Etiket

atatürk

Tarama

Ulusların gelişmişlik durumlarını belirtmede eğitim sadece nicel olarak ifade edilecek bir unsur değildir. Toplumun ne kadarının okum-yazama bildiği, ne kadarının diplomalı olduğu gibi veriler elbette önemlidir. Ancak eğitim verilerinin niteliksel özelliklerine bakmaksızın sadece istatistiki verilere göre değerlendirme yapmak popülizmden başka bir şey değildir.
Eğitim hedeflerini birey merkezli olarak iki gurupta değerlendirmek gerekmektedir. Birci gurupta bireyin kendi yaşantıları yoluyla bireye kazandırılan istendik davranışlar; ikinci gurupta da bireyleri toplumun ihtiyaç duyduğu bilgi ve becerilere kavuşturmaktır. Bu durum eğitimde uygulanabilirliğin ne kadar önemli olduğu gösterir. Teorik bilgiler, pratik becerilerle pekiştirilmelidir. Yoksa sırf yönetmelikler yerine getirilsin diye sadece yazılı raporlarla eğitimi idame ettirmeye çalışmak, eğitime verilecek en büyük zararlardan biridir.
Eğitimin günübirlik siyasi kısır çekişmelerden kurtulup, çağdaş hedefler doğrultusunda uzun soluklu planlama ve uygulamalara göre yapılması gerekir. Çağın şartlarına göre eğitim sistemleri yenilenebilir hatta değiştirilebilir. Oysaki sadece yöneticilerin kendi rüştlerini ispatlaması için eğitim sisteminin kısa aralıklarla değiştirilmesi ilerde çok vahim sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin değiştirilen bir eğitim sisteminin başarı durumunun ölçülmesi için en az yirmi yıla ihtiyaç vardır. Çünkü çocuğun ilkokuldan başlayıp üniversiteye, oradan meslek hayatına atanması ve mesleki deneyimini kazanması en az yirmi yılı alacak bir süredir.
Eğitim bir süreçtir. Bu süreç hayat boyu ilerlemeye dayalı olarak sürekli gelişim eğiliminde olmalıdır. Eğitim bir gelecek tasarımı olduğundan yetişecek nesillere geçmişten dersler alıp gelecekte daha dikkatli olmaları öğretilir. Yenileşme diye geçmiş getirilmeye çalışılmamalıdır. Gerileşmeyi gelişme diye anlatmak irticadan başka bir şey değildir. Çoğu kez başımıza gelmiştir. Otobüse bindiğimizde otobüsün içi kalabalıksa şoför ön kısımlara yığılmaları engellemek için “lütfen geriye doğru ilerleyiniz!” der. Hâlbuki geriye doğru ilerlenmez; geriye doğru gerilenir. Eğitimde gerilemeyi ilerleme olarak algılamak da otobüs şoförünün düştüğü trajikomik durum gibidir.
Yukarda belirmeye çalıştığım unsurlar aslında Büyük Önder Atatürk’ün bizlere kazandırmayı amaçladığı eğitim hedefini yansıtmaktır. Dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkın eğitimine düşkün olmamıştır ve dünyada hiçbir lider O’nun kadar halkını eğitememiştir.
Atatürk’ün dünyayı hayran bırakan destansı Kurtuluş Savaşı kadar önemli hatta daha zor mücadelesi Türk halkının eğitimi için yaptığı mücadeledir. Binlerce yıldır cahil kalmış bir halkı eğitmeye çalışmak her liderin harcı değildir. Aslında liderlerin en çok işine cahil kalmış halk gelir. Çünkü cahil halk asla sorgulamaz ve kayıtsız itaat içinde hareket eder. Ama eğitimli halk bilinçlidir ve hak ettiği hayat standartlarını ülkenin liderlerinden bekler. Eğitimli halk sorgulayıcıdır ve ülkeyi yönetenlerin keyfi davranışlarına tepki gösterirler. O yüzden liderler halkın eğitimine pek sıcak bakmazlar. Ancak, Atatürk Türk halkın eğitimini kendine bir görev olarak görmüştür. Atatürk’ün eğitimle ilgilenmesindeki gayeyi O’nun şu sözünden anlayabiliyoruz:
“Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sora gelecekler için çalışmaktır.”
Türkiye cumhuriyeti kurulduğunda okuma yazma oranlarının % 7 civarında olduğu, kadınlarda okuma yazmanın %0 1 civarında olduğu düşünülürse Atatürk’ün ne kadar zor bir göreve talip olduğunu anlayabiliriz. Kurtuluş savaşı sonrasında Atatürk’ün “En büyük arzum milli eğitim bakanı olarak çalışmak” sözünü anımsarsak O’nun eğitime olan ilgisini daha iyi kavramış oluruz.
Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün önderliğinde eğitimde baş döndürücü gelişmeler olmuştur. Cumhuriyetin ilk on yılında öğrenci sayısı 64 bini kadın olan 358 binden, 220 bin kadın olmak üzere toplam 656 bine yükselmiştir. Öğretmen sayısı aynı süre içinde 12 binden 19 bine yükselmiştir. Atatürk öğretmenlere her zaman çok büyük değer vermiştir. Öğretmenlere verdiği değeri 1925’te İzmir Erkek Öğretmen okulunda şöyle dile getirmiştir: “Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğitimden yoksun bir millet, henüz millet adını almak yeteneğini kazamamıştır.”
Atatürk sadece öğrencilerin eğitimiyle uğraşmadı. Eğitim seferberliğiyle bütün milleti eğitmek için çok yoğun bir mücadele vermiştir. Bu yüzden kendisine Başöğretmen denilmiştir. Halkın cahilliğini biran önce ortadan kaldırmak için dünyanın öğrenilmesi çok kolay olan Latin kökenli Türk alfabesini getirmiştir. Yöneticilerle halk arasındaki kopukluğu gidermek, dilimizin yabancı dillerin istilasından kurtulmasını sağlamak için dilde sadeleştirme ve özleşmeyi sağlamıştır. Türk halkını bilimsel gelişmeleri daha kolay anlayabilmesi için birçok bilimsel kavramın Türkçesini bizzat kendisi bulmuştur. Türk tarihinin temelini birkaç yüzyıla hapsedenlerin aksine Atatürk tarihimizi antik dönemlere kadar götürmüştür. İlk önce Türk Ocakları daha sonra da Haklevleri yoluyla Türk halkına yaygın eğitim yoluyla çok değerli bilgiler verilmesini sağlamıştır.
Atatürk dönemi her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da inanılmaz başarıların olduğu bir dönemdir. Ancak Atatürk’ün eğitime olan tutkusu o derece fazlaydı ki her şeyden bir eğitim faaliyeti çıkaracak bir alan oluşturabiliyordu. Örneğin Atatürk’le simgeleşen Sümerbank tesislerinde konferans salonları, tiyatro ve müzik salonları gibi işçilerin ve ailelerinin eğitimine yönelik pek çok kuruluş vardı.
Dünyanın en başarılı komutanlarından olan katıldığı hiçbir savaşı kaybetmeyen Atatürk, ordunun eğitilesine de özel bir önem vermiştir. Askere gelenlerden okuma yazma bilenler hem okuma yazma bilmeyen askerleri eğitiyorlar; hem de kırsal kesimlerde halka okuma yazma öğretiyorlardı.
Atatürk’ün eğitime verdiği önemi anlatmakla bitirmek mümkün değildir. Çünkü neredeyse aldığı her nefesi bir şeyler öğrenmek ve halka bir şeyler öğretmek amacıyla harcamıştır. Türk halkının gölünde Başöğretmen olan Atatürk, ebediyen bize öğretileriyle yol gösterecektir.

Milletlerin genetik hafızası bazı simgelerde saklıdır. Uzun bir tarihsel dönüşüm ve gelişim bazen milletlerin kökenini bulmakta zorluk çekmelerine neden olabilir. Köken araştırması geleceğin daha net görünmesini sağlayabilir. Geçmiş deneyimler, geleceğe ışık saçabilir.

Toplumlar, bazen ideolojik kaygılar nedeniyle kökenlerinden uzaklaşabilirler. Günübirlik siyasi çekişmeler, toplumları tarihin sadece belli dönemine hapsetmeye sebep olabilir. Ancak, millet oluşumu ve millet sevgisi mutlaka bilimsel bir temele göre şekillenmelidir. Ulu Önder Atatürk’ün oluşturmaya çalıştığı bilimsel milliyetçilik, Türk milletinin üstün vasıflarını ortaya çıkarmak amacındadır. Avrupa merkezli tarih anlayışında Türk milletini kötü gösterme gayretleri ön plana çıkmaktadır. Türker’e barbar nitelemesi yaparak Türk milletinin tarihi zenginliği etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. Türklerin sadece savaşçı toplumlar olduğu hiçbir zaman bir medeniyet oluşturamayacağı argümanı Avrupalı tarih anlayışında ağır basmaktadır.

Atatürk, bu anlayışı yıkmak için çok yoğun mücadele etmiştir. Neredeyse hayatının son on yılını Türklerin köken araştırmaları için ayırmıştır. Köken konusunda önemli bulgular elde ettiği anlaşılmasına rağmen belli bir kesim tarafından Ata’nın mirasına yoğun bir şekilde saldırı başlatmıştır. Bu saldırılardan Ulu Önder’in tarih çalışmaları da nasibini almıştır. Atatürk’ün sanki bir sanal bir efsane yaratmak gayretinde olduğu iddia edilerek köken araştırmaları uzun bir süre rafa kaldırılmıştır. Ancak günümüzde Ata’nın mirasına her türlü engellemeye rağmen ciddi derecede sahip çıkan araştırmacılar vardır. Bu araştırmacılar artık yavaş yavaş kamuoyunun ilgisini de üzerlerine toplamaya başlamışlardır.

