Kategori

Bilim

Kategori

NASA’nın Kepler Uzay Teleskobu geçenlerde galaksimizdeki bir yıldızın yaşanabilir bölgesi içinde yörüngede dönen bir Dünya benzeri gezegen keşfetti. Kepler-186f, Cygnus takımyıldızı içerisinde ve gezegenimize yaklaşık beş yüz ışıkyılı uzaklıkta. Kepler-186f olarak adlandırılan bu Dünya benzeri gezegen, bizden 500 ışık yılı uzaklıkta, kırmızı cüce yıldız Kepler-186’nın yörüngesinde yer alıyor. Bu küçük yıldız, Güneş’in enerjisinin yalnızca yüzde 4’üne sahip. Kepler-186f, bu yıldıza mükemmel bir uzaklıkta yer alıyor. Burada yaşamın ön koşulu suyun ne donacağı ne de buharlaşacağı bir yüzey var. Yine de su olup olmadığı henüz bilinmiyor.

Yaşanabilir bölge, Goldilocks bölgesi olarak da bilinir. Bu bölge astronomi ve astrobiyolojide, bir gezegenin, yıldızına olan uzaklığının, gezegenin yüzeyinde sıvı su bulundurabilmesine olanak tanıdığı alandır. Yaşanabilir bölgenin sınırları, Dünya’nın biyosferi, Güneş Sistemi’ndeki yeri ve Güneş’ten aldığı ışınımsal enerji gibi miktarını bildiğimiz nicelikler kullanılarak bulunur. Gezegenin yüzeyinde sıvı su bulunması, hayat için çok büyük bir önem teşkil eder, bu nedenle yaşamsal bölgede bulunan doğal özelliklerin ve objelerin Dünya benzeri akıllı yaşam formlarının yerlerinin belirlenmesinde çok önemli bir yol oynadığına inanılır.

NE ANLAMA GELİYOR?
“Hayatın var olduğu tek bir gezegeni biliyoruz – Dünya. NASA’nın California’daki Moffett Field’taki Ames Araştırma Merkezi’ndeki SETI Enstitüsünde araştırmacı bilim adamı Elisa Quintana, “Güneş sistemimizin dışındaki hayatı araştırdığımızda, Dünya’yı taklit eden özelliklere sahip gezegenleri bulmaya odaklanıyoruz” dedi.

DÜNYA İLE KARŞILAŞTIRMA

Daha önce bilinen yaşanabilir bir bölgede Dünya özelliklerine en yakın gezegen 1.4 Dünya yarıçapı ile Kepler-62f idi. Kepler-186f bir M-cüce yıldızın, Kepler-62f ise K-tipi bir yıldızın çevresinde yörüngede. G-Yıldızların yaşanabilir bölgelerindeki (Kepler-186’yı değil, Güneş’i içeren bir sınıf) Dünya boyutundaki gezegenlerdeki atmosferik evrim üzerine bir çalışma, 0.8-1.15 Dünya yarıçapındaki gezegenlerin iç katmanlarındaki hidrojeni tutamayacak kadar küçük ama Dünya gibi bir ikincil atmosferi tutacak kadar büyük.

Ames’te Bay Area Çevre Araştırma Enstitüsünün araştırmacı bilim adamı Thomas Barclay, Yaşanılabilir bölgede olmak bu gezegenin yaşanabilir olduğunu bildiğimiz anlamına gelmiyor, dedi. “Gezegendeki sıcaklık, gezegenin hangi tür atmosfere sahip olmasına bağlıdır. Kepler-186f, Dünya ikizinden çok bir Dünya kuzeni olarak düşünülebilir, Dünya’ya benzeyen pek çok özelliği vardır.”

Uzaktan yaşanabilir gezegen arayışındaki bir sonraki adımlar arasında, gerçek bir Dünya ikizini aramak ve Güneş benzeri bir yıldızın yaşanabilir bölgesi içinde bir yörüngede gezen Dünya boyutundaki gezegenler ve bunların kimyasal bileşimlerini ölçmek yer almaktadır. Aynı anda ve sürekli olarak 150.000’den fazla yıldızın parlaklığını ölçen Kepler Uzay Teleskobu, NASA’nın yıldızlar arasında güneş gibi yıldızların çevresinde dünya boyutunda gezegenleri bulma yeteneğine sahip ilk görevidir.

Zaman kavramının tam olarak anlaşılması özellikle fizik biliminde pozitif anlamda çok büyük gelişmelere yol açmıştır.

Zaman kavramını hayatımızın her noktasında kullanırız. Güneşin doğması ve batması (gündüz-gece) olayı insanoğlunun ezelden beri aşina olduğu bir şey olduğundan pratik hayatta kullandığı birçok olguyu bu kavram doğrultusunda sıralamasını sağladı. Mesela, sabah kalkıp işe gitmek ya da akşam arkadaşlarla sinemaya gitmek gibi.

Gündüz-gece döngüsünün zaman kavramının ilk tohumu olduğunu söyleyebiliriz. İnsanoğlu çok özel durumlarla karşılaşmış ve o an yaşadıkları zamanı veya daha önce yaptıklarını ya da daha sonra yapacaklarını zaman kavramı ile tanımlamak ihtiyacı hissetmiştir. Böyle bir anlayış yaratmak için herkese göre sabit bir zaman boyutu tayin etmek gerekmektedir. 1960 yılından önce zaman standardı “ortalama güneş günü” olarak hesaplanıyordu. Ama bu kavram gelişen teknoloji karşısında yetersiz kalmış, günden güne büyük adımlarla ilerleyen teknolojik gelişme karşısında duyarlılığını yitirmiştir.

Yeni bir zaman kavramı gerekliydi ve 1967 yılında bunun için yeni bir sabit zaman ölçer oluşturuldu. Bu sabit zaman ölçer Atom saati idi. Bu ölçüye göre sezyum atomunun 9192631770 defa titreştiği süreye 1 saniye denildi. Çok kesin ve net gibi görünen bu tanım günümüzde gelişen teknoloji karşısında tekrar yetersiz kalmaktadır. Mesela nano teknoloji alanında özellikle bu yetersizlik kendini hissettirmektedir.

Modern fizikte zaman kavramının önemi Albert Einstein ile birlikte ortaya çıktı. Einstein’dan önce Newton fiziği uzay-zamanı ayrı ele alarak zamanı evrenin her noktası için mutlak kabul etmiş ve zamanın tüm hesaplama sistemlerinden bağımsız olduğunu söylemekteydi. Einstein bu kavramın yanlış olabileceğini daha ilk zamanlarda düşünüyordu. Işık hızı ve zaman arasında bir kopma noktası olabileceğini düşünen Einstein bu düşüncesini bazı örneklerle desteklemeye çalıştı. Örneğin, bir saat kulesinin yakınlarında olduğunu tasavvur eden Einstein saat kulesinin tam 12’yi gösterdiğini düşünüyor. O saat kulesinin Einstein’a saatin tam 12 olduğunu göstermesi ışık ışınlarının önce saat kulesine ve oradan da Einstein’ın gözlerine ulaşması demektir. Ama burada bir gariplik vardı, Einstein ışık ışınları tam saat kulesinde olduğu zaman onun gözlerine gelirken kat ettiği yolda dahil olmak üzere bütün bir zaman aralığında hep aynı bilgiyi taşıdığını (saatin 12 olduğu bilgisi) görmüştür ve ışık ışınları için zamanın durduğunu anlamıştı. Einstein “eğer o ışık ışınının üzerinde yolculuk yapsaydım dünyayı nasıl görürdüm” diye düşünür ve bu düşüncesinin yıllar sonra yaratacağı özel görelilik teorisinin temeli olduğu bariz şekilde ortadadır.

