Kategori

Kitap Tanıtımı

Kategori

Rus araştırmacı Pierre Kouznietsov “La Lutte des Civilisations et des Langues dans l’Asie
Centrale, Paris 1912.353.s”
adlı doktora tezinde geçmişten XIX. yüzyıla kadar Rus Türkistanı diye adlandırdığı günümüz Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin yer aldığı bölgeler ve orada yaşayan halklarla ilgili önemli bilgiler vermektedir. Kitabın ön sözünde çalışmasının iki ana bölümden oluştuğunu ifade eden yazar, birinci bölümde M.W. Barthold’un le Turkestan a l’epoque de l’invasion mongol adlı eserini esas aldığını, ikinci bölümde ise araştırmayı bizzat kendisinin yaptığını anlatmakta, özellikle Kokand Hanlığı dönemi örf, adet ve geleneklerle ilgili olarak da V.P. Nalivkine’nin* araştırmalarını esas aldığını belirtmektedir.

Biz bu yazımızda Türk tarih ve kültürü ile ilgili önemli bilgilerin yer aldığı bu kitaptan bazı tespitleri hiçbir yoruma tabi tutmadan aktarmaya çalışacağız.

Geçmişte Orta Asya’nın bir çok kavim tarafından işgal edildiğini, bu coğrafyada yaşayan halkların bir çok kültür ve dinle ( Zerdüştilik, Budizm, Maniheizm, Nesturi
Hıristiyanlık, İslam) karşılaştıklarını anlatan yazar, Orta Asya’yı etkileyen ilk medeniyetin Mazdaizm esası üzerine kurulmuş olan İran medeniyeti olduğunu ifade etmektedir.(s.15).X. yüzyılda Maveraünnehr’in İranlılarla meskun olduğunu, Zerdüştiliğin merkezi olan Belh şehrinin Arap coğrafyacıları tarafından ” Ümmü’l-Bilad” olarak anıldığını(s.17),Samaniler döneminde ise Belh ,Semerkand ve Buhara şehirlerine ” dünyanın kraliçesi“(s.18) denildiğini ifade etmektedir. Ancak Arap ordularının Buhara’yı işgali sonrasında Buharalıları göçe zorladıklarını anlatan yazar, Mazdaizme inan bu göçmen ve zengin Buharalılar(=Keş kuşan)ın 700 yüz şatodan oluşan yeni bir şehir kurduklarından söz etmektedir(s.22) Bu şatoların duvarlarında çeşitli resimler buluyordu. Zerdüştiler bu resimlerin kendilerini cin/peri gibi çeşitli ruhani varlıkların zararlarından koruyacağına inanıyorlardı. Samaniler döneminde hala bu şatolardan bir kaçı mevcuttu. Tacik kelimesinin anlamı ile ilgili olarak Tacik kelimesi ortaya çıkısından itibaren etnik ve politik bir anlam ifade etmez. O, Zerdüşti öğretiye inanan kişi demektir. Zira kelimenin ilk hecesinde bulunan “Taç” bildiğimiz Taç anlamındadır. Hıristiyanlar nasıl Haç; Müslümanlar da nasıl Türban takıyorlarsa Zerdüştiler de Taç takıyorlardı demekte, VIII. yüzyılda Eba Müslim döneminde Bikh –Afarid=Makh-Afarid adlı Zerdüşti bir reformatörün de ortaya çıkışı ile ilgili bilgiler vermektedir.(s.22)

Araştırma esnasında zerdüşti kalıntıların bulunduğunu ifade eden araştırmacı bu duruma kanıt olarak yöre halkı arasında “moug=mag” kelimesinin kullanıldığını anlatmaktadır(s.23-24)Arap istilası öncesi Maveraünnehr’de bir çok devletçikler bulunduğunu Semerkand ve Fergana idarecilerine ‘dohkon=,dikhan denildiğini ifade eden araştırmacı arap istilası öncesi Sogdluların Sasani paralarını örnek alarak para bastıklarını anlatmaktadır .

Bizans imparatoru II. Justinen ile Türk hakanı Dizavul/İstemi yabgu arasındaki ilişkiyi de Sogdlular sağlıyordu.(s27).

Arapların Orta Asya’yı işgalleri bölge etnoğrafyasında dikkate değer bir etki yapmadığı gibi, politik ve kültürel alanda da fazla bir etki yapamadı. Emevi komutanları /valileri daha çok Orta Asya’yı kendilerini zenginleştirecek bir vergi deposu olarak gördüler. Ancak İslam, Sasani bürokrasisi üzerine kurulmuş olan Abbasi iktidarında Orta Asya’da devlet dini haline gelebildi( s.29)

Orta Asya’da şehirlerin Şehristan denilen merkez, Rabat ve etrafında yer alan kalelerden üç katmanlı bir biçimde oluştuğunu anlatan yazar, söz konusu dönemlerde sokakların taşlarla döşeli olduğunu, şehirlerin içinden su kanalları geçtiğini ifade etmektedir. Semerkand ve Buhara’da hükümdar sarayı “Registan” adı verilen meydanda bulunurdu. Daha sonra kaleler Orda adı ile anılmaya başladı. Semerkand ve Buhara da hala Registan mevcuttur(s.36-37).