Araştırmalarıyla çok değerli sonuçlara ulaşan başta Göktürk Ramu olmak üzere Seyit Ali Ergeç ve Çiçek Sekban Tüfekçi’nin köken araştırmaları geleceğimize ışık tutacaktır. Her şeyden önce bu üç araştırmacı Atatürk’ün bilimsel milliyetçiliğini özümsemiş kişilerdir. Yaptıkları onlarca köken çalışması Türk Milliyetçiliğini bilimsel temele oturtmak adına çok değerli çalışmalardır.

Köken çalışmaları konusunda Göktürk Ramu ve Seyit Ali Ergeç’in seiz ışık yada sekiz uç ile ilgili çalışmları dikkatle izlenmelidir. Türk milletini sadece Osmanlıya indirgemek milletimize yapılacak en büyük haksızlıktır. Atatürk’ün ne kadar ileri görüşlü bir lider olduğunu burada uzun uzadıya anlatmaya gerek yoktur. Şu kadarını söyleyebiliriz ki, Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün en büyük dayanağı tarihsel derinlik algısından gelmektedir. Dünya daha Sümer medeniyetini bilmezken Atatürk, Türk milletinin Sümerlilerle yakınlığı konusunda ciddi araştırmalara başlamıştır. Bize de yarım bıraktığı araştırmaları devam etmemizi ister gibi Sümer isimlerini günlük hayatımızın her alanına yerleştirmeye çalışmıştır. Tük tarihinde sadece Atatürk kökenimizi Sümerlilere dayandırmıştır.

 

 

 

“Türk milletinin en yaygın kullandığı sekiz ışın kaynağını araştırmacı yazar Göktürk Ramu, Sümerliler ’de bulmuştur. Sekiz uca ilave olarak bazı renk ve dolguların da Sümer’den başlayıp Türklere uzanan yelpazesini Göktürk Ramu şöyle özetlemektedir: Sekiz uçlu sembollerin pek çok farklı anlamı olmakla birlikte, en bilinen anlamı Türkleri temsil ettiğidir. Birçok Türk kültüründe sekiz köşeli yıldız bulunmaktadır (Azerbaycan Bayrağı gibi). Büyük Selçuklunun bayrağı da sekiz köşeli yıldız içinde çift başlı kartaldır. Altı köşeli yıldız deyince nasıl ki Yahudi gelir akla, sekiz köşeli yıldızda da Türkler akla gelmektedir.

Ancak en kabul gören görüşlerden birisi bir tanrıçayı işaret etmektedir; Akkadca İştar, Sümerce İnanna olarak bilinen tanrıçadır. Ürdün’ de Tell-Ghassul kazı alanında bulunmuş bir duvar resmindeki bu sekiz köşeli yıldız aynı zamanda Venüs gezegenini simgelemektedir. Bu gezegen İnanna’nın gezegenidir. Simgelerdeki duvar resminin rekonstrüksiyonu şu anda Kudüs müzesinde bulunmaktadır. Sümerlilerde güneş simgesi yaygın kullanılan bir simgedir. Bu simge Sümer’in güneş tanrısı Samaş’tan gelmektedir. Samaş ile İnanna ikiz kardeştir. Sekiz uç ve güneş birleşmesi Samaş ile İnanna birleşmesini ifade etmektedir. İnanna Türk mitolojisinde AYİZİT’tir. Lacivert taşı üzerine güneş motifi lacivert taşı tabletlerde en çok geçen taştır. Bu simge Lapis Lazuli olarak da bilinmektedir. İnanna ile ilgili metinlerde lacivert taşı bolca bulunmaktadır.”

Türklerin kullandığı simgeler konusunda sayısız araştırmaya imza atan araştırmacı yazar Seyit Ali Ergeç sekiz ışık simgesinin içeriğini şöyle açıklamaktadır.
“Güneşin ışığı olarak tasvir edilmiş 8 ışık ise kadim Türk tarihinin kutsal sembolüdür. Ahiret (ya da öteki alem) inancının önemini ve değerini ortaya koyar. Her bir ışık beşer olarak olgun insan olmanın 8 unsurunu tasvir eder. Bunlar, sadakat sahibi olmak, şükretmek, sabır göstermek, doğru şeyler yapmak, merhametli olmak, şefkat duymak ve cesur olmaktır.”

Tarihi şan ve şerefle dolu, her dönem dünya siyasi gündemine damgasını vurmuş Türk milletinin tarihsel kökeni yok sayılamayacak gerçeklerle doludur. Köken araştırması sadece Türkler açısından değil bütün milletler açısından çok önemlidir. Hele hele yaşadığı her dönem dünyada derin izler bırakmış Türklerin kökeninin araştırılması bir insanlık meselesidir.

Temeli kurtuluş savaşına dayanan Türkiye Cumhuriyeti, her alanda çok önemli dönüşümlerin ve gelişimlerin olduğu bir süreçtir. Gerek cumhuriyete gidilen yol, gerekse de cumhuriyet sonrasında gerçekleşen olaylar, cumhuriyet dönemi kazanımların mucizevî kazanımlar olduğunu göstermektedir.

Muhteşem Osmanlı dedikleri dönemden, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün Avrupalı devletlerin güvencesine verildiği ve Duyunu Umumiye idaresine geçilerek Osmanlı’nın bütün gelirlerinin alacaklı devletler tarafından haczedildiği döneme uzanan yıkım yıllarını okumadan ve anlamadan cumhuriyet kazanımlarını idrak etek mümkün değildir. En sonda söylenmesi gerekeni en başata söyleyecek olursak; Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın bir devamı değil; Osmanlının yıkıntılarından, küllerinden ortaya çıkan bir kor alevdir. Yaklaşık 250 yıl Avrupa karşısında gerileyen aciz bir devlet yerinde dünyada saygı duyulan modernleşme ve çağdaşlaşma hareketleriyle dünyanın hayranlıkla izlediği bir devlet durumuna gelmek mucizevî bir başarıdır.

Bilimsel ve vicdani değerlendirmelere göre Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve cumhuriyet dönemi atılımları hem çok özgün, hem de çok başarılı bir dönemdir. Cumhuriyet dönemi, uluslararası toplumda çok saygın bir dönem olduğu tescillense de maalesef kendi kamu oyumumuzda hak ettiği değeri bulamamaktadır.

Cumhuriyete gidilen yolun başlangıcı 1699’da imzalanan Karlofça antlaşmasıdır. Karlofça’dan sonra Osmanlı, Avrupalı devletlerin elinde adeta şamar oğlanı haline dönmüştü. Yıkılmasına kesin gözle bakılan Osmanlı devleti, Avrupalı devletlerin paylaşım sorunu nedeniyle I. dünya savaşına kadar ayakta kalabilmiştir. O dönemin emperyalist devletleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı’nın paylaşılmasıyla ortaya çıkacak belirsizliği göze alamamaları nedeniyle Osmanlı devletinin yaşamasına izin vermişlerdir. Bu dönem birilerinin iddia ettiği gibi Osmanlı devletinin Avrupalı güç dengelerinden yararlanarak elde ettiği bir diplomasi zaferi değil, Avrupalı devletlerin paylaşım konusundan anlaşamamalarından kaynaklanan bir durumdur. Ancak, Almanya ve İtalya’nın siyasi biriliklerini tamamlamasıyla güçler dengesi değiştiğinden Avrupalı devletler, aralarında imzaladıkları gizil antlaşmalarla Osmanlı devletini paylaşmışlardır. I. Dünya savaşına bu paylaşım planları neden olmuştur. Artık hasta adam olarak nitelendirdikleri Osmanlı devleti biran önce paylaşılmalıydı.

I. Dünya savaşına eski gücüne kavuşmak ümidiyle giren Osmanlı devleti, Mustafa Kemal’in savaştığı cepler dışında ciddi bir başarı elde edememiştir. Müttefik olduğu devletlerin yenilmesi üzerine Osmanlı devleti de yenik sayılmıştır. Tarihimizin yüz karası olan Mondros ateşkes antlaşmasıyla Sevr antlaşması Osmanlı yöneticiler tarafından imzalamıştır. Her öngörüsünde haklı çıkan Mustafa Kemal, Mondros ateşkes antlaşmasına ilk itiraz eden kişidir. Bu antlaşmamanın Türk milleti için felaket olacağını bildirip milli bir kurtuluş savaşı başlatmak için Anadolu’ya gitmiştir.

Dünyanın en meşru savaşlarından biri olan Kurtuluş savaşı, Mustafa Kemal’in önderliğinde başlamıştır. Türk halkının olağanüstü gayretleriyle yurdumuz düşmandan temizlenerek Misakı Milli sınırlarımıza kavuştuk. Yüzlerce yıl Osmanlı idaresinde yoksul kalan Anadolu bir de işgal ile adeta harabeye dönüşmüş durumdaydı. Mustafa Kemal önderliğindeki Türk halkı, hem Sevr anlaşmasını, hem de bu antlaşmayı imzalayanları tarihin çöplüğüne atmıştır.
Türk milleti hiçbir zaman esareti kabul etmemiştir. Bağımsızlığına düşkün olan milletimize en çok yakışan yönetim şekli de milli egemenliğe dayalı, yani bireylerin özgürlüğüne dayalı olan Cumhuriyet rejimidir. Bu topraklarda yaşamanın bedelini çok ağır ödeyen milletimize Mustafa Kemal, cumhuriyeti armağan etmiştir. Büyük Önder’in de belirttiği gibi Türk milleti az zamanda çok ve büyük işler başarmıştır. Bunların en büyüğü ise cumhuriyettir.

