Yazar

admin

Tarama

İngiliz bilim adamlarının yapay zeka teknolojisi ile ‘robot yargıç’ geliştirdi. Yapay zekanın son ürünü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) görülen davalardan yüzde 79’unun hükmünü doğru tahmin etti.

Londra’daki UCL Üniversitesi ile Sheffield Üniversitesi’ndeki bilgisayar mühendislerinin geliştirdiği algoritma, davaları hem yasal hem ahlâki boyutlarıyla inceleyebiliyor.

Algoritmayı geliştiren ekip, yapay zekası olan bir bilgisayara AİHM’de görülen 584 davayı yükledi.

Bilgisayar da ortada bir insan hakları ihlali olduğunda; bazı ifadelerin veya bilgilerin dava metinlerinde daha sık kullanıldığını tespit etti.

‘Robot yargıç’ 600’e yakın davanın hükümleriyle ilgili tahminlerde bulundu.

Neredeyse her beş karardan dördü doğru tahmin edildi.

‘Kolaylık sağlayabilir’

Araştırmayı yöneten UCL’den Dr Nikolaos Aletras, “Yapay zeka üzerinde büyük bir ilgi var ancak (yapay zekanın) yakın bir gelecekte yargıçların veya avukatların yerine geçebileceğini düşünmüyoruz. Yine de yapay zeka davaların yapısını daha hızlı algılayacağı için kullanışlı olabilir. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre hak ihlalinin yaşandığı davaları bulmakta kolaylık sağlayabilir” dedi.

Uzmanlar 60’lı yıllarda, gelecekte makineler sayesinde dava sonuçlarının tahmin edilebileceğini öngörmüşlerdi.

Araştırmanın bir sonraki aşamasında ise uzmanların sisteme daha fazla veri yükleyecekleri belirtildi.

“Sistemin tanıklardan ve avukatlardan gelen ifadeleri de algılayabilmesi için bir engel yok” dedi.

Kaynak: http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37750409

Birleşmiş Milletler geçtiğimiz ay antobiyotik direncini “en büyük ve en acil ele alınması gereken küresel tehlike” olarak tanımladı. Peki bu sorunla nasıl mücadele edilecek? 
Geçtiğimiz ay Birleşmiş Milletler’in ev sahipliği yaptığı olağanüstü bir toplantı, dünyanın, yılda 700 bin kişinin ölümüne neden olduğu düşünülen antibiyotik direncine bakışını değiştirebilir.

BM toplantısına katılanların tümü, antibiyotik direncini “en büyük ve en acil ele alınması gereken küresel tehlike” olarak tanımlayan bir siyasi deklarasyonu imzaladı. Ancak tehlikenin kontrol altına alınıp alınamayacağını tarafların bundan sonraki hamleleri belirleyecek.

Toplantıyla eşzamanlı olarak gündeme gelen endişe verici haberler de antibiyotik direncinin ne kadar ciddi ve acil bir sorun olduğunu ortaya koydu.
BM’dekiyle aynı zamanda ABD’nin Atlanta kentinde toplanan ABD Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezleri, cinsel yolla bulaşan –ve geçtiğimiz yıllar içinde ilaçlara kademeli olarak direnç geliştiren– gonorenin, yani belsoğukluğunun tekrar tedavisi olmayan bir hastalık haline geldiğini açıkladı.

Bu sırada çok uluslu bir araştırma ekibi de, tavuk etinden bulaştığı düşünülen yeni bir metisilin dirençli Staphylococcus aureus türü keşfetti.

Karanlık Taraf 

Resmi olarak Antimikrobiyal Direnç Yüksek Seviye Toplantısı olarak adlandırılan oturumla BM, dünya sağlığı konusunda tarihinde dördüncü kez harekete geçmiş oldu (en son 2014’te Ebola için adım atılmıştı). Liderler toplantının başından itibaren günün önemine dikkat çekti.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, oturumun açılış konuşmasında “Antimikrobiyal direnç insan sağlığına, sürdürülebilir gıda üretimine ve kalkınmaya yönelik uzun vadeli ciddi bir tehlike oluşturuyor,” şeklinde konuştu. “Dünyanın her bölgesinde, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, kentlerde ve kırsal kesimlerde, hastanelerde, çiftliklerde ve topluluklarda, hayvanları ve insanları, hayatlarını tehdit eden enfeksiyonlardan koruma becerimizi yitiriyoruz.”

Dünya Sağlık Örgütü’nün yönetici müdürü Margaret Chan da Ban Ki-moon’un bu küresel tehdide yönelik sözlerini destekledi. “Antimikrobiyal direnç insan sağlığına, kalkınmaya ve güvenliğe yönelik temel bir sorun oluşturuyor,” dedi Chan oturum açılırken. “Bugün yapılan çalışmalar hızlı, etkili ve hayat kurtarıcı hamleler halinde insanlara, hayvanlara ve çevre sağlığı sektörlerine yayılmalı. Zaman daralıyor.”

Dünya ülkeleri tarafından oylanan anlaşmayla hükümetler, tıpta, tarımda ve çevresel sorunlarda antibiyotik direnciyle mücadele edecek planlar yapma ve geldikleri noktayı 2018’deki Genel Kurul’da duyurma sözü veriyor.

Aynı zamanda BM’yi ve işbirliği içinde olduğu örgütleri –Dünya Sağlık Örgütü, Gıda ve Tarım Örgütü, Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü– bir araya getirecek “örgütler arası kriz koordinasyon grubu” kurmasını öngörüyor. Söz konusu gruba, BM Genel Sekreterliği’nde çalışan ve Ebola’yla, grip salgınıyla ve Haiti’deki kolera salgınıyla mücadele çabalarının başında olan David Nabarro önderlik edecek.

Gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarını da göz önünde bulunduran deklarasyon, uluslararası antibiyotik kullanımını azaltmak için çok zor hedefler koymadı.

“Beklediğimden daha fazla, ancak umduğumdan daha az yol kat ettik,” diyor kâr amacı gütmeyen Hastalık Dinamikileri, Ekonomisi ve Politikaları Merkezi’nin (CDDEP) direktörü Ramanan Laxminarayan. Laxminarayan, geçtiğimiz yaz boyunca BM’nin bu toplantıda göz önünde bulundurması için birçok tıp dergisinde olası konuları sıralamıştı.

“Şu an yolun en başındayız, yani bundan sonra ne yapacağımıza karar vermemiz gerekiyor: Bu koordinasyon mekanizması ne yapacak ve ülkelerden ne bekleyecek? İlerlemeler nasıl ölçülecek?” diyor Laxminarayan.

“Bu birçok sektörün ortak sorunu. Yani BM’nin hükümetler dışında da hızlıca dostlar edinmesi gerekiyor. Doktorları, tüm tıbbi pratik toplumunu, eczacıları, üreticileri ve tüm tarım sektörünü bir araya getirmeliyiz. Kontrolden ibaret bir regülasyonla işin içinden çıkamayız.”

Oturum açılınca CDDEP ve ABD ile AB’den sekiz farklı örgüt, Antimikrobiyal Direnç Sorumluluk Bilinci (CARA) adı verilen bir ittifak oluşturdu. Bu grup, hükümetlere, gıda üreticilerine ve sağlık örgütlerine, BM’ye verdikleri taahhütleri yerine getirilmeleri için yardım etmeyi planlıyor.

Görev duyurusunda düşük gelirli birçok toplumun gerekli antibiyotiklere düzenli ulaşamadığını hatırlatan grup, antibiyotik direnciyle mücadelenin, insanların hastalıklarının tedavisi için ihtiyaç duydukları ilaçlardan yoksun kalması anlamına gelmemesi gerektiğini savunuyor.

Tüketicinin Sesi 

Yüksek seviyeli BM toplantısına ek olarak düzenlenen başka bir toplantıda ise 70 hükümetin temsilcileri, BM kararlarını desteklerken akıllarındaki endişeleri de dile getirdiler. Ülkelerin yüzleşmekten çekindiği sorunlar arasında gelişmiş sağlık sistemlerini değiştirirken karşılaşacakları büyük masraflar ve sekteye uğrayacak tarım ürünleri ihracatı yer alıyor. Daha küçük ülkeler ise Batı ülkelerinin standartlarına erişememekten ve kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalmaktan çekiniyor.

CDC’nin direktörü Thomas Frieden birçok toplantıda söz aldı. Konuşmalarının birinin ardından “Bu kolayca çözülebilecek bir sorun değil. İlaç direnci sorununu aşmak için işleyen bir sağlık sistemi gerekiyor. Doktorların reçetelerini uygun bir şekilde yazmasına, devletin bunları düzgün bir şekilde regüle etmesine ve laboratuvarların sorunsuz işlemesine ihtiyaç duyuyor. Ayrıca hem teşhis, hem de tedavi konusunda yenilikler gerekiyor.”

BM toplantısının ana hatlarını çizen iki yıllık bağımsız bir çalışmaya imza atan ünlü ekonomist Lord Jim O’Neill, hem G7, hem de G20 hükümetlerinden oluşan grupların toplantıdan hemen önce antibiyotik direnci hakkında destekleyici eylemlere imza attığına dikkati çekti. Bu yıl Çin’in önderlik ettiği G20 beklenenden daha güçlü bir dil kullanarak antibiyotik direncinin “kamu sağlığına, gelişimine ve küresel istikrara karşı ciddi bir tehlike oluşturduğunu” söyledi.

Aynı zamanda İngiliz hükümetinde görevli bakanlardan biri olan O’Neill, “Özel sektör de artık bundan etkileniyor,” şeklinde konuştu. “Hem ekonomi bakanları, hem de devlet liderleri var arkalarında. Ve etkileri hissediliyor artık.”

Toplantıda BM deklarasyonuna destek oluşturan birkaç farklı gelişme yaşandı. İngiliz hükümetinin tarım ve gıda komisyonu DEFRA, İngiltere’deki çiftliklerin antibiyotik kullanımını beşte bir oranında azaltması gerektiğini söyledi.

Aynı zamanda dünyanın en büyük 13 antibiyotik üreticisi aşırı kullanımı dizginleyecek bir yol haritası belirlemeyi kararlaştırdı. Yalnızca pazarlama faaliyetlerini sınırlandırmaya söz vermekle kalmayan üreticiler ayrıca ilk kez antibiyotik üretim atıklarından kaynaklanan su kirliliği konusunda da sorumluluklarını kabul etti.

Gıda güvenilirliği üzerinde çalışan beş kâr amacı gütmeyen kuruluş da, ABD’deki fast-food ve restoran zincirlerinin, et tedariklerini hızla düzenli antibiyotik kullanılmayan ürünlerin lehine değiştirdiğini duyurdu. Yayınlanan raporda ABD’nin en büyük 25 restoran zincirinden 9’unun, antibiyotiksiz et kullanma kararı aldığı bildirildi. Bu sayı geçtiğimiz yıla oranla iki kat fazla.

Dünya Tarım Örgütü’nün yönetim kurulu üyelerinden David George Velde de toplantıda söz aldı ve bu adımlara tüketicilerden gelen baskının eden olduğunu ve antibiyotik kullanımındaki değişimin devamlılığını da muhtemelen bunun sağlayacağını söyledi.