Arap istilasından sonra Farsça popüler dil olarak kalırken, özellikle Maveraünnehr’de Arapça edebi dil olarak kullanıldı.(s,39).Arap istilalarına rağmen İslamiyet belli bir süre entellektüeller arasında gelişemedi.

Arap istilaları öncesinde Maveraünnehr ve Orta Asya Türklerin egemenliği altında idi. Türk hakanları Bizanslılarla politik ilişki içerisinde bulunuyordu. Doğu Türk ülkeleri batıya göre daha yüksek bir refah içinde idiler. Ancak 7 12 de Semerkant’ı İşgal eden Araplar Soğdluları buradan sürdüler. Soğdlulara , Arapların ” Ebu müzahim” adını verdikleri Sulu Kağan (716-737) sahip çıktı. Orta Asya Samanilerden sonra Karahanlıların egemenliği altına girdi. Samaniler, Tahiriler ve Safarilerin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra Orta Asya tamamen Türklerin egemenliği altına girdi. Türk- Moğol istilası, Arap istilası sonrası yeşeren İran kültürüne büyük bir darbe vurdu.(s.51) Yazar, Veselovskiy’ Biruni’nin Arap istilası sırasında Arapların İslam’ın yayılmasını kolaylaştırmak amacı Harezm kütüphanelerini yaktıklarını ifade etmektedir(S.39). böyle bir olay da Moğol istilası sırasında Buhara , Semerkant ve Belh .kütüphanelerinin başına da gelmiştir( 55).

Yazar, bir çok doğu bilimcinin Türklerle Moğollar arasındaki akrabalık bağlarının çok güçlü olmasından dolayı XIII, yüzyılda gelişsen Moğol yayılmacılığının sadece Moğollara mal edilemeyeceğini, aynı zamanda bunun bir Türk hareketi olduğunu ifade ettiklerini anlatmaktadır(s.57)

Bütün bu gelişmelere rağmen Farsça Orta Asya’da edebi dil olarak devam ederken, Türkçe vernaküler dil olarak kaldı. Türkler ev yapım tarzları da dahil bir çok nesnel kültür unsurlarını İranlılardan aldılar. Samaniler döneminde köleler genellikle Türklerden oluşuyordu. Türklerin hakimiyetinde durum tamamen tersine döndü; bu defa köleler İranlılardan oluştu. İran ve Turanlılar arasındaki kin o kadar büyüdü ki, XVI .yüzyılda Molla Semsü’d-din Herati Şiilerin kafir oldukları ve pazarlar da satılabilecekleri ile ilgili fetva yayınladı(s.70-71 vd). İşte bu tarihten itibaren Orta Asya Türk hakanları kendilerini ” Sünniliğin Mudafii” olarak kabul ve ilan ettiler.

Timur dönemi Orta Asya’nın en müreffeh dönemi idi. Askeri teşkilat Türk usulü kalırken kadınların sosyal hayata katılımları söz konusu idi.

Zamanla Orta Asya’da İslam hukuku uygulanmaya, el kesimi, recm gibi cezaların Kokand hanlığı döneminde uygulandığı görülmektedir(s.99) Bu uygulamaların belki de en korkuncu ölüme mahkum edilmiş suçluların kale burçlarından atılmaları idi(s.99)

Orta Asya’da öğretilen her sanatın bir pir‘i vardı. Dervişlik ve tekkeler yeterince yaygındı. Bu tekke şeyhlerinin Osmanlı veya Arap olması çok önemli idi. Dini hayatta ziyaret yerleri (= Mazalar) önemli bir yer tutuyordu. Hatta bu ziyaret yerleri dileklerin ve isteklerin ne olduğuna göre ayrılmıştı. Örneğin Namangan’da bulunan iki mazar/ ziyaret yeri çok önemli idi. Çocuk sahibi olmak isteyenler Bava –Ata‘ya, zenginlik isteyenler ise Poço-Ata‘ adı ile anılan ziyaret yerlerine giderlerdi. Hatta Aravan’da bir kaya üzerinde bulunan ve atlı bir şövalyeyi andıran resim, kayanın altında bir su kaynağı ve üzerine çıkılan küçük bir çukur vardı. Oranın yerli halkı bütün bu mekanları kutsal bilir ve kayadaki resmin de Hz. Ali’ ye ait olduğuna inanırlardı.(s.125).Bu tür ziyaret mekanları sayısız denilecek kadar çoktu.

Kadınlar mescide gitmezlerdi. Ülke yerlileri Müslümanlığın kendilerine zorla kabul ettirildiğini ifade ediyorlardı. II.Katerina döneminde Müslüman Tatar misyonerlerin din yolu ile kendilerini asimile edeceği düşüncesinden hareketle söz konusu faaliyetlerden rahatsız olan Kırgızlar, bu durumu engellemesi için Çar’a başvurmuşlarsa da Rus çarı Müslümanlığı idolatriden Hıristiyanlığa geçişte ara bir dönem olarak gördüğü için duruma müdahalede bulunmamıştır(s.66).

