri katıp yakın dönem uluslararası gelişmeler ışığında birkaç değerlendirme yapmakta fayda var diye düşünüyorum.
Öncelikle 2011 yılından sonra dünya yeni bir döneme girmiştir. ARAP BAHARI olarak adlandırılan dönem aslında küresel ısınmanın getirdiğin yalancı bir jeopolitik bir bahardır. Çünkü Arap baharının coğrafi yayılış alanı ile Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi’nin yayılış alanı hemen hemen aynıdır. Burada özellikle Sahra çölünde bir kuşatma olduğunu görmekteyiz. Kanaatimce küresel iklim değişikliklerine bağılı olarak ilerde en uygun yaşam koşulları Saha Çölü ve çevresinde olacaktır. Büyük devler arasında ilan edilmemiş bir su savaşı vardır. 2011’de başlayan Arap Baharı’nın Sahra çölündeki suyu kontrol etmek için yapıldığı fikrindeyim.
İkinci olarak bu su savaşında ülkemizi de çok yakından ilgilendiren gelişmeler bulunmaktadır. Fırat ve Dicle nehirlerinin hâkimiyeti geleceğin dünya hâkimiyetinin kilidi durumundadır. Günümüzde Suriye ve Irakta meydana gelen gelişimleri jeopolitik bir bakış açısıyla değerlendirmezsek gelecekte çok büyük sıkıntılara düşebiliriz.
Eskiden Akdeniz, dünyanın orta denizi ya da merkeziydi. Tarih Akdeniz’i tekrar merkez konumuna getirdi. Gelecekte dünyanın şekillenmesi Akdeniz çevresinde özellikle Sahra çölünden başlayıp Fırat ve Dicle’yi içine alan bir kuşakta gerçekleşecektir. Dünya Sahra Çölünde doğru yeni bir Kavimler Göçü başlatabilir. Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek var mı diyenler için söylüyorum. Evet, dünyayı yeniden keşfetmeye gerek var. Dünyanın altı hala keşfedilmeyi bekliyor.

Yağış ile sıcaklık arasında sıkı bir ilişki vardır. Yağışın oluşabilmesi için atmosferdeki bağıl nem oranının artması gerekmektedir. Bağıl nemle sıcaklık ters orantılı bir ilişkiye sahiptir. Yani sıcaklık arttıkça bağıl nem azalmaktadır.

Küresel iklim değişiklikleri hem yağış rejimlerini,  hem de yağış biçimlerini değiştirecek. Küresel ısınmaya bağlı olarak atmosferde bağıl nem oranının azalması, yağış miktarlarının azalmasına neden olabilir. Ancak şu hususu da ihtimal dahilinde bulundurmakta fayda vardır. Hava sıcaklıklarının arması buharlaşma miktarlarını artıracağı için bu durum ani ve şiddetli yağışların da artacağı anlamına gelebilir. Her iki durum da muhtemel tehlikelere gebedir. Birinci durumda, bağıl nemin azalmasıyla kuraklıklar yaşanmaya başlayabilir, ikinci durumda da sel felaketleri yaşanabilir. Doğal felaketlerden en sinsi olanı kuraklıktır. Çünkü kuraklık diğerlerinin aksine önceden kestirilmesi güç olan bir doğal afettir.

Son günlerde güncel tartışmalardan bir olan NASA’nın kuraklıkla ilgili yaptığı tahminlerdir. NASA,  sıcaklık artışlarının neden olacağı bir kuraklığı öngörmektedir. Önümüzdeki yaz mevsiminde kuraklıklığın olup olmayacağı yaz mevsiminde yaşanacak sıcaklık artışına göre belli olacak. Belki sıcaklıkların aşırı artışı buharlaşmaya bağılı belli bir miktar yağış getirse de, ısınan havanın nem kaybı fazla olacağından kuraklık tehlikesi olabilir. Bunu şöyle bir örnekle de açıklayabiliriz: İç Anadolu bölgesi Güneydoğu Anadolu bölgesinden az yağış aldığı halde, Güneydoğu Anadolu bölgesinde daha fazla kuraklık yaşanmaktadır. Bunun sebebi Güneydoğu Anadolu’da buharlaşma nedeniyle su kaybının daha fazla olmasıdır. NASA’nın tahmin ettiği şey aslında yağışların azalmasına bağlı bir kuraklık değil de buharlaşma artışına bağlı bir kuraklıktır. Nitekim NASA’nın tahminlerini doğrulayan bazı bilimsel bulgular da mevcuttur.

