Kategori

Sağlık

Kategori

Temeli kurtuluş savaşına dayanan Türkiye Cumhuriyeti, her alanda çok önemli dönüşümlerin ve gelişimlerin olduğu bir süreçtir. Gerek cumhuriyete gidilen yol, gerekse de cumhuriyet sonrasında gerçekleşen olaylar, cumhuriyet dönemi kazanımların mucizevî kazanımlar olduğunu göstermektedir.

Muhteşem Osmanlı dedikleri dönemden, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün Avrupalı devletlerin güvencesine verildiği ve Duyunu Umumiye idaresine geçilerek Osmanlı’nın bütün gelirlerinin alacaklı devletler tarafından haczedildiği döneme uzanan yıkım yıllarını okumadan ve anlamadan cumhuriyet kazanımlarını idrak etek mümkün değildir. En sonda söylenmesi gerekeni en başata söyleyecek olursak; Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın bir devamı değil; Osmanlının yıkıntılarından, küllerinden ortaya çıkan bir kor alevdir. Yaklaşık 250 yıl Avrupa karşısında gerileyen aciz bir devlet yerinde dünyada saygı duyulan modernleşme ve çağdaşlaşma hareketleriyle dünyanın hayranlıkla izlediği bir devlet durumuna gelmek mucizevî bir başarıdır.

Bilimsel ve vicdani değerlendirmelere göre Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve cumhuriyet dönemi atılımları hem çok özgün, hem de çok başarılı bir dönemdir. Cumhuriyet dönemi, uluslararası toplumda çok saygın bir dönem olduğu tescillense de maalesef kendi kamu oyumumuzda hak ettiği değeri bulamamaktadır.

Cumhuriyete gidilen yolun başlangıcı 1699’da imzalanan Karlofça antlaşmasıdır. Karlofça’dan sonra Osmanlı, Avrupalı devletlerin elinde adeta şamar oğlanı haline dönmüştü. Yıkılmasına kesin gözle bakılan Osmanlı devleti, Avrupalı devletlerin paylaşım sorunu nedeniyle I. dünya savaşına kadar ayakta kalabilmiştir. O dönemin emperyalist devletleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı’nın paylaşılmasıyla ortaya çıkacak belirsizliği göze alamamaları nedeniyle Osmanlı devletinin yaşamasına izin vermişlerdir. Bu dönem birilerinin iddia ettiği gibi Osmanlı devletinin Avrupalı güç dengelerinden yararlanarak elde ettiği bir diplomasi zaferi değil, Avrupalı devletlerin paylaşım konusundan anlaşamamalarından kaynaklanan bir durumdur. Ancak, Almanya ve İtalya’nın siyasi biriliklerini tamamlamasıyla güçler dengesi değiştiğinden Avrupalı devletler, aralarında imzaladıkları gizil antlaşmalarla Osmanlı devletini paylaşmışlardır. I. Dünya savaşına bu paylaşım planları neden olmuştur. Artık hasta adam olarak nitelendirdikleri Osmanlı devleti biran önce paylaşılmalıydı.

I. Dünya savaşına eski gücüne kavuşmak ümidiyle giren Osmanlı devleti, Mustafa Kemal’in savaştığı cepler dışında ciddi bir başarı elde edememiştir. Müttefik olduğu devletlerin yenilmesi üzerine Osmanlı devleti de yenik sayılmıştır. Tarihimizin yüz karası olan Mondros ateşkes antlaşmasıyla Sevr antlaşması Osmanlı yöneticiler tarafından imzalamıştır. Her öngörüsünde haklı çıkan Mustafa Kemal, Mondros ateşkes antlaşmasına ilk itiraz eden kişidir. Bu antlaşmamanın Türk milleti için felaket olacağını bildirip milli bir kurtuluş savaşı başlatmak için Anadolu’ya gitmiştir.

Dünyanın en meşru savaşlarından biri olan Kurtuluş savaşı, Mustafa Kemal’in önderliğinde başlamıştır. Türk halkının olağanüstü gayretleriyle yurdumuz düşmandan temizlenerek Misakı Milli sınırlarımıza kavuştuk. Yüzlerce yıl Osmanlı idaresinde yoksul kalan Anadolu bir de işgal ile adeta harabeye dönüşmüş durumdaydı. Mustafa Kemal önderliğindeki Türk halkı, hem Sevr anlaşmasını, hem de bu antlaşmayı imzalayanları tarihin çöplüğüne atmıştır.
Türk milleti hiçbir zaman esareti kabul etmemiştir. Bağımsızlığına düşkün olan milletimize en çok yakışan yönetim şekli de milli egemenliğe dayalı, yani bireylerin özgürlüğüne dayalı olan Cumhuriyet rejimidir. Bu topraklarda yaşamanın bedelini çok ağır ödeyen milletimize Mustafa Kemal, cumhuriyeti armağan etmiştir. Büyük Önder’in de belirttiği gibi Türk milleti az zamanda çok ve büyük işler başarmıştır. Bunların en büyüğü ise cumhuriyettir.

29 Ekim 1923’de Cumhuriyet Türkiye Büyük Millet Meclisinde büyük bir coşkuyla ilan edilmiştir. Ancak, harabe halinde devralınan Anadolu’nun bir an önce imar edilmesi, savaş yaralarının sarılması, Osmanlı’dan devralınan borçların ödenmesi, ülkemize gelen göçmenlerin yerleştirilmesi ve Türkiye’nin çağdaş bir ülke olması için yapılması gereken çok zor ve zahmetli işler Mustafa Kemal’in önünde duruyordu. Aslında savaştan daha zor meselelerdi bunlar. Batılı yazarların “Türk Mucizesi” diye nitelendirdikleri cumhuriyet dönemi ekonomi atılımlarını aşağıda belirteceğim iki farklı raporla açıklamak istiyorum.

Birinci rapor, Cumhuriyet’in ilanından bir gün sonra yani 30 Ekim 1923 günü dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e sunduğu rapordur. Bu rapor Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi koşullarda kurulduğunu net bir şekilde göstermektedir.