Orta Asya’da panteist sufizm yeterince yaygındı. Hatta bu sufizmi Arabo-occidantale Arap etkisi ile gelişmiş batı sufizmi; irano-hindou /orientale Fars- hind etkisi ile gelişmiş doğu sufizmi olarak ayırmak mümkündür.. Söz konusu doğu sufizmi daha orijinal bir biçim arzetmektedir(s.131 )Ahmet Yesevi, Bahauddin Nakşıbendi vb. sufiler mevcuttu. Bu tarikatlarda bir sufinin katedeceği aşamalar;Şeriat, Tarikat ve Hakikat esastı. Göçebeler sufizme daha yatkındılar.

Orta Asya Türkleri arasında iyi-kötü ruhlara inanış oldukça yaygındı. Periler, güzellikleri dillere destan varlıklardı. Onlar faziletli/saygıdeğer insanları korurlardı. Cin,Dev, İblis,Seytan, Albastı,Adjina bunların en tanınmışları idi. Albastı yaşlı ,kıllı ve çirkin bir kadın olarak tasavvur edilir, .izbe yerlerde,,terkedilmiş bahçeler ve çiçekler arasında yaşardı. Adjina ise, saçları sarı, dev gibi büyük bir kadın şeklinde düşünülürdü. O her istediği şekle /biçime dönüşebilir, her dona girebilirdi. Bunların dışında da birçok mitik varlık tasavvuru mevcuttu.(s.142-145)

Medreseler oldukça yaygındı. Her ne kadar medreselerde matematik, fizik kozmoloji gibi bilimler okutulsa da, eğitimin esasını din eğitimi oluştururdu. Babalar çocuklarını medrese hocalarına”la chair
(de notre enfant) est a vous, les os sont a nous=)”eti sizin, kemikleri bizim” diye teslim ederlerdi. Avrupada Latince ve Grekçe öğretildiği gibi burada da Arapça eğitim dili olarak öğretilmekte idi. Hatta o dönemde Orta Asya’da entellektüel bir Müslüman için en kutsal dil Arapça idi. Dillerle ilgili şöyle bir anlayış mevcuttu:

Arapça şerafet,

-Farsça necaset

-Türkçe kabahat denilirdi(s.165).

Medreselede okutulan ders kitapları ilgili bir değerlendirme yapan yazar, Müslümanların okuttukları tarih, coğrafya ve kozmoğrafya kitapları saçma ve fantastik hikayelerle dolu idi demekte bu konu ile ilgili olarak dünyanın yaratılışı ve konumu hakkında Abdullah b. Mes’ud’un Hz. Muhammed’e dünya neyin üzerinde bulunuyor? diye sorduğu soruya verilen cevabı göstermekte, medreselerin bu hali ile hem Müslümanlığın çöküşüne hem de medeniyetin yok olmasına neden olan kurumlar olacağına işaret etmektedir.

Osmanlılarla Orta Asya arasındaki dini ve politik(?) ilişkiler daha çok Orta Asya’dan hacca gitmek isteyen hacılar yolu ile sağlanıyordu. Bu hacılar İstanbul’a geliyor, tekkelerde konaklıyor , daha sonrada hacca gidiyor dönüşte de aynı yolu takip ediyorlardı(s.299).

Yazar,1895-1896 yıllarda ilginç bir kişiliğe sahip Osmanlı vatandaşı Mir Sadık Kari’nin oğlu olan Hoca Abdu-Celil in Ming –tepe ‘nin tanınmış İşan’ı Madali’ye verilmek üzere sakal-ı şerif’le birlikte bir ferman, altın bir yüzük ve yeşil bir bayrak getirdiğini anlatmaktadır (295).Bütün bu olaylar 1898 yılına kadar Ruslardan gizli kalmıştır.

Sovyetler Birliği öncesi Türkistan’la ilgili önemli bilgiler içeren bu tez çalışması özellikle Kokand hanlığı tarih ve kültürünün anlaşılması açısından dikkat çekmektedir. Söz konusu kitapla 1907 yılında Orta Asya’yı gezen, Özbek bir baba ve Başkurt bir anneden doğan fikir/düşünce adamı Abdurreşid İbrahim’in ” Alem-i İslam” adlı eserinde o dönem Buhara medreselerinde verilen eğitimin örtüştüğünü görmek mümkündür. Konu ile ilgili olarak Abdurreşid İbrahim “…. Umum Buhara ahalisinde bu fikir baki ise de ilmen bunun aksinedir. Usulü tedris berbad. Bir kitabın mukaddimesini beş sene de tahsil iderler. Yirmi-otuz sene medrese odasında oturur ,bütün ömrünü alat lisan tahsilinde geçirir, tahsil hıtamında iki kelime arabi tekellüm edemediği gibi bir satırda arabiyü’l-ibare bir şey yazmak iktidarına da malik değildir..Usulü tahsil çok acınacak bir haldedir. “demektedir(s.17)

*-V.P.Nalivkine,Chrestomathie sart et persane approprie aux programmes de l’ecole normale
du Turkestan, Tachkent,1887; V.P. Nalivkine, Histoire sommaire du khanat de Kokand, Kazan 1886(rusça); V.P. Nalivkine&M.V. Nalivkina, Condition de la femme indigene du Fergana, Kazan 1885 ( rusça).