29 Ekim 1923’de Cumhuriyet Türkiye Büyük Millet Meclisinde büyük bir coşkuyla ilan edilmiştir. Ancak, harabe halinde devralınan Anadolu’nun bir an önce imar edilmesi, savaş yaralarının sarılması, Osmanlı’dan devralınan borçların ödenmesi, ülkemize gelen göçmenlerin yerleştirilmesi ve Türkiye’nin çağdaş bir ülke olması için yapılması gereken çok zor ve zahmetli işler Mustafa Kemal’in önünde duruyordu. Aslında savaştan daha zor meselelerdi bunlar. Batılı yazarların “Türk Mucizesi” diye nitelendirdikleri cumhuriyet dönemi ekonomi atılımlarını aşağıda belirteceğim iki farklı raporla açıklamak istiyorum.

Birinci rapor, Cumhuriyet’in ilanından bir gün sonra yani 30 Ekim 1923 günü dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e sunduğu rapordur. Bu rapor Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi koşullarda kurulduğunu net bir şekilde göstermektedir.

“Şu andaki doktor sayımız 337, sağlık memuru sayısı 434, 150 kadar ilçede doktor yok. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Ebe sayısı çok az. Kırk küsur bin köye karşılık diplomalı ebe sayımız 136. Sadece 60 eczacı var ve sadece sekizi Türk. Beş bin köyde sığır vebası var. Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtma, üç milyon kişi trahomlu. Bebek ölüm oranı yüzde 40’ın üstünde. Anne ölüm oranı yüzde 18. Ortalama ömür 40 yaş.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin. Komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerinde. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk sermayesidir. Osmanlı’dan sadece dört fabrika kaldı. Bunlar, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri fabrikaları. Sanayi işletmelerinin yüzde 96’sında motor yok. 10 işçiden fazla işçi çalıştıran, sadece 280 işyeri var ve bunların da 250’sini yabancıların elinde. Kişi başına milli gelir 45 dolar. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta var. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yok. Otomobil sayısı bin 490.
Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyor. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul ve sadece 23 lise var. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlı. Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yok…” liste böyle uzayıp gidiyor. Her fırsatta ağızlarından salyalar akarak cumhuriyete laf atanların bu rapordan haberleri yoktur herhalde!

Gelelim Cumhuriyet’in ilanından 15 yıl sonra yani Atatürk’ün son günlerini yaşadığı 1938 yılına. Dönemin başbakanı Celal Bayar’ın dönemin cumhurbaşkanı Atatürk’e verdiği rapor, cumhuriyetin mucizevî gelişmişliğini gözler önüne sermektedir. Ancak 1938’de İsmet İnönü’nün başbakan olmaması bu başarıda onun payının olmadığı anlamına gelmemelidir. “Cumhuriyetin ekonomik mucizesinde” Atatürk’le İsmet İnönü’nün çok büyük katkıları olmuştur. İşte 1938 yılındaki rapor:

“Bütçe çoktandır açık vermiyor, gelir fazlası veriyor. Artık, şeker, çimento, kereste ve deri ürünlerinde milli ihtiyacın tümü, yünlü dokumanın yüzde 83’ü, pamuklu dokumanın yüzde 43’ü, kağıtın yüzde 32’si, cam eşyanın yüzde 63’ü milli üretimle karşılanıyor. Demir-çelik sanayi kuruldu. Güçlü Ankara radyosu ile yurt dışına yayın yapacak radyo Cumhuriyet bayramına yetiştirildi. Madenler ve şirketler millileştirilerek milletin hizmetine sunuluyor. Kalkınma hızı yüzde yirmilere yaklaştı. Devletin Osmanlı’dan devralınan borçtan başka borcu yok…”
Cumhuriyetin ilanıyla Türkiye her alanda inanılmaz atılımlar yapmıştır. Bu altılımlar, Atatürk ve O’nun seçtiği kişilerin maharetleriyle gerçekleşmiştir. Dünyada bu kadar hızlı dönüşüm ve ilerleme gerçekleştiren başka devlet yoktur. Yani bir kurtuluş savaşı yapıp böylesine büyük işlere imza atan başka bir devlet yoktur.

Cumhuriyet kazanımları Türkiye Cumhuriyeti’nin temelidir. Cumhuriyetimiz Atatürk sayesinde çok sağlam bir temele oturmuştur. Atatürk sonrasında bu temele adeta savaş açılmış ver her kazanım kasıtlı istismar edilerek etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. Ancak, onca yıkıma rağmen ülkemiz halen Cumhuriyet kazanımlarıyla varlığını korumaktadır. Son söz olarak belirtelim ki, Atatürk ve Cumhuriyet kazanımlarından vereceğimiz her taviz geleceğimizden vereceğimiz bir tavizdir.

Osmanlı devletinin batı karşısında yaklaşık 250 yıl süren geri çekilişi gerek devlet yöneticilerinde gerekse de halkta büyük çöküntüye sebep olmuştu. Batının gelişen uygarlık düzeyinin gerisinde kalmak Türk toplumunda ciddi güven kayıpları oluşturuyordu.
18. yüzyıldan itibaren dünyayı etkisi altına alan Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı akımlar, dünyada o zamana kadar ifade edilmeyen birtakım sakıncalı düşünceleri ortaya çıkarmıştı. İlk defa özgürlük, eşitlik, adalet ve milliyetçilik gibi kavramlar dillendirilmeye başlanmıştı. Toplumların bireylerden oluştuğu, her bireyin kişiliğine bağlı bazı temel haklarının bulunduğu fikri hızla yayılmaktaydı. Bu durum totaliter devletlerin yıkılmasına, büyük imparatorlukların parçalanmasına sebep olmuştu.
Osmanlı devleti Fransız ihtilalinin ortaya çıkmasını ilk önce Avrupa’nın iç meselesi olarak algılamış ve bu duruma kayırsız kalmıştı. Ortaya çıkan fikirlerin kendilerini etkileyemeyeceğine inanıyor ve Avrupa’nın kendi iç sorunlarıyla uğraşmasını kendi menfaatine daha uygun görüyordu. Ancak, Osmanlı Devleti çok uluslu bir devletti. Fransız ihtilalinin tetiklediği milliyetçilik akımları en fazla Osmanlı devletinde yankı buldu. Farklı milletler birden bire ayaklanarak Osmanlı’dan teker teker ayrılmaya başladı. Osmanlı yöneticileri bu kopuşu durdurmak için birtakım önlemler aldıysa da, alınan önlemler çöküşü daha da hızlandırmıştır. Azınlıklara ve farklı etnik unsurlara verilen her taviz onların daha fazla pervasızca hareket etmesine neden oldu.
Fransız ihtilalinin getirdiği akımlar Osmanlı içerisindeki azınlıklarda hızla yayılırken Türker’de pek yankı bulmadı. Devletin asli ve kurucu unsuru Türkler, yüzyılların getirdiği baskı, zulüm, yoksulluk ve cehaletin etkisiyle sinmiş bir vaziyetteydiler. Azınlıklar hızla örgütlenirken Türkleri uyandıracak ya da örgütleyecek hiçbir faaliyet yoktu. Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı özgürlük, milliyetçilik, adalet ve eşitlik gibi kavramlar sadece, Türklerde yasaktı. Diğer unsurlar bu hakları Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla kolayca elde etmişlerdi.
Osmanlı’nın son döneminde Avrupa’yla ilişkilerde bir köprü görevi üstlenen Yunanistan, Mustafa Kemal’in doğum yeri olması bakımından da oldukça önemli bir konuma sahipti. Selanikli bir gümrük memurunun oğlu olan Mustafa Kemal, daha çocukluk yıllarında Türklerin içine düştüğü kötü durumlara bizzat tanık oldu. Azınlıkların gerek maddi gerekse de kültürel bakımdan Türklerden daha iyi konumda olmaları Mustafa Kemal’de milliyetçilik duygularının oluşmasına sebep oluyordu. Türklerin eğitim bakımından çok ilkel ve yetersiz durumda olması Mustafa Kemal’i okuma hususunda tetiklemiştir. Cehaletin Türk toplumunu esir alan durumu Mustafa Kemal’de büyük bir okuma isteği uyandırıyordu.
Mustafa Kemal 13 yaşında askeri okuldayken sınıfın en başarılı öğrencisi olmuştu. Özellikle tarih ve matematik derslerine özel bir ilgisi vardı. Bir taraftan da okul kütüphanesinde ne var ne yok neredeyse bütün kitapları okuyup bitirmişti. Ders saatlerinde öğretmenlerini doymak bilmez öğrenme isteği ve enerjisiyle şoke ediyordu. Kütüphaneden kitap üzerine kitap alıyordu. Askeri taktik ve stratejiyle ilgili tüm kitapları okuduğu gibi Clausewitz, Van Molke ve Napolyon’un kitaplarını özel bir ilgiyle okuyordu. Hatta Napolyon’un ŞAVAŞTA kitabını yedi kez okumuştu. Askeri okuldan sonra başladığı harp okulunda da büyük bir iştahla okumaya devam etti. O dönemler sıra dışı hatta yasak sayılan kitapları da büyük bir hevesle okumuştur. Özellikle Voltaire ve Rousseau’nun eserleri, Jhon Stuart Milles ve Hobbes’in yazılarını büyük bir ilgiyle okumuştu.
Bu yazarlar özgürlükten, serbestlikten ve Mustafa Kemal’in çocukluk yıllarına içinde büyüttüğü milliyetçilikten bahsediyordu. Jean Jacgues Rousseau’nun İNSANLAR ARASINDAKİ EŞİTSİZLİĞİN KAYNAĞI adlı eserini yasak olmasına rağmen arkadaşlarının arasında yüksek sesle okumuştu.
Mustafa Kemal’in okuduğu kitapların döneme damgasını vuran kitaplar olmasına ilaveten Türk toplumun geri kalmışlığına çare olacak reçete durumundaki yapıtlardı. Daha askeri okuldayken ulusal istençten bahseden konuşmalar yapması Mustafa kemal’in kişiliğindeki demokratik ruhun varlığını göstermektedir.
Okuduğu kitaplardan edindiği bilgi ve görgü sayesinde toplumun sorunlarına gerçekçi çözümler üretebilmiştir. Kemalizm ideali ile dünyaya örnek bir düşünce sitemi bırakmıştır. “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir,” diyerek Rousseau’nun öğretilerini hayat ilkesi haline getirmiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra meşhur Çankaya sofraları birçok bilim insanı ve yazarı ağırlayarak Kemalizm’in temellerin sağlam şekillere oturtmuştur.
Atatürk hayatı boyunca bağnazlık, yobazlık ve esaretle amansız bir şekilde mücadele etmiştir. Dünyada gericilikle bu denli mücadele edip de Mustafa Kemal kadar başarılı başka bir lider yoktur. Dünyada eğitime, bilime Mustafa Kemal kadar tutkulu başka bir lider yoktur. Mustafa Kemal’in çağının çok ilersinde bir lider olarak ortaya çıkmasını olan üstü bir temel dayandırmak çok anlamsızdır. Mustafa Kemal sahip olduğu bütün üstün vasıflarını kendi gayretleriyle elde etmiştir. Okuma tutkusu bu gayretlerinin en önemli ayağını teşkil etmektedir. Atatürkçülük ülkemizin tek kurtuluş yoludur. Atatürkçülüğün temeli de Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplarda yer almaktadır.