“Üreticiler pazarın uyanmasına tepki veriyor,” dedi Velde. “En önemli değişimlerden biri kamuoyunun konudan haberdar olmasıyla yaşandı. Tükettikleri gıda nereden geliyor, nasıl üretiliyor, nasıl işleniyor; bunları bilmek istiyorlar. Tüketicilerin artan cevap arayışı pazar üzerinde müthiş bir etki yapıyor.”

Son Kale 

Tüm bunlar yaşanırken antibiyotik direncine karşı verilen küresel mücadelede yeni zorluklar da ortaya çıkıyor.

21 Eylül’de, Washington, D.C.’den Lance Price ve Kopenhag’dan Robert Skov adlı mikrobiyologların önderlik ettiği bir araştırma ekibi, Clinical Infectious Diseases adlı tıbbi yayında, ilaca dirençli yeni bir stafilokok türü keşfettiklerini duyurdu.

Araştırmacılar “çiftlik hayvanlarıyla ilişkili metisilin dirençli Staphylococcus aureus“un bir çeşidi olan bu yeni türe, çiftlik hayvanlarıyla hiçbir teması olmayan kent sakinlerinde rastladı. Bu türe daha önce hiç rastlanmayan Danimarka’da çiftlik hayvanlarında antibiyotik kullanımına karşın çok katı kuralları bulunuyor, bu da şüpheleri ithal et üzerinde yoğunlaştırıyor.

ABD’de satılan antibiyotiklerin yaklaşık yüzde 80’i tavuklarda ve diğer çiftlik hayvanlarında kullanılıyor. [Fotoğraf: Lee Grainger/Eyeem, Getty Images]

Ayrıca Atlanta’da düzenlenen 2016 Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıkları Önleme Konferansı’nda söz alan CDC yetkilileri, Hawaii’de yedi kişiye konulan gonore tanısının hem antibiyotiklere, hem de hastalığı tedavi ettiği bilinen iki ilaçtan oluşan bir birleşime dirençli olduğunu anlattı. Bunlar bu konuda işe yaradığı bilinen son ilaçlardı.

“Gonore karşısındaki son savunma hattımız çöküyor,” diyor CDC’nin cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlarla ilgilenen bölümünün başındaki doktor Jonathan Mermin. “Eğer direnç güçlenip yayılmaya devam ederse tedavimiz işe yaramaz hale gelecek ve yılda yaklaşık 800 bin Amerikalı tedavi edilemez gonore ile yüz yüze gelecek.”

Doğrusunu isterseniz BM oturumundaki en iyimser temsilciler bile antibiyotik direncinin tarihe karışmasını beklemiyor. Hükümetlerin de onayladığı deklarasyonun asıl amacı, bakterilerin evrilmesine neden olan yanlış ve aşırı kullanıma son vererek direncin hızını kesmek.

Yine de oturum sona erdiğinde katılımcılar, ellerine, dünya sağlığında fark yaratabilecek –ve kolay kolay yakalanamayacak– nitelikte bir fırsat geçtiğini hissederek ayrıldılar salondan.

“Tek şansımız var,” diyor Laxminarayan. “Eğer bunu başaramazsak, konuyu burada tartıştığımızla kalacağız.”

Kaynak:

http://www.nationalgeographic.com.tr/makale/kesfet/tedavi-edilemez-hale-gelen-hastaliklarla-nasil-bas-edecegiz/3845

fotolia_12199352Ozonosfer ya da Ozon Tabakası, Stratosferin üst kısmında bulunan tabakadır. Ozon Tabakası Güneş’ten gelen morötesi ışınlardan olan UV-B ve UV-C gibi zararlı ışınları tutar. Ozon Tabakasının bu işlevi hayati açıdan çok önemlidir. Çünkü UV-B ve UV-C ışınları ölümcüldür.bakanliktan_ozon_tabakasi_tebligi_h592
Ozon (O3) üç adet oksijen atomundan oluşan şeffaf bir gazdır. Ozon tabakası ozon gazından oluşan ve atmosferin yukarı seviyelerinde başka bir deyişle yer yüzeyinden 50–85 km yüksekte bulunan bir tabakadır. Bu tabakanın temel rolü Ultraviyole (UV) ışınları olarak adlandırılan Güneş’in zararlı ışınlarına karşı bizleri korumasıdır. Ozon tabakası yeryüzüne doğru gelen bu zararlı ışınlara karşı bir filtre gibi davranır.
Dünya hayatı için yaşamsal öneme sahip olan ozon tabaksında incelme diye nitelendirilen bir delinme meydana gelmiştir. Böyle bir incelmeye birtakım faktörler neden olmaktadır. Atmosferde bulunan ozon tabakası çeşitli etkiler sonucu incelmektedir bu incelme delinme olarak adlandırılıyor. Ozon tabakasındaki incelmenin sebebi kloroflorokarbonlar (CFC)’dır. Bu ozon tabakası gittikçe inceliyor anlamındadır. Bunun sebebi bizlerin havaya saldığı kimyasallardır. Bu kimyasallar günlük yaşamımızda kullanırlar ve ozon tabakasına zarar verirler.atmosferin_katmanlari_00