“Şu andaki doktor sayımız 337, sağlık memuru sayısı 434, 150 kadar ilçede doktor yok. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Ebe sayısı çok az. Kırk küsur bin köye karşılık diplomalı ebe sayımız 136. Sadece 60 eczacı var ve sadece sekizi Türk. Beş bin köyde sığır vebası var. Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtma, üç milyon kişi trahomlu. Bebek ölüm oranı yüzde 40’ın üstünde. Anne ölüm oranı yüzde 18. Ortalama ömür 40 yaş.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin. Komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerinde. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk sermayesidir. Osmanlı’dan sadece dört fabrika kaldı. Bunlar, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri fabrikaları. Sanayi işletmelerinin yüzde 96’sında motor yok. 10 işçiden fazla işçi çalıştıran, sadece 280 işyeri var ve bunların da 250’sini yabancıların elinde. Kişi başına milli gelir 45 dolar. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta var. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yok. Otomobil sayısı bin 490.
Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyor. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul ve sadece 23 lise var. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlı. Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yok…” liste böyle uzayıp gidiyor. Her fırsatta ağızlarından salyalar akarak cumhuriyete laf atanların bu rapordan haberleri yoktur herhalde!

Gelelim Cumhuriyet’in ilanından 15 yıl sonra yani Atatürk’ün son günlerini yaşadığı 1938 yılına. Dönemin başbakanı Celal Bayar’ın dönemin cumhurbaşkanı Atatürk’e verdiği rapor, cumhuriyetin mucizevî gelişmişliğini gözler önüne sermektedir. Ancak 1938’de İsmet İnönü’nün başbakan olmaması bu başarıda onun payının olmadığı anlamına gelmemelidir. “Cumhuriyetin ekonomik mucizesinde” Atatürk’le İsmet İnönü’nün çok büyük katkıları olmuştur. İşte 1938 yılındaki rapor:

“Bütçe çoktandır açık vermiyor, gelir fazlası veriyor. Artık, şeker, çimento, kereste ve deri ürünlerinde milli ihtiyacın tümü, yünlü dokumanın yüzde 83’ü, pamuklu dokumanın yüzde 43’ü, kağıtın yüzde 32’si, cam eşyanın yüzde 63’ü milli üretimle karşılanıyor. Demir-çelik sanayi kuruldu. Güçlü Ankara radyosu ile yurt dışına yayın yapacak radyo Cumhuriyet bayramına yetiştirildi. Madenler ve şirketler millileştirilerek milletin hizmetine sunuluyor. Kalkınma hızı yüzde yirmilere yaklaştı. Devletin Osmanlı’dan devralınan borçtan başka borcu yok…”
Cumhuriyetin ilanıyla Türkiye her alanda inanılmaz atılımlar yapmıştır. Bu altılımlar, Atatürk ve O’nun seçtiği kişilerin maharetleriyle gerçekleşmiştir. Dünyada bu kadar hızlı dönüşüm ve ilerleme gerçekleştiren başka devlet yoktur. Yani bir kurtuluş savaşı yapıp böylesine büyük işlere imza atan başka bir devlet yoktur.

Cumhuriyet kazanımları Türkiye Cumhuriyeti’nin temelidir. Cumhuriyetimiz Atatürk sayesinde çok sağlam bir temele oturmuştur. Atatürk sonrasında bu temele adeta savaş açılmış ver her kazanım kasıtlı istismar edilerek etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. Ancak, onca yıkıma rağmen ülkemiz halen Cumhuriyet kazanımlarıyla varlığını korumaktadır. Son söz olarak belirtelim ki, Atatürk ve Cumhuriyet kazanımlarından vereceğimiz her taviz geleceğimizden vereceğimiz bir tavizdir.

