Yazar

Ahmet Yılmaz

Tarama

İtalya’nın Antik Etrüsk Halkının muamması nihayet çözüldü. Onlar bize “kişi” sözcüğünü kazandırdılar ve sonradan faşistler tarafından benimsenen demir yönetimi sembolünü icat ettiler. Hatta bazıları, Roma medeniyetini gerçekten biçimlendirenlerin onlar olduğunu savunurlar.

Ancak bugün nesli itibariyle orta İtalya’da yaşayan etrüskler, eskiçağın en büyük gizemi arasında yer alıyorlar. Düzgün bir şekilde çözülmemiş olan dilleri klasik İtalya’daki diğerlerinden farklıydı. Kökenleri akademisyenler tarafından yüzyıllardır tartışılıyor.

Bununla birlikte, yapılan genetik araştırmalar şüphe götürmez gibi görünüyor. Etrüsklerin Türkiye’den geldiğini ve bugünün Toskana ve Umbrianlarının çoğunun yakınında bulunan genetik akrabalarının İtalya’da değil İzmir civarında olduğunu gösteriyor.

Nice’teki Avrupa İnsan Genetik Konferansı’nda, Toskana’nın üç bölümünde yapılan bir çalışma sonucunda, Casentino vadisi ve iki kent, Volterra ve Murlo’da Etrüsk kalıntıları konusunda önemli bulguların bulunduğu söylendi. Araştırmacılar, her bölgede, kente özgü ve aileleri en az üç nesil yaşayan erkeklerden DNA örnekleri aldılar.

Daha sonra babadan oğula geçilen Y kromozomlarını, İtalya, Balkanlar, günümüz Türkiye ve Yunan adası Lemnos’daki diğer gruplarınkilerle karşılaştırarak, dilbilimsel kanıtların Etrüsklerle bağlantılı olabileceğini ileri sürdüler.

Araştırmayı sunan Torino Üniversitesi’nden Alberto Piazza, “Murlo ve Volterra’dan alınan DNA örnekleri, doğu halklarının DNA örnekleri ile İtalya’nın diğer sakinlerine kıyasla çok daha fazla bağlantılıdır” dedi. Murlo’dan alınan örneklerde bulunan belirli bir genetik varyant sadece Türkiye’den insanlarla paylaşılmaktadır. ”

Bu yıl, annelerden kızlara aktarılan DNA’yı izleyen benzer ancak daha az kesin bir çalışma, Batı Asya’dan doğrudan genetik girdiye işaret etti. 2004’te İtalya ve İspanya’dan bir araştırmacı ekibi, Etrüsk’lerin çağdaş İtalyanlara kıyasla daha genetik olarak benzer olduklarını belirlemek için Etrüsk Mezar Odaları’ndan alınan örnekleri kullandı.

Son bulgular, Yunan tarihçi Herodotus’un yaklaşık 2.500 yıl önce konuyla ilgili söylediklerini doğruladı. İtalya’daki Etrüsk uygarlığının ilk izleri M.Ö. 1200 yılına dayanıyor.

Yaklaşık yedi buçuk yüzyıl sonra, Herodotos, Batı Anadolu’da bir süre şiddetli yoksulluk döneminden geçtikten sonra “kralları halkı iki gruba ayırdı. Bunun dışındakiler ülkeyi terk ettiler.

M.Ö. ilk yüzyılda yazan tarihçi Livy, Etrüsklerin Kuzey Avrupa’dan geldiğini iddia etti. Birkaç yıl sonra, Roma’da yaşayan Yunanlı bir yazar olan Halikarnas’tan Dionysius, Etrüsklerin Etruria’da yaşayan yerli İtalyanlar olduğu fikrini ortaya attı.

Lidya imparatorluğu o zamandan beri tarihe geçti. Herodotos’a göre sakinleri, altın ve gümüş sikkelerden ilk kullananlar ve ilk olarak mal ticareti yapan dükkan, daha doğrusu tezgâhlar kurarak sikkeleri kullanılmışlardı. Dünyaya “Croesus kadar zengin” sözlerini verdiler – Croesus son krallarıydı.

Etrüsklerin Roma uygarlığına katkısı halen tartışılıyor. Roma’ya erken dönem krallarından bazılarını ve belki de onun adını verdiler.

Romalılar için bir otoritenin amblemi haline getirilen çift kanatlı bir balta etrafında kırpma çubukları bulunan “fasses” neredeyse kesinlikle Etrüsk menşeli idi. Bununla birlikte, Latincedeki, “phersu” ya ait “persona” yani kişi kelimesi Etrüsk kökenlidir.

Etrüskler kuşkusuz görkemli sanat yarattılar. En ünlü eserleri arasında Roma müzesinde yer alan Gelin ve Damat Lahdi (veya Evli Çift) adı verilir.

Etrüsk’lerin yıldırım modellerini okuyarak geleceği öngörmeye çalıştıkları bilinmektedir. Arabayı İtalya’ya getirdikleri düşünülüyor. Kesinlikle iyi et yediler. Toskana, Chiana vadisindeki sığır eti ile ünlüdür.

