Etiket

psikoloji

Tarama

Hepimiz insan olmanın verdiği sorumluluk ve zorluklarla yaşıyoruz. En boş vermiş, amaçsız insanın bile bir mücadelesi var hayatta, hayatla.

İnsan yaşadığı müddetçe güzeli de görecektir çirkini de; iyiyi de görecektir kötüyü de; kolayı da görecektir zoru da. Sıkıntılar, olumsuzluklar olmadan hayat olmayacaksa insana düşen mücadele etmek olmalıdır. Yaşadıklarına boyun eğip köşeye çekilmek zayıflıktır, “Ben oynamıyorum” deyip omuz silkip küsen bir çocuk gibi. Tabii ki üzüleceğiz, zorlanacağız ama kendini kaptırıp koyvermemek, kast edilen; hayata daha bir sıkı tutunmak, inadına güçlü olmak.

Olgun insan, acısını, yoluna çıkan engeli kabul eder fakat umutsuzluğa kapılmaz. Varsa bir hatası onu anlar, alacağı dersi alır ve yoluna devam eder. Azimle, sabırla mücadele etmek, tribünde değil, sahada olmak olgun insanın özelliğidir. Sabır olduktan sonra sabrın meyvesi de er geç olacaktır; ağacın meyve vermesinin belli bir zaman sonra gerçekleşmesi gibi.


1 GÜNDE OLMAZ AMA BİR GÜN OLUR.

Umut olmazsa insan yaşayamaz; çünkü umudunu kaybedenin kaybedecek başka bir şeyi kalmaz. Bu sebepledir şarkılarda, şiirlerde çokça yer alması bu konunun:
“…Umut fakirin ekmeği, umar ha umar umar…”

” ‘Bunca yükle öleceksin!’ dedim hamala,
‘Ölüm kolay, sen umuttan haber ver’ dedi,
‘Umut var oldukça dünyayı ver sırtıma!’ “

İnsan nasıl düşünürse aynı düşüncesi hayatta çıkıyor karşısına. Psikolojide “Kendini Doğrulayan Kehanet” diye bir olgu var. Buna göre, insan olumlu düşünürse olumlu sonuçlara, olumsuz düşünürse olumsuz sonuçlara ulaşıyor. “Başarılı olacağım” dersek de biz haklı çıkıyoruz, “Başarısız olacağım” dersek de. Her iki durumda da kendi düşüncemizi doğrulamış oluyoruz. Özellikle öğrencilerimizde “Kendini Doğrulayan Kehanet” örnekleri görüyoruz. Öğrenci, daha her şeyin başında, kendine güvensiz bir şekilde “Ben yapamam ki!”, “Ben beceremem ki!”, “Ben bu dersi anlayamam ki!” deyip işin içinden sıyrılıyor. Sonuçta da istemediği ama kendini hazırladığı durumla karşılaşıyor.

Hayatımızın direksiyonunda biz olduğumuza göre iyi veya kötü yoldan gitmek de bizim elimizde, yani iş insanın seçimine kalıyor.

Yaşamak aslında o kadar güzel ki kıymetini bilmiyoruz. Her gün uyandığımızda hayatta olduğumuza şükretmemiz, her şeye rağmen gökyüzüne bakıp güzel şeyler düşünmemiz, hayallerimizi ve amaçlarımızı kaybetmememiz, sürekli olarak kendimizi meşgul edecek etkinlikler bulmamız ve ne kadar olursa olsun sahip olduğumuz imkânları en iyi şekilde değerlendirmemiz, ruh sağlığımız açısından da oldukça önemlidir.
Gülebilmek, mutlu olmak, mutlu kalmak,hepsi bize bağlı.
“Kuşağımızın en büyük devrimi, insanların zihinlerini değiştirerek yaşamlarını değiştirebileceklerinin keşfedilmesidir.”diyor ünlü düşünür William James .

HER ŞEY SENİN ELİNDE, YAŞAMINI RENKLENDİR.

Unutmayın!

ZİHNİNİZDEKİ HARİTAYI DEĞİŞTİRMEK, DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEKTEN DAHA KOLAYDIR…

“Psikolojik Savaş ve Propaganda 1” adlı yazımızda genel olarak psikolojik savaşın tanımı, stratejik taktik amaçları üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda ise psikolojik savaşın taktik hedefleri ve propaganda üzerinde duracağız. Bu bölümün hazırlanmasında ağırlıklı olarak Prof. Dr. Nevzat TARHAN’IN Psikolojik Savaş (Gri Propaganda) adlı kitabından yararlanılmıştır.

