Etiket

mu kıtası

Tarama

Zaman, insan algısının ötesinde sınırsız ve kesintisiz bir devinimle maziyi korkunç bir iştahla yutarak akıyor. Bir zaman girdabında önümüze sunulan masalımsı oyunlarla avunurken, gerçeğin peşinden gidenler ve onu yakalayanlar bizi masal diyarlarının köleleri haline getiriyorlar. Herkes gerçeği aradığını zannediyor ama kimisi yaşadığı rüya âleminin hiçbir zaman sonlanamaması nedeniyle rüyaları gerçek zannediyor. Gerçeğin peşinde koşan azınlıktaki ayrıcalıklı kesim rüyalar âleminin sahte hazlarıyla avunmak yerine gerçeğin ıstırap dolu serüvenine kendini bırakıyorlar.

Göktürk Ramu’nun belleğimize açtığı kıvılcımın izinden giden Çiçek Sekban Tüfekçi, ARİ romanı ile gerçeklerin üzerindeki sis perdesini önemli oranda aralamıştır. Gerçeğe uzanmanın bir sayfa ya da bir satır kadar yaklaşmamızı sağlayan bu roman üslup olarak da kendini fark ettirecek yapıdadır. Yazarın söz öbeklerinden oluşan cümleler ve onu oluşturan sayfalar bütünü nadide el işlemesi oya gibi estetik hazzını sürekli tatmanızı sağlıyor.

Roman, Göktürk Ramu ile bütünleşerek önemli bir seminer sunumu gibi yoğun bir bilgi aktarımı yapmaktadır. Ancak, antik dönemlerden başlayıp köken araştırmalarını kozmik ve kozmolojik olaylarla bütünleştirip günümüzün siyasi olaylarına kadar geniş yelpazede devam eden geniş yelpazesini büyük bir aşkla taçlandırmak okurun takdirini artırmaktadır.

İnsanlık tarihi boyunca şairlerin, ozanların, ressamların, sanatçıların ve yazarların uzun uzun anlatmaya çalıştığı aşkı yazar sadece birkaç cümleye sığdırmayı başarmış. Yazarın aşkı anlattığı birkaç bölümden örnek vermek istiyorum:
“…Beynimden salgılanan seretonim, yani mutluluk hormonunun kısa süre içinde yüreğimde nasıl bir melankoliye dönüştüğünü hissettikçe ürperiyordum. Başlangıçta sevimli gelen, sonrasında ise korkularla dolu sinisi histi bu. Adı aşktı, tıpkı ölüm korkusu gibi.” Başka bir yerde ise aşkı şöyle tanımlamaktaydı. “Aşk, bahar gelince çiçeği fark etmek değil, kışın ortasında bir kardeleni ısıtabilmekti.”

İnsanın iç çekişleri ruhunda, gönlünde yarım kalmış öbekler tatminsiz duyguların duranlığı ve sıradanlığı, her yeniye eski özlemi katan gönül arayışları yazarın usta kaleminde romanda adeta sihirli sözcüklere dönüşüyor. Neredeyse her sayfada slogan haline gelebilecek bir cümle bulabiliyorsunuz.

Bir milletin temellerini günümüz tarih anlayışıyla öğrenmenin mümkün olmadığını anlatan yazar, Türk milletinin birkaç bin yıllık geçmişe değil de çok daha eski bir geçmişe dayandığını kanıtlamaya çalışmaktadır. Türk milletinin dünyanın en eski kadim milletlerinden olduğunu romanı okurken gurla göreceksiniz.

Türk tarihine Sümer tarihi temelinde bakan yazar, bu hususta otorite olmuş araştırmacılardan azami ölçüde yaralanmıştır. James Churchward, Kazım Mirşan, Haluk Tercan, Sinan Meydan, Göktürk Ramu, Ali Narçın, Muazzez İlmiye Çığ, Zecharia Sitchin, H.G. Wells gibi köken konusunda meşhur araştırmacıları yazar ARİ romanına toplamıştır.

Yazarın Atatürk’e özel bir ilgisini olduğunu romanın hemen başında anlamak mümkündür. Özellikle Atatürk’ün bilimsel temele sokmaya çalıştığı Türk milliyetçiliği ilkesini yazarın çok iyi idrak ettiği anlamaktayız. Türk milliyetçiliğini, millet esasına dayandıran yazar, ırkçı kavmiyetçi ve ümmetçi yaklaşımları kesinlikle reddetmektedir. Türk dili ve tarihinin araştırılmasında önemli katkıları olan Agop Dilaçar’a geniş yer vermesi yazarın gerçek bir Atatürk milliyetçisi olduğunu kanıtlamaktadır.

