Etiket

eğitim

Tarama

Ulusların gelişmişlik durumlarını belirtmede eğitim sadece nicel olarak ifade edilecek bir unsur değildir. Toplumun ne kadarının okum-yazama bildiği, ne kadarının diplomalı olduğu gibi veriler elbette önemlidir. Ancak eğitim verilerinin niteliksel özelliklerine bakmaksızın sadece istatistiki verilere göre değerlendirme yapmak popülizmden başka bir şey değildir.
Eğitim hedeflerini birey merkezli olarak iki gurupta değerlendirmek gerekmektedir. Birci gurupta bireyin kendi yaşantıları yoluyla bireye kazandırılan istendik davranışlar; ikinci gurupta da bireyleri toplumun ihtiyaç duyduğu bilgi ve becerilere kavuşturmaktır. Bu durum eğitimde uygulanabilirliğin ne kadar önemli olduğu gösterir. Teorik bilgiler, pratik becerilerle pekiştirilmelidir. Yoksa sırf yönetmelikler yerine getirilsin diye sadece yazılı raporlarla eğitimi idame ettirmeye çalışmak, eğitime verilecek en büyük zararlardan biridir.
Eğitimin günübirlik siyasi kısır çekişmelerden kurtulup, çağdaş hedefler doğrultusunda uzun soluklu planlama ve uygulamalara göre yapılması gerekir. Çağın şartlarına göre eğitim sistemleri yenilenebilir hatta değiştirilebilir. Oysaki sadece yöneticilerin kendi rüştlerini ispatlaması için eğitim sisteminin kısa aralıklarla değiştirilmesi ilerde çok vahim sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin değiştirilen bir eğitim sisteminin başarı durumunun ölçülmesi için en az yirmi yıla ihtiyaç vardır. Çünkü çocuğun ilkokuldan başlayıp üniversiteye, oradan meslek hayatına atanması ve mesleki deneyimini kazanması en az yirmi yılı alacak bir süredir.
Eğitim bir süreçtir. Bu süreç hayat boyu ilerlemeye dayalı olarak sürekli gelişim eğiliminde olmalıdır. Eğitim bir gelecek tasarımı olduğundan yetişecek nesillere geçmişten dersler alıp gelecekte daha dikkatli olmaları öğretilir. Yenileşme diye geçmiş getirilmeye çalışılmamalıdır. Gerileşmeyi gelişme diye anlatmak irticadan başka bir şey değildir. Çoğu kez başımıza gelmiştir. Otobüse bindiğimizde otobüsün içi kalabalıksa şoför ön kısımlara yığılmaları engellemek için “lütfen geriye doğru ilerleyiniz!” der. Hâlbuki geriye doğru ilerlenmez; geriye doğru gerilenir. Eğitimde gerilemeyi ilerleme olarak algılamak da otobüs şoförünün düştüğü trajikomik durum gibidir.
Yukarda belirmeye çalıştığım unsurlar aslında Büyük Önder Atatürk’ün bizlere kazandırmayı amaçladığı eğitim hedefini yansıtmaktır. Dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkın eğitimine düşkün olmamıştır ve dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkını eğitememiştir.
Atatürk’ün dünyayı hayran bırakan destansı Kurtuluş Savaşı kadar önemli hatta daha zor mücadelesi Türk halkının eğitimi için yaptığı mücadeledir. Binlerce yıldır cahil kalmış bir halkı eğitmeye çalışmak her liderin harcı değildir. Aslında liderlerin en çok işine cahil kalmış halk gelir. Çünkü cahil halk asla sorgulamaz ve kayıtsız itaat içinde hareket eder. Ama eğitimli halk bilinçlidir ve hak ettiği hayat standartlarını ülkenin liderlerinden bekler. Eğitimli halk sorgulayıcıdır ve ülkeyi yönetenlerin keyfi davranışlarına tepki gösterirler. O yüzden liderler halkın eğitimine pek sıcak bakmazlar. Ancak, Atatürk Türk halkın eğitimini kendine bir görev olarak görmüştür. Atatürk’ün eğitimle ilgilenmesindeki gayeyi O’nun şu sözünden anlayabiliyoruz:
“Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sora gelecekler için çalışmaktır.”
Türkiye cumhuriyeti kurulduğunda okuma yazma oranlarının % 7 civarında olduğu, kadınlarda okuma yazmanın %0 1 civarında olduğu düşünülürse Atatürk’ün ne kadar zor bir göreve talip olduğunu anlayabiliriz. Kurtuluş savaşı sonrasında Atatürk’ün “En büyük arzum milli eğitim bakanı olarak çalışmak” sözünü anımsarsak O’nun eğitime olan ilgisini daha iyi kavramış oluruz.
Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün önderliğinde eğitimde baş döndürücü gelişmeler olmuştur. Cumhuriyetin ilk on yılında öğrenci sayısı 64 bini kadın olan 358 binden, 220 bin kadın olmak üzere toplam 656 bine yükselmiştir. Öğretmen sayısı aynı süre içinde 12 binden 19 bine yükselmiştir. Atatürk öğretmenlere her zaman çok büyük değer vermiştir. Öğretmenlere verdiği değeri 1925’te İzmir Erkek Öğretmen okulunda şöyle dile getirmiştir: “Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğitimden yoksun bir millet, henüz millet adını almak yeteneğini kazamamıştır.”
Atatürk sadece öğrencilerin eğitimiyle uğraşmadı. Eğitim seferberliğiyle bütün milleti eğitmek için çok yoğun bir mücadele vermiştir. Bu yüzden kendisine Başöğretmen denilmiştir. Halkın cahilliğini biran önce ortadan kaldırmak için dünyanın öğrenilmesi çok kolay olan Latin kökenli Türk alfabesini getirmiştir. Yöneticilerle halk arasındaki kopukluğu gidermek, dilimizin yabancı dillerin istilasından kurtulmasını sağlamak için dilde sadeleştirme ve özleşmeyi sağlamıştır. Türk halkını bilimsel gelişmeleri daha kolay anlayabilmesi için birçok bilimsel kavramın Türkçesini bizzat kendisi bulmuştur. Türk tarihinin temelini birkaç yüzyıla hapsedenlerin aksine Atatürk tarihimizi antik dönemlere kadar götürmüştür. İlk önce Türk Ocakları daha sonra da Haklevleri yoluyla Türk halkına yaygın eğitim yoluyla çok değerli bilgiler verilmesini sağlamıştır.
Atatürk dönemi her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da inanılmaz başarıların olduğu bir dönemdir. Ancak Atatürk’ün eğitime olan tutkusu o derece fazlaydı ki her şeyden bir eğitim faaliyeti çıkaracak bir alan oluşturabiliyordu. Örneğin Atatürk’le simgeleşen Sümerbank tesislerinde konferans salonları, tiyatro ve müzik salonları gibi işçilerin ve ailelerinin eğitimine yönelik pek çok kuruluş vardı.
Dünyanın en başarılı komutanlarından olan katıldığı hiçbir savaşı kaybetmeyen Atatürk, ordunun eğitilesine de özel bir önem vermiştir. Askere gelenlerden okuma yazma bilenler hem okuma yazma bilmeyen askerleri eğitiyorlar; hem de kırsal kesimlerde halka okuma yazma öğretiyorlardı.
Atatürk’ün eğitime verdiği önemi anlatmakla bitirmek mümkün değildir. Çünkü neredeyse aldığı her nefesi bir şeyler öğrenmek ve halka bir şeyler öğretmek amacıyla harcamıştır. Türk halkının gölünde Başöğretmen olan Atatürk, ebediyen bize öğretileriyle yol gösterecektir.