Psikolojik savaş literatürde ilk defa 1951 yılında yer almasına rağmen tarihi oldukça eskidir. Çin’in Türkleri psikolojik savaş yöntemleri kullanarak tehdit olmaktan çıkardıkları bilinmektedir. Çin bu yöntemle birçok Türk boyunu kendi bünyesinde erittiği gibi rakip Türk devletlerinde karışıklıklar çıkararak zayıf düşmelerini sağlamıştır. Savaş sanatı isimli kitabında günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce Sun-Tzu Türk devletlerinin parçalanması sürecindeki psikolojik savaş yöntemlerini şöyle açıklamış;

  1. Hasım ülkelerde iyi olan şeyleri gözden düşürünüz.
  2. Hasım ülkelerin hakanlarının başarılarını küçük göstererek şöhretlerine gölge düşürünüz ve zamanı geldiğinde de kendi halkının onları hor görmesini sağlayınız.
  3. Adi ve aşağılık kişilerin işbirliğinden yararlanınız.
  4. Düşman halkın kendi aralarında olan uyuşmazlık ve kavgalarını yayınız.
  5. Hasmınızın geleneklerini gülünç hale getiriniz.

Tanıdık geliyor değil mi? 2500 yıldır değişen pek bir şey yok gibi. Yani birisi çıkıp da TÖREM dediği zaman gizli servislerin kukla kalemşorları renkli gazetelerinin siyah-beyaz köşelerinde bu duruma gülüyorlar. İyi olan şeyleri küçük düşürmeye çalışıyorlar. Hatta vatan sevgisini gereksiz bir değer gibi göstermeye çalışarak asimilasyon sürecini kısaltmanın yollarını arıyorlar. Konuyu bir düzen içinde ele alacak olursak psikolojik savaşın taktik hedeflerini şu şekilde açıklayabiliriz.

Psikolojik Savaşın Taktik Hedefleri

  1. Toplumda İtaat Duygusunu Artırmak: İlk bakışta istenilen bir durum gibi görünmekle birlikte burada yapılan, psikolojik savaşı millete, halka yönelterek toplumda itaat duygusunu artırma, korku duygusunu uyandırarak tepkileri önleme çalışmasıdır. Barış şartlarında düşman hedeflerine yöneltilen psikolojik savaşa “soğuk savaş” denir. Amerika ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan soğuk savaşın bir sonucu olarak Rus toplumu, Batı değerlerine karşı sempati duymaya başladı, kendine güveni azaldı. Bazı kötü olaylar ise abartılmak suretiyle kamuoyunun sisteme bağlılığı azaltıldı. Sovyetlerdeki bu durumu değişik derecelerde de olsa kendi ülkemizde görmek mümkündür. Bununla ilgili en çok bilinen söz ise sanırım “bizden adam olmaz” sözüdür. Bu söz psikolojik savaşın etkisine bir örnektir. Böyle etkilerin görülmesi için kitle iletişim araçları ve sinema vs. gibi kültürel ürünler vasıtasıyla yapılan propagandanın önemi büyüktür.

    Özgür Irak!!!
    Özgür Irak!!!
  2. Uluslararası Kamuoyunu Yanıltmak: Uluslararası kamuoyuna yönelik bir psikolojik savaş örneğidir. Hedef olarak seçilen ülke, ekonomik ve politik olarak yalnızlığa itilir. Yunanistan Türkiye’ye karşı yapmaktadır. ABD ise İran’a ve Sudan’a yapmaktadır. Yine ABD Saddam döneminde Irak’a da aynı psikolojik savaşı uygulamıştır.
  3. Halkla Yönetimin Arasını Açmak: Halkla yönetimin arasını açarak güvensizlik oluşturmak ve sonuçta istikrarsızlık ve çatışma ortamı yaratmak hedeflenir. Saddam döneminde Irak’ta bu denenmiştir. ABD 2008 başkan adaylarından biri İran konusunda savaş yerine iç karışıklıklar çıkartılmasını istemektedir. İç karışıklıklar ise yine psikolojik savaş ile sağlanabilir.
  4. Savaş Zamanı Komutanları Yanıltmak: Burada amaç savaşta komuta kademesinin yanlış kararlar vermesini sağlamaktır. Yanlış bilgilendirilmiş komuta kademesi doğal olarak yanlış kararlar verecektir. Bu da savaşta hayati bir öneme sahiptir. Körfez savaşında Irak, Kuveyt’i denizden işgal etmesi gerektiğine inandırıldı. Iraklı komutanlar bu nedenle 125000 askeri denize bağladılar. Bu durum CNN haberleri ile sağlandı. Dezenformasyon önemli bir araçtır, çok miktarda ve yönlendirilmiş bilgi insanların algılayışlarını ve düşüncelerini değiştirir. O nedenle güvenilir bilgi kaynaklarına ihtiyaç vardır, bu da ancak kendi kanallarınız ile mümkündür.

