Kategori

Güncel

Kategori

Son dönemlerde yapılan bilimsel çalışmalar, kütle çekim ve kuantum etkilerinin elektromanyetik alanın simetrisini bozarak, simetrinin evrenimizde mümkün olmadığını ortaya koydu. Eğer sonuçlar doğrulanırsa evrenin kökenini öğrenmek için daha fazla araştırma yapmak zorunda kalabiliriz. Kütle çekimi ve elektromanyetizma ile ilgili bu yılın mart ayında Physical Review Letters`de yayınlanan, Louisiana Eyalet Üniversitesi (LSU) ve Valencia Üniversitesi’nden fizikçilerin liderlik yaptığı bir araştırmada, elektromanyetizma üzerine klasik teorilerin cevapsız bıraktıkları sorulara yeni yanıtlar sunmaktadır. Eğer araştırma bu sırrın bazı kısımlarını çözmeyi başarırsa, evrenin kökenine dair yeni kapılar açabilmemize de olanak sağlayabilir. Işık da dahil olmak üzere tüm elektromanyetik dalgalar, manyetik ve elektrik alanlardan oluşmaktadır. Yaklaşık 150 yıldır bilim adamları, elektrik ve manyetizmanın aslında aynı madalyonun iki farklı yüzü olduğu fikrini kabul ederler. Michael Faraday mıknatısları döndürerek elektrik alan üretti, aynı şekilde elektrik akımını kullanarak manyetik alan oluşturdu. Bu durum zaten bu ikilinin birbiriyle ilişkili olduğu sonucunu çıkartır. James Clerk Maxwell, Faraday’ın deneyimlerini ele alarak, onları klasik elektromanyetizma teorisine çevirdi, böylece optik, manyetizma ve elektrik üzerine çalışmak için ortak bir çerçeve sunmuş oldu.

Aslında Elektromanyetizmanın sırrı, manyetik yüklerin yokluğunun altında yatıyor. Maxwell Teorisi, simetri kavramına göre çalışır ve mıknatısların yüklere sahip olduğunu varsayar. Bunun yanı sıra, doğada bu zamana kadar izole edilmiş manyetik yükler bulunamamıştır ve manyetik yüklere benzer davranışlar sergileyen bir şey laboratuvarda yapay olarak elde edilmiş olsa da, bu tam olarak şimdilik manyetik yük anlamına gelmez. Eğer manyetik yükler gerçekte yoksa, Maxwell’in simetri teorisi mümkün olamaz. Araştırma, manyetik monopol olarak da bilinen, izole edilmiş manyetik yüklerin neden bulunmadığına dair fikir üretti. Çünkü Kütle çekim ve kuantum etkileri, elektromanyetik alanın simetrisine bozmaktalar. Manyetik monopol var olsun veya olmasın, kütle çekim simetriyi her daim bozuyor. Bu oldukça şaşırtıcı bir olaydır. Burada esas sonuç ise, simetrinin evrenimizde asla temel düzeyde bulunamayacağı olmalıdır, çünkü kütle çekim her yerdedir.

Big Bang

Bu araştırma, evrenin kökeni gibi diğer işleyişleri etkileyebilecek birçok temel bilimsel sonuçlara meydan okuyor. Uydular, Büyük Patlama sırasında yayılan ve evrenin tarihi hakkında oldukça değerli ipuçları sunan kozmik mikrodalga arka plan ışımasına dair bilgiler toplamaktadır. Şimdiye kadar kozmik mikrodalga arka plan ışıması verilerini analiz eden bilim adamları, evrendeki kütle çekim alanının kozmik mikrodalga arka plan ışımasının fotonların frekansları üzerinde herhangi bir etkisi olmadığını düşünüyorlardı. Ama yine de, bu ancak elektromanyetik simetrinin varlığının geçerli olduğu sürece mümkündür. Eğer durum bu değilse, evrenin evrimi sırasında kozmik mikrodalga arka plan ışıması fotonların frekanslarının sürekli değiştirmiş olmalıdır. Bu araştırmanın doğruluğu ispat edilirse, bilim adamları kozmik mikrodalga arka plan ışıması bilgilerini yeni yöntemlerle yeniden analiz etmek zorunda olacaklar. Grubun gelecekte odaklanmayı düşündüğü araştırmalar ise, değişen frekansın ne kadar olduğu ve bilim adamlarının bu yeni asimetrik gerçeklikle mücadele etmek üzere analizlerini nasıl düzenleyebilecekleri üzerine olacaktır.

