Kategori

Bilim

Kategori

NASA’da açık fikirli bir bilim adamları bulunmadığını kim söyledi?

Bir NASA bilim insanı, ileri yabancı türlerin yarattığı bir hologram içinde yaşadığınızı öne sürüyor.

Yaptığınız veya yapacağınız her şey basitçe gelişmiş bir bilgisayar kodunun ürünü, her ilişki, her düşünce, her bellek, süper bilgisayar bankaları tarafından oluşturulmuş olabilir mi?

Bu teori, Oxford Üniversitesi Felsefe Fakültesi Profesörü ve İnsanlık Geleceği Enstitüsü Müdürü ve Oxford Martin Okulu’ndaki Gelecek Teknolojilerinin Etkileri Programı’ndan Nick Bostrom tarafından ilk kez önerilen ilgi çekici teori. Bu teoriyi destekleyen daha bir çok bilim insanı var.

NASA’nın Jet Propulsion Laboratory’deki Evrimsel Hesaplama ve Otomatik Tasarım Merkezi direktörü Rich Terrile’in yaratıcının kozmik bir bilgisayar programcısı olduğunu daha önceleri ileri sürmüştü.

Bu, bir holografik dünyada yaşadığımızı ve kendimiz de dahil, çevremizdeki her şeyin “gerçek” olmadığını ima eder. Rich Terrile, hâlâ görüşünü savunuyor. NASA bilim adamı, “Şu anda en hızlı NASA süper bilgisayarları insan beyninin hızının iki katına çıkıyor” diye belirtti.

“Moore’un Yasası ile (her 18 ayda bir tümleşik devre üzerine yerleştirilebilecek bileşen sayısının iki katına çıkar) basit bir hesaplama yaparsanız, on yılda bir bu süper bilgisayarların insan yaşamının tamamını 80 yıllık bir süre boyunca hesaplama kabiliyetine sahip olacağını göreceksiniz – Bu ömür boyunca düşünülmüş her düşünceyi de içerir –

Kuantum mekaniğinde parçacıklar gözlemlenmedikçe kesin bir durumu yoktur. Birçok teorisyen bu açıklama biçimini anlamaya çalışmak için çok zaman harcıyor. Bu açıklama ile, bir simülasyon içinde yaşadığımızı ve bir şeyi görmek istediğimizde aslında neye ihtiyacımız olduğunu görüyoruz.

“İlham verici olan şey, bir simülasyonda çok çeşitli isteklerde bulunuruz. Aslında bu istekler simülasyonda bizi biz yapar.

Evrenimizin bilgisayar kodu ile oluşturulan bir kurgu olduğu fikri, örneğin dünya dışı yaşama yönelik araştırmamız ve karanlık maddenin gizemi gibi kozmos hakkındaki bir takım tutarsızlık ve gizemleri de çözer.


Bununla birlikte, Matrix teorisinin hatalı olduğunu düşünenler de var. Prof. Peter Millican’a göre teori, programcının işleri bizce yapacağımız gibi yapacağına ilişkin varsayımlara dayanıyor gibi görünüyor diye belirtiyor Oxford Üniversitesi’nden felsefe ve bilgisayar bilimi dersleri veren Prof. Peter Millican.

Prof. Peter Millican “Bu dünyanın bir simülasyon olduğunu düşünülüyorsa, neden simülasyonun dışındakilerin kimler olduğunu söyleyemiyorlar. Ya da dışarıda kimler var ve nasıl varlar?” sorusunu yöneltiyor. Gerçek bir dünyanın nihai yapısının böyle bir parmaklıklar arasında olamayacağını ve süper dünyaların parmaklıklar kullanarak sanal bir dünya uygulamak zorunda kalacaklarını varsayıyorlar.

Bununla birlikte, Profesör Millican, fikri araştırmada değerli olduğuna inanıyor. Bu ilginç bir fikir ve bazı deli fikirlerin olması sağlıklı” diye The Telegraph’a verdiği mülakatta söyledi.

“Fikirleri mantıklı görünüp görmediklerine göre sansürlemek yanlıştır. Çünkü bazen önemli yeni gelişmeler başlatmak için deli fikirler gerekmektedir. Kutunun dışında düşünerek iyi fikirlerin ne zaman gelebileceğini asla bilemezsiniz.

Bu Matrix düşünce-deneyi aslında Descartes ve Berkeley’nin yüzlerce yıl önceki fikirleri gibidir. İçinde hiçbir şey olmadığı anlaşılsa bile, uçuk şeyler düşünme alışkanlığına girmiş olmanız, bir noktada başlangıçta oldukça dışa dönük görünen bir şey düşünecek olmanız anlamına gelebilir.

