Küresel iklim değişikliklerinin etkisini göstermeye başladığı günümüzde geleceğe dair daha da karamsar tabloların olacağı yönünde endişeler giderek artmaktadır. Özellikle büyük develer küresel iklim değişikliklerine karşı şimdiden hazırlık yapmaya başladılar.
Devletlerin önemsiz gibi görülen noktalara birden bire yoğun ilgi göstermeleri aslında küresel iklim değişikliklerine karşı bir önlem olarak da değerlendirilebilir.
Peki, o zaman dünyada neler oluyor ve insanlar nesillerini gelecekte nasıl güvence altına alacaklardır? Bu temel soruların çözümü günümüzde basit terör ya da iç savaşların yaşadığı coğrafyalardaki olayları aydınlatacağı kanaatindeyim.
Küresel iklim değişiklikleri dediğimiz olay küresel ısınmadan kaynaklanan bir durumdur. Dünya giderek ısınmaktadır. Dünyanın ısısının artmasında güneş ısınlarının bir etkisi yoktur. Dünyada güneşten gelen enerjinin önemli bir kısmı uzaya yansımaktadır. Karbon salınımlarının artmasına paralel olarak uzaya gitmesi gereken ışınlar atmosferdeki karbon tarafından tutularak dünyanın mevcut ısısının artması sağlamaktadır. Böylece küresel ısınma denilen olay meydana gelmektedir.
Küresel ısınmanın artmasıyla birçok felaketin meydana geleceği öngörülmektedir. Ancak bu felaketler içesinde kısa vadede en büyük tehlike buzulların erimesi tehlikesidir. Yeryüzünde mevcut bulunan tatlı suların %68’i buzullardır. Buzulların da nerdeyse tamamına yakını başta Antarktika ve Kuzey kutbunda yer almaktadır. Yapılan ölçümlere göre her iki kutup bölgesinde de buzullarda ciddi erimeler oluşmaya başlamıştır.
Buzulların erimesinin ilk başta deniz seviyelerinde yükselmeler şeklinde bir felakete neden olacağı öngörülse de asıl tehlike okyanus akıntılarının yönlerinde beklenen değişikliklerdir. Bu akıntılardan en önemlisi Gulf Stream sıcak su akıntısıdır. Körfez akıntısı da denilen bu akıntı, yolculuğuna Meksika Körfezinden başladıktan sonra Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarını takip ederek, Florida kıyılarına oradan da Newfoundland’a hareket eder. Akıntı bundan sonra Atlantik Okyanusunu geçer ve 30°D, 40°K dolaylarında ikiye ayrılır; bir kolu Avrupa’nın batı kıyılarına ulaşır, öteki ise Batı Afrika kıyılarına doğru hareket eder.
Akıntı’nın Meksika Körfezi’ndeki hızı 3,5 knot (6,5 km/saat) olarak ölçülmüştür. Buradaki debisi 30 milyon metreküptür ki Missisipi Nehri’nin birkaç yüz katıdır. Hatteras Burnu’nda hızı 1 knot’a kadar düşer. Kıta sahanlığından akan akıntının sıcaklığı Kıtanın sahilinden akan soğuk güney akıntısıyla ‘Soğuk Duvar’ adı verilen yapıyı oluşturur. Burada akıntının derin mavi suları diğer sulardan rahatlıkla ayırt edilebilir. .
Körfez Akıntısı’nın en temel etkisi, Avrupa’nın kuzeybatısının ısınmasını sağlamasıdır. Matematik konumu düşünecek olursak, Kuzey Avrupa Sibirya ile aynı enlemdedir. Ancak akıntı, Kuzey Avrupa’nın, özellikle de İngiltere’nin ikliminin ılıman ve nemli olmasını sağlamaktadır.
Buzulların erimesine bağlı olarak denizlerin tuzluluk oranları değişecektir. Böylece yoğunluk farkından oluşan okyanus akıntıları yön değiştirecektir. Gulf stream sıcak su akıntısının yön değiştirmesi küresel bir soğuk dönem yaşanmasına sebep olabilir. Özellikle 40-60 enlemleri arasındaki sahalarda yaşam koşulları zorlaşabilir.
