Etiket

einstein

Tarama


Yanlış: Van Gogh kendi kulağını kesti.

Doğru: Sadece kulak memesini azıcık kesti


Yanlış: Napolyon’un boyu çok kısaydı.

Doğru: Boyu 170 cm civarında idi.


Yanlış: Walt Disney’in ilk çizimi Micky Mouse dur.

Doğru: Daha önceleri Baş animatör olarak çalıştı.


Yanlış: Salieri Mozart’ı kıskanırdı.

Doğru: Salieri şefti ve Mozart’tan daha başarılı idi.


Yanlış: Magellan Dünya’yı tur atan ilk kişi idi.

Doğru: O aslında yolun yarısında öldü.


Yanlış: Cleopatra Mısırlıydı.

Doğru: O aslında Yunan soyundan gelmekteydi.


Yanlış: Einstein okulda başarısızdı.

Doğru: Son derece başarılıydı. Okulun bilim sınıfındaydı.


Yanlış: Newton kafasına düşen elmadan esinlenerek yerçekimini keşfetti

Doğru: Elma aslında kafasına değil yakınına düştü.

Zaman kavramının tam olarak anlaşılması özellikle fizik biliminde pozitif anlamda çok büyük gelişmelere yol açmıştır.

Zaman kavramını hayatımızın her noktasında kullanırız. Güneşin doğması ve batması (gündüz-gece) olayı insanoğlunun ezelden beri aşina olduğu bir şey olduğundan pratik hayatta kullandığı birçok olguyu bu kavram doğrultusunda sıralamasını sağladı. Mesela, sabah kalkıp işe gitmek ya da akşam arkadaşlarla sinemaya gitmek gibi.

Gündüz-gece döngüsünün zaman kavramının ilk tohumu olduğunu söyleyebiliriz. İnsanoğlu çok özel durumlarla karşılaşmış ve o an yaşadıkları zamanı veya daha önce yaptıklarını ya da daha sonra yapacaklarını zaman kavramı ile tanımlamak ihtiyacı hissetmiştir. Böyle bir anlayış yaratmak için herkese göre sabit bir zaman boyutu tayin etmek gerekmektedir. 1960 yılından önce zaman standardı “ortalama güneş günü” olarak hesaplanıyordu. Ama bu kavram gelişen teknoloji karşısında yetersiz kalmış, günden güne büyük adımlarla ilerleyen teknolojik gelişme karşısında duyarlılığını yitirmiştir.

Yeni bir zaman kavramı gerekliydi ve 1967 yılında bunun için yeni bir sabit zaman ölçer oluşturuldu. Bu sabit zaman ölçer Atom saati idi. Bu ölçüye göre sezyum atomunun 9192631770 defa titreştiği süreye 1 saniye denildi. Çok kesin ve net gibi görünen bu tanım günümüzde gelişen teknoloji karşısında tekrar yetersiz kalmaktadır. Mesela nano teknoloji alanında özellikle bu yetersizlik kendini hissettirmektedir.

Modern fizikte zaman kavramının önemi Albert Einstein ile birlikte ortaya çıktı. Einstein’dan önce Newton fiziği uzay-zamanı ayrı ele alarak zamanı evrenin her noktası için mutlak kabul etmiş ve zamanın tüm hesaplama sistemlerinden bağımsız olduğunu söylemekteydi. Einstein bu kavramın yanlış olabileceğini daha ilk zamanlarda düşünüyordu. Işık hızı ve zaman arasında bir kopma noktası olabileceğini düşünen Einstein bu düşüncesini bazı örneklerle desteklemeye çalıştı. Örneğin, bir saat kulesinin yakınlarında olduğunu tasavvur eden Einstein saat kulesinin tam 12’yi gösterdiğini düşünüyor. O saat kulesinin Einstein’a saatin tam 12 olduğunu göstermesi ışık ışınlarının önce saat kulesine ve oradan da Einstein’ın gözlerine ulaşması demektir. Ama burada bir gariplik vardı, Einstein ışık ışınları tam saat kulesinde olduğu zaman onun gözlerine gelirken kat ettiği yolda dahil olmak üzere bütün bir zaman aralığında hep aynı bilgiyi taşıdığını (saatin 12 olduğu bilgisi) görmüştür ve ışık ışınları için zamanın durduğunu anlamıştı. Einstein “eğer o ışık ışınının üzerinde yolculuk yapsaydım dünyayı nasıl görürdüm” diye düşünür ve bu düşüncesinin yıllar sonra yaratacağı özel görelilik teorisinin temeli olduğu bariz şekilde ortadadır.