Sümer tabletlerinden anlaşıldığı kadarıyla “gökyüzünden yerküreye inenler” anlamına gelen Anunnakiler, şeklen insan gibi görünseler de, gerek boyları gerekse de insana göre çok uzun süren yaşamları nedeniyle insanüstü bir durum kazanmışlarıdır. Boyları 3-4 metre olan Anunnakiler, binlerce yıla dayanan uzun yaşam formlarına sahiptiler. Teknoloji bakımından binlerce yıl öncesinde bile günümüz teknolojisinden çok üstün bir yapıda olan Anunnakiler’in insanlara birçok bilimsel gelişmeyi öğrettiği yine Sümer tabletlerinden anlaşılmaktadır.
Anunnakilerin gelmiş olduğu gezegen bize hiç de uzak değildir. Güneş Sistemimiz’in onuncu gezegeni diye adlandırılan Nibiru, günümüzdeki ismiyle Planet X, bu uzaylı türün anavatanıdır. Nibiru gezegeninin yaşam özellikleri ve Anunnakiler’in teknolojik alandaki ileri seviyeleri onları ölümsüzlük derecesinde uzun ömürlü yapmıştır.
İnsanoğlunun dünyada nüfuslanması üç aşama şeklinde gerçekleşmiştir. Birinci dönemde insanın alet kullanmaya başladığı dönem, ikinci dönem insanın yerleşik hayata geçtiği dönem, üçüncü dönem de sanayi devrimi dönemidir. Bu üç dönem de nüfusta sıçramanın olduğu dönemdir. Özellikle sanayi devrimi sonrasında dünya nüfusu ilk defa bir milyarı aşmıştır. Yüzbinlerce yılda ancak bir milyara ulaşan dünya nüfusu, günümüzde 5-6 yılda bir milyar artmaktadır. Nüfusun bu kadar hızlı artması, yüksek doğum oranlarından ziyade ölüm oranlarının hızlı bir şekilde azalmasıdır. Aynı şekilde, insanın hayatta kalma süresi de giderek artmaktadır. Örneğin sadece 50 yıl önce ortalama ömür 40 iken günümüzde 60 yıla yükselmiştir. Gelişmiş ülkelerde bu ortalamalar 70-80 yıla kadar çıkmaktadır.
Modern zamanlarda insan ölümü artık çözülmesi gereken teknik bir sorun olarak görmeye başlamıştır. Öyle ki bilimsel çalışmalarla bile ilgisi olmayanlar artık ölümü teknik bir aksaklık olarak görmeye başlamışlardır. Yani bir hastalık, bir kaza, cinayet veya doğal afetin ölüme sebep olduğunu artık hemen hemen her kesim kabul etmektedir. Bilim camiasında ise her insanın yaşama hakkının son kullanma tarihinin olmadığı yönünde hükümler ağırlık kazanmaya başlamıştır. Ölümsüzlük ya da Anunnakiler gibi uzun ömürlü olunabilmeği konusunda ciddi çalışmalar devam etmektedir.
Özellikle 2013 yılından itibaren Google’un mühendislik yönetimine atanan Ray Kurzweil, ölümü çözmek için çalışmalara başlamıştır. Calico isminde bir şirket kuran Kurzweil, başka bir ölümsüzlük savunucusu Bill Maris’i yatırım fonlarını düzenlemek üzere görevlendirdi. Ocak 2015’de verdiği bir mülakatta 500 yaşına kadar yaşamanın mümkün olduğunu belirtmiştir. Bunun için de şirketin 2 milyar dolarlık portföyünün yüzde 36’sını hayat uzatma projelerine aktarmaktadır. Silikon Vadisi’nde, PayPal’ın kurucularından Peter Thinel, yakın zamanda sonsuza kadar yaşamayı planladığını söyledi.
Genetik mühendisliği, onarıcı ilaçlar ve nano teknolojiler bu alanda gelecek vadetmektedir. Tahminler 2100 veya 2200 yılında ölümü yenme konusunda ciddi mesafelerin alınacağı yönde. Gelecekte sadece hastalıkları iyileştirmek için değil, ölen hücreleri yenilemek için de adımlar atılacağı yönde yüksek kanılar mevcuttur.
Ölümsüzlük üzerine yapılan çalışmalar herkesi kapsayacak nitelikte değildir. Bu iş için ciddi ödeneklerin verilmesi gerekmektedir. İnsan hayatının uzatılması ile gelişmişlik düzeyleri aynı doğrultudadır. Dokuların yenilenmesi çalışması çok farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Örneğin insanların yaşı ilerlese de yaşlanmamaları durumu ortaya çıkabilir. Ya da günümüzden çok kuvvetli çok sağlıklı daha iri cüsseli ve daha zeki nesiller genetik mühendisliğindeki çalışmalarla gerçekleşebilir. Buradaki esas sorun, dünyanın böyle bir nüfus baskısını kaldırıp kaldıramayacağı sorunudur. Belki de bu alanda ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak, şartlar bunu uygulamak için uygun olamayabilir.
Ünlü nüfus bilimci Malthus’un yaklaşık 150 yıl önce öngörülerinde dünyanın böyle bir nüfusu taşıyamayacağı, büyük bir açlık felaketinin geldiğini ve kitlesel ölümlerin yaygınlaşacağını söylemişti. Ama yeşil devrim olarak adlandırılan tarım devrimi ile birim alanda alınan verim en yüksek boyuta çıkarılarak dünyanın bir küresel gıda krizine maruz kalması engellenmişti. Günümüzde artan nüfus baskısına ölmeyen bir nüfusu eklediğimizde dünya kaynakları bu nüfus bakısına nasıl dayanabilir diye düşünüyoruz. Ama yine teknolojik gelişmelerin ne boyutta ilerleyeceğini kestiremiyoruz. Gelecekte hayvan çiftlikleri olmadan et üretimi, toprak olmadan tarımsal üretim ve su olmadan yetişen bitkiler gibi birçok genetik çalışma günümüzde devam etmektedir. Artan bu nüfus baskısının gıda ihtiyacı böyle karşılanabilir.
Ayrıca yerleşme yerleri konusu değerlendirildiğinde dünyanın yüzde yetmişi sularla kaplıdır. Bu alanlarda hiç yerleşme yoktur. Geleceğe yönelik Atlantis benzeri yerleşmeler için çalışmalar sürdürülmektedir. Sonuçta insanlar Anunnakiler’den kazandıkları bilgilerle Anunnakiler gibi olma yolunda çalışmalar yapmaktadır. Bu alanda atılacak en önemli çalışma insan hayatının uzatılması çalışmasıdır.

4 milyar yıl önce, bugün gözlemlediğimizin ancak dörtte biri kadar büyüklükte gözüküyordu gök yüzünde. Ama ergenliği oldukça fırtınalıydı. Bugünkü haline göre çok küçük olan yüzeyinde, devasa patlamalarla devasa boyutlarda ışınım ve enerjiyi uzaya yayıyordu. Bu devasa patlamalar dünya üzerindeki küçük molekülleri, canlı hayatı için gerekli olan RNA ve DNA gibi komplex moleküllere dönüştürmek için gerekli enerjiyi sağladı.

O dönemlerde dünyamız bugün aldığı güneş ışınımının ancak yüzde 70 kadarını alabiliyordu ve tam bir buz topu olması gerekiyordu. Ancak jeolojik kanıtlar bunun tam da böyle olmadığını gösterdi. Aslında yapılan jeolojik araştırmalar o dönemde dünyanın sıvı su içeren ılık bir yer olduğunu gösteriyordu. Bu durum Soluk Genç Paradox (Faint Young Sun Paradox) u olarak adlandırılır. Bilim adamları Güneş’in Ergenlik dönemindeki fırtınalı döneminin bunda etkili olabileceğini belirtiyorlar. O dönemlerdeki yoğun ve çok şiddetli patlamalar dünyayı ılık tutmuştu.


Bilim adamları, galaksimizde benzer yıldızları araştırarak güneşin gelişim tarihi üzerine çalışmalar yapıyorlar. Bu güneş benzeri yıldızları yaşlarına göre sırayla yerleştirerek, kendi güneşimizin nasıl geliştiğine dair fonksiyonel bir zaman çizgisi belirlediler. Bu tür verilere göre, bilim adamları, güneşin 4 milyar yıl önce sönük bir yıldız olduğunu bilmektedirler. Bu tür çalışmalar ayrıca, genç yıldızların, bugün kendi güneşimizde gördüğümüz patlamalara benzer şiddetli ışık patlamalarını ve dev patlamalar şeklinde ışık ve enerji ürettiklerini göstermektedir. Bu patlamalara sıklıkla, koronal kütle atıkları veya uzaya fırlayan CME’ler denilen büyük güneş maddesi içeren bulutlar eşlik eder.

Bu çalışmalar NASA’nın Kepler misyonu tarafından yürütülmektedir. Günümüzde Güneş ancak yüzyılda bir iki kere devasa patlamalar üretirken, ergenlik dönemlerinde günde 10 kereden fazla bu tür patlamalar üretiyordu.

Dünyamız bugün uzaydan ya da güneşten gelen yüklü parçacıkların ve zararlı güneş içeriğinin bize ulaşmasını engelleyen güçlü bir manyetik alana sahiptir. Ancak hala uzaydan gelen bu maddeler gezegenimiz etrafındaki uyduları etkilemekte ve kutuplarda Auroralara sebep olmaktadır.

Yapılan çalışmalara göre güneşten gelen parçacıklar manyetik alan çizgilerinin altına inerken, atmosferde bol miktarda azot molekülüne çarptı ve atmosferin kimyasını değiştirerek yeryüzündeki yaşam için fark yarattı. ”

Erken Dünya’nın atmosferi de şu andan farklıydı. Moleküler azot yani iki azot atomu bir moleküle bağlandı. Bugünkü yüzde 78’e kıyasla atmosferin yüzde 90’ınını oluşturuyordu. Enerjik parçacıklar bu azot moleküllerine çarptıkça, etki onları bireysel azot atomlarına ayırdı. Karbon dioksit ile çarpıştılar ve bu molekülleri karbon monoksit ve oksijene ayırdılar.

Serbest kalan azot ve oksijen, nitro siyire dönüşür ve güçlü bir sera gazıdır. Atmosferi ısıtmak söz konusu olduğunda azot oksit karbondioksitten yaklaşık 300 kat daha güçlüdür. Yapılan hesaplamalar, erken dönem atmosferde az miktarda azot oksit bulunduğunda, karbondioksit oluşturması halinde gezegenin sıvı suyun var olması için yeterince sıcak olacağını gösteriyor.


