Etiket

çevre

Tarama

Kapitalizm temelde rekabete dayalı olan ve güçlünün kazandığı bir düzendir. Üretim biçimlerinin rekabetçi bir yapıya bürünmesiyle kapitalizm etkililiğini geliştirmiştir. Başarının, maddi yaşam standartlarının yükselmesi olarak tanımlandığı sanayi devriminden bu yana, kapitalizm tek egemen ekonomik sistem olarak kalmıştır. Piyasa şartlarının belirleyici olduğu bu dönemde, açgözlülük ve bencillikten yararlanılarak yükselen yaşam standartlarının özendirilesi kapitalist sistemin ana omurgasını oluşturmaktadır. İnsan emeğin ve doğal varlıkların vahşice sömürülmesi kapitalizmin korkunç bir canavar olduğunu göstermektedir. Karın en üst düzeye çıkarılması mantığıyla hareket eden kapitalizm çevreye yaptığı baskı nedeniyle refah alanların her geçen gün daha da daralmasına neden olmaktadır.
Kamusal eşitliği ortadan kaldıran kapitalist sistem, kolektif yaşam biçimine evirilmiş insan topluluklarının yapısıyla büyük bir çelişki oluşturmaktadır. Zenginle yoksul arasındaki uçurumun artması sınıfsal farlılıkları artık daha belirgin fay kırıklıklarına dönüşmektedir. Toplumsal yapının kökenindeki derin tektonik katmanların üst tabakadan gelen baskılarını absorbe etme kapasitesi her geçen gün azalmaktadır. Tektonik katmanlardan geçen baskının ekonomik fay hatlarında şiddetli kırılmalara yol açacağı bariz bir şekilde önümüzde durmaktadır. Rakipsiz bir sistem olarak görülen kapitalizmin eşitliksiz yapısı kapitalizmin de sonunu getirebilir.
ABD’’li ünlü iktisatçı Lester C. Thurow 1996 yılında kaleme aldığı “Kapitalizmin Geleceği” adlı kitapta dünyayı etkisine alan kapitalizmin sonunun geldiğine ilişin öngörülerde bulunmuştur. Thurow’a göre bireycilik üzerine kurulu olan kapitalizm, bireyin doğasındaki kısa vadeli düşünme eğilimini dengeleyerek sosyal kuralları içermeyen bir sistem olduğu için kendini tehlikeye atmaktadır. Yine Thurow eserinde, kapitalizmin rakipsiz kalmasının yaratacağı sorunları şu şekilde dile getirmektedir: Tarihsel olarak, dışarıdan gelen askeri tehditler, içerdeki toplumsal huzursuzluklar ve alternatif ideolojiler, statükoda kazanılmış hakları aramak için bir bahane olarak kullanıldı. Bunlar kapitalizmin varlığını sürdürmesini ve gelişmesini sağlayan şeylerdi. Eğer kapitalizm tehdit edilmiş olmasaydı, Roosvelt başarı sağlayamazdı. . Aynı şekilde Paul Kenndy, dünyadaki varlıklı ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki uçurumun giderek arttığına dikkati çekmiş, yoksul ülkelerin varlıklı ülkelere yasadışı baskısını önlemek için yoksul ülkelerin sorunlarına eğilmek gerektiğini belirtmiştir . Paul Kenndy’in görüşlerini destekleyen New York Times gazetesi köşe yazarlarından Thomas Friedman şöyle demişti: “Kötü durumdaki komşunuzun ziyaretine gitmezseniz, o sizi ziyarete gelir” . Ayrıca dünyada mevcut sorunlara çevresel bir değerlendirme amacıyla kurulan ve her yıl yayımladığı “Dünyanın Durumu” serisiyle çevresel sorunları anlatan Worldwatch Enstitüsünün başyazarlarından olan Lester R. Brown da kapitalizmle ilgili bir takım öngörülerde bulunmuştur. Brown’a göre dünyanın mevcut kaynaklarının insanoğlunun sınırsız istekleri karşısında giderek yok olma tehlikesi altındadır. Özellikle kapitalist sistemin dünyanın mevcut kaynaklarını tüketme yolunda sarf ettiği yoğun üretim faaliyetleri ileri dönemlerde çevrenin bozulmasına paralel olarak dünyada ciddi gıda sorunlarının yaşanacaktır. Brown, kapitalizminin sonunu bu şekildeki bir kapitalist anlayışının getireceğinden bahsetmektedir . Yukarıdaki ifadeler kapitalizmin içinde bulunduğu çıkmazı göstermektedir. Zaten adil olmayan gücün adaletsiz kuralları günün birinde kendine de bulaşır.