Bu yıl da sınav döneminin sonuna yaklaşmaktayız. Ancak süreç orada bitmiyor. Sınav sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte hem TEOG için hem de LYS için tercih dönemi başlayacak. TEOG’da öğrenciler kendi gelecekleri açısından en iyi ortaöğretim kurumuna girmek için tercihte bulunacaklar ancak, bu doğrudan bir meslek tercihi anlamına gelmemektedir. LYS’de ise tercihler üniversite ve ilgili program tercihi gibi görünse de aslında bir meslek seçimi (tercihi) yapılmaktadır. TEOG bir doğrudan bir meslek seçimi olmadığı için bu konuyu bir kenara bırakarak, LYS sonrası meslek tercihleri ile ilgili bilgiler verilmeye çalışılacaktır.

LYS sonrası meslek tercihlerinde birçok etken rol oynamaktadır. Genelde gençler olayı basite indirgeyerek üniversite, üniversitenin bulunduğu şehir, mesleğin kazancı gibi konularla sınırlı olduğunu düşünseler de aslında konu karmaşık ve üzerinde çeşitli kuramların geliştirildiği bir konudur. Tabi ki amacımız burada meslek seçimi kuramları hakkında bilgi vermek değil ancak konu ile ilgili bilgi edinmek isteyenler Prof. Dr. Yıldız Kuzgun’un ÖSYM yayınlarından Rehberlik ve Psikolojik Danışma kitabından yararlanabilirler. Gençler LYS sonrasında tercih yaparlarken bazıları öncelikle bulundukları şehirden uzaklaşarak ve çoğunlukla büyük şehirlerde okumayı arzulamaktadırlar. Bu isteğin temelinde bağımsız olma, kendi ayakları üzerinde durma isteği vb. diğer istekler bulunabilir. Ancak bu gençler üniversite ve program tercihinde etkenlerin bir kısmını göz ardı ederek tercih yapıyorlar anlamına gelir. Bu ise sağlıklı bir tercih olmaz. En doğru tercih en fazla etkeni dikkate alan ve o etkenlerle ilgili olarak bilgi sahibi olunduğunda yapılan tercihtir.