“Chianina” ve diğer üç Tuscan sığır suşunun yakın zamanda gerçekleştirmiş olduğu bir başka genetik araştırmada, İtalyan ırklarıyla ilgisiz oldukları bulundu.

Yapılan yeni bir araştırma Dünya’nın Karanlık madde saçaklarıyla çevrili olduğunu gösterdi. Bu saçaklar dünya çevresinde sanki bir kaplama gibi yer almaktadır. Gök bilimcilere göre karanlık madde, ışığı ne yayar ne de absorbe eder. Karanlık madde evrende normal maddeden 6 kat daha fazla bulunmaktadır.


 

 

 

 

 

 

Bu madde evrende ince köklere sahip inanılmaz uzunlukta saçaklardan oluşmaktadır. Evrenin bu görünmez madde ile dolu olduğu bilim adamlarınca düşünülmektedir.

NASA’nın Pasadena’daki Jet Propulsion Laboratuvarından Gary Prézeau, yaptığı açıklamada, “Güneş sisteminin kendisinden daha büyük olabilecek bir karanlık madde akımı, galaktik çevremizi çaprazlama olarak sarmıştır. ” dedi.

Hypatia, eserleri bugüne kadar kalmış ilk kadın matematikçidir. 370-415 yılları arasında yaşamıştır; İskenderiye’de doğup, orada da ölmüştür. Hypatia’nın başına gelenlerin nedenlerini anlayabilmek için öncelikle o dönemlerin İskenderiye’si hakkında kısa bilgi muhtemelen yararlı olur.

İskenderiye, Makedonya hükümdarı ve Aristoteles’in öğrencisi Büyük İskender tarafından M.Ö. 332 yılında Mısır’da kurulmuş bir şehirdir. İskender’in ölümünden sonra (M.Ö. 323 yılı), onun en güvendiği general olan Ptolemaios ve ailesi tarafından yönetildi. Çok büyük bir üniversite ve kütüphane kuruldu. Dönemin en önemli kültür merkezlerinden biri oldu. İskenderiyeliler bağımsızlıklarını bir süre Roma İmparatorluğu’ndan korumayı başarsalar da, M.Ö. 80 yılında teslim oldular. 326 yılında, İmparator 1. Konstantin, Roma entrikalarından kurtulabilmek amacıyla Roma İmparatorluğunun başkentini doğuya çekmek istedi ve Konstantinopol’u yani İstanbul’u kurdu. Hemen sonra da Hıristiyanlığı kabul etti. Paganlarla Hıristiyanların mücadelesi 5. yüzyıla kadar devam etti. Daha sonra da göreceğimiz gibi, Yahudilerin ve Yunan paganlarının aktif olduğu İskenderiye de bu mücadeleden kendi payını aldı …

Hypatia’nın babası Teona, İskenderiye Üniversitesi’nde matematik öğretmeniydi. Ünlü İskenderiye kütüphanesinin son başkanı olmuştur. Onun zamanında bu kütüphanenin faaliyetine imparator fermanı ile son verilmiştir. Teona Öklidin çalışmalarını düzenleyip yayınlamış ve Ptolemeyusun “Almagets” eserine açıklamalar yazmıştır. Daha sonra üniversitenin rektörü oldu. Hypatia, İskenderiye’deki zengin bilimsel ortamdan yararlandı. Artık genç yaşlarında soru sormayı, araştırmayı ve şüphe etmeyi öğrendi. Teona, kızını kusursuz bir insan olarak yetiştirmek istiyordu. Kızının eğitimi ile ciddi ilgilendi, hem öğretmeni hem de dostu oldu. El sanatları, şiir, felsefe, din, astronomi, astroloji, matematik alanlarında çok iyi bilgilenmesi için elinden geleni yaptı. Çok iyi bir öğretmendi. Öğrettiği konuları sever ve sevgisini öğrencilerine de aktarabileceğini biliyordu. Dönemin büyük dinlerini kızına öğretti. Dogmalardan ve dinlere batmasına izin vermedi.

Kızının sadece zihinsel değil, fiziksel gelişimine de özel dikkat yaptı. Günün belirli saatleri spora ayrılmıştı. Hypatia yüzmeyi, kürek çekmeyi, ata binmeyi, dağa tırmanmayı öğrendi … Yıllar sonra Hypatia babasından öğrendikleriyle kendi kendine öğrendiklerini birleştirip şöyle yazdı; “Masallar masal gibi, efsaneler efsane gibi anlatılmalıdır. Boş inançları gerçek diye öğretmekten daha korkunç bir şey olamaz. Çocuk aklı bunları kabul eder ve çocuklar yanlış şeylere inanır. Bu yanlış inançlardan arınmak çok zor olur, uzun yıllar alır. İnsanlar boş inançlara bir gerçek gibi inanıp uğruna savaşıyorlar.”