Dünya sanayi devrimi ile inanılmaz bir değişim sürecine girdi. Binlerce yılda yaşanan köklü değişimler birkaç on yılda gerçekleşmeye başladı. Sanayileşme ilk etapta az emek yoğun üretim süreci olmuştu. Bu dönemde yeni üretim sistemleri dediğimiz icatlar ön planda yer almaktaydı.
İlerleyen dönemlerde icatlarda sona yaklaşılırken yeni sürümler, iyileştirmeler anlamına gelen inavasyon dönemine geçilmişidir. Artık ürün geliştirme daha öncelikli hale gelmiştir. Firmalar AR-GE çalışmaları inavasyon üzerine odaklanmaktadır. Böylece hem üretimde çeşitlenme artmış hem de birçok yeni alan meydana gelmiştir. Örneğin artık telefonun üzerine yeni bir iletişim aracı keşfetmeye gerek yok. Telefon ilk önce telsiz telefon olarak geliştirildi, sonra cep telefonlarına dönüştürüldü ve son olarak da insanlık tarihinde yeni bir çığır açan akıllı telefonlara dönüştü.
Akıllı telefonlar aslında insanı dünyaya bağlayan mobil ağları insanın cebine sığdırması gibi görünse de insanın bütün faaliyetlerini gözetleyen büyük gözü cebinde gezdirmesi de anlamına gelir. Artık insanın her türlü faaliyetlerini gören ve insanı ona göre yönlendiren bir ağ sistemi mevcut. Yani insan adına karar veren bir sistem geliştirilmektedir.
Teknolojik gelişmeler sayesinde bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay hale gelmiştir. Bilimsel araştırma basamaklarının internet ağı sayesinde inanılmaz bir hızda ilerlediğine tanık olmaktayız. Bu gelişmeler neredeyse insanın beynini kullanmasına gerek kalmayacak biçimde ilerlemektedir. Bundan daha da ileri gelişmeler insanın öngörüsünü aşacak bir boyuta ulaşmış durumdadır. Artık sanattan edebiyata, spordan sağlığa, ekonomiden sosyal ilişkilere kadar birçok farklı alanla ilgili insanın yerini alacak sistemler geliştirilmektedir. Devasa kamusal binalarda yapılabilecek birçok faaliyet sadece akıllı telefonlarla yapılabilecektir.
Akıllı telefonlar, kol saatleri ve iç çamaşırlara yerleştirilen aletlerle birçok yaşamsal veriyi kaydetmek mümkün hale gelmiştir. Bazı ilaç firmaları gözlere takılan lenslerle kandaki glikoz seviyelerini ölçmektedirler. Cep telefonları vasıtasıyla günübirlik nabız seviyesi ölçülebilmektedir. Bu tür uygulamaların önümüzdeki dönemlerde daha da artacağı aşikârdır.
Günümüzde teknoloji insanları hacklemiştir. Yani insanı insandan daha iyi bilmektedir. Bu durum insanın özgün karar vermesini etkileyecektir. Çünkü insanı kendisinden bile daha iyi bilen teknolojik aletlerle yönlendirilmeğe başlamıştır. Bu aletler kararlarında insana göre daha az hata yapacaktır. Bütün alternatifleri değerlendiren bu sistemler hataları sıfıra indirgeyebilir.
İnsanın duygusal etkileşiminden tutun da sosyal ilişkilerine, beslenme alışkanlıklarına kadar hemen hemen her şeyi denetleyebilecek bu sistemlerle insan iradesine gerek kalmayacaktır. Örneğin bir kişi evleneceği eşi seçerken karşı cinsten duygusal bir haz alıp almadığına bakar. Ancak bütün fizyolojik aktivitelerini yeni tip teknoloji aletlerin denetimine veren insana bu aletler karşı cinsten ne derece etkilendiğini vücudundaki fiziksel tepkilere göre rapor verecektir. Böylece eş seçiminde daha hatasız seçim mümkün olabilecektir. Vücudundaki biyokimyasal özelliklere etkilere göre vücudun hangi gıdalara ihtiyaç duyduğu ve bu gıdaların ne oranda tüketilmesi gerektiği insana rapor olarak sunulacaktır. Böylece beslenmeden kaynaklanan birçok rahatsızlığın önüne geçilecektir. Hatta oy vereceği siyasi partinin kendi bünyesine ne kadar uygun olup olmadığından tutun da, arkadaşlık ilişkileri kurarken kimlerin kendisiyle daha uyumlu olacağına kadar birçok konuda yen nesil teknolojilerin yönlendirici olacağı beklenmektedir.
Günlük hayatta insan faaliyetlerini zora zokan hemen hemen her şey gelişmiş otomasyon sistemleri sayesinde ortadan kaldırılacaktır. Örneğin trafik sıkışıklığında yaşanan aksaklıklar gelişmiş bir otonomaysan sistemi sayesinde halledilecektir. Bütün araçları takılan bir sistemle trafik sıkışıklığının olduğu yerler belirtilecek ve araçlar sıkışıklığın olmadığı yerler yönlendirilecektir. Bu durumda bütün araçların alternatif bir alana yönlendirilmesi o alanda da sıkışıklığa neden olabilir. Sistem bunun da çözümünü bularak araçların yarısını farklı bir alana yarısını da farklı bir alana yönlendirerek trafik sıkışıklığının önüne geçecektir.
İnsanların veri paylaşımı arttıkça yeni nesil yazılımlarla günlük hayatta daha sağlıklı ve daha başarılı bir döneme geçileceği aşikârdır. Artık bizi bizden daha iyi bilen sistem yazılımları geliştirilmektedir. Büyük bir göz yaptığımız her hareketi hem denetliyor hem de yönlendiriyor. Bu durum insan iradesi artık kullanım ömrünü tamamladı mı sorusunu akla getirmektedir.
Arkadaş seçiminden eş seçimine kadar geniş alanda yönlendirici yazılımlar irademizin sonunu getirecektir. İşin daha da ilginç tarafı yeni yazılımlar hem şiir yazabiliyor hem de müzik besteleyebiliyor. Üstelik ilk denemelerinde gayet başarılı ürünler ortaya çıkardılar. Günlük hayatta insan uğraşılarını hemen hemen ele alacak bir işletim sistemi geliştirilmektedir. Bu durum çok ciddi bir işsizler ordusu ve yetenekleri hızla körelen bir insan neslini ortaya çıkarabilir. Üstelik yeni nesil yazlımlar bilimsel birçok aktiviteyi insandan daha başarılı yapabilecek konumdadır. O zaman gelecekte insanların fizik, kimya, biyoloji ve matematik gibi temel bilimleri öğrenmesine gerek kalmayacaktır.
