Paylaşmak Güzeldir!

4 milyar yıl önce, bugün gözlemlediğimizin ancak dörtte biri kadar büyüklükte gözüküyordu gök yüzünde. Ama ergenliği oldukça fırtınalıydı. Bugünkü haline göre çok küçük olan yüzeyinde, devasa patlamalarla devasa boyutlarda ışınım ve enerjiyi uzaya yayıyordu. Bu devasa patlamalar dünya üzerindeki küçük molekülleri, canlı hayatı için gerekli olan RNA ve DNA gibi komplex moleküllere dönüştürmek için gerekli enerjiyi sağladı.

O dönemlerde dünyamız bugün aldığı güneş ışınımının ancak yüzde 70 kadarını alabiliyordu ve tam bir buz topu olması gerekiyordu. Ancak jeolojik kanıtlar bunun tam da böyle olmadığını gösterdi. Aslında yapılan jeolojik araştırmalar o dönemde dünyanın sıvı su içeren ılık bir yer olduğunu gösteriyordu. Bu durum Soluk Genç Paradox (Faint Young Sun Paradox) u olarak adlandırılır. Bilim adamları Güneş’in Ergenlik dönemindeki fırtınalı döneminin bunda etkili olabileceğini belirtiyorlar. O dönemlerdeki yoğun ve çok şiddetli patlamalar dünyayı ılık tutmuştu.


Bilim adamları, galaksimizde benzer yıldızları araştırarak güneşin gelişim tarihi üzerine çalışmalar yapıyorlar. Bu güneş benzeri yıldızları yaşlarına göre sırayla yerleştirerek, kendi güneşimizin nasıl geliştiğine dair fonksiyonel bir zaman çizgisi belirlediler. Bu tür verilere göre, bilim adamları, güneşin 4 milyar yıl önce sönük bir yıldız olduğunu bilmektedirler. Bu tür çalışmalar ayrıca, genç yıldızların, bugün kendi güneşimizde gördüğümüz patlamalara benzer şiddetli ışık patlamalarını ve dev patlamalar şeklinde ışık ve enerji ürettiklerini göstermektedir. Bu patlamalara sıklıkla, koronal kütle atıkları veya uzaya fırlayan CME’ler denilen büyük güneş maddesi içeren bulutlar eşlik eder.

Bu çalışmalar NASA’nın Kepler misyonu tarafından yürütülmektedir. Günümüzde Güneş ancak yüzyılda bir iki kere devasa patlamalar üretirken, ergenlik dönemlerinde günde 10 kereden fazla bu tür patlamalar üretiyordu.

Dünyamız bugün uzaydan ya da güneşten gelen yüklü parçacıkların ve zararlı güneş içeriğinin bize ulaşmasını engelleyen güçlü bir manyetik alana sahiptir. Ancak hala uzaydan gelen bu maddeler gezegenimiz etrafındaki uyduları etkilemekte ve kutuplarda Auroralara sebep olmaktadır.

Yapılan çalışmalara göre güneşten gelen parçacıklar manyetik alan çizgilerinin altına inerken, atmosferde bol miktarda azot molekülüne çarptı ve atmosferin kimyasını değiştirerek yeryüzündeki yaşam için fark yarattı. ”

Erken Dünya’nın atmosferi de şu andan farklıydı. Moleküler azot yani iki azot atomu bir moleküle bağlandı. Bugünkü yüzde 78’e kıyasla atmosferin yüzde 90’ınını oluşturuyordu. Enerjik parçacıklar bu azot moleküllerine çarptıkça, etki onları bireysel azot atomlarına ayırdı. Karbon dioksit ile çarpıştılar ve bu molekülleri karbon monoksit ve oksijene ayırdılar.

Serbest kalan azot ve oksijen, nitro siyire dönüşür ve güçlü bir sera gazıdır. Atmosferi ısıtmak söz konusu olduğunda azot oksit karbondioksitten yaklaşık 300 kat daha güçlüdür. Yapılan hesaplamalar, erken dönem atmosferde az miktarda azot oksit bulunduğunda, karbondioksit oluşturması halinde gezegenin sıvı suyun var olması için yeterince sıcak olacağını gösteriyor.


Yeni keşfedilen güneş parçacıklarının erken dünyaya sürekli akışı sadece atmosferi ısıtmaktan fazlasını yaptı. Aynı zamanda karmaşık kimyasallar üretmek için gerekli enerjiyi sağladı. Basit moleküllerle eşit dağılmış bir gezegende, sonunda hayat oluşması için RNA ve DNA gibi kompleks molekülleri oluşturmak için büyük miktarda enerji geldi.

Yeterli enerji, büyümekte olan bir gezegen için büyük önem taşıdığı halde, çok fazla sorun da oldu. Manyetik alan çok zayıfsa böyle bir manyetik bulut saldırısı bir gezegenin atmosferini sökebilir. Bu dengeleri anlamak, bilim insanlarının hangi yıldız türlerini ve hangi gezegenlerin yaşam için misafirperver olabileceğini belirlemelerine yardımcı olmaktadır.

“Bütün bu bilgileri bir araya toplamak istiyoruz, bir gezegenin yıldıza ne kadar yakın olduğunu, yıldızın enerjik olduğunu, gezegenin manyetosferinin bize yakın yıldızlar arasında ve galakside yaşanabilir gezegenleri aramaya yardımcı olması için ne kadar güçlü olduğu bu çalışmada çok önem taşıdı. “Bu çalışma, güneş, yıldızlar, gezegenler, kimya ve biyoloji alanlarında çalışan birçok bilim adamını içeriyor. Birlikte çalışarak gezegenimizin ilk günlerinin neye benzediğine dair sağlam bir açıklama oluşturabiliriz ve bundan yola çıkarak yaşamın nerede ve nasıl bulunabileceğini daha iyi araştırabiliriz.

Yorumlar kapandı.