Örneğin küresel iklim değişikliklerine bağılı olarak hava sıcaklıklarının 2040 yılında iki derecelik bir artış beklenirken, bu artışın 2010 ile 2015 arasında yaşanması küresel ısınmanın geldiği boyutu göstermektedir. İstanbul’un yaz sıcaklık ortalamasının 28 derece civarında olmasına rağmen, yaz sıcaklıklarının 38 derece civarında olacağı tahmin edilmektedir. Aynı şekilde bu sene kış mevsimi ve ilkbaharda mevsim normallerinin 10-15 derece üzerinde sıcaklıklara ulaşması küresel sıcaklık artışıyla ilgilidir.

Burada asıl üzerinde durmamız gereken -NASA’lı yetkililerin de belirttiği- gibi Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA) tarafından hazırlanan 2012 yılı küresel ısınma raporu olmalıdır. NOAA’nın” İklimin 2012’deki Durumu adını taşıyan raporu, dünyanın değişik yerlerinden gelen 384 bilim insanının hazırlaması,  raporun ciddiye alınması gerektiğini göstermektedir.

Rapora göre Dünya’da belirlenen, deniz seviyelerinde yükselmenin, okyanuslarda ısı artışının, Buz Denizi ve Grönland‘daki buz tabakalarında erime oranlarında 2012 yılında rekora yakın artışların olduğunu ortaya konulması tehlike sinyallerinin çaldığının işaretidir.

NOAA raporuna göre, ısı değişikliklerinin kayda geçirilmeye başlandığı 1880 yılından beri dünyada  görülen 10 en yüksek hava sıcaklık değerine son 15 yılda ulaşılmıştır. 2012 yılında saptanan sıcaklık artışının yapılan 4 ayrı analize bağlı olmak üzere, dünyada şimdiye kadar rastlanan en yüksek 8. veya 9. değere çıkmıştır. Yine aynı yıl hava sıcaklığının, geçen yüzyıl içinde yer alan her yıldan daha yüksek olduğuna raporda işaret işaret edilmiştir. (NOAA’nın 2012 yılını içeren raporu, “Bulletin of the American Meteorological Society” adlı bilimsel derginin özel sayısında yayımlandı.)

Küresel iklim değişiklerinin etkilerini artık bilimsel analizlere gerek gerek kalmadan görmek mümkündür. Çünkü iklim değişikliklerindeki ani gelişmeleri doğrudan görebiliyoruz. Bu nedenle de küresel iklim değişikliği var mı yok mu diye sığ tartışmalarla vakit öldürmek yerine, küresel iklim değişikliğine neden olan unsurların nasıl ortadan kaldırılacağı konusunda kafa yormalıyız. O zaman bu kötü süreci tersine çevirecek önlemleri alabiliriz.

Dünya ısınmakta ve bu ısınma, kuraklığa sebep olmaktadır. Şimdiden bu küresel iklim değişikliklerine karşı yapılması gereken en önemli tedbir ağaç dikmektir. Bununla ilgili çok basit bir örnek verecek olursak, 100 yaşına gelmiş bir ağaç tek başında 5000 waltlık 5 klimadan daha fazla serinletici etki yapmaktadır. O halde bu gidişata küçük bir fidanla dur demeye başlayalım.

Dünyanın geleceğine ilişkin değerlendirmede bulunmak için günümüzün mevcut verilerinden yaralanmak gerekmektedir. Geçen sayımızdaki yazımızda mevcut sorunları genel olarak değerlendirmiştik. Bu yazımızda ise dünyanın geleceğine yönelik karamsar tabloların oluşmasına dayanak oluşturacak verilerden yaralanacağız.

