Etiket

sümer

Tarama

Milletlerin genetik hafızası bazı simgelerde saklıdır. Uzun bir tarihsel dönüşüm ve gelişim bazen milletlerin kökenini bulmakta zorluk çekmelerine neden olabilir. Köken araştırması geleceğin daha net görünmesini sağlayabilir. Geçmiş deneyimler, geleceğe ışık saçabilir.

Toplumlar, bazen ideolojik kaygılar nedeniyle kökenlerinden uzaklaşabilirler. Günübirlik siyasi çekişmeler, toplumları tarihin sadece belli dönemine hapsetmeye sebep olabilir. Ancak, millet oluşumu ve millet sevgisi mutlaka bilimsel bir temele göre şekillenmelidir. Ulu Önder Atatürk’ün oluşturmaya çalıştığı bilimsel milliyetçilik, Türk milletinin üstün vasıflarını ortaya çıkarmak amacındadır. Avrupa merkezli tarih anlayışında Türk milletini kötü gösterme gayretleri ön plana çıkmaktadır. Türker’e barbar nitelemesi yaparak Türk milletinin tarihi zenginliği etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. Türklerin sadece savaşçı toplumlar olduğu hiçbir zaman bir medeniyet oluşturamayacağı argümanı Avrupalı tarih anlayışında ağır basmaktadır.

Atatürk, bu anlayışı yıkmak için çok yoğun mücadele etmiştir. Neredeyse hayatının son on yılını Türklerin köken araştırmaları için ayırmıştır. Köken konusunda önemli bulgular elde ettiği anlaşılmasına rağmen belli bir kesim tarafından Ata’nın mirasına yoğun bir şekilde saldırı başlatmıştır. Bu saldırılardan Ulu Önder’in tarih çalışmaları da nasibini almıştır. Atatürk’ün sanki bir sanal bir efsane yaratmak gayretinde olduğu iddia edilerek köken araştırmaları uzun bir süre rafa kaldırılmıştır. Ancak günümüzde Ata’nın mirasına her türlü engellemeye rağmen ciddi derecede sahip çıkan araştırmacılar vardır. Bu araştırmacılar artık yavaş yavaş kamuoyunun ilgisini de üzerlerine toplamaya başlamışlardır.

Araştırmalarıyla çok değerli sonuçlara ulaşan başta Göktürk Ramu olmak üzere Seyit Ali Ergeç ve Çiçek Sekban Tüfekçi’nin köken araştırmaları geleceğimize ışık tutacaktır. Her şeyden önce bu üç araştırmacı Atatürk’ün bilimsel milliyetçiliğini özümsemiş kişilerdir. Yaptıkları onlarca köken çalışması Türk Milliyetçiliğini bilimsel temele oturtmak adına çok değerli çalışmalardır.

Köken çalışmaları konusunda Göktürk Ramu ve Seyit Ali Ergeç’in seiz ışık yada sekiz uç ile ilgili çalışmları dikkatle izlenmelidir. Türk milletini sadece Osmanlıya indirgemek milletimize yapılacak en büyük haksızlıktır. Atatürk’ün ne kadar ileri görüşlü bir lider olduğunu burada uzun uzadıya anlatmaya gerek yoktur. Şu kadarını söyleyebiliriz ki, Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün en büyük dayanağı tarihsel derinlik algısından gelmektedir. Dünya daha Sümer medeniyetini bilmezken Atatürk, Türk milletinin Sümerlilerle yakınlığı konusunda ciddi araştırmalara başlamıştır. Bize de yarım bıraktığı araştırmaları devam etmemizi ister gibi Sümer isimlerini günlük hayatımızın her alanına yerleştirmeye çalışmıştır. Tük tarihinde sadece Atatürk kökenimizi Sümerlilere dayandırmıştır.