Cep telefonlarıyla bünyemizi ele geçirmeye başlayan yeni nesil teknolojiler ilerde insanların daha başarılı verimli işleri yapmasına neden olabilir. Ancak iradesi elinden alınan insan gelecekte ne kadar özgür olabilir?

Sümer tabletlerinden anlaşıldığı kadarıyla “gökyüzünden yerküreye inenler” anlamına gelen Anunnakiler, şeklen insan gibi görünseler de, gerek boyları gerekse de insana göre çok uzun süren yaşamları nedeniyle insanüstü bir durum kazanmışlarıdır. Boyları 3-4 metre olan Anunnakiler, binlerce yıla dayanan uzun yaşam formlarına sahiptiler. Teknoloji bakımından binlerce yıl öncesinde bile günümüz teknolojisinden çok üstün bir yapıda olan Anunnakiler’in insanlara birçok bilimsel gelişmeyi öğrettiği yine Sümer tabletlerinden anlaşılmaktadır.
Anunnakilerin gelmiş olduğu gezegen bize hiç de uzak değildir. Güneş Sistemimiz’in onuncu gezegeni diye adlandırılan Nibiru, günümüzdeki ismiyle Planet X, bu uzaylı türün anavatanıdır. Nibiru gezegeninin yaşam özellikleri ve Anunnakiler’in teknolojik alandaki ileri seviyeleri onları ölümsüzlük derecesinde uzun ömürlü yapmıştır.
İnsanoğlunun dünyada nüfuslanması üç aşama şeklinde gerçekleşmiştir. Birinci dönemde insanın alet kullanmaya başladığı dönem, ikinci dönem insanın yerleşik hayata geçtiği dönem, üçüncü dönem de sanayi devrimi dönemidir. Bu üç dönem de nüfusta sıçramanın olduğu dönemdir. Özellikle sanayi devrimi sonrasında dünya nüfusu ilk defa bir milyarı aşmıştır. Yüzbinlerce yılda ancak bir milyara ulaşan dünya nüfusu, günümüzde 5-6 yılda bir milyar artmaktadır. Nüfusun bu kadar hızlı artması, yüksek doğum oranlarından ziyade ölüm oranlarının hızlı bir şekilde azalmasıdır. Aynı şekilde, insanın hayatta kalma süresi de giderek artmaktadır. Örneğin sadece 50 yıl önce ortalama ömür 40 iken günümüzde 60 yıla yükselmiştir. Gelişmiş ülkelerde bu ortalamalar 70-80 yıla kadar çıkmaktadır.
Modern zamanlarda insan ölümü artık çözülmesi gereken teknik bir sorun olarak görmeye başlamıştır. Öyle ki bilimsel çalışmalarla bile ilgisi olmayanlar artık ölümü teknik bir aksaklık olarak görmeye başlamışlardır. Yani bir hastalık, bir kaza, cinayet veya doğal afetin ölüme sebep olduğunu artık hemen hemen her kesim kabul etmektedir. Bilim camiasında ise her insanın yaşama hakkının son kullanma tarihinin olmadığı yönünde hükümler ağırlık kazanmaya başlamıştır. Ölümsüzlük ya da Anunnakiler gibi uzun ömürlü olunabilmeği konusunda ciddi çalışmalar devam etmektedir.
Özellikle 2013 yılından itibaren Google’un mühendislik yönetimine atanan Ray Kurzweil, ölümü çözmek için çalışmalara başlamıştır. Calico isminde bir şirket kuran Kurzweil, başka bir ölümsüzlük savunucusu Bill Maris’i yatırım fonlarını düzenlemek üzere görevlendirdi. Ocak 2015’de verdiği bir mülakatta 500 yaşına kadar yaşamanın mümkün olduğunu belirtmiştir. Bunun için de şirketin 2 milyar dolarlık portföyünün yüzde 36’sını hayat uzatma projelerine aktarmaktadır. Silikon Vadisi’nde, PayPal’ın kurucularından Peter Thinel, yakın zamanda sonsuza kadar yaşamayı planladığını söyledi.
Genetik mühendisliği, onarıcı ilaçlar ve nano teknolojiler bu alanda gelecek vadetmektedir. Tahminler 2100 veya 2200 yılında ölümü yenme konusunda ciddi mesafelerin alınacağı yönde. Gelecekte sadece hastalıkları iyileştirmek için değil, ölen hücreleri yenilemek için de adımlar atılacağı yönde yüksek kanılar mevcuttur.
Ölümsüzlük üzerine yapılan çalışmalar herkesi kapsayacak nitelikte değildir. Bu iş için ciddi ödeneklerin verilmesi gerekmektedir. İnsan hayatının uzatılması ile gelişmişlik düzeyleri aynı doğrultudadır. Dokuların yenilenmesi çalışması çok farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Örneğin insanların yaşı ilerlese de yaşlanmamaları durumu ortaya çıkabilir. Ya da günümüzden çok kuvvetli çok sağlıklı daha iri cüsseli ve daha zeki nesiller genetik mühendisliğindeki çalışmalarla gerçekleşebilir. Buradaki esas sorun, dünyanın böyle bir nüfus baskısını kaldırıp kaldıramayacağı sorunudur. Belki de bu alanda ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak, şartlar bunu uygulamak için uygun olamayabilir.
Ünlü nüfus bilimci Malthus’un yaklaşık 150 yıl önce öngörülerinde dünyanın böyle bir nüfusu taşıyamayacağı, büyük bir açlık felaketinin geldiğini ve kitlesel ölümlerin yaygınlaşacağını söylemişti. Ama yeşil devrim olarak adlandırılan tarım devrimi ile birim alanda alınan verim en yüksek boyuta çıkarılarak dünyanın bir küresel gıda krizine maruz kalması engellenmişti. Günümüzde artan nüfus baskısına ölmeyen bir nüfusu eklediğimizde dünya kaynakları bu nüfus bakısına nasıl dayanabilir diye düşünüyoruz. Ama yine teknolojik gelişmelerin ne boyutta ilerleyeceğini kestiremiyoruz. Gelecekte hayvan çiftlikleri olmadan et üretimi, toprak olmadan tarımsal üretim ve su olmadan yetişen bitkiler gibi birçok genetik çalışma günümüzde devam etmektedir. Artan bu nüfus baskısının gıda ihtiyacı böyle karşılanabilir.
Ayrıca yerleşme yerleri konusu değerlendirildiğinde dünyanın yüzde yetmişi sularla kaplıdır. Bu alanlarda hiç yerleşme yoktur. Geleceğe yönelik Atlantis benzeri yerleşmeler için çalışmalar sürdürülmektedir. Sonuçta insanlar Anunnakiler’den kazandıkları bilgilerle Anunnakiler gibi olma yolunda çalışmalar yapmaktadır. Bu alanda atılacak en önemli çalışma insan hayatının uzatılması çalışmasıdır.