Çeşitli amaçlar için üretilen kloroflorokarbonlar (CFC) ozon tabakasını inceltmekte, bunun sonucunda çevre ve insan sağlığı olumsuz etkilenmektedir. Kloroflorokarbonlar (CFCs), tüm ozon tüketen maddeler içerisinde en fazla kullanılandır. İlk olarak 1920’lerde sülfürdioksidi soğutucu bir gaz gibi kullanmak için geliştirildi. Zehirleyici olmamaları, yanıcı olmamaları, kararlı doğası, ısıyı emme etkinlikleri onları 20. yüzyılda özellikle soğutucu alanında bir numaralı seçenek yaptı. Bu yıllarla başlayarak atmosferdeki kloroflorokarbon miktarı artmaktadır. Ozon tabakasına verdiği zararlardan dolayı 1987 yılında genetiği Montreal’de imzalanan bir protokol ile üretiminde sınırlandırma getirilmiştir. Bu kapsamda 1996 Ocak ayında yalnız astım ilaçları için gerekli küçük miktar kloroflorokarbon gazı dışında üretimi durdurulmuştur. Üretilmesi durdurulan kloroflorokarbon gazları yerine atmosferik ömrü daha az olan hidrofloroklorokarbon gazlarının kullanımı yaygınlaştırılmıştır. Hidrofloroklorokarbon gazlarının ömürleri kloroflorokarbon gazlarına göre daha kısa olduğu için ozon tabakasına verdiği zarar daha azdır.
Kullanım alanları; soğutucular, araba klimaları, köpük ürünleri, yalıtım maddeleri, mikroçipleri ve diğer elektronik aletleri temizlemek için çözücü, arınık gaz karışımlarında bir bileşim maddesi, sprey kutularında ileri doğru itici gibi pek çok değişik ürün yelpazesini içermektedir.untitled
Her yıl yaklaşık 800.000 metrik ton kloroflorokarbon (CFC) atmosfere salıverilmektedir. Bunların atmosferde bozulmadan kalış ömürleri 100 yıldır ve yapılan anlaşmalar sonucu tüm dünyada kullanımdan kaldırılma tarihi ise 1996 olarak belirlenmiştir.
Ozon deliğinin ana sonucu yeryüzüne daha fazla UV ışınının (özellikle çok tehlikeli olan UV-B) ulaşmasıdır. UV ışınları güneş yanıklarına, deri kanserine sebep olabilir, gözlere zarar verebilir (katarakt) ve insanlarda bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olabilir. Bilindiği gibi bağışıklık sistemi hastalıklara karşı koymamızı sağlayan bir sistemdir. Bu sistem zayıfladığı zaman hastalıklarla savaşma yeteneğimiz de zayıflamış olacaktır.
UV ışınları sadece sağlığımızı etkilemekle kalmaz çevre üzerine de olumsuz etki yapabilir. Tarımsal üretimi azaltabilir, ayrıca deniz besin zincirini bozarak balık nüfusunu etkiler.
Antarktika üzerindeki ozon deliğinin kapladığı alan, ABD’nin yüzölçümünden daha büyüktür ve buranın tekrar doldurulması için on milyonlarca ton ozon gerekir. Bu miktarda ozonun nakliyesinin maliyeti bile astronomik olur.Ozon-Tabakasının-Oluşumu
Ozon tabasında tahminlerin aksine delinme durmaya hatta gerilemeye başladı. Bilim insanları Ozon tabakasında Antarktika üzerinde yaşanan incelmenin azalmaya başladığına dair ilk net kanıtlara ulaştıklarını açıkladı. Eylül 2015’te yapılan ölçümlerde, ozon tabakasındaki deliğin 2000’dekine kıyasla 4 milyon kilometrekare ufaldığı gözlemlendi. Bu yaklaşık olarak Hindistan’ın yüzölçümüne denk geliyor. Delikteki daralmanın en azından yarısının, ozona zararlı kimyasalların kullanımının aşamalı olarak azaltılması sayesinde gerçekleştiği düşünülüyor.
Deliğin özellikle Antarktika kıtası üzerinde oluşmasının nedeni ise aşırı soğuk hava ve bölgeye düşen güneş ışınlarının yoğunluğudur. BBC Türkçe’nin haberine göre; İngiliz bilim insanları Antarktika’nın yaklaşık 10 kilometre üzerindeki ozon tabakasının belirgin şekilde inceldiğini ilk olarak 1980’lerin ortalarında gözlemlemişlerdi. 1986’da ABD’li bilim insanı Susan Solomon, kloroflorokarbon (CFC) gazlarının ozon tabakasına zarar verdiğini kanıtlamıştı. Bu gazlar saç spreylerinden buzdolaplarına ve klimalara kadar birçok alanda kullanılıyor. 1987’de imzalanan Montreal protokolüyle CFC gazlarının kullanımına yönelik katı önlemler getirilmişti. 2000’lerden itibaren bu gazların üretimi ciddi şekilde düştü. CFC gazlarının atmosferdeki ömrünün 50-100 yıl olduğu tahmin ediliyor. Hali hazırda stratosferde (atmosferin 2. katmanı) bulunan CFC’lerin zaman içinde tamamen yok olmasıyla, ozon tabakasındaki deliğin daha da küçüleceği tahmin ediliyor.ozon_tabakasini_incelten_maddelere_yasak_geliyor_h31146
Araştırmayı yürüten ekip, 2015’in Ekim ayında “ozon tabakasındaki deliğin rekor seviyeye ulaştığına” dair bulguların ise o dönemdeki volkanik faaliyetlerden kaynaklandığını belirtti. Şili’deki Calbuco Yanardağı geçen yıl Nisan ayında 43 yıl aradan sonra yeniden faaliyete geçmişti. Canlıların, güneşin ultraviyole ışınlarının zararından korunmasını sağlayan ozon tabakasının incelmesi deri kanseri ve katarakt vakalarının artmasına neden olduğu gibi, hayvanlar ve bitkiler için de tehlike oluşturuyor.