Romanda bir zaman makinesinin içinde seyahat halindesiniz. Zamanın birbirinden kopardığı örgüleri roman tamir ederek birleştirmektedir. Yazarın zaman ve mekândan kaynaklanan ayrı parçaları, vücudun ayrı ayrı organları arsındaki uyum gibi bir araya getirmesi okuyucuda hayranlık duygusunu uyandırmaktadır.

Yakın dönemimize damgasını vuran aydınlatılmayı bekleyen birçok faili meçhul cinayetler, ARİ romanında olay yeri inceleme sorumluluğunda ele alınmıştır. 2007 yılında meydana gelen Atlas Jet’e ait bir uçağın şaibeli bir şekilde düşmesi, roman kahramanlarının ana gündemleri arasında yerelması romanın yakın dönemi aydınlatan bir belgesel olduğu izlenimini vermektedir. Bu konuyla ilintili olarak romanda geçen şu diyalog ülkemizin başına nasıl bir belanın musallat olduğunu göstermektedir. “…Bir Ortadoğu ülkesinde kahramanlık yapmanın bedelinin çok ağır olduğunu biliyorum. Unu yapanların yalnızca üç seçeneği vardır. Ya oyunu sana verilen kurallar listesine göre oynarsın, ya bir anda yalancı durumuna getirilirisin ki bu hayatını kurtarır, ya da canından olursun başka seçenek yoktur.”

Aşk ve bilim çoğu zaman iki huysuz kardeştir. Kolay kolay bir araya gelmezler. ARİ romanında bu iki huysuz kardeş hep birada bulunmaktadır. Bir dramı bilimsel anlatımlarla süslemek romana ilginç bir çekicilik katmaktadır. Roman büyük bir trajediye sebep olan bir araştırma tutkusunu konu almaktadır. Romanın önemli karakterlerinden Reşat Yenidoğan’ın tamamen vatansever duygularla yaptığı araştırmaları birinilerinin huzurunu kaçırmıştır. Bu durum büyük bir aile dramına ve ömür boyu seveceği aşkını kaybetmesine sebep olmaktadır. Atatürk’e büyük bir sevgi besleyen Reşat Bey, torunu olan Zümrüt’ü iyi bir vatansever olarak yetiştirmiştir. Romanın asıl kahramanı Zümrüt, Atatürk’ün değerlerine bağlı bir cumhuriyet kadınıdır. Kadın haklarını sadece örtünme özgürlüğü olarak gören dar beyinlilerin Cumhuriyet kadını zümrütten öğreneceği çok şey bu romanda.

Toryum konusunun antik dönemlerden beri çok önemli kaynak olduğu romanda sıkılıkla dile getirilmiştir. Özellikle fosil yakıtlara bağlılığın giderek arttığı günümüzde alternatif enerji kaynakları küresel güçlerin öncelikleri arasında yer almaktadır. Yakın döneme baktığımızda neredeyse çıkan bütün savaşların enerji kaynaklarını kontrol etmek amacıyla çıktığı görülmektedir. Hatta “Bir damla kana bir damla petrol!” sloganıyla dünya savaşının çıktığını bilmekteyiz. Nükleer enerji çok önemli bir enerjidir. Fakat gerek kullanılması gerekse de atıklarının depolanmasından kaynaklanan çok büyük riskleri vardır. Hâlbuki toryumdan yapılacak enerji üretiminde herhangi bir risk oluşturacak durum yoktur. Türkiye’nin dünya toryum rezervlerinin yarıdan fazlasına sahip olması, Türkiye üzerinde oynanan kirli oyunların sebebidir. Romanda toryumla ilgili çok çarpıcı bilgiler bulunmaktadır.

ARİ romanı alışagelmiş birçok piyasacı yapıtın çok ötesinde bir amaç ya da ideal için yazılan bir romandır. Roman bir kurgudan ziyade gerçek bir kesitin canlandırması gibidir. Roman yazarı Çiçek Sekban Tüfekçi ve romanın oluşmasında çok büyük katkısı bulunan bilge Göktürk Ramu’nun vatansever duyguları herkesin malumudur. Yüreğinde bir parça vatanseverlik duygusuna sahip olan herkesin elinde bulunması gereken başucu kitaplardan birisidir. ARİ romanı.