Hypatia büyüdükten sonra seyahate çıktı. Roma’ya ve Atina’ya gitti. Atinalı filozof, Neoplatoncu Plutarx tan dersler aldı. Bu yolculuğu sırasında matematikçi olarak ünlendi. İskenderiye’ye geri döndüğünde üniversitede matematik ve felsefe öğretmenliği yapması istendi. Büyük sevinçle kabul etti. Hypatia çok sevilen, iyi bir öğretmendi. Hypatianın hem sınıfının hem de evinin öğrencilerle, dönemin bilim adamı ve düşünürleriyle dolup taştığını yazılıyor. Avrupa’dan, Asya’dan ve Afrika’dan öğrenciler sadece Hypatianın öğrencisi olmak için akın akın İskenderiye’ye geliyorlardı. Esasen Diofant’ın ünlü Aritmetika adlı kitabından ders verirdi.

Hypatia matematiğe ait birçok kitap yazmıştır. Ne yazık ki bu kitaplardan bize ancak parçaları kalmıştır. Kitapların çoğu İskenderiye yangınında ve Serapis Tapınağı’nın sapkın halk tarafından yakılması sırasında zarar görmüştür. Babasıyla birlikte Öklidin Elementler kitabında düzeltmeler yapmıştır ve bu konuda en az bir kitap yazdığı biliniyor. Diofantın astronomi konusundaki çalışmalarına ek olan bir eserinin parçaları 15. yüzyılda Vatikan kütüphanesinde bulunmuştur. Hypatianın bir de “Apolloniusun Konileri Üzerine” adlı bir kitap yazdığı biliniyor. Hypatiadan sonra 17. yüzyılın 2. yarısına kadar bu konuya dokunulmamıştır. Ta ki Descartes, Newton ve Leibniz’e kadar. Ayrıca, elimizde Ptolemeyin astronomi ve Diofantın aritmetika kitaplarına düşen kayıtları var. Hypatia, gökyüzü gözlemleri, su temizlemede, denizcilikte kullanılan çeşitli buluşlarıyla ünlüdür. O öyle popüler oldu ki, sık sık “İskenderiyeli filozof” ya da “İskenderiyeli ilham perisi” adresli mektuplar alıyordu.

Hypatia, kendini neoplatoncular denilen bir düşünce okuluna ait hissediyordu. Bu okulun bilimsel düşünce yöntemi Hıristiyanların dogmatik ve fanatik düşünceleriyle çelişiyordu. 412 yılında, İskenderiye Kilisesi yönetimine Cyril adlı bir kişi atandı. Cyril katı Hıristiyan idi. Devlet işlerinden de elini çekmemişti. Kiliseye bağlı Parabolari denilen bir ordu vardı. Parabolariler öncelikle bugünün “Kızılay”ı görevini görüyorlardı. Daha sonra amaçlarından çıkarak vahşete başladılar. Cyril, paganlara saldırmaya en zayıflardan başladı. Çok yakıp yıktı, masum insanları öldürdü. Sonra sıra İskenderiyenin kurulmasından beri özel kanunlarla korunan ve barış içinde yaşayan Yahudilere ulaştı. Sinagoglarını yerle bir edip onları kentten kovdu. Mısır müfettişi Orestes, Cyrilin yaptıklarını hükümete şikayet etse de bir sonuç elde edemedi.

Cyril sadece dini gücü değil, siyasi gücü de ele geçirmek istiyordu. Bu nedenle Vali Orestus ve yakınları yok edilmeli, en azından Orestus zayıflatılmalı idi. Hypatia, Orestusun yakın arkadaşlarından en önemlisi ve en başta gelenlerinden idi. Hem saygın, hem bilgiliydi. Aynı zamanda iyi hitabeti vardı. Hypatia ortadan kaldırılmalı idi. Kentte Orestusla Cyrilin dostluklarına tek engelin Hypatia olduğu söylentileri dolaşıyordu.

Matematik tarihinin en korkunç cinayeti için ortam hazırdı. Provokatörlerin da yardımıyla, soyguncular, işsizler, cahiller Hıristiyan olmayan Hypatiaya karşı kışkırtıldı. Hypatia, üniversiteden eve dönerken dindarların saldırısına uğradı. Önce derisi soyuldu, sonra parçalanarak yakıldı. İşlenen suç hakkında soruşturma yapılsa da rüşvet ve güç gösterisi sayesinde neticelenmeden bağlanır. Cyril, Hypatianın ölmediğini ve Roma’da olduğunu söyleyerek İskenderiyelileri kandırmaya çalışsa da tarihi aldatamayacağını bilmiyordu.

Hypatianın anısını sürdürmek için bir asteroid ve ayda bir krater onun adıyla adlandırılmıştır. Ayrıca, onun hayatından bahseden eserler yazılmış, tiyatro gösterileri yapılmış ve nihayet 2009 yılında “Agora” filmi çekilmiştir.