Sümer tabletlerinden anlaşıldığı kadarıyla “gökyüzünden yerküreye inenler” anlamına gelen Anunnakiler, şeklen insan gibi görünseler de, gerek boyları gerekse de insana göre çok uzun süren yaşamları nedeniyle insanüstü bir durum kazanmışlarıdır. Boyları 3-4 metre olan Anunnakiler, binlerce yıla dayanan uzun yaşam formlarına sahiptiler. Teknoloji bakımından binlerce yıl öncesinde bile günümüz teknolojisinden çok üstün bir yapıda olan Anunnakiler’in insanlara birçok bilimsel gelişmeyi öğrettiği yine Sümer tabletlerinden anlaşılmaktadır.
Anunnakilerin gelmiş olduğu gezegen bize hiç de uzak değildir. Güneş Sistemimiz’in onuncu gezegeni diye adlandırılan Nibiru, günümüzdeki ismiyle Planet X, bu uzaylı türün anavatanıdır. Nibiru gezegeninin yaşam özellikleri ve Anunnakiler’in teknolojik alandaki ileri seviyeleri onları ölümsüzlük derecesinde uzun ömürlü yapmıştır.
İnsanoğlunun dünyada nüfuslanması üç aşama şeklinde gerçekleşmiştir. Birinci dönemde insanın alet kullanmaya başladığı dönem, ikinci dönem insanın yerleşik hayata geçtiği dönem, üçüncü dönem de sanayi devrimi dönemidir. Bu üç dönem de nüfusta sıçramanın olduğu dönemdir. Özellikle sanayi devrimi sonrasında dünya nüfusu ilk defa bir milyarı aşmıştır. Yüzbinlerce yılda ancak bir milyara ulaşan dünya nüfusu, günümüzde 5-6 yılda bir milyar artmaktadır. Nüfusun bu kadar hızlı artması, yüksek doğum oranlarından ziyade ölüm oranlarının hızlı bir şekilde azalmasıdır. Aynı şekilde, insanın hayatta kalma süresi de giderek artmaktadır. Örneğin sadece 50 yıl önce ortalama ömür 40 iken günümüzde 60 yıla yükselmiştir. Gelişmiş ülkelerde bu ortalamalar 70-80 yıla kadar çıkmaktadır.
Modern zamanlarda insan ölümü artık çözülmesi gereken teknik bir sorun olarak görmeye başlamıştır. Öyle ki bilimsel çalışmalarla bile ilgisi olmayanlar artık ölümü teknik bir aksaklık olarak görmeye başlamışlardır. Yani bir hastalık, bir kaza, cinayet veya doğal afetin ölüme sebep olduğunu artık hemen hemen her kesim kabul etmektedir. Bilim camiasında ise her insanın yaşama hakkının son kullanma tarihinin olmadığı yönünde hükümler ağırlık kazanmaya başlamıştır. Ölümsüzlük ya da Anunnakiler gibi uzun ömürlü olunabilmeği konusunda ciddi çalışmalar devam etmektedir.
Özellikle 2013 yılından itibaren Google’un mühendislik yönetimine atanan Ray Kurzweil, ölümü çözmek için çalışmalara başlamıştır. Calico isminde bir şirket kuran Kurzweil, başka bir ölümsüzlük savunucusu Bill Maris’i yatırım fonlarını düzenlemek üzere görevlendirdi. Ocak 2015’de verdiği bir mülakatta 500 yaşına kadar yaşamanın mümkün olduğunu belirtmiştir. Bunun için de şirketin 2 milyar dolarlık portföyünün yüzde 36’sını hayat uzatma projelerine aktarmaktadır. Silikon Vadisi’nde, PayPal’ın kurucularından Peter Thinel, yakın zamanda sonsuza kadar yaşamayı planladığını söyledi.
Genetik mühendisliği, onarıcı ilaçlar ve nano teknolojiler bu alanda gelecek vadetmektedir. Tahminler 2100 veya 2200 yılında ölümü yenme konusunda ciddi mesafelerin alınacağı yönde. Gelecekte sadece hastalıkları iyileştirmek için değil, ölen hücreleri yenilemek için de adımlar atılacağı yönde yüksek kanılar mevcuttur.
Ölümsüzlük üzerine yapılan çalışmalar herkesi kapsayacak nitelikte değildir. Bu iş için ciddi ödeneklerin verilmesi gerekmektedir. İnsan hayatının uzatılması ile gelişmişlik düzeyleri aynı doğrultudadır. Dokuların yenilenmesi çalışması çok farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Örneğin insanların yaşı ilerlese de yaşlanmamaları durumu ortaya çıkabilir. Ya da günümüzden çok kuvvetli çok sağlıklı daha iri cüsseli ve daha zeki nesiller genetik mühendisliğindeki çalışmalarla gerçekleşebilir. Buradaki esas sorun, dünyanın böyle bir nüfus baskısını kaldırıp kaldıramayacağı sorunudur. Belki de bu alanda ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak, şartlar bunu uygulamak için uygun olamayabilir.
Ünlü nüfus bilimci Malthus’un yaklaşık 150 yıl önce öngörülerinde dünyanın böyle bir nüfusu taşıyamayacağı, büyük bir açlık felaketinin geldiğini ve kitlesel ölümlerin yaygınlaşacağını söylemişti. Ama yeşil devrim olarak adlandırılan tarım devrimi ile birim alanda alınan verim en yüksek boyuta çıkarılarak dünyanın bir küresel gıda krizine maruz kalması engellenmişti. Günümüzde artan nüfus baskısına ölmeyen bir nüfusu eklediğimizde dünya kaynakları bu nüfus bakısına nasıl dayanabilir diye düşünüyoruz. Ama yine teknolojik gelişmelerin ne boyutta ilerleyeceğini kestiremiyoruz. Gelecekte hayvan çiftlikleri olmadan et üretimi, toprak olmadan tarımsal üretim ve su olmadan yetişen bitkiler gibi birçok genetik çalışma günümüzde devam etmektedir. Artan bu nüfus baskısının gıda ihtiyacı böyle karşılanabilir.
Ayrıca yerleşme yerleri konusu değerlendirildiğinde dünyanın yüzde yetmişi sularla kaplıdır. Bu alanlarda hiç yerleşme yoktur. Geleceğe yönelik Atlantis benzeri yerleşmeler için çalışmalar sürdürülmektedir. Sonuçta insanlar Anunnakiler’den kazandıkları bilgilerle Anunnakiler gibi olma yolunda çalışmalar yapmaktadır. Bu alanda atılacak en önemli çalışma insan hayatının uzatılması çalışmasıdır.

Ülkemiz orta kuşakta önemli bir kavşak noktasında bulunmaktadır. Gerek iklim, gerekse bitki çeşitşlşliği yönünden tarihin her döneminde cazibe merkezi haline gelmiştir. Bu vasfını günümzde de sürdürmesie karşın son zamanlarda gerek doğal gerekse de beşeri şartlarda meydana gelen olaylar nedeniyle tarımsal üretimde ciddi kayıplar yaşamaya başlamıştır.
Türkye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olması ve sahip olduğu akarsular, Türkiye’yi maalesef su zengini bir ülke yapmıyor. Dağların genel hatlarıyla doğu batı doğrultusunda uzanması ve yükseltinin doğuya ve iç kesimlere doğru artması deniz etkisinin iç kısımlara ulaşmasını engeller. Bu durum, Türkiye’nin büyük bir bölümünün yarı kurak iklim şartlarına sahip olmasına neden olur. Böylece Türkiye’de kişi başına düşen su miktarı dünya ortlamasının altındadır.
Buna ilaveten küresel iklim değişikliklerinden kaynaklanan etkiler nedeniyle Türkiye’ye düşen yağış miktarında önemli azalmalar meydana gelmektedir. Yapılan derlendirmelere göre, yağış ortlamaları Türkiye’de 630 milimetre civarındayken 2000 yılından itibaren ülkemize düşen yağışlarda yüzde 10 civarında bir azalma söz konusu olmuştur. Küresel iklim değişikliklerinde yaşanan bu olumsuzlukların daha da artacağı değerlendirildiğinde önümüzdeki yıllarda daha kurak bir dönemin gelmesi söz konusudur.
Türkiye nüfusunun gerek hızlı artışı, gerekse de tarım alanlarının korunması konusunda yaşanan yönetimsel zaafiyetler nedeniyle tarım alanlarımız hızla azalmaktadır. Örneğin, 2000 yılında tarım alanlarımız 27 milyon 856 bin hektar idi. Günümüzde nerdeyse tarım alanlarımızda 5 milyon hektarlık bir azalma söz konusu olmuştur. Aynı şekilde çayır ve meralık alanlarımızın yaklaşık yüzde 10’dan fazlasını kaybetmiş durumdayız. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Antalya Ticaret Borsası (ATB) verilerine göre, 2014 sonu itibarıyla Türkiye’de ekilen ve dikilen tarım alanı 23 milyon 943 bin hektar, çayır ve mera arazileriyle toplam tarım alanı da 38 milyon 560 bin hektar olarak belirlendi.
Tarım alanlarımızın amaç dışı kullanımı son yıllarda önemli artışar göstermektedir. Buna küresel iklim şartlarında meydana gelen değişiklikleri de katınca Türkiye’nin önümüzdeki dönemde ciddi bir gıda kiriziyle karşı karşıya kalacağı tahmin edilmektedir. 2004 yılında 17 milyon 962 bin hektar olan tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerin alanı 2014 yılında 15 milyon 789 bin hektar alana gerilemesi üretimde de ciddi azlamaların olacağını göstermektedir. Türkiye’nin son yıllarda en temel gıda ürünlerini bile dışardan almaya başlaması geleceğimiz için daha ciddi kirizlerin olacağının göstergesidir.
Artık Türkiye bir zamanlar üretimde dünyanın en önemli üretici ülkesi durumunda olduğu tarım ürünlerinin bir kısmını dışardan satın almaya başlamıştır. Şöle ki; 2014 yılına ait TÜİK raporlarına göre soğan ithalatı 29 kat, lahana ithalatı 39 kat, nar ithalatı %136, karpuz ithalatı %122, kırmızı mercimek ithalatı %179, Antep fıstığı ithalatı %63, mandalina ithalatı %63, kaysı ithalatı %54, bezelye ithalatı %29, pirinç ithalatı %47, kuru fasulye ithalatı %38 yeşil mercimek ithalatı %29 ve nohut ithalatı %27 artmıştır. Dünya fındık üretiminin %78’ine sahip olan ülkemiz 6 bin ton fındık ithal etmiştir. 4 milyon 100 bin ton buğday ve 6 ton çavdar ithal edilmiştir.
Yukardaki değerlerin önümüzdeki yıllarda daha da artacağı aşikârdır. Çünkü tarım alanlarımız giderek azalıyor, köyden kente göç korkunç boyutlara ulaşmış durumda ve küresel iklim değişiklikleri artık tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.
Türkiye günümüzde hâlihazırda mevcut potansiyelini kullanarak olası bir gıda krizinin üstesinden gelmektedir. Ancak, bu potansiyellerin de gelecekte tükeneceği açıktır. O zaman artan nüfusun gıda talebi nasıl karşılanacaktır? Bence ülke olarak kafa yormamız gereken en hassas ve önemli konu gıda olmalıdır. Bugün insanları sahip oldukları hemen hemen her şeyden vazgeçmeye ikna edebilirsiniz, ama insanları asla gıdalarından vazgeçmeye ikna edemezsiniz.
Yukarda karamsar tablosunu çizdiğimiz durumlar, yakın gelecekte Türkiye’nin bir kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Tarih boyunca birçok kıtlık felaketi atlatmış bir milletiz. Ancak, günümüzde yaşanan kıtlık felaketinin etkisi geçmiş dönemlerden daha fazla hasar verecektir. Çünkü refaha alışmış bir toplumun hiç refah görmemiş bir topluma nazaran dayanma gücü oldukça zayıftır.