    Özgür Irak!!!
    Özgür Irak!!!
  5. Kültür Değişimini Sağlamak: Psikolojik savaşın bu türünü bu gün bütün dünyada görmek mümkündür. Birçok kültür güç kaybetmekte ve yok olmak üzereyken Amerikan (Anglo-Sakson) kültürü dünyada egemen kültür olma yolunda ilerlemektedir. Hollywood yapımı filmler, blucin, kola ve ayaküstü beslenme (fast food) alışkanlıkları ile insanların yüzyıllara dayanan kültürel dokuları, yaşam biçimleri ve damak zevkleri değiştirilmeye çalışılıyor. Fransa ve İtalya bu durumun farkında olduğu için İngilizceyi günlük yaşamda kullanmamaktadırlar, bu sayede kendi mutfak, sanat ve dillerini bu şekilde korumaktadırlar.

    Kendilerine güveni az, eksiklik duygusu içerisinde yaşayan toplumlar, propaganda edilen kültürü kabul etmek için para harcamaya başlarlar. Zorlayarak değil, sempatik şekilde uygulanan bu yöntem yavaş yavaş sonuç verir. Bu konuda Türkiye de hedef ülkelerin başında gelmektedir. 1980’li yıllarda Kültür Bakanı Gökhan Maraş meclise, ABD filmlerinin kısıtlanması ve Türk filmlerinin teşvik edilmesi için bir yasa teklifi verdi. Bunun üzerine ABD başkanı (G. Bush) bizzat telefonla Turgut Özal’ı arayarak yasa teklifinin meclisten geri çekilmesini sağlamıştır. Bu durum, bu işin ne kadar ciddi olduğunu ve ciddiyetle uygulandığını göstermesi açısından çok çarpıcıdır.

Özgür Irak!!!
Özgür Irak!!!

Gelinen bu noktada çok miktarda ABD filmi izleyen çocukların ve gençlerin kendi kültürlerine yabancılaşması, Amerikan hayranlığı duyması kaçınılmaz bir durumdur. Vietnam savaşını işleyen Hollywood filmleri ve her çeşit Amerikan filmi sayesinde Amerikan ordusunun yenilmez olduğu fikri insanların bilinçaltına yerleştirilmektedir. Oysa biliyoruz ki Amerikan ordusu Vietnam’da yenilmiştir. Aslında Irak’ta da durumu pek iç açıcı değildir.

Büyük Ortadoğu Projesi ile son yıllarda dünya gündeminde olan bölgemizde psikolojik savaş bütün yoğunluğu ile devam etmektedir. Bu nedenle Türk gençleri her zamankinden daha bilgili ve bilinçli olmak zorundadır. Onlarda böyle bir bilincin kendiliğinden gelişmesini bekleyemeyiz, bu bilinci millet olarak bizler ve devletimiz gençlerimize kazandırmalıdır. Son zamanlarda yerli yapım dizilerin sayısında artış olduğu görülmektedir, bu sevindiricidir ancak bu dizilerdeki düzey tartışma konusudur. Neredeyse bütün yarışma ve televizyon dizilerinin biçimi yurt dışından alınmaktadır. Yurt dışında yayınlanan dizi ve yarışmaların adeta bir kopyası durumundadırlar. Oysa gençlere kültürümüzü aktarmak istiyorsak, bu dizi ve yarışmalarda kendi kültürel özelliklerimize vurgu yapmalıyız. Özellikle Türk Edebiyatının seçkin örnekleri sinema filmi ya da dizi filmler yoluyla gençlerimizle buluşturulmalıdır. Ancak kendi kültürümüzü yaşarsak kimlik sorunu yaşamayız, aksi durumda büyük Türk milleti olamayacağımız kesindir.

