Yazar

Hakan Tunç

Tarama

Terör, yasadışı örgütlerin emellerini gerçekleştirmek için şiddete dayalı eylemlerine denilmektedir. Amaç anayasa ve yasaların işlevini kaybetmesi ve topluma kaos ortamının hakim olmasıdır. Toplumda güven duygusunun sarsılarak vatandaşın devlete bağlılığı ortadan kaldırılarak terör örgütlerine alan açılmaya çalışılır. Bu nedenle terör örgütleri şiddete başvurmayı bir yöntem olarak seçerler.fft99_mf6036360
Terör örgütleri bir yandan da propaganda yöntemlerini etkin bir şekilde kullanarak kitle desteğini sürekli hale getirmeyi amaçlarlar. Toplumsal olaylarda sürekli eylemlilik durumu ile örgüt sempatizanlarının örgütten kopmaları engellenmeye çalışılır. Ayrıca sürekli eylemlilik durumu ile gerek örgüte yeni katılımları sağlama gerekse de örgüt üyelerine güven verme hedefinde olurlar.
Terör örgütleri için asıl önemli olanı ses getirecek eylemlerdir. Bu nedenle eylemlerin insani boyutu ile pek ilgilenmezler. Toplunda devlet otoritesinin ortadan kaldırılması birinci hedefleri olduğundan eylemlerini kamusal işleyişi ortadan kaldıracak şekilde gerçekleştirirler. Halkın devletten beklentisinin olamaması öncelikli hedefleri arasındadır. Böylece devletten bir beklentisi kalmayan halkı çaresiz bir biçimde örgütün denetimi altına sokarlar. Aslında uyguladıkları şiddet eylemleri halkı yıldırmak ve sindirmek içindir.
Terör örgütleri yazılı ve görsel unsurları da etkin bir şekilde kullanama gayreti içinde olurlar. Basın yayım yoluyla yaptıkları paylaşımlarla özellikle gençlerin kafası karıştırılarak örgüte üye katılımı amaçlanır. Bu yayımlarda özellikle devlet kurumlarını itibarsızlaştıracak yayınlara önem verilir.
teror-olaylari-tazminat-danismanlikBunlara karşılık devletlerin terör örgütlerine karşı etkinlik alanı terör örgütleri kadar çok değildir. Çünkü devlet kurumları düzenli ve sistematik bir yapıdayken terör örgütleri gayri nizami bir yapıda hareket ederler. Yani düzenli birliklerin düzensiz birliklere karşı mücadelesi çok güçtür. Bu nedenle terörle mücadelede dünya devletlerinin kesin bir başarı elde ettiği çok az görülmektedir.
Devletler teröre karşı mücadeleyi iki farlı kategoride sürdürürler:
Bu kategoriler doğrudan ve dolaylı güç kullanmayı gerektiren kategorilerdir. Doğrudan mücadele aktif güç kullanmayı kapsarken dolaylı mücadele pasif güç kullanmayı kapsamaktadır. İkinci mücadelede örgüt sempatizanları ve tarafsız kalmaya çalışan gurupların terör örgütüne sağladıkları destek kesilmeye çalışılır. Doğrudan mücadelede ise güvenlikçi önlemler tercih edilmektedir. Buna göre olaylar olmadan caydırmak amaçlanır.
Caydırıcı güç kullanımının uzun süreli kullanılması güvenlik güçleriyle devletin meşruluğunu tartışmalı hale getirebilir. Mücadelenin ölçülü ve hukuk çerçevesinde yapılması daha etkin sonuçların alınmasını sağlar. Doğruda mücadele dönemi, teröristlerin belirli bir alanda inisiyatifi ele geçirmesiyle başalar. Bu dönemde güvenliğin süratle sağlanabilmesi için; Olağanüstü hal ilanı, sıkıyönetim, terörle mücadele için özel kanunların yapılması, mevcut cezaların artırılması, belirli özgürlüklerin kısıtlanması, hızlı yargılamalar, aramalar ve özel mahkemeler gibi tedbirler alınır. Demokratik bir toplumda bu uygulamalar güvenlik söz konusu olduğundan normal karşılanır.abd-ve-teror-orgutleri-arasinda-silah-tasiyan-8147499_x_1623_o
Güvenlik güçleri bu tedbirleri seçme üstünlüğüne de sahiptir. Bu dönemde sosyal ekonomik ve siyasi hakların genişletilmesini terör örgütü devleti dize getirdik diye propaganda yapacaktır. Tarihi örnekler incelendiğinde terör örgütleri, bu değişiklikleri eylemlere karşılık alınmış bir hak olduğunu iddia etmişler ve daha fazla ayrıcalık istemişlerdir. Bu nedenle şiddetin çok arttığı dönemlerde güvenlikçi tedbirler öncelikli olmalıdır.
Güvenlikçi önlemler diğer önlemlerin de güvencesi durumundadır. Ekonomik, idari, siyasi ve kişisel özgürlükler alanında alınan kararlar terör örgütlerinin tehditleri nedeniyle hayata geçirilemez. Güvenlikçi tedbirlerin alınmasından sonra terör örgütlerin taleplerini çağrıştıran unsurların hayata geçirilmesi güvenlikçi tedbirleri tartışmalı hale getirir.
Dolaylı mücadele için en uygun zaman terör örgütünün güvenlikçi tedbirlerle güç kaybetmeye başladığı dönemdir. Dolaylı mücadele için mutlak hâkimiyet beklenirse geç; olaylar azalmadan başlatılırsa erken olacaktır. Terörün güç kaybetmeye başladığı dönemde başlatılan dolaylı mücadele, güvenlikçi yöntemlerle güvence altına alınacaktır.
Terörle mücadelede ikna edilmesi gereken taraflardan biri teröristlerse diğeri de iç ve dış kamuoyudur. Bunun için başta siyasi partiler olmak üzere sivil toplum örgütleriyle basın yayın kuruluşlarının ortak hareket etmesi gerekmektedir. Gerek kamuoyunda gerekse de kamu kurumlarında ortak bir bakış açısının geliştirilmesi için devletin propaganda faaliyetlerini titizlikle yerine getirmesi gerekmektedir.
Terör örgütleri günümüzde büyük devletlerin doğrudan savaşı yerine düşman devletlerini yıpratmak için kullandıkları taşeron örgütler şeklinde kullanılmaktadır. Bir devletin başka bir devlet üzerinde söz sahibi olması içinde terör örgütleri yoluyla ilgili devlete mesaj verebilirler. Ancak terör örgütlerinin isminde örgüt olsa da eylem şekilleri örgütsüzlük ve düzensizlik üzerine kurulu olduğu için devletlerin taşeron olarak kullanmaları günün birinde kendilerine zarar verebileceği gerçeğini değiştirmez.1869723
Yayın bir kanı olarak değerlendirirsek benim teröristim iyi senin teröristin kötü anlayışı çok tehlikeli bir anlayıştır. Çünkü terörün nereden, ne zaman ve nasıl vuracağı hiç belli olmaz. Terör terördür.