Hypatia’nın ölümü hakkında bugün en güvenilir kaynak, bir Hristiyan olan Socrates Scholasticus’un 439’da yazmayı tamamladığı “Historia Ecclesiastica” adlı yapıtıdır. Bu yapıta göre olaylar Socrates Scholasticus’un anlatımı ile şöyle gelişir:

…Hypatia’nın sık sık Vali Orestus ile görüşmesi Hristiyanların hoşuna gitmiyordu. Hypatia’nın, Vali Orestus ile Piskopos Cyril’in uzlaşmasını engellemeye çalıştığı düşünülüyordu. Böyle düşünen bir grup bağnaz, Peter adındaki çete liderleri ile birlikte Hypatia’nın evinin önünde pusuya yattılar ve onu beklemeye başladılar. Hypatia eve geldiğinde ise onu kaçırıp Caesareum adındaki bir kiliseye götürdükten sonra tamamen soydular. Ardından onu taşlayarak öldürdüler. Daha sonra Hypatia’nın parçalanmış bedenini alıp Cinaron adındaki bir yerde yaktılar.—Socrates Scholasticus, Ecclesiastical History

Her ikisi yok olur mu? İlk bakışta bu, uçuk bir fikir gibi gelmektedir. Her şey UniverseToday den Fraser Keyn’in kara deliği nasıl imha etmeli konusunda önerileri ile başladı.

Birçok akıl almaz fikir önerdi. Bunlardan bazıları Kara deliği roketle, lazerle vurmak, gezegenle çarpıştırmak vb. Ancak bunlar işe yaramayacak ve kara delik daha da büyüyecektir. Öyleyse ne yapmak gerekir?

Fraser Keyn anti-maddeyi teklif etse de, daha sonra bunun da dev galaktik canavarı sadece yemlemekten başka bir şey olmadığını düşünüp düşünceden vazgeçmişti. Peki anti-madde olağan maddenin tersi değil mi? Neden kara deliği anti-madde ile doldurmak mümkün değil?

Anti-madde pratik olarak madde gibidir, ama o her şeyin tersidir. Elektrik yükü, onu oluşturan tüm alt parçacıklarının yapılanması gibi her şeyi maddenin tersidir. Kütleden başka her şey maddeye göre terstir. Anti elektron ile elektron aynı kütleye sahiptir. Burada biraz düşünelim. Aynı miktarda madde ve anti-maddenin çarpışması sırasında onlar yok olurlar, ama kaybolmazlar. Çünkü saf enerjiye dönüşürler.

Einstein’ın dediği gibi, kütle ve enerji aynı kavramın farklı yönleri. Kütleyi enerjiye, enerjiyi ise kütleye çevirmek mümkündür. Kara delikler ise her şeyi – maddeyi de, enerjiyi de yutarak daha da büyük kara deliklere dönüşürler. Madde ve anti maddeden oluşan aynı kütleye sahip iki kara delik çarpışırsa, onlar yok olarak temiz enerji açığa çıkar. Kara deliğin yerçekimi kuvveti o kadar güçlüdür ki, onu ışık bile terk edemiyor. Bu nedenle, oluşan tüm enerji anında daha büyük karadeliğe dönüşecek.

Ayrıca, anti-maddeden oluşan kara deliğin oluşturulması çok pahalıya mal olacak. Anti maddeyi oluşturmak için protonlar ışık hızına yakın hızlar ile hareket ettirilerek birbiriyle çarpıştırılmalıdır. Bu sayede parçacıkların kollektif dürtüsü kütleye dönüşüyor. Her bir çarpışma sırasında küçük parçacıklar oluşur. Bu parçacıkları toplayıp manyetik alan tutmalı ki, yok olmasınlar. NASA’ya göre, bir gram anti-hidrojenin alınması için 62,5 trilyon dolar ödenek gerekiyor.

Michigan Üniversitesi bilim adamları güneş sisteminde yeni gezegen keşfetti.

Keşfedilmiş yeni cüce gezegen 2014 UZ224 olarak adlandırıldı. Güneş Sistemimizin yeni üyesi olan bu gezegen Dünya’dan 30 kat daha küçüktür. Bu kozmik nesne 2014’te Michigan Üniversitesi’nden astrofizikçi David Gerdes ve onun öğrencileri tarafından keşfedilmiştir. Ancak çapı 420 km olan bu nesne cüce gezegen olarak tescil edildi. Dünya ile kıyasladığımızda belirtmek gerekir ki, Dünya’nın çapı 12724 km dir. Yeni gezegen Plüton un yörüngesinin biraz ötesinde yani, Güneş sisteminin sınırında bulunmaktadır. 2014 UZ224 gezegeninin Güneş etrafında tam dönme süresi ise 1136 yıl sürer. Bu kozmik nesnenin cüce gezegen olarak kayda geçmesi için onun Güneş etrafında bir yörüngesi olmalı, hidrostatik dengeyi sağlamak için yeterli kütleye sahip olmalı ve diğer gezegenin uydusu olmamalıdır.

Gezegen Dokuz?