Kapitalizmin sınırsız üretme ve tüketme istediğinin maliyetini daha çok doğal çevre ödeyecektir. Doğal kaynakların büyük bir bölümü tükenebilir kaynaklarıdır. Tüketmenin özendirildiği kapitalist sistem, doğal kaynakları yok ederek kendi geleceğini de tehlikeye atmaktadır.
Dünyanın pek çok bölgesinde su kullanımının su yataklarının sürdürülebilir verimi geçmesiyle birlikte, aşırı su çekimi yaygınlaşıyor. Irmaklar üzerinde de talepler yaygınlaşıyor hatta kimi ırmaklar bu aşırı kullanma nedeniyle denize ulaşamadan kurumaktadır. Bu durum beraberine dünya gıda üretimini etkilemektedir. Tarım alanları insanların kullandıkları içme suyuna kıyasla çok fazla su tüketmektedir. Örneğin bir ton tahıl üretimin için 1000 ton su kullanımı gerekmektedir. Tatlı su miktarının azalması beraberinde en çok gıda üretimini etkileyecektir.
Yeryüzünde mevcut bir döngü bulunmaktadır. Bu döngülerden en önemlisi karbon döngüsüdür. Özellikle bitkiler atmosferde fazladan bulunan karbonu bünyelerine çekerek dengelemeye çalışırlar. Ancak hem bitkilerin aşırı tahribi, hem de fosil yakıtlardan yayılan karbon miktarını artması küresel ısınmaya neden olmaktadır. Bu duruma dayanak olması bakımından şu trajik örneğin verilmesinde yarar vardır. “Son yüzyılda yaklaşık 30 bin bitki türünün hepsi yok olmuştur. İçinde yaşadığımız son yıllarda, bitki ve hayvan türlerinden günde 3 canlı türünün tükenmesi, Biyoçeşitlilik tahribinin derecesini göstermektedir.
Artan nüfus özellikle orman ürünlerine karşı talep patlamasına sebep olmaktadır. Hızlı ormansızlaşma beraberinde yeraltına sızması gereken su kütlelerinin akışı sonucu hem toprak aşınmasını tetikliyor, hem de yeraltındaki tatlı su kaynaklarının azalmasın sebep oluyor. Ormansızlaşmanın en belirgin etkisi Ekvatoral kuşakta bulunan Tropikal yağmur ormanlarının tahribiyle ortaya çıkmaktadır. Tropikal yağmur ormanlarının sadece fotosentezle CO2 bağlayarak, dünya iklimini düzenleme etkisinin yılda 3,7 trilyon dolarlık ekolojik değer ürettiği hesaplanmıştır.
Kutuplarda buzullar yeryüzündeki tatlı suların yüzde 68’ni oluşturmaktadır. Küresel sıcaklıklarda meydana gelecek sadece birkaç derecelik artış bu yüksek kütleli buzulların erimesine neden olacaktır. İlk bir metrelik yükselme 2075 yılında olacağı tahmin edilmektedir. Ancak atmosfere katılan karbon miktarında hiç azalma olmaksızın artışlar devam etmektedir. Karbonun artması dünyadan uzaya gitmesi gereken ısının daha da fazla tutulacağı anlamına gelmektedir. Yani 2075 yılında gerçekleşeceği söylenen öngörü çok iyimser bir öngörü olarak kalabilir. Dünyanın şu anki imkânlarla ancak 180 santimetre kalınlığında yükselmelerle baş etme kapasitesi vardır. Kıyılara set çekilmesi ve suların tahliye edilmesi gibi küçük ölçekli tedbirler bile milyarca dolar bütçe gerektirdiğinden küresel ölçekli deniz seviyesi yükselmelerinden en fazla etkilenecek yerlerin gelişmemiş ülkeler olduğunu şimdiden söyleyebiliriz.
Üretim ve kazanç ekseninde kuşatıldığımız kapitalizmden kurtulmadan geleceğimizi güvence altına almamız mümkün değildir. İnsanları mutlu etmekle tüketmenin aynı anlamda kullanılması çevresel felaketlerin de yoğun bir şekilde artmasına neden olacaktır. Dünya artık hızlı bir tahribin içine girmiştir. Bu durumda insanın sağlığı ve refahının çevreye saygılı Pazar anlayışının benimsemesiyle mümkün olacağın altını çizme istiyorum. Bundan dolayı da ilk iş olarak tüketim alışkanlıklarının sorgulanması gerekmektedir. Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmeden kapitalizmin getireceği yıkımlardan kurtulmamız mümkün değildir.