Coğrafya insan hayatının şekillendiği bir alandır. İnsanların karakteri büyük bir oranda yaşadığı coğrafyaya göre şekillenir. Coğrafi şaftlar insan temelli başlayarak toplumların yapısını da şekillendirebilir. Bu nedenle gelenek görenekler, inanışlar ve toplumsal normlar coğrafyanın izlerini taşıyabilirler. Türk tarihi de, Türklerin yaşadığı coğrafyanın derin izleriyle kaplıdır. Her şeyden önce Türkleri mücadeleci kılan yaşadığı coğrafyanın zorluklarından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Türklerin yaşadığı çevrenin oldukça elverişli şartlara sahip olması da onu koruma duygusu nedeniyle Türklerin mücadeleci yönlerini geliştirmiştir.
Bu yazımızda, tarihi algı biçimlerimizden kaynaklanan bazı sıkıntıların günümüz olaylarındaki aksaklılara neden olduğu gerçeğinden hareket edilecektir. Bir kere Türk tarihi 600 yıllık veya 1400 yıllık bir tarih değil, en az 10.000 yıllık bir tarihtir. Tarihi ideolojik veya inanç boyutunda kesintiye uğratmak bilimin doğasına aykırı olduğu gibi milleti oluşturan tarih birliği vasfına da ihanettir. Bu durumu ilk anlayan büyük önder Atatürk’tür. Aslında O’nun öngörüleri çağımızın çok ilerisinde olduğu gibi, öngörülerinin temeli de bizim tarih algımızın göremeyeceği kadar derin ve köklü bir yapıdadır. Atatürk’ün, “Anadolu 7000 yıllık Türk beşiğidir” Anadolu’daki Türk varlığının Malazgirt Meydan Savaşından çok öncelere dayandığını göstermektedir. Tarihimizde aradığımız kahramanlar sadece birkaç yüzyıllık gerilerde değil binlerce yıl öncesinde yer almaktadır. Sanılanın aksine tarihi kahramanlarımız sadece erkeklerden ibaret değildir. Tarihe damga vurmuş çok önemli kadın kahramanlarımız da bulunmaktadır. Bu kahramanlardan biri Kafkaslar’da yaşamış Tomris, diğeri ise Ege tafralarında yaşamış Artemisya’dır.
Tomris, Hazar gölünün günbatısı yönünden Kafkasları içine alan uçsuz bucaksız bir ovada kurulmuş Massaget’lerin prensesidir. Massaget’ler, kocasının ölümünden sonra tahta geçmiş olan bir kraliçe Tomris tarafından yönetilmekteydi.
Perslerin imparatoru Kiros, Tomris’e elçiler göndererek kendisiyle evlenmeyi çok istediğini bildirdi. Ama Tomris biliyordu ki, onun asıl istediği kendisi değil, Massaget krallığı idi. Bu yüzden evlenme isteğini geri çevirdi. Kiros, istediğini kabul ettiremeyince ordusunu Aras nehri üzerine sürdü ve orada savaş hazırlıklarına başladı. Bunun üzerine Tomris, Kiros’a elçiler göndererek açıkça meydan okudu. Bunun üzerine Kiros,Tomris’e geri çekilmesini, çünkü ırmağı kendisinin aşacağını ve ona karşı yürüyeceğini bildirdi. Tomris, başta yaptığı öneriye uyarak geri çekildi, Kyros, krallığın yönetimini oğlu Kambyses’e bıraktı, Kroisos’u da ona emanet etti ve eğer Massaget’lere karşı açtığı sefer kötüye dönerse, onu elden geldiğince hoş tutması için sıkı emir verdi; bu emri verdikten sonra onları ülkesine gönderdi, kendisi de ordusuyla birlikte ırmağı aştı.
Kiros bir savaş hilesi düşündü. İlk önce arkerlik yeteneği zayıf genelde ayak takımından olan bir birliği Tomris’in üzerine gönderdi. Tomris’in oğlu Spargapises, ordunun üçte birlik kuvvetiyle Kiros’un çapulcu birliğinin üzerine yürüdü. Onları kısa sürede bozguna uğrattı ve zafer sarhoşluğuna kapılıp eğlenceye koyuldu. Bunu gören Kiros ani bir baskınla Tomris’in oğlunu esir aldı.
Kraliçe Tomris, ordusunun ve oğlunun başına gelenleri öğrenince Kiros’a bir haberci saldı ve çok sert bir mesaj gönderdi: “Kana doymayan kanlı katil Kyros, bu başarıyla şişinme; bu zaferi, içtiğiniz zaman sizin de aklınızı başınızdan alan, damarlarınıza indiği ölçüde ağzınıza kötü sözler çıkartan üzüm kazandı. Bu zehirdir diyorum, seni hilebazlıkla oğlumun efendisi yapan; bu güçlerin ölçüştüğü savaş değildir. Bak şimdi sana güzel bir öğüt vereyim, beni dinle, oğlumu bana geri ver, bir şeyler karıştırmadan çık git bu topraklardan, Massaget ordusunun üçte biri üzerinde kazandığın kaba zaferle yetin. Ama eğer bu dediğimi yapmazsan, Massaget’lerin efendisi olan Güneş adına ant içerim ki, kan dökmeye doymayan adam, seni ben kanla doyuracağım.”
Elçinin bu sözlerini Kiros önemsemedi. Kraliçe Tomris’in oğlu, Spargapises bağları çözülüp elleri serbest kalınca, hemen kendini öldürdü. Tomris, oğlunun öldüğünü öğrenince bütün kuvvetlerini topladı, Kiros’un üzerine yürüdü. Uzun süren kanlı çatışmanın sonunda Tomris, Kiros’un birliklerini bozguna uğratıp Kiros’u ölü ele geçirdi. Böylece Tomris dönemin şartlarına dünyanın en güçlü ordusunu yenilgiye uğratmış oldu.
Bu savaş günümüzde kadını eksik veya yetersiz gören anlayışa verilecek en güzel cevaplardan biridir. Kadını ikinci sınıf yerine koyan anlayışın hüküm sürdüğü toplumlar asla ama asla Tomris gibi karhamalar çıkaramazlar.
Gelelim şimdi Anadolu’da çıkan güçlü kadın karakterlerinden ikincisi olan ARTEMİSYA’ya… Artemisya tarihte bilinen ilk kadın amiraldir ve Karya denilen Dalaman Çayından başlayıp Aydın’ı kapsayan yerin prensesidir. Kayra’nın ilk başkenti Milas’tır. Sonrasında ise Halikarnassos (Bodrum) başkent ı olmuştur. Kayra denizcilikte çok ileri bir toplum haline gelmişti ve ana erkil bir yapıda Kadınlar tarafından yönetilmiştir. Kayralıların Türk kökenli olacağı konusunda iddialar bulanmaktadır. Bu iddiaların temeli Kayralıların Etrüslerden geldiği iddiasıdır. Ünlü tarihçi Heredot’a göre Etrüskler Anadolu’dan (Lidya) İtalya’ya göç etmişlerdir, bunun yanı sıra pek çok tarihçi de Etrüskler ile özellikle Truva başta olmak üzere Anadolu uygarlıklarının âdetleri arasında bağ kurmaktadır. Bu sebeplerden dolayı Etrüsklerin kökeninin Küçük Asya yani Anadolu uygarlıklarına dayandığını savunurlar. Dolayısıyla Etrükslerin Türk kökenli olması Kayralıların Türk olduğu kanısını güçlendirmektedir. Şayet Türk olmasalar bile bizim coğrafyada yaşamış ve bu coğrafyaya iz bırakmış bir toplum olmaları nedeniyle bizi yakından ilgilendirmektedir.
M.Ö. 480 yılında Kayralıların kralı ölmüştü. Kralın oğlunun yaşı küçük olduğu için ülkeyi Artemisya yönetmeye başlamıştı. Artemisya girişken bir ruha ve erkekçe bir korkusuzluğa sahip bir kadın olarak anılıyordu. Artemisya, Lygdamis’in kızıydı. Baba tarafından Bodrumlu, ana tarafından Giritliydi. Büyük Pers kralı Xerxes’in Yunanistan seferine amiral olarak katılmıştır. Beş gemi ile savaşa katılmıştı. Gemileri ve savaşçıları çok ünlüydü. Pers kralına en iyi fikirler veren oydu.
MÖ.480 yılında Persler ve Yunanlılar arasında tarihte bilinen ilk deniz savaşı olarak anılan Salamis Savaşı yapıldı. Yunanlılar Salamis adası yakınlarına çekildikten sonra Pers donanmasına karşı üstün geldiler. Pers gemilerinin hepsi batırıldı. Savaşı kıyıdan izleyen Pers kralı Xerxes Yunanistan’ı terk etmek zorunda kalmıştır. Beş gemisiyle Pers donanmasına katılan Artemisia, kahramanca savaşarak bu savaşta hiçbir kayıp vermeden Yunan donanmasını yarıp geçmeyi başarmıştır. Dönemin şartları değerlendirildiğinde Pers ordusunun tamamen yok olmasına karşın Artemisya’nın kayıp vermeden çekilmesi önemli başarıdır.
Anadolu tarih boyunca hep mücadele ve savaş alanı olmuştur. Anadolu da pek çok kahraman, komutan ve devlet adamı çıkmıştır. Bunlar içerisinde en önemlisi ve en sonuncusu Mustafa Kemal Atatürk’tür. Atatürk’ün verdiği ulusal kurtuluş savaşının dünyada eşi benzeri yoktur. Atatürk’ün karakterini en iyi betimleyen kavram bağımsızlıktır. Ulusların, devletlerin bağımsızlığının temelinin bireyin bağımsızlında olduğuna inanmaktadır. Bu denenler Atatürk mücadelesinin büyük bir bölümünü bireylerin bağımsızlığı esasına göre yapmıştır. Bireylerin bağımsızlığında ise en önemli ayak kadınların bağımsızlığıdır. Atatürk Türk kadının bağımsızlığı tekrar elde etmesi için çk yoğun bir mücadele gerçekleştirmiştir. Aslında Atatürk’ün amacı kadınlarımızı Artemisya ve Tomris gibi güçlü bireyler haline getirmekti. Türk kadınını öven ona itibar kazandırmaya çalışan onlarca sözünde büyük önderin bu mücadelesini bulmak mümkün olmuştur.
Kadına değer veren toplumların medeniyet seviyesinde ne durumda olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin en ihtişamlı dönemi hiç şüphesiz ki Atatürk dönemidir. Ancak Cumhuriyet tarihimize baktığımızda hiçbir dönem kadınlarımız Atatürk dönemi kadar hak elde edememişlerdir.
Tomris ve Artemisya örnekleri de göstermektedir ki kadın asla eksik yaratılmamıştır. Kadının aklı kısa değildir. Bilakis kadının aklını kısa görenlerin aklından şüphe etmek gerekir. 20. Yüzyılın en büyük lideri Atatürk, kadının değerini anlayan sayılı liderlendendir. Bu da bize verilmiş bir ödevdir. Toplumlumuzun temeli kadındır..