Peki, gençler meslek seçme işini ortaöğretimin son yılında bir zorunluluk olarak mı yapmaktadırlar? Eğitim sisteminin gereği olarak evet ama gelişim süreci açısından bakıldığında hayır. Hayır, çünkü aslında meslek seçimi bir gelişim sürecini ifade eder. Yeşilyaprak’a (2000) göre mesleki gelişim süreci, çocuklukta bir eslek fikrinin oluşmaya başlamasından itibaren, yetişkinlikte bir meslek sahibi oluncaya kadar geçen gelişim evrelerini kapsar. Artık günümüzde, bireyin bir meslek seçmesinin bir anda verilen bir karar olmadığı, mesleki gelişim süreci içinde biçimlenip ortaya çıktığı kabul edilen bir anlayıştır.

Mesleki gelişim süreci çocukluktan yetişkinliğe kadar geçen sürede değişik aşamalardan geçmektedir. Birey bir meslek seçimi yapıncaya kadar, hem kendi gelişiminin getirdiği değişik durumların hem de içinde yaşadığı aile ve toplumun etkileri altında kalmıştır, bir etkileşim yaşamıştır. Bu etkilenmeyle oluşan mesleki gelişim süreci 5 aşamada yaşanır (Yeşilyaprak, 2000)..

  1. Uyanış ve Farkında Olma: Bu dönem çocukta meslek bilincinin oluşmaya başladığı dönemdir. Okul öncesi dönemden başlayarak ilköğretim 1. kademeyi kapsar (5-12 yaş arası). Çocuk bu dönemde, çevresindeki insanların farklı uğraşları olduğunu, çeşitli mesleklerin varlığını görmeye ve anlamaya başlar. İlköğretim 1. kademenin son yılına doğru çocuk, kendisi ve diğer insanlar arasında ilgiler, yetenekler, amaçlar ve motivasyon yönünden farklılıkların ve benzerliklerin farkına varmaya başlar.
  2. Meslekleri Keşfetme ve Araştırma: Bu dönem ilköğretim ikinci kademe yıllarını kapsar (12-15 yaş arası). Çocuk bu dönemde kişilerin ve mesleklerin ortak olan yönlerini ve farklı nitelikleri üzerinde daha çok bilgi sahibi olmaya, yeni yönleri keşfetmeye ve anlamaya başlar.
  3. Karar Verme: Gencin lise yıllarını kapsayan bu dönemde artık kendisi ve meslekler hakkında oluşturduğu algılara dayanarak, bilgileri değerlendirerek eşleştirmeye, birbirine uydurmaya ve geleceğe ilişkin idealler oluşturmaya başlar. Bu ideal ve düşünceler başlangıçta geçici olabilir ancak giderek daha açık ve temel bir plan yapmaya başlar ve genç mesleki kararını oluşturur.
  4. Hazırlık: 18-23 yaşları arasını kapsayan bu dönemde birey, seçtiği alan, okul veya yaptığı etkinliklerle mesleğe hazırlanmaya başlar. Meslekle ilgili beceriler geliştirmeye, bilgi birikimi oluşturmaya ve o alanda mesleki tutumlar geliştirerek mesleği icra etmeye hazır hale gelir.
  5. İşe Yerleşme: Bireyin iş dünyasında yerini alarak çalışmaya başladığı dönemdir. Bu dönemde birey, kazandığı bilgi ve becerileri uygulama alanına koyar. Mesleği icra ederken bir yandan da mesleki gelişimi sürdürür.

Kuşkusuz bu süreci açıklayan, farklı şekilde ele alan görüşler de vardır. Mesleki gelişim sonucunda meslek seçimi görünen görünmeyen, bilinçli bilinçsiz birtakım etkenlerin etkisi ile yapılır. Peki, sağlıklı meslek tercihi nasıl yapılır?

SAĞLIKLI MESLEK SEÇİMİ

    Sağlıklı meslek seçimi demek, bireyin kendisi için önemli olan faktörleri dikkate alarak, göz önünde tutarak meslek seçimi yapması demektir. Meslek seçimini etkileyen önemli faktörleri şöyle sıralayabiliriz.