 

 

 

“Türk milletinin en yaygın kullandığı sekiz ışın kaynağını araştırmacı yazar Göktürk Ramu, Sümerliler ’de bulmuştur. Sekiz uca ilave olarak bazı renk ve dolguların da Sümer’den başlayıp Türklere uzanan yelpazesini Göktürk Ramu şöyle özetlemektedir: Sekiz uçlu sembollerin pek çok farklı anlamı olmakla birlikte, en bilinen anlamı Türkleri temsil ettiğidir. Birçok Türk kültüründe sekiz köşeli yıldız bulunmaktadır (Azerbaycan Bayrağı gibi). Büyük Selçuklunun bayrağı da sekiz köşeli yıldız içinde çift başlı kartaldır. Altı köşeli yıldız deyince nasıl ki Yahudi gelir akla, sekiz köşeli yıldızda da Türkler akla gelmektedir.

Ancak en kabul gören görüşlerden birisi bir tanrıçayı işaret etmektedir; Akkadca İştar, Sümerce İnanna olarak bilinen tanrıçadır. Ürdün’ de Tell-Ghassul kazı alanında bulunmuş bir duvar resmindeki bu sekiz köşeli yıldız aynı zamanda Venüs gezegenini simgelemektedir. Bu gezegen İnanna’nın gezegenidir. Simgelerdeki duvar resminin rekonstrüksiyonu şu anda Kudüs müzesinde bulunmaktadır. Sümerlilerde güneş simgesi yaygın kullanılan bir simgedir. Bu simge Sümer’in güneş tanrısı Samaş’tan gelmektedir. Samaş ile İnanna ikiz kardeştir. Sekiz uç ve güneş birleşmesi Samaş ile İnanna birleşmesini ifade etmektedir. İnanna Türk mitolojisinde AYİZİT’tir. Lacivert taşı üzerine güneş motifi lacivert taşı tabletlerde en çok geçen taştır. Bu simge Lapis Lazuli olarak da bilinmektedir. İnanna ile ilgili metinlerde lacivert taşı bolca bulunmaktadır.”

Türklerin kullandığı simgeler konusunda sayısız araştırmaya imza atan araştırmacı yazar Seyit Ali Ergeç sekiz ışık simgesinin içeriğini şöyle açıklamaktadır.
“Güneşin ışığı olarak tasvir edilmiş 8 ışık ise kadim Türk tarihinin kutsal sembolüdür. Ahiret (ya da öteki alem) inancının önemini ve değerini ortaya koyar. Her bir ışık beşer olarak olgun insan olmanın 8 unsurunu tasvir eder. Bunlar, sadakat sahibi olmak, şükretmek, sabır göstermek, doğru şeyler yapmak, merhametli olmak, şefkat duymak ve cesur olmaktır.”

Tarihi şan ve şerefle dolu, her dönem dünya siyasi gündemine damgasını vurmuş Türk milletinin tarihsel kökeni yok sayılamayacak gerçeklerle doludur. Köken araştırması sadece Türkler açısından değil bütün milletler açısından çok önemlidir. Hele hele yaşadığı her dönem dünyada derin izler bırakmış Türklerin kökeninin araştırılması bir insanlık meselesidir.