Tarihin tozlu sayfaları arasında kalmış, Massagetlerin Kraliçesi “Tomris’i anlamak Türk tarihinin kökeninde kadınların ne kadar önemli bir ere sahip olduğunu idrak etmemizi sağlayacaktır. . Massagetlerin İskitlerin (Skythler) bir kolu olduğu gibi bir Azeri aşireti olduğu iddiaları da bulunmaktadır. Bu durum da Massagetlerin Kraliçesi Tomris’in Türk kökenli olduğunu kanıtlamaktadır. Bir taraftan günümüzden 2545 yıl öncesine yani M.Ö. 529 yılında dönemin şartlarında dünyanın en güçlü devleti olan Perslere diz çöktüren Tomris, diğer taraftan da dönemin en güçlü devletlerine diz çöktüren Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihe iz bırakan özelliklerine bakmakta fayda vardır.
Tomris, eşini kaybettikten sonra tek uğraşı oğlu Spargapises’in eğitimi olmuştu. Oğlunu bir an önce ülkeyi yönetecek kıvama getirme gayreti içerisindeydi. Anca ülke yönetimini de aksatmadan gelişmeleri yakından takip etmekteydi. O dönemde ülke için en büyük tehdit olan Pers Ordusu’nun Aras Nehrine doğru ilerlemesi Tomris’i harekete geçirdi.
Kendi ordusunun kurmaylarıyla yapılan toplantı sonucunda Perslilere barış teklif etme kararı çıkmıştı. Şimdi ise bir metin yazması ve Perslilerin Büyük Kralı Kiros’a yollaması gerekiyordu. Bu metni yazarken en ufak korku ibaresi olmamalıydı. Hem cesur bir metin olmalı hem de barışa razı edici bir tarz kullanmalıydı. Aklında onlarca fikir uçuşuyordu ama bu fikirlerden en öne çıkanı Kiros’un evlilik teklifiydi. Kiros’un bilmem kaçıncı eşi olup ülkesini Kiros’un eline verirse halkını büyük bir kırımdan kurtarabilirdi. Kiros’un Babillilere yaptıkları ortadayken böyle bir fedakârlık yapmalı mıydı? Ancak az sonra bu düşünce uçup gitti. Çünkü bunun bir hile olduğu besbelliydi. Şu anda savaşarak belki ölmek vardı evet ama diğer türlüsü sadece Kiros’un inisiyatifine kalacaktı.
Bunun üzerine yazıcılarını çağırttı ve Pers imparatoru Kiros’a açıkça meydan okuyan bir mektup yazdırttı. Tomris’in ültimatomundan sonra Pers ordusu Aras’ın öbür yanına geçti ve ordugâh kurdu. Kiros, ordususun önüne çapulcu takımını koydu ve asıl vurucu gücü nehre doğru geri çekti. Amacı Massaget’leri yani Tomris’in ordusunu bu çapulcu takımıyla o yoracak sonra da asıl vurucu güçle üstlerine yürüyüp işi bitirecekti.
Savaş hazırlıkları artık bitmişti ve son hazırlıklar için tüm komutanlar kraliçe çadırında toplanmıştı. Tomris arkadaşları ve komutanlarıyla vedalaştıktan sonra ordunun önüne çıktı ve şanına yaraşır bir konuşma yaptı. Konuşmasında bu hat aşılırsa geride bekleyen annelerin ve kızların uğrayacağı tecavüzleri, erkek çocukların hadım edilip Pers saraylarında köle olacağını bir bir anlattı. Haksızda sayılmazdı. Persliler içinde en yaygın ticaret küçükken iğdiş edilen erkek çocukların yüksek paralarla satılmasıydı. Ele geçirilen topraklardan köleleştirilen insanlarla bu iş bir sektör haline getirilmişti.
Massaget ordusunun üçte biri Tomris’in oğlu Spargapises önderliğinde saldırıya geçti ve ordu bu ilk savaştan büyük bir galibiyetle ayrıldı. Ancak bu Perslilerin bir tuzağıydı ve asıl ordularıyla saldıra geçip Spargapises’i esir aldılar. Spargapises bulduğu ilk fırsatta canına kıydı. Bu haberi alan Tomris derin bir kedere boğuldu. Sonra ordusuyla Pers ordusunun üzerine yürüdü ve Aras nehri kıyısında Kiros’un ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Bir kadının, bir annenin gerektiğinde ne kadar güçlü olabileceğini anlatan bu hikâyeden günümüze geldiğimizde fikren binlerce yıl öncesine göre daha yobaz düşüncelerin hala yaşadığına tanık olmaktayız.
Bir kere kadın eksik yaratılmamıştır. Eksik olan bilinçtir, şuurdur, vicdandır ve insaniyettir. Kadını ikinci plana atmak en büyük insanlık düşmanlığıdır.
Hayatını savaş meydanlarında geçirmiş ve her bulduğu fırsatta ülkesinin kalkınması için olan üstü çaba harcayan Mustafa Kemal Atatürk, Türk kadınına haklarını vermek için birçok atılama imza atmıştır. Atatürk’ün “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, yükselmeye layıksın.” sözü tarihe ışık tutacak bir sözüdür. Türk kadının değerini anlaması onun binlerce yıllık tarih birikimine sahip çıktığının bir göstergesidir. Atatürk kadınlarımızı kilitlendiği kafeslerinde kurtarıp onları binlerce yıl öncesindeki layık olduğu yere topluma eşit ve hür birey olduğu yere geri göndermiştir.
Atatürk’le kadın cariye, köle ve görevi sadece kocasını memnun etmek olduğu anlayıştan kurtulmuştur. Atatürk Türk kadının içindeki Tomris ruhunu tekrar diriltmiştir. Bu nedenle kadınlarımız kendi kimliklerini sadece 600 yıllık tarih birikimine göre değil de binlerce yıllık birikimlerine bakarak bulmak zorundalar..

Ebedî Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da yaktığı bağımsızlık meşalesinin ışığında, “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” anlayışıyla yürütülen Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlandırılmasının ardından, bir ulusun yeniden dirilişinin simgesi olarak hayat bulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuştur.
Bir millete, yitirmek üzere olduğu özgüveninin ve ulus bilincinin yeniden kazandırılması, bütün imkânsızlıklara rağmen verilen İstiklal Savaşı’nın zaferle sonuçlandırılması, yönetimde egemenliğin kayıtsız şartsız millete verilmesi ve her şeyden önemlisi; modern hukuk kurallarına dayanan çağdaş ve laik bir devletin tüm kurumlarıyla inşa edilmesi gibi başarıları, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü çağdaşları arasında farklı ve ayrıcalıklı bir konuma yükseltmiştir.