Neptün’ün yörüngesinin ötesi, binlerce buz ya da kayalık cisim bulunduğuna inanılan bir kemer olan Kuiper Kuşağı olarak bilinir. Bunun ötesinde, Oort Bulutu olarak bilinen bir bölge – güneş sisteminin geri kalanını çevreleyen buz ya da kayalık cisimlerden oluşan bir küresel bölge – bulunmaktadır. Çoğu kuyruklu yıldızı Kuiper Kuşağı veya Oort Bulutu kaynaklıdır, ancak çok geniş yörüngeleri onları güneşe yaklaştırır.

Güneş sisteminin dış bölgelerinin çoğunlukla Pluto’dan daha küçük nesnelerden oluştuğu düşünülürken, bu dış bölgede gizlenmiş olan Neptün boyutuna yakın başka bir gezegen olabilir. Yakın geçmişte yapılan araştırmalar, bilinen cisimlerin dış güneş sisteminde harekete geçirilmesinin bu dokuzuncu gezegenin varlığına işaret edebileceğini (bilim adamlarının Gezegen Dokuz adıyla yazdığı) göstermiştir. Bu araştırma, yeni gezegeni bulmak için teleskoplarla tarama çalışmalarını hızlandırdı.

İnsan nüfusu, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar artmıştır. Teknolojik ilerlemelerle insanın doğa üzerindeki tüketim baskısı eskiye oranla daha fazladır. Yani insanlar eskiye göre daha iyi besleniyorlar, daha çok kıyafet kullanıyorlar ve daha geniş ve gelişmiş evlerde yaşıyorlar. Nüfusun hem fazla olması, hem de daha fazla tüketim yapması çevre üzerinde onarılması güç hasarlar oluşturmaktadır. Bununla ilgili aşağıdaki örnekler dünyada tehlike çanlarının çaldığının göstergesidir.

İnsanlık son 50 yıl içinde büyük balık rezervinin %90 kadarını yok etti. Bilinen balıkçılık mekanlarının %22 sinde aşırı avlanma sonucunda balık rezervi tükenmiş, % 44’ü ise tükenme tehlikesi ile karşı karşıya gelmiştir. Yenilebilir balıkları avlarken her yıl ağlara takılan 27 milyon ton diğer deniz canlısı yeniden denize atılır. Çok açıktır ki, onlar artık yaşamaya devam edebilecek durumda değildirler. Denizin dibi bazı yerlerde çeşitli atıklar ile o derecede kaplıdır ki, orda artık hiçbir şey yaşayamamaktadır.

Son 50 yıl içinde insanoğlu ormanların %70’ini yok etti. Kalan %30 ise parça parça azalmış ve yok olma tehlikesi altındadırlar. Yılda 80 kilometre kare orman yok olmaktadır.

45 bin göl yok edildi. Her yıl kimyasal sanayi yüz milyon ton 70000 farklı bileşeni doğaya atıyor ve her yıl da bu çeşitliliğe 1000 yeni bileşen ekleniyor. Bu kimyasal ürünlerin sadece az bir kısmı insan ve doğa için zararsızdır.

Son 50 yıl içinde kuş çeşitliliğinin dörtte biri yok oldu, %11’i ise günümüzde yok olma tehlikesi altındadır. Memelilerin %18’i, balıkların%5’i, bitkilerin ise %8 yok olmakla yüz yüzedirler. Mercan kayalıkları, balık rezervinin tükenmesi, kirlenme ve sıcaklığın yükselmesinden zarar görmektedir.

Bütün bunların asıl nedeni ise enerji açlığıdır. Sahra altı Afrika’da kişi başına oldukça düşük, Avrupa ve Kuzey Amerika’da oldukça yüksek enerji tüketilmektedir. Dünya Enerji tüketimi en çok gelişmiş ülkelerde gerçekleşmektedir. Gelişmiş ülkeler, içlerindeki bazı çevre gönüllüleri dışında gezegenimizin bu yok oluşuna ya hiç ya da çok cılız tepkiler vermektedir.

Sonuç olarak gezegenimizin kaynaklarının % 30’u tükendi ve nüfus ise durmadan artmaktadır. Gelecek yıllar günümüzden daha kötü olacaktır. Dünyanın geleceğiyle ilgili tedbir almak artık bir tercih değil, zorunluluktur. ” Çevre; miras değil, gelecek nesillere devredilecek emanettir.”

Asıl adı Timuçin olan hükümdarın Kore ve Çin’den başlayan dev imparatorluğu Afganistan, İran, Irak ve Rusya’yı da kapsayıp Macaristan’a kadar uzanıyordu. Bu, tarihteki en büyük imparatorluk idi.

Frank MakLinn son derece ilginç biyografisinde Cengiz Han’ın olağanüstü, destansı hayatını çok güzel tarif etti. Yazar Timuçin’in gençlik yıllarını Moğol kırsalında geçirdiği ağır göçebe hayatından söz etti. Sıcaklığın 38 derece ile eksi 6 derece arasında değiştiği bu araziler genellikle Sibirya tundrasından gelen rüzgarların ve Gobi’nin çöl fırtınalarına maruz kalıyordu. Timuçin sert ve güçlü insanlar yetiştiren bu ortamda herkesten daha güçlü idi.