David Robson / BBC Future

Anne ve babamızdan aldığımız genlere ek olarak birçok virüs, bakteri ve hatta başka bir insan yaşıyor olabilir içimizde. Gerçekten de ikiziniz varsa onun bazı kalıntılarını vücudunuzda ve beyninizde taşıyor olabilirsiniz. Hatta bunlar davranışlarımızı etkiliyor olabilir.

Peter Kramer ile Paola Bressan Psikoloji Biliminde Perspektifler dergisine yazdığı yazıda, insanların tekil bireyler değil birçok canlıdan oluşan süper organizmalar olduğunu ve bunların her birinin kontrolü ele geçirmek için mücadele ettiğini söylüyor, bu durumun davranışlarımızı nasıl etkilediğini anlamak için psikologları ve psikiyatristleri göreve çağırıyordu.

Tehlikeli parazit

Bağırsaklardaki mikroplar insanın ruh halini değiştiren nörotransmiterler üretebilir. Hatta bazı bilim insanları mikropların insanın iştahını etkileyerek onların en sevdiği türden yiyeceklere yönelmenizi sağlayabileceğini iddia ediyor.

Toksoplazma gondi adı verilen bir parazit ise insanı ölüme kadar sürükleyebiliyor. Bu parazit, yerleşip gelişeceği bir beden bulmak için, sıçanların beynini etkileyerek farelere yaklaşmalarına neden oluyor.

İnsanlar da benzer beyin kontrollerine maruz kalabilir. Bu mikrobun insanlarda şizofreni ve depresyon riskini artırdığı belirtiliyor. İngiltere’de etlerin üçte biri, ruhsal hastalıklara yol açabilen bu paraziti taşıyor. Kramer bu duruma son verilmesi gerektiğini söylüyor.

Buradan yola çıkarak davranışlarımızı tümüyle kendimizin kontrol etmediği söylenebilir. Bu insanın kimliğini sorgulamasına neden oluyor. Ama beynimizin sadece minik mikroplar tarafından değil belki başka bir insan tarafından işgal edilmiş olması ihtimali daha korkunç geliyor.

İkizlerde hücre geçişi

Kramer bunun en iyi örneğinin, kafadan yapışık olup aynı beyni paylaşan ikizler olduğunu söylüyor. Fakat yapışık olmayan ikizler de farkında olmadan bazı organlarını paylaşıyor olabilir.

Gelişimin ilk aşamalarında hücreler ikizler ve üçüzler arasında birbirine geçebilir. Ayrı yumurta ikizlerinin yüzde 8’i, üçüzlerin ise yüzde 21’i çift kan grupludur. Biri kendi hücrelerinin ürettiği, diğeri ise ikizlerinden geçen hücreler tarafından üretilen kan grupları. Yani bir anlamda bunlar iki vücudun bileşimidir ve bu durum beyin de dahil başka organlarda da olabilir.

Beyinde olması ciddi sonuçlar doğurabilir. Farklı bölgelerin düzenlenme biçimi beynin işleyişi açısından büyük önem taşır. Bu bölgelere farklı programlanmış genlere sahip yabancı bir dokunun olması buradaki ince mekanizmayı karmaşaya sürükleyebilir. İkizlerde sağ el kullanma ihtimalinin daha düşük olması belki de buna bağlıdır. Beynin sağ ve sol yarılarının birbirine göre organize olmasına bağlıdır bu özellik. Belki beyne yabancı bir dokunun karışmış olması bu dengeyi bozmaktadır.

İkiziniz olmasa bile başka bir insanın hücrelerinin bedeninize geçmiş olması ihtimali hala söz konusu olabilir. Anne rahminde iki fetüs olarak hayata başlamış olup da, ikizlerin daha sonra gelişimin ilk evrelerinde birleşmiş olması mümkündür.