Gazi Mustafa Kemal’in kişiliği Türk milletinin binlerce yıllık birikimini sembolü olmuştur. Yüce milletimizin bağımsızlık tutkusu, cesareti, merhameti ve insan sevgisi Gazi’nin kişiliğinin en belirgin unsurlarıyla Türk milletinin şan ve şerefle dolu tarihi Mustafa Kemal’in kişiliğinde en büyük rol modeli oluşturmaktaydı.
Mustafa kemal iyi bir komutan olmasının ötesinde iyi bir insan olma vasfını da üzerinde bulundurmaktaydı. Merhameti, insan sevgisi ve duygusal yönüyle her kesimden insanın gönlünü alacak yüce bir birikime sahipti. Yaşadığı dönemde çok büyük takdir kazanan Atatürk’ün günümüzde acımasız hakaretlere varan şekilde eleştirilmesi eğitim sorununu gündeme getirmektedir. Başka bir ifadeyle Atatürk zamanında yaşamış, onun yanında bulunan insanların her türlü takdirine karşılık, onların üniversite mezunu torunları Atatürk’e kin kusmaktan geri kalmıyorlar. Atatürk’ü en iyi anlayanlar O’nun zamanında yaşayanlar mı, yoksa bir takım meczupların uydurma hikâyelerinden oluşan kitapları yazan din tüccarları mı?
Günümüzde Atatürk’e atılan iftiralara karşı verilecek en iyi cevap Atatürk zamanında yaşamış insanların anıları olacaktır. Binlerce anıdan 1978’de 92 yaşında vefat eden Kayseri’nin Üzerlik köyünde yaşamış Paşa Hoca olarak anılan Mustafa TUNÇ’un anılarını paylaşmak işitiyorum.
Mustafa TUNÇ, birinci dünya savaşı başlayınca babası Habip ile gelen seferberlik emrine uyarak askere gidiyorlar. Babası ile Sivas’a ulaşıp birliklerine dağılıyorlar. Daha sonra babasının şehit haberi kendisine ulaşıyor. Sivas’tan Erzurum’a giden Mustafa TUNÇ Kazım Karabekir Paşa’nın birliğinde Ermenilerle savaşıyor ve uzun bir süre Erzurum’da asker olarak kalıyor. 30 Ekim 1918 Mondros ateşkes antlaşması ile Osmanlı devleti yenik sayılıp ordularının dağıtılması maddesine itiraz eden Kazım Karabekir Paşa’nın birliğinde kalmaya devam etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan Türk kurtuluş savaşının en önemli adımı kongreler dönemidir. Mustafa Kemal, doğu illerinin güvenliğini sağlamak ve direniş cemiyetlerini birleştirmek için Erzurum’a geliyor. Orada kongre toplanıyor ve Kurtuluş savaşının ana düşüncesi ilan ediliyor. Doğuda sağlanan birliğin bütün yurtta sağlanması için Atatürk Sivas’a hareket etme kararı alıyor. Atatürk’ün yanında koruma olarak verilen Mustafa TUNÇ, O’nunla Sivas’a kadar geliyor. Atatürk’ü yakından görme tanıma fırsatı bulan Mustafa TUNÇ, ömrünün sonuna kadar Atatürk’e büyük bir sevgi ve saygı besleyecektir.1352797189_58_7660
Atatürk’ün yanında bulunduğu dönemlerde Mustafa TUNÇ’un etkilendiği ve hiç unutamadığı bir hadiseyi paylaşmak istiyorum. Atatürk’ün bir plaktan sürekli Yemen Türküsü ’nü dinleyip ağlaması Mustafa TUNÇ’u çok derinden etkilemiştir. Yemen Türküsü’ nü her dinlediğinde Atatürk’ün beni askerimin “Yemen çöllerinde ne işi var?” demesi ağlaması Mustafa TUNÇ’un içinde ömür boyu hiç unutamadığı bir anı olarak kalmıştır. Aradan neredeyse 100 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen hayat kaynağımız, bağımsızlığımızın nedeni Atatürk’ün sorduğu soruyu soruyoruz? Türkülere konu olan Yemen çölündeki dava kimin davasıydı? Vatan bunun neresindeydi?
Hayatının önemli bir bölümünü savaşlarda cephede geçirmiş, binlerce ölü ve yaralı görmüş Mustafa Kemal’in Yemen’de şehit olan askerlerimiz için gözyaşı dökmesi çok anlamlı bir anıdır. Yaşadığımız her olumsuzluğu Atatürk’e yüklemeye çalışanlar acaba biliyorlar mı hiç O’nun bu merhametli halini.
Atatürk’ümüzü içlendiren, ağlatan Yemen Türküsü ile yazıma son verirken O’nun aziz hatırasına sahip çıkmanın onurunu yaşıyorum.
Havada bulut yok bu ne dumandır
Mehlede ölüm yok bu ne figandır
Şu yemen elleri ne de yamandır
Ah o yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Burası Huş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir
Kışlanın önünde redif sesi var
Bakın çantasında acep nesi var
Bir çift kundurayla bir al fesi var
Kışlanın önünde üç ağaç incir
Kolumda kelepçe boynumda zincir
Zincirin yerleri ne yaman sancır
Kışlanın önünde sıra söğütler
Zabitler oturmuş asker öğütler
Yemen’e gidecek bu Koçyiğitler
Ah o yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Kışlanın ardını duman bağladı
Analar babalar kara bağladı
Yemen’e gidene herkes ağladı
Kışlanın ardında yüzüyor kazlar
Ayağım ağrıyor yüreğim sızlar
Yemen’e gidene ağlıyor kızlar
Kışlanın ardında bir kırık testi
Askerin üstüne sam yeli esti
Gelinlik tazeler umudu kesti
Burası Huş’tur havası hoştur
Giden gelmiyor acep ne iştir

Tam bağımsızlık üzerine kurulu dünyanın en masum, en cesur ve en insancıl savaşlarından olan Türk kurtuluş savaşı sonucu imzalanan Lozan antlaşması Türkiye’nin bağımsızlığının tescillendiği bir antlaşmadır. Sömürgeci devletlerin Anadolu’yu paylaşma konusunda anlaşıp dört bir koldan başlattıkları işgallerin son bulduğu bir antlaşma olan Lozan antlaşması, Anadolu’nun Türklere ait olduğunun bir kez daha tescillenmesi anlamına gelmektedir.
Lozan antlaşmasını imzalanana kadar çok sıkı diplomatik mücadeleler yaşanmıştır. Birkaç defa kesintiye uğramasına rağmen Türk heyetinin gösterdiği üstün feragat sayesinde Erzurum kongresinde edilen milli yemine büyük ölçüde sadık kalınarak bağımsız bir vatanın sınırları çizilmiştir.lozan-antlasmasinin-onemi
Lozan antlaşmasının imzalandığı dönemin konjonktürel şartları değerlendirildiğinde büyük bir diplomatik zafer olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı devletinin 17. Yüzyıldan itibaren imzaladığı birçok anlaşmada, savaşlarda elde edilen başarının masa başında kaybedildiği çok rahat görülebilmektedir. Ancak Lozan antlaşması bizim kurtuluş savaşında kazandığımız topraklardan daha fazla bir yer elde etmemizi sağlamıştır. Lozan antlaşması sadece ülke sınırlarının belirmesi amacıyla imzalanmış bir antlaşma da değildir. Bunun içeresinde ekonomik siyasi ve kültürel bakımdan da bir takım kazançlar elde ettiğimiz anlaşılmaktadır.
Lozan Antlaşması), 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace’ta imzalanmış barış antlaşmasıdır. Antlaşmanın içeriği kapsamı oldukça geniştir. 312 sayfadan oluşan Lozan antlaşması, Osmanlı devletinin yüzyıllarca çözemediği birçok sorunu da çözüme kavuşturmuştur. Ancak Lozan’la bütün meseleler yüzde yüz halledilmiştir diyemeyiz. O dönemin şartlarında bazı sorunlar ileriki tarihlere ertelenmiştir. Bu erteleme, Lozan antlaşmasının belli bir süresi var olduğu anlamına gelmemektedir.
Lozan antlaşması iyi bir diplomatik dille yazılmıştır. Fakat son dönemlerde Atatürk’le sıkıntısı olan kimi çevreler Lozan antlaşması yüzden Atatürk ve silah arkadaşlarına sistematik bir saldırı içerisindeler. Yıllardan beri üzerinde çalıştıkları Lozan antlaşmasının bir hezimet antlaşması olduğu yönündeki iddialarını, Lozan’da gizli maddeler var yalanıyla sürdürmektedirler. Hiçbir bilgi belge buldu olmayan sadece ortalığa atılmış saçmalıklardan ibaret olan bu yalanlarla insanlarımızın aklı karıştırılmak istenmektedir. Özellikle internet yoluyla yayılan bu bilgi kirliliğine karşı uyanık olmak gerekir. Bir kere Lozan’ın gizli maddeleri diye ortaya atılan maddeler oldukça özensiz ve Lozan’da belirtilen diplomatik dil ve üsluba hiç de uygun olmayan maddelerdir. Bu zırvalardan birkaç tanesini paylaşırsak ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır:
“MADDE 2: Türkiye, Boğazlar üzerindeki hâkimiyetinden 24 Nisan 2023’ü 25 Nisan 2023’e bağlayan gece yarısı tamamen vazgeçecek ve bölge, anlaşmada imzası bulunan diğer devletlerin hâkimiyeti altına girecektir.
MADDE 7: Türkiye 24 Nisan 2023 tarihi itibariyle bütün yeraltı servetlerini ve doğal kaynaklarını kullanma hakkından feragat edecek, bu hak anlaşmada imza sahibi olan diğer memleketlerin olacaktır. İşbu maddeye ormanlar, madenler ve bütün enerji kaynakları da istisnasız dâhildir.”
Bu maddelerin ne kadar saçma olduğunu biraz tarih bilenler hemen anlayacaktır. Ekonomik işletmelerin millileştirilmesinde Mustafa Kemal’in ne kadar hassas olduğunu bilmeyen yoktur. Lozan’da özellikle kapitülasyonların kaldırılmasında gösterdiği hassasiyet herkesin malumudur. Bir de onun öncesinde İnönü savaşı sırasında Bekir Sami Bey’in Londra görüşmeleri sırasında yaptığı gizli bir görüşmeden sonra görevden alınma meselesi vardır. Bunu Aktürk’ün ağzından aktaralım:2186081
“Efendiler, Bekir Sami Bey ile Fransız Başbakanı Mösyö Briand arasında da, 11 Mart 1921 tarihli bir sözleşme imza edilmiştir.
Bu sözleşmeye göre, Fransa ile Millî Hükûmet arasındaki düşmanlığa son verilecek. Fransızlar, silahlı çetelere, biz de mücahitlerimize silâhlarını bıraktıracağız… Zabıta kuvvetlerimize Fransız subayları alınacak… Fransızlar tarafından kurulacak zabıta kuvvetleri olduğu gibi kalacak… Fransa’nın boşaltacağı yerlerle, Elâzığ, Diyarbakır ve Sivas illerinin ekonomik gelişmesi için yapılacak teşebbüslerde üstünlük hakkı ve Ergani madenlerini işletme imtiyazı da Fransızlara verilecek… v.b.
Hükûmetimizce, bu sözleşmenin de kabul edilmemesinin sebeplerini sıralamaya gerek yoktur sanırım.”
Anadolu’nun hala işgal altında olduğu halkın savaşlarda perişan düştüğü bir kurtuluş mücadelesi verildiği dönemde bütün dünyaca yalnız bırakıldığı bir anda Bekir Sami Bey’in belki de iyi niyetli olarak imzaladığı bu antlaşma Mustafa Kemal tarafından reddedilmişidir. Eğer iddia ettikleri gibi Lozan yüz yıllık bir süreliğine imzalanmış olsaydı Mustafa Kemal Londra görüşmelerinde gösterdiği hassasiyeti Lozan’da niye göstermedi diye akıllara gelirdi. Lozan’da gizli maddelerin olduğunu İsmet paşa ile Lord Kurzon arasında geçen şu diyalog yalanlamaktadır.
Aylardır müzakere ediyoruz. İstediklerimizin hiçbirini alamıyoruz.
Biliniz ki, geri çevrilen isteklerimizin hepsini cebimize atıyoruz. Yorgun ve yoksul bir ulussunuz. Ülkeniz yıkık. Yarın, bunları onarmak ve kalkınmak için bizden yardım isteyeceksiniz. -ABD temsilcisini işaret ederek- para bende, bir de O’nda var. O zaman cebimizdekileri çıkarıp birer birer önünüze koyacağız.” (15 Eylül 1980, DTCF, Ankara)
Bugün bağımsız sınırları belli egemenlik yetkisini Türk milletinin kullandığı bir vaatanda yaşıyorsak, bunu Lozan antlaşmada kazandığımız haklara borçluyuz. Konumuzu ebedi önder Atatürk’ün Lozan antlaşmayla ilgili şu ifadesiyle son vermek istiyorum.
“Lozan Barışı, Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Türk ulusu için siyasal bir utku (zafer) oluşturan bu Antlaşma’nın, Osmanlı tarihinde benzeri yoktur. Ulusumuz, bununla gerçekten övünebilir ve Türk Ulusunun yüksek bir yapıtı (eseri) olan bu Antlaşma’nın yüksek değerini değerlendirmesi gelen gençliğin, bunu geçmişte yapılmış antlaşmalarla karşılaştırması gerekir. Bu nedenle, Lozan görüşmelerinde her türlü siyasal mücadelelere göğüs gererek sonucu elde etmede bir zekâ göstermiş olan İsmet Paşa Hazretleri’ni saygı ile anmak görevimdir.”
(1927, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt V, syf. 47)