Yeni keşfedilen güneş parçacıklarının erken dünyaya sürekli akışı sadece atmosferi ısıtmaktan fazlasını yaptı. Aynı zamanda karmaşık kimyasallar üretmek için gerekli enerjiyi sağladı. Basit moleküllerle eşit dağılmış bir gezegende, sonunda hayat oluşması için RNA ve DNA gibi kompleks molekülleri oluşturmak için büyük miktarda enerji geldi.

Yeterli enerji, büyümekte olan bir gezegen için büyük önem taşıdığı halde, çok fazla sorun da oldu. Manyetik alan çok zayıfsa böyle bir manyetik bulut saldırısı bir gezegenin atmosferini sökebilir. Bu dengeleri anlamak, bilim insanlarının hangi yıldız türlerini ve hangi gezegenlerin yaşam için misafirperver olabileceğini belirlemelerine yardımcı olmaktadır.

“Bütün bu bilgileri bir araya toplamak istiyoruz, bir gezegenin yıldıza ne kadar yakın olduğunu, yıldızın enerjik olduğunu, gezegenin manyetosferinin bize yakın yıldızlar arasında ve galakside yaşanabilir gezegenleri aramaya yardımcı olması için ne kadar güçlü olduğu bu çalışmada çok önem taşıdı. “Bu çalışma, güneş, yıldızlar, gezegenler, kimya ve biyoloji alanlarında çalışan birçok bilim adamını içeriyor. Birlikte çalışarak gezegenimizin ilk günlerinin neye benzediğine dair sağlam bir açıklama oluşturabiliriz ve bundan yola çıkarak yaşamın nerede ve nasıl bulunabileceğini daha iyi araştırabiliriz.

Dünyanın manyetik alanı gezegenimiz çevresinde etrafımızı kuvvetlice saran bir kuvvet alanıdır. Zararlı güneş radyasyonundan ve güneşten gelen yüklü parçacıkları uzaklaştıracak şekilde bizleri korur.

Bu alan aslında sabit olmayan değişken bir alan ve gerçekten de gezegenimizin geçmişinde kuzey ve güney manyetik kutuplarının yer değiştirdiği durumlarda en azından yüzlerce küresel manyetik tersinme meydana gelmiştir. Peki sonrasında neler oluyor ve Dünya üzerindeki yaşam nasıl etkileniyor?

Bir manyetik tersinme sırasında manyetik alan sıfır olmayacak, ancak daha zayıf ve daha karmaşık bir form alacaktır. Günümüzdeki gücün % 10’una düşebilir ve ekvatorda manyetik kutuplar oluşabilir ve hatta birden fazla “kuzey” ve “güney” manyetik kutbun eşzamanlı varlığı meydana gelebilir.

Jeomanyetik dönüşümler ortalama bir milyon yılda birkaç kez gerçekleşir. Bununla birlikte, geri dönüşler arasındaki aralık çok düzensizdir ve on milyonlarca yıla kadar değişebilir.

Ayrıca, geçici ve eksik dönüşümler olabilir; burada, manyetik kutuplar orijinal yerlerine geri dönmeden önce, coğrafi kutuplardan – hatta ekvatordan bile geçebilir – uzaklaşır. Son tam tersine Brunhes-Matuyama olarak adlandırılır ve yaklaşık 780.000 yıl önce meydana geldi. Geçici bir geri dönüşüm, Laschamp olayı, yaklaşık 41.000 yıl önce meydana geldi. 250 yıldır süren polaritenin gerçek değişimi 1.000 yıldan az sürdü.


Bir manyetik tersinme sırasında manyetik alandaki değişiklik, koruyucu yüzey etkisini zayıflatacak ve Dünya’nın yüzeyinde ve üstünde yüksek radyasyon seviyelerine izin verecektir. Bunun bugün gerçekleşmesi durumunda, yüklü parçacıkların Dünya’ya ulaşması, uydular, havacılık ve yeryüzü tabanlı elektrik altyapısı için artan risklerle sonuçlanacaktır. Buna örnek olarak anormal derecede büyük güneş patlamalarının manyetik alanımızla etkileşimine dayalı olarak hareket eden jeomanyetik fırtınalar, zayıflatılmış bir manyetik kalkanla karşılaşacaktır.

2003 yılında Halloween fırtınası olarak adlandırılan İsveç’teki yerel elektrik şebekesinde elektrik kesintilerine neden olmuş, iletişim kesilmesi ve radyasyon riskinden kaçınmak için uçuşların yeniden yönlendirilmesini ve uyduları ve iletişim sistemlerini kesintiye uğratılmasına neden oldu. Ancak, 1859 Carrington olayı gibi son fırtınalarla karşılaştırıldığında bu fırtına, sadece Karayipler üzerinde auroralara neden oldu.

Büyük bir fırtınanın bugünün elektronik altyapısına etkisi tam olarak bilinmiyor. Tabii ki elektrik, ısıtma, klima, GPS veya internet olmadan harcanan her zaman önemli bir etkiye sahip olacak; Yaygın karartmalar, günde onlarca milyarlarca dolarlık ekonomik zarara neden olabilir.

Dünya üzerindeki yaşam ve türümüzün, manyetik tersinmenin doğrudan etkileri bakımından, son tam dönüşün gerçekleştiği anda modern insanlar olmadığından kesin olarak ne olacağını tahmin edemiyoruz. Çeşitli çalışmalar, geçmişteki geri dönüşümleri kitlesel yok oluşlarla ilişkilendirdi; bu durum geri dönüşümlerin ve uzun volkanizma ataklarının ortak bir neden tarafından yönlendirilebileceğini gösteriyor. Bununla birlikte, yaklaşmakta olan şiddetli bir volkanizma olduğuna dair herhangi bir kanıt mevcut değildir ve bu nedenle alan nispeten yakında ters dönüyorsa sadece elektromanyetik etki ile uğraşmak zorunda kalacağız.

Birçok hayvan türünün, dünyanın manyetik alanını algılamasına olanak tanıyan bazı manyetik rezonans bilgisine sahip olduğunu biliyoruz. Mesela kuşlar göç sırasında uzun mesafe navigasyonuna yardımcı olmak için bunu kullanıyorlar. Ancak, bu türler üzerinde tersine çevirmenin ne gibi bir etkiye sahip olabileceği belli değildir. Açık olan, erken dönem insanların, Laschamp olayı boyunca yaşamayı başardığı ve yaşamın kendisi jeolojik rekorda kanıtlanan yüzlerce tam dönüşten sağ kurtulduğu bilinmektedir.


Tam bir geri dönüşüm için “gecikmiş” olduğumuz gerçeği ve Dünya alanının yüzyılda şu anda% 5 oranında azalması gerektiği gerçeği, alanın önümüzdeki 2.000 yıl içinde tersine dönebileceği yönünde öneriler getirdi. Fakat kesin tarih belirtmek – en azından şimdilik – zor olacak.

Dünyanın manyetik alanı, gezegenimizin sıvı çekirdeğinde, ergimiş demirin yavaş yavaş kıvrılmasına bağlı olarak oluşur. Atmosfer ve okyanuslar gibi, hareket ettirme şekli de fizik yasalarına tabidir. Bu nedenle, atmosfere ve okyanusa bakarak gerçek havayı tahmin edebileceğimiz gibi, bu hareketi izleyerek “çekirdeğin durumunu” tahmin edebiliyor olabiliriz.

Dünyanın çekirdeğini tahmin etmek, başta 3.000 km’lik kayanın altında gömülü olduğundan gözlemlerimizin az ve dolaylı olması nedeniyle zor bir durumdur. Bununla birlikte, tamamen imkansız bir durumda değiliz, çekirdeğin içindeki maddenin ana bileşimini biliyoruz ve sıvı durumdadır. Gözlemevleri ve yörüngedeki uydular ağı, manyetik alanın nasıl değiştiğini de ölçer ve bu da sıvı çekirdeğin hareket halini görmemizi sağlar.