14 yaşında o kendisinin potansiyel rakibi olan baba bir, anne ayrı kardeşini balık üstüne açılan bir tartışmada öldürür. Cengiz Han 16 yaşında evlendi. Son derece başarılı askeri faaliyetlerinden dolayı Moğol kabilelerinin “kurultay” denilen askeri konseyi Timuçin’i Moğolların lideri seçer, ona “Cengiz Han” adını verir. Bu isim çoğu zaman “Evrenin hakimi” olarak tercüme edilir. O, ordusunda reform yaparak, bölüklere ayırır. Böylece, ordu onluk, yüzlük, binlik ve on binlik bölüklerden oluştu. Askerlerin maaşı ise ganimetler idi.

O, bu yüz binlik ordu ile tüm Asya’yı ele geçirdi. Cengiz Han ilk olarak Çin’in kuzeybatısındaki Tankutları kendisine tabi etti. Sonra ise bu bölgeyi işgal etti. Daha sonra, 1211 yılında güçlü Tszin İmparatorluğunu ele geçirdi. 1213 yılında, Pekin’e kadar ulaştı. Pekin’in gerçekten devasa ve korkunç savunması ile yüz yüze gelen Cengiz Han kenti ablukaya alarak aç bırakır. 1215 yılında Pekin teslim olur. Ardından yağma başlanmış Çin tarihinin en yıkıcı olaylarından biri olmuştur.

Cengiz Han’ın orduları 1219 yılında buradan batıya, İran’a doğru hareket etti. Burada Sultan Han’ın iki elçisinin sakalını tıraş etmiş, sonra ise onları idam ettirmişti.

1220 yılında İpek Yolu üzerinde yer alan muhteşem Semerkant şehri ele geçiriliyor. MakLinn kitabında Cengiz Han’ın askerlerinin bir günde 50 bin insanı katletmesi olgusunu belirtmese de, kayıpların aşırı olduğunu yazıyor.

En ağır yıl ise 1221 yılı olur. Kağan’ın diğer ordularının doğuda topraklar tuttuğu bir sırada o, Gürcistan’ın başkenti Tiflis’i alarak Hıristiyan dünyasını endişeye düşürür.

Onun kendisi kadar acımasız olan oğlu Tolui (Tuluy) ise bugünkü Türkmenistan topraklarında bulunan Merv kentini ele geçirir. Merv o zaman dünyanın en büyük kentlerinden biriydi. Moğollar şehrin nüfusuna dokunmayacaklarına söz verirler. Ancak Şehir sakinleri teslim olurlar ve Tuluy’un onları toplu olarak idam ettirdiği eserde kaydedildi.
Katliam dört gün, dört gece devam etti.

Genel olarak Cengiz Han’ın savaşlarında 37,5 milyon insanın öldüğü belirtilir. Dünya tarihinde silinmez iz bırakmış büyük hükümdar 1227 yılında öldü.

Eski kalıntılar ve Mezopotamya’daki höyüklerden birçok değerli eserler, binlerce tablet, heykelcikler ve diğer çeşitli hazineler ortaya çıkarılmıştır.

Aralarında iktidardaki bir kralın ya da Lagaş şehrinin kral rahibini tasvir eden diyorit olarak bilinen sert kayaçlardan oyulmuş birçok heykel ve heykelcik var.

Bu heykellerin ortak noktası o dönem Mezopotamya’da bilinmeyen bir tarzda oyulmuş olmasıdır ki bu durum onları ilginç kılmaktadır.

Diyorit kayaçlardan yapılmış heykeller ve diğer şaheserlerin M.Ö 4000 ve M.Ö 3000 li yıllar ait olduğu düşünülmektedir.

İki yüzyıl hüküm sürdükten sonra, Akad İmparatorluğu ortadan kalktı ve izleyen elli yıl boyunca, yerel krallar güney Mezopotamya’daki bağımsız şehir-devletlerine hükmetti.

Güney Mezopotamya’da bulunan Lagaş antik kenti-devlet kalıntıları arasında, Gudea (yaklaşık M.Ö. 2150-2125) ve oğlu Ur-Ningirsu (yaklaşık M.Ö. 2125-2100) nun hükümdarlıkları sırasındaki Sümer edebiyatına ait ilahiler, dualar ve kral heykelleri bulunmuştur.

Yazıtlar, Gudea tarafından inşa edilmiş Uruk, Nippur, Adab, Ur tapınakları, sulama kanallarının inşası ve tanrılara değerli hediyeler adanmasına ilişkin Gudea’nın başarılarını vurgulamaktır.

Kazılarda ortaya iki düzineden fazla heykelin hepsi, Gudea’nın derin dindarlığını ve onun özellikle tapınak, bina ve restorasyon konusundaki birçok başarılarını ortaya çıkarmaktadır. Ortaya çıkan eserler Sümerli ustaların oldukça başarılı ve kabiliyetli olduklarını gözler önüne sermektedir.