Einstein özel görelilik teorisinde kısaca evrende ivmeli hareket eden hiçbir cismin ışık hızına ulaşamayacağını söyler. Einstein bu durumu şöyle anlatıyor: İzafiyet teorisine uygun olarak m kütleli bir cismin kinetik enerjisi cisim ışık hızına yaklaştıkça sonsuza yaklaşır. Bu nedenle cisme hızlansın diye aktarılan enerji ne kadar büyük olsa da hız her zaman hızı ışık hızından küçük olmalıdır. Yani yeterli güçte bir roket üretimi yaptığımızı düşünürsek, roketin hızı ışık hızına çok yaklaşsa bile hızı arttırmakta ısrar ettiğimiz takdirde verdiğimiz enerji sürekli olarak kütleye dönüşecektir. Başka bir deyişle, kütlesi olan hiçbir şey ışık hızında hareket edemez. Ayrıca fotonların ışık hızında hareket etmeleri onlar için zamanın olmadığı anlamına geliyor, yani sıfır zamanda hareket ederler.

İzafiyet teorisi ile birlikte zamanın göreceli bir kavram olduğu ortaya çıkmış ve yeni bir bilimin (modern fizik) kapısı açılmış oldu. Einstein’ın 1905 yılında ileri sürdüğü özel göreliliğin postulatları şöyledir:

1.Fizik yasaları tüm eylemsiz referans sistemlerinde aynıdır.

2.Işık hızı, gözlemcinin veya ışık kaynağının hızından bağımsız olarak, tüm eylemsiz referans sistemlerinde eşit değerdedir.

Bu kabullerin yanlış olduğunu gösteren bir bulguya henüz rastlanmamıştır. Özel görelilik kuramı; ışık ile ilgili bir kuram değildir. Uzay ve zaman ile ilgili bir kuramdır. Daha açık bir ifadeyle, görelilik kuramı, uzay ve zamanın farklı eylemsiz gözlem çerçevelerine göre nasıl algılandığıyla ilgilenir.

Şimdi zamanın göreceliği kavramını en iyi şekilde sunan ve çok popüler bir örnek olmasına rağmen hala yanlış anlaşılan ikizler paradoksu’na Richard Qott’un özel anlatımıyla bakalım: Dünya ve Evren adlı ikizler bu paradoksun klasik örneğidir. Tahmin ettiğiniz gibi Dünya adlı kardeş Dünya’da kalıyor, Evren ise bir roketle ışık hızının % 80 ile Alfa Centauri yıldızına seyahat ediyor. Alfa Centauri Dünya’dan 4 ışık yılı uzaklıkta ve Evren’in oraya ulaşması 5 yıl gibi bir zaman gerektirecek. Evren’in saati Dünya’nın saatine göre 40% daha yavaş ilerler. Bu nedenle Evren bu yolculukta sadece 3 yıl yaşlanıyor. Dünya, Evren’in yıldıza gidişini 5 yıl olarak ölçer. Evren Alfa Centauri’ye ulaştığı anda yön değiştirir ve yine ışık hızının % 80 ile geri döner. Dönüş yolculuğu yine aynı şekilde Dünya’ya göre 5 yıl, Evrene göre de 3 yıl sürer. Sonuçta Evren Dünya’ya ulaştığı zaman kendisinin 6, Dünya’nın ise toplam 10 yıl yaşlandığını görür. Yani Evren Dünya zamanına göre 4 yıl ileri gitmiştir. İşte paradoks tam bu noktada ortaya çıkıyor.

Evren ışık hızının % 80 i hızla Alfa Centauri yıldızına doğru giderken roketin camından bakıp, aslında Dünya’nın ışık hızının% 80 hızıyla ondan uzaklaştığını ve kendisinin sabit kaldığını algılayabileceğini söyleyebiliriz. Bu düşüncedeki yanlış şudur, ikiz kardeşler aynı deneyimleri yaşamadılar. Yerde olan Dünya yön değiştirmeden sabit bir hızla hareket eden bir gözlemcidir. Yani Einstein’ın 1. Varsayımı olan “Fizik yasaları tüm eylemsiz referans sistemlerinde aynıdır.” İfadesi geçerlidir. Evren ise yön değiştirmeden sabit hızla hareket eden bir gözlemci değildir. Bu iki olay birbirine dönüştürülemez. Yani Dünya eylemsiz referans sistemidir. Oysa Evren’in içinde bulunduğu uzay aracı kalkış ve duruşlarda ivmeli hareket yaptığı için eylemli referans sistemi halindedir. Bu nedenle Evren’e göre yapılan hesaplamalar yanlış, eylemsiz referans sistemindeki Dünya’ya göre yapılan hesaplamalar ise doğrudur.

Burada da çok net bir şekilde görüldüğü üzere zaman göreceli bir kavramdır. Ama bu görece fizik kurallarını kesinlikle etkilemez. Fizik yasaları sahip oldukları simetri sayesinde her koşulda kesinliğini muhafaza ediyor. Eğer hız, zaman gibi kavramlardan bahsediyorsak anlam karışıklığına engel olmak için mutlaka bir referans noktası belirtmeliyiz. Kim bilir, belki de zaman kavramını daha ayrıntılı bir şekilde anlayabilmek, birçok akademisyenin ve bilim-kurgu yönetmenlerinin fantezisi olan geleceğe ve geçmişe yolculuğun mümkün olup olmadığını anlamamızı sağlar.

Son dönemlerde yapılan bilimsel çalışmalar, kütle çekim ve kuantum etkilerinin elektromanyetik alanın simetrisini bozarak, simetrinin evrenimizde mümkün olmadığını ortaya koydu. Eğer sonuçlar doğrulanırsa evrenin kökenini öğrenmek için daha fazla araştırma yapmak zorunda kalabiliriz. Kütle çekimi ve elektromanyetizma ile ilgili bu yılın mart ayında Physical Review Letters`de yayınlanan, Louisiana Eyalet Üniversitesi (LSU) ve Valencia Üniversitesi’nden fizikçilerin liderlik yaptığı bir araştırmada, elektromanyetizma üzerine klasik teorilerin cevapsız bıraktıkları sorulara yeni yanıtlar sunmaktadır. Eğer araştırma bu sırrın bazı kısımlarını çözmeyi başarırsa, evrenin kökenine dair yeni kapılar açabilmemize de olanak sağlayabilir. Işık da dahil olmak üzere tüm elektromanyetik dalgalar, manyetik ve elektrik alanlardan oluşmaktadır. Yaklaşık 150 yıldır bilim adamları, elektrik ve manyetizmanın aslında aynı madalyonun iki farklı yüzü olduğu fikrini kabul ederler. Michael Faraday mıknatısları döndürerek elektrik alan üretti, aynı şekilde elektrik akımını kullanarak manyetik alan oluşturdu. Bu durum zaten bu ikilinin birbiriyle ilişkili olduğu sonucunu çıkartır. James Clerk Maxwell, Faraday’ın deneyimlerini ele alarak, onları klasik elektromanyetizma teorisine çevirdi, böylece optik, manyetizma ve elektrik üzerine çalışmak için ortak bir çerçeve sunmuş oldu.