Çekirdek içinde jet akışının keşfedilmesi, gelişen yaratıcılığımızı ve çekirdeğin dinamiklerini ölçmek ve çıkarmak için artan yeteneğimizi vurguluyor. Gezegenin iç akış dinamiklerini incelemek için sayısal benzetimler ve laboratuvar deneyleriyle birleştiğinde, anlayışımız hızlı bir oranda gelişiyor. Dünyanın çekirdeğini tahmin edebilme ihtimaline belki de ulaşamayacak kadar uzak değiliz.

Ülkemiz orta kuşakta önemli bir kavşak noktasında bulunmaktadır. Gerek iklim, gerekse bitki çeşitşlşliği yönünden tarihin her döneminde cazibe merkezi haline gelmiştir. Bu vasfını günümzde de sürdürmesie karşın son zamanlarda gerek doğal gerekse de beşeri şartlarda meydana gelen olaylar nedeniyle tarımsal üretimde ciddi kayıplar yaşamaya başlamıştır.
Türkye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olması ve sahip olduğu akarsular, Türkiye’yi maalesef su zengini bir ülke yapmıyor. Dağların genel hatlarıyla doğu batı doğrultusunda uzanması ve yükseltinin doğuya ve iç kesimlere doğru artması deniz etkisinin iç kısımlara ulaşmasını engeller. Bu durum, Türkiye’nin büyük bir bölümünün yarı kurak iklim şartlarına sahip olmasına neden olur. Böylece Türkiye’de kişi başına düşen su miktarı dünya ortlamasının altındadır.
Buna ilaveten küresel iklim değişikliklerinden kaynaklanan etkiler nedeniyle Türkiye’ye düşen yağış miktarında önemli azalmalar meydana gelmektedir. Yapılan derlendirmelere göre, yağış ortlamaları Türkiye’de 630 milimetre civarındayken 2000 yılından itibaren ülkemize düşen yağışlarda yüzde 10 civarında bir azalma söz konusu olmuştur. Küresel iklim değişikliklerinde yaşanan bu olumsuzlukların daha da artacağı değerlendirildiğinde önümüzdeki yıllarda daha kurak bir dönemin gelmesi söz konusudur.
Türkiye nüfusunun gerek hızlı artışı, gerekse de tarım alanlarının korunması konusunda yaşanan yönetimsel zaafiyetler nedeniyle tarım alanlarımız hızla azalmaktadır. Örneğin, 2000 yılında tarım alanlarımız 27 milyon 856 bin hektar idi. Günümüzde nerdeyse tarım alanlarımızda 5 milyon hektarlık bir azalma söz konusu olmuştur. Aynı şekilde çayır ve meralık alanlarımızın yaklaşık yüzde 10’dan fazlasını kaybetmiş durumdayız. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Antalya Ticaret Borsası (ATB) verilerine göre, 2014 sonu itibarıyla Türkiye’de ekilen ve dikilen tarım alanı 23 milyon 943 bin hektar, çayır ve mera arazileriyle toplam tarım alanı da 38 milyon 560 bin hektar olarak belirlendi.
Tarım alanlarımızın amaç dışı kullanımı son yıllarda önemli artışar göstermektedir. Buna küresel iklim şartlarında meydana gelen değişiklikleri de katınca Türkiye’nin önümüzdeki dönemde ciddi bir gıda kiriziyle karşı karşıya kalacağı tahmin edilmektedir. 2004 yılında 17 milyon 962 bin hektar olan tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerin alanı 2014 yılında 15 milyon 789 bin hektar alana gerilemesi üretimde de ciddi azlamaların olacağını göstermektedir. Türkiye’nin son yıllarda en temel gıda ürünlerini bile dışardan almaya başlaması geleceğimiz için daha ciddi kirizlerin olacağının göstergesidir.
Artık Türkiye bir zamanlar üretimde dünyanın en önemli üretici ülkesi durumunda olduğu tarım ürünlerinin bir kısmını dışardan satın almaya başlamıştır. Şöle ki; 2014 yılına ait TÜİK raporlarına göre soğan ithalatı 29 kat, lahana ithalatı 39 kat, nar ithalatı %136, karpuz ithalatı %122, kırmızı mercimek ithalatı %179, Antep fıstığı ithalatı %63, mandalina ithalatı %63, kaysı ithalatı %54, bezelye ithalatı %29, pirinç ithalatı %47, kuru fasulye ithalatı %38 yeşil mercimek ithalatı %29 ve nohut ithalatı %27 artmıştır. Dünya fındık üretiminin %78’ine sahip olan ülkemiz 6 bin ton fındık ithal etmiştir. 4 milyon 100 bin ton buğday ve 6 ton çavdar ithal edilmiştir.
Yukardaki değerlerin önümüzdeki yıllarda daha da artacağı aşikârdır. Çünkü tarım alanlarımız giderek azalıyor, köyden kente göç korkunç boyutlara ulaşmış durumda ve küresel iklim değişiklikleri artık tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.
Türkiye günümüzde hâlihazırda mevcut potansiyelini kullanarak olası bir gıda krizinin üstesinden gelmektedir. Ancak, bu potansiyellerin de gelecekte tükeneceği açıktır. O zaman artan nüfusun gıda talebi nasıl karşılanacaktır? Bence ülke olarak kafa yormamız gereken en hassas ve önemli konu gıda olmalıdır. Bugün insanları sahip oldukları hemen hemen her şeyden vazgeçmeye ikna edebilirsiniz, ama insanları asla gıdalarından vazgeçmeye ikna edemezsiniz.
Yukarda karamsar tablosunu çizdiğimiz durumlar, yakın gelecekte Türkiye’nin bir kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Tarih boyunca birçok kıtlık felaketi atlatmış bir milletiz. Ancak, günümüzde yaşanan kıtlık felaketinin etkisi geçmiş dönemlerden daha fazla hasar verecektir. Çünkü refaha alışmış bir toplumun hiç refah görmemiş bir topluma nazaran dayanma gücü oldukça zayıftır.