11 Eylül saldırısı Dünya genelinde yürütülen korku politikasının başlangıcını oluşturmuştur.
11 Eylül saldırısı Dünya genelinde yürütülen korku politikasının başlangıcını oluşturmuştur.

Kaynakça

  1. Özdağ, Muzaffer. (2003). Örtülü İstila ve Psikolojik Savaş (Toplu Eserler 3). (Derleyen Çetin Güney). Avrasya Bir Vakfı Yayınları, Ankara.
  2. Tarhan, Nevzat. (2002). Psikolojik Savaş (Gri Propaganda). (ikinci baskı). Timaş Yayınları, İstanbul.

Stres günümüz insanının ve toplumlarının çok duyduğu bir sözcük, aynı zamanda çok da maruz kaldığı bir durumdur. Stresin etkileri üzerine birçok araştırma ve yazı bulunmaktadır. Bu yazımızda stresin bellek üzerine etkileri konusunda Scientific American Mind’da yayınlanan bir makalenin özeti sunulmaktadır. Konu bellek olunca işin içine herkes girmekte ancak işi öğrenme olan öğrencilerle zihinsel yoğunluğu olan işlerde çalışan yetişkinler için konu ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü bellek öğrenmede ve öğrenilmiş bilgileri geri çağırmada önemli görevler üstlenmektedir.

Stres yaratan bir unsur/durum ile karşılaşıldığında, beyindeki “uyarı düzenekleri” devreye girer ve bazı hormonların salgılanmasını tetikler. Bu hormonlar, diğer pek çok değişimin yanı sıra, kan basıncının yükselmesine, kalp atımının hızlanmasına, nefes ihtiyacının artmasına sebep olur. Etkiler, fizyolojik belirtilerle sınırlı değildir; bilişsel ve davranışsal boyutlarda da belirtiler gözlemlenir. Örneğin, öğrenme ve hatırlama becerilerimiz, yaşanan stresten anlamlı biçimde etkilenir. Günlerce hazırlanıp da bildiklerinizi unuttuğunuz sınavları veya üzerine uzun uzadıya düşündüğünüz parlak fikirlerin aklınıza bir türlü gelmediği iş görüşmelerini anımsayın.

Birçoğumuzun başına gelmiştir; sınavdan veya toplantıdan yalnızca birkaç saat sonra, hatırlanamayan bilgiler zihne akın eder. Bunun olası bir açıklaması; yaşanan stresin, başka bir deyişle, kaygının, hafızayı zayıflatması.

Ancak konu stres olunca, açıklamalar bu denli basit değil, çünkü stresin hafıza üzerindeki etkileri oldukça çeşitli. Stres, zihinsel işlevlerimizi her zaman olumsuz yönde etkilemiyor. Yapılan çalışmalar, duyumsanan psikolojik baskının, hatırlama becerilerini, kimi durumlarda zayıflattığını, kimi durumlarda ise güçlendirdiğini gösteriyor.

Bunun yanı sıra, stresten etkilenen bilişsel materyalin niteliği de denklemi değiştiriyor. Peki, stres, hatırlama becerilerimizi ne zaman zayıflatıyor, ne zaman geliştiriyor? Araştırmalar, stresin etkisinin, stres unsurunun deneyimlendiği zamanlama ve süreye bağlı olduğuna işaret ediyor.

2006 yılında Amsterdam Üniversitesi’nden Marian Joels ve meslektaşlarının yaptığı bir çalışma, stresin, yalnızca, hatırlanması istenen olay ile aynı anda veya hemen sonrasında deneyimlenmesi ve söz konusu olay ile aynı biyolojik sistemleri aktive etmesi durumunda hafızayı pekiştirdiğini ortaya koyuyor.

Stres, hatırlanması istenen olaydan önce veya dikkate değer bir süre sonra deneyimlendiğinde, yani adrenalin ve kortizol gibi stres hormonları, olay ile eşzamanlı olarak salgılanmadığında ve farklı sinir hücresi (nöron) bağlantıları uyarıldığında ise, hafızayı zayıflatıcı etkisi olduğunu gösteriyor. Araştırmacıların da dikkat çektikleri çok önemli bir koşul, stresin kısa süreli olarak deneyimlenmesi.