Einstein özel görelilik teorisinde kısaca evrende ivmeli hareket eden hiçbir cismin ışık hızına ulaşamayacağını söyler. Einstein bu durumu şöyle anlatıyor: İzafiyet teorisine uygun olarak m kütleli bir cismin kinetik enerjisi cisim ışık hızına yaklaştıkça sonsuza yaklaşır. Bu nedenle cisme hızlansın diye aktarılan enerji ne kadar büyük olsa da hız her zaman hızı ışık hızından küçük olmalıdır. Yani yeterli güçte bir roket üretimi yaptığımızı düşünürsek, roketin hızı ışık hızına çok yaklaşsa bile hızı arttırmakta ısrar ettiğimiz takdirde verdiğimiz enerji sürekli olarak kütleye dönüşecektir. Başka bir deyişle, kütlesi olan hiçbir şey ışık hızında hareket edemez. Ayrıca fotonların ışık hızında hareket etmeleri onlar için zamanın olmadığı anlamına geliyor, yani sıfır zamanda hareket ederler.

İzafiyet teorisi ile birlikte zamanın göreceli bir kavram olduğu ortaya çıkmış ve yeni bir bilimin (modern fizik) kapısı açılmış oldu. Einstein’ın 1905 yılında ileri sürdüğü özel göreliliğin postulatları şöyledir:

1.Fizik yasaları tüm eylemsiz referans sistemlerinde aynıdır.

2.Işık hızı, gözlemcinin veya ışık kaynağının hızından bağımsız olarak, tüm eylemsiz referans sistemlerinde eşit değerdedir.

Bu kabullerin yanlış olduğunu gösteren bir bulguya henüz rastlanmamıştır. Özel görelilik kuramı; ışık ile ilgili bir kuram değildir. Uzay ve zaman ile ilgili bir kuramdır. Daha açık bir ifadeyle, görelilik kuramı, uzay ve zamanın farklı eylemsiz gözlem çerçevelerine göre nasıl algılandığıyla ilgilenir.

Şimdi zamanın göreceliği kavramını en iyi şekilde sunan ve çok popüler bir örnek olmasına rağmen hala yanlış anlaşılan ikizler paradoksu’na Richard Qott’un özel anlatımıyla bakalım: Dünya ve Evren adlı ikizler bu paradoksun klasik örneğidir. Tahmin ettiğiniz gibi Dünya adlı kardeş Dünya’da kalıyor, Evren ise bir roketle ışık hızının % 80 ile Alfa Centauri yıldızına seyahat ediyor. Alfa Centauri Dünya’dan 4 ışık yılı uzaklıkta ve Evren’in oraya ulaşması 5 yıl gibi bir zaman gerektirecek. Evren’in saati Dünya’nın saatine göre 40% daha yavaş ilerler. Bu nedenle Evren bu yolculukta sadece 3 yıl yaşlanıyor. Dünya, Evren’in yıldıza gidişini 5 yıl olarak ölçer. Evren Alfa Centauri’ye ulaştığı anda yön değiştirir ve yine ışık hızının % 80 ile geri döner. Dönüş yolculuğu yine aynı şekilde Dünya’ya göre 5 yıl, Evrene göre de 3 yıl sürer. Sonuçta Evren Dünya’ya ulaştığı zaman kendisinin 6, Dünya’nın ise toplam 10 yıl yaşlandığını görür. Yani Evren Dünya zamanına göre 4 yıl ileri gitmiştir. İşte paradoks tam bu noktada ortaya çıkıyor.