Göktürk Ramu’yu 15 yıldan beri tanıyan biri olarak romanda Göktürk’ün kişiliğinin çok gerçekçi aktarıldığını söyleyebilirim. Roman o kadar akıcı ve heyecan dolu bir yapıt ki, romanın sonuna yaklaştıkça okuma hızımı kasıtlı olarak epeyce yavaşlattım. Çünkü bu heyecan dalgasının bitmesini hiç istemiyordum. Ancak yazar romanın sonunda bir sürpriz yaparak, ARİ romanın daha başlangıç olduğunu okuyucuya duyuruyor.

Yazar Çiçek Sekban Tüfekçi’ye böyle nadide bir eser bıraktığı için çok teşekkür ederim. Çocuklarım büyüdüklerinde onlara bu romanı okumayı şiddetle tavsiye edeceğim. Yazarın sabırsızlıkla kaybolan ikinci ve üçüncü tabletle ilgili romanını bekliyorum.

Atlantis adası, ilk kez eski Yunan filozofu Platon tarafından kaydedilen efsanevi ada veya kıtadır. Atlantis’in feci tarihi hakkında ilk bilgiler eski yunan filozofu Platon tarafından belirtilmiştir. Platon bu bilgileri babasından, o ise Mısır rahiplerinden duyduğunu bildirir. Atlantis’in yeri hakkında çeşitli fikirler mevcuttur. Bazıları onun Atlantik okyanusunda, bazıları ise Ege denizinde yerleştiğini iddia etmektedir.

Bermuda üçgeni, Atlantik okyanusunun kuzeyinde Florida, Bermuda ve Porto Riko’yu birleştiren hatların kapsadığı üçgensel bölgedir. Bermuda üçgeni burada meydana gelen çok sayıda kayıp nesneden dolayı sırlı yer ve anormal bölge sayılır. Bu alan gemilerin, sandalların ve uçakların kaybolduğu yüksek kaza bölgesi olarak bilinir. Adı geçen yer hakkında mevcut olan efsanenin modern tarihi, 5 donanma uçağının büyük fırtına ile karşılaşarak ortadan kaybolması ile başladı. Çoğu insan için Bermuda üçgeni sadece birileri tarafından abartılmış ve gizemli bir bölgeymiş süsü verilmiş uydurma bir efsanedir. Son iddialara göre ise tüm bu gizemli olaylar aslında basit bir doğal gaz cilvesinden kaynaklanmaktadır. Yer altından fışkıran doğal gazlar sudan hafif oldukları için yüzeye doğru yükselirler. O anda, tabandan yüzeye kadar suyun yoğunluğu azalır. O sırada oradan geçen ne varsa, derin bir kuyuya düşer gibi hızla okyanusun dibine çekilir.

Bermuda üçgeninin daha eski Atlantis şehri ile herhangi bağlantısı olduğuna dair farklı görüşler mevcuttur. Hatta Atlantis şehrinin su altına battığı tahmin edilen bölgede yapılan sualtı araştırmalarda okyanusun dibinde sıralanmış büyük taşların insan eliyle sıralanması, ayrıca, bu taşların bazılarının araziye ait olmayan kayalardan yontulması da burada bir vakti ile bir kültür ve medeniyet olması gerektiğini gösteriyor.

Atlantislilerin yaşadıkları araziyi Eflatun eserinde net mekan göstermeyip. O sadece şimdiki Cebelitarık boğazının etrafını işaret etmekle yetindi. Bazı araştırmacılara göre Atlantis, Atlas Okyanusu’ndan Akdeniz’e, güneyde Mısır, kuzeyde İtalya’ya kadar uzanan büyük bir imparatorluğa sahipti. Hatta bazı araştırmacılar Cebelitarık’ın kıyısında bulunan Azor ve Kanarya adalarının Atlantis’in kalıntıları olduğunu belirtiyorlar. Genelleme yapıldığında dünyanın her yerinde Atlantis’in kalıntıları olduğunu iddia edenler var. Antarktika, İrlanda, İspanya, Güney Çin Denizi, Amerika kıtası, And dağları, hatta Dominik Cumhuriyeti’nde bulunan bir gölün de bu bölgeye ait olduğu düşünülüyor. 1882 yılında Donelli “Tufandan önceki dünya – Atlantis “adlı kitabını çıkardı. Donelli’ye göre Atlantis yeryüzündeki cennet, Yunan tanrılarının vatanı imiş. Donelli, Atlantis’in Azor adalarının yakınında bulunduğunu bildirmektedir. Geniş yayılmış diğer varsayıma göre, Atlantis Santorini adasında volkanik patlama sonucu mahvolmuş eski Girit medeniyeti ile ilişkilidir. Birçok modern varsayıma göre uzmanlar efsane ve söylemlere dayanarak, Atlantis’in Marmara Denizi kıyılarında bulunduğunu belirtiyorlar.