Aslında Elektromanyetizmanın sırrı, manyetik yüklerin yokluğunun altında yatıyor. Maxwell Teorisi, simetri kavramına göre çalışır ve mıknatısların yüklere sahip olduğunu varsayar. Bunun yanı sıra, doğada bu zamana kadar izole edilmiş manyetik yükler bulunamamıştır ve manyetik yüklere benzer davranışlar sergileyen bir şey laboratuvarda yapay olarak elde edilmiş olsa da, bu tam olarak şimdilik manyetik yük anlamına gelmez. Eğer manyetik yükler gerçekte yoksa, Maxwell’in simetri teorisi mümkün olamaz. Araştırma, manyetik monopol olarak da bilinen, izole edilmiş manyetik yüklerin neden bulunmadığına dair fikir üretti. Çünkü Kütle çekim ve kuantum etkileri, elektromanyetik alanın simetrisine bozmaktalar. Manyetik monopol var olsun veya olmasın, kütle çekim simetriyi her daim bozuyor. Bu oldukça şaşırtıcı bir olaydır. Burada esas sonuç ise, simetrinin evrenimizde asla temel düzeyde bulunamayacağı olmalıdır, çünkü kütle çekim her yerdedir.

Big Bang

Bu araştırma, evrenin kökeni gibi diğer işleyişleri etkileyebilecek birçok temel bilimsel sonuçlara meydan okuyor. Uydular, Büyük Patlama sırasında yayılan ve evrenin tarihi hakkında oldukça değerli ipuçları sunan kozmik mikrodalga arka plan ışımasına dair bilgiler toplamaktadır. Şimdiye kadar kozmik mikrodalga arka plan ışıması verilerini analiz eden bilim adamları, evrendeki kütle çekim alanının kozmik mikrodalga arka plan ışımasının fotonların frekansları üzerinde herhangi bir etkisi olmadığını düşünüyorlardı. Ama yine de, bu ancak elektromanyetik simetrinin varlığının geçerli olduğu sürece mümkündür. Eğer durum bu değilse, evrenin evrimi sırasında kozmik mikrodalga arka plan ışıması fotonların frekanslarının sürekli değiştirmiş olmalıdır. Bu araştırmanın doğruluğu ispat edilirse, bilim adamları kozmik mikrodalga arka plan ışıması bilgilerini yeni yöntemlerle yeniden analiz etmek zorunda olacaklar. Grubun gelecekte odaklanmayı düşündüğü araştırmalar ise, değişen frekansın ne kadar olduğu ve bilim adamlarının bu yeni asimetrik gerçeklikle mücadele etmek üzere analizlerini nasıl düzenleyebilecekleri üzerine olacaktır.

CERN aşağıda Türkçeye çevirerek alıntılar yaptığım yazının 1 Nisan şakası olduğunu açıkladı. Biz de alet olduk 🙂 Neyse bir hayal kuralım bakalım. Varsayalım ki…

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) dünyanın en büyük ve en güçlü parçacık hızlandırıcısıdır. Bu yapı Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi (CERN) 1998 ve 2008 yılları arasında 100’ü aşkın ülkeden 10000 bilim insanı ve mühendisin yanı sıra 100’ün üzerinde üniversite ve laboratuvarın katılımıyla inşa edildi. LHC, yol boyunca parçacıkların enerjisini artırmak için bir dizi hızlandırıcı yapıya sahip 27 kilometrelik bir süper-iletken mıknatıs halkasından oluşuyor.

LHC’yi zaten azıcık bilime aşina olan herkes duymuştur. Bu yazıda LHC’yi tanıtacak değilim. İnternette binlerce sitede bu konuda yazılar bulabilirsiniz. Burada dikkatinizi çekmeye çalışacağım başka bir konu var. Gerçekten ilk okuduğumda ben de çok şaşırdım. Zaman zaman internette ya da başka yerlerde okuyorduk. Efendim, Mars’ta bir zamanlar hayat vardı, ya da milyon yıl önce gelişmiş medeniyetler Mars’ta koloniler kurmuştu. Bunlar Mars’tan çıkıp zaman zaman dünyamıza geldiler. Hatta piramitler de bu gelişmiş uygarlıkların eserleri gibi, resmi ağızlardan değil de internetteki çeşitli web sitelerinden okumuşuzdur. Bu kez buna benzer bir yazı daha buldum internette. Ama bu yazı herhangi bir siteden değil, Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi (CERN) nin resmi web sitesi olan home.cern sitesinden. Yazıda gerçekten 2 milyon kadar yıl önce Mars’ta hem de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) den 75 kat daha büyük bir parçacık hızlandırıcı laboratuvarının kurulu olduğu belirtiliyor. Nereden mi biliyorlarmış? Yazıyı okumaya devam ederseniz aşağıda orijinal yazıdan bazı alıntılamalar yaptım, merakınızı giderebilirim umarım.

Yazı şöyle başlıyor. “Mars gezegeni üzerinde su veya yaşam belirtileri arayışı bir süredir devam ediyor. Ancak CERN ve NASA bilim adamlarının bugün yaptığı açıklamayla, kırmızı gezegenin keşfi sırasında yapılan çalışmalar büyük bir yeni keşif ortaya çıkardı. Jeoloji, arkeoloji ve parçacık fiziği alanlarında uzmanlaşmış disiplinler arası bir uzman ekibi tarafından analiz edilen NASA’nın Mars Keşif Gezgini araştırması tarafından Mars’tan alınan yeni görüntüler şimdiye kadar yapılmış en büyük parçacık hızlandırıcısının varlığını ortaya koydu. Ekip, daha önce güneş sistemindeki en büyük volkanik oluşum olarak düşünülen Olympus Mons’un, aslında birkaç milyon yıl önce çalıştırıldığı düşünülen eski bir parçacık hızlandırıcısının kalıntıları olduğunu gösterdi.”

Benim yukarıdaki cümleden anladığım bir zamanlar Mars’ta gelişmiş bir medeniyet vardı. Çok uzun zaman önce yani milyon yıllar önce adamlar Mars’ta bilimsel deneyler yapmak amacıyla parçacık hızlandırıcılar kurmuşlar demek ki. Yazı söyle devam ediyor. ” Probun yüksek çözünürlüklü kamerası tarafından birkaç kilometre boyunca uzanan bir toprak kayması, bilim insanlarının dikkatini çekti. Bu yapı görünüşte, şekilleri açıkça Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda (LHC) kullanılan süper iletken hızlandırıcı boşluklara benzediğinden, bilim insanlarının merakını uyandırdı ve incelemeler devam eden bazı yapıları ortaya çıktı. Yaklaşık 2000 kilometrelik çevreyle bu parçacık hızlandırıcısı, LHC’nin 75 katından daha büyük ve milyonlarca kez daha güçlü olacaktı. Bununla birlikte, böyle bir makinede hangi parçacık türlerinin hızlandırabileceği henüz bilinmemektedir.”

Buradan da anlaşılacağı üzere bizim bilim adamları birkaç milyon yıl önce, Marslı bilim adamlarının bu yapıda hangi parçacıkları hızlandırdıklarını henüz bilemiyorlar. Yani onların medeniyeti bizimkinden kat kat daha ileride. Buradan piramitlere de atıfta bulunmuş home.cern internet adresindeki bu yazı.

Yazı şöyle devam ediyor. “Bu büyük keşif, arkeolojinin en eski gizemlerinden biri olan Mısır piramitlerini açıklamaya da yardımcı olabilir. Olympus Mons’un hemen yakınında bulunan görüntülerde piramitleri andıran ağır erozyona uğramış yapılar da gözüküyor. Buna ek olarak, antik Mısır hiyeroglifleri, bu gözlemleri doğrulamaktadır; önde gelen bilim adamları, piramitlerin devasa antenler olabileceğine inanmaya başlamıştır. Bu nedenle, Dünya üzerindeki piramitler, hızlandırıcının uzaktan kontrol edilmesine izin verebilirdi. CERN Teknik Tasarım Şefi Friedrich Spader, “Hızlandırıcı kontrol odası muhtemelen piramitlerin altındadır,” dedi.”