Evren ışık hızının % 80 i hızla Alfa Centauri yıldızına doğru giderken roketin camından bakıp, aslında Dünya’nın ışık hızının% 80 hızıyla ondan uzaklaştığını ve kendisinin sabit kaldığını algılayabileceğini söyleyebiliriz. Bu düşüncedeki yanlış şudur, ikiz kardeşler aynı deneyimleri yaşamadılar. Yerde olan Dünya yön değiştirmeden sabit bir hızla hareket eden bir gözlemcidir. Yani Einstein’ın 1. Varsayımı olan “Fizik yasaları tüm eylemsiz referans sistemlerinde aynıdır.” İfadesi geçerlidir. Evren ise yön değiştirmeden sabit hızla hareket eden bir gözlemci değildir. Bu iki olay birbirine dönüştürülemez. Yani Dünya eylemsiz referans sistemidir. Oysa Evren’in içinde bulunduğu uzay aracı kalkış ve duruşlarda ivmeli hareket yaptığı için eylemli referans sistemi halindedir. Bu nedenle Evren’e göre yapılan hesaplamalar yanlış, eylemsiz referans sistemindeki Dünya’ya göre yapılan hesaplamalar ise doğrudur.

Burada da çok net bir şekilde görüldüğü üzere zaman göreceli bir kavramdır. Ama bu görece fizik kurallarını kesinlikle etkilemez. Fizik yasaları sahip oldukları simetri sayesinde her koşulda kesinliğini muhafaza ediyor. Eğer hız, zaman gibi kavramlardan bahsediyorsak anlam karışıklığına engel olmak için mutlaka bir referans noktası belirtmeliyiz. Kim bilir, belki de zaman kavramını daha ayrıntılı bir şekilde anlayabilmek, birçok akademisyenin ve bilim-kurgu yönetmenlerinin fantezisi olan geleceğe ve geçmişe yolculuğun mümkün olup olmadığını anlamamızı sağlar.

1936 yılında New York’ta altıncı sınıfta okuyan bir kız öğrenci Albert Einstein’a mektup yazıyor. Mektupta öğrenci, bilim adamlarının dua edip etmediklerini ve hem din hem de bilime inanmanın mümkün olup olmadığını soruyor. Mektup aşağıdaki gibidir.

Sayın Einstein!

Okulda Pazar dersi sırasında bizde şöyle bir soru oluştu: Acaba bilim adamları dua ediyorlar mı? Bu sorumuz diğer bir soruyu da beraberinde getirdi: Biz aynı zamanda hem bilime, hem de dine inanabilir miyiz? Şu anda ben diğer bilim adamlarına ve bilim alanında önde gelen kişilere mektup yazıyorum ve bu mektuplarıma cevap vereceklerini umuyorum. Benim sorumu cevaplandırırsanız, bu benim için büyük bir onur olacaktır. Bilim adamları dua ediyorlar mı? Ediyorlarsa, ne hakkında ediyorlar?

Şu anda altıncı sınıfta, Bayan Ellis’in sınıfında okuyorum.

Saygılarımla Fillis.

Beş gün kadar zaman geçtikten sonra Einstein mektubu cevaplıyor. Einstein’ın cevabı bu soru etrafında Karl Sagan’ın veya Klavdiy Ptolemey’in düşünceleri ile birlikte uyumlu görünüyordu.

Sayın Fillis, Ben senin sorusuna elimden geldiği kadar basit dilde cevap vermeye çalışacağım.

Bilim adamları tüm olayların ve hatta insanların faaliyetlerinin doğanın kanunları çerçevesinde meydana geldiklerini düşünüyorlar. Dolayısıyla her herhangi bir bilim adamı olayların gidişatını duaların etkileyeceğini düşünmüyor. Buna rağmen itiraf etmeliyiz ki, bizim doğaüstü güçler hakkında bildiklerimiz oldukça sınırlıdır. Bu yüzden hayatımızın sonu ve tek ruh hakkında inançlarımız kişinin imanına göre şekillenmektedir. Çağdaş bilimin gelişmesine rağmen, bu tür inançlar bütün dünyada oldukça yaygındır.

Bundan başka, bilimin derinliklerine varan her kişi doğaüstü bir ruhun, insan ruhundan defalarca güçlü bir ruhun insanlığın kanunlarını kontrol ettiğine emin olur. Böylece, bilim ile uğraşmak insanda diğer saf dini duygulardan farklı özel bir tür dini hissin oluşmasına yol açar.

Saygılarımla, A. Einstein.

Eintein ile ilgili ilginç bilgiler:

Einstein’dan laboratuvarının nerede olduğunu sorulunca o, gülümseyerek kalemini gösteriyordu.