Tarihin tozlu sayfaları arasında kalmış, Massagetlerin Kraliçesi “Tomris’i anlamak Türk tarihinin kökeninde kadınların ne kadar önemli bir ere sahip olduğunu idrak etmemizi sağlayacaktır. . Massagetlerin İskitlerin (Skythler) bir kolu olduğu gibi bir Azeri aşireti olduğu iddiaları da bulunmaktadır. Bu durum da Massagetlerin Kraliçesi Tomris’in Türk kökenli olduğunu kanıtlamaktadır. Bir taraftan günümüzden 2545 yıl öncesine yani M.Ö. 529 yılında dönemin şartlarında dünyanın en güçlü devleti olan Perslere diz çöktüren Tomris, diğer taraftan da dönemin en güçlü devletlerine diz çöktüren Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihe iz bırakan özelliklerine bakmakta fayda vardır.
Tomris, eşini kaybettikten sonra tek uğraşı oğlu Spargapises’in eğitimi olmuştu. Oğlunu bir an önce ülkeyi yönetecek kıvama getirme gayreti içerisindeydi. Anca ülke yönetimini de aksatmadan gelişmeleri yakından takip etmekteydi. O dönemde ülke için en büyük tehdit olan Pers Ordusu’nun Aras Nehrine doğru ilerlemesi Tomris’i harekete geçirdi.
Kendi ordusunun kurmaylarıyla yapılan toplantı sonucunda Perslilere barış teklif etme kararı çıkmıştı. Şimdi ise bir metin yazması ve Perslilerin Büyük Kralı Kiros’a yollaması gerekiyordu. Bu metni yazarken en ufak korku ibaresi olmamalıydı. Hem cesur bir metin olmalı hem de barışa razı edici bir tarz kullanmalıydı. Aklında onlarca fikir uçuşuyordu ama bu fikirlerden en öne çıkanı Kiros’un evlilik teklifiydi. Kiros’un bilmem kaçıncı eşi olup ülkesini Kiros’un eline verirse halkını büyük bir kırımdan kurtarabilirdi. Kiros’un Babillilere yaptıkları ortadayken böyle bir fedakârlık yapmalı mıydı? Ancak az sonra bu düşünce uçup gitti. Çünkü bunun bir hile olduğu besbelliydi. Şu anda savaşarak belki ölmek vardı evet ama diğer türlüsü sadece Kiros’un inisiyatifine kalacaktı.
Bunun üzerine yazıcılarını çağırttı ve Pers imparatoru Kiros’a açıkça meydan okuyan bir mektup yazdırttı. Tomris’in ültimatomundan sonra Pers ordusu Aras’ın öbür yanına geçti ve ordugâh kurdu. Kiros, ordususun önüne çapulcu takımını koydu ve asıl vurucu gücü nehre doğru geri çekti. Amacı Massaget’leri yani Tomris’in ordusunu bu çapulcu takımıyla o yoracak sonra da asıl vurucu güçle üstlerine yürüyüp işi bitirecekti.
Savaş hazırlıkları artık bitmişti ve son hazırlıklar için tüm komutanlar kraliçe çadırında toplanmıştı. Tomris arkadaşları ve komutanlarıyla vedalaştıktan sonra ordunun önüne çıktı ve şanına yaraşır bir konuşma yaptı. Konuşmasında bu hat aşılırsa geride bekleyen annelerin ve kızların uğrayacağı tecavüzleri, erkek çocukların hadım edilip Pers saraylarında köle olacağını bir bir anlattı. Haksızda sayılmazdı. Persliler içinde en yaygın ticaret küçükken iğdiş edilen erkek çocukların yüksek paralarla satılmasıydı. Ele geçirilen topraklardan köleleştirilen insanlarla bu iş bir sektör haline getirilmişti.
Massaget ordusunun üçte biri Tomris’in oğlu Spargapises önderliğinde saldırıya geçti ve ordu bu ilk savaştan büyük bir galibiyetle ayrıldı. Ancak bu Perslilerin bir tuzağıydı ve asıl ordularıyla saldıra geçip Spargapises’i esir aldılar. Spargapises bulduğu ilk fırsatta canına kıydı. Bu haberi alan Tomris derin bir kedere boğuldu. Sonra ordusuyla Pers ordusunun üzerine yürüdü ve Aras nehri kıyısında Kiros’un ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Bir kadının, bir annenin gerektiğinde ne kadar güçlü olabileceğini anlatan bu hikâyeden günümüze geldiğimizde fikren binlerce yıl öncesine göre daha yobaz düşüncelerin hala yaşadığına tanık olmaktayız.
Bir kere kadın eksik yaratılmamıştır. Eksik olan bilinçtir, şuurdur, vicdandır ve insaniyettir. Kadını ikinci plana atmak en büyük insanlık düşmanlığıdır.
Hayatını savaş meydanlarında geçirmiş ve her bulduğu fırsatta ülkesinin kalkınması için olan üstü çaba harcayan Mustafa Kemal Atatürk, Türk kadınına haklarını vermek için birçok atılama imza atmıştır. Atatürk’ün “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, yükselmeye layıksın.” sözü tarihe ışık tutacak bir sözüdür. Türk kadının değerini anlaması onun binlerce yıllık tarih birikimine sahip çıktığının bir göstergesidir. Atatürk kadınlarımızı kilitlendiği kafeslerinde kurtarıp onları binlerce yıl öncesindeki layık olduğu yere topluma eşit ve hür birey olduğu yere geri göndermiştir.
Atatürk’le kadın cariye, köle ve görevi sadece kocasını memnun etmek olduğu anlayıştan kurtulmuştur. Atatürk Türk kadının içindeki Tomris ruhunu tekrar diriltmiştir. Bu nedenle kadınlarımız kendi kimliklerini sadece 600 yıllık tarih birikimine göre değil de binlerce yıllık birikimlerine bakarak bulmak zorundalar..

Karanlık madde adından da anlaşılacağı gibi garip bir maddedir. Aslında karanlık da değildir. Sadece karanlık olarak adlandırılması Amerikan kültürüne ait bir söylemden ileri gelir. Amerikalılar ne olduğunu tahmin edemedikleri bir şeye “dark” yani koyu, karanlık dediklerinden, bu anlayışla da karanlık madde adlandırılır. Sebebi budur. Yoksa onun karanlık ya da aydınlık olduğu henüz görülememiştir.

Peki bu karanlık madde kavramı nasıl ortaya çıktı?

Birkaç yüz yıldır, Newton ve Kepler’in sayesinde gök cisimlerinin yörüngelerini ve hızlarını ölçme imkanımız var. Bunun da birçok formülü var. Bu modeller ve formüller sayesinde bir cismin başka bir cisimle etkisi sonucunda yörüngelerini ve hızlarını belirleyebiliriz. Ancak yine de bir özet olarak belirtelim:

Kütlesini bildiğimiz bir cisim ve onun etrafında hareket eden başka cisimleri düşünün. Misal olarak Güneş ve etrafında hareket eden gezegenleri gösterebiliriz. Küçük yörüngeli olan gezegenler büyük yörüngeli olanlara göre daha hızla hareket ederler. Yani Merkür gezegeni çok büyük bir hızla Güneş’in etrafında hareket ettiği halde, Neptün daha az hızla hareket eder. Bunun da nedeni güneşten uzak cisimlerin kütle çekim gücünün azalması ile daha az kütle çekim etkisine maruz kalmasıdır. Riyazi olarak ise, “hareket süresinin karesinin, etrafında döndüğü cisme uzaklığının 3. dereceden kuvvetine oranı” gibi tuhaf bir formülü var.

Şimdiye kadar yaptığımız tüm araştırmalar ve gözlemler bu formüllerin, yani Newton yasalarının doğru olduğunu gösterir. Bunun tersinin doğruluğu ispatlanamamıştır.

Şimdi konuştuğumuz kavramları biraz daha genişletelim. Galaksimizde bulunan yıldızlar, gezegenler, gaz ve toz partikülleri, genelde galaksinin merkezine doğru giderek daha sıklaşırlar. Galaksimizdeki 400 milyara yakın yıldız bu kütle merkezinin etrafında hareket eder. Şöyle bir fikir yürütebiliriz, galaksimizin merkezine yakın yıldızlar daha hızlı, uzaktakilere ise daha yavaş hareket ederler. Ancak gözlemler göstermektedir ki, Galaksimizin merkezindeki yıldızların dönme hızı daha uzaktakilere zayıftır. Yani bu durum Newton yasalarına terstir. İlk olarak aklımıza “acaba hesaplamamızda bir terslik mi var?” sorusu gelir. Hemen Einstein’in “İzafiyet” teorisine başvururuz. Ama Einstein yasaları ile hesaplarsak bile istenilen sonuç alınamaz. Uzak yıldızlar daha yavaş dönmelidir, ancak onların hızına ulaşmak imkansızdır.

Hatta bazı yıldızların dönme hızı o kadar fazladır ki, bu süratle onlar çoktan galaksimizi terk etmeliydiler. Yani Samanyolu galaksisinin bilinen kütlesi bu yıldızları galakside tutmak için yeterli değildir. Bu halde elimizde 2 neden kalır. Ya Einstein ve Newton’un yerçekimi kanunu hakkındaki spekülasyonları yanlıştı, ya da biz Samanyolu Galaksisi’nin kütlesini düzgün hesaplayamıyoruz. Demek ki, kütle Hesaplarımızda bir terslik var!