0006088972_10İnsanlık tarihi düz mantık sistemine göre yazıldığı için konular basit sebep sonuç ilişkisi üzerine sıralanmaktadır. Basit bulgulardan elde edilen sonuçlar, fazla kafa karışıklığına izin vermeden yazılmaktadır. Tarihi olaylar insanların deneme yanılma esasına göre bilgi birikimi elde ettiği mantığıyla hareket etmektedir. Düz mantığa göre doğru görünen bu ilke derin mantığa göre birçok çelişkiyi barındırmaktadır.
Yüzbinlerce yıl ilkel şartlarda yaşayan insanların yakın bir dönemde modernleşmeye geçmesi mantık ilkelerini zorlamaktadır. Ayrıca üzerinden binlerce yıl geçmesine rağmen antik dönem tarihindeki gizemin hala açıklanamıyor olması tarih anlatımındaki tutarsızlıkları göstermektedir. Ya bir şey bilmiyoruz; ya da bir şeyi bilmememiz gerekiyor.
Antik dönemleri sadece dinler tarihi bakış açısına göre değerlendirip, putperest veya çok tanrılı dinler dönemi olarak nitelemek olayı sulandırmaktan başka bir şey değildir. İnsanlığın kökeni antik dönemin şifrelerinde saklıdır. Bu manada konuya antik dönem temelinde yaklaşmak, daha gerçekçi bir bakış sergilememizde neden olacaktır.
Son yıllarda yaptığı eşsiz çalışmalarla insanlığın kökeni ile ilgili konuları okuyucunun beğenisine sunan Göktürk Ramu, tarihçilere tarih dersi vermektedir. Anlamak için algılamak, algılamak için görmek, görmek için bulunmak ilkesiyle hareket eden Göktürk, yaptığı çalışmalarla ezber bozmaya devam etmektedir.12507251_1115393775151131_7225513077457186573_n
Geleceği geçmişin mistik havasına gizlenen gerçeklerin ışında arayan Göktürk, metodolojik olarak bir tarihi yorumlara yeni bir bakış açısı getirmiştir. Göktürk Ramu’nun çizgisinden hareket edersek, bizim referans noktamız Sümerlilerdir.
Sümerliler evreni gök-atmosfer-yer üçlüsünün birliğinde aradılar. Onlar “Dünyanın ve insanların yaratılışı” ile diğer mitlerinde dünyanın oluşumunu bile tasavvur etmişlerdi. Dünyanın oluşumuna kadar insanların, hayvanların, bitkilerin olmaması, ucu bucağı görünmeyen Okyanusu – Nammu’yu dünyanın başlangıcı olarak tarif etmişlerdir. Nammu Sümer mitolojisinde Su Tanrısı olarak bilinir. Nammu sırayla Gök ve Yeri hayata getirmiştir. Sümerler sırasıyla onları An ve Ki olarak adlandırmışlar. An ve Ki’nin nikahından Enlil (atmosfer, rüzgar, hava) meydana gelmiş ve onlar birbirinden ebedi ayrılmıştır. Bunun yanı sıra, An ve Kinin beraber hayatından Anunnakiler (An + Ki = Evren) meydana gelmiş, Gök ve Yerin bağlantısı kurulmuştur. An ve Ki’nin birbirinden ayrıldığı anı Evrenin şekillenmesinin başlangıcı olarak kabul etmişlerdir.s-f26b08011b0544b861a3abc6886ec180048c73c6
Sümerlerin “dünyanın yaratılışı” ile ilgili mitinde Güneş sisteminin oluşumu açıklanmıştır. İlk kez Güneş (Utu) ve onun uydusu Merkür (Kişar) arasında öncelikle eski Nibiru (Nammu) gezegeni ile, sonra ise 3 çift gezegenle birleşmiştir: Güneş ve Nibiru arasında Venüs (Enanna) ve Mars (Nergal), Nibiru arkasında Jüpiter (Enlil) ve Satürn (Ninlil), Güneş’ten daha uzakta Uran (An) ve Neptün (Enki) teşekkül bulmuştur. Son iki gezegen sırasıyla 1781 yılında ve 1846 yılında yeni dönem astronomlar tarafından keşfedilmiştir. Ancak Sümerliler birkaç bin yıl önce onların ilk tasvirini tanrılar sisteminde verdiler. Bu sistemde tanrılar