Anadolu coğrafyası Türklerin simgesel mekânı olmuştur. Bu mekân Türk gelenekleriyle harmanlanarak tarih ve coğrafyanın et ve tırnak gibi kaynaşmasına sebep olmuştur. Mehmet Necati Demircan’ın yazdığı Bozkırda Aşk ve İsyan romanı Anadolu’nun kültürel ve coğrafi zenginliğinin güzel bir yansıması olarak karşımıza çıkmıştır. Romanda geçen olaylar tarihsel olarak da gerçeklik payı bulunan olaylardır. Yani roman salt bir hayal ürünün eseri değildir. Romandan edindiğim bilgilere bakınca çok derinlemesine uzun bir araştırmadan sonra romanın kaleme alındığını anlayabilmekteyiz. Hele hele yazarın bizzat sahada olaya tanıklık edenler veya yakınlarıyla yatığı bire bir görüşmeler romanda geçen olayların gerçeklik paylarını daha arttırmaktadır.

Bozkırda Aşk ve İsyan, Haziran 2013’te IQ Kültür Sanat Yayınlarınca yayınlanıp okuruyla buluştu. Romana iddialı bir isim seçilmiş. Bozkır, aşk ve isyan bir arada. Tarihi olayların kurgulandığı eserde o alışılagelen didaktikliğin getirdiği kuruluk yok. Tasvirler oldukça başarılı, bir anda kendinizi 1892 yılında bozkırın ortasında buluveriyorsunuz. Bozkır insanını anlatırken kullandığı şu ifade gerçekten çok etkileyici: “Bozkırın hem kadını hem erkeği çilelidir. İnsanı çifte kavrulmuştur. Güneşin harında dövülen insan, soğuk pınarında çelikleşmiştir.” Bunda yazarın yaşadığı yöreyi anlatmasının payı tartışılmaz. Kahramanların fiziksel ve ruhsal portreleri başarıyla çizilmiş. Tarihi olaylar konularla bağlantılı olarak verilmiş. Yazar, bize bir şeyleri öğretmeye ya da dikte etmeye kalkmıyor. Olayları gözler önüne sererek yargıyı bizlere bırakıyor.

Romanın geçtiği yer küçük bir alan olmasına rağmen yazar, dünya siyasi tarihine damgasını vuran olayları romanın içine ustaca girdirmeyi başarmıştır.Küçük bir Anadolu beldesi birden bire dünya siyasi dengelerinin odak noktası haline gelmiştir. Ana olay Yozgat ili Çandır ilçesine bağlı İğdeli köyünde yaşanıyor. Roman bir aşk hikâyesiyle başlıyor, başlar başlamaz sizi sarıyor. Gerilim hep yüksek tutulmuş, merak unsuru ön planda… Bu, çevremizde her an rastlayabileceğimiz hayatımıza dokunan öykülerden. Farkı ise farklı din ve etnik kökene bağlı iki gencin umutsuz aşkı olması. Umutsuz bir aşk hikâyesiyle başlayan romanın geri planında Anadolu’da başlayan Ermeni isyanları, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, Tehcir, Kurtuluş Savaşı anlatılıyor. Roman bir tarih kitabı değil. Amacı da tarihi olayları anlatmak değil. Yazar bu olayları verirken okuru sıkmıyor, suda erimiş şeker gibi tattıkça farkına varıyorsunuz.

Romanın bazı bölümlerinde içiniz acıyor. Dış güçlerin Osmanlı coğrafyasında bitmek bilmeyen entrikalarına şahit oluyorsunuz. Yüz yıl önce yaşananlarla bugün arasında benzerlikler yakalıyorsunuz. Bu benzerliklerden yola çıkarak aynı oyunların tekrar tekrar sahnelendiğini görüyorsunuz. Romanın en trajik sahnelerinden biri İngilizlerin baskısı nedeniyle Ermeni tehcirini uygulayan Boğazlıyan kaymakamı Kemal Bey’in düzmece belgelerle idam edilmesidir. Ermeni tehcirini uygulayanların yargılandığı Bekirağa bölüğündeki mahkûmlardan ünlü Ağaoğlu Ahmet ile Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in arasında geçen diyaloglar çok ibretlik anladır.

Bozkırda Aşk ve İsyan ‘da Amerikalıların başı çektiği misyonerlik faaliyetlerine ayna tutuluyor. Okurun dikkati Amerikan Board Teşkilatının açtığı Amerikan Kolejleri üzerine çekiliyor. Amerikalı misyonerlerin Osmanlı Devleti coğrafyasında açtıkları kolejlerde yetişen Ermeni gençlerde ayrılıkçı duygular yeşeriyor. Sadece Ermenilere değil diğer etnik unsurlara ayrılık tohumları ekmek için çabalamışlardır. Örneğin Amerikan Board teşkilatı çok sayıda Arap gencine Amerika’da öğrenim görmeleri için burs vermiştir. Bu tür verilen burslarda koşul olarak bursu alanların akrabalık yoluyla da olsa Türklerle hiçbir ilişkisinin bulunmaması gerekiyordu.