0006088972_10İnsanlık tarihi düz mantık sistemine göre yazıldığı için konular basit sebep sonuç ilişkisi üzerine sıralanmaktadır. Basit bulgulardan elde edilen sonuçlar, fazla kafa karışıklığına izin vermeden yazılmaktadır. Tarihi olaylar insanların deneme yanılma esasına göre bilgi birikimi elde ettiği mantığıyla hareket etmektedir. Düz mantığa göre doğru görünen bu ilke derin mantığa göre birçok çelişkiyi barındırmaktadır.
Yüzbinlerce yıl ilkel şartlarda yaşayan insanların yakın bir dönemde modernleşmeye geçmesi mantık ilkelerini zorlamaktadır. Ayrıca üzerinden binlerce yıl geçmesine rağmen antik dönem tarihindeki gizemin hala açıklanamıyor olması tarih anlatımındaki tutarsızlıkları göstermektedir. Ya bir şey bilmiyoruz; ya da bir şeyi bilmememiz gerekiyor.
Antik dönemleri sadece dinler tarihi bakış açısına göre değerlendirip, putperest veya çok tanrılı dinler dönemi olarak nitelemek olayı sulandırmaktan başka bir şey değildir. İnsanlığın kökeni antik dönemin şifrelerinde saklıdır. Bu manada konuya antik dönem temelinde yaklaşmak, daha gerçekçi bir bakış sergilememizde neden olacaktır.
Son yıllarda yaptığı eşsiz çalışmalarla insanlığın kökeni ile ilgili konuları okuyucunun beğenisine sunan Göktürk Ramu, tarihçilere tarih dersi vermektedir. Anlamak için algılamak, algılamak için görmek, görmek için bulunmak ilkesiyle hareket eden Göktürk, yaptığı çalışmalarla ezber bozmaya devam etmektedir.12507251_1115393775151131_7225513077457186573_n
Geleceği geçmişin mistik havasına gizlenen gerçeklerin ışında arayan Göktürk, metodolojik olarak bir tarihi yorumlara yeni bir bakış açısı getirmiştir. Göktürk Ramu’nun çizgisinden hareket edersek, bizim referans noktamız Sümerlilerdir.
Sümerliler evreni gök-atmosfer-yer üçlüsünün birliğinde aradılar. Onlar “Dünyanın ve insanların yaratılışı” ile diğer mitlerinde dünyanın oluşumunu bile tasavvur etmişlerdi. Dünyanın oluşumuna kadar insanların, hayvanların, bitkilerin olmaması, ucu bucağı görünmeyen Okyanusu – Nammu’yu dünyanın başlangıcı olarak tarif etmişlerdir. Nammu Sümer mitolojisinde Su Tanrısı olarak bilinir. Nammu sırayla Gök ve Yeri hayata getirmiştir. Sümerler sırasıyla onları An ve Ki olarak adlandırmışlar. An ve Ki’nin nikahından Enlil (atmosfer, rüzgar, hava) meydana gelmiş ve onlar birbirinden ebedi ayrılmıştır. Bunun yanı sıra, An ve Kinin beraber hayatından Anunnakiler (An + Ki = Evren) meydana gelmiş, Gök ve Yerin bağlantısı kurulmuştur. An ve Ki’nin birbirinden ayrıldığı anı Evrenin şekillenmesinin başlangıcı olarak kabul etmişlerdir.s-f26b08011b0544b861a3abc6886ec180048c73c6
Sümerlerin “dünyanın yaratılışı” ile ilgili mitinde Güneş sisteminin oluşumu açıklanmıştır. İlk kez Güneş (Utu) ve onun uydusu Merkür (Kişar) arasında öncelikle eski Nibiru (Nammu) gezegeni ile, sonra ise 3 çift gezegenle birleşmiştir: Güneş ve Nibiru arasında Venüs (Enanna) ve Mars (Nergal), Nibiru arkasında Jüpiter (Enlil) ve Satürn (Ninlil), Güneş’ten daha uzakta Uran (An) ve Neptün (Enki) teşekkül bulmuştur. Son iki gezegen sırasıyla 1781 yılında ve 1846 yılında yeni dönem astronomlar tarafından keşfedilmiştir. Ancak Sümerliler birkaç bin yıl önce onların ilk tasvirini tanrılar sisteminde verdiler. Bu sistemde tanrılar hem birbirini çekiyor, hem de itiyorlardı. Sonraları zıtlıkların birliği ve mücadelesi gibi bilime dâhil edilmiş felsefi yasanın içeriğini ilk kez onlar yazmışlardı. Örneğin, Enlil ve Ninlil oranı Jüpiter ve Satürn, Enlil ve Enki – Jüpiter ve Neptün, ayrıca dağıtmak ve kurmak yaklaşımı olarak tarif edilmiştir. Bu demektir ki, zıtlıklar birbirini reddettikleri kadar da birbirini gerektirir. Eğer bu olmasaydı, Sümerlilerin Güneş sistemi hakkında konuşmak mümkün olmazdı. Çünkü her sistem, aynı zamanda, Güneş sistemi de onu oluşturan unsurların karşılıklı ilişki ve etkisinden ibarettir. Kararlı olmayan sistemin merkezinde duran Nammudan 11 uydu oluşmuştur. Sümerliler Plüton’u Satürn’ün yanında tasvir ederek, onun uydusu olduğunu belirttiler. Sümerlilere göre, Mars ve Jüpiter arasında hiç bilmediğimiz büyük bir gezegen bulunmaktadır. Onlar bu gezegeni Nibiru olarak adlandırmışlardır. Nibiru kesişen anlamına geliyor. Nibirunun çok büyük yörüngesi var ve 3600 yılda bir Mars ve Jüpiter’in arasından geçiyor. Sümer metinlerine göre, Anunnakiler gelmiş, Gök ve Yerin bağlantısı kurulmuştur. Anunnakiler 445 bin yıl önce işte bu gezegenden dünyamıza gelmişlerdir.
Dünya dışında yaşam olduğuna dair birçok metin bulunan Sümer tabletlerinde Nibiru diye bir gezegenden bahsedilmektedir. Bu metinlerden yola çıkan Göktürk AMON RA kitabında Nibiru gezegeninden dünyaya gelenlerden ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Buna göre Nibiru’da çevresel bir sorun başlamıştı. Gittikçe incelen atmosfer tabakasını korumak için Anunnakiler altından yapılmış kalkanlar hazırladı (modern uzay gemilerde astronotları radyasyondan korumak için kullanılır). Anunnakilere altın gerekiyordu. Aradıkları altın yedinci gezegen – yani Dünya’da bulundu ve ilk kez dünyamıza geldiler. İlk olarak Anunnakiler pahalı metali Fars Körfezinde suyun altından çıkarmaya çalıştı. İlk başarısızlıktan sonra Güney-Doğu Afrika’da bir maden inşa ettiler. 300 bin yıl önce Anunnakiler genetik işlemler yardımıyla özel işçiler, yani Homo sapiensleri (akıllı insan) yaratmışlardır. Uzaylılar Homo sapienslere bilgi ve becerilerini öğrettiler. Zaman geçtikçe iki uygarlığın, yani uzaylı ve yerlilerin kavuşma süreci başladı. Sonuçta, Homo sapiens ve Anunnakilerin ortak çocukları dünyaya geldi. İmha olmuş Nibiru gezegeninin varlığı Amerikalı astronomlar tarafından da kabul etmektedirler. Onlar Güneş sistemi etrafında, Mars ve Jüpiter gezegenleri arasından geçen eliptik yörüngede gezegen kalıntıları keşfettiler.untitled
Annunakilerle ilgili bilgileri daha eğlenceli ve kalıcı öğrenmenin yolu Göktürk Ramu’nun yayımlamış olduğu iki muhteşem romanı AMON RA ve SON ÇAĞRI romanlarını okumaktır. Bugüne kadar Anunnakiler hakkında yüzlerce çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalar salt bilgilere dayalı anlatımlarla oldukça teknik konular şeklindeydi. Göktürk Ramu bu bilgileri kurgu haline getiren iyi bir sentezcidir.
Göktürk, yaptığı çalışmaların herkese ulaşması konusunda da birçok faaliyet gerçekleştirmektedir. Gerek sosyal medya üzerinden gerekse de verdiği seminerle yediden yetmişyediye bilgi birikimini aktarmaktadır. Göktürk Ramu’yu takip etmek geçmişle gelecek arasındaki köprüde ilerlemektir.

Ebedî Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da yaktığı bağımsızlık meşalesinin ışığında, “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” anlayışıyla yürütülen Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlandırılmasının ardından, bir ulusun yeniden dirilişinin simgesi olarak hayat bulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuştur.
Bir millete, yitirmek üzere olduğu özgüveninin ve ulus bilincinin yeniden kazandırılması, bütün imkânsızlıklara rağmen verilen İstiklal Savaşı’nın zaferle sonuçlandırılması, yönetimde egemenliğin kayıtsız şartsız millete verilmesi ve her şeyden önemlisi; modern hukuk kurallarına dayanan çağdaş ve laik bir devletin tüm kurumlarıyla inşa edilmesi gibi başarıları, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü çağdaşları arasında farklı ve ayrıcalıklı bir konuma yükseltmiştir.