Bu piramitler aslında dünyanın dört bir yanında var. Amerika kıtasında Mayalar zamanında da piramitler inşa edilmiş. Bu yapılar birbirlerine benziyor yani Mısır’dakilerle Mayaların piramitleri hep benzer yapılar. Ama bu iki medeniyet tarihte hiç karşılaşmadılar. Cern’in resmi web sitesi yukarıdaki resmi kullanmış yazıda. Resimde hiyerogliflerde görülen bir şekil ile günümüzde kullanılan hızlandırıcıların modeli görülmektedir.

Yazı şöyle devam etmiş. “Bu parçacık hızlandırıcısının – gerçek bir yıldız geçidi – sömürgeleştirme amacıyla oldukça teknolojik olarak ileri bir uygarlık için güneş sisteminde bir portal olarak hizmet ettiği düşünülüyor. Bilim adamları ekibinin lideri Fadela Emmerich, Son zamanlarda çözülen papirüs, güçlü manyetik alanın ve hızlandırıcıdaki parçacıkların hareketinin, uzay zamanında bir portal oluşturacakları şekilde olduğunu gösteriyor, dedi. Emmerich şöyle devam etti: Bu, CERN için tamamen yeni bir fenomendir ve bunu incelemek için sabırsızlanıyoruz. Böyle bir teknoloji uzay yolculuğunda devrim yaratabilir ve galaksiler arası keşif yolunu açabilir.”

Olympus Mons şu ana kadar güneş sisteminin en büyük yanardağı olarak kabul edildi ve en yeni lav akıntılarının yaklaşık 2 milyon yıllık olduğu tahmin ediliyor. Bilim adamları, bu rötuşun NASA’nın Mars Odyssey araştırması tarafından gerçekleştirilen son ölçümlere dayanarak oldukça doğru olduğuna inanıyor. “Bu, parçacık hızlandırıcının son olarak yaklaşık 2 milyon yıl önce kullanıldığı anlamına gelecektir” dedi. Araştırmada yer alan jeolog Eilert O’Neil.

Eilert O’Neil, “Unutulan teknolojilerden ve son derece gelişmiş bir eski medeniyetten bahsediyoruz” dedi. “Belki uzaktaki atalarımız bile olabilirler.”

Cern’in orijinal yazısına ulaşmak için: http://home.cern/about/updates/2017/04/ancient-particle-accelerator-discovered-mars

Dünya sanayi devrimi ile inanılmaz bir değişim sürecine girdi. Binlerce yılda yaşanan köklü değişimler birkaç on yılda gerçekleşmeye başladı. Sanayileşme ilk etapta az emek yoğun üretim süreci olmuştu. Bu dönemde yeni üretim sistemleri dediğimiz icatlar ön planda yer almaktaydı.
İlerleyen dönemlerde icatlarda sona yaklaşılırken yeni sürümler, iyileştirmeler anlamına gelen inavasyon dönemine geçilmişidir. Artık ürün geliştirme daha öncelikli hale gelmiştir. Firmalar AR-GE çalışmaları inavasyon üzerine odaklanmaktadır. Böylece hem üretimde çeşitlenme artmış hem de birçok yeni alan meydana gelmiştir. Örneğin artık telefonun üzerine yeni bir iletişim aracı keşfetmeye gerek yok. Telefon ilk önce telsiz telefon olarak geliştirildi, sonra cep telefonlarına dönüştürüldü ve son olarak da insanlık tarihinde yeni bir çığır açan akıllı telefonlara dönüştü.
Akıllı telefonlar aslında insanı dünyaya bağlayan mobil ağları insanın cebine sığdırması gibi görünse de insanın bütün faaliyetlerini gözetleyen büyük gözü cebinde gezdirmesi de anlamına gelir. Artık insanın her türlü faaliyetlerini gören ve insanı ona göre yönlendiren bir ağ sistemi mevcut. Yani insan adına karar veren bir sistem geliştirilmektedir.
Teknolojik gelişmeler sayesinde bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay hale gelmiştir. Bilimsel araştırma basamaklarının internet ağı sayesinde inanılmaz bir hızda ilerlediğine tanık olmaktayız. Bu gelişmeler neredeyse insanın beynini kullanmasına gerek kalmayacak biçimde ilerlemektedir. Bundan daha da ileri gelişmeler insanın öngörüsünü aşacak bir boyuta ulaşmış durumdadır. Artık sanattan edebiyata, spordan sağlığa, ekonomiden sosyal ilişkilere kadar birçok farklı alanla ilgili insanın yerini alacak sistemler geliştirilmektedir. Devasa kamusal binalarda yapılabilecek birçok faaliyet sadece akıllı telefonlarla yapılabilecektir.
Akıllı telefonlar, kol saatleri ve iç çamaşırlara yerleştirilen aletlerle birçok yaşamsal veriyi kaydetmek mümkün hale gelmiştir. Bazı ilaç firmaları gözlere takılan lenslerle kandaki glikoz seviyelerini ölçmektedirler. Cep telefonları vasıtasıyla günübirlik nabız seviyesi ölçülebilmektedir. Bu tür uygulamaların önümüzdeki dönemlerde daha da artacağı aşikârdır.
Günümüzde teknoloji insanları hacklemiştir. Yani insanı insandan daha iyi bilmektedir. Bu durum insanın özgün karar vermesini etkileyecektir. Çünkü insanı kendisinden bile daha iyi bilen teknolojik aletlerle yönlendirilmeğe başlamıştır. Bu aletler kararlarında insana göre daha az hata yapacaktır. Bütün alternatifleri değerlendiren bu sistemler hataları sıfıra indirgeyebilir.
İnsanın duygusal etkileşiminden tutun da sosyal ilişkilerine, beslenme alışkanlıklarına kadar hemen hemen her şeyi denetleyebilecek bu sistemlerle insan iradesine gerek kalmayacaktır. Örneğin bir kişi evleneceği eşi seçerken karşı cinsten duygusal bir haz alıp almadığına bakar. Ancak bütün fizyolojik aktivitelerini yeni tip teknoloji aletlerin denetimine veren insana bu aletler karşı cinsten ne derece etkilendiğini vücudundaki fiziksel tepkilere göre rapor verecektir. Böylece eş seçiminde daha hatasız seçim mümkün olabilecektir. Vücudundaki biyokimyasal özelliklere etkilere göre vücudun hangi gıdalara ihtiyaç duyduğu ve bu gıdaların ne oranda tüketilmesi gerektiği insana rapor olarak sunulacaktır. Böylece beslenmeden kaynaklanan birçok rahatsızlığın önüne geçilecektir. Hatta oy vereceği siyasi partinin kendi bünyesine ne kadar uygun olup olmadığından tutun da, arkadaşlık ilişkileri kurarken kimlerin kendisiyle daha uyumlu olacağına kadar birçok konuda yen nesil teknolojilerin yönlendirici olacağı beklenmektedir.
Günlük hayatta insan faaliyetlerini zora zokan hemen hemen her şey gelişmiş otomasyon sistemleri sayesinde ortadan kaldırılacaktır. Örneğin trafik sıkışıklığında yaşanan aksaklıklar gelişmiş bir otonomaysan sistemi sayesinde halledilecektir. Bütün araçları takılan bir sistemle trafik sıkışıklığının olduğu yerler belirtilecek ve araçlar sıkışıklığın olmadığı yerler yönlendirilecektir. Bu durumda bütün araçların alternatif bir alana yönlendirilmesi o alanda da sıkışıklığa neden olabilir. Sistem bunun da çözümünü bularak araçların yarısını farklı bir alana yarısını da farklı bir alana yönlendirerek trafik sıkışıklığının önüne geçecektir.
İnsanların veri paylaşımı arttıkça yeni nesil yazılımlarla günlük hayatta daha sağlıklı ve daha başarılı bir döneme geçileceği aşikârdır. Artık bizi bizden daha iyi bilen sistem yazılımları geliştirilmektedir. Büyük bir göz yaptığımız her hareketi hem denetliyor hem de yönlendiriyor. Bu durum insan iradesi artık kullanım ömrünü tamamladı mı sorusunu akla getirmektedir.
Arkadaş seçiminden eş seçimine kadar geniş alanda yönlendirici yazılımlar irademizin sonunu getirecektir. İşin daha da ilginç tarafı yeni yazılımlar hem şiir yazabiliyor hem de müzik besteleyebiliyor. Üstelik ilk denemelerinde gayet başarılı ürünler ortaya çıkardılar. Günlük hayatta insan uğraşılarını hemen hemen ele alacak bir işletim sistemi geliştirilmektedir. Bu durum çok ciddi bir işsizler ordusu ve yetenekleri hızla körelen bir insan neslini ortaya çıkarabilir. Üstelik yeni nesil yazlımlar bilimsel birçok aktiviteyi insandan daha başarılı yapabilecek konumdadır. O zaman gelecekte insanların fizik, kimya, biyoloji ve matematik gibi temel bilimleri öğrenmesine gerek kalmayacaktır.
Cep telefonlarıyla bünyemizi ele geçirmeye başlayan yeni nesil teknolojiler ilerde insanların daha başarılı verimli işleri yapmasına neden olabilir. Ancak iradesi elinden alınan insan gelecekte ne kadar özgür olabilir?