Kramer, “Bir insan gibi görünebilirsiniz, ama içinizde başka bir kişinin hücreleri de olabilir. Yani aslında baştan beri iki kişisinizdir” diyor.

Örneğin büyük bir kardeşten kalma hücrelerin annenin vücudunda yaşamaya devam etmesi ve daha sonra döllenen bebeğe geçmesi mümkündür.

Beyindeki işgalciler

Washington Üniversitesi’nden Lee Nelson’a göre, başka bir insana ait dokuların beyne geçerek onun farklı şekilde gelişmesine, dengesinin bozulmasına neden olabilir. Nelson, anneden çocuğun beynine hücre geçmesi olasılığı üzerinde çalışıyor. “Geçen hücre miktarı, türü ya da gelişimin hangi aşamasında geçtiğine bağlı olarak anormallikler ortaya çıkabilir” diyor.

Nelson, yetişkinlikte bile başka insanların istilasına açık olduğumuzu söylüyor. Birkaç yıl önce Nelson bir meslektaşıyla birlikte bir kadının beyin dokularını ince dilimler halinde inceleyip Y kromozomu belirtilerine rastlayıp rastlamayacaklarını görmek istemişti. Yaklaşık yüzde 63 erkek hücresine rastlandı. Başka kadın beyinlerinde de böyle erkek hücreleri bulundu.

Bunun en mantıklı açıklaması bebekten geçmiş olmasıydı. Oğlunun kök hücreleri plasentaya geçmiş ve oradan beyne yerleşmiş olabilirdi. Nedeni bilinmese de bu durum kadının Alzheimer hastalığına yakalanma riskini azaltıyordu. Araştırmacılar bu hücrelerin hamilelik sırasında annenin ruh halini etkileme ihtimali üzerinde çalışıyor.

İnsan “süper organizması”na ilişkin hala fazla bilgi sahibi değiliz. Birçok şey hala teori düzeyinde. Kramer ve Bressan’ın makalesi kesin yanıtlar vermekten çok, bizi biz kılan şeylere dair diğer psikolog ve psikiyatristleri aydınlatma amacı güdüyordu. “İnsanın davranışını sadece bir tek bireye bakarak anlayamayız” diyor. “Davranışlarımızı anlamak için, insanı oluşturan her şeyi anlamak gerekiyor.”

Örneğin, araştırmacılar davranışı anlamak için genellikle ikizleri inceler; ancak çift yumurta ikizlerinde bile ikizler arasında beyin dokusu alışverişi olması ihtimali sonuçları etkiler.

Genel olarak bu işgalcilere karşı düşmanca tutum almak gerekmez. Onlar bizi biz yapan şeyler ne de olsa.

Bu makalenin İngilizce aslını BBC Future sayfasında okuyabilirsiniz. Dergideki diğer makalelere buradan ulaşabilirsiniz.

Stres günümüz insanının ve toplumlarının çok duyduğu bir sözcük, aynı zamanda çok da maruz kaldığı bir durumdur. Stresin etkileri üzerine birçok araştırma ve yazı bulunmaktadır. Bu yazımızda stresin bellek üzerine etkileri konusunda Scientific American Mind’da yayınlanan bir makalenin özeti sunulmaktadır. Konu bellek olunca işin içine herkes girmekte ancak işi öğrenme olan öğrencilerle zihinsel yoğunluğu olan işlerde çalışan yetişkinler için konu ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü bellek öğrenmede ve öğrenilmiş bilgileri geri çağırmada önemli görevler üstlenmektedir.

Stres yaratan bir unsur/durum ile karşılaşıldığında, beyindeki “uyarı düzenekleri” devreye girer ve bazı hormonların salgılanmasını tetikler. Bu hormonlar, diğer pek çok değişimin yanı sıra, kan basıncının yükselmesine, kalp atımının hızlanmasına, nefes ihtiyacının artmasına sebep olur. Etkiler, fizyolojik belirtilerle sınırlı değildir; bilişsel ve davranışsal boyutlarda da belirtiler gözlemlenir. Örneğin, öğrenme ve hatırlama becerilerimiz, yaşanan stresten anlamlı biçimde etkilenir. Günlerce hazırlanıp da bildiklerinizi unuttuğunuz sınavları veya üzerine uzun uzadıya düşündüğünüz parlak fikirlerin aklınıza bir türlü gelmediği iş görüşmelerini anımsayın.

Birçoğumuzun başına gelmiştir; sınavdan veya toplantıdan yalnızca birkaç saat sonra, hatırlanamayan bilgiler zihne akın eder. Bunun olası bir açıklaması; yaşanan stresin, başka bir deyişle, kaygının, hafızayı zayıflatması.

Ancak konu stres olunca, açıklamalar bu denli basit değil, çünkü stresin hafıza üzerindeki etkileri oldukça çeşitli. Stres, zihinsel işlevlerimizi her zaman olumsuz yönde etkilemiyor. Yapılan çalışmalar, duyumsanan psikolojik baskının, hatırlama becerilerini, kimi durumlarda zayıflattığını, kimi durumlarda ise güçlendirdiğini gösteriyor.

Bunun yanı sıra, stresten etkilenen bilişsel materyalin niteliği de denklemi değiştiriyor. Peki, stres, hatırlama becerilerimizi ne zaman zayıflatıyor, ne zaman geliştiriyor? Araştırmalar, stresin etkisinin, stres unsurunun deneyimlendiği zamanlama ve süreye bağlı olduğuna işaret ediyor.

2006 yılında Amsterdam Üniversitesi’nden Marian Joels ve meslektaşlarının yaptığı bir çalışma, stresin, yalnızca, hatırlanması istenen olay ile aynı anda veya hemen sonrasında deneyimlenmesi ve söz konusu olay ile aynı biyolojik sistemleri aktive etmesi durumunda hafızayı pekiştirdiğini ortaya koyuyor.

Stres, hatırlanması istenen olaydan önce veya dikkate değer bir süre sonra deneyimlendiğinde, yani adrenalin ve kortizol gibi stres hormonları, olay ile eşzamanlı olarak salgılanmadığında ve farklı sinir hücresi (nöron) bağlantıları uyarıldığında ise, hafızayı zayıflatıcı etkisi olduğunu gösteriyor. Araştırmacıların da dikkat çektikleri çok önemli bir koşul, stresin kısa süreli olarak deneyimlenmesi.