Gazi Mustafa Kemal’in kişiliği Türk milletinin binlerce yıllık birikimini sembolü olmuştur. Yüce milletimizin bağımsızlık tutkusu, cesareti, merhameti ve insan sevgisi Gazi’nin kişiliğinin en belirgin unsurlarıyla Türk milletinin şan ve şerefle dolu tarihi Mustafa Kemal’in kişiliğinde en büyük rol modeli oluşturmaktaydı.
Mustafa kemal iyi bir komutan olmasının ötesinde iyi bir insan olma vasfını da üzerinde bulundurmaktaydı. Merhameti, insan sevgisi ve duygusal yönüyle her kesimden insanın gönlünü alacak yüce bir birikime sahipti. Yaşadığı dönemde çok büyük takdir kazanan Atatürk’ün günümüzde acımasız hakaretlere varan şekilde eleştirilmesi eğitim sorununu gündeme getirmektedir. Başka bir ifadeyle Atatürk zamanında yaşamış, onun yanında bulunan insanların her türlü takdirine karşılık, onların üniversite mezunu torunları Atatürk’e kin kusmaktan geri kalmıyorlar. Atatürk’ü en iyi anlayanlar O’nun zamanında yaşayanlar mı, yoksa bir takım meczupların uydurma hikâyelerinden oluşan kitapları yazan din tüccarları mı?
Günümüzde Atatürk’e atılan iftiralara karşı verilecek en iyi cevap Atatürk zamanında yaşamış insanların anıları olacaktır. Binlerce anıdan 1978’de 92 yaşında vefat eden Kayseri’nin Üzerlik köyünde yaşamış Paşa Hoca olarak anılan Mustafa TUNÇ’un anılarını paylaşmak işitiyorum.
Mustafa TUNÇ, birinci dünya savaşı başlayınca babası Habip ile gelen seferberlik emrine uyarak askere gidiyorlar. Babası ile Sivas’a ulaşıp birliklerine dağılıyorlar. Daha sonra babasının şehit haberi kendisine ulaşıyor. Sivas’tan Erzurum’a giden Mustafa TUNÇ Kazım Karabekir Paşa’nın birliğinde Ermenilerle savaşıyor ve uzun bir süre Erzurum’da asker olarak kalıyor. 30 Ekim 1918 Mondros ateşkes antlaşması ile Osmanlı devleti yenik sayılıp ordularının dağıtılması maddesine itiraz eden Kazım Karabekir Paşa’nın birliğinde kalmaya devam etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan Türk kurtuluş savaşının en önemli adımı kongreler dönemidir. Mustafa Kemal, doğu illerinin güvenliğini sağlamak ve direniş cemiyetlerini birleştirmek için Erzurum’a geliyor. Orada kongre toplanıyor ve Kurtuluş savaşının ana düşüncesi ilan ediliyor. Doğuda sağlanan birliğin bütün yurtta sağlanması için Atatürk Sivas’a hareket etme kararı alıyor. Atatürk’ün yanında koruma olarak verilen Mustafa TUNÇ, O’nunla Sivas’a kadar geliyor. Atatürk’ü yakından görme tanıma fırsatı bulan Mustafa TUNÇ, ömrünün sonuna kadar Atatürk’e büyük bir sevgi ve saygı besleyecektir.1352797189_58_7660
Atatürk’ün yanında bulunduğu dönemlerde Mustafa TUNÇ’un etkilendiği ve hiç unutamadığı bir hadiseyi paylaşmak istiyorum. Atatürk’ün bir plaktan sürekli Yemen Türküsü ’nü dinleyip ağlaması Mustafa TUNÇ’u çok derinden etkilemiştir. Yemen Türküsü’ nü her dinlediğinde Atatürk’ün beni askerimin “Yemen çöllerinde ne işi var?” demesi ağlaması Mustafa TUNÇ’un içinde ömür boyu hiç unutamadığı bir anı olarak kalmıştır. Aradan neredeyse 100 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen hayat kaynağımız, bağımsızlığımızın nedeni Atatürk’ün sorduğu soruyu soruyoruz? Türkülere konu olan Yemen çölündeki dava kimin davasıydı? Vatan bunun neresindeydi?
Hayatının önemli bir bölümünü savaşlarda cephede geçirmiş, binlerce ölü ve yaralı görmüş Mustafa Kemal’in Yemen’de şehit olan askerlerimiz için gözyaşı dökmesi çok anlamlı bir anıdır. Yaşadığımız her olumsuzluğu Atatürk’e yüklemeye çalışanlar acaba biliyorlar mı hiç O’nun bu merhametli halini.
Atatürk’ümüzü içlendiren, ağlatan Yemen Türküsü ile yazıma son verirken O’nun aziz hatırasına sahip çıkmanın onurunu yaşıyorum.
Havada bulut yok bu ne dumandır
Mehlede ölüm yok bu ne figandır
Şu yemen elleri ne de yamandır
Ah o yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Burası Huş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir
Kışlanın önünde redif sesi var
Bakın çantasında acep nesi var
Bir çift kundurayla bir al fesi var
Kışlanın önünde üç ağaç incir
Kolumda kelepçe boynumda zincir
Zincirin yerleri ne yaman sancır
Kışlanın önünde sıra söğütler
Zabitler oturmuş asker öğütler
Yemen’e gidecek bu Koçyiğitler
Ah o yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Kışlanın ardını duman bağladı
Analar babalar kara bağladı
Yemen’e gidene herkes ağladı
Kışlanın ardında yüzüyor kazlar
Ayağım ağrıyor yüreğim sızlar
Yemen’e gidene ağlıyor kızlar
Kışlanın ardında bir kırık testi
Askerin üstüne sam yeli esti
Gelinlik tazeler umudu kesti
Burası Huş’tur havası hoştur
Giden gelmiyor acep ne iştir

Küresel iklim değişikliklerinin etkisini göstermeye başladığı günümüzde geleceğe dair daha da karamsar tabloların olacağı yönünde endişeler giderek artmaktadır. Özellikle büyük develer küresel iklim değişikliklerine karşı şimdiden hazırlık yapmaya başladılar.84d8a042dfc0b73d21385988f6a1bc25_1287520269
Devletlerin önemsiz gibi görülen noktalara birden bire yoğun ilgi göstermeleri aslında küresel iklim değişikliklerine karşı bir önlem olarak da değerlendirilebilir.
Peki, o zaman dünyada neler oluyor ve insanlar nesillerini gelecekte nasıl güvence altına alacaklardır? Bu temel soruların çözümü günümüzde basit terör ya da iç savaşların yaşadığı coğrafyalardaki olayları aydınlatacağı kanaatindeyim.
Küresel iklim değişiklikleri dediğimiz olay küresel ısınmadan kaynaklanan bir durumdur. Dünya giderek ısınmaktadır. Dünyanın ısısının artmasında güneş ısınlarının bir etkisi yoktur. Dünyada güneşten gelen enerjinin önemli bir kısmı uzaya yansımaktadır. Karbon salınımlarının artmasına paralel olarak uzaya gitmesi gereken ışınlar atmosferdeki karbon tarafından tutularak dünyanın mevcut ısısının artması sağlamaktadır. Böylece küresel ısınma denilen olay meydana gelmektedir.
Küresel ısınmanın artmasıyla birçok felaketin meydana geleceği öngörülmektedir. Ancak bu felaketler içesinde kısa vadede en büyük tehlike buzulların erimesi tehlikesidir. Yeryüzünde mevcut bulunan tatlı suların %68’i buzullardır. Buzulların da nerdeyse tamamına yakını başta Antarktika ve Kuzey kutbunda yer almaktadır. Yapılan ölçümlere göre her iki kutup bölgesinde de buzullarda ciddi erimeler oluşmaya başlamıştır.
Buzulların erimesinin ilk başta deniz seviyelerinde yükselmeler şeklinde bir felakete neden olacağı öngörülse de asıl tehlike okyanus akıntılarının yönlerinde beklenen değişikliklerdir. Bu akıntılardan en önemlisi Gulf Stream sıcak su akıntısıdır. Körfez akıntısı da denilen bu akıntı, yolculuğuna Meksika Körfezinden başladıktan sonra Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarını takip ederek, Florida kıyılarına oradan da Newfoundland’a hareket eder. Akıntı bundan sonra Atlantik Okyanusunu geçer ve 30°D, 40°K dolaylarında ikiye ayrılır; bir kolu Avrupa’nın batı kıyılarına ulaşır, öteki ise Batı Afrika kıyılarına doğru hareket eder.
Akıntı’nın Meksika Körfezi’ndeki hızı 3,5 knot (6,5 km/saat) olarak ölçülmüştür. Buradaki debisi 30 milyon metreküptür ki Missisipi Nehri’nin birkaç yüz katıdır. Hatteras Burnu’nda hızı 1 knot’a kadar düşer. Kıta sahanlığından akan akıntının sıcaklığı Kıtanın sahilinden akan soğuk güney akıntısıyla ‘Soğuk Duvar’ adı verilen yapıyı oluşturur. Burada akıntının derin mavi suları diğer sulardan rahatlıkla ayırt edilebilir. .
Körfez Akıntısı’nın en temel etkisi, Avrupa’nın kuzeybatısının ısınmasını sağlamasıdır. Matematik konumu düşünecek olursak, Kuzey Avrupa Sibirya ile aynı enlemdedir. Ancak akıntı, Kuzey Avrupa’nın, özellikle de İngiltere’nin ikliminin ılıman ve nemli olmasını sağlamaktadır.
Buzulların erimesine bağlı olarak denizlerin tuzluluk oranları değişecektir. Böylece yoğunluk farkından oluşan okyanus akıntıları yön değiştirecektir. Gulf stream sıcak su akıntısının yön değiştirmesi küresel bir soğuk dönem yaşanmasına sebep olabilir. Özellikle 40-60 enlemleri arasındaki sahalarda yaşam koşulları zorlaşabilir.images
Diğer taraftan Sahra çölü üzerinde bütün Mısır’ı, Batı Nil’i, Doğu Libya’yı, Kuzey Çad ve Sudan’ı kapsayan yaklaşık 2 milyon kilometrekare alanı kaplayan 375 milyon kilometre küp suyu içine alan büyük bir akifer (yeraltı su kaynağı) bulunmaktadır. Jeolojik akifer denilen bu kaynak çok derinlerde olduğu için burada henüz su çıkarılamamıştır. Ancak su çıkarımı ile ilgili çalışmalar başlamıştır.
Bahsettiğimiz konular ABD yapımı “Yarından Sonra” filminde de anlatılmıştı. Filimde küresel ısınmanın getireceği muhtemel bir küresel soğumayla ABD’lilerin daha güneye yani Yengeç dönencesine yakın Meksika’ya göç ederek hayatlarını kurtarmaya çalıştıkları anlatılmaktaydı.
Günümüzde ise yine Yengeç dönencesi üzerinde bulunan Büyük Sahra çölünde ABD ve Çin su arama çalışmaları ya da su çıkarma çalışmalarını sürdürmektedir. Pentagon’un savunma konseptlerine küresel iklim değişiklikleriyle ilgili bölüm eklemesi ve bütçe ayırması küresel iklim değişikliğinin jeopolitik etkisi olarak değerlendirilebilir.untitled
Konu jeopolitikten açılmışken içine biraz da komplo teorileri katıp yakın dönem uluslararası gelişmeler ışığında birkaç değerlendirme yapmakta fayda var diye düşünüyorum.
Öncelikle 2011 yılından sonra dünya yeni bir döneme girmiştir. ARAP BAHARI olarak adlandırılan dönem aslında küresel ısınmanın getirdiğin yalancı bir jeopolitik bir bahardır. Çünkü Arap baharının coğrafi yayılış alanı ile Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi’nin yayılış alanı hemen hemen aynıdır. Burada özellikle Sahra çölünde bir kuşatma olduğunu görmekteyiz. Kanaatimce küresel iklim değişikliklerine bağılı olarak ilerde en uygun yaşam koşulları Saha Çölü ve çevresinde olacaktır. Büyük devler arasında ilan edilmemiş bir su savaşı vardır. 2011’de başlayan Arap Baharı’nın Sahra çölündeki suyu kontrol etmek için yapıldığı fikrindeyim.
İkinci olarak bu su savaşında ülkemizi de çok yakından ilgilendiren gelişmeler bulunmaktadır. Fırat ve Dicle nehirlerinin hâkimiyeti geleceğin dünya hâkimiyetinin kilidi durumundadır. Günümüzde Suriye ve Irakta meydana gelen gelişimleri jeopolitik bir bakış açısıyla değerlendirmezsek gelecekte çok büyük sıkıntılara düşebiliriz.
Eskiden Akdeniz, dünyanın orta denizi ya da merkeziydi. Tarih Akdeniz’i tekrar merkez konumuna getirdi. Gelecekte dünyanın şekillenmesi Akdeniz çevresinde özellikle Sahra çölünden başlayıp Fırat ve Dicle’yi içine alan bir kuşakta gerçekleşecektir. Dünya Sahra Çölünde doğru yeni bir Kavimler Göçü başlatabilir. Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek var mı diyenler için söylüyorum. Evet, dünyayı yeniden keşfetmeye gerek var. Dünyanın altı hala keşfedilmeyi bekliyor.