Gudea, 20 yıl süren saltanatı sırasında Sümerliler üzerinde büyük etki bıraktı; ona genellikle ‘Lagaş Kralı Gudea’ denirdi. Ancak, Gudea dikkatli olmayı tercih etti ve kral (‘Lugal’) değil, sadece ENSI, (kent-kralı veya vali) olarak anılmayı tercih etti.

Bu Gudea’nın büyüyen etkisini ve Sümerliler üzerindeki oluşturduğu siyasi gücünü gösterir. Yerine Oğlu Ur-Ningirsu geçti.

Her gün gerçek sandığımız her şeyi olduğu gibi kabul ediyoruz. Oysa bu “gerçeklik” herhangi bir nesnel gerçekliğin yansıması, onun, filtrelerimizden geçmiş çarpık biçimidir. Bu gerçeklik nedir? Vücudumuzu oluşturan atom ve moleküller gerçekten mevcuttur; bizimle karşılıklı ilişkilere giren fotonlar enerji ve momentuma sahiptir; vücudumuzu “delip-geçen” nötronlar – tüm bunlar kuantum parçacıklardır. Evren ise küçük atom altı parçacıklardan oluşmuş ve dev galaksilere kadar herşey fiziksel nesneler olmayabilir. Daha net ifade etmek gerekirse, diğer bir gerçekliğin yansıması olabilir.

Bu konuyu ileri süren uzmanlar aslında ikiye ayrılır. Birinci gruptakiler düşünceyi ilginç bulsalar da, şüpheci yaklaşırlar, diğerleri ise bunun aşırı dikkat çekici olduğunu vurgulayarak, delilleri ortaya çıkarmak için elinden geleni yaparlar.

Sanal gerçekliğin ve evren simülasyonu görüşünün ne olduğunu basit bir şekilde anlamak için The Matrix ve The Thirteenth Floor gibi bilim-kurgu filmleri izlemeniz yeterlidir. Fakat ilginç olan, bu filmler sadece kurgudan ibaret değil, aksine iyi bilimsel esasa sahiptir.

Doğanın en temel açmazlarından biri, neden doğa kanunları doğa kanunlarıdır. Neden elementler parçacıklardan oluşuyor ve temel sabitler ile karşılıklı fiziksel ilişkiye sahipler. Bunlardan hangileri evreni anlatıyor. Elimizde evrenin neden ve nasıl şekillenmiş olduğunu belirleyen, temel olarak aslında neyin mevcut olduğunu anlamamıza yarayacak bir matematiksel ve fiziksel prensip yoktur. Biz temelde evrenin içindeyiz ve kendi sınırlı becerilerimizle onun sadece sınırlı bir bölümünü gözlemleyebiliyoruz.

Biz, 46 milyar ışık yılından daha uzak mesafeyi göremeyiz, çünkü Büyük Patlama anından sonraki zaman miktarı ışık hızıyla birlikte bundan ötesini görmemizi olanaksız kılar. Aşırı gelişmiş teknolojilerle bile evrenin temel kuantum hududunu aşmak imkansızdır. Çeşitli parametrelerin hesaplanması girişimleri aynı zamanda hiçbir zaman yok edemeyeceğimiz belirsizlikleri ortaya çıkarıyor ki, bunlara da kuantum sınırlar denir.

Muhtemelen daha çok felsefeye ait olan bu soruları cevaplayan fiziksel açıklamalar var ve biz şimdilik bunları anlamak için çok gerilerdeyiz. Bunun yanı sıra bir de şöyle bir versiyonu var ki, o da evren yasalarının bu şekilde kodlanmış olduğunu ileri sürüyor. Mecazi anlamda değil, öyle işittiğiniz gibi, gerçek anlamda yani, herşey simülasyondur. Son 70 yılda hesaplama gücümüz korkunç derecede arttı ve bunun örneği ortadadır. Biz, çok kısa süreler içinde trilyonlarca parçacıklardan simülasyonlar kurabiliyoruz.

Eğer hesaplama gücümüz daha fazla gelişip, gerekli yeterliliğe ulaşırsa, teorik olarak bütün evrenin her döneminin her bir parçasını simülasyona dönüştürebilirdik. Eğer bu işlem için kuantum bilgisayarlar kullanılsaydı ve her ayrı parçayı belirsizlik durumunda destekleyebilseydi, simülasyonumuzda evrene ait kuantum belirsizlik yer edebilirdi. Ve eğer bu simülasyon kapsamında oluşan gezegenlerde hayat gelişseydi, hatta bu yaşam entelektüel merhalelere ulaşsaydı, onlar bir gün simülasyon içerisinde yaşadıklarını anlayabilirler miydi? Elbette ki, “hayır” cevabı veren bilim adamları oldukça çoktur.

NASA’dan Ric TERRIL “Hatta belirli boyutu ve uzunluğu olduğunu kabul ettiğimiz zaman, enerji, mekan, hacim gibi kavramlar da sınırlıdır. Bu durumda aynı zamanda bizim evrenimiz de hesaplanmış ve sınırlı olmalıdır. Bu gibi özellikler evrenin bir simülasyon olabileceğini düşündürüyor.”, diyor.