Tekrarlayıcı veya süreğen (kronik) biçimde stres unsuruna maruz kalındığında herhangi bir fayda görülmüyor; aksine, zarar görülüyor.

Joels ve arkadaşları, stresin hafıza üzerindeki zıt etkilerini açıklayan bir mekanizma önerdiler. Buna göre, bedenin stres ile karşılaşıldığında verdiği tekpi iki aşamalı oluyor. Önce, stres, dikkati arttıran ve beyin hücreleri arasındaki bağlantıları pekiştiren nöronların ve nöronlar arası iletişimi gerçekleştiren kimyasalların (nörotransmitterler) salgılanmasını sağlıyor. Ancak daha sonra, yaklaşık bir saat içerisinde, kortizol hormonu başka bir süreci başlatıyor ve dikkati desteklemek yerine, anıları sağlamlaştırmak üzere çalışıyor.

Böylelikle, stres yaratan deneyim ile ilişkisi olmayan yeni bilgilerin edinilmesi engelleniyor. Başka bir deyişle, nörobiyolojik süreçler sebebiyle, stres, başlangıçta algı ve öğrenmeyi kolaylaştırıyor; daha sonra ise zorlaştırıyor.

Daha önce de değindiğimiz üzere, stres, zamanlama ve süreye bağlı olduğu gibi, bilişsel materyalin niteliğine göre de farklı etkilere sebep oluyor. Hafızada, her deneyim rastgele ve tekdüze biçimde depolanmıyor. Araştırmacılar Mathias Schmidt ve Lars Schwabe’nin açıklamasından yararlanarak açıklarsak, hafızamız, deneyimlediğimiz ve öğrendiğimiz her şeyi içine attığımız büyük bir çekmece gibi değil; daha ziyade, her biri farklı nitelikte bilgiyi barındıran pek çok çekmecesi olan dev bir dolaba benziyor.

Beyinde depolanan bu bilgilerin bir kısmı; örneğin, hayat deneyimleri ile ilişkili olan anısal hafıza, strese karşı aşırı derecede duyarlı. 2005 yılında Düsseldorf Üniversitesi’nden Sabrina Kuhlman ve arkadaşlarının yürüttüğü bir araştırmada, duygusal veya nötr nitelikli bilişsel materyallerin hatırlanmasının, stresten nasıl etkilendiği araştırıldı. Deney gereği, öncelikle tüm katılımcılara çeşitli kelimelerin yazdığı bir liste verildi ve olumlu, olumsuz veya nötr içerikli bu kelimeleri ezberlemeleri istendi.

Ertesi gün, bir grup katılımcıya, bir dizi stres deneyimini içeren (nesnel anlamda zarar vermeyen) bir sosyal stres testi uygulandı ve kısa bir süre sonra her iki gruptan, önceki gün ezberledikleri kelimeleri hatırlamaları istendi. Deney içerikli strese maruz bırakılan ve bırakılmayan iki grup karşılaştırıldığında, stresin, nötr nitelikli kelimelerin hatırlanmasını etkilemezken, duygusal nitelikli kelimelerin hatırlanmasını anlamlı biçimde etkilediği görüldü. Strese maruz bırakılanlar, strese maruz bırakılmayan gruptakilere kıyasla daha az sayıda duygusal nitelikli kelime hatırlayabildiler. Bu çalışmanın da gösterdiği üzere, duygu yüklü bilgi ve deneyimler, stres hormonlarının hafıza üzerindeki etkilerine karşı oldukça duyarlı. Bunun bir sebebi, stres hormonlarının, duyguların işlenmesinde önemli rolü olan beyin yapısı amigdalayı harekete geçiriyor olması olabilir. Özetle; stresin azı karar, çoğu zarar; süre mühim. Ayrıca zamanlama çok önemli ve duygular işi karıştırıyor.

Stres hakkında burada sunulan bilgilerin yararlı olması dileğiyle, saygılar.

İbrahim GÜNGÖR

Kaynak: Schmidt, M. V., & Schwabe, L. (2011, Eylül/Ekim). Splintered by stress.

Scientific American Mind, 22(4), 22-29.(www.isteinsan.com.tr).

Yemek yeme ihtiyacı olan ve yemek yemesi gereken bir kimsenin yiyecek bulamama haline açlık denir. İnsanın yiyecek bir şey bulamaması yiyecek yokluğu ile ortaya çıkar. Toplu açlık ise kuraklık ve kıtlık sonucu ortaya çıkar.

Açlığın özellikle günümüzdeki aşı üretim artışlarının yaşandığı bir dönemde var oluşu insanı çevre eğilimlerini araştırmaya itiyor. Üretim artıları çevre sorunlarıyla beraber gerilemeye başlamış durumdadır. Bu durum artan nüfusun beslenmesini güçleştirecektir.

Küresel açıdan bakıldığında, süreç giden nüfus artışı ve kötü çevre yönetimlerinin temel göstergesi, yakın zamanlarda yaşanacak gıda kıtlığı olabilir.

“Dünyadaki en yoksul bir milyar insan yaşamlarını sürdürebilmek için yeterli beslenmeye sahip değildir; yaklaşık olarak yarısı kalori eksikliği nedeniyle, büyümede duraklama, zekâ geriliği hatta ölümle karşı karşıya kalabilir.

Nüfus artışı sadece doğal kaynakları tüketmekle kalmıyor, doğal alanların kullanımını da kısıtlar duruma geliyor. Örneğin insanın en büyük ihtiyaçlarından birisi barınmadır. Bu ihtiyacını karşılamak için verimli tarım alanlarını yerleşime açmaktan kaçınmıyor. Ayrıca burada yaşamını daha rahat sürdürebilmek için buraya altyapı hizmetlerini de getiriyor. Böylece binlerce hektarlık tarım arazileri kullanılmaz hale geliyor. Bu durum tarım hasatlarında yaşanan ani hız kayıplarıyla kendini daha somut olarak hissetmektedir.

“1996 bakiye stoklarında görülen azalma, dünya tahıl üretimindeki artışta görülen ani hız kaybının bir sonucu, 1995’in 1,69 milyar ton düzeyindeki dünya tahıl hasadı, 1990’daki 1,78 milyar ton düzeyindeki bereketli hasadın %5 altındaydı.”