Dünyanın en masum en meşru ve en cesur savaşlarından biri olan Türk kurtuluş savaşı, Anadolu topraklarındaki binlerce yıllık hesaplaşmanın üründür. Kanla irfanla elde edilen zaferin siyasi olarak tanınması Lozan antlaşması sayesinde olmuştur.
Kurtuluş savaşında kazanılan kesin başarı üzerine, Türkiye galip bir devlet statüsünde 24 Temmuz 1923’de Lozan konferansında, eşit koşul esasına göre bir barış antlaşması imzaladı. Böylece Türkiye devleti, misakı milli ilkesine göre dünya devletleri tarafından resmen tanınmış oldu.sevr
Türkiye’nin Lozan’dan sonra bazı devletlerle sorunlarının tam olarak kapanmadığını görmekteyiz. Sorunların Lozan’la tam kapanmamasının nedeni, Türkiye’nin yeni konjonktürel duruma göre kuşatılmasıdır. Çünkü Türkiye’nin çevresi Lozan sonrasında tamamen büyük devletlerle kaplanmıştır. Örneğin Türkiye, eski komşularından olan, Sovyet Rusya, İran, Bulgaristan ve Yunanistan dışında Oniki ada ve Meis adası ile İtalya’ya, Suriye mandasıyla Fransa’ya, Irak mandası ve Kıbrıs dolayısıyla İngiltere’ye komşu olmuştur.
Türkiye Lozan sonrasında sürekliliğini sağlamak ve harabeye dönmüş vatanını imar etmek için çok yoğun bir çabaya girişti. Bu hareketlerin başarıya ulaşabilmesi için gerek yurt içinde gerekse de yurt dışında barış ortamına ihtiyaç vardı. Bu nedenle Türkiye barışçı bir dış politika izlemeye özen gösterdi.
Osmanlı devletini kapitülasyonlar nedeniyle istedikleri gibi sömürmeye alışmış olan devletler, bu durumlarını Türkiye ile de sürdürmek gayretine giriştiler. Nitekim 1699 Karlofça antlaşmasından sonra imzalanan neredeyse bütün antlaşmalardan istedikleri tavizleri koparmaya alışık olan devletler bu durumun Lozan’da da süreceğine inanmaktaydılar. Lozan’da elde edemediklerini Lozan sonrasındaki uygulamalarla sürdürmeye kalktılarsa da Türkiye’nin şiddetli tepkisi karşısında isteklerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardır.
Osmanlı devletini Avrupa karşısında 250 yıla dayanan gerilemesini hiç mesele etmeyenlerin Lozan’daki birkaç olaya takılmaları çok manidardır. Lozan dönemin şartlarında verilmiş bir diplomasi zaferidir. Osmanlı devletinin hiç savaşmadan kaybettiği, Kuzey Afrika’dan Kıbrıs’a ve Kafkaslara kadar uzanan toprakları Lozan bağlama çabalarını cehaletin daha ötesinde kasıt ve art niyete bağlı bir durum olarak değerlendirmek gerekmektedir.
Lozan antlaşması en başta bağımsız bir devlet olduğumuzun tescillenmesidir. Sevr antlaşması sonrasında imzalanan Lozan antlaşmasında kusur aramak Sevr özleminden başka bir şey değildir. 1815’de Osmanlı’nın kendi toprak bütünlüğünü sağlamak için Avrupalı devletlerden güvence istemesi ve Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün Avrupalı devletlerin güvencesine verilmesi olayı aslında Lozan antlaşmasının Türk milletinin kaderi için ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu göstermektedir.sevr-antlasmasi-maddeleri
Kapitülasyonlar ile egemenlik haklarından büyük oranda vazgeçen Osmanlı’nın acizliği Lozan’la sona ermiştir. Çünkü kapitülasyonlar ile Avrupalılar sadece ekonomik haklar kazanmamışlar; elde ettikleri idari ve hukuksal haklarla da Osmanlı’nın devlet mekanizmasını neredeyse işleyemez hale getirilmişleridir. Örneğin yabancı uyruklu birisi ile Osmanlı vatandaşı arasındaki hukuksal davlara yabancı hâkimler bakmaktaydı. Bu bile Osmanlı’nın Avrupa tarafından yönetildiğini kanıtlamaktadır. Ama Lozan’la Türkiye, Türkiye’den yönetilmeye başlamıştır.kapitulasyon5_2305
Osmanlı’nın sırtındaki en büyük yüklerden birisi dış borçlar meselesiydi. Özellikle Duyunu umumiye idaresiyle Osmanlı icralık duruma düşmüş ve neredeyse bütün kaynaklarına alacaklı devletler el koymuştu. Lozan’la Türkiye icralık olmaktan çıkarılmış ve borçlarını yeni yapılandırma ile ödeme imkânına kavuşmuştur.
18. yüzyıldan itibaren Avrupalı devletler misyonerlik faaliyetleri adına Osmanlı’da birçok okul açmışlardı. Özellikle azınlıkların okuduğu bu okulların sayısı neredeyse devletin okulların sayısından fazlaydı. Bu okulların denetimi üzerinde Osmanlı’nın göstermelik birkaç yönetmelik dışında hiçbir hakkı yoktu. Ülke tam bir keşmekeşin içine girmişti. Azınlık okulları tam bir ihanet ocaklarına dönüşmüştü. Nitekim Anadolu’nun işgali sırasında azınlık okullarının silah deposu olarak kullanıldığı görülmektedir. Lozan antlaşmasıyla bu ihanet ocaklarının faaliyetleri sonlandırılmıştır. Azınlık okullarının faaliyetleri devlet denetimine tabii tutulmuştur.
Osmanlı devletinin son dönemlerinde neredeyse bütün devlet işletmeleri yabancılara verilmişti. Ekonomik anlamda yabancılar tartışmasız söz sahibi olmuştur. Ancak Lozan sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti ilk olarak yabancılara verilmiş bu ayrıcalıkları kaldırılmıştır.
Lozan anlaşması nereden bakılırsa bakılsın tam bir diplomasi zaferidir. O zamanın şartlarını anlamadan, o dönem verilen mücadeleyi görmeden, Lozan sayesinde rahatça hayatını sürdürüp Lozan’a laf atanların vicdanlarını gözden geçirmeleri gerekmektedir. Çünkü Lozan’ı karalamak en hafif deyimiyle vicdansızlıktır.
Son zamanlarda Osmanlı’nın kaybettiği toprakları sanki Lozan antlaşmasıyla kaybedilmiş gibi bir hava estirilmek isteniyor. O düşüncedeki insanları sadece bilime davet ediyorum. Olaya sadece bilimsel açıdan bakmaları gerçeği ortaya çıkaracaktır. Bilimin söylediği Lozan bir hezimet değil zaferdir.