Samanyolu’nun kütlesini tekrar tekrar, bıkmadan yeniden ölçtük. Netice ise aynı idi. Görebildiğimiz bu kütle yıldızların hareketlerini anlamamıza yardımcı etmiyor. Galaksimizin genelinde bizim göremediğimiz bir maddeden oluşan ek kütlenin de olduğu kanaati oluştu. Bütün galaksiyi kapsayan bu madde yıldızların yörünge hareketlerine etkiliyor, üstelik bu etkiyi yaratabilmek için maddenin miktarının Samanyolu galaksisindeki bu “birleştirici madde”, madde ve cisimlerin kütlesinin yüzde 90’ı kadar olması lazımdır. Başka deyişle, şimdiye kadar hesapladığımız kütle galaksimizin kütlesinin% 10’u imiş. Kalan% 90’ını ise göremiyoruz. Artık galaksimizde homojen olmayan bir şekilde mevcut olan “görünmez” maddenin olduğunu kabul etmeliyiz.

Uzak galaksileri (daha doğrusu galaksiler gruplarını) izledikçe anlaşılıyor ki, galaksilerin hareketleri ve yerçekimi kuvvetlerinin etkisi karanlık madde hesaba alınmadan açıklanamaz. Demek ki, evrenin de büyük bir bölümü işte bu karanlık maddeden ibarettir.

Eğer karanlık madde kavramı yanlış olsa, o Newton ve Einstein fiziğini bir kenara atmalıyız. Bu ise mümkün değil. Peki bu karanlık madde nedir?

Bu soruyu cevaplayamıyoruz. Ancak bazı seçenekler mevcuttur. Nötronlar mesela. Bunlar madde ile hiçbir şekilde ilişkiye girmeyen, yani görülmesi çok zor olan parçacıklardır. Ancak bildiğimiz kadarıyla olması gereken nötron sayısı karanlık madde için yeterli değildir.

Bazı ağır atomlu parçacıklar ve görülmesi biraz zor olan kırmızı cüce ve kahverengi cüce yıldızlar da karanlık madde olabilirler. Buraya Jüpiter büyüklüğündeki gök cisimleri ve gözle görünmeyen gaz ve toz partikülleri de adaydır. Ancak yine de yeterli değil. Hiçbir şey bu büyük karanlık madde miktarını açıklamaya yardımcı olmuyor.

Göremediğimiz bir şey var. Hayatında hiç bir pencere camı görmeyen birinin, pencere yerinde boşluk olduğunu zannetmesi gibi bir şeydi aslında durumumuz.

Bütün bunlara rağmen o kadar da çaresiz değiliz bu mevzuda. Bazı açıklamalar da var. Mesele, yıldız grupları hakkındaki bazı incelemelerden anlaşıldı ki, bu gruplarda öyle yıldızlar var ki, solgun olduklarından görmek mümkün değil. Öyle ki, bu yıldızların miktarı toplu yıldız gruplarındaki yıldızların ancak karanlık madde ile izah edilebileceğini ortaya çıkardı. Yani bazı küçük boyutlardaki bu tip sorunları bununla açıklayabiliriz. Ancak galaktik ölçekte bu izah henüz mümkün değildir. Eğer Samanyolu galaksisindeki açıklamayı yıldız gruplarındaki gibi yapabilirsek, karanlık madde anlayışına ihtiyaç kalmayacak. Bunu izah edebilecek bilim adamları ise şüphesiz Nobel ödülü almakla birlikte, 100 yılın en iyi astrofizikçileri adı verilecek, isimleri de belki de 2000 yıl kitaplarda kalacak.

Plüton, ilk olarak 1930’da Arizona’daki Flagstaff’taki Lowell Gözlemevinde Clyde W. Tombaugh tarafından keşfedildi. Gökbilimciler, Güneş Sisteminde Planet X olarak adlandırılan dokuzuncu bir gezegen olacağını öngörmüşlerdi. O tarihte yalnızca 22 kişiye Tombaugh’nın fotoğraf plakalarını araştırması için görev verildi. Bunlar iki hafta aralıklarla gökyüzündeki iki bölgeden elde edilen görüntüleri araştıracaklardı. Bir asteroid, kuyruklu yıldız veya gezegen gibi hareket eden herhangi bir nesne bir fotoğraftan diğerine atlamak şeklinde görünürdü. Bir yıl gözlemledikten sonra, Tombaugh sonunda doğru yörüngedeki bir cisim keşfetti ve Planet X’ü keşfettiğini ilan etti. Onu keşfettikleri için Lowell takımının adına da izin verildi.
Oxford’da, 11 yaşındaki bir kız tarafından önerilen bu gezegene Plüton denildi. Bu da Disney karakterinden sonra dünyaca ünlü Roma tanrısı idi. Güneş Sistemi artık 9 gezegene sahipti. Gökbilimciler, 1978’de en büyük Ay Charon’un keşfedilene kadar Plüton’nun kütlesinden emin değillerdi. Ve onun kütlesini (0.0021 Dünya) bilerek, boyutlarını daha doğru bir şekilde ölçebilirlerdi. En doğru ölçüm şu anda 2,400 km’de (1,500 mil)Plüton boyutuna sahip. Her ne kadar bu küçük olmasına rağmen, Merkür genelinde 4.880 km’dir (3,032 mil). Plüton küçücük, ancak Neptün’ün yörüngesinin ötesine geçen her şeyden daha büyük kabul ediliyordu.
Son birkaç on yılda güçlü, yeni zemin ve uzay tabanlı gözlemevleri, Güneş Sistemi’nin önceki anlayışını tamamen değiştirdi. Bölgesinde, Güneş Sistemi’nin geri kalanı gibi tek gezegen olmak yerine Plüton ve aylarının Kuiper Kemeri adı verilen nesnelerin toplanmasına büyük bir örnek olduğu biliniyor. Bu bölge Neptün’ün yörüngesinden 55 astronomik birime (Güneş’ten Güneş’in 55 katına) uzanıyor. Gökbilimciler, Kuiper Kemerinde 100 km’yi ölçen Plüton ile aynı kompozisyona sahip en az 70.000 buzlu cisim bulunduğunu tahmin ediyorlar. Ve yeni kurallara göre Plüton bir gezegen değil. Bu sadece bir başka Kuiper Kemeri nesnesidir. İşte sorun. Gökbilimciler, Kuiper Kemerinde daha büyük ve daha büyük nesneler üretiyorlardı. Caltech’in gökbilimcisi Mike Brown ve ekibi tarafından keşfedilen 2005 FY9, Plüton’dan sadece biraz daha küçük. Aynı sınıflandırmada başka Kuiper Belt nesneleri de vardır. Gökbilimciler, Plüton’dan daha büyük bir cisim olan Kuiper Kemerinin keşfedilmesinin yalnızca bir zaman meselesi olduğunu fark etti.
2005 yılında Mike Brown ve ekibi bombayı patlattı. Plüton’la muhtemelen aynı büyüklükte, hatta daha da büyük olan yörüngesinden daha ileri bir nesne keşfettiler. Resmen 2003 UB313 olarak adlandırılan nesne daha sonra Eris olarak atandı. Gökbilimciler, Eris’in büyüklüğünün yaklaşık 2,600 km (1,600 mil) olduğunu tespit ettiler. Ayrıca Plüton’dan yaklaşık% 25 daha fazla kütleye sahip olduğu tespit edild. Eris, buz ve kaya karışımından yapılmış ve Plüton’dan daha büyük olduğu için, Güneş Sisteminde dokuz gezegene sahip olduğumuz kavramı geçerliliğini yitirmeye başladı.
Eris, gezegen veya Kuiper Belt Nesnesi nedir; Plüton ne, bu konuda mı? Gökbilimciler, 14 Ağustos – 25 Ağustos 2006 tarihleri arasında Çek Cumhuriyeti’nde düzenlenen Uluslararası Astronomi Birliğinin XXVI. Genel Kurulunda bir gezegenin tanımıyla ilgili nihai bir karar vereceğine karar verdiler. Dernekten gökbilimcilere gezegenlerin tanımı üzerine oy kullanma fırsatı verildi. Tanımın bir versiyonu aslında gezegen sayısını 12’ye çıkardı; Plüton hâlâ bir gezegendi ve hatta Eris’i en büyük asteroit olarak düşünülenler vardı. Farklı bir öneri gezegen sayısının toplamını 9’da tuttu ve gezegenleri bildik bir gerekçe göstermeden tanıdıklarımız olarak tanımladı. Üçüncü öneri ise gezegen sayısını 8’e düşürdü ve Plüton gezegen kulübünden çıktı. Peki, o zaman Plüton ne demektir? Sonuçta, gökbilimciler, Plüton’u (ve Eris’i) “cüce gezegen” in yeni yaratılmış sınıflandırmasına indirgemek için oylama yaptılar. Plüton bir gezegen midir? Gezegen olmayı hak ediyor mu? Bir nesnenin gezegen olması için, IAU tarafından tanımlanan bu üç gereksinimi karşılaması gerekir.
Sonuçta Plüton konusundaki tartışmalar devam edeceğe benzemektedir.