Dünyada çok başarılı komutanlar olmuştur. Ancak yoktan bir ordu meydana getirip emperyalizmi dize getiren komutan yoktur. Dünyada çok başarılı siyasetçiler olmuştur. Ancak halkı yüzyıllarca taassup altında yaşayıp halkını çağdaşlaşma hareketinin içine sokan ve şeriata karşı başarı kazanan bir siyasetçi yoktur. Dünya’da çok iyi ekonomistler çıkmıştır. Ancak yüzlerce yıl yoksulluktan, savaştan ve borçlar altında ezilen bir halka ağır sanayi hamleleri yaşatan, dışardan borç almadan kalkınma sağlayan bir ekonomist yoktur. Dünyada çok iyi eğitimciler olmuştur. Ancak yüzyıllarca unutulan, cahil bırakılan bir halka aklın ve bilimin ışığında modernleşme hedefi koyup, okuma yazma oranlarının %7’lerde olduğu bir halka başöğretmenlik yapan bir lider yoktur. Bunların hepsini gerçekleştiren tek lider Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu kadar çok yönlü ve bu kadar başarılı bir liderin dünyada başka bir örneği yoktur.

hsvari6yh
Mustafa Kemal özel yeteneklere sahip birisidir. Ancak sadece yeteneklerinin ardına sığınmamış kendini geliştirmek için de azami bir gayret içerisinde olmuştur. Örneğin Ray Brock’un Hayalet Süvari kitabında Mustafa Kemal’in daha 14 yaşında askeri okula başladığı yıllarda okul kütüphanesindeki bütün kitapları okuduğu gibi Napolyon’un savaş stratejileriyle ilgili kitabını yedi kez okuduğunu anlatmaktadır. Okumak, Mustafa Kemal’in hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Katıldığı ya da yönettiği savaşların en zor dönemlerinde bile kitap okumayı ihmal etmemiştir. Örneğin Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler kitabında, Mustafa Kemal’in Sakarya savaşının en zor anında gece Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanını okuduğu ve yakın arkadaşlarına bu romanı tavsiye ettiğini yazmaktadır. Sakarya savaşı gibi ölüm-kalım mücadelesinin olduğu bir dönemde bile kitap okumaya fırsat bulması çok manidardır.

1-1395678584
Mustafa Kemal, sadece kitap okumakla kalmamış dönemin en büyük bilim insanlarını meşhur Çankaya sofralarına çağırmış ve hiç bıkmadan büyük bir iştahla onları dinlemiştir. Gittiği yerlerde çok iyi gözlemci olmuş, özellikle tarihsel ve kültürel eserlere büyük bir ilgi göstermiştir. Mustafa Kemal’in, okumaları ve araştırmaları sayesinde bilgi seviyesi öyle bir yükselmiş ki, şu iddialı sözü söyleyebilmiştir. “İncelediğim bütün filozoflar arasında insanlığın sorunlarına gerçekçi çözümler üretecek birisine rastlamadım.” Bu cümleyi şöyle yorumlayabiliriz: Mustafa Kemal, dönemindeki bütün filozofları inceliyor ama, kendi bilgi birikiminin üzerinde birine rastlayamıyor.
Mustafa Kemal’in üstün yeteneklerinin oluşmasında; azmi, cesareti ve kararlığının altında her şeyden önce kendine güven duygusu yatmaktadır. İnandığı bir şey için hiç tereddüt etmeden hareket etmesi o’nun özgüven sahibi olmasıyla ilgilidir. Örneğin, Çanakkale’de İngilizler’in çıkarma yapacakları yeri bilip askerlerini, üstlerinin emri olmadan harekete geçirmesi, Mustafa Kemal’in kedine olan güveniyle ilgili bir durumdur.
Atatürk hakkında en kapsamlı araştırmalara imza atan Andrew Mango, Mustafa Kemal’in kendine olan yüksek güvenini onun ölümsüzlük duygusuna sahip olmasına bağlamıştır. Çanakkale savaşında göğsüne şarapnel mermisinin çarptığında, hayatta kalmasını Mango, Mustafa Kemal’in ölümsüzlük duygusunun pekiştirdiğini belirtmiştir. Yine Mango, kitabında Atatürk’e yapılmaya çalışılan İzmir suikastıyla ilgili şöyle bir değerlendirme bulunmuştur: “İzmir suikastı zanlıları yakalanıp Atatürk’ün karşına getirildi. Atatürk, kendi ölümsüzlük düşüncesiyle yüzleşmek zorunda olduğunu hissetti. Hemen belindeki tabancayı çıkarıp zanlıya verdi. Hadi dedi, beni vurmak istiyorsun. Al o zaman şu tabancayı ve beni vur dedi. Tabii zanlı, Atatürk’ü vurmaya cesaret edemedi. Bu durum da Atatürk’ün ölümle yüzleşmesini sağlamış ve Atatürk’ün ölümsüzlük düşüncesini değiştirmemiştir.”