hem birbirini çekiyor, hem de itiyorlardı. Sonraları zıtlıkların birliği ve mücadelesi gibi bilime dâhil edilmiş felsefi yasanın içeriğini ilk kez onlar yazmışlardı. Örneğin, Enlil ve Ninlil oranı Jüpiter ve Satürn, Enlil ve Enki – Jüpiter ve Neptün, ayrıca dağıtmak ve kurmak yaklaşımı olarak tarif edilmiştir. Bu demektir ki, zıtlıklar birbirini reddettikleri kadar da birbirini gerektirir. Eğer bu olmasaydı, Sümerlilerin Güneş sistemi hakkında konuşmak mümkün olmazdı. Çünkü her sistem, aynı zamanda, Güneş sistemi de onu oluşturan unsurların karşılıklı ilişki ve etkisinden ibarettir. Kararlı olmayan sistemin merkezinde duran Nammudan 11 uydu oluşmuştur. Sümerliler Plüton’u Satürn’ün yanında tasvir ederek, onun uydusu olduğunu belirttiler. Sümerlilere göre, Mars ve Jüpiter arasında hiç bilmediğimiz büyük bir gezegen bulunmaktadır. Onlar bu gezegeni Nibiru olarak adlandırmışlardır. Nibiru kesişen anlamına geliyor. Nibirunun çok büyük yörüngesi var ve 3600 yılda bir Mars ve Jüpiter’in arasından geçiyor. Sümer metinlerine göre, Anunnakiler gelmiş, Gök ve Yerin bağlantısı kurulmuştur. Anunnakiler 445 bin yıl önce işte bu gezegenden dünyamıza gelmişlerdir.
Dünya dışında yaşam olduğuna dair birçok metin bulunan Sümer tabletlerinde Nibiru diye bir gezegenden bahsedilmektedir. Bu metinlerden yola çıkan Göktürk AMON RA kitabında Nibiru gezegeninden dünyaya gelenlerden ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Buna göre Nibiru’da çevresel bir sorun başlamıştı. Gittikçe incelen atmosfer tabakasını korumak için Anunnakiler altından yapılmış kalkanlar hazırladı (modern uzay gemilerde astronotları radyasyondan korumak için kullanılır). Anunnakilere altın gerekiyordu. Aradıkları altın yedinci gezegen – yani Dünya’da bulundu ve ilk kez dünyamıza geldiler. İlk olarak Anunnakiler pahalı metali Fars Körfezinde suyun altından çıkarmaya çalıştı. İlk başarısızlıktan sonra Güney-Doğu Afrika’da bir maden inşa ettiler. 300 bin yıl önce Anunnakiler genetik işlemler yardımıyla özel işçiler, yani Homo sapiensleri (akıllı insan) yaratmışlardır. Uzaylılar Homo sapienslere bilgi ve becerilerini öğrettiler. Zaman geçtikçe iki uygarlığın, yani uzaylı ve yerlilerin kavuşma süreci başladı. Sonuçta, Homo sapiens ve Anunnakilerin ortak çocukları dünyaya geldi. İmha olmuş Nibiru gezegeninin varlığı Amerikalı astronomlar tarafından da kabul etmektedirler. Onlar Güneş sistemi etrafında, Mars ve Jüpiter gezegenleri arasından geçen eliptik yörüngede gezegen kalıntıları keşfettiler.untitled
Annunakilerle ilgili bilgileri daha eğlenceli ve kalıcı öğrenmenin yolu Göktürk Ramu’nun yayımlamış olduğu iki muhteşem romanı AMON RA ve SON ÇAĞRI romanlarını okumaktır. Bugüne kadar Anunnakiler hakkında yüzlerce çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalar salt bilgilere dayalı anlatımlarla oldukça teknik konular şeklindeydi. Göktürk Ramu bu bilgileri kurgu haline getiren iyi bir sentezcidir.
Göktürk, yaptığı çalışmaların herkese ulaşması konusunda da birçok faaliyet gerçekleştirmektedir. Gerek sosyal medya üzerinden gerekse de verdiği seminerle yediden yetmişyediye bilgi birikimini aktarmaktadır. Göktürk Ramu’yu takip etmek geçmişle gelecek arasındaki köprüde ilerlemektir.