1- Mount Weather, Virginia, ABD
Mount Weather, Virginia, ABD Mount Weather bir felaket veya önlem alınması gereken acil durumlar esnasında devreye giren bir acil durum kompleksidir. Soğuk savaş dönemindeyken 1958 yılında Sovyet Rusya’nın Sputnik adlı uydusunu uzaya fırlatmasının ardından savunma amaçlı kurulmuştur.
Sadece üst düzey devlet görevlilerinin kullanabildiği bu kompleks, hem yer altında hem de yer üstünde bulundurduğu alanlarıyla yüksek güvenlik sağlamaktadır. Washington’dan bir kaç dakikalık uçuşla erişilebilecek bu alana 11 Eylül saldırılarından sonra Dick Cheney buraya uçmuştur. Bölgede maksimum düzeyde koruma vardır ve dışarıdan kimse yakınlarına bile yaklaşamaz.1

2- Woomera Yasak Bölgesi, Avustralya
Woomera Yasak Bölgesi, Avustralya Woomera yasak bölgesi adından da anlaşılacağı üzere girişin yasak olduğu bir bölgededir.
Bu bölgede Avustralya ordusu düşmanını yerle bir edecek aşırı silahlarını denemektedir ve bölge dünyanın kendi alanındaki en büyük bölgesidir. Ayrıca bölgede muazzam bir yer altı zenginliği de bulunmaktadır.2

3- White’s Gentlemen’s Club
Londra’nın en eski ve özel kulübü, 18. yüzyılda popüler hale gelmiş bu kulübün üyeleri zengin ünlü ve soylu insanlar. Sıradan insanların bu kulübe girmesi yasak.4

4- Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki in Shi Huang Türbesi
1974’te Çin Halk Cumhuriyeti’nin Shaanxi eyaletine bağlı Xi’an yakınlarında bir çiftçi tarafından bulunan, her birinin yüz ifadesi farklı olan ve büyük bir gizem taşıyan binlerce adet toprak askerin bulunduğu bu mekana girişler ve araştırmalar Çin Halk Cumhuriyeti tarafından kısıtlanmıştır. Bu gizemli heykellerin “İlklerin imparatoru” olarak bilinen Çin Şı Huang’ın mezarını koruduğuna inanılmaktadır. Boyları 183-195 santimetre arasında değişen toprak askerlerin bulunduğu kazı alanında çoğu hala toprak altında 8.000 asker, 520 atıyla birlikte 130 savaş arabası, 150 süvari atı bulunduğu tahmin edilmektedir.3