NASA’da açık fikirli bir bilim adamları bulunmadığını kim söyledi?

Bir NASA bilim insanı, ileri yabancı türlerin yarattığı bir hologram içinde yaşadığınızı öne sürüyor.

Yaptığınız veya yapacağınız her şey basitçe gelişmiş bir bilgisayar kodunun ürünü, her ilişki, her düşünce, her bellek, süper bilgisayar bankaları tarafından oluşturulmuş olabilir mi?

Bu teori, Oxford Üniversitesi Felsefe Fakültesi Profesörü ve İnsanlık Geleceği Enstitüsü Müdürü ve Oxford Martin Okulu’ndaki Gelecek Teknolojilerinin Etkileri Programı’ndan Nick Bostrom tarafından ilk kez önerilen ilgi çekici teori. Bu teoriyi destekleyen daha bir çok bilim insanı var.

NASA’nın Jet Propulsion Laboratory’deki Evrimsel Hesaplama ve Otomatik Tasarım Merkezi direktörü Rich Terrile’in yaratıcının kozmik bir bilgisayar programcısı olduğunu daha önceleri ileri sürmüştü.

Bu, bir holografik dünyada yaşadığımızı ve kendimiz de dahil, çevremizdeki her şeyin “gerçek” olmadığını ima eder. Rich Terrile, hâlâ görüşünü savunuyor. NASA bilim adamı, “Şu anda en hızlı NASA süper bilgisayarları insan beyninin hızının iki katına çıkıyor” diye belirtti.

“Moore’un Yasası ile (her 18 ayda bir tümleşik devre üzerine yerleştirilebilecek bileşen sayısının iki katına çıkar) basit bir hesaplama yaparsanız, on yılda bir bu süper bilgisayarların insan yaşamının tamamını 80 yıllık bir süre boyunca hesaplama kabiliyetine sahip olacağını göreceksiniz – Bu ömür boyunca düşünülmüş her düşünceyi de içerir –

Kuantum mekaniğinde parçacıklar gözlemlenmedikçe kesin bir durumu yoktur. Birçok teorisyen bu açıklama biçimini anlamaya çalışmak için çok zaman harcıyor. Bu açıklama ile, bir simülasyon içinde yaşadığımızı ve bir şeyi görmek istediğimizde aslında neye ihtiyacımız olduğunu görüyoruz.

“İlham verici olan şey, bir simülasyonda çok çeşitli isteklerde bulunuruz. Aslında bu istekler simülasyonda bizi biz yapar.

Evrenimizin bilgisayar kodu ile oluşturulan bir kurgu olduğu fikri, örneğin dünya dışı yaşama yönelik araştırmamız ve karanlık maddenin gizemi gibi kozmos hakkındaki bir takım tutarsızlık ve gizemleri de çözer.


Bununla birlikte, Matrix teorisinin hatalı olduğunu düşünenler de var. Prof. Peter Millican’a göre teori, programcının işleri bizce yapacağımız gibi yapacağına ilişkin varsayımlara dayanıyor gibi görünüyor diye belirtiyor Oxford Üniversitesi’nden felsefe ve bilgisayar bilimi dersleri veren Prof. Peter Millican.

Prof. Peter Millican “Bu dünyanın bir simülasyon olduğunu düşünülüyorsa, neden simülasyonun dışındakilerin kimler olduğunu söyleyemiyorlar. Ya da dışarıda kimler var ve nasıl varlar?” sorusunu yöneltiyor. Gerçek bir dünyanın nihai yapısının böyle bir parmaklıklar arasında olamayacağını ve süper dünyaların parmaklıklar kullanarak sanal bir dünya uygulamak zorunda kalacaklarını varsayıyorlar.

Bununla birlikte, Profesör Millican, fikri araştırmada değerli olduğuna inanıyor. Bu ilginç bir fikir ve bazı deli fikirlerin olması sağlıklı” diye The Telegraph’a verdiği mülakatta söyledi.

“Fikirleri mantıklı görünüp görmediklerine göre sansürlemek yanlıştır. Çünkü bazen önemli yeni gelişmeler başlatmak için deli fikirler gerekmektedir. Kutunun dışında düşünerek iyi fikirlerin ne zaman gelebileceğini asla bilemezsiniz.

Bu Matrix düşünce-deneyi aslında Descartes ve Berkeley’nin yüzlerce yıl önceki fikirleri gibidir. İçinde hiçbir şey olmadığı anlaşılsa bile, uçuk şeyler düşünme alışkanlığına girmiş olmanız, bir noktada başlangıçta oldukça dışa dönük görünen bir şey düşünecek olmanız anlamına gelebilir.