1990’lı yıllara kadar eğitimde başarı IQ testleri temel alınarak belirleniyordu. Yani IQ’su yüksek olanlar zeki olarak nitelendiriliyor ve ona uygun bir eğitim ortamı sunulmaya çalışılıyordu. Ancak yapılan araştırmalar sonucunda IQ’nun başarıda sadece %20’lik bir etkisinin olduğu tespit edildi.iftresim2-1
Başarının gerçekleşmesinde etkili olan %80’lik faktörler içerisinde duygusal gelişimini önemli bir yerinin olduğu anlaşılmaya başlandı. Örneğini IQ’su çok yüksek birisi günlük hayatta en basit problemleri çözmede oldukça başarırız olduğu durumların sıklıkla yaşanması başarının aksamasındaki en önemli nedenler arasında gösterilebilir. Aynı şekilde yüksek IQ’ya sahip olup da sosyal ya da insani ilişkilerde başarısız olan birçok insan bulunmaktadır. Bu gibi örnekler duygusal zekânın önemini ortaya çıkarmaktadır.
1990’lı yıllara kadar duygusal zekâ konusunda ciddi bir çalıma yapılmamıştı. IQ testleri başarı için temel ölçüt alındığından duygusal gelişim göz ardı edilmekteydi. Duygusal zekâ konusunda ilk ciddi çalışmayı Daniel GOLEMAN yapmıştır. Goleman’ın yazdığı “Duygusal Zekâ EQ neden IQ’dan daha önemlidir?” kitabı dünya çapında büyük bir etki yapmıştır. Kitapta duygular tanımlanırken duyguya etki enen unsurlar örneklerle açıklanmıştır. Kitapta ana tema duyguların eğitilmesidir. Bu nedenle duygularını kontrol edemeyen bireylerin başarısızlığa uğrayacağı vurgusu sıkılıkla yapılmaktadır. Duygularımızla aklımızın nasıl birleştirileceği meselesi kitabın ana fikrini oluşturmaktadır.goleman_who_created_emotional_intelligence
Duyguların genetik olarak bir evrimi söz konusudur. Birçok temel duyguya insanların binlerce yılda elde ettikleri deneyimler sayesinde ulaşılmaktadır. İlk insanlar doğada sürekli hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Bu mücadele insanları yerine göre saldırgan, yerine göre korkak yerine göre de tutuk yapmaktadır. Günlük hayatımızda farkına varmadığımız bazı duygular bir evrim sonucu ortaya çıkmıştır. Örneğin karanlıktan korkmak ilk insanlardan günümüze uzanan bir yaşam mücadelesinin sonucudur. Duygunun temel sinir devrelerinin biyolojik tasarımı açısından, dünyaya birlikte geldiğimiz tasarım, son 5 ya da 500 değil, son 50.000 insan kuşağı boyunca işe yarayan şeyidir.dz01
Duyguların kontrol edilmesi için bazı yasalar ve dini kurallar ortaya çıkmıştır. Bu normlar insanların toplum olabilmeleri için elde ettikleri önemli atılımlardır. İlk etik yasaları ya da bildirileri,-Hammurabi Kanunu, Yahudilerin On Emiri, İmparator Aşoka’nın Fermanları- duygusal yaşamı yumuşatma, ehlileştirme, evcilleştirme çabaları olarak görülebilir.
Her duygunun fiziksel bir tepkimesi söz konusudur. Yani duygu her zaman bir hareket meydana getirmektedir. Bu duygusal tepkimeleri şöyle sıralamak mümkündür:
• Öfke hissedildiğinde, kan akışı bir silahı tutmayı ya da düşmana vurmayı kolaylaştırıcı şekilde ellere yönelir; kalp atışı hızlanır, adrenalin gibi harmanların hızlı salgılanmasıyla birlikte çevikçe hareket edecek güçte enerji meydana gelir.
• Korku hissedildiğinde, kan kaçmayı kolaylaştırmak için bacaklardaki büyük iskelet kaslarına yönelir ve sanki yüzdeki kan çekilir, bu da kanın donduğu hissini verir. Saklanmanın iyi bir alternatifi olduğu anlaşıldığında beden bir anlık donar.
• Mutluluğun oluşturduğu başlıca biyolojik değişken, beyine zararlı düşüncelerin gelmesinin engellenmesidir. Böylece fazla enerji harcamadan vücutta bir ferahlama duygusu oluşur.
• Sevgi ve cinsel tatmin sırasında korku ve öfkenin getirdiği savaş ve kaç duygularının tersi duygular yaşanır. Vücut gevşeme tepkisiyle işbirliğine daha açık hale dönüşür.
• Şaşkınlık sırasında kaşlar etrafta olup biteni daha hızlı ve detaylı görmek için kalkar.
• Tiksinme sırasında üst dudak yana kıvrılarak burun hafifçe buruşturulur. Böyle vücut kendini zehirli bir varlığa karşı korumuş olur.
• Üzülme sırasında vücuttaki enerji azalır ve zevk alıcı duygular engellenir. Bu enerji kaybı, üzüntüye kapılan ilk insanları, daha güvende oldukları yuvalarına yakın tutmuş olabilir.
Eski çağlardan günümüze uzanan bu duygusal süreçler günümüzdeki yoğun teknolojilerle bazen tam uyum sağlayamamaktadır. Eskiden hayatta kalmak için ani öfke patlamaları gereklilik iken günümüzde ani öfke patlamaları, felaketlere yol açabilir. Bu durum duygusal zihnin akılcı zihin tarafından kontrol edilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Aslından biz hem duygusal hem de akılcı bir zihne sahibiz. Birisi düşünüyor, diğeri hissediyor. Duygu düşünceler için, düşünceler duygular için vazgeçilmezdirler. Tutkular bu dengeyi sarstığında duygusal zihin üstünlük sağlar ve akılcı zihni etkisiz bırakır.
Her duygunun kendine özgü bir değeri ve önemi vardır. Tutkusuz bir hayat, yaşamın kendi zenginliklerinden kopuk ve yalıtılmış, donuk, çorak bir kayıtsızlık âlemine dönüşebilir. Duygular fazlasıyla bastırıldığında donukluk ve uzaklık yaratır. Kontrolden çıktığında, aşırı ısrarlı ve patolojik bir hale gelir.zeka25
Duygusal bozukluklular ya da saplantılar bir mizaç değildir. Çocukların yetişme dönemi birçok fırsat penceresini ortaya çıkarmaktadır. Duyusal aşırılıklar veya donukluklar uyun bir ilgi ve eğitim yoluyla makul seviyelere getirebilir. Toplum genelinde yaygın söylem olan “Can çıkar, huy çıkmaz!” sözü doğru değildir. Duygular eğitilebilir ve ehlîleştirilebilir. Duygular insanın kişiliğinin yansımasıdır. İyi bir kişiliğe sahip olmadan başarıya odaklanmak insanlık için felaketler oluşturabilir. Bu nedenle iyi ve makul bir insan daha başarılıdır.

Türkiye genç oluşumlu bir kara parçasıdır. Oluşumunu bu jeolojik zamanda (4. Zaman) tamamlaması Türkiye’de tektonik hareketlerin fazla olmasına sebep olmaktadır. Tektonik hareketlerin en önemlileri volkanıma ve depremlerdir.
Türkiye, yakın jeolojik döneme kadar yani 4. Jeolojik zamana kadar birçok volkanik hareketin etkisinde kalmıştır. Ancak volkanik sahalar günümüzde aktif volkanik sahlar durumunda değildir. Depremler ise Türkiye’nin jeolojik oluşum sürecinde her zaman faaliyetlerine devam etmişlerdir.
Türkiye’nin genç oluşumlu bir yapıda olasıyla tektonik hareketler canlılığını sürdürmektedir. Tektonik gerilimler depremler yoluyla yeryüzünde hissedilmektedir. Bu bakımdan Türkiye dünyanın önemli deprem kuşakları üzerinde yer almaktadır. Hatta Türkiye’nin yüzde yetmişinin aktif deprem kuşağında olduğu söylenebilir. Deprem tehlikesi Türkiye’de beş dereceli deprem alanlarına bölünerek tespit edilmiştir. Birinci ve ikinci dereceden deprem tehlikesinin bulunduğu sahalar en aktif fay kırıklıklarının bulunduğu sahalarla paralellik göstermektedir. Bu sahalar;
KAF (Kuzey Anadolu Fay Kuşağı)
BAF (Batı Anadolu Fay Kuşağı)
DAF veya GAF (Doğu Anadolu veya Güneydoğu Anadolu Fay Kuşağı)turkiye-deprem-haritasi
Marmara Bölgesi genel itibariyle Kuzey Anadolu Fay Kuşağı üzerinde yer aldığından burada çook sayıda gerek maddi hasarı, gerekse de can kaybının yüksek olduğu şiddetli depremler olmuştur. Bu hattın uzunluğu yaklaşık 1100 kilometredir. KAF, sağ yönlü ve doğrultu atımlı aktif fay hattıdır. Yaklaşık Van Gölünden Saros Körfezine kadar tüm kuzey Anadolu’yu keser. Tek bir faydan oluşmaz, pek çok parçadan oluşan fay zonudur. Van Gölü’nün kuzeyinden itibaren Erzincan, Tokat, Amasya, Gerede, Bolu, Adapazarı, İzmit Körfezi ve Marmara Denizi’nden, Saros Körfezi’ne kadar uzanır. Ülkemizde depremlerin en çok görüldüğü kuşak burasıdır. İzmit, Adapazarı, Düzce, Bolu, Çankırı, Niksar, Erbaa, Erzincan, Erzurum, Pasinler bu kuşak üzerinde yer alır. Yıllara göre KAF üzerinde oluşan depremlere bakıldığında hattın ne kadar aktif olduğu daha iyi anlaşılabilir:
İsim Büyüklük
1939 Erzincan
8.3
1942 Niksar-Erbaa
6.9
1943 Tosya-Ladik
7.7
1944 Bolu-Gerede
7.5
1949 Karlıova
7.9
1951 Kurşunlu
6.8
1957 Bolu- Abant
6.8
1966 Varto
6.6
1967 Bolu- Mudurnu
7.0
1971 Bingöl
6.8
1992 Erzincan
7.0
1999 İzmit
7.4
1999 Düzce
7.2
2010 Elazığ
6.0
2011 Van
7.2
Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Kuzey_Anadolu_Fay_Hatt%C4%B1 (1 Eylül 2016 verisi)
Fay hattında; parçalanmış-ezilmiş kayaçlar, soğuk ve sıcak su kaynakları, gölcükler, traverten oluşumları, genç volkan konilerine rastlanır.
Fayın bazı kısımları depremler sırasında 0,5-1,5 m düşey, 1,5-4,3 m yatay atımlar yapmıştır. Genç Kuvaterner zamanından itibaren 800-1000 m yatay atım yaptığı ötelenen genç vadi yataklarından tespit edilmiştir.
Kuzey Anadolu Fay hattı üzerinde meydana gelen depremler, bu hat üzerinde yeni depremlerin olacağını göstermektedir. Bu konuda başta Kandilli rasathanesi olmak üzere çok ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Ancak teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin depremi en fazla 16 saniye öncesinden haber verebilmektedir. Çok kısa süreli gibi görünen bu durumda gerekli tedbirlerin alınmasıyla çok büyük felaketler önlenebilir. Özellikle 7-8 saniye önceden insanın kendini emniyete alabileceği yaşamsal tedbirleri alabilir. Örneğin doğalgaz ve elektrik hattının kesilmesi birçok felaketi önleyebilir. Ya da kendimizi emniyete alabileceğimiz pozisyona gelmemiz için yeterli bir süredir 7-8 saniyelik zaman.17-agustos-marmara-depremi_0
Depremin olduktan sonra yaşamla ölüm arasında çok ince bir çizgi bulunmaktadır. Ancak depreme karşı yapılacak en önemli tedbir yaşadığımız alanları deprem yönetmeliğine uygun hala getirmektir. Tedbirli olmak bizim için yaşamsal bir önemdedir. Konu Marmara olunca hiç tereddüt edilmeden harekete geçilmelidir. Kuzey Anadolu Fayı üzerindeki hareketler Marmara’da kesin bir depremin olacağını göstermektedir. Kandilli Rasathanesi’nin MARSITE diye nitelendirilen bir projesinde projede Adalar bölgesi ile ilgili dikkat çekici veriler elde edildi. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nden Prof. Nurcan Meral Özel’in açıkladığı projede, Adalar fayında en çok 7 büyüklüğünde deprem üretecek enerji biriktiği ve Kuzey Anadolu fayı Kuzey kolunun Marmara içinde farklı özellikler içeren parçalardan oluştuğu ve her bir parçanın ayrı enerji birikimi içinde olması nedeniyle de kırılmanın tek bir noktada gerçekleşmeyeceği dolayısıyla büyük bir fay üzerindeki bir kırılmadan değil, küçük faylar üzerinde bir kırılma yaşanacağı belirtildi.
Adalar’daki enerji birikimin son derece yüksek olduğunu belirten Prof. Dr. Özel; “Körfez depreminden yani 1999 depreminden önce kaydedilen gerilimden daha fazla bir yüksekliğe ulaştığını” söyledi.
Bu açıklama Marmara’da daha büyük ölçüde bir deprem olacağını göstermektedir. Dünyada deprem tecrübesinin yüksek olduğu ülkemizde depremde can kayıplarının olağan olduğu algısından, hasarsız deprem algısına biran önce geçilmelidir. Unutulmamadır ki, dünyada ülkemiz gibi çok aktif deprem sahalarında yaşayıp hemen hemen hiç kayıp vermeden yaşayan ülkeler de bulanmaktadır. Bu nedenle deprem dedenin, Ahmet Mete Işıkara’nın “Deprem öldürmez, çürük bina öldürür.” Sözünün ne kadar yerinde bir söz olduğunu daha iyi anlayabiliriz.795645_detay