Sürekli olarak hareket eden Dünya’nın iki çeşit hareketi vardır. Bu hareketlerden birisi kendi ekseni etrafında olur ve batıdan doğuya doğrudur. Bu dönmesini 23 saat, 56 dakika, 4.098903691 saniyede tamamlar.

Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki bu dönmesi ile birlikte olan ikinci hareketi güneş etrafındadır. Güneş etrafında Dünya, elips şeklinde çok geniş bir yörünge üzerindeki hareketini de 365 gün, 5 saat, 48 dakika, 9 saniye, 763.545,6 mikrosaniyede, yani bir yılda tamamlar.

Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki ve güneş etrafındaki bu iki hareketi, iki önemli olaya sebep verir. Kendi ekseni etrafında dönmesi ile gece ve gündüz, güneş çevresinde 23 derece 27 dakika eğiklikle dönmesi mevsimleri oluşturur ve mevsimlerin ardalanmasını sağlar.

Ancak bu süreler çeşitli etkilerle değişmektedir. Dünyanın ve diğer gezegenlerin hareketleri birbirlerinin dolanım periyotlarını da etkiler. Ayrıca bir gezegende meydana gelen doğa olaylarının da bunda payı vardır. Tabi dünya üzerinde oluşan etkilerde Ay’ı da unutmamalıyız.

Yeryüzünün rotasyonunun yavaşlamasını telafi etmek üzere tasarlanan bir sıçrama saniyesi eklenmesiyle bu yıl, planlananlardan bir saniye daha uzun olacak.

Bu eklenen 1 saniye, bilim adamlarının hiper-hassas atom saatlerini gezegende senkronize tutmakla ilgilidir ve dünyanın her yerindeki zaman standartlarını sağlamaktan sorumlu bilimsel kuruluş olan Uluslararası Yer Döndürme ve Referans Sistemleri Servisi (IERS) tarafından kararlaştırılmıştır.

Yerkürenin yavaşlaması, gelgitlerin neden olduğu sürtünmenin ve gezegenler ile Ay’ın dünyayla değişen etkileşiminin bir sonucudur. Bu da yılda 3.78cm’lik bir yavaşlamaya neden olmaktadır.

IERS’in bir parçası olan ABD Deniz Kuvvetleri Gözlemevi’nden Geoff Chester, sıçrama zamanını ölçen sistemin, dünyanın sayaç görevlilerinin iki zaman ölçeğini korumaya karar verdiği 1972’de başlatıldığını ve gelgitlerin saati neden etkilediğini açıkladı.

Geoff Chester şunları söyledi: “Ay, Dünya üzerinde gelgit yaratıyor ve gelgit çıkıntıları okyanuslarda meydana geliyor. Fakat Dünya, Ay’ın dünya etrafındaki dönüşünden daha hızlı döndüğünden, gelgit çıkıntısını doğrudan Ay tam altında olan noktadan çeker. Bunun net etkisi, çok yavaş bir frenleme mekanizması olarak işlev görmesidir. ”

El Nino iklim döngüsünün neden olduğu daha sıcak ve daha yoğun kışlar gibi diğer faktörler, Dünya’nın tam daireye girmesi için gereken süreyi de etkiliyor olabilir.

2012 yılında Quantas havayollarının uçuşları, bilgisayar ortamındaki havayolu rezervasyon sistemi 30 Haziran Cumartesi ile 1 Temmuz Pazar arasında ekstra saniye eklenmesi nedeniyle bozulmuştu.