  1. Yetenek: Sağlıklı bir meslek seçimini belirleyen etmenlerden biri olan yetenek, belli bir alandaki öğrenme gücü olarak ifade edilebilir. Bireyler arasında yetenek farklılığı olduğu gibi bireyin sahip olduğu yetenek düzeyleri arasında da önemli farklar vardır. Meslekler genel zekâ, sayısal, sözel, soyut, mekanik ve görsel algılama (uzay ilişkileri) yetenekleri açısından üst, orta ve alt düzeyde farklılık gösterirler. Önemli olan, bireyin bu farklı yeteneklerden hangisinde üst, orta ve alt düzeyde olduğunun farkına varması; bir başka deyişle kendini tanımasıdır. Ancak bireyin sadece sahip olduğu yetenekleri tanıması, sağlıklı bir seçim için yeterli değildir. Yönelmeyi düşündüğü mesleklerin de ne tür ve ne düzeyde yetenek gerektirdiğini bilmesi ve kendi yetenekleri ile mesleğin gerektirdiği yetenekleri uzlaştırabilmesi gerekir (Kızıltan, 2005).
  2. İlgi: Meslek seçiminde ilgilerin de göz önünde bulundurulması önemlidir. İlgi, bir kimsenin özel bir çaba harcamadan hatta kısıtlayıcı koşullar altında dahi, dikkat ettiği, gözlemlediği ve zevk alarak yaptığı faaliyetlerdir. Ekonomik kazanç ve ihtiyaçların meslek yoluyla karşılanması kadar ilgiler de mesleki doyumda rol oynar (Kuzgun, 1988).
  3. Cinsiyet,
  4. Akademik özgeçmiş (akademik başarı ya da başarısızlık),
  5. Sosyo-ekonomik durum,
  6. Psikolojik ihtiyaçlar,
  7. Tutumlar,
  8. Değerler,
  9. Kişilik özellikleri gibi…

Meslek seçimi; şansa bağlı, anlık bir olgu değil, yukarıda aşamaları açıklandığı gibi bir süreçtir. Seçimin sağlıklı olması; bireyin kendini ve meslekleri objektif olarak tanıyabilmesine, bilgi toplamasına, karar verme becerilerini geliştirebilmesine, kararları için plan yapabilmesine ve uygulayabilmesine bağlıdır. Ancak Türk gençliği için bu seçim sanıldığından daha da zor olmaktadır. Sevgilerimle…

Kaynakça:

  1. Kızıltan, Gonca; http://www.egitim.com/aile/0651/0651.4/0651.4.ayinkonusu.goncakiziltan.p01.asp 06.11.2005
  2. Kuzgun, Yıldız; Rehberlik ve Psikolojik Danışma. ÖSYM Eğitim Yayınları. Ankara, 1988.
  3. Yeşilyaprak, Binnur; Eğitimde Rehberlik Hizmetleri. Nobel Yayın Dağıtım. Ankara, 2000.

Toplumlar sürekli bir değişim ve gelişim içindedirler. Toplumun aynası olan okulların değişime ayak uydurmak gibi bir görevi vardır. Değişime uyum sağlayamayan, kendisine verilen görevleri tam olarak yerine getiremeyen okullar işlev kaybına uğrayan bir kurum haline gelir.

Okulun Görevleri

Okullar sadece öğrencilerin zihinsel gelişimlerine yardımcı olan, tek işi zihinsel gelişim ve sınav performansı olan kurumlar değildir. Okullar öğrencilerin bir bütün olarak gelişimlerine hizmet etmelidir. Yani öğrencinin duygusal, sosyal, ruhsal ve kişilik gelişimine katkı sağlamak zorundadır. Bireyi merkeze almayan, gelişimi sağlamayan okul İvan İllich’in Okulsuz Toplum kitabında tartıştığı gibi gereksiz ve toplumsal ilerlemeye ayak bağı olan bir kurum haline gelir. Davranışçı eğitim anlayışının kabul gördüğü zamanlarda öğretmen etkin, öğreten bir konumda iken öğrenci edilgin öğrenen konumundaydı. Yapılandırmacı eğitim anlayışına göre öğretmen öğrenmeye rehberlik eden ve görece edilgin konumdayken öğrenci etkin olarak öğrenme sürecine katılan bir konumdadır. Öğrenciyi merkeze alan yaklaşımda öğrencinin öğrenme sürecinde etkin olması ve bireysel farklılıkları dikkate alması en önemli noktadır. Günümüz okulları öğrenme konusunda öğrenciyi etkin kılacak, öğrenmenin keşif yoluyla gerçekleşmesini sağlayacak donanımlara sahip olmanın yanı sıra öğrencilerin bireysel farklılıklarını dikkate alarak onların geliştirilmesine de imkân sağlamak durumundadır. Bunu sağlayabilen okullar çağın gereklerini yerine getiren okullardır.

Ayrıca okulların günümüzde kurumsallaşma, kurum kültürü oluşturma, değişimi okuyabilme, yönetebilme ve değer üretebilme gibi görevleri de bulunmaktadır. Bu anlamda bakıldığında toplumlar geliştikçe ve günlük hayat karmaşıklaştıkça eğitime ve dolayısıyla okullara yeni görevler, yeni işlevler yüklenmektedir. 20. Yüzyılda çocuk yetiştirmek daha geleneksel iken günümüzde, ailelere ait bazı görevler kurumlardan devredilmiştir. Bu da gelişim açısından doğaldır. Ülkeler, toplumlar geliştikçe sosyal hayat karmaşıklaşır ve bu hayat insanlarda yeni beceriler gerektirir. Bu becerileri eğitim kurumları geliştirmek durumundadır. Bu değişime paralel olarak eskiden kurumlar kendi görev tanımları içinde görevini sessizce yapar iken günümüzde okullar bu görevleri ancak velilerin işbirliği ve katkısı ile yapabilir. Tek başına ve halktan kopuk bir biçimde yapamaz.