Dünyada hiç tükenmeyecek gibi duran kaynakların aslında bir dayanma kapasitesi bulunmaktadır. Bu kapasiteyi zorlayan insanların ihtiyaç algılamalarındaki değişikliliklerdir. İnsanların daha fazlasını isteme ve tüketme isteği doğal kaynakları geri dönüşü mümkün olamayan biçimde tükenmesine neden olmaktadır. Aslında dünyada doğal sistemlerin ana sigortası doğal kaynaklardır.

Doğal kaynakların önemine ilişkin örnekler

  • Yapılan araştırmalara göre ormanların yaz aylarında hava sıcaklığını 5–8,5oC arasında düşürmekte, kış aylarında ise 1,6–2,8oC arasında yükseltmektedir.
  • İyi gelişmiş 100 yaşındaki bir kayın ağacının yaklaşık 800.000 yaprağı tespit edilmiştir. Bu ağacın 5000 m3 havayı temizlediği, bu tek ağacın kesilip ortadan kaldırılması halinde aynı işlevi yerine getirmesi için 2700 fidan dikilmesi gerektiği, bunun üç yıllık masrafının 3 milyon dolar olduğu hesaplanmıştır.
  • Günümüzde sadece 15 kadar bitki türü dünya nüfusunun %90’nını doyurmaktadır.
  • FAO’nun tahminlerine göre 4–6 bin tür tıbbi bitkinin uluslararası ticareti yapılmaktadır.

Yukarıdaki örneklerin çoğalmak mümkündür. Çünkü doğal kaynaklar onca tahribe rağmen halen dünya nüfusunun ihityaçlarını karşılayabilmektedir. Ancak doğal kaynakların sınırlılığı ile insanların isteklerinin sonsuzluğu arasında süren bu savaşta hiç şüphesiz ki insanın doymak bilmeyen istekleri insanoğlunun sonunu getirecektir.

Tüketim toplumu ve dünyanın geleceği

Buraya kadar açıklamaya çalıştığımız hususlar dünyanın genel çevre sorunlarını belirlemek şeklinde olmuştur. Ancak mevcut çevre sorunlarının ana kanyağı üzerinde yeterince durulmamaktadır. Hal öyle bir duruma ulaşmıştır ki, artık bazı çevresel sorunları ortadan kaldırmanın mümkün olmadığı bir duruma doğru gitmektedir. Buna göre artık insanların tüketim alışkanlıklarının sorgulanmasının sırası gelmiştir. Tüketim toplumunun aldatıcılığıyla ilgili aşağıda birkaç hususu belirtmekte yarar vardır.

  • Zengin ve yoksul ülkelerde bildirilen mutluluk düzeyleri arasında çok az bir fark vardır.
  • Hayal edebildiğimiz tek tatmin olma şansı, şuan sahip olduğumuzdan daha fazlasına sahip olmak. Fakat hepimizi tatminsiz yapan şey de şu anda sahip olduklarımız.
  • Dünya genelinde 202 dolar milyarderi ve 3 milyondan fazla dolar milyoneri var. Aynı zamanda yol kenarlarında, çöplüklerde ve köprü altlarında 100 milyon evsiz insan yaşamaktadır.
  • Hollanda tarımsal ürünleri kendi topraklarının üç katı büyüklükte topraklara sahip gelişmekte olan ülkelerden ithal etmektedir.
  • Reklamcılar, belli bir ürünü satmayı başaramasalar bile, yaşamdaki her sorunu çözebilecek bir ürünün var olduğu ve doğru şeyleri satın alırsak varoluşun tatminkâr ve tam olacağı fikrini durmaksızın tekrarlayarak tüketiciliği kendisini satmaktadırlar.
  • Kanada, her yıl sadece Amerikan gazetelerinde üzerine reklam basılacak gazete kâğıdını sağlamak üzere, uzun süredir var olan ormanlarının 17 bin hektarını-Washington büyüklüğünde bir alanı- kesmektedir.