Kültepe, Kayseri’nin 21 km kuzeydoğusunda bulunan Karahöyük köyünün yakınlarındadır. Dönemin uluslararası dili olan Akadca’da “rıhtım” anlamına gelen “Karum”, Anadolu da on kentte kurulan pazarlara verilen isimdir. Höyükten birkaç metre aşağıda bulunan Karum (aşağı şehir) Asurlu tüccarların yerleştiği şehirdir. Höyük ise yerli halkın yaşadığı, 500m çapında ovadan yüksekliği yaklaşık 20m surlarla çevrili olan bölgedir. Coğrafi özelliklerinin yanı sıra çok önemli bir medeniyet merkezi olmasıyla bilinmektedir.
Dünyanın ilk ticaret merkezi olma özelliğini taşıyan Kaniş Karum’da ilk kazılar 1948 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından başlatılmıştır. Bölgede genel hatlarıyla birbirinden ayrılan 4 kültür katı bulunmaktadır. İlk iki katında çivi yazılı tabletlere ve ticarete dair herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. 3. Kattan itibaren bulunan tabletlerin ışığında ticaretin doğduğunu, ilk iki kata göre daha gelişmiş bir topluluğun yaşandığını görebiliyoruz. Bu dönemde, farklı topluluklarla ticari ilişkiler başlamaktadır. Eski Tunç Çağı’ndan itibaren Mezopotamya, Suriye, Kilikya ve Güneybatı Anadolu ile kurulan ticari ilişkiler MÖ. 3. binyılın ikinci yarısında ivme kazanmıştır. Keşfedilen yerli seramiğin yanında ithal seramikler, silindir mühürler,kıymetli maden, taş objeler bu dönemdeki ilişkilerin kanıtıdır. Bu dönemden itibaren Kaniş’ te dini ve idari nitelikli anıtsal yapılar inşa edilmeye başlanmıştır.
Yapılan kazı çalışmaları sırasında Höyüğün batı kısmında 75 metreye 65 metre ölçülerde büyük bir yapı ile karşılaşılmıştı. Günümüzden 6.500 yıl öncesine dayanan yapı büyük bir olasılıkla bir idari yapının, yani o dönem içinde sarayın bir kısmını oluşturmaktadır. Bölgenin kazı heyeti başkanı Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu bu yapıyla ilgili şunları söylemiştir: “Bu büyüklükteki yapı esas itibariyle ne Anadolu’da ne Suriye ne de Mezopotamya’da bulunmaktadır. İki ayrı binadan oluşan yapının bir kısmı güneyden gelen malların depolanması amacıyla kullanılıyordu. Diğer kısım ise özel bir bina veya saray olabileceği üzerinde duruyoruz. 2010 yılından beri bu büyük yapıyı ortaya çıkarmakla uğraşan ekip bu yapının korunması için önemli çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalar sırasında bir de doktora tezi hazırlanmıştır. Bu tezde bölgeyi korumak için denenen bazı yöntemlerden söz edilmektedir. Bölgenin korunması için birçok yöntem denense de alışılagelmiş geleneksel yöntemlerin dışında başka koruma yöntemi mümkün olmamıştır. Buna göre bölgeden alınan topraklarla elde edilen çamurla yapılar sıvanarak korunmaya çalışılmaktadır.
Kültepe tabletlerinde uzun yıllarda yapılan kazı çalışmaları sonucunda şu ana kadar yaklaşık 25.000 çivi yazılı tablet bulunmuştur. Bu tabletlerin çoğunda içerik ticari faaliyetlerle ilgilidir. Tabletlerin tamamı şahıslara (kişisel) aittir. Bu tabletler dünyadaki en erken özel sektör kayıtları olarak kabul edilmektedir. Farklı uygarlıklara ait tabletler tanrıya hesap vermek, devlet kayıtları gibi nesnel bilgileri kayıt altına almak için yazılırken, Kültepe tabletlerinin şahıslara ait olması dönemin sosyo-kültürel yapısı hakkında bizlere önemli bilgiler vermektedir. Tabletlerden sadece alış-veriş ile ilgili bilgiler değil, onların günlük hayatta neler yaşadıklarını da öğrenebiliyoruz. Ticari faaliyetler esnasında tüccarların o anki duygu durumlarına, sevinçlerine, üzüntüleri bile tabletlere yansıtılmıştır. Tabletlerde günlük yaşamdan olaylar; evlenme, boşanma, evlat edinme, mahkeme kararları, ev satışı, başlık parası, kan parası, köprü geçiş vergisi, evraklarla ödenen vergi gibi çeşitli konular da anlatılmaktadır. Kısaca ekonomik değeri olan herşey kayıt altına alınmıştır.
Tabletlerdeki bilgilere göre kadınları, 4 bin yıl önce devlet yönetiminde ve ticarette söz sahibi olmuşlardır. Örneğin bir anlaşmayı onaylamak için kralın yanında kraliçenin mührünün olması da gerekmektedir. Bu da kral ile kraliçenin yönetimde eşit olması demektir. Kadınlara önem veren ve özgürlüklerinin kısıtlanmadığı bir toplum yapısını gördüğümüz Kaniş Karum’da kadınlar da ticaretle de uğraşabilmekteydi. Hatta Kaniş Karum’da ticaretle uğraşan bir kadının alacağını tahsil etmek için Asur’a gidip hakkını aradığını da yine bu tabletlerden öğrenmekteyiz.
Medeni toplumlarda gördüğümüz adalet ve eşitliğe dayalı gelişmiş bir hukuk sistemi Kaniş Karum’da da karşımıza çıkmaktadır. Medeni toplumlara has suçlunun hapishaneye konarak cezalandırılması uygulaması Kaniş Krallığı’nda da mevcuttur. Tabletlerde hapishanede hapishane karşılığında kullanılan kelime “Kişerşum” dur. Metinlerde “hapishaneye atmak”, “hapishanede kalmak”, “hapishaneye girmek” tabirleri geçmektedir. Mesela kaçakçılık yapmakla itham edilen dönemim tanınmış tüccarı Puşu-Ken ve yerel bir kralla aralarındaki ticari meseleden dolayı anlaşmazlık çıkan Bazia, bir mektubunda 10 aydan beri hapishanede yatmakta olduğunu belirterek, muhatabından kurtulması için krala bir elçi göndermesini rica etmiştir.
Tabletlerde karşılaşılan hukuksal düzenin işleyişi bizlere eski uygarlıklara karşı ön yargımızdan kurtarmaktadır. Kadınlara önem veren bu toplulukta kadınların haklarını da yasalarla güvence altına almıştır. Örneğin ikinci bir eş almanın yasak olması ve alınması durumunda para cezası uygulanması, boşanma durumunda kadınlara nafaka ödenmesi gibi haklar olduğunu, ekonomik değeri olan herşeyin kayıt altına alındığı tabletlerden öğrenmekteyiz. Bunun yanı sıra aile kurumunun korunması için de mirasın anne ve baba öldükten sonra paylaşılması, çocukların anne babalarına bakmakla yükümlü olmasını da tabletlerden öğrenmekteyiz.
Ticari anlamda çok ileri olmasına rağmen MÖ 1970’li yıllarda Kaniş Krallığının ekonomisinin çok da iyi olmadığı bilinmektedir. Bunun üzerine Asur Kralı Erişum, işlerin iyi gitmediğini ve bir şeyler yapılması gerektiğinin farkındadır. Bu sebepten ötürü ticarette devlet tekelini kaldırmış, şehrin zenginlerine imtiyaz tanıyarak ticaret yapmaya teşvik etmiştir. Günümüzde ekonomiyi güçlendirmek amacıyla uygulanan teşvik ve özelleştirme sisteminin 4 bin yıl önce Asurlularda uygulandığını görmekteyiz.
Bulunan 25.000 tablet içinde 7 tanesinin farklı bir amaç için yazıldığını görmekteyiz. Bunlar büyü tabletleri olarak adlandırılmaktadır. Muska ya da kötü ruhlara karşı yapılmış olan bu metinlerin hiçbirisi kötülük yapmak amacıyla yazılmamıştır. Birinde insanların kara gözlere karşı yaptıkları bir çeşit dua metni bulunmaktadır. Burada geçen karagöz ifadesi Anadoludaki kem göz, nazar gibi durumlara oldukça benzemektedir. İnsanların sağlıklı yaşayabilmeleri için kötü gözlerden uzak durmaları gerektiği yazmaktadır. Bir diğeri de doğum yapan anneye kolaylık ve yardım etmek için yazılmıştır. Bir başka tablette yeni doğan bebeği sarılıktan korumak için yazılmıştır. Günümüzdeki muskaya benzer üzeri delikli tabletlere yazılmışlardır. Bunları muhtemelen evlerinin duvarlarına asmış olmalılar diye düşünülmektedir.
Tabletlerde geçen kelimelerden yaklaşık 300 tanesi günümüzde kullandığımız ve dilimize Arapçadan geçen kelimelerdir. Bunlardan bazıları şemsiye, tercüman, neccar (marangoz), kabir, nadas, kese, lisan, reis (baş-kafa), haram, öşür, icar, vekil, zikir, mahrem, ispat, mazbata… Dilimize Arapçadan geçtiğini bildiğimiz bu kelimeler Araplar ile Asurluların Sami ailesine mensup olmasından dolayı benzerlik göstermektedir.
Kültepe kazılarında ortaya çıkan bu tabletler 2014 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmıştır.
Birbirinden taş döşeli sokaklarla ayrılan büyük mahalle tam planlarıyla ortaya çıkarılmıştır. Ayrı dilleri konuşan ülke temsilcilerinin bu şehirde yan yana yaşadıkları evleri, onların arşivleri, atölyeleri, depo ve dükkânları ortaya çıkarılmıştır.
Bıraktığı uygarlık üzerine Hititlerin temelinin atıldığı bir gerçektir. Bu bölge sadece Anadolu değil Mezopotamya ve Suriye tarihini aydınlatmaktadır. Ve tabi ki merak ediyor insan böylesine sağlam bir uygarlık, bu düzen nasıl bitti diye? En yaygın görüşe göre Kültepe bölgesi sebebi bilinemeyen bir büyük yangın nedeniyle terk edilmiştir. İnsanların sadece kaçıp canını kurtardığı, bütün eşyalarını evlerinde bıraktığını görmekteyiz. Buda afetin büyüklüğünü gözler önüne sermektedir.