Etkili Okul

Etkili okulun, başarılı okulun, başarılı öğrencilerin bu başarılarında etkin okul veli işbirliği bulunmaktadır. Okullar yönetim anlamında çağdaş yönetim süreçlerini benimsemeli ve uygulamalıdır. Ancak veliler olmadan sadece okul yönetiminin veya öğretmenlerin yapabilecekleri sınırlıdır. Hep birlikte kazanmak için hep birlikte hareket edilmelidir. Yaygın inanış, öğrenme okulda öğretmen sorumluluğunda gerçekleşmelidir inancıdır. Ancak veliler öğrenme ve akademik başarıda tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Bilimsel çalışmalar göstermiştir ki aile katılımı öğrencilerin okul başarısına etki eden önemli etmenlerden biridir. Aile katılımının öğrenci başarısı üzerinde oynadığı başat rolün bilincinde olan gelişmiş ülkeler, eğitim sistemlerinde aile katılımına daha fazla önem verme yönünde adımlar atmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri Eğitim sekreterliğinin ilan ettiği kapsamlı eğitim reformunun onbir aşamasından birisinin, öğrenci başarısını yükseltebilmek için ailelerin okula katılımının arttırılması olarak belirlendiği ifade edilmektedir. Velinin okul süreçlerine katılımının yararları konusunda yapılmış ve yayınlanmış birçok araştırma bulunmaktadır. Bu araştırmalarla elde edilen bilgiler kullanılmalı yani eğitim anlayışı bilimsel olmalıdır.

Ülkemizdeki bir takım değişimleri de görmek ve oluşacak yeni durumlara karşı öğrencilerimizi korumak ve geliştirmek adına önemler alınmalıdır (dershanelerin kapatılması). Bu noktada okul olarak etkin işbirliği içinde, öğretmenlerin deneyimini, birikimlerini bir araya getirip yeni şartlara ayak uyduracak, uyum sağlayacak çalışmalar planlanmalıdır. Sonuçta kurum olarak adı ve geçmişi büyük olanlar değil, uyum sağlayan, geleceği okuyabilen ve değer üretebilen okullar insanlar tarafından talep görecektir.

Ortaöğretim kurumu olarak liselerin hedefi öğrencilerin bütün ihtiyaçlarını okulda karşılamak, ilave bir hizmete ya ada kuruma ihtiyaç duymamalarını sağlamaktır. Burada söz konusu olan sadece maddi ihtiyaçlar değildir, hem kendi duygusal, sosyal, ruhsal ve kişilik gelişimi için hem de Türkiye’nin en iyi üniversitelerine gidebilmelerini sağlamak için okulların donanımı ve eğitim ortamını eksiksiz hale getirilmelidir. Sonuçta eğitimde kaybedilecek bir tek birey bile yoktur. Ayrıca dershane taklidi yapan okullar gibi hedefi olan 15-20 öğrenciye odaklanıp onları reklam malzemesi olarak kullanmak gibi çağ dışı bir eğitim anlayışı terk edilmeli ve yerine bütün öğrencilerden sorumlu olduğumuz gerçeğinden hareketle, hepsini gidebilecekleri en üst yükseköğretim programlarına göndermek gibi iddialı hedefler ortaya konulmalı ve bu doğrultuda çalışılmalıdır. Okullar için asıl önemli olan kitlesel başarıdır, her sınıftaki her öğrenci bir değerdir.

Teknolojideki gelişmeler hayatı kolaylaştırmakla birlikte tehlikeler, tehditler de getirmektedir. Orta yaştaki çoğu velinin çocukluk ve gençlik dönemlerinde tuzaklar daha kolay fark edilebiliyordu, tehlike evin dışındaydı. Ancak günümüzde tehlike her yerde hatta evin içine kadar gelmiştir. İnternetle ilgili olaylar basında yer almaktadır. Hal böyle olunca sadece çocukları gençleri tehlikelerden korumak için bile olsa veli ve okul sürekli birlikte çalışmak zorundadır. Sonuçta gençlik dönemi hayata dair deneyimlerin çok az olduğu, kanın deli aktığı bir dönemdir. Bu dönemde okul yönetimleri, öğretmenler ve ailelerin dikkatli olması gerekmektedir. Gençlere sevgi ve şefkat koşulsuz verilmez ise bu sevgi ve şefkati buldukları yerlere kolaylıkla kapılırlar.