Sümer tabletlerinden anlaşıldığı kadarıyla “gökyüzünden yerküreye inenler” anlamına gelen Anunnakiler, şeklen insan gibi görünseler de, gerek boyları gerekse de insana göre çok uzun süren yaşamları nedeniyle insanüstü bir durum kazanmışlarıdır. Boyları 3-4 metre olan Anunnakiler, binlerce yıla dayanan uzun yaşam formlarına sahiptiler. Teknoloji bakımından binlerce yıl öncesinde bile günümüz teknolojisinden çok üstün bir yapıda olan Anunnakiler’in insanlara birçok bilimsel gelişmeyi öğrettiği yine Sümer tabletlerinden anlaşılmaktadır.
Anunnakilerin gelmiş olduğu gezegen bize hiç de uzak değildir. Güneş Sistemimiz’in onuncu gezegeni diye adlandırılan Nibiru, günümüzdeki ismiyle Planet X, bu uzaylı türün anavatanıdır. Nibiru gezegeninin yaşam özellikleri ve Anunnakiler’in teknolojik alandaki ileri seviyeleri onları ölümsüzlük derecesinde uzun ömürlü yapmıştır.
İnsanoğlunun dünyada nüfuslanması üç aşama şeklinde gerçekleşmiştir. Birinci dönemde insanın alet kullanmaya başladığı dönem, ikinci dönem insanın yerleşik hayata geçtiği dönem, üçüncü dönem de sanayi devrimi dönemidir. Bu üç dönem de nüfusta sıçramanın olduğu dönemdir. Özellikle sanayi devrimi sonrasında dünya nüfusu ilk defa bir milyarı aşmıştır. Yüzbinlerce yılda ancak bir milyara ulaşan dünya nüfusu, günümüzde 5-6 yılda bir milyar artmaktadır. Nüfusun bu kadar hızlı artması, yüksek doğum oranlarından ziyade ölüm oranlarının hızlı bir şekilde azalmasıdır. Aynı şekilde, insanın hayatta kalma süresi de giderek artmaktadır. Örneğin sadece 50 yıl önce ortalama ömür 40 iken günümüzde 60 yıla yükselmiştir. Gelişmiş ülkelerde bu ortalamalar 70-80 yıla kadar çıkmaktadır.
Modern zamanlarda insan ölümü artık çözülmesi gereken teknik bir sorun olarak görmeye başlamıştır. Öyle ki bilimsel çalışmalarla bile ilgisi olmayanlar artık ölümü teknik bir aksaklık olarak görmeye başlamışlardır. Yani bir hastalık, bir kaza, cinayet veya doğal afetin ölüme sebep olduğunu artık hemen hemen her kesim kabul etmektedir. Bilim camiasında ise her insanın yaşama hakkının son kullanma tarihinin olmadığı yönünde hükümler ağırlık kazanmaya başlamıştır. Ölümsüzlük ya da Anunnakiler gibi uzun ömürlü olunabilmeği konusunda ciddi çalışmalar devam etmektedir.
Özellikle 2013 yılından itibaren Google’un mühendislik yönetimine atanan Ray Kurzweil, ölümü çözmek için çalışmalara başlamıştır. Calico isminde bir şirket kuran Kurzweil, başka bir ölümsüzlük savunucusu Bill Maris’i yatırım fonlarını düzenlemek üzere görevlendirdi. Ocak 2015’de verdiği bir mülakatta 500 yaşına kadar yaşamanın mümkün olduğunu belirtmiştir. Bunun için de şirketin 2 milyar dolarlık portföyünün yüzde 36’sını hayat uzatma projelerine aktarmaktadır. Silikon Vadisi’nde, PayPal’ın kurucularından Peter Thinel, yakın zamanda sonsuza kadar yaşamayı planladığını söyledi.
Genetik mühendisliği, onarıcı ilaçlar ve nano teknolojiler bu alanda gelecek vadetmektedir. Tahminler 2100 veya 2200 yılında ölümü yenme konusunda ciddi mesafelerin alınacağı yönde. Gelecekte sadece hastalıkları iyileştirmek için değil, ölen hücreleri yenilemek için de adımlar atılacağı yönde yüksek kanılar mevcuttur.
Ölümsüzlük üzerine yapılan çalışmalar herkesi kapsayacak nitelikte değildir. Bu iş için ciddi ödeneklerin verilmesi gerekmektedir. İnsan hayatının uzatılması ile gelişmişlik düzeyleri aynı doğrultudadır. Dokuların yenilenmesi çalışması çok farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Örneğin insanların yaşı ilerlese de yaşlanmamaları durumu ortaya çıkabilir. Ya da günümüzden çok kuvvetli çok sağlıklı daha iri cüsseli ve daha zeki nesiller genetik mühendisliğindeki çalışmalarla gerçekleşebilir. Buradaki esas sorun, dünyanın böyle bir nüfus baskısını kaldırıp kaldıramayacağı sorunudur. Belki de bu alanda ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak, şartlar bunu uygulamak için uygun olamayabilir.
Ünlü nüfus bilimci Malthus’un yaklaşık 150 yıl önce öngörülerinde dünyanın böyle bir nüfusu taşıyamayacağı, büyük bir açlık felaketinin geldiğini ve kitlesel ölümlerin yaygınlaşacağını söylemişti. Ama yeşil devrim olarak adlandırılan tarım devrimi ile birim alanda alınan verim en yüksek boyuta çıkarılarak dünyanın bir küresel gıda krizine maruz kalması engellenmişti. Günümüzde artan nüfus baskısına ölmeyen bir nüfusu eklediğimizde dünya kaynakları bu nüfus bakısına nasıl dayanabilir diye düşünüyoruz. Ama yine teknolojik gelişmelerin ne boyutta ilerleyeceğini kestiremiyoruz. Gelecekte hayvan çiftlikleri olmadan et üretimi, toprak olmadan tarımsal üretim ve su olmadan yetişen bitkiler gibi birçok genetik çalışma günümüzde devam etmektedir. Artan bu nüfus baskısının gıda ihtiyacı böyle karşılanabilir.
Ayrıca yerleşme yerleri konusu değerlendirildiğinde dünyanın yüzde yetmişi sularla kaplıdır. Bu alanlarda hiç yerleşme yoktur. Geleceğe yönelik Atlantis benzeri yerleşmeler için çalışmalar sürdürülmektedir. Sonuçta insanlar Anunnakiler’den kazandıkları bilgilerle Anunnakiler gibi olma yolunda çalışmalar yapmaktadır. Bu alanda atılacak en önemli çalışma insan hayatının uzatılması çalışmasıdır.

4 milyar yıl önce, bugün gözlemlediğimizin ancak dörtte biri kadar büyüklükte gözüküyordu gök yüzünde. Ama ergenliği oldukça fırtınalıydı. Bugünkü haline göre çok küçük olan yüzeyinde, devasa patlamalarla devasa boyutlarda ışınım ve enerjiyi uzaya yayıyordu. Bu devasa patlamalar dünya üzerindeki küçük molekülleri, canlı hayatı için gerekli olan RNA ve DNA gibi komplex moleküllere dönüştürmek için gerekli enerjiyi sağladı.

O dönemlerde dünyamız bugün aldığı güneş ışınımının ancak yüzde 70 kadarını alabiliyordu ve tam bir buz topu olması gerekiyordu. Ancak jeolojik kanıtlar bunun tam da böyle olmadığını gösterdi. Aslında yapılan jeolojik araştırmalar o dönemde dünyanın sıvı su içeren ılık bir yer olduğunu gösteriyordu. Bu durum Soluk Genç Paradox (Faint Young Sun Paradox) u olarak adlandırılır. Bilim adamları Güneş’in Ergenlik dönemindeki fırtınalı döneminin bunda etkili olabileceğini belirtiyorlar. O dönemlerdeki yoğun ve çok şiddetli patlamalar dünyayı ılık tutmuştu.


Bilim adamları, galaksimizde benzer yıldızları araştırarak güneşin gelişim tarihi üzerine çalışmalar yapıyorlar. Bu güneş benzeri yıldızları yaşlarına göre sırayla yerleştirerek, kendi güneşimizin nasıl geliştiğine dair fonksiyonel bir zaman çizgisi belirlediler. Bu tür verilere göre, bilim adamları, güneşin 4 milyar yıl önce sönük bir yıldız olduğunu bilmektedirler. Bu tür çalışmalar ayrıca, genç yıldızların, bugün kendi güneşimizde gördüğümüz patlamalara benzer şiddetli ışık patlamalarını ve dev patlamalar şeklinde ışık ve enerji ürettiklerini göstermektedir. Bu patlamalara sıklıkla, koronal kütle atıkları veya uzaya fırlayan CME’ler denilen büyük güneş maddesi içeren bulutlar eşlik eder.

Bu çalışmalar NASA’nın Kepler misyonu tarafından yürütülmektedir. Günümüzde Güneş ancak yüzyılda bir iki kere devasa patlamalar üretirken, ergenlik dönemlerinde günde 10 kereden fazla bu tür patlamalar üretiyordu.