Sıcak denizlere inmek isteyen Ruslar, Ermenilerin ayrılıkçı duygularını her seferinde istismar ediyor. Ermenileri umutlandırıp ortada bırakıyor. Ermeniler de “Belki bu sefer…” diye her seferinde umutlarını diri tutuyorlar.

Yazar, olayları ve kahramanları verirken yaşadıkları dönemin sosyal hayatını da gözler önüne seriyor. Bu durum yazarın folklorcu kimliğinin bir yansıması olarak algılanabilir. Dönemin sosyal hayatının böylesine başarıyla yansıtılması romanın geri planında uzun bir hazırlık ve araştırma döneminin olduğunu düşündürüyor.

Romanda hâkim bakış açısı kullanılmış, olaylar yazarın diliyle anlatılıyor.

Yüz yıllık bir geçmiş, yakın tarih olarak adlandırılabilir ama romanı okuduktan sonra anlıyoruz ki biz yakın tarihin olaylarını kavrayamamışız. Roman yakın tarihte yaşananları bir trajedi olarak ortaya koyuyor.

Akıcı bir dille yazılan romanı okudukça arkası geliyor ve bir de bakmışsınız bitmiş. Ben burada romandaki olayları özetlemedim. Bundan özellikle kaçındım. Çünkü romanda ne anlatıldığını öğrenen kişi okuma zahmetine katlanmıyor. Romanla ilgili birtakım ipuçları verdim, bundan ötesi okurun ilgisine sunulur. Roman D&R mağazalarında sizleri bekliyor.

Bozkırda İsyan ve Aşk romanın yazarı Mehmet Necati Demircan derneğimizin düzenli olarak yaptığı Cuma Sohbetlerinde kitabında geçen olaylar hakkında bilgi verecektir. Tüm hemşehrilerimizi bekleriz.

Doğadaki çocuk, soyu tehlikede olan bir türdür ve çocukların sağlığı ile yeryüzünün sağlığı birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.” diyor Richard Louv Doğadaki son çocuk adlı kitabında. Kitabın yazarı, kendi çocuğunun “bizler neden sizler kadar mutlu değiliz”? sorusu ürerine yazdığını belirtiyor. Yazar, çocuğunun kendi çocukluğunda olduğu gibi balık tutma, ormanda kamp yapma gibi hiçbir hikâyelerinin olmadığından yakındığı belirtiliyor.

Kitapta insanların ruh sağlığında doğal çevrenin rolü örneklerle açıklanmıştır. Kitapta anlatılan konularda kendimi bulduğumu ve günümüz çocuklarıyla ilgili karşılaştırma fırsatı yakaladığımı belirtmek istiyorum.

Günümüzde yetişen çocuklarla kendi çocukluğumu kıyasladığımda ne kadar şanslı bir çocukluk devresi geçirdiğimi daha iyi anlıyorum. Bizim çocukluğumuzda şimdiki çocukların sahip olduğu maddi imkânlara sahip değildik. Hatta anne ve babalarımız şimdiki çocukların üstüne düştüğü gibi üstümüze düşmüyordu. Yeri geldiğinde büyüklerin yaptıkları işleri bile yapıyorduk. Şimdiki çocuklar kadar çok kıyafetimizi yoktu. Haftalık diye bir şeyi hiç bilmedik. Sadece bayramlarda el öptükten sonra harçlıklarla yetinirdik. Bizim akranlar için en büyük lüks, mahallenin bakkalından gidip gazoz almaktı. Bize yılda sadece iki kez kıyafet alınırdı, o da kurban ve ramazan bayramı öncesindeydi. Bazen bayramdan iki ay önce kıyafet alınsa da o kıyafeti bayrama kadar özenle saklar, bayram günü de erkenden kalkıp bayramlık kıyafetlerimizi giyerek bayramlaşma töreninden sonra coşkuyla sokaklara koşardık. Bayram günü giydiğimiz yeni kıyafetlerin mutluluğu hiçbir şeyde yoktu. Ne kadar sıkıntıya düşsek de hep elimizde olanları değerlendirerek olumsuzlukları eğlenceye çevirmesini bilirdik. Bizlere yerince oyuncak alınmadı ama bizler kendi ellerimizle yapardık oyuncakları. Üstelik yaptığımız oyuncaklar ya inşaat atığı malzemeler ya da evlerimizde eskiyen kullanılmayan malzemelerden oluşurdu. Çünkü hayallerimiz zengindi. Çünkü bizler doğanın çocuklarıydık.

Richard Louv kitabında bizim durumumuzu şöyle belirtiyor: “Çocuk doğada özgürlük, hayal gücü için alan genişliği ve mahremiyeti bulur. Bu düzeyde doğa, açıklamaların ötesine geçer, alçak gönüllüğü öğretir.” Evet, doğa bize alçak gönüllüğü öğretmişti. Mevsim ne olursa olsun, hava şartları ne olursa olsun biz hep doğadaydık.