Yukarıdaki örneklerde de anlaşılacağı üzere tüketim toplumu sadece sahte bir mutluluk vaat etmektedir. İnsanların çok tükettikleri takdirde daha fazla mutlu olacakları düşüncesi, insanları daha fazla mutsuzluğa sevk etmektedir. Ancak inansın tüketim hırsından kaynaklanan davranışlarının en büyük bedelini çevre ödemektedir. Çünkü şuan var olan çevresel sorunların en başlıca nedeni insanların tüketim yoluyla çevreye verdikleri zararlardır.

Sonuç ve öneriler

İnsanların tüketmeden yaşamaları mümkün değildir. Ancak tüketim alışkanlıklarını çevreye daha duyarlı hale getirmesi dünyanın geleceğine ilişkin karamsar tabloların dağılmasına neden olur. Eğer gezegenin yaşamı destekleyen ekosistemlerinin gelecekteki nesillere kalması isteniyorsa, tüketim toplumu, kısmen kaliteli, düşük enerji gerektiren dayanıklı tüketim mallarına yönelerek, kısmen de tatmini boş zamanlar değerlendirmede, insan ilişkilerinde ve maddiyata dayalı olmayan diğer alanlarda arayarak kaynak kullanımını önemli derecede azaltmak zorundadır.

İnsanların tek başına tüketmek yerine paylaşmanın daha ön plana çıktığı, insana verilen değerin doğal çevreye verilen değerle aynı düzeyde olması gerekmektedir. Bunun için daha iyi ve sağlıklı bir gelecek için tüketim alışkanlıklarımızı bir an önce gözden geçirmek durumundayız.

Nüfus artışı sorunlarının son zamanlarda kendisini gösterdiği sorunlarda birisi de güvenlik sorunlarıdır. Bu sorunlar özellikle gelir dağılımı adaletsizliğine bağlı olarak meydana gelmektedir. Dünya’nın zengin ülkeleriyle yoksul ülkeleri arasındaki uçurum her geçen gün artması ve düşük gelire sahip ülkelerdeki insanların refaha ulaşmak ümidiyle yasa dışı göçlere yönelmeleri çok ciddi problemleri doğurmaktadır ayrıca yoksulluğun getirdiği ezilmişlik duygusu varlıklı ülkelere duyulan kini artırmaktadır. Gelişmemiş ülkelerde yaşayan insanlar, gelişmiş ülkelere duydukları tepkileri genelde düşük yoğunluklu savaşlar olarak adlandırılan terörist faaliyetlerle göstermektedirler.

“Dünya’nın her yerindeki toplumların ve hakların karşı karşıya bulunduğu baskılar, şiddeti otomatik olarak ya da zorunlu olarak tetiklemez. Fakat giderek artan kutuplaşmaya ve radikalleşmeye yol açan siyasi dinamikler haline gelebilirler. Bunun en kötü sonuçları da, şikayetlerin artmasına ses çıkarmayan, insanların geniş çaplı işsizlikle ya da kronik yoksullukla mücadele ettiği resmi kurumların zayıf ya da yozlaşmış olduğu, silah bulmanın kolaylaştığı, siyasi aşağılama ya da umutsuzluğun, daha iyi bir gelecek umudunun olmaması gerçeği ile bir araya gelerek insanları aşırı uçlardaki hareketlerin kucağına ittiği yerlerde görünür.

Tıpkı hava kirliliğinin, ya da küresel ısınmanın devlet sınırlarını aşması gibi tatmin olmamış aşırı nüfus, sınırlar üstü bir sorun niteliğine dönüşmektedir. Bu bakımdan gelişmiş ülkeler, güvenlik için en ucuz yatırım olan fakir ülkelerin temel ihtiyaçlarını karşılayacak politikalara yönlenmeleri, o güvenlik sorunlarının azalmasına sebep olacaktır.