Son olarak günümüz dünyası insanları daha bireyci ve haz ilkesine göre yaşamaya zorlamaktadır. Milli ve manevi değerleri içselleştirmiş, bu değerleri davranışında kaynak olarak kullananların sayısı hızla azalmaktadır. Bunların nedenleri tartışılabilir ancak okulların Türk Milli Eğitim Temel Kanununda ifade edildiği gibi milli ve manevi değerleri içselleştirmiş, geçmişini bilen, geleceği ve dünyayı okuyabilen öğrenciler yetiştirme çabalarından vazgeçmemelidir. Saygılarımla

Eğitim, genel anlamda bireyde davranış değiştirme sürecidir (Demirel 2002). Ancak Hesapçıoğlu’na göre (1998), “Eğitim her husustan önce, insanoğlunun bugünkü ve yarınki yaşamına bir müdahaledir”. Yine Ertürk’e göre (1984) “Eğitim, bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir”.

Çağdaş bilimsel anlayışa göre eğitim; bireyin bedensel, duygusal, düşünsel ve sosyal yeteneklerinin kendisi ve toplumu için en uygun şekilde gelişmesidir. Kısaca bireyin her yönüyle bir bütün olarak kendisi ve toplumu için en uygun düzeyde geliştirilmesidir (Yeşilyaprak 2000). İşlev olarak eğitim, toplumdaki sosyal rollerin dağıtım kurumlarıdır. İnsanlar yetenek ve eğitimleri ile orantılı olarak eğitim kurumları sayesinde toplumdaki çeşitli rolleri elde ederler.

egit3

Eğitimin amaçları öğretim ile mümkün olur. Öğretim kavramı eğitim kavramının içerisinde yer alır. Öğretimin tanımı Varış’a göre (1998), “öğrenmenin gerçekleşmesi ve bireyde istenen davranışların gelişmesi için uygulanan süreçlerin tümüdür”.

Eğitim ve öğretim kavramları çoğu kez aynı anlamda kullanılmaktadır. Oysa eğitim bireyde davranış değişikliği meydana getirme süreci, öğretme ise, bu davranış değişikliğinin okulda planlı ve programlı bir şekilde yapılması sürecidir. Eğitim her yerde, ancak öğretim daha çok okulda yapılmaktadır (Demirel 2002).

Öğrenme-öğretme süreci, üç temel boyuttan oluşmaktadır; Birincisi, program veya içerik (bilgi, beceri, tutum veya davranış). İkincisi, süreç veya yöntem. Üçüncüsü, değerlendirme. Bu üç temel boyut birbiriyle sürekli olarak devam eden dinamik bir etkileşim içindedir. Öğrenme-öğretme süreci dinamik bir sistem olarak düşünüldüğünde, bu sistemi oluşturan temel boyutlar da kendi içinde birer alt sistem olarak düşünülmelidir. Bu nedenle alt sistemlerin herhangi birinde yapılacak bir değişiklik veya iyileşme, diğer alt sistemleri ve dolayısıyla da bir bütün olarak sistemin yapısını ve niteliğini doğrudan etkileyecektir. Dolayısıyla, öğrenme-öğretme sürecini oluşturan alt sistemlerin birbirleriyle belli bir denge ve uyum içinde olmaları kaçınılmazdır (Saban 2002).

egit2

Öğretim bir öğrenme yaşantıları silsilesi olarak da tanımlanabilir. Sonuçta öğretim, hedefleri olan ve öğrencilerin öğrenmeleri için yapılan etkinliklerdir. Planlanan bütün öğretim süreçleri, öğrencide bir öğrenme meydana gelmesi için vardır. Bu öğrenmeler kimi zaman salt bilgi şeklinde olurken, kimi zaman da onun duygusal ve sosyal gelişmesine yardım edecek şekilde olabilir. Bu durumda, öğrenme öğretimin içerisinde, öğretim de eğitimin içerisinde yer almaktadır. Yani eğitim, hem öğretimi hem de öğrenmeyi içine alan geniş kapsamlı bir yapıdır şeklinde tanımlanabilir.

İnsan davranışlarının büyük çoğunluğu öğrenilmiş davranışlardır. Dolayısıyla bu davranışların nasıl oluştuğunu, niçin böyle davrandığımızı aydınlatabilmek için, öğrenmenin tanımlanmasına ve öğrenme ilkelerinin araştırılmasına gerek duyulmaktadır. Öğrenme sürecinin bilinmesi sadece normal ve uyumlu davranışların oluşturulmasını değil, aynı zamanda normal dışı ve uyumsuz davranışların da anlaşılmasını sağlayacaktır (Senemoğlu 2002).

Öğrenmeye ilişkin de birçok tanım yapılmıştır. Bu farklı tanımların kaynağını öğrenmeyi tanımlayan kuramların farklılığı ve öğrenmeye bakış açıları oluşturur. Eğitimin tanımına göre, bireyin davranışında istendik değişmeler kendi yaşantıları yoluyla meydana gelmektedir. Bireyin kendi yaşantısı yoluyla davranışında meydana gelen değişme ise öğrenmedir (Hesapçıoğlu 1998; Senemoğlu 2002, Ulusoy 2003).

Öğrenme biliş, davranış ve duygu boyutunda yaşantı, deneyim veya tekrar sonucu meydana gelen oldukça kalıcı değişikliklerdir. Bu değişiklikler, duygu, düşünce ve davranış boyutunda gerçekleşebilir (Aydın 2005).