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yâdıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız.
Harbiye marşının dizeleri Türk tarihinin destansı kahramanlıklarının özetidir bir bakıma. Tarihi şan ve şöhretle geçmiş yüce Türk milletinin mazisinde Ağustos ayının ayrı bir yeri bulunmaktadır. Bu ay yüce milletimiz için birçok defa dönüm noktası niteliğindedir. Askeri zaferlerini taçlandırıldığı Ağustos ayı aslında bizim vatan savunmasında büyük özveriyle kurduğumuz devletimizin temellendiği bir ay olması bakımından da dikkat çekici bir niteliktedir.
Tarihin sayfalarına kısaca bir göz attığımızda ağustos ayının ne denli önemli olduğunu tarihteki sayısız örnekten birkaçını sunarak anlatmak işitiyorum.
Malazgirt Meydan Savaşı, 26 Ağustos 1071tarihi_olaylar_1071-malazgirt-jpg_495635194_1438197418
Türklerin Anadolu’yu yurt edinmelerinin sağlayan önemli bir savaş olan Malazgirt Savaşı 26 Ağustos 1071 tarihinde Büyük Selçuklu Hükümdarı Sultan Alp Arslan Bizans İmparatoru 4. Romen Diyojen’ arasında gerçekleşen bir savaştır. Kendisinden dört kat büyük olan Bizans ordusunu kısa sürede yenilgiye uğratan Sultan Alparslan Bizans İmparatoru 4. Romen Diyojen’in esir alarak parlak bir zafere imza atmıştır. Tarihsel olarak Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı bir zafer olarak anılan Malazgirt zaferi aslında yıllar önce Anadolu’ya başlayan Türk akınlarının önemli bir ayağı niteliğindedir. Malazgirt’le Anadolu’nun çok önceden Türklere açılan kapılarının bir daha kapanamayacağı kesinleşmiştir.
Otlukbeli Savaşı, 11 Ağustos 1473
Anadolu Türk siyasal birliğinin sağlanmasında önemli bir adım olan Otluk bel savaşı, Osmanlı padişahı II. Mehmet ile Akkoyunlu Devleti sultanı Uzun Hasan arasında yapılan ve Osmanlı devletinin üstün gelmesiyle sonuçlanan bir savaştır. Bu zafer Osmanlı devletinin dönemin şartlarında gerek askeri gerekse de teknolojik olarak geldiği noktayı göstermesi açısından önemli bir zaferdir.
Çaldıran Meydan Savaşı, 23 Ağustos 1514
İki Türk hükümdar olan Osmanlı padişahı I. Selim ile Safevi hükümdarı Şah I. İsmail arasında 23 Ağustos 1514’te, günümüzde İran sınırları içinde olan Maku şehri yakınında yer alan Çaldıran Ovası’nda yapılan bir savaştır. Bu savaşı Osmanlı devleti kesin ibr üstünlükle kazanmıştır.

Mercidabık Zaferi, 24 Ağustos 1516
Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Memluk Devleti ile yapılan ilk savaştır. 24 Ağustos 1516’da Osmanlı ordusu ile Memluk ordusu arasında Halep şehrinin kuzeyinde yapılan savaşı Osmanlılar kazandı. savaşın sonucunda Suriye, Lübnan ve Filistin Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Belgrad’ın Fethi, 29 Ağustos 1521
Osmanlı Devletinin Orta Avrupa’ya geçişinde önemli bir yeri olan bu savaş, Osmanlı Padişahı Kanuni sultan Süleyman ile Macaristan arasında geçekleşmişidir. Belgrat daha önce 2. Mehmet döneminde kuşatılmış ama alınamamıştı. Macar Kralı ‘II. Lajos’a gönderilen Osmanlı elçisi de öldürülünce Macarlarla savaş kaçınılmaz oldu. Donanma Tuna nehri yoluyla, Kanunide karadan büyük bir ordu ile Belgrad önlerine geldi. Böylece şehir karadan ve nehirden kuşatıldı. Kale komutanı şehri teslim etmek zorunda kaldı. Belgrad ın alınmasıyla, Avrupa’ya yapılan seferlerde önemli bir üs edinildi .Böylece Osmanlı topraklarını iyice genişletmiş oldu.
Mohaç Zaferi, 29 Ağustos 1526
Osmanlı İmparatorluğu ve Macaristan Krallığı orduları arasında meydana gelen ve Macaristan’ın büyük bölümünün Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle sonuçlanan savaştır. Savaş, sayıca üstün Osmanlı ordusunun hafif süvarileri, o zamana kadar Avrupalıların karşılaşmadıkları 300 seyyar top ve etkin tüfek kullanımı sayesinde, Macar ordusunun esas gücü olan ağır süvarilerini kısa sürede kaybetmelerini takiben, ağır bir Macar yenilgisi ile sonuçlanmış, Osmanlı Ordusu, Macar Ordusu’nu hezimete uğratmıştır. Savaş iki saat kadar sürmüştür. Dünyada en kısa sürede en ağır yenilgiyle sonuçlanan savaştır.
Kıbrıs’ın Fethi, 1 Ağustos 1571
Osmanlı devletinin Akdeniz üzerindeki etmenliğini pekiştirmesi bakımından önemli üs durumundaki Kıbrıs adasının alınması Türk tarihinin parlak zaferleri arasındaki yerini almıştır. İnebahtı yenilgisinden sadece 1 yıl sonra Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa, 13 Haziran 1572’de büyük bir donanmayla İstanbul’dan ayrıldı. İnebahtı’da galip gelmelerine rağmen, donanmaları çok yıpranmış ve bir hayli de asker kaybetmiş olan müttefikler, kendilerini toparlayıp galibiyetin meyvelerini toplamak niyetindeyken bu müthiş Osmanlı donanmasının Akdeniz’de görünmesi, büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştır. Haçlı donanması, Osmanlı donanmasının karşısına çıkmaya cesaret edemedi. İttifaktan ayrılan Venedik, Fransa aracılığıyla barış istemiştir. 7 Mart 1573’te imzaladığı antlaşma ile Kıbrıs’ın Osmanlı Devletine ait olduğunu kabul etti. Kanuni devrinden beri vermekte olduğu yıllık 500 duka haraç, 1500 dukaya çıkarıldı. Ayrıca Kıbrıs Seferinin tazminatı olarak üç senede ödenmek üzere üç yüz bin duka altını vermeyi vadetti.
Sakarya Meydan Savaşı, 23 Ağustos 1921sakarya-meydan-muharebesi
1699 Karlofça anlaşmasından beri Avrupa karşısında hep gerileyen ve savunmada kalan taarruza geçtiği ilk savaş Sakarya meydan savaşıdır. Eskişehir – Kütahya yenilgisinden sonra Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilen Türk ordusuna toparlanma fırsatı vermek istemeyen Yunan ordusu yeni bir taarruza geçti. Türk ordusu savaş hazırlıklarını tam olarak bitirememişti ama Tekâlifi milliye kanunuyla önemli eksikliklerini gidermişti. Yunan ordusu Ankara’yı hedef alarak 23 Ağustos 1921’de ileri harekâta geçti. 22 gün ve 22 gece süren savaş bir var olma yok olma mücadelesi olmuştur. Mustafa Kemal “Hattı müdafaa yoktur; sathı müdafaa vardır; O satıh bütün vatandır” sözünü söyleyerek savaşın önemini ve stratejisini vurgulamıştır. Şiddetli çarpışmalar sonucunda Yunan ordusu yenilerek geri çekilmiştir. Yaklaşık 100 genişliğe uzanan bu savaş dünyanın en geniş alanlı meydan savaşlarından biridir.
Büyük Taarruz, 26-30 Ağustos 1922