BM’ye bağlı kuruluşlardan Dünya Gıda Program (WFP) , “2001 yılında Dünya Açlık Haritasını” yayımlamıştır. Buna göre; Asya – Pasifik Bölgesinde yaşayan 3 milyar kişiden 525 milyonun yetersiz beslendiği ifade edilmiştir. Eritre ve Etiyopya’da her 3 kişiden biri yetersiz besleniyor. Yakın Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesinde yetersiz beslenme oranı %9, Latin Amerika’da ise %11 olarak açıklandı. Açlık ve kötü beslenmenin en yaygın olduğu ülkeler; Asya’da Afganistan ve Kuzey Kore, Güney Amerika’da Kolombiya, Afrika’da Sudan, Gine, Sierra Leona ve Angola şeklinde sıralandı. WFP, bu yıl içinde yaklaşık 980 milyon kişinin açlıktan ölmemesi için uluslar arası bir yardım kampanyası yapıldığı açıklandı.

İnsanlığı tehdit edecek noktaya ulaşma eğilimindeki açlık sorunları, sürekli artıyor. O halde bir an önce hem sürdürülebilir bir ekonomi hem de sürdürülebilir bir nüfus politikasına geçmek gerekmektedir.

Nüfus artışının yarattığı temel sorunlardan birisi sağlık sorunlarıdır. Dünya Sağlık Örgütü’nün ( WHO ) değerlendirmelerine göre, on belirgin sağlık sorunu bulunmaktadır.
Bunlar; kilo kaybı, sağlıksız cinsel ilişki, yüksek kan basıncı ( tansiyon ), tütün tüketimi, alkol tüketimi, içilebilir özellikte olmayan su, halk sağlığı ve hijyenin yetersiz olması, demir eksikliği, katı yakıtlardan oluşan oda içi duman, yüksek kolesterol ve aşırı şişmanlık olarak belirlenmiştir.

sglik2

Yukarda belirtilen sağlık sorunları, nüfusun doğal kaynaklar üzerinde baskı yapması ve aşırı tüketim nedeniyle oluşmaktadır. Günümüzde bu sorunların azaltılması amacıyla birtakım önlemler düşülse de, nüfus artışının yarattığı baskıyı azaltmadan bu sorunların çözümlenmesi pek mümkün gözükmemektedir.

Dünya Sağlık Örgütü, 2002 yılında meydana gelen 57,6 ölüm vakasının 16,7 milyonu kalp rahatsızlığı ve kalp sektesi, 10,9 milyonu bulaşıcı veya parazittik hastalıklar, 7,1 milyonu kanser ve 5,2 milyonun da kazalardan meydana geldiğini açıklamıştır. Ayrıca dünya ölçüsünde bulaşıcı ve parazittik hastalıklar bir yılda 11 milyon insanın ölmesine neden olmaktadır. Solunum yolları ile ilgili hastalıklardan ölenlerin sayısı 11,5 milyon olmuştur. HIV / AIDS’ ten ölenler ise 2,8 milyondur. 18 milyon insan bulaşıcı ve irsi hastalıklar ile çocuk hastalıklarından ölmüştür. Bulaşıcı olmayan hastalıklardan ise 33,5 milyon insan hayatını kaybetmiştir.

Yukarıdaki verilerden de anlaşıldığı gibi nüfus artışının ortaya çıkardığı çevre sorunları, insan neslinin sağlığına ciddi zarar vermektedir.

Terör bir toplumun mevcut düzenini bozarak o toplumunda kargaşa ortamı oluşturmayı amaçlar. Mısır şurubu da insanın genel vücut düzenini bozarak vücudun işleyişini bozmaktadır. Kronik hastalıkların son zamanlarda büyük bir artış göstermesinde mısır şurubu kullanımının arması etkili olmuştur.

Gıda güvenliği konusu uluslararası toplumu ilgilendiren en önemli konulardan birisi haline gelmiştir. Gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasında sadece gelir dağılımı farkı yoktur. İki toplum arasında bilinç farkı da önemli farklılıklar arasında yer almaktadır. İnsan sağılığında beslenmenin çok önemli yeri bulunmaktadır. Gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasında beslenme konusundaki duyarlılık çok farlıdır. Ölümlerin %70’nin beslenme ile ilgili olduğu düşünüldüğünde gelişmiş toplumlarda hayatta kalma süresinin fazla olmasının nedeni daha kolay anlaşılabilir.

Şeker insanın günlük tükettiği gıdalar içerisinde önemli bir yere sahiptir. Şekerli gıdaların giderek yaygınlaşmasıyla şekeri daha ucuz elde ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Aslında şekerli gıdalar temel ihtiyaç maddesi yerine keyif verici madde durumuna dönüşmektedir. Günlük kullanımı hızla yaygınlaşan şekeri daha ucuz yollardan elde etmek için yapay yollardan  mısır şurubu üretilmektedir. Mısır şurubunun özelliklerine bakarsak insan sağlığının nasıl bir tehlikede olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu

Mısır nişastası maddesinin enzimler arayıcılığıyla daha küçük parçalara ayrılmasıyla elde edilen çay şekerine alternatif bir tatlandırıcı olarak üretilen maddeye yüksek fruktozlu mısır şurubu denir. Bu madde çay şekerinden (sakaroz) daha ucuz elde edilmektedir. Böylece bazı gıdalarda istenilen düzeyde tatlandırıcı olarak kullanılmaktadır. Günlük hayatta oldukça yaygın tüketimi olan ve ticari değeri yüksek gazlı ve meyveli içecekler başta olmak üzere çikolata, kek, şekerleme, reçel, marmelat, bisküvi, bebek maması ve tatlandırıcı jöle gibi birçok üründe yaygın olarak kullanılmaktadır.

Aslında fruktoz basit şeker olarak meyvelerin bünyesinde bulanmaktadır. Fruktozun yani mısır şurubunun sağlık üzerinde zararlı olabilecek etkisi çok azdır. Yüksek fruktozlu mısır şurubu ise işlenerek elde edilen tatlandırıcıdır. Bu tatlandırıcıdaki nişastada bulunan şeker doğal olarak elde edilmemektedir. Doğal olmayan ürünlerin sağlımızı nasıl tehdit ettiği gerçeğinden  yola çıkarak yüksek fruktozlu mısır şurubunun da aynı derecede zararlı etkilerinin olduğu daha kolay anlaşılmalıdır.