Öğrenme, daha önce hiç yapmadığınız bir şeyi yapabilmek ve onu tekrar yapabilecek kadar hatırlayabilmektir. Öğrenme, bireyin çevresiyle etkileşimi sonucu bilgi veya davranışlarında meydana gelen kalıcı izli değişme olarak da tanımlanabilir. Bu tanıma göre öğrenme, bireyin çevresiyle etkileşimine bağlıdır. Yani, birey veya çevre tek başına öğrenme için yeterli değildir (Özdemir; Yalın 2000)

Öğrenme ile ilgili birçok tanım yapılmıştır. Burada amaç öğrenmenin tanımlarını vermek değildir. Aslında öğrenmenin olabilmesi birçok etkene bağlıdır. Bunlar; öğrenciye bağlı etkenler, öğrenilecek bilgiye ait etkenler ve genel olarak öğrenmenin gerçekleşeceği fiziksel ortama ilişkin etkenler diye gruplanabilir.

Eğitim sistemimizde değişik zamanlarda (kredili sistem vb.) öğrenmedeki yetersizlikler ve bunun maliyeti dile getirilerek değişikliklere gidilmiştir. Yani ders programlarındaki öğrenme hedeflerine ulaşılamaması durumunda sistem değişikliği yapılmıştır. Bu çok tartışmalı bir konudur. Çünkü sorunun kaynağı yeterince araştırılmadan değişik ülkelerin sistemleri ve eğitim literatürü gözden geçirilerek değişikliklere gidilmiştir. Oysa yapılması gereken Türkiye’nin ve Türk gençliğinin günümüz ihtiyaçları ve gelecekte hedeflenen konumu olması iken, tamamen ülkemizin ihtiyaçlarından kopuk, yüzeysel değişiklikler yapma yolu seçilmiştir. Doğal olarak sonuçlar da hiçbir zaman hedeflendiği gibi olmamıştır. Oysa yapılması gereken işler çok basit ve bizim yapılacak işler için yetişmiş insan kaynağımız da var. Yukarıda belirtildiği gibi ilk yapılması gereken iş öğrenme yönünden başarısızlığın nedenleri araştırılmasıdır. Sınavlarda sıfır çeken okullar göz önüne alındığında bu olmazsa olmaz bir şarttır. Diğeri ise Türk gençliğinin ihtiyaçları ve aşamalı olarak (5-10-20 yıl sonra) hangi konumda olacağının tespit edilmesidir. Yani gerçekçi hedeflerdir.

Eğitim sisteminde yapılan değişikliklerden önce aslında ilk yapılması gereken iş öğrenme ortamlarının iyileştirilmesidir. Yani sınıfların öğrenme için uygun ortamlar haline getirilmesidir. Bu öncelikle mevcutların ideal (24) ya da kabul edilebilir (30) sınırlara indirilmesi ile mümkündür. Daha sonra, özellikle öğrenme materyali zenginliği sağlanmalıdır. Yıllarca ezberci ve yaşamdan kopuk eğitim eleştirildi. Bu sorundan kurtulmak için (eğitim sistemimiz nasıl olursa olsun) mutlaka öğrenme materyallerinin artırılması gerekmektedir. Son yıllarda yapılandırmacı eğitim anlayışının benimsenmesi ile bu daha büyük bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü yeni ders programları etkinlik temelli, yani öğrencinin yaşantıya dayalı öğrenmesini amaç edinen bir anlayıştır. Bu nedenle öğrenme ortamlarının iyileştirilmesi denince daha çok işin bu yönü dikkat çekmektedir.

Son yıllarda okullardaki bilgisayar ve bilgisayar laboratuarlarının sayısının artması eğitimde teknoloji kullanımı için bir ilerleme gibi görünse de tek başına sorunun çözümünde etkisiz kalmaktadır. Konu bir bütün olarak düşünülmeli, öğrenme ortamlarının iyileştirilmesinde fiziksel ortam, öğrenme materyallerinin zenginleştirilmesi ve öğretmenlerin öğrenme konusundaki bilgilerinin ve farkındalıklarının artırılması gerekmektedir. Sonuç olarak aslında eğitimdeki sorunlar olsun, diğer sorunlarımız olsun Türkiye’nin en önemli sorunu karar sorunudur. Türkiye ve Türk gençliğini nerede ve nasıl görmek istiyorsak o doğrultuda irade göstermek gerekmektedir. Bütün sorunlar bu irade ile aşılır. Sevgi ve saygılarımla…