Diğer taraftan Sahra çölü üzerinde bütün Mısır’ı, Batı Nil’i, Doğu Libya’yı, Kuzey Çad ve Sudan’ı kapsayan yaklaşık 2 milyon kilometrekare alanı kaplayan 375 milyon kilometre küp suyu içine alan büyük bir akifer (yeraltı su kaynağı) bulunmaktadır. Jeolojik akifer denilen bu kaynak çok derinlerde olduğu için burada henüz su çıkarılamamıştır. Ancak su çıkarımı ile ilgili çalışmalar başlamıştır.
Bahsettiğimiz konular ABD yapımı “Yarından Sonra” filminde de anlatılmıştı. Filimde küresel ısınmanın getireceği muhtemel bir küresel soğumayla ABD’lilerin daha güneye yani Yengeç dönencesine yakın Meksika’ya göç ederek hayatlarını kurtarmaya çalıştıkları anlatılmaktaydı.
Günümüzde ise yine Yengeç dönencesi üzerinde bulunan Büyük Sahra çölünde ABD ve Çin su arama çalışmaları ya da su çıkarma çalışmalarını sürdürmektedir. Pentagon’un savunma konseptlerine küresel iklim değişiklikleriyle ilgili bölüm eklemesi ve bütçe ayırması küresel iklim değişikliğinin jeopolitik etkisi olarak değerlendirilebilir.
Konu jeopolitikten açılmışken içine biraz da komplo teorileri katıp yakın dönem uluslararası gelişmeler ışığında birkaç değerlendirme yapmakta fayda var diye düşünüyorum.
Öncelikle 2011 yılından sonra dünya yeni bir döneme girmiştir. ARAP BAHARI olarak adlandırılan dönem aslında küresel ısınmanın getirdiğin yalancı bir jeopolitik bir bahardır. Çünkü Arap baharının coğrafi yayılış alanı ile Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi’nin yayılış alanı hemen hemen aynıdır. Burada özellikle Sahra çölünde bir kuşatma olduğunu görmekteyiz. Kanaatimce küresel iklim değişikliklerine bağılı olarak ilerde en uygun yaşam koşulları Saha Çölü ve çevresinde olacaktır. Büyük devler arasında ilan edilmemiş bir su savaşı vardır. 2011’de başlayan Arap Baharı’nın Sahra çölündeki suyu kontrol etmek için yapıldığı fikrindeyim.
İkinci olarak bu su savaşında ülkemizi de çok yakından ilgilendiren gelişmeler bulunmaktadır. Fırat ve Dicle nehirlerinin hâkimiyeti geleceğin dünya hâkimiyetinin kilidi durumundadır. Günümüzde Suriye ve Irakta meydana gelen gelişimleri jeopolitik bir bakış açısıyla değerlendirmezsek gelecekte çok büyük sıkıntılara düşebiliriz.
Eskiden Akdeniz, dünyanın orta denizi ya da merkeziydi. Tarih Akdeniz’i tekrar merkez konumuna getirdi. Gelecekte dünyanın şekillenmesi Akdeniz çevresinde özellikle Sahra çölünden başlayıp Fırat ve Dicle’yi içine alan bir kuşakta gerçekleşecektir. Dünya Sahra Çölünde doğru yeni bir Kavimler Göçü başlatabilir. Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek var mı diyenler için söylüyorum. Evet, dünyayı yeniden keşfetmeye gerek var. Dünyanın altı hala keşfedilmeyi bekliyor.
Türkiye dünyanın en hassas coğrafyalarından birinde kurulmuş bir ülkedir. Bu coğrafya binlerce yıldır birçok medeniyetin güç egemenlik mücadelesine sahne olmuş bir yerdir. Yaklaşık bin yıldır Anadolu’ya hâkim olan Türkler her zaman dünya egemenliği mücadelelerinin önemli bir ayağı durumundaki Anadolu’yu elde etmeyen çalışan güç merkezlerine karşı amansız mücadele vermiştir.
Üç kıtaya yayılan Osmanlı imparatorluğunun gücünün azalmasına bağlı olarak Türklerin bin yıldır yaşadığı toprakları da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bütün dünyaya benzeri görülmemiş kurtuluş mücadelesi vererek Anadolu’nun Türk yurdu olduğunu bütün dünya bir kez daha anlamıştır. Türkiye’nin tabii olduğu sınırlar çok stratejik bir hat üzerinde bulunmaktadır. Bu da yaşadığımız coğrafyanın çok yönlü ve kapsamlı bir dış politika üretmesini zorunlu kılmıştır. Anadolu’yu ele geçirmek isteyen büyük güçlere karşı verdiğimiz ulusal kurtuluş savaşı ile topraklarımızın güvenliğini güvence altına aldık. Söz konusu coğrafya dünya enerji kaynaklarının kilit noktasında olunca emperyalist güçler için her zaman bir hedef durumundadır.