*sechaber.com

Küreselleşme sınır tanımaz bir hızla gelişirken insanın yaşamsal sınırları giderek daralmaktadır. Kırsaldan kente doğru yönelen yoğun göç dalgasını da içine katarsak küreselleşme hem üretim tarzlarında hem de kültürel alanlarda tek tip bir yapılanmaya evrilmektedir. Geleneksel üretim tazları terk edilerek tamamen piyasacı bir anlayışa göre şekillenen üretim biçimleri sağlığımızı ciddi derecede tehdit etmeye başlamıştır. Yerelde oluşan çok zengin kültürel birikim, popüler kültüre dönüşmekte ve insanlarda tüketime dayalı ortak bir yapıya bürünmektedir.
Küreselleşme sanki yeni bir din haline gelmiş ve bu dinin mabetleri de AVM’ler olmuştur. Her gün milyonlarca insan bu AVM’leri tavaf etmektedir. Yerele ait her şeyin acımasızca yok edildiği bu yeni düzende, insanlar geleneksel üretim biçimlerine dönme arayışı içine girmişlerdir. Çünkü kalabalık kentlerde gürültü kirliliğinden hava kirliliğine, sağlıksız gıdalardan sağlıksız su tüketimine kadar pek çok şeyle mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Kanserojen maddelerin tüketimine dayalı kanser vakalarında görülen inanılmaz artışlar insanlığı tedirgin etmektedir. Piyasacı yaklaşımların getirdiği yoz- dejenere kültür, kentlerde ciddi suç patlamalarına neden olmaktadır.
Çözümsüzlüğü üreten kapitalist sistem, kendi içinde bu sisteme direnme isteğinde bir gurup ortaya çıkarmıştır. Bu Grup Küresel Ekoköyler Ağı (GEN)’dır. Bu açıdan baktığımızda ekoköylerin toplumdaki hasarı onarma ve gezegenimizin limitleri dahilinde yaşama konusunda bize yol göstereceğini söylemek yanlış olmaz. Ekoköyler dünyayı etkileyen çevre hareketlerinin çok önemli bir ayağıdır ve geleneksel yaşam şekillerinin yeniden canlandırılması için yerelin canlandırılması amacındadır.
Ekoköyler tam teşekküllü toplumun küçük birimlerini oluşturacak şekilde tasarlanmıştır. İnsan etkinliklerinin zararsız bir şekilde doğa ile bütünleştiği, sağlıklı insan gelişimini destekleyen, başarılı bir şekilde kesintisiz olarak sürebilecek yerleşimler elde etmek ekoköy sakinlerinin hedefleridir.
Ekoköylerde temel amaç çevrenin iyileştirilmesidir. Sosyal yaşamanın güçlendirilmesi adına ortak yaşam alanlarını çoğaltmaya ve bireysel eşya kullanımını en aza indirmeye çalışırlar. Böylece doğadan daha az madde temin ederek daha fazla kişinin yararlanması sağlanır. Yerel üretimler desteklenerek yerel ekonomiler canlandırılmaya çalışılır. Yerel ekonomilerin canlandırılması, ulaşım giderlerinde ciddi azalmalara sebep olacağından ürünler de ucuz elde edilebilmektedir. Ulaşımdan kaynaklanan çevreye salınan karbon miktarlarının azalması küresel iklim değişkelikleriyle mücadelede iyi bir etki yaratacaktır.
Eköyle klasik köy anlayışından faklı bir yapıdadır. Ekoköy hareketinde bilim, teknoloji ve eğitim bir kent ortamını aratmayacak kadar yoğundur. Birçok ekoköy üniversitelerle işbirliği yapmaktadır. Yine köylerin çoğunluğu kendi elektriğini yenilenebilir ve tükenmez enerji kaynakları olarak nitelendirilen güneş ve rüzgâr enerjisinden elde etmektedir. Ekoköylerde tiyatro, konser ve toplantı gibi faaliyetler günlük hayatın sıradan faaliyetleri arasında yer alır.
Ekoköyler, orada yaşayanların temel ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılama anlayışına dönük üretim yapan yerlerdir. Bu yerler,  çevrenin koşulları göz önünde bulundurularak toprağa dayalı organik üretim yaparlar. Köylülerin ihtiyaçlarını karşılamak için ortak bankaları ve kendilerine ait para birimleri bile vardır. Kurulan ağlar sayesinde ihtiyaç fazlası ürünler satılarak köye ekonomik kazanç sağlanır.
Ekoköyler dünyanın pek çok yerinde bulunmaktadır. Bu yerler arasında en meşhurları, Hindistan’daki Auroville, Senegal’daki Mbam ve Faoune, Almanya’daki Sieben Linden, ABD’deki Ithaca ve Brezilya’daki Ecoovila ekoköyüdür. Bu ekoköyleri kısaca incelemekte fayda vardır.
Hindistan’daki Auroville ekoköyünde ilk yerleşenler su pompası ve enerji üretmesi için araziye yel değirmenleri monte etti. Köylüler, güneş enerjisi ve biyokütle elde etmek için çok çalıştı ve bu çabalarının sonunda Auroville, Hindistan’daki en büyük alternatif enerji sistemleri merkezi haline geldi. Bu alternatif enerji sistemleri arasında en dikkat çekeni monte edildiğinde mutfak çatısından günde 1000 öğün yemek pişirmeye yetecek enerjiyi üreten 15 metre çapındaki güneş toplayıcısıdır.
Almanya’daki Sieben Linden ekoköyünün elektrik enerjisini fotovoltik paneller karşılamaktadır. Sıcak su ihtiyacı için güneş enerjisi kullanılmaktadır. Köy kendi sebze ihtiyacının %75’nin kendi imkanlarıyla organik üretimle elde etmektedir.
ABD’deki Ithaca ekoköyünde en dikkat çeken uygulama, sahip olunan arabaların ortak kullanımını sağlayan araba havuzudur. Böylece daha az araçla daha fazla iş yapma imkânı elde edilmiştir. Ithaca ekoköy arazisinin %95’inde organik tarım, otlak, orman arazisi ve sulak alan için ortak alanlar mevcuttur. Burada yaşayan bir aile ekoköy destekli bir üretimle haftada 1000 kişiyi besleyecek sebze ve meyve üretebilmektedir.
Brezilya’daki Ecoovila ekoköyünde bütün evler güneş enerjisinden en iyi şekilde yararlanmak için güneşe göre konumlandırılmıştır. Güneşten elde edilen enerjiyi gece de kullanmak için şömineli merkezi bir ısıtma sistemi tasarlanmıştır. Sıcak su genelde güneş panellerinden elde edilmektedir. Evler,  klima kullanımına gerek kalmayacak şekilde tasarlanmıştır. Evler, yer altı bölümleriyle yüzeydeki kanallardan geçen hava akımlarıyla serinletilir. Ayrıca, yazın evlerin serin kalmasını sağlayan estetik görünüme sahip çim çatılar kullanılmaktadır. Kanalizasyon sistemi biyolojik bir arıtma sistemi olan sazlıklar vasıtasıyla arıtılır. Arıtılan sular bahçelerde yetiştirilen ürünleri sulamakta kullanılır.
Örneklerde görüldüğü gibi ekoköy sakinleri birlikte yemek yiyen, araç gereçlerini ulaşım vasıtalarını ortak kullanan dayanışma ruhunun üst seviyede olduğu mutlu insanlardır. Çevrenin temiz, yiyeceklerin temiz ve sağlıklı olduğu huzur dolu alanlar aslında pek çoğumuzun hayalini ettiği yerledir. Bir nevi post-modern İMECE merkezleridir. Ekoköyler şehirlerin yoğunluğundan ve stresinden kurtulacak yerler olduğu gibi dünyanın küresel iklim değişikliklerine karşı mücadele edilecek yerledir.
Ülkemizde henüz kurumsal bir ekoköy sistemi yok, ama insanlarda eko-evlere doğru yoğun bir ilginin olduğu gözlemlenmektedir. Eko-evlerin ilerde ekoköyleri dönüşmesi gerekmektedir. Hatta eko-şehirler de olmalıdır. Yoksa çocuklarımıza bırakacağımız bir çevremiz olmayacağı gibi, kendi yaşam alanlarımızı da kaybedeceğiz.