5- Rusya’daki Mezhgorye bölgesi
Mezhgorye Rusya’da bulunan bir kasaba. Bu kasabadaki insanların Yamantaw dağında gizli işler yaptığına inanılıyor. Çünkü dışarıdan hiç kimse bu kasabaya giremiyor. Çevre bölgelerdeki anormal, dev kraterlerin varlığı da burada yıllardır nükleer çalışmaların yapıldığını işaret etmekte.
Kasabanın çok eski bir geçmişi de yok, 1979 yılında kurulmuş. Yamantaw dağı 1,640 metre yüksekliği ile Uralların en yüksek dağı ve bu bölgede Amerika tarafından desteklenen bir nükleer tesisin bulunduğu tahmin ediliyor. Amerikalılara bu kasabanın ne amaçla kullanıldığı sorulduğunda, Amerikan yetkililer, bu bölgenin birçok farklı şey olarak kullanıldığını söylemiş :
Rus hazinelerinin saklandığı bir depo, yemek deposu ve nükleer bir tehdit altında kalınırsa, liderlerin saklanabileceği bir sığınak. Sonuç olarak Mezhgorye bölgesi bu dünya için dev bir sır olmaya devam ediyor.5
6- 39. Oda
Burası Kuzey Kore’nin en gizli kuruluşlarından biri. Kuzey Kore’nin kurucusu olan Kim Il-Sung’un ölümünden sonra başa geçen oğlu ve ailesinin paralarını kontrol etmek amacı ile kurulmuştur.
Kuzey Kore’de bütün Televizyon ve radyo kanalları tamamen devletin kontrolü altındadır ve bu aygıtlarla beyni yıkanan vatandaşların internet kullanması yasaktır. İnternetin bile yasak olduğu diktatörlükle yönetilen Kuzey Kore’de kara para aklama ve yolsuzluk gibi işlerin hükümet eliyle sürdürüldüğü düşünülen Büro 39’a girmenin cezası ölümdür ve ceza giren kişinin ailesine de uygulanır.
Söylenenlere göre burda İsviçre’den para transerferleri ve sahtecilik yapılıyormuş. Diğer iddalara göre de burdan tüm dünyaya uyuşturucu kaçakçılığının da yapıldığı söyleniyor. Kuzey Kore bu iddiaların hepsini reddetmiş olsa da 39. Oda’ya giriş tamamen yasak!6
7- Mormon Kiliselerindeki Gizli Depo
Mormon Kiliselerinin merkezi Amerika’ nın Utah eyaletindedir. Yerin 600 metre altında bulunan depolarında dünyanın en büyük soyağacı kayıtları ve tarihi bilgiler korunmaktadır.7
8- Cheyenne Dağı
Saf granit ve çelikle korunan Cheyenne Dağındaki kompleks Amerikan Uzay Komutanlığı ve Kuzey Amerika Ordusuna hizmet ediyor.8
9- The Greenbrier
“Greenbrier Hotel” in altına inşaat edilmiş olan bu yerin amacı nükleer bir saldırı sırasında Amerikan kongre üyelerinin ve başkanın 30 yıl boyunca burada sığınacak olmasıdır.Front entrance, Greenbrier
10- New York Federal Rezerv Bankası
Deniz seviyesinin 60 metre altına inşa edilen banka Dünya altınlarının %25′ ini koruyor. Ve bankanın çevresinde keskin nişancılar bulunuyor.10
11- Bold Lane Otoparkı
Buraya arabanızı park ettiğinizde hırsızlar konusunda kesinlikle endişe etmeyin. Çünkü burası İngiltere’ nin en güvenlikli yeri. Eğer elinizde otopark bileti yoksa içeriye giremezsiniz. İçeride hareket sensörleri bulunuyor. Eğer birisi arabalardan birini zorlasa alarm çalıyor ve otoparkta heryer kilitleniyor.11
12- Roughs Kule / Havenco
2. Dünya Savaşı sırasında Alman uçak saldırılarına karşı inşa edilmiş denizin ortasında bulunan bir kale. Ayrıca bir grup gencin ülke yasalarından sıkılıp, burada SEALAND adında bir devlet kurduğu yerdir. 2008 yılında kapatıldı.12
13- Fort Knox: ABD
22 ton çelik kapı ile korunan Kentucky de bulunan Fort Knox, Amerikan’ ın altın rezervlerini ve tarihi eserlerinin korunduğu yer.13
14- Metro-2: Rusya
Moskova’da bulunan Metro-2 ,Moskova ana metrosuna paralel uzanan ancak oldukça gizli olan metro sisteminin resmi olmayan adı. Metronun yapımına Stalin döneminde başlandı D-6 kod adı verildi. Savunma Bakanlığı tarafından işletiliyor. Metro-2’nin uzunluğu halk metrosununkiyle aynı ve 50 ile 200 metre arasında bir derinliğe sahip. Metro’nu , Kremlin ve Federal Güvenlik Servisi Müdürlüğü yer altı şehriyle bağlantı olduğu söyleniyor.14
15- Japonya’daki The Ise Grand Shrine (Büyük İsa Mabedi)
Japonya’daki en kutsal türbedir. Güneş tanrıçası Amaterasu’ya adanmıştır ve MÖ 4. yüzyıldan bu yana varlığını sürdürmektedir. Buraya giriş sıkıca kısıtlanmış durumda, sadece Japon imparatorluğu ailesinden gelen rahip veya rahibelerin girişine izin var. Ancak ziyaretçiler 4 metre uzunluğundaki odun çitlerin ardından görebiliyor.15
16- Pine Geçidi: Avusturalya
Avusturalya’nın yasaklı bölgesi Pine Gap Avustralya’nın Alice Springs şehrinin 18 kilometre güneybatısında, Avustralya’nın merkezinde Avustralya ve Amerika tarafından işletilen bir uydu izleme istasyonu.16
17- Negev Nükleer Araştırma Merkezi: Avusturalya
Tesis, ana anteni koruyan 14 radoma sahip oldukça geniş bir bilgisayar ağından oluşuyor ve 800’den fazla çalışanı var. Tesisin lokasyonu oldukça önemli. Amerika’nın Çin, Rusya ve Orta Doğu’yu gözetleyen casus uydularını kontrol ediyor. Avustralya’nın merkezinde olmasının nedeni casus gemilerinin uluslararası suları geçmeden sinyal yakalaması için oldukça uzak olması.17a
18- Niihau: Hawai
Yöreye özgü vahşi yaşamı koruma amaçlı çoğu ziyaretçiye kapalı egzotik Hawaii adası. Niihau, yerleşime müsait en büyük yedinci Hawaii adası. Bu adada hiçbir yol asfaltlı değil. Ayrıca burada su tesisatı, elektrik, mağaza veya restoran da yok. Bugün ada hala yerliler, ada sahipleri, davetliler ve Amerikan donanma personeli haricinde herkese kapalı. Üzerinden helikopterle dolaşmaya kısmen izin verilse de helikopterin yaklaşması veya fazla alçalması da kesinlikle yasak.17
19- Jiangsu Ulusal Güvenlik Eğitim Müzesi: Çin
Çin casusluk tarihiyle ilgili en gizli belgelere sahip. 1927’de itibaren 1980’e kadar olan süreçteki tüm dokümanlara sahip. İçerisinde mini tabancalar, ruj şeklinde görünen silahlar, minyatür kameralar, gizli dinleme dökümleri ve iskambil desteleri arasında saklanmış haritalar gibi birçok şey de bulunuyor. Çinli bile olsanız fotoğraf çekmeniz kesinlikle yasak.18
20- Zion’lu Lady Mary Kilisesi (Etiopya)
İçerisinde Kitap-ı Mukaddes’e ait çok kutsal bir nesneyi muhafaza ettiğinden sadece deneyimli bir rahibin girmesine izin verilen kilise. Sandığın kutsallığından ötürü sadece seçilmiş deneyimli bir rahibin girmesine izin veriliyor onun dışında buraya ne girmek ne de yaklaşmak mümkün.20

Görünen o ki, evet!

‘Canım Kardeşim’e ne çok ağlamıştık, değil mi?


Yönetmenliğini Ertem Eğilmez yapar, Tarık Akan ve Halit Akçatepe yıldızlaşır, Türk sinemasının yıldızları Metin Akpınar, Adile Naşit ve Kemal Sunal figüran rollerde, dönemin çocuk yıldızı Kahraman Kıral ise Tarık Akan’ın küçük kardeşi rolündedir. Film IMDb’de en çok puan alan Türk filmlerinde başı çeker, küçük kardeş “lösemi, yani kan kanseri” olur ama…

1973’te hiçbir şey bu illete çare olamaz.