Einstein’ın ünlü dilini çıkardığı fotoğraf gazeteci ve fotoğrafçıların onu aşırı bezdirmesi sonucu oluşmuştur. Öyle ki, bir sonraki gazeteci ondan “kameraya gülümsemesini” rica edince o bu şekilde tepki vermiştir.

einstein_unlu_fotograf_01_th

Albert Einstein hiçbir zaman çorap giymezdi.

Albert Einstein ölüm döşeğinde iken son sözlerini yanında bulunan İtalyan hemşireye söylemiş, ancak hemşire almancayı yeterince bilmediğinden Albert Einstein’ın ölüm döşeğinde ne dediği bugüne kadar tam anlaşılamamıştır.

Albert Einstein 8 yaşına kadar anlaşılır bir şekilde konuşmamıştır. Ancak bir kez yemeğinin sıcak olması neticesinde konuşmuştu. Ailesi şimdiye kadar onun neden konuşmadığını sorunca ” Şimdiye kadar herşey yolunda gidiyordu” cevabını vermiştir.

Bir milyar yıl önce iki kara deliğin devasa ve güçlü çarpışması tarafından oluşturulan yerçekimsel dalgaların şimdiye kadar en güçlü ve en büyük mikrofonlarla algılanan sesi, bir çok makaleye konu oldu, bilim çevrelerinde konuşuldu, gündem işgal etti. Peki çok uzaklarda ve milyarlarca yıl önce oluşmuş bu olay bizi neden bu kadar ilgilendirdi? Çeşitli sebeplerimiz vardı. Aslında amaç evreni daha iyi anlamak, yani kendimizi anlamaktı. Geçmişten günümüze kadar kullanılan yöntemler bunu belki biraz sağlıyordu ama kozmolojik kavramlar bunu daha iyi sağlayabilirdi.

Bilime ya da bilgiye ulaşmak için gösterilen çabaların bir gerekçesi olmalıdır. Nereden geldik? Neden buradayız? Muhteşem gök yüzünde gördüğümüz manzaranın içinde bizim yerimiz neresidir? Zeki yaşamımızın başlangıcından beri aysız bir gecede bir erkek ya da bir kadın pencereden gök yüzüne baktığında mutlaka bu soruları kendisine sormuştur. Ve her zaman bu şekildeki sayısız sorular bilim ışığında açıklandıkça aslında bilim ilerledi ve çeşitli gizemlerin ortaya çıkmasını sağladı. Bu gizemler daha başka soruları ortaya çıkardı. Türümüzün merakı sınır tanımıyor.

Kısaca, çok deneme yanılma ve çeşitli önceki enkarnasyonlardan sonra, Bilim adamları Albert Einstein tarafından bir asır önce tahmin edilen uzay-zamanın yerçekimi dalgalarının varlığı ile ilgili kanıtları tespit etmek için tasarlanmış iki dev anteni, biri Washington State birini de Louisiana’ya inşaa ettiler. Nihayet 14 Eylül’de dalgaların zayıf bir cıvıltısını almayı başardılar. Bu ses Graham Bell’in Mr. Watson’a söylediği “Buraya Gel”, ya da Sputnik’in yörüngeden gönderdiği ilk bip sesi gibi muhteşemdi.

LIGO (Lazer Interferometer Yerçekimi-Dalga Gözlemevi) tarafından kaydedilen cıvıltının önemi göz ardı edilemez. Einstein’ın görelilik teorisini daha da güçlendirir ve potansiyel astronomik gözlemlere yepyeni alanlar açarak, gelecek yüzyılda bilimsel sorgulama şeklini değiştirir. Bu ekipmanlar fizikçilerin marifet ve azimleri ile tasarlanmış ve ekipmanlara Ulusal Bilim Vakfı tarafından 40 yıldır yaklaşık 1.1 milyar $ yatırım yapılmıştır. LIGO’nun yaptığı keşif açıklandığı sırada tesadüfen, A.B.D. Temsilciler Meclisi’nde Ulusal Bilim Vakfına ayrılan ödeneğin kararı geçmişti. Ancak bu projenin politikacıların müdahalelerinden dolayı hayatta kalacağı şüpheliydi.