TSK'dan Büyük Taarruz Belgeseli
TSK’dan Büyük Taarruz Belgeseli

Kurtuluş savaşının son savaşı durumunda olan büyük Taarruz ile Yunan Ordusu kesin olarak Anadolu’dan çıkarılmıştır. Mustafa Kemal’in bizzat yönettiği savaş, uygulanan taktiklerle dünyanın en parlak zaferleri arasındaki yerini almıştır. Kütahya’ya bağlı Dumlupınar yakınında 30 Ağustos 1922’de Türk ve Yunan orduları arasında meydana gelen savaştır. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından şahsen yönetildiği için Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak anılır. İstiklal Savaşı’nın kesin bir Türk zaferiyle sonuçlanmasını sağlayan bu çarpışmanın yıldönümü Türkiye’de ulusal bayram olarak kutlanmaktadır.
Kurtuluş Savaşı’nın son evresi 26 Ağustos 1922’de Afyonkarahisar – Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruz ile açılmış ve 9 Eylül 1922’de Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesiyle sonuçlanmıştır.
Ağustos ayına yakışacak en güzel isim Zafer’dir. Bu zaferlerden en güzel ve en anlamlısı 30 Ağustos tarihinde gerçekleşen zaferdir. Vatan savunmasında canını hiçe sayan aziz kahramanlarımızın destansı zaferi bizim varlık nedenimizdir. Anadolu’nun turt edilmesinde de ayrı bir yeri olan Ağustos ayı Türk milleti için çok önemli bir aydır.

Avrasyacılık, 1917 Rus Sosyalist devriminden sonraki göçmenlerin ideolojik ve toplumsal politik hareketidir. Bu hareket, Rus kültürünün, dünya kültürleri arasında Batı ve Doğu kültürleri özelliklerinin eşsiz bir karışımı olduğunu, bu yüzden aynı zamanda, hem Batıya hem de Doğuya ait olmakla beraber, gerçekte, ne Batı, ne de Doğu kültürü olduğunu iddia etmektedir.moskova-795x397
Bu hareketin temsilcileri, Rus ve dünya kültürü ve tarihinin en derin, metafizik problemlerine büyük ilgi göstermelerine rağmen, soyut düşünürler değildiler. Sadece felsefi (kültürel ve tarihsel) değil, somut insani bilimlere de meyilliydiler. Avrasyacılığın kurucuları olan filolog ve dilbilimci prens N.S.Trubetskoy (1890 — 1938), R.O.Yakobson ile P.N.Savitskiy (1895 — 1965), coğrafyacı ve ekonomist; P.P.Suvuçinskiy (1892-1985), müzik ve edebiyat eleştirmeni; G.V. Florovskiy (1893 — 1979), kültür tarihçisi, ilahiyatçı ve patroloji uzmanı; G.V.Vernadskiy (1877-1973), tarihçi ve jeopolitikçi; N.N.Alekseyev, hukukçu ve politoloji uzmanı, toplum tarihçisi; V.N.İlyin, D.Sviatopolk-Mirskiy’di. Adı geçen kişiler “klasik” Avrasyacılığın (1921-1929) kurucu temsilcilerindendir. Her biri, kendi kültürel-tarihsel bilgi ve tecrübelerine dayanarak, analiz ve genellemeler yaparak, Rusya ve dünya tarih ve kültüründeki Batı ve Doğu diyalektiğiyle ilgili tarih ve kültür felsefesi meselelerini ele almaktaydılar.
Avrasyacılık fikrini savunanlar ilk başlarda klasik Avrasyacılık olarak nitelendirilen dönemde bölgesel konjonktürel konularla ilgilenmişler ve buna uygun değerlendirmeler yapmıştır. Dünya şartlarının değişimine bağlı olarak klasik Avrasyacılar alan geliştirerek Yeni Avrasyacılık fikrini ortaya çıkarmışlardır. Yeni Avrasyacılık düşüncesinin ortaya çıkmasında Lev N. Gumilöv’in önemli katkısı olmuştur. Gumilöv, “Avrasyacıların ana tarihsel ve metodolojik fikirleriyle mutabıktı. Fakat onların içinde kendisi için en önemli soruya cevabı bulamıyordu: Etnoslar (milletler) arasında olumlu veya olumsuz komplimenterliğin sebebi nedir? (komplimenterlik, Gumilöv ile icat edilen terim; bir milletin düğer millete ve kültürüne karşı doğal olarak gösterdiği sempati veya antipatidir). Onun fikrine göre etnoslar, doğal teşekkül oldukları için uzaydan gelen “enerjik itkilerine” maruz kalıyorlar. Bu itkiler “pasyonarlık efektinin”, yani yüksek etkinliğin, aşırı gerilmenin sebebi oluyor. Bu durumlarda etnosların “jenetik mütasyonları” oluyor ve sonucunda özel mizaçlı ve üstün istidatlı insanlar, “pasyonariler” doğuyorlar. Onlar da yeni etnosların, kültürlerin ve devletlerin kurucuları oluyorlar.” Şeklinde ifade etmekteydi.
Konumuzun temelini oluşturan yeni Arayıcılığın ideolojisinin gelişim aşamaları ve yan akımlarını şu başlıklarda sıralayabiliriz:thumbmaker
1. Aşama (1985-90) “Sağcı Yeni Avrasyacılık” milliyetçi-muhafazakârlık hareketi.
2. Aşama (1991-1993) Yeni Avrasyacılık yurtsever muhalefetine yaklaşması
3. Aşama (1994-1998) Yeni Avrasyacılığın gelişmesi
4. Aşama (1998-2001) Yeni Avrasyacılık merkezi siyasi pozisyonuna gelmesi, yan politik kültür ve parti akımlarından ayrılma süreci bitmesi ve bağımsız bir akıma dönüşmesi
5. Aşama (2001-2002) “Radikal Merkez” pozisyonlarında “Avrasya” Rusya Toplumsal Siyasal Hareketinin kurulması.
6. Aşama (2002) “Avrasya” siyasal partisinin kurulması
7. Aşama (2016) Türkiye-Rusya yakınlaşması
Son 10 yılda yaptığı büyük atılımlarla dünya güçler dengesini değiştiren Rusya süper güç olma yolunda emin adımlarla ilerlemesi ABD’yi kaygılandırmıştır. 2004 yılından itibaren ABD Rusya’yı çevrelemeye başlamıştır. Ukrayna ve Gürcistan’da gerçekleşen kadife devrimler Rusya’ya yönelik ciddi tehditlerdi. Rusya adeta Karadeniz’in kuzeyine hapsedilmiş durumdaydı. Rusya 1990’lar sonrası yeniden yapılanma restorasyon dönemini Putin ile oldukça hızlı ve başarılı bir şekilde gerçekleştirdi. Kaynaklarını oldukça akıllı yatırımlarda kullanarak ülke ekonomisini hızlı bir onarım devresine soktu. Başta bilişim teknolojileri olmak üzere silah ve otomobil sanayiinde önemli atılımlara imza attı. Çin’in engellenemez yükselişi beraberinde Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin önemli atılımlara imza atması sonucu Şangay işbirliği örgütünün AB ve ABD’ye alternatif olmasına sebep oldu.
AB ve ABD’nin geleceklerinin ciddi sorgulandığı günümüzde Rusya’nın süper güç olma yolundaki çabalarına tanık olmaktayız. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren kendi bölgesinde önemli bir güç konumundaydı. Ancak AB ile ortaklık anlaşması çerçevesinde sürdürdüğü yarım asra dayalı mücadele Türkiye’yi bölgesel güç konumundan çıkararak bölgenin edilgen bir ülkesi haline getirmiştir. Hele hele ABD ile Sovyetler Birliği arasında gerçekleşen soğuk savaş döneminde Türkiye, ABD’nin ileri karakolu olarak görev almıştır. Böylece Türkiye bölgesel gelişmelerle ilgilenmek yerine ABD’nin rakiplerinden gelecek saldırılarla nasıl başa çıkacağını hesaplamakla vakit kaybetmiştir. ABD konusunda SSCB’nin açık meydan okumalarına ABD’den rahatlatıcı bir destek gelmemesi Türkiye’yi uluslararası alanda daha içe kapanık bir politika izlemeye sevk etmiştir. NATO üyesi olan Türkiye’nin en haklı olduğu davalardan birisi olan Kıbrıs meselende bırakın AB ve ABD’den yardım almayı, olanların saldırgan tutumlarından güç bela kendini koruyabilmiştir.
AB ve ABD sürekli Türkiye’nin aleyhine yönelik politikalar gütmüştür. Türkiye’nin iç meselelerin olan ve Türkiye’ye büyük bedeller ödeten PKK terörünün gizli ya da açıktan destekçisi durumundaki ABD ve AB Türkiye’yi hayal kırıklığına uğratmıştır. Ermeni meselesi AB ve ABD tarafından sürekli Türkiye’ye karşı bir sopa olarak kullanılmıştır. Türkiye’de rejim değişikliği hedefleyen dinci gurupların irticai faaliyetlerinin arkasında AB ve ABD’nin önemli desteklerinin olduğu yeni yeni anlaşılmaktadır.
Türkiye’de gerçekleşen 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi bardağı taşıran son damla olmuştur. Rusya sürekli batı blokunun bölgesel istikrarsızlığa sebep olduğunu savunmakta ve kendi topraklarının güvenliğinin batı bloku tarafında çevrelendiğini bunun da kendisi için ciddi bir tehdit olduğunu iddia etmekteydi. Türkiye de artık batı blokunun Türkiye’yi tehdit ettiğini anlamış durumdadır. Bu nedenle Rusya ile Türkiye ortak tehdide karşı birlikte hareket etme yolunda ciddi adımlar atmaktadırlar. İlk etapta bölgesel ekonomik işbirliği çerçevesinde başlatılan ikili ilişkilerin siyasi, sosyal ve askeri alanda da sürdürülmesi beklenmektedir.dugin
Özellikle Rus siyaset bilimci Aleksandr Dugin tarafından geliştirilen yeni Avrasyacılık fikri, hayat bulmaya başlamıştır. Yeni Avrasyacılık ’da gelinen bu dönemi yedinci aşama olarak nitelendirmekteyiz. Nasıl Kurtuluş savaşı sırasında batı blokuna karşı mücadele eden Rusya ve Türkiye, çok büyük kazanımlar elde ettiyse günümüzde de batı blokuna karşı yolları kesişen bu iki bölgesel güç, işbirliği sayesinde önemli kazanımlar elde edecektir.
Yedinci Avrasyacılık dönemi Türkiye açısından ayrı bir öneme sahiptir. Yıllardır batı himayesinde sürdürülen politikalar Türkiye’yi bölgesinde yalnızlaştırmıştır. Neredeyse Türkiye’nin hiç dost komşusunun kalmadığı bu dönem, Türkiye sınırlarının kuruluşundan beri en çok tehdit edildiği dönemdir. Bu tehditlerin temelinde bölgesel ihtilaflardan daha çok bölge dışı batılı blokun etkisini görmek mümkündür. Türkiye ve Rusya’nın içinde yer aldığı bölgenin istikrara kavuşmasının tek bir yolu kalmıştır: o da Avrasyacılık fikrinin bölgede hayata geçmesidir. İki ülkenin menfaatine gerçekleşecek bu yapı bölge dışı batılı güçleri şimdiden rahatsız etmeye başlamıştır.