KAYNAKÇA

  1. Aydın, Betül; Akbağ, Müge; Tuzcuoğlu, Semai ve diğerleri, Gelişim ve Öğrenme, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2005.
  2. Demirel, Özcan; Planlamadan Değerlendirmeye Öğretme Sanatı, Üçüncü Baskı, PegemA Yayıncılık, Ankara, 2002.
  3. Ertürk, Selahattin; Eğitimde Program Geliştirme, Dördüncü Baskı, Yelkentepe Yayınları, Ankara, 1984.
  4. Hesapçıoğlu, Muhsin; Öğretim İlke ve Yöntemleri- Eğitim Programları ve Öğretim, Beşinci Basım, Beta Basım Yayım Dağıtım, İstanbul, 1998.
  5. Özdemir, Servet, Halil İbrahim Yalın; Öğretmenlik Mesleğine Giriş, Üçüncü Baskı, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2000.
  6. Saban, Ahmet; Öğrenme Öğretme Süreci, İkinci Baskı, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2002.
  7. Senemoğlu, Nuray; Gelişim Öğrenme Ve Öğretim Kuramdan Uygulamaya, Gazi Kitabevi, Ankara, 2002.
  8. Ulusoy, Ayten; Abide Güngör; Aysel Köksal Akyol; Gelişim Ve Öğrenme, İkinci Baskı, Anı Yayıncılık, Ankara, 2003.
  9. Varış, Fatma; Tanju Gürkan; Dilek Gözütok ve Diğerleri; Eğitim Bilimine Giriş, Yeni Basım, Alkım Yayınları, İstanbul, 1998.
  10. Yeşilyaprak, Binnur; Eğitimde Rehberlik Hizmetleri, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2000.

Fizik eğitimine başlayıp, kara deliklerin, kuarkların ve kuantumun muhteşem dünyasına daldığımızda o acımasız gerçekle karşılaşırız: “Matematik fizikçilerin en temel aracıdır”. Eğer matematiği kavrama yeteneğiniz fazla iyi değilse fizikte çok yol alabileceğiniz söylenemez.
Fizik lisans eğitimi sırasında öğrenciler en çok matematiğin soğuk yüzüyle karşılaşırlar. Bu genellikle ödev, araştırma ve sınavlarda karşılaşılan acımasız integrallerdir. Öğrenciler, hafta sonlarını sayfalar dolusu hesaplamalarla geçirirler. Herhangi bir üniversitenin fizik bölümünü ziyaret edip öğrencileri gözlemlediğimizde, büyük çoğunluğunun çok iyi integral hesabı yapabildiğini görmek şaşırtıcı olmaz. Öğrenciler, fizikte ilgi duyduğu bir problemi çözerken, matematiğe çok fazla bulaşarak içine dalıp canını sıkmak istemez. Ama çok iyi bir fizikçi ya da fizik mühendisi olmak istiyorsa matematikte çok iyi olmalıdır. Aynı şekilde astronom, mühendis ya da deneysel fizikçi de olmak için matematiği çok iyi kullanmak gerekir. Fiziğe ilgi duyan ama matematiksel yanı zayıf olan birinin fizikte kendini yukarılara taşıması beklenemez.

Bizler Matematik Dehaları Değiliz

Çoğu öğrenci, matematiği bilimde kullanırken, karmaşık işlemlerden şikayet eder ve bu kadar matematiğin gereksizliğinden ve zorluğundan söz ederek aslında kendi cesaretlerini kırarlar. Gerçekte normal zekaya sahip sıradan bir insan bile çok sıkı çalışarak matematiği gayet iyi öğrenebilir ve zayıf olan matematik yeteneğini geliştirebilir. Sadece çalışmaya ve zihni matematiğe alıştırmaya ihtiyaç var o kadar. Zihni matematiğe alıştırmak için en iyi yol matematikle atletizm arasındaki benzerliği kullanmak, yani ne kadar çok antrenman o kadar başarı. Sporda başarılı olmak için çok iyi kaslara sahip olmak gerekir ve bunun için vücut çeşitli yollarla çalıştırılır. Örneğin çok muhteşem bir futbolcu olmak için Ronaldo olarak doğmak çok şanslı bir durum, ama Ronaldo olarak doğmayanlar O’nun seviyesine ulaşmak için fazladan daha çok çalışmalıdırlar:

– Ağrlık çalışarak kasları geliştirmeli.

– Yorgun düşene kadar hızlı koşmalı, sınırları zorlamalı ki kondüsyon artsın.

– Çok fazla şut atmalı, top tekniğini geliştirmeli, topla uğraşmalı.

Benzer şekilde bir fizikçinin de fizik ve matematik yeteneğini geliştirmesi için çeşitli yollar var. Varsayalım ki Elektromanyetik teori dersine çalışacaksınız ve bölümün en iyi öğrencisi ve çok iyi bir matematikçi değilsiniz. Ağlayıp, dövünmek yerine çalışmaya başlayıp matematik yeteneğinizi geliştirmeniz en akıllıca yol. Bunun için;

– Basit kurallardan başlamak ve hemen çok zor problemlere odaklanmamak.

– İntegral ve türevin kurallarını öğrenmek.

– Benzer örneklerin çözümlerini incelemek.

– Konu iyice konu pekiştikten sonra zor sorulara odaklanmak.

– Bol tekrar yapmak.