Fransız araştırmacı Pierre Conesa tarafından kaleme alınmış olan Dr. Saound et Mr. Djihad La diplomatie religieuse de l’Arabie saoudite ,2016 adlı kitap Suudi Arabistan devletinin dini diplomasisi hakkında ilginç bilgiler vermektedir. Söz konusu bilgilerden bir kısmını okuyuculara aktarmaya çalışacağım:
Osmanlılara karşı yarımadayı birleştirmek için Suud ailelerinin zaferi ancak Abdulvahhab ailesinin desteği ile mümkündü. Bu durum Osmanlılara karşı olduğu kadar, Arap kabilelerini birleştirmek için de Cihad ilanını meşru hale getiriyordu .Aynı zamanda peygamber soyundan gelen Mekke şerifine karşı kutsal alanların işgali Suud ailesinin yasallığını doğruluyor, böylece Suud ailesi hem kabilesel hem de dinsel bir meşruiyet kazanıyordu.
Suudi din diplomasisi politik sistem tarafından desteklenmektedir. Vahhabi ulema devletin doğuşundan itibaren devletin temel misyonunu İslam’ın Vahhabi versiyonunu dünyaya yaymak ve onun egemen olmasını sağlamak olarak görmektedr. Bu durumun gerçekleşebilmesi için Suudi ulema Vahhabilik kavramı yerine Selefilik kavramını kullanmayı tercih etmektedir.
Suudi yasalarına göre her Suudi vatandaşı İslamı, devleti ve toplumu korumakla mükelleftir. Devletin karşısında her zaman düşman olarak” Kafirler” vardır. Bu nedenle Cihad bütün eğitim kurumlarının temel felsefesini oluşturur.
Dünyada 50-60 milyon Vahhabi vardır. Günümüzde radikal dincilik/Vahhabilik bütün monoteist dinleri kirletmektedir. Bu kirlenmenin kaynağında Arabistan’ın finans desteği bulunmaktadır.
Nabil Mouline “ Les Clercs de l’İslam, Puf,2011” adlı kitabında diğer Arap ülkelerinin tersine Suudi İslam’ı halk katmanlarında İslam’ın marjinalliğine bir reaksiyon değil, 1960 ‘lı yıllarda İslam ve İslami dayanışma üzerine milli ve milletlerarası yasal/meşru bir stratejinin sonucudur.
Nasır’ın 1950-1960’da Müslüman Kardeşleri Mısır’dan sınırdışı etmesi ve onların Arabistan’a gelişleri Suudi Arabistan ulemasının hiç bilmediği ve karşılaşmadığı entelektüel bir anlayışı da beraberinde getirdi. Bu durum Arabistan’da Müslüman Kardeşler Selefiliği ile Vahhabi Kardeşliğinin karşılaşmasına neden oldu.
Mısırda gelişen Panislamist hareket Nasır’a karşı tavır aldı. Suudiler 1949-1952 yılında Dünya İslam Kongresi örgütünü kurdular. Zira Dünya İslam Birliği örgütü Nasır’ın kurduğu Arap Ligini parçalamak amacında idi (1956). Bu bir tür Panarap mahkemesi idi. Faysal buna İslam’la cevap verdi ve o da 1962 yılında İslam ligini kurdu. Bu durum bir tür Arap Soğuk savaşı(= guerre froide Arabe) idi . Her zaman olduğu gibi Şiiler bu statünün dışında kaldılar. Günümüzde bile bu Ligin temel amacının ne olduğu bilinmemektedir. Bu kuruluş 120 devlet ile Avrupa’da 50 cami ve kuruluşu kontrol etmektedir. Bu teşkilatın kontrolü tamamen Suudilerin elindedir.
Nasırcılığın egemen olduğu dönemde rekabet teolojik alana da sıçradı. Ezher Üniversitesi Suudi rejimini İslam’ın çok kritik bir versiyonu olan Vahhabilik kanalı ile-Birleşmiş Milletlerin de desteğini alarak-Arap çıkarlarına zarar vermekle suçladı. Hemen bu duruma cevap olarak Suudi devleti Medine İslam Üniversitesini kurdu(1961). Ezher’de okuyan öğrencileri de ayartıp oradan koparmak amacı ile onlara yüksek burs da dahil birçok olanaklar sağlayacaklarını vadettiler
1967 Arap-İsrail altı gün savaşı sonrası Arap Sosyalizmi çökünce Suudiler enerji piyasasında önemli bir yer edindiler ve bu durumu uzun zaman lehlerine kullandılar
Ancak 1979’da İran’da Humeyni devrimi Riyad için bir kabus oldu. Çünkü Şiiler dini ve tarihi bir aktör olarak yeniden sahneye çıktılar. Burada en önemli husus Arapların temsil ettiği Müslümanlığa karşı Şiiler ezilmiş Müslüman halklara devrimci karaktere sahip bir Müslümanlık sunuyorlardı.
İlerleyen Şiizmi hem Sünni Müslümanlık, hem de Arap milliyetçiliği açasından bir tehlike ve tehdit gören Suudi rejimi “ Her zaman daha çok din” fomülünü kullanarak krizden çıkmaya çalıştı; Kadınlar günü, Noel kutlamalarını ve namaz vakitlerinde satıcıların ticarethaneleri kapatıp namaza gitmelerini sağlamaya çalıştı.
Suudiler zamanla ideolojik temelli bir endüstri kurdular. Dünya İslam Birliği fakir ve az gelişmiş ülkeler başta olmak üzere oralarda birçok medrese ve kuran kursları açtılar, o ülkelere maaşlı imamlar gönderdiler. İşin en ilginç yanı; Dünyanın en hoşgörüsüz rejimine sahip olan Suudiler “ King Abdullah Bin Abdulaziz İnternatıonal Center for İnterreligious and Incultural Dialogue” açarak dinlerarası diyalogta aktif bir rol aldılar. Bu tutum en açık ifadesi ile diplomatik omurgasızlık ve(= C’est une diplomatie sans visage) yüzsüzlüktür.
En basit tanımı ile Vahhabilik: dini totalitarizmin islami formudur. Başka bir görüşe göre ise Vahhabilik, selefiliğin daha ırkçı ,kadın düşmanı, daha anti-semitik bir versiyonudur. Şunu bilmek gerekir; selefilikle Vahhabilik arasında bir çok fark vardır. En önemli fark ise Selefiler ritüalist insanlardır. Günlük hayatlarında önemli olan şeyler :üç parkmakla yemek yemek, suyu üç yudumda içmek, çayı soğutmak için ona üfürmemek, namazda elleri bağlarken peygamberi taklit etmek, her işte mutlaka sağ eli kullanmak…. Hiç şüphesiz selefiler arasında da Bizans papazlarının meleklerin cinsiyetini tartıştıkları gibi tartışma konuları da yok değildir.
Şiiler iç düşman olarak kabul edilmektedirler. 1928’de 800 Sünni ulema Şiilerin uyması gereken kurallarla ilgili fetvalar yayınlamış, Şiilerin beş vakit namaz kılmaları ve namazda sünni imamlara uymaları gerektiğini belirtmişlerdir. Bazı Vahhabi ulema ise nazilerin anti -semitik yazıları gibi Şiilerle ilgili hicivler kaleme almışlardır.
Quietist(=Allaha ancak aşk yolu ile ulaşılabileceğine inananlar) ve cihatçı selefiler için İslam devletinde Şiiler hiçbir mahkemeye çıkarılmadan ve yargılanmadan katledilmelidirler. Zira gerek Vahhabilikte, gerekse selefilikte ümmet sadece sünni Müslümanlardan oluşur. Medine Üniversitesi de bu durumu gerçekleştirmek için çalışmaktadırlar.
Quietist selefilik apolitiktir. Onlar devletlerin tanrı iradesi ile sona ereceğine inanmakta insani kanunların hükümsüzlüğünü kabul etmektedirler.
Riyad’ın dini diplomasisinden doğmuş olan Daeş’a (İşid) ve onun lideri Bağdadi’ye göre Suudiler, Sünni islamı ve kutsal yerleri koruyamadılar. Daeş’in ortaya çıkış nedeni bu durumu tersine çevirmek ve Asr-ı saadeti yeniden inşa etmektir. Bu nedenle Bağdadi, Ebu Bekir adını almıştır. Suudiler ise Daeş’e cephe alma yerine “Bana dokunma” demektedirler. Aslında Suudi Arabistan her zaman totaliter bir islamı propaganda etmektedir. Ne var ki. Batı çıkarları gereği bu durumu görmezlikten gelmektedir.
Suudiler peygamber soyundan gelmedikleri için hilafet müessesine sahip çıkamadılar. Önce kendileri kutsal yerlerin koruyucuları olarak daha sonrada Hadimü’l- harameyn olarak nitelediler. Bugün bu pozisyonlarını korumaktadırlar.
İşin en ilginç ve ironik yanı ise, Batılıların Krallığı Daeş’e karşı kurtarmaya çalışırken, Bütün Arap ordularının Şiileri bombalamaya devam etmeleridir.
Kitapta; Sovyetler Birliğinin yıkılması (1991) sonrasında Suudi Arabistan’ın Tataristan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’daki dini faaliyetlerini ele alan yazar, Suudilerin sözkonusu bölgelerdeki islami hareketleri desteklemek üzere birbuçuk milyar dolar bütçe ayırdığını belirtmekte Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde Türkiye’nin Arabistan’la rekabetinden bahsetmekte(?????….) ;Özbekistan ve Kırgrzistan’da Taliban destekli Hizbü’t-tahrir’in küçük hücreler halinde faaliyet gösterdiğini anlatmaktadır.
Sonuç olarak Suudi dini diplomasisi günümüzde İslam gibi gözüken radikalizm analizinde ilginç karadelikler oluşturuyor. Kitap Türkiye’deki din eğitiminin ulaşacağı nokta hususunda bir projeksiyon sunması açasından olduğu kadar. Din eğitimimizin bütün kuruluş ve kurumları ile Suudi Vahhabizmine nasıl evrildiğini göstermesi açısından da önemlidir
Gerek Ezher, gerekse Medine üniversitesinden mezun olan kimselerin Türkiye Cumhuriyeti’nde bakan ,müfti gibi görevlere getirildikleri düşünülünce nasıl milli kimliğimizden sıyrılarak Ortadoğulu bir halka dönüştüğümüz daha iyi anlaşılır.
Vahhabilerin Yıktıkları Cam/Mescidlerden bazıları:
Yazarın önemli tespitlerinden bazılarına da burada işaret etmek gerekir.Bu da Vahhabilerin iktidarı ele alınca Mekke ve Medine ‘de ortadan kaldırdıkları mescid, mezar ve evlerden bir kısmı:
Hz. Hamza’nın mezar ve mescidi
Hz. Fatıma Mescidi. Minareteyn mescidi ,Caferi Sadık mescid ve mezarı Medine’de Hendek savaşının yapıldığı alandaki dört mescid. Ebu Raşid, Selman-ı Farisi ve Ric’atü-ş Şems mescid ve camileri.
Yerle bir edilen mezar ve mezarlıklar: Medine’de Cennetü’l- baki, Mekke’de cennetü’l-mualla, Masa Kazım’ın annesinin mezarı, Peygamberimizin annesi Amine’nın mezarı hem yıkılmış, hem de 1998 yakılmıştır. Mekke’de Haşimoğulları mezarlığı,Hz. Hamza ve Uhud şehitlerinin mezarlığı, Cidde’de Hz. Havva’a ait olduğuna inanılan mezar ile peygamberimizin babasının mezarları
Bu tespitlere bakınca Türk hacıların mezarlar hususunda imamlar tarafından nasıl kandırıldıklarını görmek ilginç geliyor.