Bir yıl sonra, ‘Veda’ filminde Filiz Akın “Lütfen söyleyin doktor…” der.

“Lösemi. Yani kan kanseri… İşte raporlar, vücudundaki belirtilerden şüphelenerek kanını tahlil ettim. Tıbbın imkanları onunla ancak bir ay baş edebilir” der doktor bey, ve devam eder: “Amerika’da bu hastalık için yeni bir ilaç keşfedilmiş. Henüz tecrübe safhasında, ne sonuç vereceğini bilemem. Fakat ilacı getirtip denemekte fayda var.”

İşte tam da bu ilaçtan bahsediyoruz. Johannes Gutenberg Üniversitesi’nde (Almanya) onkoloji uzmanlığı yapan Mustafa Diken ve Uğur Şahin, bu iki filmden çok etkilenmiş olmalılar; çünkü tam 42 yıl tecrübe safhasında kalan ilaç, bu iki bilim insanı sayesinde nihayet 2016’da icat edilmiş olabilir 🙂

Kanser aşısı!

Aralarında Mustafa Diken ve Uğur Şahin’in de aralarında bulunduğu bir grup bilim insanı, uluslararası haftalık bilim dergisi Nature‘de bir makale yayınladılar.

Makalede basitçe şundan bahsediliyor:

“Kanser hücrelerinin genetik RNA kodları alındı, küçük (nanopartikül) yağ parçacıklarının içine koyuldu. Bu karışım, kanserin ileri safhalarında olan 3 hastanın kanına enjekte edildi. Görüldü ki, hastaların bağışıklık sistemleri bu karışımın etkisiyle kansere karşı saldırıya geçmeye başladı.”

Aşı üzerine tümörlü fare üzerine yapılan başka bir deneyde ise, aşının tümör hücrelerine hızlı ve etkili bir şekilde saldırıya geçtiği gözlemlendi.

Deneyin bir başka sonucu da şu; aşılanan ve tümörü ameliyatla alınan hasta, 7 ay içinde tamamiyle kanserden arındı!

15 yıllık araştırmanın sonucu

…ve hiç de pahalı değil!

‘Tecrübe safhası’nda son aşamaya gelinen aşı, şimdiden 10 yıldır kanser tedavisi gören başka hastalar üzerinde uygulanmaya başladı bile. Araştırma ekibindeki bilim insanları, herhangi bir tümör antijeninin (bağışıklık sistemini harekete geçirecek olan protein) RNA kodlaması sayesinde ucuz ve hızlı bir şekilde üretilebileceğini söylüyorlar.

Hayırlısı diyor, hem 20. hem de 21. yüzyılın en büyük katili olan bu illetin kesin olarak durdurulacağı günü sabırsızlıkla bekliyoruz!

Kaynaklar: independent.co.uk,telegraph.co.uknature.com

Bilim insanları, NASA’nın keşif robotu Curiosity’den yardım alarak Mars’ın yüzeyinde aşırı sıcaklar sebebiyle oluştuğuna inandıkları tridymite isimli bir maddeye rastladılar.

NASA’nın ‘merak’ anlamına gelen keşif robotu Curiosity, Mars’ın yüzeyinde, gezegenimizde nadir rastlanan bir maddeye rastladılar. ‘Tridymite’ adındaki bu maddenin şimdiye kadar aşırı sıcaklarda oluştuğuna inanan bilim insanları, Mars’ın bu maddeyi oluşturacak kadar sıcaklık düzeyine erişebildiğini tahmin etmiyorlardı.

Madem Mars’ın yüzeyi bu kadar sıcak değil, o zaman tridymite’ı oluşturan sebep neydi? Bilim insanlarına göre Mars’ın yüksek ihtimalle volkanik bir geçmişi bulunuyor. 1980 yılında Washington’daki Helens Yanardağı’nın patlaması sonucu oluşan maddeye benzetilen tridymite’a, Gale kraterinde rastlanmış.

NASA’da jeokimya ve araştırmalar bölümünün editörü olan Richard Morrsis, tridymite için “Mars’ın yüzeyinde bulmayı beklediğimiz en son madde” ifadesini kullandı. Bu maddenin, Mars’ın evrimi konusunda kendilerine çok fazla bilgi vereceğini belirten Morris, ‘Artık bazı şeyleri yeniden düşünmemiz gerekecek‘ dedi.

Mars’ın gerçekten de çok tuhaf bir gezegen olduğunu ve her an farklı bir maddeyle karşılaşma ihtimallerinin bulunduğunu söyleyen Morris, ‘Belki de orada bizim bilmediğimiz bir sürü tuhaf şeyler oluyor‘ dedi.

Kaynak

http://webtekno.com

David Robson / BBC Future

Anne ve babamızdan aldığımız genlere ek olarak birçok virüs, bakteri ve hatta başka bir insan yaşıyor olabilir içimizde. Gerçekten de ikiziniz varsa onun bazı kalıntılarını vücudunuzda ve beyninizde taşıyor olabilirsiniz. Hatta bunlar davranışlarımızı etkiliyor olabilir.

Peter Kramer ile Paola Bressan Psikoloji Biliminde Perspektifler dergisine yazdığı yazıda, insanların tekil bireyler değil birçok canlıdan oluşan süper organizmalar olduğunu ve bunların her birinin kontrolü ele geçirmek için mücadele ettiğini söylüyor, bu durumun davranışlarımızı nasıl etkilediğini anlamak için psikologları ve psikiyatristleri göreve çağırıyordu.