Birinci Dünya savaşının sonuçlarından hoşnutsuz olan devletlerden biri olan İtalya yeni sömürgeler elde etmek için 1935 te Habeşistan’a saldırması Ortadoğu ülkeleri ve bizim için ciddi bir tehdit olarak algılanmıştır. İtalya’nın yayılmacı tutumunu karşı Türkiye’nin öncülüğünde bölgesel güvenliği artırmak için bir takım girişimlerde bulunulmuştur. Bunun üzerine 2 Ekim 1935 de Cenevre’de Türkiye, İran ve Irak arasında üçlü bir bölgesel işbirliği anlaşması imzalamış sonra da Afganistan’ın da katılımıyla dörtlü antlaşmaya dönüşmüştür. Ancak İran ve Irak arasında birtakım sorunlar bulunmaktaydı. Buna ilaveten Türkiye- İran arasında halledilmesi gereken sıkıntılar vardı. Bu durum 2 Ekim mutabakatının hayata geçmesine engel olmaktaydı. Türkiye komşuları ile olan ihtilaflarını gidermek için ilişkilerini sıkılaştırdı. 1937 Ocak ve Nisan ayları arasında Türkiye İran arasında çeşitli alanlarda işbirliği içeren anlaşmalar imzalandı. Nisan 1937 de, Türkiye- İran, Türkiye- Irak arasında 5 Haziran 1926 da imzalanan dostluk Antlaşması 2 yıl daha uzatıldı. İran ve Irak arasındaki anlaşmazlıklar da 4 Temmuz 1937 de imzalanan bir antlaşma ile çözümlendi. Böylece dört devlet arasındaki anlaşmazlıklar usta bir diplomasi ile giderilmiş oldu.
İtalya’nın Habeşistan’a saldırmasını fırsat bilen Türkiye, İran, Irak ve Afganistan’ı Tahran’daki Sadabat Sarayı’nda bir araya getirerek 18 Temmuz 1937 de “Sadabat Paktı” adını alan saldırmazlık antlaşması imzalandı. Buna göre taraflar birbirlerinin iç ilerine karışmaktan kesin olarak kaçınacak bir siyaset yiyecekler. Ortak sınırların dokunulmazlığına uyacaklar ve birbirlerine saldırgan hareketlerde bulunmayacaklardır. Ortak çıkarları ilgilendiren konularda birbirlerine danışacaklar. Kellog Paktı’na uyuyacaklar. Pakt 5 yıl geçerli olacak ve imzalayıcı devletler tarafından sürecin sona ermesinden 6 ay önce pakt fesih ihbarında bulunmadıkça antlaşma 5 yıl süreyle uzatılmış sayılacaktır.
Dünya petrol rezervlerinin %65’ine sahip olan Ortadoğu üzerinde, Amerikan hâkimiyetini oluşturmak, Washington açıcısında kaçınılmaz bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak Büyük Ortadoğu Projesi ile sınırları yeniden tanımlanan Ortadoğu Bölgesinin anti-Amerikanizm üreterek yeni 11Eylülere neden ve küresel istikrarı böylece hegemonyayı tehdit eden bir bölge olmaktan çıkarılması için “demokratikleşme ve serbest piyasa ekonomisi” çerçevesinde dünya pazarlarına eklenmesi gerekmektedir ki, bu da Büyük Ortadoğu projesinin temel amacıdır.
Büyük Ortadoğu projesi yenidünya düzenine geçişin önemli bir ayağını teşkil etmektedir. Çünkü bu ayak Amerikalı stratejistlerin belirlediği ABD’nin küresel üstünlüğünü hâkim kılmayı ve ABD’ye yönelecek saldırıları daha oluşmadan bertaraf edilmeyi amaçlayan bir doktrin çerçevesine oturtulmasıdır. ABD, hem küresel enerji alanlarının denetimi altına alan hem de kendisine çıkabilecek rakip devletleri kendisine bağımlı kılarak etkisizleştirmeyi amaçlayan bir politikayla hareket etmektedir. Bu amaçla oluşturulması düşünülen BOP tamamen Amerikan çıkarlarını güvence altına almakla ilgilidir. Yoksa ABD’nin söylemlerinde sürekli olarak insan hakları, demokrasi ve özgürlük gibi kavramlar sadece ABD çıkarlarını kamufle etme isteğinden başka bir şey değildir.