*Çeviri: Prof. Dr. Harun GÜNGÖR

Ülkemiz orta kuşakta önemli bir kavşak noktasında bulunmaktadır. Gerek iklim, gerekse bitki çeşitşlşliği yönünden tarihin her döneminde cazibe merkezi haline gelmiştir. Bu vasfını günümzde de sürdürmesie karşın son zamanlarda gerek doğal gerekse de beşeri şartlarda meydana gelen olaylar nedeniyle tarımsal üretimde ciddi kayıplar yaşamaya başlamıştır.
Türkye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olması ve sahip olduğu akarsular, Türkiye’yi maalesef su zengini bir ülke yapmıyor. Dağların genel hatlarıyla doğu batı doğrultusunda uzanması ve yükseltinin doğuya ve iç kesimlere doğru artması deniz etkisinin iç kısımlara ulaşmasını engeller. Bu durum, Türkiye’nin büyük bir bölümünün yarı kurak iklim şartlarına sahip olmasına neden olur. Böylece Türkiye’de kişi başına düşen su miktarı dünya ortlamasının altındadır.
Buna ilaveten küresel iklim değişikliklerinden kaynaklanan etkiler nedeniyle Türkiye’ye düşen yağış miktarında önemli azalmalar meydana gelmektedir. Yapılan derlendirmelere göre, yağış ortlamaları Türkiye’de 630 milimetre civarındayken 2000 yılından itibaren ülkemize düşen yağışlarda yüzde 10 civarında bir azalma söz konusu olmuştur. Küresel iklim değişikliklerinde yaşanan bu olumsuzlukların daha da artacağı değerlendirildiğinde önümüzdeki yıllarda daha kurak bir dönemin gelmesi söz konusudur.
Türkiye nüfusunun gerek hızlı artışı, gerekse de tarım alanlarının korunması konusunda yaşanan yönetimsel zaafiyetler nedeniyle tarım alanlarımız hızla azalmaktadır. Örneğin, 2000 yılında tarım alanlarımız 27 milyon 856 bin hektar idi. Günümüzde nerdeyse tarım alanlarımızda 5 milyon hektarlık bir azalma söz konusu olmuştur. Aynı şekilde çayır ve meralık alanlarımızın yaklaşık yüzde 10’dan fazlasını kaybetmiş durumdayız. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Antalya Ticaret Borsası (ATB) verilerine göre, 2014 sonu itibarıyla Türkiye’de ekilen ve dikilen tarım alanı 23 milyon 943 bin hektar, çayır ve mera arazileriyle toplam tarım alanı da 38 milyon 560 bin hektar olarak belirlendi.
Tarım alanlarımızın amaç dışı kullanımı son yıllarda önemli artışar göstermektedir. Buna küresel iklim şartlarında meydana gelen değişiklikleri de katınca Türkiye’nin önümüzdeki dönemde ciddi bir gıda kiriziyle karşı karşıya kalacağı tahmin edilmektedir. 2004 yılında 17 milyon 962 bin hektar olan tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerin alanı 2014 yılında 15 milyon 789 bin hektar alana gerilemesi üretimde de ciddi azlamaların olacağını göstermektedir. Türkiye’nin son yıllarda en temel gıda ürünlerini bile dışardan almaya başlaması geleceğimiz için daha ciddi kirizlerin olacağının göstergesidir.
Artık Türkiye bir zamanlar üretimde dünyanın en önemli üretici ülkesi durumunda olduğu tarım ürünlerinin bir kısmını dışardan satın almaya başlamıştır. Şöle ki; 2014 yılına ait TÜİK raporlarına göre soğan ithalatı 29 kat, lahana ithalatı 39 kat, nar ithalatı %136, karpuz ithalatı %122, kırmızı mercimek ithalatı %179, Antep fıstığı ithalatı %63, mandalina ithalatı %63, kaysı ithalatı %54, bezelye ithalatı %29, pirinç ithalatı %47, kuru fasulye ithalatı %38 yeşil mercimek ithalatı %29 ve nohut ithalatı %27 artmıştır. Dünya fındık üretiminin %78’ine sahip olan ülkemiz 6 bin ton fındık ithal etmiştir. 4 milyon 100 bin ton buğday ve 6 ton çavdar ithal edilmiştir.
Yukardaki değerlerin önümüzdeki yıllarda daha da artacağı aşikârdır. Çünkü tarım alanlarımız giderek azalıyor, köyden kente göç korkunç boyutlara ulaşmış durumda ve küresel iklim değişiklikleri artık tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.
Türkiye günümüzde hâlihazırda mevcut potansiyelini kullanarak olası bir gıda krizinin üstesinden gelmektedir. Ancak, bu potansiyellerin de gelecekte tükeneceği açıktır. O zaman artan nüfusun gıda talebi nasıl karşılanacaktır? Bence ülke olarak kafa yormamız gereken en hassas ve önemli konu gıda olmalıdır. Bugün insanları sahip oldukları hemen hemen her şeyden vazgeçmeye ikna edebilirsiniz, ama insanları asla gıdalarından vazgeçmeye ikna edemezsiniz.
Yukarda karamsar tablosunu çizdiğimiz durumlar, yakın gelecekte Türkiye’nin bir kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Tarih boyunca birçok kıtlık felaketi atlatmış bir milletiz. Ancak, günümüzde yaşanan kıtlık felaketinin etkisi geçmiş dönemlerden daha fazla hasar verecektir. Çünkü refaha alışmış bir toplumun hiç refah görmemiş bir topluma nazaran dayanma gücü oldukça zayıftır.

Project Blue Beam, NASA’nın, Deccal’in başında olduğu New Age dinini uygulamaya çalıştığı ve teknolojik olarak benzetilen yeniden gelişi aracılığıyla, yeni bir dünya düzeni başlatmaya çalıştığını iddia eden bir komplo teorisidir.

İddialar 1994 yılında gazeteci ve komplo teorisyeni Serge Monast tarafından sunuldu ve daha sonra Project Blue Beam (NASA) adlı kitapta yayınlandı. Teorinin savunucuları, Monast ve 1996’da kalp krizinden ötürü öldürülmüş adı bilinmeyen bir gazetecinin gerçekten suikaste kurban gittiğini ve Kanada hükümeti Monast’ın kızını, Project Blue Beam’i araştırmaktan alıkoymak için kaçırdığını iddia ediyor.


Projenin görünüşte 1983 yılında uygulanması gerekiyordu, ancak gerçekleşmedi. Daha sonra 1995 yılında ve sonrasında 1996 yılında uygulamaya konuldu. Monast, Blue Beam Projesinin 2000 yılına kadar hayata geçirileceğini düşündü.

Bilgisayarlar tüm şovu uydulardaki yüklü programlar sayesinde koordine edecek. Holografik görüntüler neredeyse aynı ELF, VLF ve LF beyin sinyallerine bağlı olarak görsel ve işitsel olacak, aynı zamanda da sanki bir optik fenomenmiş hissi uyandıracak. Özellikle, her ülkeye kendi kültürüne ve inancına bağlı olan görüntüler ve akustik sinyaller verilecek. Dünyanın hiçbir kösesi es geçilmeyecek! Sanki uzayın derinliklerinden geliyormuşçasına verilen görüntü ve sesler, birçok Mesih bekleyen din gruplarını ve tarikatları çok etkileyecek ve sanki bekledikleri Mesih en sonunda gelmişçesine bir düşünce uyandıracak.

Bu süreçler sonunda Çin’de olağanüstü bir olay meydana geldi. Birkaç gün farkla Foshan ve Jianqxi şehirlerinin semalarında bulutlar arasında yüzen bir şehir ortaya çıktı. Yüzlerce insanın gördüğü şehri kameraların hafızasına kaydetmek mümkün oldu. Birkaç dakika göründükten sonra kaybolan şehir hakkında birbirinden ilginç iddialar ortaya atıldı. Kimi bunu NASA’nın bir oyunu adlandırdı, kimi de uzaylılarla ilişkilendirdi.

Bilim adamlarına göre ise bu olayı 3 nedenle ortaya çıkabilir.

Birinci neden ışığın kırılması olabilir. Sahralarda rastlanan seraplara neden olan ışık kırılmasının aynısı Çin’in şemalarında da oluşabilir. Ancak görüntüler serap olayının çok ötesinde.

İkinci neden NASA’nın deneyleri olabilir. Öyle ki, yıllardır NASA’nın “Project Blue Beam” adlı proje üzerinde çalıştığı belirtiliyor. Söylenene göre, NASA teknolojiyi kullanarak gökyüzünü tamamen örtecek hologramlar hazırlamaktadır. Bu hologramlar sayesinde gelecekte insanları uzaylıların veya Hazreti İsa’nın geldiğine inandıracaklar.

Üçüncü neden olarak, Çin’de havanın oldukça kirli olduğu gösterilmiştir.