Mart ayının sonlarına doğru dağların güney yamaçlarında Navruz (Nevruz) toplardık. Navruz toplamak çocuklar arasında bir prestij unsuruydu. Çünkü navruzu bulmak uyanıklık ve zekâgerektiren bir durumdu. Navruz toplamaya giden bir çocuk onu bulmak için sabrı, azmi ve mücadeleyi öğrenirdi. Navruz toplamaya topluca gidildiğinden dayanışma ruhu küçük yaşlarda içimize işlemişti. Navruz çıktıktan sonra köyün meralarında kangal yemlik, şeker dikeni tarla tapanı, ebe gömeci, dingil gana, hardal ve madımak gibi lezzetli bitkiler çıkardı. Onları toplar afiyetle yerdik. Bazen topladıklarımızı eve getirir, annelerimizin yaptığı yufkalara dürerek afiyetle yerdik. Mayıs ayına doğru köyün altı kilometre uzağında bulunan Oğlak kulağı dağında ekşi tadı olan oğak kulağı otunu toplamaya giderdik. Birkaç ay sonra kenger sakızı bitkisinin yaprağını kesip ondan çıkan sütle kenger sakızı yapardık. Haziran ayından itibaren bahar yağmurlarının sona ermesiyle beraber köyümüzün yakınından geçen Kızılırmak’a gider, orada saatlerce yüzer, kumla oynar ve taş yüzdürürdük. Köyde harman yeri denilen boş alanlarda çelik (çomak), fırın kızdı, ayağım yağlı, taraf taraf, güvercin taklası, lalempe ve çekirdek gibi köyümüze özgü oyunlar oynardık. Bu oyunlar için en az 10 kişi olması gerektiği düşünülürse ne kadar sosyal yönümüzün olduğu daha iyi anlaşılabilir. Güz mevsimine doğru hasat zamanlarında bağ ve bahçelerin hasatlarında büyüklerimize yardım ederdik. Tabi bizden öncekilerin hasat dönemlerinde çok eğeleneli oyunlar oynadığını büyüklerimizden duyardık. O zaman en büyük eğlencelerimizden biri de hasat edilen ayçiçeğinin sapını toprak yollarda sürmekti. Dağlarda çiriş denilen bitki odunlaşıp kuruduğunda onları toplar, yılgın (ılgın) denilen çalılardan yaptığımız yaylara ok olarak kullanarak okçuluk oynardık. Kışın da yaptığımız kızaklarla köyde kaymadığımız yamaç bırakmazdık.

Çocukluğumuzda yaptığımız bütün bu etkinlikleri sadece köyde büyüdüğümüz için yapmadık. Anne ve babalarımızın hoşgörüsü ve güven duygusu sayesinde yaptık. Çünkü onlar doğayı bir tehdit olarak görmediler. Onlar oynarken üstümüzü kirletmemize öfkelenmediler. Üstelik annelerimizin şimdiki gibi çamaşır makineleri bile yoktu. Richard Louv’un kitabında bu durum çok güzel özetlenmiş: “Toplumumuz çocuklara ve gençlere doğrudan doğa deneyimlerinden uzak durmayı öğütlüyor.”

Ailelerin temizlik takıntısı ve doğa korkusu yüzünden çocuklar doğadan koparılıyor. Çocuklar eve ya da alışveriş merkezlerine hapsedilerek sanal eğlencelerle avutuluyorlar. Bu yüzden çocuklar, davranış bozuklukları, dikkat eksikliği, saldırganlık, algı bozukluğu ve obezite gibi birçok sorunla mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Bu olumsuzluklara karşı en büyük terapi doğadır. Yazarın dediği gibi: “Burada konuştuğumuz şey, kendileri doğanın içinde büyümüş olan birçoğumuzun gerçekleştirdiği dönüşüm. Şimdi ise doğa artık yok!”

Anneler ve babalar, lütfen Richard Louv’un Doğadaki Son Çocuk kitabını okuyun ve kendi çocukluğunuzu çocuklarınıza yaşatın.

Anadolulunun bin bir güzelliğinin anlatıldığı kitap, 1957 yılında Prof. Dr. Hikmet Birant tarafından yazılmıştır. Hikmet Birand, Anadolu’nun birçok yerini gezerek ve bu coğrafyanın güzelliklerini bilimsel temle dayandırarak açıklamış bir bilim insanıdır. Yazarın sadece Anadolu manzaraları kitabında değil, diğer bütün kitaplarında da vatan sevgisinin en güzel bilimsel dayanaklarını bulmak mümkündür.

Türkiye de ilk defa bitki sosyolojisi alanında çalışma yapan ve bu çalışmalarıyla bitki sosyolojisinin kurucusu durumunda olan Prof. Birand, yazdığı eserlerinde bitkileri kişileştirerek en anlaşılmaz botanik konularının bile kolayca anlaşılmasını sağlamıştır.