Dünyamız bugün uzaydan ya da güneşten gelen yüklü parçacıkların ve zararlı güneş içeriğinin bize ulaşmasını engelleyen güçlü bir manyetik alana sahiptir. Ancak hala uzaydan gelen bu maddeler gezegenimiz etrafındaki uyduları etkilemekte ve kutuplarda Auroralara sebep olmaktadır.

Yapılan çalışmalara göre güneşten gelen parçacıklar manyetik alan çizgilerinin altına inerken, atmosferde bol miktarda azot molekülüne çarptı ve atmosferin kimyasını değiştirerek yeryüzündeki yaşam için fark yarattı. ”

Erken Dünya’nın atmosferi de şu andan farklıydı. Moleküler azot yani iki azot atomu bir moleküle bağlandı. Bugünkü yüzde 78’e kıyasla atmosferin yüzde 90’ınını oluşturuyordu. Enerjik parçacıklar bu azot moleküllerine çarptıkça, etki onları bireysel azot atomlarına ayırdı. Karbon dioksit ile çarpıştılar ve bu molekülleri karbon monoksit ve oksijene ayırdılar.

Serbest kalan azot ve oksijen, nitro siyire dönüşür ve güçlü bir sera gazıdır. Atmosferi ısıtmak söz konusu olduğunda azot oksit karbondioksitten yaklaşık 300 kat daha güçlüdür. Yapılan hesaplamalar, erken dönem atmosferde az miktarda azot oksit bulunduğunda, karbondioksit oluşturması halinde gezegenin sıvı suyun var olması için yeterince sıcak olacağını gösteriyor.


Yeni keşfedilen güneş parçacıklarının erken dünyaya sürekli akışı sadece atmosferi ısıtmaktan fazlasını yaptı. Aynı zamanda karmaşık kimyasallar üretmek için gerekli enerjiyi sağladı. Basit moleküllerle eşit dağılmış bir gezegende, sonunda hayat oluşması için RNA ve DNA gibi kompleks molekülleri oluşturmak için büyük miktarda enerji geldi.

Yeterli enerji, büyümekte olan bir gezegen için büyük önem taşıdığı halde, çok fazla sorun da oldu. Manyetik alan çok zayıfsa böyle bir manyetik bulut saldırısı bir gezegenin atmosferini sökebilir. Bu dengeleri anlamak, bilim insanlarının hangi yıldız türlerini ve hangi gezegenlerin yaşam için misafirperver olabileceğini belirlemelerine yardımcı olmaktadır.

“Bütün bu bilgileri bir araya toplamak istiyoruz, bir gezegenin yıldıza ne kadar yakın olduğunu, yıldızın enerjik olduğunu, gezegenin manyetosferinin bize yakın yıldızlar arasında ve galakside yaşanabilir gezegenleri aramaya yardımcı olması için ne kadar güçlü olduğu bu çalışmada çok önem taşıdı. “Bu çalışma, güneş, yıldızlar, gezegenler, kimya ve biyoloji alanlarında çalışan birçok bilim adamını içeriyor. Birlikte çalışarak gezegenimizin ilk günlerinin neye benzediğine dair sağlam bir açıklama oluşturabiliriz ve bundan yola çıkarak yaşamın nerede ve nasıl bulunabileceğini daha iyi araştırabiliriz.

Dünyanın manyetik alanı gezegenimiz çevresinde etrafımızı kuvvetlice saran bir kuvvet alanıdır. Zararlı güneş radyasyonundan ve güneşten gelen yüklü parçacıkları uzaklaştıracak şekilde bizleri korur.

Bu alan aslında sabit olmayan değişken bir alan ve gerçekten de gezegenimizin geçmişinde kuzey ve güney manyetik kutuplarının yer değiştirdiği durumlarda en azından yüzlerce küresel manyetik tersinme meydana gelmiştir. Peki sonrasında neler oluyor ve Dünya üzerindeki yaşam nasıl etkileniyor?

Bir manyetik tersinme sırasında manyetik alan sıfır olmayacak, ancak daha zayıf ve daha karmaşık bir form alacaktır. Günümüzdeki gücün % 10’una düşebilir ve ekvatorda manyetik kutuplar oluşabilir ve hatta birden fazla “kuzey” ve “güney” manyetik kutbun eşzamanlı varlığı meydana gelebilir.

Jeomanyetik dönüşümler ortalama bir milyon yılda birkaç kez gerçekleşir. Bununla birlikte, geri dönüşler arasındaki aralık çok düzensizdir ve on milyonlarca yıla kadar değişebilir.

Ayrıca, geçici ve eksik dönüşümler olabilir; burada, manyetik kutuplar orijinal yerlerine geri dönmeden önce, coğrafi kutuplardan – hatta ekvatordan bile geçebilir – uzaklaşır. Son tam tersine Brunhes-Matuyama olarak adlandırılır ve yaklaşık 780.000 yıl önce meydana geldi. Geçici bir geri dönüşüm, Laschamp olayı, yaklaşık 41.000 yıl önce meydana geldi. 250 yıldır süren polaritenin gerçek değişimi 1.000 yıldan az sürdü.


Bir manyetik tersinme sırasında manyetik alandaki değişiklik, koruyucu yüzey etkisini zayıflatacak ve Dünya’nın yüzeyinde ve üstünde yüksek radyasyon seviyelerine izin verecektir. Bunun bugün gerçekleşmesi durumunda, yüklü parçacıkların Dünya’ya ulaşması, uydular, havacılık ve yeryüzü tabanlı elektrik altyapısı için artan risklerle sonuçlanacaktır. Buna örnek olarak anormal derecede büyük güneş patlamalarının manyetik alanımızla etkileşimine dayalı olarak hareket eden jeomanyetik fırtınalar, zayıflatılmış bir manyetik kalkanla karşılaşacaktır.

2003 yılında Halloween fırtınası olarak adlandırılan İsveç’teki yerel elektrik şebekesinde elektrik kesintilerine neden olmuş, iletişim kesilmesi ve radyasyon riskinden kaçınmak için uçuşların yeniden yönlendirilmesini ve uyduları ve iletişim sistemlerini kesintiye uğratılmasına neden oldu. Ancak, 1859 Carrington olayı gibi son fırtınalarla karşılaştırıldığında bu fırtına, sadece Karayipler üzerinde auroralara neden oldu.

Büyük bir fırtınanın bugünün elektronik altyapısına etkisi tam olarak bilinmiyor. Tabii ki elektrik, ısıtma, klima, GPS veya internet olmadan harcanan her zaman önemli bir etkiye sahip olacak; Yaygın karartmalar, günde onlarca milyarlarca dolarlık ekonomik zarara neden olabilir.

Dünya üzerindeki yaşam ve türümüzün, manyetik tersinmenin doğrudan etkileri bakımından, son tam dönüşün gerçekleştiği anda modern insanlar olmadığından kesin olarak ne olacağını tahmin edemiyoruz. Çeşitli çalışmalar, geçmişteki geri dönüşümleri kitlesel yok oluşlarla ilişkilendirdi; bu durum geri dönüşümlerin ve uzun volkanizma ataklarının ortak bir neden tarafından yönlendirilebileceğini gösteriyor. Bununla birlikte, yaklaşmakta olan şiddetli bir volkanizma olduğuna dair herhangi bir kanıt mevcut değildir ve bu nedenle alan nispeten yakında ters dönüyorsa sadece elektromanyetik etki ile uğraşmak zorunda kalacağız.

Birçok hayvan türünün, dünyanın manyetik alanını algılamasına olanak tanıyan bazı manyetik rezonans bilgisine sahip olduğunu biliyoruz. Mesela kuşlar göç sırasında uzun mesafe navigasyonuna yardımcı olmak için bunu kullanıyorlar. Ancak, bu türler üzerinde tersine çevirmenin ne gibi bir etkiye sahip olabileceği belli değildir. Açık olan, erken dönem insanların, Laschamp olayı boyunca yaşamayı başardığı ve yaşamın kendisi jeolojik rekorda kanıtlanan yüzlerce tam dönüşten sağ kurtulduğu bilinmektedir.