Fizik açısından bu fikir yanlış da olabilir. Kuantum belirsizliği gerçek olabilir, ama bu mekanın ve zamanın kuantumlaştığı veya foton enerjisinin istenilen kadar küçük olabileceği anlamına gelmiyor. Gözlemlenebilir evrenin bir sonu olabilir, ama eğer gözlenmemiş kainat da işin içine katılırsa o, sonsuz da olabilir. Modellerimizin hesaplama yükünü azaltmak için mümkün tüm hilelere başvuruyoruz, fakat evrenin de böyle hilelere el attığının kanıtı elde edilse bile, bu deliller bazlı olmayacak, çünkü kozmik mekanın aşırı az bir bölümünü incelemiş olacağız.

Enformasyon teorisinin sonuçları teorik fiziğin ileri araştırmalarında ortaya çıkıyor. Bu nedenle, her iki alan sistematik matematiğe tabidir. Bazı argümanlar ileri sürülüyor. Bunlardan birisi “gelecekte bilinç taklit edilebilecek, demek ki organik bilinci de simüle etmek mümkün olacak, bu ise bizim de bilinç simülasyonu olduğumuz anlamına da gelebilir.” Bu argümanlar o derecede zayıf, dayanıksız ve eleştiriye kapalıdır ki, argüman olduklarını bile düşünmek zordur.

Yakından bakarsak bu teorinin insan aklını başarılı şekilde “iştahlandırdığı” görülebilir. Evrenin simülasyondan ibaret olduğu fikri basit ve konforludur. Peki o zaman bilime ne gerek var? Evrenin simülasyon olduğu versiyonunun biraz farklı biçimini yüzyıllardır dinler de sunmaktadır.

Başka bir husus da şudur ki, örneğin, kozmik ışınlar mekan-zamanın ayrık (çok boyutlu) olduğuna dair kanıtlar elde edilse ve bu sayede evren hakkında bildiklerimiz inanılmaz düzeyde artsa bile, bu, evrenin modelleme hipotezini teyit etmiş olmayacak. Çünkü bunu teyit etmenin herhangi bir yöntemi yoktur. Bulduğumuz veya tapmadığımız herhangi bir kozmik “çarpıklık” yaratıcılarımızın bıraktığı hatalar olabilir, ama evrenin kendi özelliği de olabilir ki, bu daha bilimsel izlenim veriyor.

Hipotez kişiyi çekiyor, ancak bu düşünceyi bilimsel olarak değerlendirebilmek için, bunun olasılığını hesaplayabilir miyiz bilemiyoruz. Örneğin, fiziğin çekici özelliği şu ki, bazen akıl almaz fikirler ortaya çıkarsa da, çok güçlü bir tahmin ve modelleme aletidir. Hatta eğer simulasyonda yaşıyorsak bile, doğa kanunları ve esasları hakkındaki araştırmalar bitmeyecek.

Bilim adamları, Amerika Birleşik Devletleri’ nde yapılan bilimsel çalışmalarda, kanın en basit analizini ortaya koydular. Bu analiz sağlıklı insanın bir sonraki 14 yıl içinde zatürreeden veya başka bir keskin enfeksiyondan ölme ihtimalini belirlemeye olanak tanımaktadır.

“Cell Systems” dergisinde yayınlanan makaleye göre, on bin gönüllü üzerinde deney yapan kişiler iltihap süreçlerinin ek ürününü – GlycA biomarkeri keşfettiler. Muhtemelen, kanda onun yüksek seviyesi yavaş giden kronik enfeksiyonun veya anormal aktif bağışıklık tepkilerin sonucudur. GlycA ilgili iltihabi süreçler insanı tehlikeli enfeksiyonlara karşı daha zayıf kılmaktadır.

Hastane kayıtlarının analizi ve ölümler hakkındaki ifadeler, yükselmiş GlycA nın ağır enfeksiyonları, öncelikle zatürre ve kan iltihapları riskini artırdığını göstermektedir.

Bilim adamlarına göre kronik enfeksiyon yüzünden GlycA-nın yüksek seviyesini insanın bağışıklık sisteminin yanlış tepkisinden nasıl ayırt edileceği henüz anlaşılamamıştır.

Söz konusu makalenin ortaklarından Iohannes Kettunen “Biz riski düşürmenin mümkün olup olmadığını anlamak için çok çalışmalıyız. Şahsen ben doktorların üstesinden gelemediği GlycA biomarkera göre hastalanma ya da ölme riskinin yüksek olduğunu bilmek istemezdim “.

2015 yılında İsveçli bilim adamları beş dakikalık online-test hazırladı. Onlara göre, bu online-test orta yaşlı (40-70 yaş) kadın ve erkeklerde beş yıl içinde ölme ihtimalini belirlemeye yeterli değerlendirmeye yardımcı olacak. Test erkekler için 13 sorudan, kadınlar için ise 11 sorudan oluşmaktadır.