Tehlikeli parazit

Bağırsaklardaki mikroplar insanın ruh halini değiştiren nörotransmiterler üretebilir. Hatta bazı bilim insanları mikropların insanın iştahını etkileyerek onların en sevdiği türden yiyeceklere yönelmenizi sağlayabileceğini iddia ediyor.

Toksoplazma gondi adı verilen bir parazit ise insanı ölüme kadar sürükleyebiliyor. Bu parazit, yerleşip gelişeceği bir beden bulmak için, sıçanların beynini etkileyerek farelere yaklaşmalarına neden oluyor.

İnsanlar da benzer beyin kontrollerine maruz kalabilir. Bu mikrobun insanlarda şizofreni ve depresyon riskini artırdığı belirtiliyor. İngiltere’de etlerin üçte biri, ruhsal hastalıklara yol açabilen bu paraziti taşıyor. Kramer bu duruma son verilmesi gerektiğini söylüyor.

Buradan yola çıkarak davranışlarımızı tümüyle kendimizin kontrol etmediği söylenebilir. Bu insanın kimliğini sorgulamasına neden oluyor. Ama beynimizin sadece minik mikroplar tarafından değil belki başka bir insan tarafından işgal edilmiş olması ihtimali daha korkunç geliyor.

İkizlerde hücre geçişi

Kramer bunun en iyi örneğinin, kafadan yapışık olup aynı beyni paylaşan ikizler olduğunu söylüyor. Fakat yapışık olmayan ikizler de farkında olmadan bazı organlarını paylaşıyor olabilir.

Gelişimin ilk aşamalarında hücreler ikizler ve üçüzler arasında birbirine geçebilir. Ayrı yumurta ikizlerinin yüzde 8’i, üçüzlerin ise yüzde 21’i çift kan grupludur. Biri kendi hücrelerinin ürettiği, diğeri ise ikizlerinden geçen hücreler tarafından üretilen kan grupları. Yani bir anlamda bunlar iki vücudun bileşimidir ve bu durum beyin de dahil başka organlarda da olabilir.

Beyinde olması ciddi sonuçlar doğurabilir. Farklı bölgelerin düzenlenme biçimi beynin işleyişi açısından büyük önem taşır. Bu bölgelere farklı programlanmış genlere sahip yabancı bir dokunun olması buradaki ince mekanizmayı karmaşaya sürükleyebilir. İkizlerde sağ el kullanma ihtimalinin daha düşük olması belki de buna bağlıdır. Beynin sağ ve sol yarılarının birbirine göre organize olmasına bağlıdır bu özellik. Belki beyne yabancı bir dokunun karışmış olması bu dengeyi bozmaktadır.

İkiziniz olmasa bile başka bir insanın hücrelerinin bedeninize geçmiş olması ihtimali hala söz konusu olabilir. Anne rahminde iki fetüs olarak hayata başlamış olup da, ikizlerin daha sonra gelişimin ilk evrelerinde birleşmiş olması mümkündür.

Kramer, “Bir insan gibi görünebilirsiniz, ama içinizde başka bir kişinin hücreleri de olabilir. Yani aslında baştan beri iki kişisinizdir” diyor.

Örneğin büyük bir kardeşten kalma hücrelerin annenin vücudunda yaşamaya devam etmesi ve daha sonra döllenen bebeğe geçmesi mümkündür.

Beyindeki işgalciler

Washington Üniversitesi’nden Lee Nelson’a göre, başka bir insana ait dokuların beyne geçerek onun farklı şekilde gelişmesine, dengesinin bozulmasına neden olabilir. Nelson, anneden çocuğun beynine hücre geçmesi olasılığı üzerinde çalışıyor. “Geçen hücre miktarı, türü ya da gelişimin hangi aşamasında geçtiğine bağlı olarak anormallikler ortaya çıkabilir” diyor.

Nelson, yetişkinlikte bile başka insanların istilasına açık olduğumuzu söylüyor. Birkaç yıl önce Nelson bir meslektaşıyla birlikte bir kadının beyin dokularını ince dilimler halinde inceleyip Y kromozomu belirtilerine rastlayıp rastlamayacaklarını görmek istemişti. Yaklaşık yüzde 63 erkek hücresine rastlandı. Başka kadın beyinlerinde de böyle erkek hücreleri bulundu.

Bunun en mantıklı açıklaması bebekten geçmiş olmasıydı. Oğlunun kök hücreleri plasentaya geçmiş ve oradan beyne yerleşmiş olabilirdi. Nedeni bilinmese de bu durum kadının Alzheimer hastalığına yakalanma riskini azaltıyordu. Araştırmacılar bu hücrelerin hamilelik sırasında annenin ruh halini etkileme ihtimali üzerinde çalışıyor.

İnsan “süper organizması”na ilişkin hala fazla bilgi sahibi değiliz. Birçok şey hala teori düzeyinde. Kramer ve Bressan’ın makalesi kesin yanıtlar vermekten çok, bizi biz kılan şeylere dair diğer psikolog ve psikiyatristleri aydınlatma amacı güdüyordu. “İnsanın davranışını sadece bir tek bireye bakarak anlayamayız” diyor. “Davranışlarımızı anlamak için, insanı oluşturan her şeyi anlamak gerekiyor.”

Örneğin, araştırmacılar davranışı anlamak için genellikle ikizleri inceler; ancak çift yumurta ikizlerinde bile ikizler arasında beyin dokusu alışverişi olması ihtimali sonuçları etkiler.

Genel olarak bu işgalcilere karşı düşmanca tutum almak gerekmez. Onlar bizi biz yapan şeyler ne de olsa.

Bu makalenin İngilizce aslını BBC Future sayfasında okuyabilirsiniz. Dergideki diğer makalelere buradan ulaşabilirsiniz.