İnsan nüfusu, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar artmıştır. Teknolojik ilerlemelerle insanın doğa üzerindeki tüketim baskısı eskiye oranla daha fazladır. Yani insanlar eskiye göre daha iyi besleniyorlar, daha çok kıyafet kullanıyorlar ve daha geniş ve gelişmiş evlerde yaşıyorlar. Nüfusun hem fazla olması, hem de daha fazla tüketim yapması çevre üzerinde onarılması güç hasarlar oluşturmaktadır. Bununla ilgili aşağıdaki örnekler dünyada tehlike çanlarının çaldığının göstergesidir.

İnsanlık son 50 yıl içinde büyük balık rezervinin %90 kadarını yok etti. Bilinen balıkçılık mekanlarının %22 sinde aşırı avlanma sonucunda balık rezervi tükenmiş, % 44’ü ise tükenme tehlikesi ile karşı karşıya gelmiştir. Yenilebilir balıkları avlarken her yıl ağlara takılan 27 milyon ton diğer deniz canlısı yeniden denize atılır. Çok açıktır ki, onlar artık yaşamaya devam edebilecek durumda değildirler. Denizin dibi bazı yerlerde çeşitli atıklar ile o derecede kaplıdır ki, orda artık hiçbir şey yaşayamamaktadır.

Son 50 yıl içinde insanoğlu ormanların %70’ini yok etti. Kalan %30 ise parça parça azalmış ve yok olma tehlikesi altındadırlar. Yılda 80 kilometre kare orman yok olmaktadır.

45 bin göl yok edildi. Her yıl kimyasal sanayi yüz milyon ton 70000 farklı bileşeni doğaya atıyor ve her yıl da bu çeşitliliğe 1000 yeni bileşen ekleniyor. Bu kimyasal ürünlerin sadece az bir kısmı insan ve doğa için zararsızdır.

Son 50 yıl içinde kuş çeşitliliğinin dörtte biri yok oldu, %11’i ise günümüzde yok olma tehlikesi altındadır. Memelilerin %18’i, balıkların%5’i, bitkilerin ise %8 yok olmakla yüz yüzedirler. Mercan kayalıkları, balık rezervinin tükenmesi, kirlenme ve sıcaklığın yükselmesinden zarar görmektedir.