Fruktozun sindirimi ve emilmesi şekerdeki glikozdan farklıdır. Fruktoz  glikoz taşıyıcılarla bağırsaklardan emilmekte daha sonra da kan damarlarına dağıtılmaktadır. Şekerdeki glikozun aksine fruktozun emilmesi içindeki moleküllerin daha küçük parçalara ayrılmasını gerektirmez. Böylece ayrılmayan ya da parçalanmayan fruktoz , karaciğere aşırı şekilde depolanmaktadır. Früktoz karaciğerde karbonhidrat mekanizmasını önemli derecede etkilemektedir. Vücuda alınılan az miktarda fruktoz  eklenmesi, karaciğerde glikojen depolanmasını ve üretimini artırmakta böylece şeker hastalarında sorunlar çıkarmaktadır.Aşırı fruktoz karaciğerde yağ birikimini artırmaktadır. Karaciğerdeki yağ birikmesi birçok kronik hastalığın tetikleyicisidir.

Normal şekerdeki glikoz doyum hissine katkıda bulunur. Böylece fazla tüketimi engellenir. Fruktoz ise doyum hissini etkilemediği için kilo alma ve şişmanlığa neden olmaktadır.

Yüksek kan basıncı olan hastalarda fruktoz tüketimi bu hastalıkları daha riskli hale getirmektedir. Son yıllarda artış gösteren gut hastalığında yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerinin tüketilmesinin etkisi vardır.

Yüksek fruktozlu mısır şurubunun son yıllarda kullanımının yaygınlaşmasına bağlı olarak bu katkı maddesinin sağlı üzerindeki etkileri daha sık araştırma konusu haline gelmiştir. Yapılan araştırmalara göre bu madde en çok obezite hastalığına neden olmaktadır. Vücuda alınan normal şekerin bir bölümü daha sonra kullanılmak üzere enerji olarak depolanmaktadır. Ancak aşırı fruktoz vücutta doğrudan yağ olarak depolanmaktadır. Bu durumda aşırı şişmanlık olan obeziteye neden olmaktadır. Ülkemizde gelişim çağındaki çocuklarda görülen bekitenin yaygınlaşmasında aşırı fruktoz  tüketimi etkilidir. Kandaki yağ seviyesinin artmasında normal şekere göre yüksek fruktozlu mısır şurubunun etkisi daha fazladır. Fruktoz tüketiminin yaygınlaşmasıyla dolaylı olarak kalp ve damar hastalıkları, yüksek tansiyon ve kolesterol gibi hastalıklarda ciddi artışlar gözlenmektedir. Üstelik bu hastalıkların orta yaş üstü hastalıkları olduğu kabul edilirse, çocuklarda bile görülmeye başlaması durumun vahametini ortaya çıkarmaktadır.

Yüksek fruktozlu mısır şurubunun içerisinde az da olsa cıvatespit edilmiştir. Civanın insan bünyesinde çok ciddi hasar yaptığı bilinmektedir. Vücuda alınan civanın artması ya da birikmesine bağlı ciddi kanser vakalarının olduğu bilinmektedir.

Arıcılık yapanlar arılarına belli oranda şekerli sıvılardan vermektedirler. Fruktozun  normal şekerden daha ucuza elde edilmeyle arıcılar çoğunlukla şekeri froktozdan elde etmektedirler. Arılarda son yılarda büyük kitlesel ölümler gerçekleşmektedir. Bu kitlesel arı ölümlerinde yüksek fruktozlu mısır şurubunun etkisi bulunmaktadır.

Değerlendirme

Yüksek fruktozlu mısır şurubu ucuz elde edilmesi, şekerden daha tatlı olması, taşınmasının ve kullanılmasının daha kolay olması gibi nedenlerle ticari kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünleri doyma hissini yavaşlattığından şişmanlığa neden olur. İnsülin salgısı düşük olduğundan kanda daha uzun süreli kalır ve kanın insülin seviyesini bozarak şeker hastalığına neden olur. Ürünlerin lezzet ve tüketim kalitesini etkilediğinden aşırı gıda tüketimine neden olmaktadır. Ucuz üretilmesi nedeniyle de piyasada haksız rekabete neden olmaktadır.

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerinin kullanımında gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasında ciddi anlayış farklılıkları bulunmaktadır. Gelişmiş ülkelerde yüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerinin ithalatına ciddi kısıtlamalar öngören kota uygulamaları yaygınlaşmaktadır. Yine bu ülkelerde içinde mısır şurubu bulunan ürünler, sigarada olduğu gibi uyarıcı etiketlerle satılmaktadır. Gelişmişülkelerdeyüksek fruktozlu mısır şurubu ürünlerini sağlık üzerinde etkileri konusunda da araştırma faaliyetleri yaygınlaşmaktadır.

Sonuç

Yüksek fruktozlu mısır şurubu ile şeker, yapay yollarla elde edilmektedir. Bu özelliğiyle yapay ya da sentetik uyuşturucu olan bonzayiye benzemektedir. Fruktozlu ürünler insan sağlığı üzerinde ciddi riskler oluşturmaya başlamıştır. İlerde daha büyük sorunlar çıkaracağı günümüzdeki kullanımının yaygınlaşmasından anlaşabilmektedir.

Küreselleşmenin sınır tanımaz hale gelmesiyle tarım politikaları  artık ülkelerin iç meselesi olmaktan çıkmıştır. Çünkü tarımsal gıda ürünleri çok kısa zamanda dünyanın her yerine kolayca yayılabilmektedir. Günümüz dünyasının en önemli sorunu gıda beslenme sorunudur. Dünya da güvenlikten sağlığa kadar birçok sorunu temelinde gıda faktörü yatmaktadır. En temel hak insanın yaşama hakkıdır. Yaşama hakkının önemli parçası beslenmedir. Bu ne denli uluslararası platformlarda beslenme konusu mercek altına alınmalıdır.

Tarımı sadece büyük güçlerin çıkarları için üretim aracı olmaktan kurtarmalıyız. Bu gün devler, güya insanları korumak adına silahlanmaya trilyonlarca dolar ödenek ayırmaktadır. Hâlbuki bu ödeneğin çok az bir kısmıyla dünyadaki gıda beslenme sorumları halledilebilir. En başta yapılması gereken iş sağlıklı gıda üretimini güvence altına almaktır. Dünya kaynakları sağlıklı ve organik üretim için yeterlidir. Yetersiz olan kaynak büyük güçlerin daha fazla kazanma hırsları için olan kaynaktır.