Tekrarlayıcı veya süreğen (kronik) biçimde stres unsuruna maruz kalındığında herhangi bir fayda görülmüyor; aksine, zarar görülüyor.

Joels ve arkadaşları, stresin hafıza üzerindeki zıt etkilerini açıklayan bir mekanizma önerdiler. Buna göre, bedenin stres ile karşılaşıldığında verdiği tekpi iki aşamalı oluyor. Önce, stres, dikkati arttıran ve beyin hücreleri arasındaki bağlantıları pekiştiren nöronların ve nöronlar arası iletişimi gerçekleştiren kimyasalların (nörotransmitterler) salgılanmasını sağlıyor. Ancak daha sonra, yaklaşık bir saat içerisinde, kortizol hormonu başka bir süreci başlatıyor ve dikkati desteklemek yerine, anıları sağlamlaştırmak üzere çalışıyor.

Böylelikle, stres yaratan deneyim ile ilişkisi olmayan yeni bilgilerin edinilmesi engelleniyor. Başka bir deyişle, nörobiyolojik süreçler sebebiyle, stres, başlangıçta algı ve öğrenmeyi kolaylaştırıyor; daha sonra ise zorlaştırıyor.

Daha önce de değindiğimiz üzere, stres, zamanlama ve süreye bağlı olduğu gibi, bilişsel materyalin niteliğine göre de farklı etkilere sebep oluyor. Hafızada, her deneyim rastgele ve tekdüze biçimde depolanmıyor. Araştırmacılar Mathias Schmidt ve Lars Schwabe’nin açıklamasından yararlanarak açıklarsak, hafızamız, deneyimlediğimiz ve öğrendiğimiz her şeyi içine attığımız büyük bir çekmece gibi değil; daha ziyade, her biri farklı nitelikte bilgiyi barındıran pek çok çekmecesi olan dev bir dolaba benziyor.

Beyinde depolanan bu bilgilerin bir kısmı; örneğin, hayat deneyimleri ile ilişkili olan anısal hafıza, strese karşı aşırı derecede duyarlı. 2005 yılında Düsseldorf Üniversitesi’nden Sabrina Kuhlman ve arkadaşlarının yürüttüğü bir araştırmada, duygusal veya nötr nitelikli bilişsel materyallerin hatırlanmasının, stresten nasıl etkilendiği araştırıldı. Deney gereği, öncelikle tüm katılımcılara çeşitli kelimelerin yazdığı bir liste verildi ve olumlu, olumsuz veya nötr içerikli bu kelimeleri ezberlemeleri istendi.

Ertesi gün, bir grup katılımcıya, bir dizi stres deneyimini içeren (nesnel anlamda zarar vermeyen) bir sosyal stres testi uygulandı ve kısa bir süre sonra her iki gruptan, önceki gün ezberledikleri kelimeleri hatırlamaları istendi. Deney içerikli strese maruz bırakılan ve bırakılmayan iki grup karşılaştırıldığında, stresin, nötr nitelikli kelimelerin hatırlanmasını etkilemezken, duygusal nitelikli kelimelerin hatırlanmasını anlamlı biçimde etkilediği görüldü. Strese maruz bırakılanlar, strese maruz bırakılmayan gruptakilere kıyasla daha az sayıda duygusal nitelikli kelime hatırlayabildiler. Bu çalışmanın da gösterdiği üzere, duygu yüklü bilgi ve deneyimler, stres hormonlarının hafıza üzerindeki etkilerine karşı oldukça duyarlı. Bunun bir sebebi, stres hormonlarının, duyguların işlenmesinde önemli rolü olan beyin yapısı amigdalayı harekete geçiriyor olması olabilir. Özetle; stresin azı karar, çoğu zarar; süre mühim. Ayrıca zamanlama çok önemli ve duygular işi karıştırıyor.

Stres hakkında burada sunulan bilgilerin yararlı olması dileğiyle, saygılar.

İbrahim GÜNGÖR

Kaynak: Schmidt, M. V., & Schwabe, L. (2011, Eylül/Ekim). Splintered by stress.

Scientific American Mind, 22(4), 22-29.(www.isteinsan.com.tr).