Bütün bunların asıl nedeni ise enerji açlığıdır. Sahra altı Afrika’da kişi başına oldukça düşük, Avrupa ve Kuzey Amerika’da oldukça yüksek enerji tüketilmektedir. Dünya Enerji tüketimi en çok gelişmiş ülkelerde gerçekleşmektedir. Gelişmiş ülkeler, içlerindeki bazı çevre gönüllüleri dışında gezegenimizin bu yok oluşuna ya hiç ya da çok cılız tepkiler vermektedir.

Sonuç olarak gezegenimizin kaynaklarının % 30’u tükendi ve nüfus ise durmadan artmaktadır. Gelecek yıllar günümüzden daha kötü olacaktır. Dünyanın geleceğiyle ilgili tedbir almak artık bir tercih değil, zorunluluktur. ” Çevre; miras değil, gelecek nesillere devredilecek emanettir.”

Günümüzün muhtemel en önemli sorunlarından biri gıda güvenliğidir. Artan dünya nüfusunun temel besin gereksinimlerinin karşılanması konusu dünya gündeminde uzun bir süredir varlığını korumaktadır. 1900’lü yıllarda öngörülen kıtlığın gerçekleşmemesi, yeşil devrim dediğimiz tarım ürünlerinin genetik yapılarının değiştirilmesiyle elde edilen üretim artışı sayesinde olmuştur. Tohum ıslahı, zayıf ya da dirençsiz tohumların ayıklanıp güçlü ve dayanıklı tohumların yaygınlaştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu verim tarımsal verimde ciddi artışların yaşanmasına sebep olmuş ve dünyada öngörülen gıda krizinin uzun bir dönem yaşanmasını engellemiştir.fft99_mf2858645
Günümüzde tarımsal üretim sistemleri GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) kısaca bitki ve hayvanların genetik mühendisliği teknikleriyle bilim adamlarınca oluşturulan yeni formları dediğimiz ürünler sayesinde gerçekleşmektedir. GDO’lu ürünler, bir ürünün daha uzun süreli dayanmasını sağladığı gibi birim alanda en yüksek verim artışlarının yaşanmasına da neden olmaktadır. Bu ürünler ayrıca iklimdeki düzensizliklerden kaynaklanan olumsuzlukları da engellemektedir. Örneğin GDO’lu buğdaylar hem kuraklığa daha dayanıklı hale gelmiştir. Yağışların yaz başlarına sarkmasıyla buğday başak tutamaz hale gelir. Halk arasında kınacık denilen bu hastalık ne nesil buğday tohumları sayesinde engellenmektedir.bugday-D64E-819D-B229
Daha kaliteli tohum elde etme isteği, güçlü ve verimli tohum çeşitlerinin güçsüz ve dayanıksız tohumların yerine geçmesine neden olmaktadır. Böylece birçok yerel tohum türü kaybolmaktadır. Bununla ilgili dünyada oldukça ilginç örnekler bulunmaktadır. Geçtiğimiz yüzyıldan bu yana, tarımsal ürünlerin genetik çeşitliliği %75 oranında azaldı. Çin’de 1940’lı yıllarda 10 bin çeşit buğday türü varken günümüzde tür sayısı 1000’nin altına düşmüştür. 1930’lu yıllarda yetiştirilen mısır bitkisinden bugün yalnızca %20’si bilinmektedir. 1980’liyıllarda Filipinler’de binlerce çeşit pirinç ekilirken günümüzde sadece iki çeşit pirinç ekilmektedir.
Bitiklerdeki tür çeşidinin azalmasına benzer bir örnek de hayvan çeşidinin azalmasında görmekteyiz. Son yüzyıl içerisinde besin üretiminde kullanılan 1000 hayvan cinsi yok oldu. Bu dünyadaki kümes ve sığır hayvanı cinsinin %15’ine denk gelmektedir. Ayrıca bu kayıpların 300 türden fazlası son 20 yılda meydana gelmiştir.
Gıda üretiminin temeli durumumdaki tarımsal üretim ve hayvan yetiştiriciliği, yüksek kaliteli tep tip üretim sistemine geçmektedir. Böylece topraklara daha fazla kimyasal ilaç ve gübre katılmaktadır. Toprağın ve suyun zehirlenmesine ilaveten bazı tarımsal hastalıkların ya da salgınların yaygınlaşması da söz konusudur. Tarımsal ürün ne kadar çeşitli olursa, bir hastalık ya da salgın sırasında telef olanların yerine yenisi gelebilir. Ancak verimi artırmak adına ürün çeşidinin azalması ve tarımsal tohumların ciddi bir pazar payına dönüşmesinden dolayı kısır tohum sistemine geçilmesi gelecekte olası açlık felaketlerini tetikleyebilir. Örneğin, 1970’de ABD mısır yapraklarından kaynaklanan bir hastalık nedeniyle mısır üreticileri 1 milyar dolara yakın zarar ettiler.gdo-2
Dünyada tarımsal ve hayvansal türlerin azalmasıyla yetiştirilen ürünlerin daha hızlı sınır değiştirmesi de aynı döneme denk gelmektedir. Küresel ticaretin ulaşım sistemlerindeki gelişmelere bağlı olarak hızla artmasıyla mal ve ünlerin dolaşımı da aynı hızla artmaktadır. Örneğin 1970’lerde, dünyada 1,5 trilyon dolar mal ve hizmet akışı olurken günümüzde bu değer 10 trilyon dolar seviyesine çıkmıştır. Aynı dönemde turistlik amaçlı yer değiştirmeler de %50 artarak 800 milyon kişiye yükselmiştir.
Türlerin yer değiştirmesi istilacı türlerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. İstilacı bir tür bir alana yayılarak oradaki ekosistemi bozduğu gibi tarımsal üretime de büyük zarar vermektedir. Örneğin son 200 yılda ABD’ye yaklaşık 50 bin yeni tür gelmiştir. Gelen bu türlerin yaklaşık 8 bin türünün istilacı türler olduğu düşünülmektedir. Meksika’da 500 yerli balık türünün 167’si nesli tehlikededir. Bunda ise %76’lık istilacı türlerin etkisi vardır. İstilacı türler ekonomiye de ciddi darbe indirmektedir. Örneğin, Çin’de istilacı türlerden yılda 15 milyar dolar civarında ekonomik kayıp yaşanmaktadır. ABD ise istilacı türler her yıl 138 milyar dolar civarında bir ekonomik kayba neden olmaktadır.
İstilacı türlerle mücadele de önemli bir maliyet getirmektedir. Bu konuda ciddi çalışma yapan Avrupa Birliği’nde biyolojik istilacılar için 102 proje geliştirildi ve bu projeler için 27 milyon Euro ödenek ayrılmıştır.75402
Biyolojik istilacılar bir yerdeki gen birikimine büyük zararlar vermektedir. Küreselleşme kaçınılmaz olarak biyolojik istilacıları tetiklemektedir. Ancak bir bölgenin gen zenginliğini temeli bitki çeşitliliğiyle ve canlı çeşitliliğiyle korunabilir. Üretimde kaliteyi artırmak adına özel geliştirilmiş tohumlar, ürün çeşitliliğini azaltmaktadır. Ürün çeşitliğinin azalması biyolojik istilalara karşı daha korunaksız hale gelmemize sebep olmaktadır. Hem bizim hem de çocuklarımız için türlerin çeşitliliğinin azaltılmasının önüne geçilmelidir.