1929 yılının Kasım ayında Topkapı sarayında denizler fatihi Piri Reis’e ait eski bir harita bulunur. Haritada denizler ve ovalar oldukça net belirtilmiştir. Ancak haritada Antarktika kıtasının koordinatlarının ve buz altındaki dağların modern bilimin imreneceği bir şekilde net gösterilmesi bilim adamlarını hayrete düşürdü. Başlarda bilim adamları, Antarktika’daki buz altındaki dağların gösterilmesini Piri Reis’in hayal gücünün ürünü düşündüler ve buna inanmadılar. 1952 yılında modern bilim ve teknolojinin yardımı ile tespit edildi ki, Piri Reis’in haritasında Antarktika son derece doğru çizilmiş. İddialara göre, Piri Reis’in 1513 üncü yılında “Bahriye” kitabında yayınladığı ve Antarktika’yı da tarif ettiği gizemli haritada anakarada buzullar bulunmamaktadır. Haritada Antarktika’da bulunan dağlar, nehirler, göller çok net belirtilmiştir. Haritada tarif edilmiş adalardan birçoğu Bermuda adalar grubuna benziyor. İşte bu alanda Atlantis adasının durumu hakkında bir takım hususlar bulunmaktadır.

William Scott-Elliot 1896 yılında yazdığı “Atlantis Tarihi” adlı eserinde bu ada hakkında daha dolgun bilgiler vermeye çalıştı. Scott-Elliot tarafından tam gerçek gibi sunulan kavrama göre, Atlantis milattan yüzlerce bin yıl önce yüksek gelişmişlik düzeyine ulaşmış uygarlığa sahipti. Bu unutulmuş kıta Atlantik Okyanusunun büyük bir bölümünü tutuyormuş. Onun sınırları kuzeyden şimdiki İzlanda’ya, güneyden ise modern Rio de Janeiro kentine kadar uzanırmış. İlk afet yaklaşık 800 bin yıl önce meydana geldi. Sonuçta Atlantis önceki durumunu kaybetmeye başladı. Amerika bu dev adadan ayrıldı. İkinci jeolojik afet 200 bin öncesine rastlar. Atlantis ikiye Ruta denilen nispeten büyük kuzey ve ondan küçük Daitya olarak bilinen güney bölümlerine ayrılmıştır. Daha vahim üçüncü afetse, 80 bin yıl önce meydana geldi. Bu kez de Atlantis varlığını sürdürdü. Ancak bu varolma dev Atlantis’i, sadece, Rutanın kalıntısı olan Polinezya’ya çevirdi. Platon’un sözünü ettiği Atlantis aslında onun küçük parçası olan Polinezya’dır. Son olarak, yaklaşık M.Ö. 9564 yılında dördüncü ve son felaket meydana geldi. Ve okyanus Atlantis’i tamamen yuttu. Bunun sonucu gezegenimizin modern kara ve deniz sınırları şimdiki görüntülerini aldı. Scott-Elliot göre, Atlantis’in iki milyonluk nüfuslu başkenti Stavorot olarak adlandırılmıştır. Bu şehir modern parkları andıran yeşilliklerle çevrili alanlara sahipti. Başkentin kenar bölümünde, esasen, hakim sınıfın temsilcilerine ait villalar yer aldı. Stavorot şehrinin henüz ikinci afet sonucu yok olduğu tahmin ediliyor.

2009 yılında İsviçreli bilim adamları atlantislilerin Mars gezegenine uçması ve Eski Mısır’a seyahati hakkında varsayımın doğru olduğunu belirterek, bu olayların gerçekten de gerçekleştiğini belirttiler. Bu konuda İsviçreli Dr. Stephan Weisz “Mars uygarlığı ya kendi kendini yok etmiş, ya da dev göktaşı tarafından imha edilmiştir “ifadesi ile İsviçre’nin başkenti Bern kentinde gazetecilere açıklamalarda bulunmuştu. Dr. Stephan Weisz, varsayıma göre Mısırlıların, tıp ve o dönemin gelişmiş teknolojisini dünya’dan değil Mars’ta bulunan Atlantis’lilerden altın karşılığında öğrendiklerini belirtti.

Mısır tarihçisi Konrad, Atlantislilerin Mars’a uçtuklarının Mısır papirüslerinde de yazdığını belirtiyor. Zaten son dönemde gazetelerde ve haber sitelerinde de yazan Mısır krallarından Tutankamon’un hançerinin dünya dışı kaynaklı olduğu da bu varsayımları doğrular niteliktedir.