Büyük Ortadoğu olarak tanımlanan bölgenin dünya petrol üretiminde % 65,4 üne sahip olmasının dışında bölgede; bor, doğalgaz, fosfat, sülfür, kömür, krom, demir filizi, kurşun, magnezyum, çinko, asfalt, kaya tuzu, mermer, alçı taşı, kireç taşı, tuz, su, kereste, potasyum, bakır filizi, balçık, kum, kaya petrolü, altın, nikel, kobalt, boksit, uranyum, talk ve taş pamuğu gibi büyük bölümü stratejik hammadde özelliğinde olan madenler bulunmaktadır.
ABD, 2003 yılında bütün uluslararası hukuk tanımazlığını göstererek Irak’ı işgal etmiştir. Daha sonra yaptığı açıklamalarda BOP temelinde bölgenin yeniden yapılandırılacağı ve bölgedeki haritaların yeniden çizileceğini belirtmiştir.
ABD’nin Irak işgalinde önemli hedeflerinden birisi de petrol ihraç eden ülkelerin petrol fiyatlarını keyfi ayarlamasının önüne geçmekti. Çünkü OPEC üyeleri içerisinde önemli bir üretim payına sahip olan Irak’ın petrolü ile petrol borsasında fiyatları ayarlama konusunda ABD’de söz sahibi olabilirdi. ” 112 milyon varille, Suudi Arabistan ve Kanada’dan sonra dünyanın ispatlanmış üçüncü büyük petrol rezervine sahip olan Irak’ın tekrar petrol piyasalarına dönmeleri önemli bir olaydır. Libya, İran, Venezüella, Cezayir, Katar gibi OPEC ülkeleri de olmak üzere birçok petrol üretici ülke, petrol sektörlerini kontrollü olarak yabancılara açmış durumdadır. Ancak Irak’ın durumu hala açık değildir. Baas rejimi döneminde, Çin, Fransa ve Rusya ile imza attığı milyar dolarlık birçok ihalenin akıbeti belli değil. Ancak on yıl içinde petrol piyasasına tam olarak dönmüş Irak’ın bu piyasada önemli rol alacağı tahmin edilebilir.”
Büyük Ortadoğu Projesinde geleceği en çok merak edilen ülkelerden birisi de Suudi Arabistan’dır. Irak’ın petrol piyasalarında etkinliğini artırması ve ABD’nin OPEC üyeleri içerisinde dolaylı olarak petrol fiyatlarını belirleme ihtimali Suudi Arabistan’ın petrolden aldığı payın azalmasına sebep olacaktır.
Sadabat Paktı ile Büyük Ortadoğu Projesi’ni değerlendirecek olursak;
- Sadabat paktı, hem bölgenin güvenliğini hem de Türkiye’nin güvenliğini sağlama hedeflenmişken BOP ile bölge ve Türkiye’nin güvenliği tehlikeye girmiştir.
- Sadabat paktında devletlerin egemenlik haklarına müdahaleden özenle kaçınılırken BOP ile devletlerin içişlerine karışmak gelenek haline geliyor.
- Sadabat paktı milli bir özellik taşırken BOP gayri millidir.
- Sadabat paktı Türk millettin menfaati göz önünde bulundurularak hazırlanmışken BOP, emperyalist güçlerin menfaatlerine göre hazırlanmıştır.
- Sadabat paktı bölgeye barış getirmişken BOP bölgeye savaş getirmiştir.
- Sadabat paktı ile Türkiye’nin bölgede gücü ve etkinliği artmışken BOP ile Türkiye bölgede yalnızlaşmıştır.
- Sadabat paktı ile bölge ekonomisi canlanmışken BOP ile bölge ekonomisi durgunlaşmıştır.
- Sadabat paktı ile bölge güvenliğini sarsacak ayrılıkçı hareketler önlenirken BOP ile bölge ayrılıkçı hareketlerin cirit attığı saha haline gelmiştir.