İnsan hakları kişi hürriyeti ve güvenliğini içeren temel haklardır. Bu haklar, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez haklardır. İnsan hakları kişi haklarını koruduğu için bir başkasının hak ihlalini de engellemek durumundadır. Bu bakımından sınırsız hak kavramı olamaz. Haklar bir başkasının hakkını ihlal edene kadardır.  çevre 3İnsan hakları temel haklar olan yaşama hakkından başlayarak, yerleşme ve seyahat özgürlüğüne, haberleşmeye ve salık hakkına kadar bir takın hakları barındırdığı gibi, konut dokunulmazlığından eğitim hakkına kadar birtakım ekonomik ve sosyal hakları da içermektedir. Sosyal hak ve ödevler toplumda kanunlar karşısında eşitliği amaçlamaktadır. Ancak eşit imkânlara sahip hayat standartları çevre üzerindeki baskıyı azaltabilir.
Dünya kaynaklarının kullanımından kaynaklanan adaletsizliğin insan hakları temelinde sorgulanması gerekmektedir. İnsan hakları denilince ilk akla sosyal ve kültürel haklar gelmektedir. Ancak bu haklar kadar önemli olan, dünyada gelişmişlik farklarını ortadan kaldıracak durumdaki ekonomik haklardır. Dünya nüfusunun sadece %20’lik bölümünün kaynakların %80’nini kontrol ediyor olması insan hakları bakımından sorgulanması gereken durumdur. Çevre adaleti için eşit haklara bağlı eşit sorumluluk ilkesi elzemdir. Çevre adaleti için, en temel insan haklarından yaralanma olanağının, çevrenin korunmasına bağlı olduğu unutulmamalıdır.

çevre 2 Uluslararası alanda bakıldığında çevreye verilen zararların en büyük bedelini yoksul ülkeler ödemektedir. Bugün küresel iklim değişikliklerinden kaynaklanan çevre sorunlarından en fazla gelişmemiş ülkeler etkilenmektedir. Sel, heyelan ve kuraklık gibi küresel iklim değişikliklerinin tetiklediği doğal afetlerin fakir ülkelerde daha fazla can ve mal kaybına neden olması çevre adaletiyle bağdaşmamaktadır. Çevre adaletine uygun olmayan bu durum, insan hakları ihlali kapsamında değerlendirilmelidir. İşte ulusal düzeyde baktığımızda çevreye verilen zararın en çok yoksul ülkelerde yoğunlaştığını ve bu ülkelerin, zengin ülkelerdeki aşırı tüketimi beslemek için kendi doğal kaynaklarının tüketilmesi sonucunda ortaya çıktığını görmekteyiz.
Adalet sürekli denetim ve denge gerektiren akışkan bir kavramdır. Adalet, güçlüyle güçsüzün eşit haklardan yaralanmasını güvence altına alacak bir mekanizmadır. Dünyada her yıl üretilen 400 milyon ton tehlikeli atığın %90’nını sanayileşmiş ülkeler tarafından üretiliyor olması küresel insan hakları sorunun ne boyuta ulaştığını göstermektedir. Çevresel sorumluluğu gelişmemiş ülkelerdeki yerel hakları yükleme anlayışı sonunu daha da büyütmektedir.