Anadolu Manzaraları kitabı toplam 118 sayfadan oluşmasına rağmen kitap, her sayfasıyla hatta her cümlesiyle ansiklopedilere taş çıkaracak niteliktedir. Hem sade anlatım hem de derin anlam zenginliği kitapta hemen kendini göstermektedir. Bu kadar derin anlatımları kitapta nasıl sade bir şekilde aktardığına büyük şaşkınlıkla tanık oluyorsunuz. Ayrıca sade anlatımı bir o kadar da seçici kılan güzel ve akıcı bir anlatım üslubuyla birleştiren Birand, okuyanların kitabı bir çırpıda bitirmeseini sağlayacak akıcı bir üslup kullanmıştır. Buna ilaveten kitapta bahsettiği yerler, okuyanda o yerleri hemen görme isteğini uyandırmaktadır. Örneğin Ankara yakınlarında Hacıkadın deresinin güzelliği Prof. Birand’ın kaleminden hak ettiği değeri bulmaktadır.

“… Bir yanda hemen ardımdaki çıplak, somurtkan tümseklerle önümdeki içi bin bir güzellikle dolu olan derenin tezatlığına hayran olurken, bir yandan da yatağının iki yanından fışkıran söğütlerin iğdelerin dişbudakların, meşelerin alıçların sık yaprak örtüsünden görünmeyen, fakat sanki bu derin yarları, bu güzel bağları bahçeleri bu yeşil cemaati ben yaptım diye övünürmüş gibi şırıl şırıl akan suyun keyifli sesini duyarım.” (s.23)

Anadolu’nun iklim özellikleri özellikle de karasal iklim kitapta oldukça ilginç anlatımlarla örneklendirilmiştir. Her başlayan nisan yağmurları birçoklarımız için can sıkıntısı ya da eziyetmiş gibi görülse de Birand yazdığı eserde nisan yağmurlarını doyumsuz hale getirmektedir. “etlik üstüne gelen kara bulutların alt kenarları bir perdenin püskülleri gibi yere doğru sarkmasıyla başlamışlardı. (s.29) ş Büyük sancılarla inleyen göğün doğurduğu ilk rahmet damlası…” (s.30) gibi ifadelerle yağmurun keyfini çıkarıyoruz. Ancak beklide hiçbir gözlemci yağmurun yağdığı anı Birand kadar ayrıntılı gözlemleyememiştir: “cip cip diye suya düşüyorlar. Düştükleri yeri biraz çukurlaştırıyorlar, fakat bu çukurluk hemen kapanıyor ve ortasından ince narin endamlı bir sütun yükseliyor. Yükseldikçe inceliyor ve ucu sivrilirken birden bire şişmanlayarak oval bir yumurta şeklini alıyor. Sonra sütunun ucundan kopuyor, kısa bir pırıltıyla zıplayarak suya düşüyordu. Bazen bir ikincisi, daha küçüğü onu takip ediyor ve sütun, ucundan bir damla koptuktan sonra, suyun yüzüne bir halka halinde yığılıveriyordu. Fakat daha acar bir halka onu siliveriyordu…” (s.33)

Birand’ın kitabı Anadolu’nun bilinmeyen güzelliklerini belgesel filmde izlermişçesine canlı bir anlatımla sunmaktadır. Bununla birlikte kitapta anlatılan birçok konu ezber bozmaktadır. Bu zamana dek herkesin hor gördüğü ya da yok etmeye çalıştığı işe yaramaz ot gibi gözüken bozkırın bin bir güzelliğini Anadolu manzaraları kitabında görmek mümkündür. Kitapta bahsedilen birçok bozkır türü arasında üzerlik otuna yazar ayrı bir önem vermiştir. Üzerlik otunu birçok arkeologa hocalık eden bir bitki olarak tanımlıyor ve bu ifadesine dayanak olarak da birçok höyüğün üstününü üzerlik otuyla kaplı olduğunu aralatmaktadır.

Anadolu Manzaları kitanbında Birand, incelediği alanları farklı bir metodolojik yöntemle değerlendirmiştir. Örneğin mesken tiplerinin farlılığının bitki kuşaklarının sınırıyla özdeş olduğunu şu ifade ile anlatmaktadır: “hımış evler bizim coğrafyamızda bir sınır bölgesidir. Ankara’dan çıkınız Kastamonu yolunu tutarsınız Ilgaz’a kadar kerpiç evli köylerden geçersiniz. Bolu’ya doğru gidersiniz, Kızılcıhamam’ın hemen ötesinde kerpiç köyler biter, hımış köyler başlar. Kerpiç köylerin bittiği yerde hımış evli köyleri bir çizgiyle birleştirirseniz steple orman sınırının hem de en eski sınırını çizmiş olursunuz.” kitabın yazıldığı dönemi ele alırsak yazarın ne kadar ileri görüşlü olduğunu kavrayabiliriz. Yazar kitapta anlattığı birçok olaya ilave olarak doğa sevgisinin öneminden şu ifadelerle bahsetmektedir: “Tabiat müşfik ve müsamahalıdır. O büyük şefkati, büyük müsamahası sayesindedir ki biz, bunca ettiklerimize rağmen onun nimetlerinden hala faydalanabilmekteyiz.”

İnanıyorum ki insan hayatında belli bir bırakan kitaplardan biri de Prof. Dr. Hikmet Birand’ın Anadolu Manzaraları kitabıdır. Bilgi olmadan bilinç olmaz gerçeğinden yola çıkarak gençlerimize vatan sevgisini aşılamak istiyorsak en başta güzel vatanımızın zenginliklerini öğretmeliyiz. Bu nedenle Anadolu Manzaraları kitabı iyi bir rehber olacaktır.