Aşağıdaki videoda Polonya’da ortaya çıkan ve haberlere konu olan olaylar görülmektedir.

Plüton, ilk olarak 1930’da Arizona’daki Flagstaff’taki Lowell Gözlemevinde Clyde W. Tombaugh tarafından keşfedildi. Gökbilimciler, Güneş Sisteminde Planet X olarak adlandırılan dokuzuncu bir gezegen olacağını öngörmüşlerdi. O tarihte yalnızca 22 kişiye Tombaugh’nın fotoğraf plakalarını araştırması için görev verildi. Bunlar iki hafta aralıklarla gökyüzündeki iki bölgeden elde edilen görüntüleri araştıracaklardı. Bir asteroid, kuyruklu yıldız veya gezegen gibi hareket eden herhangi bir nesne bir fotoğraftan diğerine atlamak şeklinde görünürdü. Bir yıl gözlemledikten sonra, Tombaugh sonunda doğru yörüngedeki bir cisim keşfetti ve Planet X’ü keşfettiğini ilan etti. Onu keşfettikleri için Lowell takımının adına da izin verildi.
Oxford’da, 11 yaşındaki bir kız tarafından önerilen bu gezegene Plüton denildi. Bu da Disney karakterinden sonra dünyaca ünlü Roma tanrısı idi. Güneş Sistemi artık 9 gezegene sahipti. Gökbilimciler, 1978’de en büyük Ay Charon’un keşfedilene kadar Plüton’nun kütlesinden emin değillerdi. Ve onun kütlesini (0.0021 Dünya) bilerek, boyutlarını daha doğru bir şekilde ölçebilirlerdi. En doğru ölçüm şu anda 2,400 km’de (1,500 mil)Plüton boyutuna sahip. Her ne kadar bu küçük olmasına rağmen, Merkür genelinde 4.880 km’dir (3,032 mil). Plüton küçücük, ancak Neptün’ün yörüngesinin ötesine geçen her şeyden daha büyük kabul ediliyordu.
Son birkaç on yılda güçlü, yeni zemin ve uzay tabanlı gözlemevleri, Güneş Sistemi’nin önceki anlayışını tamamen değiştirdi. Bölgesinde, Güneş Sistemi’nin geri kalanı gibi tek gezegen olmak yerine Plüton ve aylarının Kuiper Kemeri adı verilen nesnelerin toplanmasına büyük bir örnek olduğu biliniyor. Bu bölge Neptün’ün yörüngesinden 55 astronomik birime (Güneş’ten Güneş’in 55 katına) uzanıyor. Gökbilimciler, Kuiper Kemerinde 100 km’yi ölçen Plüton ile aynı kompozisyona sahip en az 70.000 buzlu cisim bulunduğunu tahmin ediyorlar. Ve yeni kurallara göre Plüton bir gezegen değil. Bu sadece bir başka Kuiper Kemeri nesnesidir. İşte sorun. Gökbilimciler, Kuiper Kemerinde daha büyük ve daha büyük nesneler üretiyorlardı. Caltech’in gökbilimcisi Mike Brown ve ekibi tarafından keşfedilen 2005 FY9, Plüton’dan sadece biraz daha küçük. Aynı sınıflandırmada başka Kuiper Belt nesneleri de vardır. Gökbilimciler, Plüton’dan daha büyük bir cisim olan Kuiper Kemerinin keşfedilmesinin yalnızca bir zaman meselesi olduğunu fark etti.
2005 yılında Mike Brown ve ekibi bombayı patlattı. Plüton’la muhtemelen aynı büyüklükte, hatta daha da büyük olan yörüngesinden daha ileri bir nesne keşfettiler. Resmen 2003 UB313 olarak adlandırılan nesne daha sonra Eris olarak atandı. Gökbilimciler, Eris’in büyüklüğünün yaklaşık 2,600 km (1,600 mil) olduğunu tespit ettiler. Ayrıca Plüton’dan yaklaşık% 25 daha fazla kütleye sahip olduğu tespit edild. Eris, buz ve kaya karışımından yapılmış ve Plüton’dan daha büyük olduğu için, Güneş Sisteminde dokuz gezegene sahip olduğumuz kavramı geçerliliğini yitirmeye başladı.
Eris, gezegen veya Kuiper Belt Nesnesi nedir; Plüton ne, bu konuda mı? Gökbilimciler, 14 Ağustos – 25 Ağustos 2006 tarihleri arasında Çek Cumhuriyeti’nde düzenlenen Uluslararası Astronomi Birliğinin XXVI. Genel Kurulunda bir gezegenin tanımıyla ilgili nihai bir karar vereceğine karar verdiler. Dernekten gökbilimcilere gezegenlerin tanımı üzerine oy kullanma fırsatı verildi. Tanımın bir versiyonu aslında gezegen sayısını 12’ye çıkardı; Plüton hâlâ bir gezegendi ve hatta Eris’i en büyük asteroit olarak düşünülenler vardı. Farklı bir öneri gezegen sayısının toplamını 9’da tuttu ve gezegenleri bildik bir gerekçe göstermeden tanıdıklarımız olarak tanımladı. Üçüncü öneri ise gezegen sayısını 8’e düşürdü ve Plüton gezegen kulübünden çıktı. Peki, o zaman Plüton ne demektir? Sonuçta, gökbilimciler, Plüton’u (ve Eris’i) “cüce gezegen” in yeni yaratılmış sınıflandırmasına indirgemek için oylama yaptılar. Plüton bir gezegen midir? Gezegen olmayı hak ediyor mu? Bir nesnenin gezegen olması için, IAU tarafından tanımlanan bu üç gereksinimi karşılaması gerekir.
Sonuçta Plüton konusundaki tartışmalar devam edeceğe benzemektedir.