çevreÇevre kirliliği insanlığın geleceğini ilgilendirdiğinden bir insanlık sorunudur. Ancak çevre kirliliğine sebep olan etkenler insan hakları sorunudur. Çünkü çevreye verilen zararın en büyük etkisini, bu etkiyle baş etmesi pek mümkün olmayan insanlar görmektedir.
İyi bir çevre ancak çevre adaletiyle sağlanabilir. Çevre adaletinin yolu dünya kaynaklarının adil kullanımından geçer. İnsan hakları, kişi haklarını güvence altına almak zorundadır. Kişini yaşadığı çevrenin güvenliği kişi haklarının teminatıdır.

Enerji kaynaklarının bilinçsizce kullanılması basit gibi görünen ama hem ekonomimizi hem de sağlığımızı tehdit eden önemli bir sorundur. Günümüzde; hiçbir şeyin sonu yokmuş gibi tüketiyoruz. Bu tüketim ayrıca büyük çevre sorunlarına yol açmaktadır. Bu yüzden çevre dengesini yeniden kurma zorunluluğu, küresel ekonominin gelişimini giderek daha çok etkileyecek.

Yenilebilir enerji kaynaklarına geçmek kışın üşümek ya da karanlıkta oturmak anlamına gelmiyor. Geri kazanılmış kâğıda ya da çeliğe geçmek, kalitesi düşük ürünleri kabullenmek anlamına da gelmiyor. Yeni makinelerle, daha az kaynak ve enerji kullanılarak, aynı kalitede ürünler elde ediliyor. Ayrıca yenilenebilir teknolojiler sağlık harcamalarını önemli ölçüde azaltırken, yenilenebilir enerji alanlarına yapılacak yatırımlarla yeni istihdam alanları oluşturulabilmektedir. Bu bağlamda Kayseri ilginç bir örnek oluşturmaktadır. Şimdi Kayseri’nin bu alanda yaptığı çalışmaları inceleyim.

Şehrimizde geridönüşüm içintoplanan atıklar şöyle sıralanabilir.

  • Her Türlü Plastik Atıkları; Pet Şişe, Poşetler, Yoğurt ve Ayran Kapları
  • Her Türlü Kağıt Atıkları; Karton, Mukavvalar, Gazete
  • Her Türlü Metal Atıkları; Konserve Kutuları, Tenekeler, Meşrubat Kutuları
  • Her Türlü Cam Şişeler   

 2011 yılı itibariyle 2588 ton ambalaj atığı toplanmıştır. Bu atıkların 1759,84’ü kâğıt, 284,68 tonu cam 336,44 tonu plastik 207,04 tonu metaldir. Bu atıkların geri dönüşüm sonucunda tekrar kullanıma kazandırılmasıyla toplam 29,918 adet ağacın yok olması önlenmiştir.

Talo1: Kayseri ‘de 2011 yılında toplanan ambalaj atığı

Kaynak: Kayseri Kocasinan Belediyesi Geri Dönüşüm Hizmetleri 2011

Bunlara ilave olarak 20204347 litre su, 18294831 kwh elektrik enerjisi ve 3701 fıçı benzin tasarrufu sağlanmıştır. Bir kwh elektriğin maliyeti 27,48 kuruş ise; geri dönüşümden elde edilen kar değeri 365896,62 Türk Lirası’dır. 1 metre küp su maliyeti 1,68 Türk Lirası ise; geri dönüşümden elde edilen kar değeri 33943134,96 Türk Lirasıdır. Bu çalışmalardan elde edilen kazanç gelecekte hem yeni iş ve istihdam alanlarının oluşmasında önemli sermaye birikimi sağlayacak, hem de çevreci yatırımların yaygınlaşmasını teşvik edecektir.

Talo2: Kayseri’de 2011 yılında toplanan atıklardan elde edilen su tasarrufları

Dünya sanayi devrimiyle beraber çok hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Bu dönemden sonra emek yoğun üretim tarzları hızlı ve seri üretim şeklimde gerçekleşmeye başlamıştır. Böylelikle yoğun teknolojilere sahip olan ülkeler hızlı üretim yoluyla daha fazla ve daha ucuz üretim olanaklarına kavuşmuşlardır. Bu durum gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasında çok ciddi gelir dağlımı dengesizliğine sebep olmaktadır. Dünya kaynaklarının yüzde seksenini dünya nüfusunun sadece yüzde yirmilik kısmının tüketiyor olması, ya da dünyadaki en zengin yüzde 1’lik kesimin mal varlığı, gelecek yıl geri kalanların toplam mal varlığına denk düşecek olması gelir dağılımındaki dengesizliği ortaya koymaktadır.