Tam bir geri dönüşüm için “gecikmiş” olduğumuz gerçeği ve Dünya alanının yüzyılda şu anda% 5 oranında azalması gerektiği gerçeği, alanın önümüzdeki 2.000 yıl içinde tersine dönebileceği yönünde öneriler getirdi. Fakat kesin tarih belirtmek – en azından şimdilik – zor olacak.

Dünyanın manyetik alanı, gezegenimizin sıvı çekirdeğinde, ergimiş demirin yavaş yavaş kıvrılmasına bağlı olarak oluşur. Atmosfer ve okyanuslar gibi, hareket ettirme şekli de fizik yasalarına tabidir. Bu nedenle, atmosfere ve okyanusa bakarak gerçek havayı tahmin edebileceğimiz gibi, bu hareketi izleyerek “çekirdeğin durumunu” tahmin edebiliyor olabiliriz.

Dünyanın çekirdeğini tahmin etmek, başta 3.000 km’lik kayanın altında gömülü olduğundan gözlemlerimizin az ve dolaylı olması nedeniyle zor bir durumdur. Bununla birlikte, tamamen imkansız bir durumda değiliz, çekirdeğin içindeki maddenin ana bileşimini biliyoruz ve sıvı durumdadır. Gözlemevleri ve yörüngedeki uydular ağı, manyetik alanın nasıl değiştiğini de ölçer ve bu da sıvı çekirdeğin hareket halini görmemizi sağlar.

Çekirdek içinde jet akışının keşfedilmesi, gelişen yaratıcılığımızı ve çekirdeğin dinamiklerini ölçmek ve çıkarmak için artan yeteneğimizi vurguluyor. Gezegenin iç akış dinamiklerini incelemek için sayısal benzetimler ve laboratuvar deneyleriyle birleştiğinde, anlayışımız hızlı bir oranda gelişiyor. Dünyanın çekirdeğini tahmin edebilme ihtimaline belki de ulaşamayacak kadar uzak değiliz.

Ülkemiz orta kuşakta önemli bir kavşak noktasında bulunmaktadır. Gerek iklim, gerekse bitki çeşitşlşliği yönünden tarihin her döneminde cazibe merkezi haline gelmiştir. Bu vasfını günümzde de sürdürmesie karşın son zamanlarda gerek doğal gerekse de beşeri şartlarda meydana gelen olaylar nedeniyle tarımsal üretimde ciddi kayıplar yaşamaya başlamıştır.
Türkye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olması ve sahip olduğu akarsular, Türkiye’yi maalesef su zengini bir ülke yapmıyor. Dağların genel hatlarıyla doğu batı doğrultusunda uzanması ve yükseltinin doğuya ve iç kesimlere doğru artması deniz etkisinin iç kısımlara ulaşmasını engeller. Bu durum, Türkiye’nin büyük bir bölümünün yarı kurak iklim şartlarına sahip olmasına neden olur. Böylece Türkiye’de kişi başına düşen su miktarı dünya ortlamasının altındadır.
Buna ilaveten küresel iklim değişikliklerinden kaynaklanan etkiler nedeniyle Türkiye’ye düşen yağış miktarında önemli azalmalar meydana gelmektedir. Yapılan derlendirmelere göre, yağış ortlamaları Türkiye’de 630 milimetre civarındayken 2000 yılından itibaren ülkemize düşen yağışlarda yüzde 10 civarında bir azalma söz konusu olmuştur. Küresel iklim değişikliklerinde yaşanan bu olumsuzlukların daha da artacağı değerlendirildiğinde önümüzdeki yıllarda daha kurak bir dönemin gelmesi söz konusudur.
Türkiye nüfusunun gerek hızlı artışı, gerekse de tarım alanlarının korunması konusunda yaşanan yönetimsel zaafiyetler nedeniyle tarım alanlarımız hızla azalmaktadır. Örneğin, 2000 yılında tarım alanlarımız 27 milyon 856 bin hektar idi. Günümüzde nerdeyse tarım alanlarımızda 5 milyon hektarlık bir azalma söz konusu olmuştur. Aynı şekilde çayır ve meralık alanlarımızın yaklaşık yüzde 10’dan fazlasını kaybetmiş durumdayız. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Antalya Ticaret Borsası (ATB) verilerine göre, 2014 sonu itibarıyla Türkiye’de ekilen ve dikilen tarım alanı 23 milyon 943 bin hektar, çayır ve mera arazileriyle toplam tarım alanı da 38 milyon 560 bin hektar olarak belirlendi.
Tarım alanlarımızın amaç dışı kullanımı son yıllarda önemli artışar göstermektedir. Buna küresel iklim şartlarında meydana gelen değişiklikleri de katınca Türkiye’nin önümüzdeki dönemde ciddi bir gıda kiriziyle karşı karşıya kalacağı tahmin edilmektedir. 2004 yılında 17 milyon 962 bin hektar olan tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerin alanı 2014 yılında 15 milyon 789 bin hektar alana gerilemesi üretimde de ciddi azlamaların olacağını göstermektedir. Türkiye’nin son yıllarda en temel gıda ürünlerini bile dışardan almaya başlaması geleceğimiz için daha ciddi kirizlerin olacağının göstergesidir.
Artık Türkiye bir zamanlar üretimde dünyanın en önemli üretici ülkesi durumunda olduğu tarım ürünlerinin bir kısmını dışardan satın almaya başlamıştır. Şöle ki; 2014 yılına ait TÜİK raporlarına göre soğan ithalatı 29 kat, lahana ithalatı 39 kat, nar ithalatı %136, karpuz ithalatı %122, kırmızı mercimek ithalatı %179, Antep fıstığı ithalatı %63, mandalina ithalatı %63, kaysı ithalatı %54, bezelye ithalatı %29, pirinç ithalatı %47, kuru fasulye ithalatı %38 yeşil mercimek ithalatı %29 ve nohut ithalatı %27 artmıştır. Dünya fındık üretiminin %78’ine sahip olan ülkemiz 6 bin ton fındık ithal etmiştir. 4 milyon 100 bin ton buğday ve 6 ton çavdar ithal edilmiştir.
Yukardaki değerlerin önümüzdeki yıllarda daha da artacağı aşikârdır. Çünkü tarım alanlarımız giderek azalıyor, köyden kente göç korkunç boyutlara ulaşmış durumda ve küresel iklim değişiklikleri artık tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.
Türkiye günümüzde hâlihazırda mevcut potansiyelini kullanarak olası bir gıda krizinin üstesinden gelmektedir. Ancak, bu potansiyellerin de gelecekte tükeneceği açıktır. O zaman artan nüfusun gıda talebi nasıl karşılanacaktır? Bence ülke olarak kafa yormamız gereken en hassas ve önemli konu gıda olmalıdır. Bugün insanları sahip oldukları hemen hemen her şeyden vazgeçmeye ikna edebilirsiniz, ama insanları asla gıdalarından vazgeçmeye ikna edemezsiniz.
Yukarda karamsar tablosunu çizdiğimiz durumlar, yakın gelecekte Türkiye’nin bir kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Tarih boyunca birçok kıtlık felaketi atlatmış bir milletiz. Ancak, günümüzde yaşanan kıtlık felaketinin etkisi geçmiş dönemlerden daha fazla hasar verecektir. Çünkü refaha alışmış bir toplumun hiç refah görmemiş bir topluma nazaran dayanma gücü oldukça zayıftır.