51ntz0n2gUL._SX331_BO1,204,203,200_
Uzun süren araştırmalar, uykusuzluk, düzensiz beslenme Atatürk’ün sağlığını iyiden iyiye bozuyordu. Sinan Meydan’ın Türklerin Gizli Tarihi kitabında Atatürk’ün 30 saat aralıksız kütüphane kalıp kitap okuması nedeniyle kalp spazmı geçirdiğinden bahsetmektedir. Yine ilginç örneklerden biri de, Atatürk’ün ölümünden birkaç ay önce doktorların, hastalığının iyice ilerlediğini ve bu nedenle 6 ay boyunca sadece yatakta uzanarak durması gerektiğini, hatta oturmasının bile sakıncalı olduğunu belirtmişlerdir. Böyle yaparsa Atatürk’ün birkaç sene daha yaşayacağını açıklamışlardır. Atatürk ise Hatay meselesi gündemde olduğu için yatmayı reddetmiştir. Dünya devletlerinin Atatürk’ün rahatsızlığından yararlanıp, Hatay meselesini kendi lehlerine çevirmelerinin engellemek için, Mustafa Kemal, Adana’ya gitmiş ve ben daha ayaktayım dercesine iki saat boyunca ayakta askeri birliklerin geçişini denetlemiştir. Doktorların altı ay hiç kıpırdamadan yatmasını söylediği Atatürk’ün o zamanın ulaşım araçlarıyla Adana’ya gitmesi ve askeri birlikleri ayakta denetlemesi tam bir çılgınlıktır. Ama Mustafa Kemal’in bu hamlesi Hatay’ın anavatana katılmasını sağlamıştır. Bu ne nedenle Mustafa Kemal, Hatay şehididir.
Atatürk’ün ölümsüzlük inancı gerçekleşmiştir. Atatürk, o kadar baskıya, iftiraya, yalana ve hakarete rağmen hala Türk halkının gönlünde yaşamaktadır. Kendi çağında yaşayan liderlerden hiçbirisi Mustafa Kemal kadar iyi bir intiba bırakmamıştır. Öngörüleri hep gerçeklermiştir. Bu nedenle ölümsüzdür. Mustafa Kemal’in en büyük öngörüsü “Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşayacağıydı.” Bu öngörü Atatürk’ün izinde olanları asla yıldırmamalıdır. Yazımızı “Türkler ansiklopedisi” için yazılan şu mısralarla bitirmek istiyorum:
ŞİMDİ DAHA HIZLI YÜRÜMELİSİN
YORULANA BAKIP ÜZÜLME
YOLUNA ÇIKANA BAKIP UMUDUNU YİTİRME
BUGÜNE KADAR HERŞEY YAZILDI
ŞİMDİ SEN YAZIYORSUN
TARİHİ EN BÜYÜK TÜRKLE
ATATÜRKLE YAZIYORSUN
VE DEDİ Kİ :
“TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR ÖNEMLİDİR”

KCwS4D8TToplumların ya da devletlerin gelişmişlik göstergesinde birçok ölçüt kullanılmaktadır. Bu kriterler genellikle ekonomik gelişmişlik düzeyine ya da tüketim biçimi ve miktarına göre belirlenmektedir. Kişi başına düşen milli gelirden tutun da su, elektrik, et ve kitap sayısına kadar birçok kıstas gelişmişliğin göstergesi olarak kullanılmaktadır. Hâlbuki gelişmiş toplumluda esas olan insani gelişimdir. Bir toplumun gelişip gelişmediğini anlamak için o toplumun insana verdiği değere bakmak yeterlidir. Bu bağlamda gelişmiş toplumlarda insanlar cinsiyetçi bir bakış açısına göre ayırt edilmezleler. Gerek yasalar gerekse de sosyal ilişkilerde cinsiyetçi bir yaklaşım söz konusu olmaz.

feministKadın, toplumların gelişmişlik kriterlerinde en önemli ayağı oluşturmaktadır. Kadının iş, eğitim ve sosyal alanlarda ön planda tutulduğu toplumlar kesinlikle gelişmiş toplumlardır. Çünkü kadını benimsemek için ona bir değer atfetmek, onunla toplumsal ilişkileri ve sorumlulukları ortak paylaşmak mümkün olabilir. Diğer taraftan gelişmemiş toplumlarda, insani ilişkiler kesin bir cinsiyetçi yaklaşımla şekillendirilmektedir. İş, eğitim ve sosyal alanda kadın neredeyse hiç yoktur. Bu tür toplumlarda kadına verilen en büyük statü sadece annelik vasfıdır. Ev kadını olup kocasını mutlu eden ve anne olan bir kadın iyi bir kadın sayılmaktadır. Sosyal alanda kadınının kendisini göstermesi erkeğin egemenlik haklarına bir tehdit olarak algılanmaktadır.

images Toplumsal üretim biçimleri geri kalmış toplumlarda erkek egemen bir anlayışla yürütüldüğü için üretim tarzlarında sığlık ve laçkalık söz konusudur. “Kadın erkeğin emanetindedir” anlayışıyla hareket edildiği için kadının sosyal ortamlarda kendini göstermesi engellenmektedir. Ancak bu durum kadının çalışmaz olduğu anlamına gelmez. Söz konusu tekil amaç erkeğin memnun edilmesi olduğundan ev işlerinde gerekirse kadın en ağır işleri yapar anlayışı vardır. Ev işleri, çocuk bakımı, erkeğin memnuniyeti sadece kadının sorumluluğundadır. Buna ilave olarak erkeklerde aynı ortamlarda çalışmamak kaydıyla, erkeğin harcamalarına katkıda bulunmak adına kadın, halı dokur, el işleri yapar, tarlada, bağda ve bahçede ürünlerin yetişmesi ve hasat edilmesinde çalışmak gibi ağar işler de kadının sorumluluğunda olur. Kadın sosyal ve hukuksal anlamda da katı bir ayrıma tabi tutulur. Kadının boşanma hakkı, miras hakkı ve eğitim ve öğretim hakkı yoktur. Kadının giyiminden, eğitimine medeni haklarından hukuksal siyasi haklarına kadar birçok unsur erkeğin mutlak hakimiyeti altındadır.

ataturk-duvar-kagidi6www-ataturkum-info Dünyada eşi benzeri olmayan bir liderlik vasfına sahip olan Mustafa Kemal Atatürk, toplumların gelişmişlik seviyesinde kadının yerini çok iyi kavramıştır. Bu nedenle Cumhuriyeti ve devrimleri kadını özgürleştirmek ve kadın statü vermek temeline kurmuştur. Atatürk Türk kadınına verdiği hakları, önceden kazanılmış hakların geri iadesi şeklinde değerlendirmiştir. Türk kadının eskiden beri asil olduğunu, erkeklerle aynı haklara sahip olduğunu dile getirmiştir. Hatta bunu kanıtlamak için İbn Batuta’nın “Seyahatnamesi”ni yakın çevresiyle paylaşmıştır.

ibnatuta İbn Batuta, 14.yüzyılda Anadolu’yu gezerek, ünlü seyahatnamesinde ülkemizin o yıllardaki yaşayışı hakkında değerli bilgiler veren, önemli bir Arap gezgindir. İbn Batuta’nın seyahatnamesinde Anadolu ve Türk insanı hakkında birçok değerlendirme yapıldığı gibi kadınlar konusunda da ayrı bir değerlendirme yapılmıştır. Buna göre ibn Batuta’nın eserinde Türk kadını şu şekilde ifade edilmiştir:
“Bu ülkede kadınlar erkeklerden kaçmazlar. Yola çıkacağımız zaman kadınlar akraba ve hane halkındaymışçasına bizimle vedalaşırlar, bu ayrılıktan dolayı üzüntülerini gözyaşlarını dökerek belirtirler.” diyerek kadınların toplumdaki yaşayışa katkılarını övmektedir.
Atatürk, ibn Batuta’nın eserindeki bu kısmı yakın çevresiyle paylaşarak, Türk kadının yüzyıllar önce kaybettiği hakları tekrar kazandıracağını dile getirmiştir. Bu konuyla ilgili Atatürk’ün şu sözü önelidir:
“Milletimiz güçlü bir millet olmaya azmetmemiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan dolayı, kadınlarımız ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğrenim basamaklarından geçeceklerdir. Kadınlar toplum yaşamında erkeklerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır.”
Atatürk Türk kadının hak ettiği saygın yeri alması için kadınlar şu hakları vermiştir: 1924 yılında Eğitim Öğretim Hakkı verilmişidir. 1925 çıkarılan “Kılık Kıyafet Kanunu” ile kadınların giyim konusundaki mağduriyetleri giderilmiştir. 1926 kabul edilen “İsviçre Medeni Kanunu” ile kadın hakları hukuksal bir statüye dönüşmüştür. 1930 yılında kadınlara “Seçme Hakkı” verilmiştir. Bu hak dünyanın birçok gelişmiş ülkesinden daha önce verilmiştir. 1933 yılında kadınlara seçilme haklarından ilki olan “Muhtar Seçilme Hakkı” verilmiştir. 1934 yılında kadınlara aynı erkekler gibi “Seçme ve Seçilme Hakkı” verilmiştir.
Osmanlı toplumunda hemen hemen hiçbir toplumsal ve siyasal hakkı bulunmaya kadınlara Medeni Kanun’la bazı haklar tanınmış olmakla birlikte, siyasal haklar açısından bir değişiklik yapılmamıştı. Atatürk’ün girişimiyle kadınların iktisadi ve siyasal yaşama katılmaları yönünde bir dizi değişiklik yapılarak, 1930’lardan sonra kadına çok önemli haklar verilmiştir.

atatc3bcrk-ve-kadc4b1n Dünyanın diğer gelişmiş toplumlarında da kadın hakları söz konusudur. Ancak kadınlar bu yerlerde haklarını elde etmek için çok yoğun bir mücadele dönemi geçirmiştir. Bizde ise birçok kadının haberinin bile olmadı haklar, bizzat Atatürk tarafından kadınlara verilmiştir. Atatürk bu durumu toplumun baskın anlayışıyla çelişme pahasına yapmıştır. Bu nedenle Atatürk’ün kadınlara verdiği hakları dönemin şartları çerçevesinde değerlendirirsek bu hakların ne kadar değerli haklar olduğunu anlarız. Günümüzde birçok kadın elde ettiği statünün Atatürk tarafından verildiğinin farkında bile değildir. Bu nedenle Atatürkçülük sadece bizim bir çağdaşlaşma hedefimiz değil, aynı zamanda bütün dünya insanlığının umududur.