Ömrünü bir asra sığdıran, yaptığı eserlerle asırlar boyu anılacak Cumhuriyet tarihinin en büyük tarihçilerinden Halil İnalcık dün yaşamını yitirdi. (25/07/2016) Yalandan yaşayıp gerçekten ölenlerin aksine Halil İnalcık gerçekten yaşadı, yalandan öldü. O artık ölümsüzüdür. Yaptığı erserler onu hep yaşatacaktır.
Uzun bir yaşam süresi geçiren İnalcık yaptığı çalışmalar bu uzun yaşam süresinin bile taşımayacağı kadar yoğunlukta olmuştur. Hayatını bilime özellikle de Türk tarihine adayan İnalcık’ın neredeyse aldığı nefesi bile bilim için kullandığı söylenebilir. Prof. Halil İnalcık, 7 Eylül 1916’da İstanbul’da doğdu. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım’dır. İlk tahsilini 1923-1930 arasında Ankara Gazi Mektebi’nde yapan İnalcık, orta öğretimine bir yıl Sivas Muallim Mektebi’nde devam etti. Orta tahsilini 1931’de Ankara’da Gazi Muallim Mektebi’nde tamamladı. Lise eğitimini o dönemin en iyi okullarından biri olan Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi’nde 15 Eylül 1935’te tamamladı. Yüksek tahsiline 1935’te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde (AÜDTCF) başladı. Yeni Çağ Tarihi Kürsüsünde M. Göker, B. S. Baykal ve F. Köprülü’nün derslerini takip etti. 1940’ta mezun olan İnalcık, Timur üzerinde hazırladığı bir seminerle Fuad Köprülü’nün dikkatini çekti, onun takdir ve tavsiyesiyle 30 Nisan 1940’da AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ne ilmî yardımcı tayin edildi. 1942’de Türkiye’de sosyo-ekonomik tarih yazıcılığının ilk örneklerinden biri olan Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı teziyle doktor oldu (Ankara: TTK, 1943). 28 Nisan 1942’de AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü’ ne asistan olarak atanan İnalcık, 15 Aralık 1943’te Viyana’dan ‘Büyük Ricat’e Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı unvanlı teziyle doçentliğe atandı. 1945’te AÜDTCF Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Şevkiye Işıl hanımla evlendi. Araştırma sahasını doktora tezinden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve ekonomik meselelerine yoğunlaştıran İnalcık, İstanbul’da Osmanlı arşivlerinde ve Bursa şer’iyye sicilleri üzerinde araştırmalar yaptı. 1947’de Türk Tarih Kurumu (TTK) üyeliğine seçildi.Halil-İnalcık
Daha henüz 30’lu yaşlarda elde ettiği bu başarılar O’nu hiçbir zaman rehavete sevk etmemiş aksinie doyumsuz iştahla daha fazla çalışmaya sevk etmiştir. 1949’da gönderildiği İngiltere’de Osmanlı üzerine çok önemli çalışmalara imza atmıştır. 1952 yılında Pröfesörlük ünvanını alan İnalcık 1953-1954 yılları arasında ABD’deki Columbia Üniversitesi’nde öğretim görevliliği yaptı. 1961’den itibaren Kıbrıs, Beyrut ve Hollanda’da sayısız araştırma faaliyetlerinde bulundu. 1972 yılında Atatürk üniversitesinden emekli oldu. Bu yıldan itibaren başta ABD olmak üzere, Macaristan, fransa gibi ülkelrede bilimsel çalışmalara katıldı. 1993 yılında Türkiye’ye dönen İnalcık bir çok üniversiteyle bilimsel çalışmalarda bulundu. Gerek ulusal gerekse de uluslararası birçk ödülün sahibi olan İnalcık Türk bilim dünyasında ulaşılması güç bir konuma gelmiş durumdadır. İnalcık sadece ülkemiz için değil dünya bilim dünyası için de bir efsanedir. Hayatını bilimeadıya İnalcık’ın sayısız eserleri bulunmaktadır. Bu eserlerden başlıcaları şunlardır:
• The Ottoman Empire, The Classical Age, 1300-1600, London, 1974.
• Studies in Ottoman social and economic history, London, 1985.
• The Middle East and the Balkans under the Ottoman Empire, Bloomington, 1993.
• Süleyman the second and his time, Istanbul, 1993.
• An Economic and Social History of the Ottoman Empire (Donald Quataert ile birlikte), Cambridge, 1994.
• From empire to republic: essays on Ottoman and Turkish social history, Istanbul, 1995.
• Sources and studies on the Ottoman Black Sea, Cambridge, 1995.
• History of Humanity (editor, Peter Burke ile birlikte), 1999.
• Ottoman Civilization (Gunsel Renda ile birlikte), Ankara, 2003.
• Essays in Ottoman History, Eren Yayıncılık.
• Makaleler 1: Doğu Batı, Doğu Batı Yayınları, 2005.
• Fatih devri üzerinde tetkikler ve vesikalar, Ankara, 1954.
• Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, 2000.
• Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 1 /1300-1600, Eren Yayıncılık, Prof. Dr. Donald Quataert ile, 2001.
• Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 2 / 1600-1914, Eren Yayıncılık, 2004.
• Osmanlı İmparatorluğu – Toplum ve Ekonomi, Eren Yayıncılık.
• Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Yapı Kredi Yayınları, 2003.
• Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Eren Yayıncılık.
• ABD Tarihi, Allan Nevins/Henry Steele Commager (çeviri) Doğu Batı Yayınları, 2005.
• Şair ve Patron, Doğu Batı Yayınları, 2003.
• Balkanlar (Prof. Dr. Erol Manisalı ile).
• Atatürk ve Demokratik Türkiye, Kırmızı Yayınınları, 1.Baskı: Temmuz 2007 – 2.Baskı: Aralık 2007.
• Devlet-i Aliyye, 2009.
• Kuruluş – Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak
• Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu (Mehmet Seyitdanlıoğlu ile birlikte) İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
• OSMANLILAR, Fütühat ve Avrupa İle İlişkiler
• Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab – Nedimler Şairler Mutripler, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
• Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı
• Osmanlılar, 2010.
• Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı, 2011.
• Rönesans Avrupası Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
• Osmanlı ve Modern Türkiye, Timaş Yayınları, 2013.
• Devlet-i ‘Aliyye: Tagayyür ve Fesad, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar II, İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.
Dünya bilim dünyasında çok önemli yeri bulunan İnalcık, yeri kolay kolay doldurulamayacak bilim insanıdır. Her Türk’ün övünç duyacağı ünlü tarihçi Halil İnalcık’a Tanrı’dan rahmet kederli ailesine ve Türk milletine başsağlığı diliyorum