Kültepe, Kayseri’nin 21 km kuzeydoğusunda bulunan Karahöyük köyünün yakınlarındadır. Dönemin uluslararası dili olan Akadca’da “rıhtım” anlamına gelen “Karum”, Anadolu da on kentte kurulan pazarlara verilen isimdir. Höyükten birkaç metre aşağıda bulunan Karum (aşağı şehir) Asurlu tüccarların yerleştiği şehirdir. Höyük ise yerli halkın yaşadığı, 500m çapında ovadan yüksekliği yaklaşık 20m surlarla çevrili olan bölgedir. Coğrafi özelliklerinin yanı sıra çok önemli bir medeniyet merkezi olmasıyla bilinmektedir.
Dünyanın ilk ticaret merkezi olma özelliğini taşıyan Kaniş Karum’da ilk kazılar 1948 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından başlatılmıştır. Bölgede genel hatlarıyla birbirinden ayrılan 4 kültür katı bulunmaktadır. İlk iki katında çivi yazılı tabletlere ve ticarete dair herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. 3. Kattan itibaren bulunan tabletlerin ışığında ticaretin doğduğunu, ilk iki kata göre daha gelişmiş bir topluluğun yaşandığını görebiliyoruz. Bu dönemde, farklı topluluklarla ticari ilişkiler başlamaktadır. Eski Tunç Çağı’ndan itibaren Mezopotamya, Suriye, Kilikya ve Güneybatı Anadolu ile kurulan ticari ilişkiler MÖ. 3. binyılın ikinci yarısında ivme kazanmıştır. Keşfedilen yerli seramiğin yanında ithal seramikler, silindir mühürler,kıymetli maden, taş objeler bu dönemdeki ilişkilerin kanıtıdır. Bu dönemden itibaren Kaniş’ te dini ve idari nitelikli anıtsal yapılar inşa edilmeye başlanmıştır.
Yapılan kazı çalışmaları sırasında Höyüğün batı kısmında 75 metreye 65 metre ölçülerde büyük bir yapı ile karşılaşılmıştı. Günümüzden 6.500 yıl öncesine dayanan yapı büyük bir olasılıkla bir idari yapının, yani o dönem içinde sarayın bir kısmını oluşturmaktadır. Bölgenin kazı heyeti başkanı Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu bu yapıyla ilgili şunları söylemiştir: “Bu büyüklükteki yapı esas itibariyle ne Anadolu’da ne Suriye ne de Mezopotamya’da bulunmaktadır. İki ayrı binadan oluşan yapının bir kısmı güneyden gelen malların depolanması amacıyla kullanılıyordu. Diğer kısım ise özel bir bina veya saray olabileceği üzerinde duruyoruz. 2010 yılından beri bu büyük yapıyı ortaya çıkarmakla uğraşan ekip bu yapının korunması için önemli çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalar sırasında bir de doktora tezi hazırlanmıştır. Bu tezde bölgeyi korumak için denenen bazı yöntemlerden söz edilmektedir. Bölgenin korunması için birçok yöntem denense de alışılagelmiş geleneksel yöntemlerin dışında başka koruma yöntemi mümkün olmamıştır. Buna göre bölgeden alınan topraklarla elde edilen çamurla yapılar sıvanarak korunmaya çalışılmaktadır.
Kültepe tabletlerinde uzun yıllarda yapılan kazı çalışmaları sonucunda şu ana kadar yaklaşık 25.000 çivi yazılı tablet bulunmuştur. Bu tabletlerin çoğunda içerik ticari faaliyetlerle ilgilidir. Tabletlerin tamamı şahıslara (kişisel) aittir. Bu tabletler dünyadaki en erken özel sektör kayıtları olarak kabul edilmektedir. Farklı uygarlıklara ait tabletler tanrıya hesap vermek, devlet kayıtları gibi nesnel bilgileri kayıt altına almak için yazılırken, Kültepe tabletlerinin şahıslara ait olması dönemin sosyo-kültürel yapısı hakkında bizlere önemli bilgiler vermektedir. Tabletlerden sadece alış-veriş ile ilgili bilgiler değil, onların günlük hayatta neler yaşadıklarını da öğrenebiliyoruz. Ticari faaliyetler esnasında tüccarların o anki duygu durumlarına, sevinçlerine, üzüntüleri bile tabletlere yansıtılmıştır. Tabletlerde günlük yaşamdan olaylar; evlenme, boşanma, evlat edinme, mahkeme kararları, ev satışı, başlık parası, kan parası, köprü geçiş vergisi, evraklarla ödenen vergi gibi çeşitli konular da anlatılmaktadır. Kısaca ekonomik değeri olan herşey kayıt altına alınmıştır.
Tabletlerdeki bilgilere göre kadınları, 4 bin yıl önce devlet yönetiminde ve ticarette söz sahibi olmuşlardır. Örneğin bir anlaşmayı onaylamak için kralın yanında kraliçenin mührünün olması da gerekmektedir. Bu da kral ile kraliçenin yönetimde eşit olması demektir. Kadınlara önem veren ve özgürlüklerinin kısıtlanmadığı bir toplum yapısını gördüğümüz Kaniş Karum’da kadınlar da ticaretle de uğraşabilmekteydi. Hatta Kaniş Karum’da ticaretle uğraşan bir kadının alacağını tahsil etmek için Asur’a gidip hakkını aradığını da yine bu tabletlerden öğrenmekteyiz.
Medeni toplumlarda gördüğümüz adalet ve eşitliğe dayalı gelişmiş bir hukuk sistemi Kaniş Karum’da da karşımıza çıkmaktadır. Medeni toplumlara has suçlunun hapishaneye konarak cezalandırılması uygulaması Kaniş Krallığı’nda da mevcuttur. Tabletlerde hapishanede hapishane karşılığında kullanılan kelime “Kişerşum” dur. Metinlerde “hapishaneye atmak”, “hapishanede kalmak”, “hapishaneye girmek” tabirleri geçmektedir. Mesela kaçakçılık yapmakla itham edilen dönemim tanınmış tüccarı Puşu-Ken ve yerel bir kralla aralarındaki ticari meseleden dolayı anlaşmazlık çıkan Bazia, bir mektubunda 10 aydan beri hapishanede yatmakta olduğunu belirterek, muhatabından kurtulması için krala bir elçi göndermesini rica etmiştir.
Tabletlerde karşılaşılan hukuksal düzenin işleyişi bizlere eski uygarlıklara karşı ön yargımızdan kurtarmaktadır. Kadınlara önem veren bu toplulukta kadınların haklarını da yasalarla güvence altına almıştır. Örneğin ikinci bir eş almanın yasak olması ve alınması durumunda para cezası uygulanması, boşanma durumunda kadınlara nafaka ödenmesi gibi haklar olduğunu, ekonomik değeri olan herşeyin kayıt altına alındığı tabletlerden öğrenmekteyiz. Bunun yanı sıra aile kurumunun korunması için de mirasın anne ve baba öldükten sonra paylaşılması, çocukların anne babalarına bakmakla yükümlü olmasını da tabletlerden öğrenmekteyiz.
Ticari anlamda çok ileri olmasına rağmen MÖ 1970’li yıllarda Kaniş Krallığının ekonomisinin çok da iyi olmadığı bilinmektedir. Bunun üzerine Asur Kralı Erişum, işlerin iyi gitmediğini ve bir şeyler yapılması gerektiğinin farkındadır. Bu sebepten ötürü ticarette devlet tekelini kaldırmış, şehrin zenginlerine imtiyaz tanıyarak ticaret yapmaya teşvik etmiştir. Günümüzde ekonomiyi güçlendirmek amacıyla uygulanan teşvik ve özelleştirme sisteminin 4 bin yıl önce Asurlularda uygulandığını görmekteyiz.
Bulunan 25.000 tablet içinde 7 tanesinin farklı bir amaç için yazıldığını görmekteyiz. Bunlar büyü tabletleri olarak adlandırılmaktadır. Muska ya da kötü ruhlara karşı yapılmış olan bu metinlerin hiçbirisi kötülük yapmak amacıyla yazılmamıştır. Birinde insanların kara gözlere karşı yaptıkları bir çeşit dua metni bulunmaktadır. Burada geçen karagöz ifadesi Anadoludaki kem göz, nazar gibi durumlara oldukça benzemektedir. İnsanların sağlıklı yaşayabilmeleri için kötü gözlerden uzak durmaları gerektiği yazmaktadır. Bir diğeri de doğum yapan anneye kolaylık ve yardım etmek için yazılmıştır. Bir başka tablette yeni doğan bebeği sarılıktan korumak için yazılmıştır. Günümüzdeki muskaya benzer üzeri delikli tabletlere yazılmışlardır. Bunları muhtemelen evlerinin duvarlarına asmış olmalılar diye düşünülmektedir.
Tabletlerde geçen kelimelerden yaklaşık 300 tanesi günümüzde kullandığımız ve dilimize Arapçadan geçen kelimelerdir. Bunlardan bazıları şemsiye, tercüman, neccar (marangoz), kabir, nadas, kese, lisan, reis (baş-kafa), haram, öşür, icar, vekil, zikir, mahrem, ispat, mazbata… Dilimize Arapçadan geçtiğini bildiğimiz bu kelimeler Araplar ile Asurluların Sami ailesine mensup olmasından dolayı benzerlik göstermektedir.
Kültepe kazılarında ortaya çıkan bu tabletler 2014 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmıştır.
Birbirinden taş döşeli sokaklarla ayrılan büyük mahalle tam planlarıyla ortaya çıkarılmıştır. Ayrı dilleri konuşan ülke temsilcilerinin bu şehirde yan yana yaşadıkları evleri, onların arşivleri, atölyeleri, depo ve dükkânları ortaya çıkarılmıştır.
Bıraktığı uygarlık üzerine Hititlerin temelinin atıldığı bir gerçektir. Bu bölge sadece Anadolu değil Mezopotamya ve Suriye tarihini aydınlatmaktadır. Ve tabi ki merak ediyor insan böylesine sağlam bir uygarlık, bu düzen nasıl bitti diye? En yaygın görüşe göre Kültepe bölgesi sebebi bilinemeyen bir büyük yangın nedeniyle terk edilmiştir. İnsanların sadece kaçıp canını kurtardığı, bütün eşyalarını evlerinde bıraktığını görmekteyiz. Buda afetin büyüklüğünü gözler önüne sermektedir.