Varlığını hissettiğimiz ama yok saydığımız unsurlar, yaşamımıza yön verdiğimiz düzenimizin düzensiz yansımalarıdır bir bakıma. Tekdüze hayatımızın tanımlanmış ritimlerinde ritim dışı başkalıklar aslında yaşamın temelinin şifreleridir.

Varlığımızı var olduğumuz için algılıyoruz. Ama varlık ötesi hislerimizi yaşasak bile tarif edemiyoruz. En belirgin yaşanmışları algılamaya çalışırken, belirginliğin daha ötesindeki içsel algıları anlamlandıramadığımız için, onun yüceliğinde, mistik hezeyanlarımızın kaygısızlığını yaşıyoruz.

Yaşamı temelden sorgulayan Son Çağrı kitabı, yaklaşık 250 kitabın, onlarca konferansın, yüzlerce güvenilir internet sitelerindeki araştırmaların, günler ve geceler boyu süren özverili çalışmaların ürünüdür. Gök Türk mahlasını kullanan yazarın tıpkı kitabın ana fikri etrafında şekillendirdiği gibi uzun bir geçmişe dayanan ilginin, içsel algıların şekillendiği hayal ürünü olmasına rağmen, delilerin ortaya çıkardığı gerçeklerin dışa yansıyarak ardındaki fulü görüntülerin açığa çıkmasını sağlamıştır bu yapıtta.

İnsanların aslında hücrelerinin bir genetik kopya merkezleri olduğu ve bu genler sayesinde bizlerin binlerce yılda edinilen deneyimleri olması bu kitabında sanki genetik olarak depolanmış bilgilerin dışavurumu algısının yaşatmaktadır.

Zamanınaslında algıdan ibaret olduğu yaşanılan anın yaşanılacakların ve yaşanmışların bir kaşımınım olduğu gerçeğine ulaşmaktayız. Zaman git gelleri arasında gözden kaçan ufak ayrıntıların, bir işaret ya bir simge olduğunu bu yapıtta görmek mümkündür. Gerçek olarak algıladığımız aslında bu yönde algılamamızı sağlayan geçici uyarıcılardır. Gerçek algıların gerçekleri gizlemek için bir simülasyon olduğu izlemine bu kitapta fazlasıyla kapılmaktayız.

Antik çağlardan günümüze uzanan uzun yolcuğun aslında zaman duvarlarında ne kadar kısa mesafeler olduğunu idrak etmek, günübirlik geçici hırsların ne kadar boş unsurlar olduğunu anlamımızı sağlıyor. Son çağrı kitabı hayata felsefi bakmanın yani sorgulamanın bir kullanım kılavuzudur. Günlük çekişmelerle pespaye olmuş ruhumuzu dinginliğe kavuşturacak bir esintidir Son Çağrı kitabı. Kitaptaki çağrı aslında insanın özünü bulması için bir uyarıcıdır. Bu uyarıcıyı Atatürk yıllar önce görmüş ve ömrünün son demlerinde onu bulmak için çalışmıştır.

Mitolojilere, efsanelere ve antik dönemlere bilim kurgu mantığıyla bakan bu kitap aslında bu kadar farklı zaman dilimlerinin bir bütünden ibaret olduğu algısını yerleştirmektedir zihnimize.

Okuyucuyu farklı mekân ve zamanlarla arasındaki karmaşadan akıcı ve özgün anlatımıyla kurtaran bu yapıtta üçlü zaman algısının doyumsuz tadını yaşamak mümkün olmaktadır. Tasvir edilen yerlerin zihinsel berraklığı yazarın ayrıntıları yakalama gücü sayesinde gerçekleşmektedir.

Son Çağrı kitabı içeriği bakımından belgesel roman tarzında yazılmış bir kitaptır. Genelde batılı yazarlarda gördüğümüz bu içerik ve üslubu ülkemizde çok başarılı bir şekilde aktaran Gök Türk, bizim milli gururunuzu okşamaktadır.

Kitapta anlatılan kişiler ve onların mensup olduğu hayat tarzları o ortamlarda yaşayan bir insanın yazabileceği kadar güzel değerlendirmelerolarak karşımıza çıkmaktadır. Konu bütünlüğü her bölümde korunmuş ve gereksiz ayrılardan özenle kaçılmıştır. Kitabın tamamında günümüz bazı piyasa yazarlarının sırf bir eser yamak amacıyla yaptığı basitliklere bu eserin hiçbir yerinde rastlanmamıştır. Okuyucuyu hep büyük bir heyecanla sürükleyen bu yapıtın içeriği gerek anlatılan olaylar gerekse de verilen bilgilerle hep sürprizlerle karşımıza çıkmaktadır.

Büyük bir keyifle okuyacağınız bu kitap, sizlere farklı bir eser okumanın da ayrıcalığını yaşatacaktır. Mavi Kalem yayın evi tarafından basılan bu kitabı D&R mağazalarından temin edebilirsiniz.