Gelir dağılımındaki asimetrik durum, dünya kaynaklarının kullanımı ve çevresel etkileri değerlendirdiğimizde de buna benzer sonuçlarla karşılaşmaktayız. Yani çevre gelişmiş ülkelerin tüketim alışkanlıklarından dolayı hızla tükenmektedir. Dünyanın en yoksul ülkelerinde günlük gelirin bir doların bile altında olduğu yaklaşık bir milyar nüfusun dünya kaynaklarının kullanımına etkisi hemen hemen hiç yok gibidir. Yani o ülkelerde, insanları en mutlu eden şey, geceleyin yatağa yattıklarında karınlarının tok olarak girmeleridir.

Yoksulluğun yüksek olduğu yerlerde insanlara çevre hassasiyeti veremezsiniz. Bütün ilgisinin yiyecek bulmak üzerine odaklayan bir insana dünyanın karşı karşıya kaldığı küresel çevre sorunlarından bahsedemezsiniz. O insanların çevreye verdiği hasarı engelleyemezsiniz. Örneğin dağ köyünde yaşayan bir orman köylüsü ağaç keserken bunun çevresel yönünü yaşam şartlarının ağırlığı nedeniyle hiç sorgulayamaz. Ya da hayvancılık yapan bir köylünün hayvanlarını yaymak için gittiği korulukların ekolojik yönden nasıl zarar gördüğü konusunda hassasiyet bekleyemezsiniz. O sadece kendi yaşam mücadelesine odaklanmıştır.

Çevreci yaşam önerileri insanların temel gereksinimlerinin karşılanmasıyla bir anlam bulacaktır. Kötü durumdaki koşumuza yardım etmezsek, o bizden ne pahasına olursa olsun yardım almaya çalışacaktır. Yasa dışı göçlerin, kaçakçılığın ve terörün yaygın olduğu ülkelerde insanların temel gereksinimlerini karşılayamadıklarını görmekteyiz. Bu gün dünyada bir milyar nüfus, günlük gelirin 1 doların altında gelirle yaşamaktadır. Bu nüfus en kötü durumdaki komşumuzdur. Bu insanlar beslenme, barınma ve tıp ihtiyaçlarına ilave olarak içecek temiz su bulma konusunda da oldukça yetersiz durumdadır. Bu insanlardan çevresel duyarlılık istiyorsak, en başta onları doyurulmamız gerekmektedir.

Son yıllarda ekolojik borçlanma da olarak nitelendirilen bu durum dünya çevre sorunlarının halledilmesi için önemli bir adım olacaktır. Bir ülkenin doğal kaynağı bütün dünyanın ekolojik yapısına etki ediyorsa, dünya ülkelerinin o ülkeye bir bedel ödemeleri gerekmektedir. Nasıl ki bizler caddelerimizin temizlenmesi, park ve bahçe yapımı gibi nedenlerle çevre vergisi ödüyorsak dünya devletleri de küresel ekolojiye katkı sağlayan ülkelere çevre vergisi ödemek zorundadır.

Dünyada kaynaklarının neredeyse tamamına sahip olup da, en temel gereksinimlerini bile karşılamaktan aciz toplumlardan çevresel duyarlılık beklemek insafsızlıktır. Çevresel bedeli en fazla gelişmiş toplumlar ödemek zorundadır. Böylece devletler arsındaki gelir dağılımı uçurumunun azalmasıyla yasadışı olaylarda da önemli oranda azalacaktır. Bu durum, devletlerin güvenlik önlemleri için oluşturdukları bütçe harcamamalarını önemli oranda azaltacaktır. Dünya devletlerinin silahlanma giderlerinin yüze onu bile küresel çevre sorunlarını çözebilir.

Dünya kaynakları adil bir paylaşımla herkesi mutlu etmeye yetecek potansiyele sahiptir. Devletlerin hırs ve rekabete dayalı sömürü düzenine son verip asıl tehlikenin farkına varmaları gerekmektedir. Temiz bir çevrede yaşamanın bedeli ilerde inanılmaz maliyetli hale gelebilir. Gelecek nesillerin ihtiyacı olan günümüz kapitalist sistemin dayattığı tüketim alışkanlıkları değildir. Gelecek nesillere karşı en büyük sorumluğumuz onlara temiz bir çevre bırakmaktır. Ekolojik vergilendirmeyle uluslar arası dayanışma artacağı gibi, insanlar da daha tatminkar hale gelerek çevre üzerindeki aşırı baskıları ortadan kaldıracaklardır.