Terör, yasadışı örgütlerin emellerini gerçekleştirmek için şiddete dayalı eylemlerine denilmektedir. Amaç anayasa ve yasaların işlevini kaybetmesi ve topluma kaos ortamının hakim olmasıdır. Toplumda güven duygusunun sarsılarak vatandaşın devlete bağlılığı ortadan kaldırılarak terör örgütlerine alan açılmaya çalışılır. Bu nedenle terör örgütleri şiddete başvurmayı bir yöntem olarak seçerler.fft99_mf6036360
Terör örgütleri bir yandan da propaganda yöntemlerini etkin bir şekilde kullanarak kitle desteğini sürekli hale getirmeyi amaçlarlar. Toplumsal olaylarda sürekli eylemlilik durumu ile örgüt sempatizanlarının örgütten kopmaları engellenmeye çalışılır. Ayrıca sürekli eylemlilik durumu ile gerek örgüte yeni katılımları sağlama gerekse de örgüt üyelerine güven verme hedefinde olurlar.
Terör örgütleri için asıl önemli olanı ses getirecek eylemlerdir. Bu nedenle eylemlerin insani boyutu ile pek ilgilenmezler. Toplunda devlet otoritesinin ortadan kaldırılması birinci hedefleri olduğundan eylemlerini kamusal işleyişi ortadan kaldıracak şekilde gerçekleştirirler. Halkın devletten beklentisinin olamaması öncelikli hedefleri arasındadır. Böylece devletten bir beklentisi kalmayan halkı çaresiz bir biçimde örgütün denetimi altına sokarlar. Aslında uyguladıkları şiddet eylemleri halkı yıldırmak ve sindirmek içindir.
Terör örgütleri yazılı ve görsel unsurları da etkin bir şekilde kullanama gayreti içinde olurlar. Basın yayım yoluyla yaptıkları paylaşımlarla özellikle gençlerin kafası karıştırılarak örgüte üye katılımı amaçlanır. Bu yayımlarda özellikle devlet kurumlarını itibarsızlaştıracak yayınlara önem verilir.
teror-olaylari-tazminat-danismanlikBunlara karşılık devletlerin terör örgütlerine karşı etkinlik alanı terör örgütleri kadar çok değildir. Çünkü devlet kurumları düzenli ve sistematik bir yapıdayken terör örgütleri gayri nizami bir yapıda hareket ederler. Yani düzenli birliklerin düzensiz birliklere karşı mücadelesi çok güçtür. Bu nedenle terörle mücadelede dünya devletlerinin kesin bir başarı elde ettiği çok az görülmektedir.
Devletler teröre karşı mücadeleyi iki farlı kategoride sürdürürler:
Bu kategoriler doğrudan ve dolaylı güç kullanmayı gerektiren kategorilerdir. Doğrudan mücadele aktif güç kullanmayı kapsarken dolaylı mücadele pasif güç kullanmayı kapsamaktadır. İkinci mücadelede örgüt sempatizanları ve tarafsız kalmaya çalışan gurupların terör örgütüne sağladıkları destek kesilmeye çalışılır. Doğrudan mücadelede ise güvenlikçi önlemler tercih edilmektedir. Buna göre olaylar olmadan caydırmak amaçlanır.
Caydırıcı güç kullanımının uzun süreli kullanılması güvenlik güçleriyle devletin meşruluğunu tartışmalı hale getirebilir. Mücadelenin ölçülü ve hukuk çerçevesinde yapılması daha etkin sonuçların alınmasını sağlar. Doğruda mücadele dönemi, teröristlerin belirli bir alanda inisiyatifi ele geçirmesiyle başalar. Bu dönemde güvenliğin süratle sağlanabilmesi için; Olağanüstü hal ilanı, sıkıyönetim, terörle mücadele için özel kanunların yapılması, mevcut cezaların artırılması, belirli özgürlüklerin kısıtlanması, hızlı yargılamalar, aramalar ve özel mahkemeler gibi tedbirler alınır. Demokratik bir toplumda bu uygulamalar güvenlik söz konusu olduğundan normal karşılanır.abd-ve-teror-orgutleri-arasinda-silah-tasiyan-8147499_x_1623_o
Güvenlik güçleri bu tedbirleri seçme üstünlüğüne de sahiptir. Bu dönemde sosyal ekonomik ve siyasi hakların genişletilmesini terör örgütü devleti dize getirdik diye propaganda yapacaktır. Tarihi örnekler incelendiğinde terör örgütleri, bu değişiklikleri eylemlere karşılık alınmış bir hak olduğunu iddia etmişler ve daha fazla ayrıcalık istemişlerdir. Bu nedenle şiddetin çok arttığı dönemlerde güvenlikçi tedbirler öncelikli olmalıdır.
Güvenlikçi önlemler diğer önlemlerin de güvencesi durumundadır. Ekonomik, idari, siyasi ve kişisel özgürlükler alanında alınan kararlar terör örgütlerinin tehditleri nedeniyle hayata geçirilemez. Güvenlikçi tedbirlerin alınmasından sonra terör örgütlerin taleplerini çağrıştıran unsurların hayata geçirilmesi güvenlikçi tedbirleri tartışmalı hale getirir.
Dolaylı mücadele için en uygun zaman terör örgütünün güvenlikçi tedbirlerle güç kaybetmeye başladığı dönemdir. Dolaylı mücadele için mutlak hâkimiyet beklenirse geç; olaylar azalmadan başlatılırsa erken olacaktır. Terörün güç kaybetmeye başladığı dönemde başlatılan dolaylı mücadele, güvenlikçi yöntemlerle güvence altına alınacaktır.
Terörle mücadelede ikna edilmesi gereken taraflardan biri teröristlerse diğeri de iç ve dış kamuoyudur. Bunun için başta siyasi partiler olmak üzere sivil toplum örgütleriyle basın yayın kuruluşlarının ortak hareket etmesi gerekmektedir. Gerek kamuoyunda gerekse de kamu kurumlarında ortak bir bakış açısının geliştirilmesi için devletin propaganda faaliyetlerini titizlikle yerine getirmesi gerekmektedir.
Terör örgütleri günümüzde büyük devletlerin doğrudan savaşı yerine düşman devletlerini yıpratmak için kullandıkları taşeron örgütler şeklinde kullanılmaktadır. Bir devletin başka bir devlet üzerinde söz sahibi olması içinde terör örgütleri yoluyla ilgili devlete mesaj verebilirler. Ancak terör örgütlerinin isminde örgüt olsa da eylem şekilleri örgütsüzlük ve düzensizlik üzerine kurulu olduğu için devletlerin taşeron olarak kullanmaları günün birinde kendilerine zarar verebileceği gerçeğini değiştirmez.1869723
Yayın bir kanı olarak değerlendirirsek benim teröristim iyi senin teröristin kötü anlayışı çok tehlikeli bir anlayıştır. Çünkü terörün nereden, ne zaman ve nasıl vuracağı hiç belli olmaz. Terör terördür.